13 Ekim 2018 Cumartesi

MUĞLA SAKARTEPE VE SİS...


                                            (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

19 Eylül 2018 Çarşamba

DÜN YİNE OKULLU OLDUK!

        Geçtiğimiz Pazartesi günü tüm yurtta binlerce ilkokul çocuğu ders başı yaptı. Yeni bir öğretim yılı başladığında da hepimiz biliriz ki ilkokul çocukları anne babalarıyla birlikte büyük bir heyecan yaşarlar. İşte biz de dün üç arkadaş (18 Eylül Salı) aynı heyecanı yaşadık. Yalnız bizim anne-babalarımız yanımızda yoktu, ama eşlerimiz vardı. Hepsinden önemlisi de ilkokul öğretmenimiz yanımızdaydı.
        Şimdi niye böyle bir giriş yaptım; anlatayım…
Arkadaşım Sakip’le benim ilkokul öğretmenim olan Saadet Berköz Canoğlu’yla Salı günü buluştuk. Şimdi Sakip’i niye karıştırıyorsun diyeceksiniz. Zira Sakip de Saadet öğretmenimin eşi Turan Canoğlu’nun öğrencisiydi. Sakip ve ben Saadet öğretmenimizle sık sık olmasa da arada bir araya geliyoruz. Ancak bu seferki buluşmamız başkaydı.
        Başkaydı, çünkü bu kez öğretmenimizi de yanımıza alarak ilkokuldan arkadaşımız Eser Tokdemir’i İkitelli’deki evinde ziyarete gidecektik; Merter’de buluştuk… Eser’le 1968 yılından bu tarafa toplam üçüncü görüşmemiz ve buluşmamız olacaktı. İlkokuldayken bir sokak arkamızda oturan Eser’le ortaokul birinci sınıftan sonra yollarımız ayrıldı. Tekrar görüşmemiz yaklaşık 25 sene sonra o zamanlar Fatih’te oturan Saadet öğretmenimizin evinde, ikinci görüşmemiz de annemin vefatından sonra yine öğretmenimizle yaptığı ziyaretle oldu.
       Eser bu ziyarette bizi İkitelli’deki evine davet etmişti; araya yaz ayları girince herkes bir yerlere gittiğinden bu ziyaret gerçekleşememişti. İşte şimdi iadeyi ziyarette bulunacaktık. Hepimizde cep telefonu vardı, adresi de Eser’den almıştık ama yine de navigasyona başvurduk.
       Yolda bazen “Navigasyon da kimmiş!” diyerek kafamıza göre yol aldık. Ancak bu umursamamam bizim dünyanın güneşin etrafında dönmesine benzedi. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorduk. Sonra tekrar navigasyona güvenip yolumuza devam ettik. Basın Ekspres yolundan Soyak sitelerine doğru yol almaya başladık. Burada da birkaç kez dönüp durduktan sonra sora sora, navigasyonun sesli tarifine göre sitelere yaklaştığımızda Saadet öğretmenimiz artık yol göstericimiz oldu. Çünkü daha önce bir kez geldiğini söyledi. Taksi durağını görünce de bayağı bi heyecanlandı;
   - “Bak işte şuradan devam edeceğiz, hiçbir yere sapma” deyince hepimiz siteyi bulmamıza az kaldığının sevincini yaşadık.
      Bazen yanımdaki eşime;
    - Şuradan mı gitsek? Dediğimde;
    - Beni yol tarifi işine karıştırma, sonra beni suçlarsın, diyip işin içinden sıyrılması da görülmeye değerdi.
       Sakip’in ise her zamanki gibi ben ne kadar yolu karıştırırsam o kadar keyif alan bir arkadaştı. Neyse site görevlisine Eser’in adını verip kapıdan içeri girdik. Eser oturduğu binanın kapısında bizleri karşıladı. Hava günlük güneşlikti;
    - Hele bir soluklanın, içeride sıkılırsanız bahçemiz güzeldir, oradaki masa ve sıralarının üzerinde çaylarımızı yudumlarımız, dedi.
      Eser’in giriş katındaki dairesinin arka penceresinden çocuk parkı ve yeşilliği görünce eşlerimiz;
     -Biz bi dolaşıp gelelim. Bahçe güzele benziyor. Eğer dışarısı sıcaksa dışarıda oturalım, dediler ve gittiler.
      Bir müddet sonra döndüklerinde;
    - İçeride oturmaya devam. Dışarısı güneş, ama hava biraz serin dediler.
Zaten bizim de dışarıya çıkmaya niyetimiz yoktu. Eser’in yaptığı böreklerin, poğaçaların kokusu bizi adeta salona mıhladı. Karnımızda acıkmıştı. Kan kırmızısı çayın da bardaklara doluşunu görünce keyfimiz iyice yerine geldi.
Küçücük salonda öğretmenimiz Saadet hanımla bizlerin anıları birbirine karıştı. Eşlerimiz Hüsniye ve Fatoş da bu anılarımızı keyifle dinlediler.
      Eser’in okulu yarım bırakması içimi burktu. Daha önce Saadet öğretmenim Eser’in okulu neden bıraktığını birazcık anlatmıştı, çok üzülmüştüm. Çünkü Eser, ilkokulda “eeee”lemeden, “meeeee”lemeden çok güzel kitap okurdu. Türkçesi muhteşemdi. Günümüz televizyon muhabirlerine, spikerlerine taş çıkartırdı. Ama azimli arkadaşımın iyi bir modelist, iyi bir terzi, iyi bir el sanatları ustası, hepsinden de önemlisi iyi bir aşçı, iyi bir pastacı- börekçi olduğunu gözlemledik, dilimizle de tattık…
      Yüzünden tebessümü hiç eksik olmayan arkadaşım Eser’le 3-4 saatlik sohbetin sonunda ayrılma zamanımız gelmişti. Eser yine bizi binanın bahçesine kadar uğurladı. Çıkışta yıllardır unuttuğumuz komşuluk ilişkilerine şahit olduk. Komşuları Eser’in arkadaşı ve öğretmeni olduğumuzu öğrendiklerinde hepsinin de gözlerinin içleri gülerek içten; “Hoş geldiniz… Hoş geldiniz öğretmenim” demelerini sanırım hiç unutmayacağız…
İşte böyle…
     Ha unutuyordum, bu sefer Eser bizleri memleketi Saray’daki köyüne davet etti. Hem de İğneada’daki Longoz ormanlarına götürme sözü vererek…

