22 Aralık 2018 Cumartesi

KÖYCEĞİZ'DE "NOEL PAZARI"...

        Yıllardır kültür ve sanat merkezi dendiğinde akla İstanbul gelirdi. Ardından İzmir, Ankara, Antalya, Adana gibi şehirler de İstanbul’u takip etmeye başladı. Şimdi ise büyük şehirlerin yoğunluğundan kaçan sanatçılarımız Ege ve Akdeniz’in küçük ve şirin kasabalarında hünerlerini göstermeye başladılar. Kimileri büyük galeriler, kimileri de küçük atölyelerde yetenek ve becerilerini konuşturuyorlar. Hatta bazı sanatçılarımız da Edremit-Zeytinli’de ressam Ülkü Acar’ın yaptığı gibi büyük bir alanı “Sanat Bahçesi” yaparak eserlerini sergiliyor. Hem de genç yetenekleri keşfedip topluma kazandırıyorlar. 
        Benim ortaokuldan resim ve edebiyat konusunda çok yetenekli bir arkadaşım vardı; adı Leman Börklü idi. Sonra evlendi Gürcanok soyadını da aldı. Yıllar sonra ortaokul arkadaşlarımız ve öğretmenlerimizle buluşup bir araya geldiğimizde sevgili Leman’ın başka yeteneklerinin de olduğunu keşfettik. Artık kendisinin bir sürü şiir yazdığını ve bunlardan bazılarının şarkı sözü olarak bestelendiğini de öğrendik. Bu şiirlerinin internette dolaştığını da...
        Leman, 20 yıla yakın Şile ve Ağva’da küçük bir atölyede deniz kenarında topladığı çakıl taşları, atık cam şişeleri, CD’ler üzerine nazarlıklar, bardak altlığı, fincan altlığı ve resimler yaptı. Bir de baktık Leman kardeşimiz bu kez Muğla-Köyceğiz’de… Leman burada ne mi yapıyor? Leman bu hiç boş durur mu? Yaklaşık beş yıldır da Köyceğiz’de bir atölye kurup, el sanatlarıyla uğraşıyor. Leman vakit buldukça belediyenin tahsis ettiği “Sanatçılar Sokağı”nda, atölyesinde ürettiği eserlerini de sergiliyor.
       Leman, “En hareketli ve güzel etkinlik Köyceğiz’de kurulan ‘Noel Pazarı’dır. Yılda bir kez kurulur. Çevre ilçe ve illerden gelenler olur. Özellikle Marmaris, Bodrum, Fethiye, Göcek gibi yerlerden…” diyor.
       Sevgili arkadaşım daha nice şiirler ve el sanatı eserler üretmeni bekliyoruz.
(Yazı: Süleyman Boyoğlu)

8 Aralık 2018 Cumartesi

BİR KÖY OKULU HİKÂYESİ (2)

                      
                   
                                 Fotoğraf: Esenler Belediyesi arşivi...
1965-66 yıllarında iki barakadan oluşan Ayvalıdere İlkokulu’nun yerine iki katlı betonarme bina yapılırken, bizden bir sınıf üstte olan beşinci sınıfın okuduğu tek katlı sarı binanın fotoğrafı… Dördüncü ve üçüncü sınıflarda o binanın yanına kondurulan iki barakadan birinde okuyorduk.
                                  
