Muğla-Marmaris'te 29 Temmuz'da çıkan ve günlerce süren orman yangını, sadece Marmarislileri değil, tüm Türkiye'yi üzüntüye boğmuştu. O güzelim ormanların bir kaç gün içinde yok olmasını içimiz yanarak izlemiştik. Biliyoruz, hoyratça ve acımasızca faydalandığımız ormanlarımızın eski görünümüne kavuşması yıllar alacak, ancak daha altı ay geçmeden yanan yerler yeşil örtüye büründü... Bu görüntü "doğa ana"nın ne kadar bağışlayıcı olduğunu akıllara getirdi. Fotoğrafta, yangından arta kalanların Marmaris-Datça kara yolu üzerinde üst üste ve yan yana sıralanması insanlar için adeta bir ibretlik olsa gerek...
YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
29 Aralık 2021 Çarşamba
MARMARİS'TE DOĞA KENDİNİ YENİLİYOR...
Muğla-Marmaris'te 29 Temmuz'da çıkan ve günlerce süren orman yangını, sadece Marmarislileri değil, tüm Türkiye'yi üzüntüye boğmuştu. O güzelim ormanların bir kaç gün içinde yok olmasını içimiz yanarak izlemiştik. Biliyoruz, hoyratça ve acımasızca faydalandığımız ormanlarımızın eski görünümüne kavuşması yıllar alacak, ancak daha altı ay geçmeden yanan yerler yeşil örtüye büründü... Bu görüntü "doğa ana"nın ne kadar bağışlayıcı olduğunu akıllara getirdi. Fotoğrafta, yangından arta kalanların Marmaris-Datça kara yolu üzerinde üst üste ve yan yana sıralanması insanlar için adeta bir ibretlik olsa gerek...
23 Aralık 2021 Perşembe
EKMEK KUYRUĞU VE EKMEK KARNESİ...
1940’lı
yıllarda savaş kapımızdaydı; Almanya diktatörü Hitler, Türkiye’ye ha saldırdı
ha saldıracak endişesi vardı. O nedenle hükümet, yurdun her yerinde temel gıda maddelerinin
tüketiminde bazı önlemler aldı. Bu temel tüketim maddelerinin başında da buğday
ve un geliyordu. Bunların yanında şeker, kumaş gibi ürünler de karneyle
veriliyordu.
“Oğlum, şimdi böyle konuşman iyi de o
yıllar biz can derdindeydik. Savaş kapımızdaydı. ‘Almanlar Türkiye’ye de ha
saldırdı ha saldıracak, İstanbul elimizden gidecek, bizler de tekrar
memleketimize geri döneceğiz’ endişesini ve korkusunu taşıyorduk.
İstanbul, Ankara, İzmir ve Konya başta
olmak üzere yurdun her tarafında, “Ekmek Kartı” (Ekmek Karnesi) ile ekmek
satışı uygulaması 1942 yılının Ocak ayında başlatıldı. 1946 yılının 9 Eylül Pazartesi
sabahından itibaren de sonlandırıldı.
Ankara Ticaret Bakanlığı’na dayandırılan
haberde şunlar yazıyordu:
“1- Ankara, İstanbul ve İzmir
şehirlerinde karne ile ekmek satışı usulü 9 Eylül pazartesi günü sabahından
itibaren kaldırılmıştır. Bu üç şehirde de diğer yerlerde olduğu gibi, ekmek
satışı miktar tahdidi olmaksızın, karnesiz ve serbestçe yapılacaktır.
2- Bazı hububat ve unların devlet kara
ve deniz nakil vasıtalarıyla taşınması ve Ankara, İstanbul ve İzmir şehirlerine
sokulması yasağının kaldırılması maksadıyla yapılmakta olan hazırlıklar
tamamlanmak üzeredir. Bu yasaklar en geç Eylül ayı sonunda ayrıca yapılacak
tebliğle kaldırılacaktır.
Şu kadar ki, hububat her şeyden önce
esas gıda maddemizi teşkil ettiğinden, memleket ihtiyacına göre titizlikle
ayarlanması gereken ihracatının, müstahsili koruyan fiyatlarla hububat almakta
olan Toprak Mahsulleri Ofisi’ne yaptırılması yolundaki karar muhafaza
edilmektedir.”
Ankara, İstanbul, Konya ve İzmir
şehirlerindeki mütekait (emekli), dul ve yetimlere mahsus tevziat kartında, şu
şartlar önemle belirtiliyor:
“1- Şeker ve diğer tevziat maddeleri
alırken bu kartın bütün olarak gösterilmesi ve her tevziatın ait kuponunun
satıcı tarafından kesilmesi lazımdır.
2- Bu kartı kaybedenlere yenisi
verilmez.
3- Tahrif ve taklidi Milli Korunma
Kanununun tayin ettiği cezayı müstelzimdir.
4-Mühürsüz, numarasız olanlarla
gününde kullanılmayan kuponlar geçmez.
5- Ziyanından dolayı tekrar tevzi
zamanına kadar yenisi verilmez.”
Not: Büyüklere, çocuklara, dul ve yetimlere, emeklilere, devlet memurlarına, mebuslara mahsus ekmek ve kumaş karnelerinden örnekleri tarihçi-yazar Orhan Koloğlu'nun arşivinden..
(Süleyman Boyoğlu)
21 Aralık 2021 Salı
"SAMANYOLU" VE BERKANT...
Sen kalbimin mehtabısın güneşisin
Sen ruhumun vazgeçilmez bir eşisin
Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek
Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek
Berkant Akgürgen’in ilk eşi Serpil Örümcer’i bir televizyon
kanalında bir muhabire demeç verirken izlemiştim. Örümcer, yurttaşlarımızın
büyük çoğunluğu gibi hayat pahalılığından, geçim sıkıntısından yakınıyordu. Dalıp
gittim… Gözlerimin önüne 1970’li yıllardaki Berkant ve “Bayan Bacak” lakaplı,
alımlı-çalımlı eşi Serpil Örümcer’le bir yıl kadar süren şaşalı evlilikleri ve
bu evlilikten doğan ve yoksullukla mücadele eden kızları Fulya geldi..
SÖNMEZ: BERKANT SAMANYOLU’NA ÇIKTI
Serpil Örümcer, eski eşinin ölüm haberini aldığında duygularını şöyle dile getirdi:
“Berkant’ın ölüm haberini duyunca çok
üzüldüm, sonuçta bir geçmişimiz var. Berkant ‘Samanyolu’nu benimleyken
yapmıştı. Flört ediyorduk o zamanlar.. 1971’de evlendik, bir yıl sonra da
boşandık. Keşke o şekilde ayrılmasaydık. Ben küs değilim, o bize küstü. Kızım Fulya
da babasını görmedi. Ama cenazesine gideceğim. Kimse buna bana mani olamaz”
diyordu.