Yazı: Süleyman Boyoğlu

Fotoğraflar: Fatoş-Sakip Bayhan

14 Eylül 2018 Cuma

UNUTULAN MESLEKLER...







Usta çırak ilişkisiyle günümüze kadar ulaşan kaşıkçılık, keçecilik, hasırcılık, sedef işlemeciliği gibi el sanatları işiyle uğraşanların son temsilcileri İstanbul-Taksim'de... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

ÇİRKİNLEŞEN İSTANBUL FOTOĞRAFLARI...









Yöneticiler, İstanbul'u tanınmaz hale getirmek için ellerinden gelen tüm çabayı sarf ediyorlar. Eğer bu kentte doğup büyüdünüz ve bir süre bu kentten ayrılıp döndünüzse "Bu benim yaşadığım şehir mi!" deyip hayretler içinde kalırsınız... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu) 

İKİ İSTANBUL KARESİ...

Arzuladığımız İstanbul (Eminönü-Mısırçarşısı önü), arzulamadığımız İstanbul (Zincirlikuyu alt geçidi) (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

11 Ağustos 2018 Cumartesi

YENİ AYAKKABILAR ÇÖPTE!..





Güngören Tozkoparan'da iki bölgede çöp konteynırlarının yanına koliler içerisinde bırakılan yeni erkek-bayan ve çocuk ayakkabıları, semt sakinlerince kapışıldı. Ancak herkesin birer tane beğenip alması da dikkat çekti. Ayakkabı seçenler ayakkabıların kimler tarafından bırakıldığını bilmediklerini, ancak yoksul insanların yaşadığı semtlerine bayram öncesi bilinçli olarak da bırakmış olabileceğini söylediler. (Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

8 Ağustos 2018 Çarşamba

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?