                 İstanbul’un Avrupa yakasındaki ilçelerinden biri olan Esenler, Bizanslılardan kalma bir yerleşim yeridir. Bu bölgenin en eski ahalisi Litros (Esenler) ve Avas (Atışalanı) adlarıyla kurulan köylerde yaşayan Rumlar’dır. Bu iki köy Bizans İmparatorluğu’nun şaşalı döneminde çeşitli tarım ürünleri yetiştirerek, Bizans sarayına ekonomik katkıda bulunuyordu.
                Osmanlı döneminde ise Mahmutbey nahiyesi (bucağı) içerisinde birer Rum yerleşim yeri olan Litros ve Avas köylerinin etnik yapısı 1923 yılında Lozan’da Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan “Nüfus Mübadelesi Antlaşması”yla değişti. Rum kökenli halk mübadele sonucu Yunanistan'a göç ettirildi. Boşalan bu köylere ise Balkanlar’dan (Yunanistan, Yugoslavya ve Bulgaristan) mübadele ile gelen göçmenler yerleştirildi. Litros ve Avas köyleri adlarını 1930'lu yıllara kadar korudu. 1930 sonrası, Litros’un adı  “Esenler”, Avas’ın adı da “Atışalanı”  olarak değiştirildi; yani Türkçeleştirildi.
         Ben 1955’te Erzincan/Refahiye’de doğdum. Doğumumdan 40 gün sonra babam önce Erzurum’a, sonra da Kore’ye askerlik görevini yerine getirmek için gitti. 1957 senesinde,  teskere alıp döndüğünde, annemin hastalığı nedeniyle İstanbul’a geldik. Önce Sağmalcılar-Altıntepsi’de kısa bir ikametten sonra Cevizlibağ’a (Bu arada 6 yaşındaki amcam Turan'ı 1961'de burada trafik kazasında kaybettik) yakın bir Arnavut vatandaşın evine taşındık. Taşındık derken eşyalarımız bir yatak-yorgan, bir tencere, bir iki tabak ve bardaktan ibaretti. Bu evde Davutpaşa Askeri Fırın’da aşçılık yapan dedem de kalıyordu. Altıntepsi’de ve Cevizlibağ’da ne kadar kaldığımızı hatırlamıyorum. Tek hatırladığım dedemin bir akrabasının (lakabı Cıbıl olan) bir bakışıyla beni korkutup bayıltması ve çamaşır yıkayan annemin arkasına yığılıp kalmam, bunun dışında hiçbir şey anımsamıyorum.    
         Memlekette annemi bekleyen iş güç olduğu için aynı yıl içerisinde memlekete dönüş yaptık. Memlekette bir yıl sonra bir kardeşim daha oldu. O yıla kadar benim nüfusa kaydım yapılmamış; babam herhalde suçlu duruma düşmemek ya da çalıştığı yerden çocuk parası almak için yeni doğan kardeşimle beni ikiz diye yazdırmış…
         1961 yılında açılan köy okuluna bir yıl sonra kayıt için gittim. Yaşım tutmamasına rağmen kaydım yapıldı; sorunsuz gidip geldim. İkinci sınıfa geçtim. Sınıfın çalışkan öğrenciler arasında sayılırdım. İkinci sınıfı da geçtikten sonra, 1964 yılının yazında, İstanbul’a göçtük. Yarısı İstanbul’da, yarısı Erzincan’da olan ailemiz birleşiyordu. Büyük kente gelişimiz Kemah üzerinden oldu. Komşu köy değirmenine kadar yatak yorgan yüklü atlar önde, bizler arkada yayan yürüdük. Bir müddet burada bekledikten sonra tozlu yolda homurdanarak gelen bir kamyonun önce gürültüsünü, sonra da kendisini gördük. Kamyonu daha önceleri yüksek bir tepenin eteğinde olan babaannemin köyünden uzaktan da olsa görüyor ve biliyordum. Korkusuzca kasasına bindim. O yıllar Refahiye’de ve Kemah’ta otobüs yoktu; varsa da ben bilmiyordum. Kemah’ta bir “otel”e yerleştik. Bisküvi ile tanışmam ilk burada oldu. Kısa kol giyinik güzel kızları da ilk kez otelin camından gördüm. Ne kadar otel odasında kaldığımızı hatırlamıyorum. Bir müddet sonra türküsünü ezbere bildiğim ve okulumuzda düzenlenen bir düğünde söylediğim “kara tren” düdüğünü uzun uzun çalarak istasyona yanaştı ve durdu.
        Babamı bir telaş aldı. Dedem, küçük halam, ağabeyim ve ikiz gösterilen kardeşim Mustafa ameliyat için gittiği İstanbul’daydı. Babaannem, annem, iki küçük kardeşim ve bana acele etmemiz için ha bire söyleniyordu. Trenin bir kompartımanına doluştuk. Tren yine uzun uzun düdük öttürerek ve de “çuf çuf” şeklinde sesler çıkararak hareket etti. Kompartımana bilet kontrolü için kondüktör girdiğinde beni ya babaannemin kara çarşafının (babam bu kara çarşaftan anneme de getirmişti ki daha önce hiç kara çarşaf giydiklerini hatırlamıyorum! Örf ve adetimize uygun olmayan bir örtü ile ilk kez karşılaştım. Çünkü köyde herkesin başında bir yazma, bir de entari olurdu) arka kısmına saklıyor ya da öteberi konulan üst taraftaki rafın üstüne çıkartıyor, üstüme bir şeyler örterek yolculuk yapıyordum. Sebebini sorduğumda, biletsiz olduğum, yani kaçak olduğum için böyle yaptıklarını söylediler. İstanbul’a kadar bu durum her kontrolde böyle devam etti. Tren yolculuğunda da fazla bir şey hatırlamıyorum, sadece camdan dışarı bakarken kıvrık bir yolda arkamızdan bir yılan kuyruğu gibi uzanan ve peşimizden gelen vagonların böyle ardı ardına nasıl sıralandığını merak ediyordum. Bir de Kemah’tan sonra girilen zifiri karanlık tünellerin beni ürkütmesiydi. Elinde sazıyla türkü söyleyen bir kişiyi de hatırlar gibiyim… Sazı da babamın amcası köye getirmişti, oradan biliyorum, yalnız çalmasını bilmiyordu; sadece tıngırdatıyordu…
        Haydarpaşa Garı’nda bizi babamın amcası karşıladı. Hasan Amca, Merbolin Boya Fabrikası’nın şoförüydü; babam da bir çalışanıydı. Dodge ya da Fargo kamyonete iki yatak-yorgan, boz bir ayı postu, birkaç tabak-çanak, ardından da biz yerleştirildik. Hava sıcaktı, kamyonetin arka kapısı hafif aralık bırakılarak (herhalde havasız kalmayalım diye) hareket etti. Arabalı vapura nereden ve nasıl bindiğimizi, denizi nasıl geçtiğimizi hiç anlamadım. Yıllar sonra Cağaloğlu’nda çalışmaya başlayınca “Babıâli Yokuşu”ndan çıktığımızı hatırladım. Anımsamam da Arnavut kaldırımı olan yokuşta kamyonetin lastiklerinin pıtır pıtır ses çıkarmasından olsa gerek…
         Kamyonetten Hasan Amca’nın evinin önünde indik. Kalabalık konu-komşu bizi karşıladı. Ev bahçeli, tek katlı ve 3 odalı bir evdi. İki aile üç odalı, iki mutfaklı ve iki tuvaletli, bir sofalı eve sıkıştık. O yıllar böyle evi olanlar genellikle bir odasını ya da iki odasını kiraya veriyor, kiracısıyla birlikte yaşıyorlardı. Sanırım bir 10-15 gün bu evde kaldık. Sonra aynı sokakta ve bir ev aşağımızda inşaatı yeni biten yine tek katlı ve bahçeli müstakil bir eve kiracı olarak geçtik. İşte göçtüğümüz bu evin ve babamın amcasının evinin Mahmutbey bucağına bağlı Esenler köyünün Çiftehavuzlar Mahallesi’nde olduğunu öğrendim.
         Mahalle köylülerimiz ve komşu köylülerle doluydu, ama çocuklarıyla kaynaşmamız kolay olmadı. Önce konuşmamızla, sonra oyunlarımızla alay edilmeye başlandı. Onlar gibi güzel Türkçe konuşamıyorduk. Onlar gibi ayakkabı, pantolon ve gömleklerimiz de yoktu. Çember çevirmesini, top oynamasını, karpit patlatmasını, uzun eşek oynamasını, misket oynamasını beceremiyordum. Bunları öğrenmem zaman aldığı için bizden önce gelen köyümüzün çocukları ile kaynaşamadım. Velhasıl ayak uydurmamız kolay olmadı. Kavgasız, gürültüsüz günüm geçmiyordu. Rengim sarıydı. Büyükler “Gel sarı, git sarı” diye seslenirdi. Arnavut ve Boşnak komşularımız da vardı. Yaşıtlarım ve benden birkaç yaş büyükler onlara benzetiyor olacaklar ki beni “Arnavut” diye kızdırıyorlardı. Sadece onlar olsa neyse, Boşnak-Arnavut, Giresunlu Laz çocukları da aynı hitap şekliyle kızdırıyordu. Ben de zıvanadan çıkıyor; basıyordum küfrü. Gücüm yetsin yetmesin başlıyordum yumruk yumruğa ya da tekme-tokat kavgaya… Kavga etmesini de bilmiyordum. Yumruk atmasını, tekme atmasını pek beceremiyordum; adeta düğünlerde ve köy okulunda tutturulan güreşler gibi alt-üst oluyordum.
             