ENGİN HANIM: SAMANYOLU ONUN İÇİN BİR KAFTANDI
“Berkant’ın ne zaman bahsi geçse,
hatırlara hemen onun okuduğu ve seneler boyu dilinden düşmemiş olan ‘Samanyolu’
şarkısı gelir ve şarkının ‘Metin Bükey’in bestesi’ olduğu söylenir…
Acaba öyle mi, yani memleketin en meşhur
nağmelerinden olan bu eser hakikaten Metin Bükey’e mi ait?
Murat Bardakçı, Berkant’ın ardından,
Samanyolu konusunda, yedi sene önce yayınladığı bir açıklamaya tekrar yer vererek,
şunları kaydediyor:
“Eserin aslında kime ait olduğu, 2005
Şubat’ında da tartışılmıştı. Türk Müziği’ne ‘Buruk Acı’, ‘Gökyüzünde yalnız
gezen yıldızlar’, ‘At kadehi elinden’, ‘Sarmaşık gülleri’, ‘Sürülmez sefa
çekilmez cefa’, ‘Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım’, ‘Mavi gözlü sarışın
kız’, ‘Bu gece son gecemiz’ ve ‘Saçın yüzüme değse telini kıskanırım’ gibi çok
sayıda eserler vermiş olan Teoman Alpay, 13 Şubat 2005’te vefat etmişti..
Ardından çıkan yazılarda şarkılarından bahsediliyor ve besteleri hatırladıktan
sonra Samanyolu’nun ‘sözlerinin’ ona ait olduğu söyleniyordu.
Murat Bardakçı, “Müjde Ar’ın
anlattıklarını, Berkant’ın ardından yeniden ve aynen naklediyorum” diyor, şöyle
devam ediyor:
“Teoman Ağabey bir gün bir İzlanda
şarkısı getirdi ve Türkçe söz yazması için anneme okudu. Annem, şarkıya
hatırımda kaldığı kadarıyla ‘Sarı Güneş’ gibisinden bir söz yazdı ama Teoman
Ağabey beğenmedi. Sonra oturdu, kendisi bir söz yazdı ama bu sözleri İzlanda
şarkısına koymaktan vazgeçti ve başka bir eser olarak besteledi, adına da
‘Samanyolu’ dedi. Annem, o sırada güftedeki bazı kelimeleri değiştirdi ve ilk
mısradaki ‘güneş’ sözünü de zorla koydurttu. Teoman Ağabey’in şarkıyı
Atikali’deki evimizdeki Vezüv marka gaz sobasının önüne taburesini çekerek
elindeki udla ve çıplak ayakla bestelemesi hâlâ gözümün önündedir. Samanyolu
işte böyle doğdu ve şarkıyı ilk dinleyen müzisyen, o zamanın meşhur bestecisi
Şekip Ayhan Özışık oldu.
PEÇETEYE YAZIP VERMİŞ
Samanyolu’nun notasını da bir gün
peçeteye yazıp Metin Bükey’e vermiş. Bükey, şarkının yıllar sonra Avrupa’da da
tanınması üzerine vicdan azabı çektiğinden olacak, Teoman Ağabey’e arada bir üç
kuruş para gönderirdi.
Bu açıklamayı, bana seneler boyunca
babam kadar yakın olan Teoman Ağabey’e hissettiğim vicdani borcumu ödemek için
yapıyorum…”
Teoman Alpay’ın içkiye olan düşkünlüğü anlatılırken, araya bir anekdotla gireceğim… Çocukluğumda (1960’lı 70’li yıllar) en ucuz içki şaraptı. Mahallemizin fakir insanlarının ve gençlerinin bütçeleri bu şaraplara ancak yeterdi. Mahallemiz olan Esenler-Çiftehavuzlar Mahallesi Çiğdem sokakta babamın amcasının bir bakkal dükkânı vardı; rafların en yükseğinde de sıra sıra dizili Marmara şarapları bulunurdu; şişesi 25 kuruştu.
Bu şarapların daimi müşterisi ise hiç
ayık gezmeyen, ama işini de çok iyi yapan Giresunlu sıvacı ustası “Şarapçı Kemal”di. Şarapçı Kemal, her
akşam iş bitimi bu bakkala gelir, şarabını alır bir gazete kâğıdına sardırır özenle
koynuna sokardı. Bu koyuna “gizleme!” işinden sonra ya evine ya da o yıllar
Davutpaşa Kışlası askerlerinin eğitim yaptığı çayırlık alana giderdi. Unutuyordum!
Bafra sigarasını da almayı unutmazdı… Kafayı bulduktan sonra da sallana
sallana, kendi kendine küfürler ederek evinin yolunu tutardı.
Hatırladığım kadar ağzında hiç diş
yoktu. Ayıkken çok konuşmazdı ve kimseye küfür ettiği ise duyulmuş değildi. Nedendir
bilinmez ama kafayı bulunca en çok küfrü Almanya’da işçi olarak çalışıp sonra
yurda dönen, evinde oturduğu ağabeyi Yakup’a ederdi. Bir bakardık yalınayak Şarapçı
Kemal önde, ağabeyi peşinde çayıra doğru bir kovalamaca başlardı. Çok zaman
yakalayamazdı (belki de yakalamak istemiyordu), ama yakaladığında da canına
okurdu…
YILMAZ ÖZDİL VE SAMANYOLU
“Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek,
dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek” filan ama… Hiç merak ettiniz mi, şehirde
değil, kerpiç haneli köyde dünyaya gelen Berkant, ortaokuldayken, piyano
çalmayı nerden biliyordu?” diyerek yazısına başlayan Özdil, şunları söylüyor:
“74 yaşında rahmetli oldu… Teee 65 sene
evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde 90’ında radyo bile yokken, mızıka ve
akordeon çalmayı kimden öğrenmişti? Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean
Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti?
Dedim ya, 1938’de köyde dünyaya gelen çocuk… 18 yaşındayken orkestra kurmayı,
hangi vizyonla akıl etmişti? Saksafon çalmayı?”
Özdil, “Çünkü…” diyor ve şöyle devam
ediyor:
“Babası Hasan Akgürgen’in Köy Enstitüleri’ndeki görevi nedeniyle Ankara’nın
Hasanoğlan Köyü’nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde
başlamış, babasının tayini gereği, Bilecek’e Denizli’ye gitmiş, ama, ailesi
tarafından hep ‘köy enstitüsü ruhu’yla büyütülmüştü.