      Türkiye nereye gidiyor derken yanlış söylüyorum; asıl bizler nereye gidiyoruz demek daha doğru olur. Çünkü yurdumuzun doğasının ve şehirlerinin tahrip edilmesini, doların alıp başını gitmesini saymazsak, Türkiye yerinde duruyor. Dolayısıyla soruyu; “Bizler nereye gidiyoruz?” diye düzelteceğim.
      Böyle kısa bir girişten sonra şimdi asıl konuya geleceğim; bugün bir iş için Tahtakale’ye gitmem gerekiyordu. İstanbul’u uzun zamandır kavuran sıcaktan daha az etkilenmek için metroyu tercih ettim. Yenikapı’dan aktarma yaparak, Haliç istasyonuna geldim. 
      Köprüden inerken, köprünün ayaklarının altında çocukların kollarına bağladıkları 5 litrelik boş pet şişeleriyle denize girdiklerini fotoğrafladım. Ha unutuyordum, mayo bile giymemişlerdi. Bırakın mayoyu donsuz denize giriyorlardı; bizim yörenin söylemi ile “dal taşak” ve de şakalaşarak…
      Bu çocuklara  “Yurdum çocukları” diyecektim ama değillerdi. Suriye’den savaştan kaçıp ülkemize sığınan yoksul ailelerin çocuklarıydı. Haliç’in pis suyuna aldırmadan denizin keyfini çıkarıyorlardı; hem de teknelerin üzerinden atlayarak…
      Çocukları kendi hallerine bırakıp Tahtakale yolunu tuttum. Tutmaz olaydım! Eski İstanbul Ticaret Odası binasına varmadan, kaldırım kenarında kafasında kanlar akan bir adam ve yardım etmeye çalışan insan kalabalığı ile karşılaştım.
      Yakından fotoğraf çekmeye açıkçası çekindim; zira olayın ne olduğunu bilmiyordum. Bir baygınlık sonucu düşmemi, otomobil çarpması mı gibi düşünceler içerisindeyken, kafasındaki kanı durdurmaya çalışan iyi insanları gördüm. Hatta genç bir adam, yaralının başında bekleyenlerden birine:
   - Sen ne hakla böyle vurursun? Sen kimsin? Bir suçu varsa polisi ararsın, diye çıkışıyordu ki yaralı adam oturduğu yerden arka üstü asfalta düştü…
Bir darbede kafasının arkasından asfalttan yiyen 50 yaşlarındaki adam bayıldı.
Sonuç olarak varsa bir suçu devletin cezasını vermesi gerekirken, bir öfkeli vatandaş kendi kafasına göre cezasını veriyordu.
     Yaralının etrafında toplanan insanlar; “Ambulans çağırdınız mı? Polisi aradınız mı?” diye bağrışırken, ben de yolun karşısına geçip birkaç kare fotoğraf çektim. 
     Niye yakından fotoğraf çekmedim; çekindim... Niye çekindiğimi de başımdan geçen bir olayı anlatarak bitirmek istiyorum.
     Nisan ayında Gaziosmanpaşa’da özel bir hastanede yoğun bakımda yatan annemi ziyarete gittiğimde, ziyaret saatine daha vardı. Dışarı çıkıp bir hava alayım dedim. Hastanenin acil giriş kapısının karşısında bir simitçi arabasının camında “Bana adres sorabilirsiniz” yazıyordu. Dikkatimi çekti bu yazı cep telefonu ile bir kare fotoğraf çektim. Vay sen misin fotoğraf çeken…
İçeriden gözlüklü iri yarı birisi çıkmaz mı? Önce;
   - Niye çekiyorsun! diye çıkıştı.
   - Gazeteciyim, dikkatimi çekti yazı o yüzden çektim, dedim.
    Hakaret ve küfürlerine devam ediyordu;
   - Seninle uğraşacak halim yok, deyip hastanenin ana kapısına doğru yürürken iki genç polis memuruyla karşılaştım. Durumu anlattım;
  - Gelin bizimle, dediler.
    Birlikte taksi durağının önünde durmaya devam eden kabadayının yanına vardık. Taksi durağının yanındaki otoparktan da birileri çıka geldi. Polisler:
  - Bu arkadaşa küfür ve hakaret etmişsin, doğru mu?
   -Evet… Doğru…
   -Kimliğini verir misin?
   -Ne yapacaksınız kimliğimi?
   -Kimliğini ver diyoruz, bak arkadaş gazeteci kimliğini verdi, sen de kimliğini ver.
   -Ben emekli polisim.
    Polisler;
   -Ne olursan ol kimliğini ver,  deyince zoraki kimliğini çıkardı.
    Polisler bana dönüp:
   -Şikâyetçi misin? dediler.
  - Özür dilesin, şikâyetçi olmayacağım, dedim.
    Polisler:
   -Haydi birbirinizden özür dileyin, dediler
    Kabadayı adam hiç geri adım atmadı:
   -Ben özür dilemem!
    Polisler bu kez bana dönüp:
   -Biz başka bir görev için buradan geçiyorduk. Siz gidin karakola şikâyetinizi yapın, dediler.
    Şikâyetçi olan benden polislerin özür dilememi istemeleri zaten baştan kaybettiğimin göstergesiydi:
   -Yok, şikâyetçi falan değilim. Bu adam sizin yanınızda yaptığı küfrü ve hakareti kabul ediyorsa yapacak bir şey yok, deyip kös kös yoğun bakımda yatan annemin ziyaretine gittim.
    İşte hal böyle böyle… Maalesef ülkemde herkes kendisini hâkim-savcı-polis yerine koymuş. Bir gün bakıyorsunuz kadına dayak, bir gün bakıyorsunuz çocuğa tecavüz, bir gün bakıyorsunuz hayvanlara akla hayale gelmeyecek eziyetler…
    O yüzden Türkiye bir yere gitmiyor; bizler bir yerlere gidiyoruz. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