İlkokul 3. sınıf öğretmenim Mithat Küçükömeroğlu ve arkadaşlarım. Arkada gözüken sokak da  benim 1999 yılına kadar oturduğum 42. sokak…Şimdiki  adı ise Kocayusuf Caddesi.
        Bir yazı böyle geçirdim. Okul kaydım Ayvalıdere İlkokulu’na (1980 sonrası adı Atatatürk İlkokulu olarak değiştirildi) yapıldı. Yapıldı ama kim yaptı; babam mı, dedem mi hiç mi hiç hatırlamıyorum. Üçüncü sınıfa kaydolurken beni yanlarında götürdüler mi, götürmediler mi onu bile anımsamıyorum.   
        Mahalle çocuklarına uyum sağlayamamışken, bu kez de okul arkadaşlarımla uyum sorunu yaşamaya başladım. Köy okulunda sınıfın ikincisi, haydi üçüncüsü pozisyonunda olan ben en tembel öğrenci oldum. Sözlü sınava katılmayı hiç sevmedim. Giydiğim önlük sanırım ya köyden getirdiğim ya da ağabeyimin benden önce Mevlanakapı’da öğrenciyken giydiği rengi solmuş eski bir siyah önlüktü.
         Öğretmenimiz Mithat Küçükömeroğlu idi. Herkes Mithat öğretmenin iyi bir öğretmen olduğunu, çocukları dövmediğini söylüyordu. Bu anlatılanlar beni rahatlatıyordu, ama ürkekliğimi, çekingenliğimi bir türlü yenemiyordum.
         O yıl Matematik dersinden ikmale kaldım. Bu arada iki barakadan ibaret Ayvalıdere İlkokulu’nun müdürü de yakışıklı ve çalışkan Galip Diril’di. Gazeteci olduğu da söylenirdi. (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ndeyken Hürriyet gazetesinden Ahmet Çitoğlu ile tanıştım. Çitoğlu’na sorduğumda Galip Diril’le birlikte çalıştığını söyledi) Ama o zamanlar ben gazetelerin yoğunlukta olduğu ne Cağaloğlu’nu, ne de gazeteciliği bilmiyordum.  
               İlkokul Müdürü Galip Diril okuttuğu 4. sınıf öğrencileriyle Çiftehavuzlar'daki barakanın önünde..
          Galip müdür, ilkokulu önce (1962 yılında) barakaların kondurulduğu yerin 60-70 metre ötesindeki sarı bir binanın bodrum katında faaliyete geçirmiş. Yaşı büyük olan öğrencileri, harfleri tanıyanları bir üst sınıfa atlatmış. Sonra barakalara geçmişler. Yani bizim sınıftan önde dördüncü sınıf vardı.  
Esenler Dörtyol’daki sarı binanın önünde beşinci sınıfları okutan Makbule Cephanecigil, 3. sınıfları okutan Nurten Güneser ve eşi Hikmet Bey, Müdür Galip Diril, 4. sınıfları okutan Saadet Berköz ve Galip beyin gazeteci arkadaşı…  1965-66 eğitim öğretim yılı…
          Galip Müdür, girişimci olduğu için barakaların yerine betonarme bir bina işine girişti. Barakalar bu kez Esenler-Dörtyol’a götürüldü. Barakaların yanında sarı bir bina daha vardı. Beşinci sınıflar o binada eğitim-öğretim görmeye başladı. Ha unutuyordum. Bu sarı binada matematikten sınava tabi tutuldum. Başarısız olduğumu düşünerek, sınav çıkışı ağlamaya başladım. Ağlarken birisi “Ne ağlıyorsun oğlum geçtin!” deyince ağlamam sevince dönüştü.
                         