Berkant’ın temel eğitimini aldığı
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde, Ankara Konservatuvarı’nın saygın ustalarının
klasik müzik öğrettiklerini anlatan Özdil, 1945 senesinde Hasanoğlan Köy
Enstitüsü’nün enstrüman demirbaşının; 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8
akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom ve 1 pikap olduğunu sıralıyor..
Yılmaz Özdil, “Harika Çocuk”lar Suna Kan ve İdil Biret’in enstitüye misafir olarak getirildiğini, çocuklara
piyano ve keman dinlettirildiğini de yazıyor.
Özdil, çocukların enstitülerde resim
yaptıklarını, voleybol oynadıklarını, sinema salonuna ve tiyatro salonuna sahip
olduklarını ifade ederek, şunları kaydediyor:
“Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını
şöyle anlatmıştı: ‘Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını
barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı,
dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün
oynadıkları piyeste gördük.’
Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar;
Gorki, Tolstoy, Zola okuyarlardı. Moliere’in Kibarlık Budalası’nı, Sofokles’in
Kral Oedipus’unu, Gogol’un Müfettiş’ini sahneliyorlardı. Mesela, bir mezuniyet
töreni programı sırasıyla şöyleydi: İstiklâl Marşı, bağlama konseri, türküler,
mandolin konseri, koro, Anton Çehov’un Bir Evlenme Teklifi, diploma takdimi,
topluca zeybek…”
“İşin ekstra enteresan tarafı… Romantizm
tarihimizin en önemli şarkısının adı Samanyolu ama, şarkının içinde tek kelime
Samanyolu geçmiyor. Tıpkı, eğitim-öğretim tarihimizin en önemli parçası Köy
Enstitüleri’nin, dörtdörtlük olduğu söylenen imamlı-tarikatlı eğitim
sistemimizin içinde geçmemesi gibi.
Özetle. Samanyolu dediğin… Görmek
isteyene. Görmek istemeyene… Teleskop versen, hikâye..”
SEZEN CUMHUR: TÜRK POP MÜZİĞİ ONUNLA BAŞLADI
Berkant’ın birçok şarkısının söz yazarı Sezen Cumhur Önal, bugünkü Türk pop müziğinin Berkant’la başladığını belirtiyor, şöyle diyor:
“Onunla birlikte benim sözünü yazdığımı,
Berkant’ın seslendirdiği pek çok şarkıya imza attık. Radyolarda yabancılar gibi
şarkılar söylemek marifet değil. Bizim dönemimizde tüm sanatçılar Fransızca
söylemeyi marifet sayardı. Türkiye popüler müziğinde Berkant’ın pek çok şarkısı
vardı. ‘Samanyolu’ son şarkısı idi. Bugün yapılan pop müziğini ben müzik olarak
görmüyorum. Normalde güzel Türçemiz Batı müziğine aykırıdır. Ama biz Türkçeyi
güzel kullanan şarkılar yaptık. Son dönemlerde çok yorgun olduğunu
gözlemliyordum. Çok sigara içiyordu.”
Müzik yazarı Naim Dilmener, Berkant’ın popun erken döneminde ünlendiğini ve bu ününü popun yerleşmesi ve yükselmesi için kullandığını belirterek, “Parada pulda gözü olmadı. Kısa vadede tuhaf gibi görünüyor böyle bir tavır ama uzun vadede doğru ve haklıdır. Mekânı Samanyolu’nun en manzaralı köşesi olsun” diye konuşuyor.
MURAT MERİÇ: SAMANYOLU BERKANT’IN ÇÖKÜŞÜDÜR
“Bu ülkenin ilk meşhur solistlerindendir. Türkiye’de ‘aranjman devri’ denilen dönemi başlatan kişidir. Yabancı şarkılara Türkçe söz yazma modasının ilk erkek solistiydi. Berkant’ı Samanyolu şarkısıyla tanırız, ancak bence Samanyolu onun çöküşüdür. Ben Samanyolu şarkısını sevmem çünkü şarkı ona o kadar yapıştı ki bu şarkı onun çöküşünü getirdi. Sahnenin hakkını veren bir isimdi. 70 sonrasında yaptığı bütün işlerde Samanyolu’na dönüş yapmak durumunda kaldı. Onun ötesine geçemedi. Samanyolu sonrasında yaptığı çok güzel 45’lik plakları var. Ancak ondan beklenti hep Samanyolu olduğu için sonraki dönemlerde hep Samanyolu şarkısına dönmek zorunda kaldı.” “Samanyolu’nun şanslı yorumcusuydu” diyen müzik yazarı Cumhur Canbazoğlu da şunları söylüyor:
“Berkant marş haline gelmiş bu şarkı sayesinde Türk pop tarihinde silinmeyecek bir yer edinmeyi başarmıştı. Adı ‘Bay Samanyolu’na çıkmıştı, ama ‘tek şarkılık adam’ olmanın çok ötesinde değerler kattı müzik dünyamıza… Müzik camiası onu kolay unutsa da ‘ömür boyu sürecek şarkı’yla gönüllerden, kulaklardan hiç eksik olmadı.”
“Bay Samanyolu diye anılan adam için bunu söylemek kolay mı? Ama gerçek… Çok ama çok iyi bir şarkıcı olan Berkant, Samanyolu’nun altında ezildi resmen…
Neredeyse milli marşa dönüşen ve hemen herkes tarafından, yerli yersiz her fırsatta söylenen şarkı öyle büyüdü, öyle büyüdü ki, Berkant’ı altına aldı. Yaptığı her şeyde yeni bir Samanyolu beklendi. Olmadı tabii.. Şarkı şarap gibi eskidikçe kıymetlenir, her gün daha popüler olurken, Berkant popülaritesini aynı hızla yitirdi.”
İşte o unutulmaz şarkının sözleri:
Sen ruhumun vazgeçilmez bir eşisin
Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek
Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek
Yıllar geçse ölmeyecek bende sevgin
Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek
Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek
Birgün elbet göze gelir bu sevgimiz
Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek
Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek
(Not: Alıntılar gazetelerden)
(Süleyman Boyoğlu)
25 Kasım 2021 Perşembe
YOKLUĞUNDA...
Yokluğunda,
İkimizin şarkısını dinliyor,
Şarkıya eşlik ediyorum
Şimdi uzaklarda da olsan
Belki bir şekilde sesimi duyar
Şarkımıza eşlik edersin.