7 Ağustos 2018 Salı

BİR ŞİİR...


                                    Bugün çay bahçesine gittim.
                                    İki çay söyledim.
                                    Garson şaşırdı;
                                    Ama bir kişisiniz, dedi
                                    Ters ters baktım.
                                    Diğeri yüreğimdeki için, dedim
                                    Sağ olsun,
                                    Bir demet papatya 
                                    Getirdi koydu masaya.
                                    Bu ne dedim
                                    Şaşırdım.
                                    Yüreğinizdeki gönderdi, dedi
                                    Güleyim mi kızayım mı bilemedim...
                                         (Hüseyin Boyoğlu)

6 Temmuz 2018 Cuma

ZEYTİNLİ'DE BİR İDEALİST RESSAM...

              
      Zeytinli, Kazdağları’nın eteklerinde zeytin ağaçları arasında Edremit’in şirin bir mahallesidir. Hasan Boğuldu Şelalesi’ne giden yolun da üzerindedir. Bu yazımda sizlere Zeytinli’nin doğal güzelliği ile son yıllarda uluslarası bir boyut kazanan “Zeytinli Rock Festivali”nden bahsetmeyeceğim.Yöreye 1999 yılında gelip yerleşen ve kendisini sanata adayan ressam Ülkü Acar’la yaptığım söyleşiyi aktaracağım.
      Ülkü Acar, sahip olduğu bin metre karelik bir alanın bir bölümünü ev, büyük bir bölümünü de “Sanat Bahçesi-Galerisi” olarak kullanıyor.
      Ülkü Bey, Zeytinli’ye ne zaman geldiniz?
    - 1999 yılında geldim. 15 yıldır da bu gördüğünüz yerdeyim. Burası kendi mülküm. Yöreyi seviyorum, insanları seviyorum, her gün onlarla iç içeyim, artık Zeytinlili olduk.
      Sizi buraya getiren sebep neydi?
    - Kültürel ve sanatsal faaliyetlerin belli merkezlerde toplanmasına hep karşıydım. Hani hep diyoruz ya; kültürü, sanatı biz insanlara götürmüyoruz. “Sanat için sanatı” bir tarafa koyuyorum, ama “Toplum için sanattan yana” isek toplum içinde olmalıyız. Ben toplum için sanattan yanayım. Bu ana fikirden yola çıktım.