                                   Saadet öğretmen ve 4. sınıf öğrencileri…
         Esenler’de yine bir barakada dördüncü sınıfa başladım. Başladım ama yine öğretmenim değişti. Öğretmen değişikliğinden yılmıştım. Memlekette önce Şükrü Kement’in öğrencisi, sonra da Turan İhtiyar’ın öğrencisi olmuştum. Şimdi de Mithat Öğretmen değişiyordu. Yerine kimin geleceğini bilmiyorduk.
         Beşinci sınıfları bu kez Galip Öğretmen değil de Makbule Cepanecigil adlı hoş bir kadın öğretmen, üçüncü sınıfları da Nurten Güneser ile Hikmet Güneser okutacaktı. Bizim sınıfımızı kimin okutacağını bilmiyorduk. Ta ki bir gün sınıfa hoş, çıtı-pıtı, güzel genç bir kız gelinceye kadar…
         Benim aklımda sınıfa babasıyla geldiği kalmış; yanılıyor olabilirim… Kendisini tanıttı; Niğde’den geldiğini. Adının Saadet Berköz olduğunu, öğretmen okulundan mezun olduğunu (Okulumuza nasıl geldiğini Anneler Günü ile ilgili ‘Annem’e’ adlı kitapta anlatmıştım) söyledi. Annesinin vefat ettiğini, babasıyla İstanbul’da yaşayacağını falan söyledi. Sevecen, sıcak tavırlıydı. Gözlerinin içi gülüyordu. Daha ilk günden bütün sınıf yeni öğretmenimizi sevdik ve kaynaştık. Masaları birleştirerek altışar kişilik çalışma gurubu oluşturdu. Arkadaşlarla dayanışma içinde dersler çalışıyorduk, diğer guruplarla adeta tatlı bir yarış halindeydik. Bir gün temizlik kontrolünde mendillerimizi çıkardık, ellerimizi sıramızın üzerine koyduk. Bir tek beni tahtaya çıkardı. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmediğim için biraz ürkek ve korkak beklerken; “Bakın çocuklar işte hepinizin ellerini ve parmak aralarını bu arkadaşınızınki gibi görmek istiyorum” dediğinde çok şaşırdım. Ben hep sokakta misket, top peşinde koşturduğum için kız arkadaşlarımın daha şanslı olacağını düşünürken, beni seçip ortaya çıkarması uzun süre mutlu etmişti.
        Esenler merkezdeki okula gelip gitmelerimiz biraz meşakkatli oluyordu. Okul tam gündü. Sabahları Çiftehavuzlar’daki evimizden çıkıyor, yarım saat kadar süren bir yürüyüşten sonra Dörtyol’a varıyorduk. Öğlen arası bir buçuk saatti. Bazı günler eve gelip karnımızı doyuruyor, bazı günler de 25 kuruşluk taze simit ve gazoz almaya paramız yetmediği için bayat olan 15 kuruşluk simitle öğünü geçiştiriyorduk.
        Bu gidiş-gelişlerimizde Esenler’in “çete çocukları” yolumuzu kesiyor, kaçamayacak olanları bir güzel dövüp bırakıyorlardı. Bu yüzden çok zaman, aramızda bizden birkaç yaş büyük arkadaşlarımız olmadan yola çıkmıyorduk. Bir keresinde “Çingene Mahallesi” dediğimiz semtten gelen güçlü kuvvetli Yaşar Atığ arkadaşımız olmasaydı, dayak yememiz kaçınılmazdı. Bu çete Davutpaşa Kışlası’nın arka kapısına yakın bir yerde yolumuzu kesti. Yaşar arkadaşımız yiğit bir çocuktu. Bizlere; “Siz devam edin, ben bunları oyalarım. Onlarla baş ederim” diyerek bizi okula gönderdi. Biz sınıfa girip oturduk, Saadet öğretmen de geldi. Derse başlamıştık ki Yaşar’ın yüzü-gözü şişmiş, bazı yerlerinde morluklarla ama gururla sınıftan içeri girdiğini gördük. Bu duruma hem çok üzüldük, arkadaşımızı yalnız bıraktığımız için, hem de onlara meydan okuduğu için gurur duyduk. Durumu öğretmene anlattığımızda o da Yaşar’la gurur duydu.         
        Her hafta başı ve hafta sonlarında İstiklal Marşı’nı Saadet öğretmen öğrencilere söyletirdi. Söyletirken bir orkestra şefi gibi ellerini ve kollarını oynatmasını içimden çok beğenirdim. İlk piyes oyununu ondan öğrendik. Hatta sanırım “Cimri” adlı bir oyundu. Bana da rol verdi. Piyesin bir sahnesine “Kral hazretleri” “Kral hazretleri” diyerek katılmam gerekiyordu, ama ben barakanın arka bölümünde şimdi tam aklımda değil, sanırım yemek yemeye ya da bir arkadaşla konuşmaya daldım. Saadet öğretmenin kapıyı açıp, sinirli ve heyecanlı bir şekilde, “Oğlum sen ne yapıyorsun. Niye gelmiyorsun?” diye biraz sitemli konuşmasını da hâlâ unutamıyorum. 
                             