Hüseyin Boyoğlu
13 Kasım 2021 Cumartesi
ŞEHİRLERE AKIN VE VAROŞLAR...
Türkiye nüfusu 1950 genel nüfus sayımından bu yana sürekli artış gösteriyor. Bu sayımda 20 milyon 947 bin 188 olan insan sayımız 1955 sayımında 24 milyon 111 bin 778’e çıkıyor. Beş yıl içinde Türkiye nüfusu yüzde 3 oranında bir artışla dünyada en ileri bir nüfus artış hızını elde ediyor. Bugün ise nüfusumuz 84 milyona dayanmış vaziyette…
Türkiye’de genel nüfus artışı yanında bir
de şehirlerin kalabalıklaşması ve köylerden şehirlere doğru bir insan akını
olayı da dikkat çekiyor. Sadece köylerden mi? Yanı başımızdaki Suriye’de ve
Afganistan’da yaşanan iç savaştan kaçan beş-altı milyona yakın insanın göçü de
şehirleri ve ilçeleri dolduruyor.
Bu tehlikeli gelişmeye ta 1959 yılında
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Araştırma
Bürosu’nun Rebii Barkın, Osman Okyar
ve Doğan Avcıoğlu’na hazırlattığı “Şehirlere Akın ve Mesken Dâvası”
kitapçıkta, nüfus artışının doğurduğu bazı sosyal ve ekonomik sorunlara dikkat çekiliyor:
“Artan nüfusun evvela gıda ve sonra da
diğer yaşam ihtiyaçlarının temini için milli istihsalin artan nüfusla beraber
ve onun ihtiyaç talebini karşılayacak ölçüde artması zaruridir.. Bu olmadıkça
umumi maişet seviyesi gitgide düşer ve içtimai bir sefalet manzarası peyda
olmağa başlar. İstihsalin artması için istihsal vasıtalarının çoğaltılması ve
yeni istihsal vasıtaları yaratılması, yani kısa tabirle yatırım yapılması
şarttır.
Yatırım hacmini artırmak ve yatırımları
en verimli şekilde yürütmek bugün Türkiye’nin halletmek zorunda bulunduğu büyük
meselelerden biridir. Eğer bu gayret yapılmazsa büyüyor gibi görünen Türkiye
bünyece zayıflar ve nüfus artışı faydalı değil, zararlı olur. Bu duruma göre bugün dünya için belli başlı
bir endişe mevzuu olan nüfus artışı probleminin Türkiye’yi en çok düşündüren
hayati bir mevzu olması icap eder.”
Şehirleşmenin doğurduğu türlü sorunlar
arasında en üzücü ve en tehlikelisinin “gecekondulaşma” olduğuna işaret edilen
kitapçıkta, gecekondu davasının sosyal bünyemizin ciddi bir hastalığı olarak
ele alınması ve gerçek nedenlerinin araştırılarak teşhisinin konulmasına
zaruret olduğuna vurgu yapılarak; “Bütün bu meseleler halledilmedikçe gerçek
bir milli kalkınmadan bahsolunamaz. Halbuki iktidar (Demokrat Parti), bunların
hiçbiri üzerinde ciddiyetle durmamış, hal çareleri aramamıştır. 45 bin
traktörün ithali ile halledileceği sanılan zirai kalkınma denemesi plansız
teşebbüslerin en başta gelenlerinden biridir. Ziraatta makineleşme politikası,
ekilen arazinin genişlemesi ve havaların iyi gitmesi sayesinde ilk yıllarda
istihsalin artmasına müncer olmuştur. Fakat çabucak ekime müsait toprakların
hududuna varılmış, hatta bu hudut aşılmıştır. Hektar başına alınan mahsulü yani
toprağın verimini artırmak için hiçbir gayret sarf edilmediğinden, zira
istihsali, bilhassa hububat istihsalini 1953’ten sonra artırmak mümkün
olmamıştır” deniliyor.
Her yıl 800 bin nüfus artışı ile
milli üretimle geçinmesinin olanaksızlığını kaçınılmaz olacağına vurgu yapılan
kitapçıkta, Amerikan yardımı ile buhranın savuşturulmaya çalışıldığına işaret
ediliyor.
Kitapçıkta, Birleşmiş Milletler Gıda
ve Ziraat Teşkilatı (F.A.O.) uzmanlarının yaptıkları incelemede, traktörlerle
sahası günden güne genişletilen kuru ziraatta verimliliğin artmadığı, ekime
elverişli toprakların yağmurlarla sürüklenip götürülmesi olan erozyon olayı
nedeniyle Türkiye’nin bir müddet sonra ekim sahalarından mahrum kalmak gibi çok
ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu belirtiliyor:
“F.A.O’nun tarafsız ilmi bir görüş ve
vazife icabı en iyi niyetle yaptırdığı bu tetkiklerin neticesini gösteren
raporlar nazara alınmamıştır. Daha bugünden Amerika’dan buğday, pirinç, et,
tavuk, süt tozu ve saire gibi zirai ayni yardım olmazsa Türkiye’nin iaşe
meselesinde ciddi güçlüklere maruz kalacağı muhakkaktır.
Görülüyor ki Türkiye’de çok önemli
pek çok davalar hızla gelişmekte ve bunların başında zirai istihsal ve
verimlilik ve bununla sıkı sıkıya münasebeti olan köylerdeki boşalma ve
şehirlerdeki kalabalıklaşma meseleleri gelmektedir.
Toplumun selameti için ciddi tedbirler
almak zamanı çoktan gelmiştir. 1950-55 yılları arasında köylerden şehirlere
doğru vuku bulmakta olan göçlerin adeta bir akın şeklini alması ve bundan doğan
türlü sosyal davaların yarattığı buhran alınacak tedbirlerde çok acele etmemiz
lazım geldiğini göstermektedir.”
“Endüstrinin sağladığı fazla gelirle insanlar
medeni ihtiyaçlarını kolaylıkla karşıladıklarından toplumun hayat standardı
yükselir. Mesela, 1937 senesinde İngiltere’nin 46 milyon nüfusunun yüzde 80’ni
resmen şehir mıntıkası olarak kabul edilen yerlerde oturmakta idi ve İngiliz
milleti dünyanın gıpta ettiği bir refah seviyesine erişmiş bulunuyordu.
Şehirleşme muayyen bir iktisadi
gelişmenin neticesinde vaki oluyorsa makbuldür; yani şehirlerde köylerden göçen
halkın iş gücünü tam yerinde kullanacak tesisler kurulur, istihsal vasıtaları
ve imkanları çoğalır ve bunlar sayesinde insan gücünden daha fazla istihsal ve
daha üstün bir verim sağlanırsa, o zaman bir ilerleme söz konusu olabilir.