      Üç yıldır bahçemi bir takım sanatsal ve kültürel faaliyetlere açtım. Şu anda bir sergi var. Yağlı boya sergisi; karma sergi. Daha sonra bu kişisel sergilere dönüşüyor. Yılda beş sergi yapıyoruz. Haziran’ın ortalarında başlıyor. Her 15 günde bir açılış oluyor. Bu böyle böyle devam ediyor.
      İlgi nasıl?
    - Doğal bir ortamda sanatı insanlarla buluşturmak insanlara daha sıcak geliyor ve rahat gezebiliyorlar. Bir galerideki rahatsızlık burada yok. Buraya gelen insanlar ağaçların ve çiçeklerin arasında bir takım resimleri, objeleri görüyorlar. Büyük keyif alıyorlar. Bayağı da ilgi görüyor.
      Burayla ilgili başka ne gibi projeleriniz var?
    - İleriye dönük projelerim var. İç bölümde bir sanat galerisi, yani biraz daha sanatın ağır bastığı, objelerin olduğu bir mekân yaratmak istiyorum. Şimdi kışlık ve yazlık bölümlerin her ikisini de kullanıyoruz. Buradan ticari amaç birinci derecede yok. Buradan çok para kazanayım diye bir hedefim de yok. Daha doğrusu böyle bir becerim de yok. Tüm gayretim burası kendisini döndürsün. İnsanlar buraya geldiğinde karşılığında her hangi bir ücret ödemiyorlar. O yüzden her açılış burada büyük bir keyiftir. Burası gece 10’na kadar açıktır. Ben mutluyum, gelenler de mutlu…Ama tüm bunlar yeterli mi tabii ki hayır… Ben kendim yetersiz buluyorum. Her gün her an güzel tesadüflerle bir şeyler kazanıyor ve yakalıyorsunuz.
     Yöre insanları ile ilgili neler söyleyeceksiniz?
   - Burada çok güzel kültürler var. Yörük, Türkmen, Pomak kültürü var. Ama vitrinde onları göremiyoruz. Onlara burada günler tahsis etmek istiyorum. Edremit Belediyesi ile bu konuda fikir alışverişindeyiz.
     Resim atölyeniz bir tane mi?
   - Benim iki tane resim atölyem var. Bir tanesi burada, bir tanesi de Burhaniye’de. Burada gördüğünüz yağlı boya resimler benim atölyeme gelen öğrencilerimin resimleri. Sadece resim dersi veriyorum, bir de rölyef çalışması yapıyorum. Benim öğrencilerimin çoğu kadın. Ahşap sert bir malzemedir. Kadının ellerine pek gelmiyor, güç istiyor. Gömeç’ten, Güre’den, Edremit’ten öğrencilerim var. Çoğunluk emekli olmuş kadınlar. Burhaniye’deki atölyem 18 yıllık. Buraya da 15 yıldır gelen öğrencilerim var. Yöreye ilk geldiğimde böyle bir şey söz konusu değildi.
     Zeytinli’ye ilk geldiğinizde belediye miydi?
   - Evet. 1999 yılının Mayıs ayında geldiğimde burası belediye idi. O zaman belediye Başkanı Şadan Aytaç’tı. Buraya idealist olarak geldim. Buraya gelmemin ana nedeni oydu.  O zaman belediye başkanlarının çoğu beni tanıyordu, “bize gel” dediler. Ben burayı tercih ettim.  O sıralar Zeytinli Kültür Şenliği’nin ikincisinin hazırlıkları yapılıyordu; festival komitesine katıldım. O zamanlar Zeytinli sosyal değildi, şimdi daha sosyal oldu. O kadar yaygın kahvaltı yerleri, ören yerleri turları yoktu. Sonra gelişti. Hatta son beş yıldır çok hızlı gidiyor.  Sonra “Zeytinli Rock Festivali” düzenlendi o festival komitesinde de yer aldım. Her yıl Rock Festivali’ne binlerce insan geliyor. Çok profesyonel bir festival oldu. O zaman sponsor bulamıyorduk, şimdi bir sürü sponsor var. Güzel bir şey tabi… Bir öğretmen emeklisi olan Şadan Bey’in buranın tanıtımına çok büyük katkısı oldu.
      Ülkü Acar'ın bahçesindeki birbirinden harika sanat eserlerinin yanı sıra, aynı zamanda ev olarak kullandığı mekanında da güzel eserlerini ve topladığı antikalarını hem hayranlıkla inceledim, hem de fotoğrafladım.
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

BURHANİYE'DE GÜN BATIMI...

                                            (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

KURALLARA UYMA!

                                              (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)