Arkada solda Galip Diril’in eşi Hayriye Diril, Saadet öğretmen ve 5. sınıf öğrencileri… 1966-67 eğitim öğretim yılı.
       Beşinci sınıfı Çiftehavuzlar’da yapılan yeni okulumuzun ikinci katında okumaya başladık. Beşinci sınıfta öğretmenim değişmedi. Saadet öğretmen bizi okutmaya devam etti. Artık öğretmenimi de, sınıfımı da sevmeye başladım. Ama güzel bir tokadını hak ederek yedim… O da dördüncü ve üçüncü sınıf öğrencisi iki öğrencinin kavgasını kimin gördüğünü soran Sezen öğretmene parmak kaldırıp “Ben gördüm” deyip sınıftan çıkarken o anda sınıfa girerken duyan Saadet öğretmenin elleri yüzümde güzel bir şırak sesi çıkarttı. Sezen öğretmen “Niçin bunlar kavga etti? Hadi anlat” deyince, tokadın acısını daha geçmemişti “Öğretmenim ben kavgalarının sonrasını gördüm” dedim ve kavgalarını anlatmadan sınıfıma utanç içinde döndüm. Bu hak ettiğim tokattan hayatım boyunca büyük dersler çıkardım, bir daha da bu gibi işlere burnumu sokmadım. Hay sağ olasın benim güzel öğretmenim…
      Tabii Saadet öğretmen güzel bir kadındı. Çapkın erkek öğretmenlerimiz ha bire kur yapıyorlardı. Gerçek yaşı henüz 17 olan öğretmenimizi biraz kaba tabirle “kapma” yarışındaydılar. Çocuktuk ama Saadet öğretmenimize Sezen öğretmeni, Erdal öğretmeni yakıştırıyorduk. Hatta yaş farkı olmasına rağmen yakışıklı Galip müdürümüzü bile daha uygun buluyorduk. Hiç beklemediğimiz bir şey oldu. Saadet öğretmen biz beşinci sınıftayken Turan Canoğlu ile nişanlandı. Başta ben olmak üzere hepimiz şaşırdık… Çünkü öğretmenimizi bir prenses gibi görüyorduk; ancak bir prensle evlenebileceğini düşünüyorduk…
      Beşinci sınıf sonunda bitirme sınavlarına tabi tutulduk. Okul bitti ama diplomamı alamadım. Babam, Zeytinburnu Asliye Ceza Mahkemesi'ne başvurdu. İki memleketlimizi şahit göstererek, yaşımı büyüttü, öyle diplomamı alabildim.
          