Yoksa köylerde yaşayan insanlar topraktan elde ettikleri mahsullerle fiilen
geçinmek imkânı bulamazlarsa ve şehirlerde içine düşecekleri en düşkün hayat
şartları bunlara köylerde çektikleri mahrumiyetten daha ehven gelir. Bu
sebepten köyle boşalarak şehirler yoksul bir toplulukla dolarsa o zaman
şehirleşme ilerlemenin değil, ancak sosyal bir gerilemenin ifadesi olarak kabul
edilmek lazımdır.”
1959’da Türkiye’de yaşayan nüfusun
yaklaşık dörtte üçünün köylerde, dörtte birinin şehirlerde oturduğuna vurgu
yapılan kitapçıkta, “Türkiye şehirleri gitgide büyümektedir. Şehirlerimizdeki
kalabalıklaşmanın sebebi şehirlerin köylülere nazaran daha çok üremesi
değildir, tersine üreme endeksi başka memleketlerde yapılan istatistik
araştırmalarının gösterdiği gibi köylerde şehirlerden daha fazladır. Şehir
nüfusunun artması köylülerin şehirlere taşınmasından ileri gelir. Böylece
Türkiye belirli bir şehirleşme hareketi içindedir” deniliyor.
Kitapçıkta,
parlak şehir hayatı, makineli ziraat, sanayileşme gibi nedenlerin yanında, bir
işçinin kalifiye olmadan bile şehirdeki kazancının kuru ziraat ile üretim yapan
bir rençberin yıllık kazancının çok üstünde olmasının da şehirlere olan ilgiyi
artırdığı vurgulanıyor.
Köylerdeki küçük çiftçi ailelerinin
genellikle birden göç etmediği, evvela aile fertlerinden birinin sonra
diğerlerinin şehre geldiğine işaret edilen kitapçıkta, bir köylünün şehre
yerleşebilmesi için önce basit malzemelerle yapacağı bir gecekonduya ihtiyaç
duyduğu vurgulanan kitapçıkta, bunu yapabilmesi için de akrabalarının ve
köylülerinden yardım aldığına dikkat çekiliyor.
Aşağıda verdiğim linkte, yukarıda
anlatılanlar benim ve ailemin köyden kente göçünün hemen hemen bir pratiğidir.
http://suleymanboyoglu.blogspot.com/2018/12/bir-koy-okulu-hikayesi-daha.html
GELDİĞİMİZ NOKTA
Bugün vardığımız noktada, şehirler
artık “lebalep” doldu. Gecekondu semtleri pek kalmadı, gecekonduların yerine çok
katlı binalar, gökdelenler yapıldı. Çamurlu, tozlu yollar azaldı; hemen hemen bütün yollar köylere kadar asfaltlandı. Her eve su, elektrik ve doğalgaz bağlandı. Sabit telefonun yerini
cep telefonu, internet aldı. Siyah-beyaz televizyonlar atıldı, dev ekranlı
televizyonlar yerini aldı, ama bir şey alınamadı; o da huzur ve mutluluk…
Fabrika açılışları, temel atmalar
durdu. Üretim olmayınca çılgın tüketim de kalmadı. Köylü kara sabanı bıraktı
traktör aldı, traktörü çalıştıracak mazot alamadı. Ya da ürettiği ürünü
pazarlayamadı. Besicilik bitti… Et, peynir ithalatı derken, ot-saman ithal eder
olduk.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de iki
yıla yakın Covid-19 belasıyla cebelleşir olduk. Gelişmiş Avrupa ülkeleri aşı
sorunlarını hallederken, biz işimizi geri kalmış-bıraktırılmış ülkeler gibi Allah’a havale ettik. Ne diyeyim! Allah “çalışkan, zeki” halkımıza
akıl fikir versin…
(Süleyman Boyoğlu)
DATÇA'LI "ATLI CENGİZ"...
Datça’nın toprak
zenginlerinden Cengiz Acar, benzin, mazot ve gaz zamlarından etkilendiği için
değil, ata olan tutkusundan her gün Kızlan Köyü’nden Datça merkeze atıyla gidip
geliyor. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
24 Ağustos 2021 Salı
DATÇA'DA GÖNÜLLÜ ÇEVRECİ...
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
10 Ağustos 2021 Salı
BİR ŞİİR...
Feryada, figana, bağırışa
Al götür beni buradan
Uyandır
Güneşi doğmuş bir sabaha...
(Hüseyin Boyoğlu)
MARMARİS VE DATÇA'DA ORMAN YANGINI..
Bu yıl Türkiye'nin bir çok kentinde çıkan orman yangınları Marmaris (29 Temmuz) ve Datça'da da (8 Ağustos 2021) yaşandı. Datça erken helikopter, uçak ve yurttaş müdahalesiyle yangını ucuz atlatırken, Marmaris maalesef ağır bir yangın geçirdi. Armutalan'dan başlayın yangın Hisarönü'ne kadar büyük bir alanı kapladı ve içindeki tüm canlılarla birlikte insanlarımızı da yaktı. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
23 Haziran 2021 Çarşamba
29 Mayıs 2021 Cumartesi
DATÇA; BİR YIL SONRA

Datça'nın geçen yıl Mayıs ayı görünümü ile bu yılın Mayıs ayı görünümü... Aradaki farkı bulun! (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
10 Mayıs 2021 Pazartesi
2 Mayıs 2021 Pazar
ÇİNGENE YÜREĞİM...
Şarkılar dökülür
Şiirsi dudaklarımdan.
Gül açar, güller saçılır
Savrulan eteklerimden.
Kıvrak rakslarımdan
Akar geceye,
Öksüz işvelerim!..
Ola ki;
Bir Akdeniz sahilinde ben..
Gökyüzü çadırında
Gece mavisi düşler dokurum
Düşüm düşüm
Yıldız yağar gecelerime!..
Ben ağlarım;
Sessizce, sensizce
Üşür Akdeniz bende
Ben sende!..
Ola ki;
Karanlığa bağdaş kurup
oturmuşum,
Katran karası saçlarından
Düşlerim dökülür
Gecenin zifirine…
Dudaklarımda çağlayanın
işvesi,
Parmaklarımda zillerin kahkahası,
Eteklerimde, açan güller
savrulur,
Gecenin sırrını çözer
dudaklarım
Gözlerime çeribaşı kırk düğüm
atar
Savrulur gider geceye,
Yüreğimden fışkıran sevdam
Çıplak ayaklarımda
Raksım ağlar!..