                              
Fotoğrafta soldan sağa eşim Hüsniye, Saadet öğretmenimin  eşi Turan Canoğlu’nun öğrencisi Sakip Bayhan eşi Fatoş, Sakip, öğretmenim, ilkokul arkadaşım Eser Tokdemir, Saadet öğretmenimin ortaokulda Elişi derslerine girdiği arkadaşım Sebahat Teke, öğretmenimin evinde yemek öncesi masanın etrafında verdikleri güzel bir poz…
           İşte böyle… Prenses öğretmenimizle hâlâ görüşüyoruz. Hem de ailece…
Çiftehavuzlar'da barakalar yapılmadan önce çocuklar arkamda görülen iki katlı binanın bodrum katında eğitim ve öğretim görüyorlarmış..
Yazı: Süleyman Boyoğlu  
Fotoğraflar: S.Boyoğlu ve arşivi…          


13 Ekim 2018 Cumartesi

MUĞLA SAKARTEPE VE SİS...


                                            (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

19 Eylül 2018 Çarşamba

DÜN YİNE OKULLU OLDUK!

        Geçtiğimiz Pazartesi günü tüm yurtta binlerce ilkokul çocuğu ders başı yaptı. Yeni bir öğretim yılı başladığında da hepimiz biliriz ki ilkokul çocukları anne babalarıyla birlikte büyük bir heyecan yaşarlar. İşte biz de dün üç arkadaş (18 Eylül Salı) aynı heyecanı yaşadık. Yalnız bizim anne-babalarımız yanımızda yoktu, ama eşlerimiz vardı. Hepsinden önemlisi de ilkokul öğretmenimiz yanımızdaydı.
        Şimdi niye böyle bir giriş yaptım; anlatayım…
Arkadaşım Sakip’le benim ilkokul öğretmenim olan Saadet Berköz Canoğlu’yla Salı günü buluştuk. Şimdi Sakip’i niye karıştırıyorsun diyeceksiniz. Zira Sakip de Saadet öğretmenimin eşi Turan Canoğlu’nun öğrencisiydi. Sakip ve ben Saadet öğretmenimizle sık sık olmasa da arada bir araya geliyoruz. Ancak bu seferki buluşmamız başkaydı.
        Başkaydı, çünkü bu kez öğretmenimizi de yanımıza alarak ilkokuldan arkadaşımız Eser Tokdemir’i İkitelli’deki evinde ziyarete gidecektik; Merter’de buluştuk… Eser’le 1968 yılından bu tarafa toplam üçüncü görüşmemiz ve buluşmamız olacaktı. İlkokuldayken bir sokak arkamızda oturan Eser’le ortaokul birinci sınıftan sonra yollarımız ayrıldı. Tekrar görüşmemiz yaklaşık 25 sene sonra o zamanlar Fatih’te oturan Saadet öğretmenimizin evinde, ikinci görüşmemiz de annemin vefatından sonra yine öğretmenimizle yaptığı ziyaretle oldu.
       Eser bu ziyarette bizi İkitelli’deki evine davet etmişti; araya yaz ayları girince herkes bir yerlere gittiğinden bu ziyaret gerçekleşememişti. İşte şimdi iadeyi ziyarette bulunacaktık. Hepimizde cep telefonu vardı, adresi de Eser’den almıştık ama yine de navigasyona başvurduk.
       Yolda bazen “Navigasyon da kimmiş!” diyerek kafamıza göre yol aldık. Ancak bu umursamamam bizim dünyanın güneşin etrafında dönmesine benzedi. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorduk. Sonra tekrar navigasyona güvenip yolumuza devam ettik. Basın Ekspres yolundan Soyak sitelerine doğru yol almaya başladık. Burada da birkaç kez dönüp durduktan sonra sora sora, navigasyonun sesli tarifine göre sitelere yaklaştığımızda Saadet öğretmenimiz artık yol göstericimiz oldu. Çünkü daha önce bir kez geldiğini söyledi. Taksi durağını görünce de bayağı bi heyecanlandı;
   - “Bak işte şuradan devam edeceğiz, hiçbir yere sapma” deyince hepimiz siteyi bulmamıza az kaldığının sevincini yaşadık.
      Bazen yanımdaki eşime;
    - Şuradan mı gitsek? Dediğimde;
    - Beni yol tarifi işine karıştırma, sonra beni suçlarsın, diyip işin içinden sıyrılması da görülmeye değerdi.
       Sakip’in ise her zamanki gibi ben ne kadar yolu karıştırırsam o kadar keyif alan bir arkadaştı. Neyse site görevlisine Eser’in adını verip kapıdan içeri girdik. Eser oturduğu binanın kapısında bizleri karşıladı. Hava günlük güneşlikti;
    - Hele bir soluklanın, içeride sıkılırsanız bahçemiz güzeldir, oradaki masa ve sıralarının üzerinde çaylarımızı yudumlarımız, dedi.
      Eser’in giriş katındaki dairesinin arka penceresinden çocuk parkı ve yeşilliği görünce eşlerimiz;
     -Biz bi dolaşıp gelelim. Bahçe güzele benziyor. Eğer dışarısı sıcaksa dışarıda oturalım, dediler ve gittiler.
      Bir müddet sonra döndüklerinde;
    - İçeride oturmaya devam. Dışarısı güneş, ama hava biraz serin dediler.
Zaten bizim de dışarıya çıkmaya niyetimiz yoktu. Eser’in yaptığı böreklerin, poğaçaların kokusu bizi adeta salona mıhladı. Karnımızda acıkmıştı. Kan kırmızısı çayın da bardaklara doluşunu görünce keyfimiz iyice yerine geldi.
Küçücük salonda öğretmenimiz Saadet hanımla bizlerin anıları birbirine karıştı. Eşlerimiz Hüsniye ve Fatoş da bu anılarımızı keyifle dinlediler.
      Eser’in okulu yarım bırakması içimi burktu. Daha önce Saadet öğretmenim Eser’in okulu neden bıraktığını birazcık anlatmıştı, çok üzülmüştüm. Çünkü Eser, ilkokulda “eeee”lemeden, “meeeee”lemeden çok güzel kitap okurdu. Türkçesi muhteşemdi. Günümüz televizyon muhabirlerine, spikerlerine taş çıkartırdı. Ama azimli arkadaşımın iyi bir modelist, iyi bir terzi, iyi bir el sanatları ustası, hepsinden de önemlisi iyi bir aşçı, iyi bir pastacı- börekçi olduğunu gözlemledik, dilimizle de tattık…
      Yüzünden tebessümü hiç eksik olmayan arkadaşım Eser’le 3-4 saatlik sohbetin sonunda ayrılma zamanımız gelmişti. Eser yine bizi binanın bahçesine kadar uğurladı. Çıkışta yıllardır unuttuğumuz komşuluk ilişkilerine şahit olduk. Komşuları Eser’in arkadaşı ve öğretmeni olduğumuzu öğrendiklerinde hepsinin de gözlerinin içleri gülerek içten; “Hoş geldiniz… Hoş geldiniz öğretmenim” demelerini sanırım hiç unutmayacağız…
İşte böyle…
     Ha unutuyordum, bu sefer Eser bizleri memleketi Saray’daki köyüne davet etti. Hem de İğneada’daki Longoz ormanlarına götürme sözü vererek…

Yazı: Süleyman Boyoğlu

Fotoğraflar: Fatoş-Sakip Bayhan

14 Eylül 2018 Cuma

UNUTULAN MESLEKLER...







Usta çırak ilişkisiyle günümüze kadar ulaşan kaşıkçılık, keçecilik, hasırcılık, sedef işlemeciliği gibi el sanatları işiyle uğraşanların son temsilcileri İstanbul-Taksim'de... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

ÇİRKİNLEŞEN İSTANBUL FOTOĞRAFLARI...









Yöneticiler, İstanbul'u tanınmaz hale getirmek için ellerinden gelen tüm çabayı sarf ediyorlar. Eğer bu kentte doğup büyüdünüz ve bir süre bu kentten ayrılıp döndünüzse "Bu benim yaşadığım şehir mi!" deyip hayretler içinde kalırsınız... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu) 

İKİ İSTANBUL KARESİ...

Arzuladığımız İstanbul (Eminönü-Mısırçarşısı önü), arzulamadığımız İstanbul (Zincirlikuyu alt geçidi) (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

11 Ağustos 2018 Cumartesi

YENİ AYAKKABILAR ÇÖPTE!..





Güngören Tozkoparan'da iki bölgede çöp konteynırlarının yanına koliler içerisinde bırakılan yeni erkek-bayan ve çocuk ayakkabıları, semt sakinlerince kapışıldı. Ancak herkesin birer tane beğenip alması da dikkat çekti. Ayakkabı seçenler ayakkabıların kimler tarafından bırakıldığını bilmediklerini, ancak yoksul insanların yaşadığı semtlerine bayram öncesi bilinçli olarak da bırakmış olabileceğini söylediler. (Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

8 Ağustos 2018 Çarşamba

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?