Uslanmaz yüreğim…
Uslanmaz da,
Yüzüme yansır
Yasak bir aşkın utancı..
Titrerde kıvranır
Güneş yanığı tenimde!..
Gözlerimde ateş susar,
Delirir içimde orman
yangınları
Yüreğim isyanda!
Yüreğim üşümüş,
Yüreğim buz!
Yüreğimin gözleri çisem çisem
Yüreğimin gözlerinde yaş!
Alev dudaklarımda
Tan yeri atar yavaş yavaş
Parça parça sökülür düşlerim
Üşür içimde
Yasak sevdam!..
İki raks arası
Durur zaman
Fallar açılır ellerimde,
Okunur yüreğimin falı
“Kalmaz üç vakte” deyip de
Olmayan umutlarımı
Çağırırdım bile bile…
Güller saçılır,
Savrulur eteklerimde,
Kıvrak rakslardan
İşveler dökülür
Damla damla geceye,
Ve buğulu
Gözlerimde
Bir Çingene masalı
Ve yüreğim!
Deli yüreğim!
Çeri başına sevdalı!..
LEMAN GÜRCANOK/WWW.edebiyatdefteri.com/Lemanin Dünyası
1 Mayıs 2021 Cumartesi
1 MAYIS EMEKÇİ BAYRAMI...
12 Eylül'den sonra ancak 2008 yılında resmi olarak kutlanan "1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı" bu yıl pandemi (salgın) nedeniyle yeniden 1935'lerden 1976'ya kadar kutlanan "Bahar Bayramı"na dönüştü, ama işçiler kırlara bile gidemedi. İşçiler ve emekçiler haklarını, isteklerini bu yıl alanlarda haykıramadı; özellikle de Taksim Meydanı'nda... (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
15 Nisan 2021 Perşembe
NEDEN KÖY ENSTİTÜLERİ? (2)
KÖY ENSTİTÜLERİ NİÇİN ŞEHİRLER DIŞINDA KURULDU
Şerif Tekben, köy enstitülerinin, hayatının sonuna kadar köyleri eğitim yoluyla canlandıracak ve köyde ilköğretimi yüzde yüz gerçekleştirecek öğretmen ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştiren kaynaklar olarak düşünüldüğünü belirtiyor, ancak bu amaca ulaşabilmek için de belirlenen ilkelerin tam olarak uygulanması gerektiğini ifade ediyor.
Tekben, köy enstitülerinin niçin şehirler dışında kurulduklarını ise şöyle açıklıyor:
“Köy enstitülerine alınan öğretmen adaylarının ziraat ve atölye işlerinde yetiştirilmeleri gerekiyordu. Böyle bir çalışmayı sağlamak için her şeyden önce ziraata elverişli araziye ihtiyaç vardı. Ekim, dikim, bakım ve istihsal işlerinin gerektirdiği işler ve araçlar düşünülürse enstitülerin neden şehirlerde kurulmadığı anlaşılır. Köye gidecek öğretmenin, köylünün işine yarayan bilgi ve hünere sahip olması, köylü ile kader birliği yapması, okuma-yazma ve öteki bilgileri bu hususların gerçekleşmesi için bir araç olarak kullanması sayesinde, köy hayatı üzerinde etkin olabileceği düşünülmüştür. Öğretmen adayları görev alacakları köyün koşullarına göre toprağı işlemeyi, traktör kullanmayı, yol, köprü, kaldırım yapmayı, tuğla pişirmeyi, kireç yakmayı, taş yontmayı, ağaç yetiştirmeyi, peynir, sirke imal etmeyi, hayvan bakımını bilmek; kızlar ise biçki-dikiş, dokumacılık işlerini öğrenmek zorundadırlar.”
“Köy enstitüleri Türk köyünü, köylü bir ulus olan Türk ulusunu eğitim yolu ile canlandırma amacı güdüyordu” diyen Tekben, şöyle devam ediyor: “Bu amacı gerçekleştirmek için çok çetin çalışmalara ihtiyaç vardı. Eller nasırlanmadan, tabanlar çatlamadan, güneşte kavrulmadan köylüye yararlı olunamazdı. Önce köyün çetin ve ağır koşulları içinde tutunmak, sonra da bu koşulları değiştirmeye çalışmak.. Bu kuru bir ülkücülükle yürüyecek iş değildi. İlk denemeler de gösterdi ki, şehirden alınan çocuklarla bu iş yürütülemeyecektir. ‘Asırlardan beri türlü felâkete maruz kalan, buna rağmen hayatın karşısında paslı bir çelik gibi durmasını bilen köylü’ denen hazineden faydalanmak en doğru yol olurdu. İşte bu gerçekçi görüşe uyularak öğretmen adaylarını köylerden almak, onları bilgi ve becerilerle donatıp tekrar köylere vermek yolu tutuldu."
Fakir Baykurt, Mehmet Başaran, Vedat Günyol- Fotoğraf: Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları
TABİATLA ŞAVAŞ
Tekben, her enstitüde ortalama bin öğrenci olduğunu da belirterek, şunları söylüyor: “Öğretmenler, usta öğrenciler, öğretmen aileleriyle kadınlı erkekli orta büyüklükte bir köy topluluğu.. 3-5 bin dönüm araziye yayılmış bu köyün birçok işleri vardı. Günlük temizlik işlerinden her alandaki geçici ve sürekli çalışmalara kadar enstitünün bütün işleri.. Bu işler topluca alınan kararlarla yürütülürdü. Hafta sonlarında ve aybaşlarında yapılan toplantılarda çalışmalarla ilgili olarak kıyasıya tartışmalar yapılır, isim ve yer söylemek şartıyla bütün iyilikler, kötülükler ortaya dökülürdü. Enstitü ödeneğinin sarf yeri de bu toplantılarda kararlaştırılırdı. Aşağıdan yukarıya öylesine bir kontrol sistemi ki, en ufak yolsuzluğun gözden kaçması imkânsızdı. Demokratik eğitim ve kendi kendini yönetme sayesinde disiplin kurulları işsizdi. Ortalama 15 bin öğrencinin barındığı köy enstitülerinin disiplin işleri incelenince görülecektir ki, bu kurumlardaki vaka sayısı bir lisemizin bir yıllık disiplin kurulu kararlarının yanında hiç kalmaktadır.”
Halk arasında yaşayan “imece”nin enstitülerde bir eğitim tekniği durumuna getirildiğini vurgulayan Şerif Tekben, “Kesim içindeki köylere yardım ekipleri göndermek, bir de kardeş kurumların savaşlarına katılmak suretiyle iki şekilde uygulanırdı” diyor.