      Türkiye nereye gidiyor derken yanlış söylüyorum; asıl bizler nereye gidiyoruz demek daha doğru olur. Çünkü yurdumuzun doğasının ve şehirlerinin tahrip edilmesini, doların alıp başını gitmesini saymazsak, Türkiye yerinde duruyor. Dolayısıyla soruyu; “Bizler nereye gidiyoruz?” diye düzelteceğim.
      Böyle kısa bir girişten sonra şimdi asıl konuya geleceğim; bugün bir iş için Tahtakale’ye gitmem gerekiyordu. İstanbul’u uzun zamandır kavuran sıcaktan daha az etkilenmek için metroyu tercih ettim. Yenikapı’dan aktarma yaparak, Haliç istasyonuna geldim. 
      Köprüden inerken, köprünün ayaklarının altında çocukların kollarına bağladıkları 5 litrelik boş pet şişeleriyle denize girdiklerini fotoğrafladım. Ha unutuyordum, mayo bile giymemişlerdi. Bırakın mayoyu donsuz denize giriyorlardı; bizim yörenin söylemi ile “dal taşak” ve de şakalaşarak…
      Bu çocuklara  “Yurdum çocukları” diyecektim ama değillerdi. Suriye’den savaştan kaçıp ülkemize sığınan yoksul ailelerin çocuklarıydı. Haliç’in pis suyuna aldırmadan denizin keyfini çıkarıyorlardı; hem de teknelerin üzerinden atlayarak…
      Çocukları kendi hallerine bırakıp Tahtakale yolunu tuttum. Tutmaz olaydım! Eski İstanbul Ticaret Odası binasına varmadan, kaldırım kenarında kafasında kanlar akan bir adam ve yardım etmeye çalışan insan kalabalığı ile karşılaştım.
      Yakından fotoğraf çekmeye açıkçası çekindim; zira olayın ne olduğunu bilmiyordum. Bir baygınlık sonucu düşmemi, otomobil çarpması mı gibi düşünceler içerisindeyken, kafasındaki kanı durdurmaya çalışan iyi insanları gördüm. Hatta genç bir adam, yaralının başında bekleyenlerden birine:
   - Sen ne hakla böyle vurursun? Sen kimsin? Bir suçu varsa polisi ararsın, diye çıkışıyordu ki yaralı adam oturduğu yerden arka üstü asfalta düştü…
Bir darbede kafasının arkasından asfalttan yiyen 50 yaşlarındaki adam bayıldı.
Sonuç olarak varsa bir suçu devletin cezasını vermesi gerekirken, bir öfkeli vatandaş kendi kafasına göre cezasını veriyordu.
     Yaralının etrafında toplanan insanlar; “Ambulans çağırdınız mı? Polisi aradınız mı?” diye bağrışırken, ben de yolun karşısına geçip birkaç kare fotoğraf çektim. 
     Niye yakından fotoğraf çekmedim; çekindim... Niye çekindiğimi de başımdan geçen bir olayı anlatarak bitirmek istiyorum.
     Nisan ayında Gaziosmanpaşa’da özel bir hastanede yoğun bakımda yatan annemi ziyarete gittiğimde, ziyaret saatine daha vardı. Dışarı çıkıp bir hava alayım dedim. Hastanenin acil giriş kapısının karşısında bir simitçi arabasının camında “Bana adres sorabilirsiniz” yazıyordu. Dikkatimi çekti bu yazı cep telefonu ile bir kare fotoğraf çektim. Vay sen misin fotoğraf çeken…
İçeriden gözlüklü iri yarı birisi çıkmaz mı? Önce;
   - Niye çekiyorsun! diye çıkıştı.
   - Gazeteciyim, dikkatimi çekti yazı o yüzden çektim, dedim.
    Hakaret ve küfürlerine devam ediyordu;
   - Seninle uğraşacak halim yok, deyip hastanenin ana kapısına doğru yürürken iki genç polis memuruyla karşılaştım. Durumu anlattım;
  - Gelin bizimle, dediler.
    Birlikte taksi durağının önünde durmaya devam eden kabadayının yanına vardık. Taksi durağının yanındaki otoparktan da birileri çıka geldi. Polisler:
  - Bu arkadaşa küfür ve hakaret etmişsin, doğru mu?
   -Evet… Doğru…
   -Kimliğini verir misin?
   -Ne yapacaksınız kimliğimi?
   -Kimliğini ver diyoruz, bak arkadaş gazeteci kimliğini verdi, sen de kimliğini ver.
   -Ben emekli polisim.
    Polisler;
   -Ne olursan ol kimliğini ver,  deyince zoraki kimliğini çıkardı.
    Polisler bana dönüp:
   -Şikâyetçi misin? dediler.
  - Özür dilesin, şikâyetçi olmayacağım, dedim.
    Polisler:
   -Haydi birbirinizden özür dileyin, dediler
    Kabadayı adam hiç geri adım atmadı:
   -Ben özür dilemem!
    Polisler bu kez bana dönüp:
   -Biz başka bir görev için buradan geçiyorduk. Siz gidin karakola şikâyetinizi yapın, dediler.
    Şikâyetçi olan benden polislerin özür dilememi istemeleri zaten baştan kaybettiğimin göstergesiydi:
   -Yok, şikâyetçi falan değilim. Bu adam sizin yanınızda yaptığı küfrü ve hakareti kabul ediyorsa yapacak bir şey yok, deyip kös kös yoğun bakımda yatan annemin ziyaretine gittim.
    İşte hal böyle böyle… Maalesef ülkemde herkes kendisini hâkim-savcı-polis yerine koymuş. Bir gün bakıyorsunuz kadına dayak, bir gün bakıyorsunuz çocuğa tecavüz, bir gün bakıyorsunuz hayvanlara akla hayale gelmeyecek eziyetler…
    O yüzden Türkiye bir yere gitmiyor; bizler bir yerlere gidiyoruz. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)