Tekben, her enstitünün kendi çevresini inceleme, halk kültürü verilerini ortaya çıkarıp değerlendirme yolunda ilerlediğini de anlatarak, şunları kaydediyor: “Halk türküleri, nakışlar, milli oyunlar taze bir güçle hayata katılıyordu. Yaşayan halk sanatları ustaları köy enstitülerinde ‘usta öğretici’ olarak çalıştırılıyordu. Kasnakçı Efe, Âşık Veysel, Ali İzzet ve daha bir çok halay, zeybek ve öteki halk oyunları, halk türküleri ustaları.. Tarım işlerinde çevredeki değerlerden faydalanılırdı. Ömrünü bağcılıkla geçirmiş ya da hayvancılıkta tanınmış ustalar köy enstitülerindeki çalışmalara katılırlardı."
Köye sağlıkçı, ebe, küçük zanaatkârın gerekli olduğunu, bunların da köy enstitüleri kaynağından yetiştirilmesinin yolunun tutulduğunu belirten Şeref Tekben, “Bundaki zorunluluğu doğuran sebepler, köy öğretmenlerinin köy enstitülerinde yetiştirilmesiyle ilgili sebeplerin aynıdır. Köyü bilen, köylüyü anlayan, köyden kaçmayacak dayanıklı ebenin, sağlık memurunun, doktorun, zanaatkârın köy yaşayışına yabancı çevrelerde yetiştirilmesine imkân yoktu. Köylerle münasebeti olan diğer hizmetliler de; müfettişler, bucak müdürleri, kaymakamlar kısa süreli kurslardan geçirilecek, giderek köylü ile omuz omuza çalışabilecek insanlarla koordine bir çalışma düzeni kurulacaktı” diye söylüyor.
“Klasik öğretmen yetiştirme düzeninin bir de o anlayışa uygun denetim örgütü vardı” diyen Tekben, şunları ifade ediyor: “Dört duvar arasında sorunlarımızdan, ihtiyaçlarımızdan habersiz kitap bilgisiyle yetişen öğretmen, kapı dışı edildi mi; bir daha ardı aranmıyordu, okul arada işinin bittiğini sanıyordu. Yılda bir okula uğrayan müfettiş, daha çok kurumsal eğitimin vâizliği yolunda bir rapor düzenleniyor, böylece öğretmen görevi başında yetiştirilmiş oluyordu. Enstitü, yetiştirdiği öğretmenleri, hayat içinde de izleyecek bütün imkânlarıyla yanı başlarında olacaktı. Denetim işi suç, noksan arayıcı, daima tenkit edici, bir zaptiye memuru anlayışı ile kovalayıcı, bir kelime ile korkunç olmaktan çıkarak, öğretmenle el ele verip birlikte noksanları giderme yolunda bir zihniyete inkılâp ediyordu.”
Şerif Tekben, ülkenin eğitim kesimlerine ayrılmasını ise şöyle anlatıyor: “Yurt gerçeğinin bir başka yüzü daha vardı. Toprağımız yaşama koşulları, olanakları yönünden birbirinden çok farklı bölgelere ayrılıyordu. Doğu Anadolu’muzu, Karadeniz kıyılarını, Akdeniz bölgesini gören bir yabancı yazar; ‘bir değil, birçok Türkiye var’ demek suretiyle bunu çok güzel anlatmıştır. İhtiyaçlarla gerçeklerle çakışan sağlam bir eğitim düzeni, çalışmalarını bölgenin karakterine uydurulabilirse etkin olurdu.”
21 eğitim kesimine ayrılan ülkemizde enstitüler bu kesimlerin ortalarında kesimlerin özelliklerini taşıyan köylerin yanı başında kuruldu. Böylece ileri eğitim ilkelerinin hayata geçirilmesi, enstitülerin türlü yönleriyle o bölgenin inceleme, araştırma merkezi halinde gelişmesi, bütün ile bir eğitim alanı durumuna getirilmesi imkânına kavuşuldu. Bunun içindir ki enstitüler, bölgelerdeki halkı daha iyi tanıyor, halk kültürünü değerlendiriyor, insanlara yeni değerler katıyor, eğitsel çalışmaları yüzeyde kalmıyor, derinliklere işliyordu. Türkülerimiz, oyunlarımız, nakışlarımız günlük yaşayışa katılmış, ülke çapında bir canlılık yaratılmıştı. Böylece el değmedik yanlarımız meydana çıkarılıyor, bütün millete mal ediliyordu.”
Tekben, köy enstitülerindeki güzel sanatlar konusunda da şunları söylüyor: “Köyler ortaçağ ölgünlüğü içindeydi. Oralarda çalışacak öğretmenlerin neşe ve canlılık yaratacak bilgilerle, ustalıklarla donatılması gerekti. Ayrıca halk içinde halk için çalışacaklar onu kültür yönünden yükseltirken güzel sanatlardan faydalanmayı ihmal edemezlerdi. Bunun için her öğrencinin türküleri, şarkıları notadan çıkarabilecek derecede bir saz çalabilmesine, milli oyunlarımızı iyi öğrenip oynamasına, sahne bilgileri edinmesine, resimden, heykelden anlamasına önem veriliyordu. Genel amaç, sağlam bir duygu ve beğeni eğitimi vermek, yetkililere gelişme alanları hazırlamaktı.”
MÜZİĞİN HAVA SU KADAR GEREKLİLİĞİ
Tekben’in anlatımına göre, 1936 yılından itibaren köyleri eğitim yolu ile canlandırma davası, pedagoji tarihinde eşine rastlanılmayan ve tasarlanılmayan bir şekilde gelişmeye gösterir. Enstitü öğrencilerinden oluşan “yapıcılık ekipleri”, bir birlerinin yardımına gider. Nerede yeni bir enstitü temeli atılacaksa, enstitülerdeki çocuklar oraya arılar gibi toplanırlar. Böylece Edirne’den Kars’a, Diyarbakır’dan Aydın’a, Trabzon’dan Antalya’ya, Malatya’dan Kastamonu’ya kadar uzanan bölgelerin içindeki en ıssız köylerde her biri bin yatılı öğrenci alacak genişlikte 21 enstitü kurulur.
Köy enstitüleri, ilk mezunlarını 1942-43 yılında vermeye başlar. Sekiz yıl içinde köy enstitülerinden çıkan 17 bin 321 öğretmen köylerde görev alır. Bu süre içinde 7 bin 953 köyde yeniden öğretmenli okul açılır. Köy okullarında öğrenci sayısı 380 bin 238’den bir milyon 148 bin 701’e yükselir. Dört köy enstitüsünde açılan sağlık bölümünden 521 sağlık memuru çıkar. Bunların bakmakta oldukları köy sayısı 7 bindir. Türkiye’de ilk defa geniş çapta köy sağlığı işi köy enstitüleri hareketiyle ele alınır. Bu arada köy enstitülerinde mezun ebeler de köylere gönderilir. Her köy enstitüsü bin-altı bin dekarlık alan üzerine kurulur. Enstitülerin yapı planları, açılan yarışmalarda kazanan mimarlar eliyle yapılır. Bu planlarda modern bir sitenin bütün tesisleri bulunur. Yatılı okul ve kışla havasını yaşatan tek bina ve koğuş sisteminden kaçınılır, ellişer kişilik kümelerin dersliğini, yatakhanesini, kitaplığını, banyosunu, öğretmen evini, yemekhane ve yemek ısıtma yerini içine alan ayrı ayrı yapılar düşünülür ve uygulanır. Bu türlü okul yapılarından başka her köy enstitüsünde öğretmen evleri, toplantı binası, işlikler, kooperatif, revir, dinlenme yeri, uygulama okulu, ahır, ağıl, kümes, rasathane, fırın, mutfak ve çamaşırlık gibi yapılar da inşa edilir. Ayrıca spor alanları, yüzme havuzu, su deposu, müzik salonu, dokumacılık, dikiş, ciltçilikle ilgili küçük işlikler, matbaa, kireç, kiremit, tuğla ocakları da yapılır.
EN BÜYÜK SORUN TOZ VE ÇAMUR
Çıplak ve büyük arazi içinde kurulan köy enstitülerinde çalışan ve okuyanların en büyük dertlerinden biri yazın toz, kışın da çamurdur. Bütün enstitüler yol yapma işini, barınma konusu kadar önemserler ve 100 kilometreye kadar da yol yaparlar. Kanalizasyon sorununu ise iki yıl gibi kısa bir zamanda tamamlarlar. Köy enstitüleri çırılçıplak bir düzlükte kurulduğu için insanların içecekleri bir damla bile su yoktur. Su ya yer altından çıkarılır ya da kanalarla, borularla uzak yerlerden getirilerek, çeşmelerden akıtılır. Enstitülerde yaşayanların en büyük istekleri ise elektriğe kavuşmaktır. İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yokluk ve yoksulluk yıllarıdır. Ama 21 köy enstitüsünün hepsi kısa zamanda elektriğe kavuşur. Enstitülerde bir yandan yapı temelleri kazılırken, bir yandan da fidan çukurları açılır. Devlet işletmelerinden alınan fidanlarla korular, ormanlar ve meyve bahçeleri oluşturulur. Antalya’da, Düziçi’nde narenciye, Gönen’de bağcılık, Akçadağ’da kayısı (1946’da 3.5 ton kaysı toplanır), Arifiye’de çeşitli meyveler yetiştirilir. Beşikdüzü’nde balıkçılık yapılır. Hemen hemen her yerde de ekmeklik buğday yetiştirilir. Bütün köy enstitülerinde hayvancılığa da büyük önem verilir.
Şerif Tekben, eğitim seferberliğinin “tam bir seferberlik” olduğunu vurgulayarak, şöyle diyor: “Türk köylerini çekiç, mala sesleri sarmış, trenler, arabalar, hayvanlar ve insan sırtları yapı malzemesi taşımakta idi köylere. Enstitülerden ayrılan yapıcılık ekipleri köy köy dolaşıyorlardı. Doğu köylerinin hiç görmedikleri tuğla, kiremit, briket, cam gibi yapı malzemeleri köylere giriyordu. Kısa zamanda yeni yapılan okullar toprak damlı, boz renkli köylerin ortasında kırmızı damlarıyla birer bayrak gibi görünüyordu. Köy enstitüsü mezunlarına diplomadan daha kıymetli sayılan iş araçları veriliyordu. Bunlar; demircilik takımı, yapıcılık, marangozluk, dülgerlik takımları ile kız öğretmenlere özgü dikiş ve örgü ile ilgili makine ve tezgâhlardı. Bunların dışında karyola, dolap, sandalye, masa gibi ev eşyası da verilmiştir. Bunlar da enstitü işliklerinde öğrenciler tarafından yapılmıştır. İşte böylece, keserden bile yoksun birçok köylerimize çeşitli iş araçları girmiş oluyordu.”
Tekban, o zaman köy enstitülerinin yapımına harcanan paranın 51 milyon lira olduğunu da kaydederek, sözlerini, “Bu gün yalnız Arifiye Köy Enstitüsü’nü bu paraya vermezler” diye noktalıyor. 21 köy enstitüsü ve adları şöyle: “Kırklareli-Kepirtepe, Sakarya-Arifiye, Balıkesir-Savaştepe, İzmir-Kızıl Çullu, Eskişehir-Çifteler, Aydın-Ortaklar, Burdur-Gönen, Kastamonu-Gölköy, Ankara-Hasanoğlan, Samsun-Akpınar, Kayseri-Pazarören, Konya-İvriz, Antalya-Aksu, Trabzon-Beşikdüzü, Sivas-Pamukpınar, Adana-Düziçi, Malatya-Akçadağ, Erzurum-Pulur, Kars-Cılavuz, Van-Erciş, Diyarbakır-Dicle.”
KÖY ENSTİTÜLERİNİN BALTALANMASI
“Politikacılar: 1946 yılında çok partili hayata geçince bir yandan iktidar partisi içindeki şahıslar birbirlerini yıkmak için, öte yandan yeni kurulan partiler oy toplamak için enstitülere, ilköğretim seferberliğine saldırmaya başladılar. Şahsi kırgınlıkları olanlar, kıskançlar: Geri duruk eğitim düzeni, yeni ve güçlü eğitim düzenine karşıydı. Bu devrime ayak uyduramayan, enstitülerde görev aldığı halde tutunamayan kimseler, köy enstitüleri hareketini yaratanları çekemeyenler 1946’dan sonra açıkça saldırılara giriştiler. Gericiler: Bunlar dincilik, milliyetçilik kisvesi altında çıkarlarını düşünenlerdir. Bunlar, sövme ve iftira metodunu kendilerine en yakışır şekilde bütün çirkinliği ile uygulamışlardır. Aldatılanlar: Görmeden, anlamadan gericilerin, çıkarcıların ürettikleri yalanlara, iftiralara inananlar, onlara katılanlar.”
KÖY ENSTİTÜLERİ YAŞASAYDI KURTULACAKTIK