(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu arşivi)
Ankara Gazi Üniversitesi tarafından 1986 yılında yapılan bir gençlik araştırmasında, Türkiye’de var olan sosyal ve ekonomik dengesizlikler sonucu, “Kaderci, teslimiyetçi, kişiliksiz” bir nesil yetiştiğine vurgu yapılmıştı.
ANKA’nın
12 Ağustos 1986 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yer alan haberine göre, Gazi
Üniversitesi’nin 12-14 yaş arası gençler arasında yaptığı araştırmanın
sonuçlarında, gençlerin kişilik yapılarının oluşmasında ve gelişmesinde aile
ile eğitimin önemine dikkat çekiliyor. Araştırmada gençler, toplumda kişinin
saygınlığının iyi bir eğitim görmeye ve iyi bir mesleğe sahip olmaya bağlı
olduğuna inanıyorlar. Türk eğitim sisteminin ise genci “hayata ve gelecekteki
sorumluluklara” hazırlama ve uygun bir mesleğe yöneltmede “yetersiz” kaldığına
vurgu yapılıyor. Eğitim sisteminin yanı sıra üniversiteye girememenin açığa
çıkardığı “başarısızlık” duygusu da gençlerde, “kişilik sorunu” yaratıyor.
Bunun
yanında, ailesinden beklediği anlayışı bulamayan genç de arkadaşlarıyla “aşırı”
biçimde özdeşleşerek kimliğini yitiriyor ve bunlara bağlı olarak “sorumsuz”
davranışlar geliştiriyor.
Araştırmada,
eğitim sistemindeki dengesizliklerin, sistem içindeki ve dışındaki gençlerin
“kişilik” yapısını bozduğu vurgulanarak, “Gençliğin kişilik gelişmesinde esas
sorumluluk aileye, yardımcılık ve uyarı görevi de devlete düşer” deniliyor.
Bu
arada, eğitim sisteminin aynı zamanda gençlerin sosyal dengesini bozduğu
sonucuna varılan araştırmaya göre, okuyan gençlerin hem derslerini, hem de
sosyal ilişkilerini başarabilmeleri ve ikisi arasında dengeyi sağlayabilmeleri
için, ders programlarının bu amaca yönelik olarak yeniden düzenlenmesi
gerekiyor.
Öte
yandan, araştırmacılar tarafından “düşündürücü davranış” olarak nitelenen bir
diğer sonuç da gençlerin “tüketim kalıplarına” karşı olan isteklerinde
“hoşgörülü” davranması şeklinde ortaya çıkıyor.
Araştırmaya
göre, düşük gelir grubundaki gençler, “isteklerinin karşılanmasında” hoşgörülü
bir tavır takınıyor ve ailelerinin maddi olanaklarıyla “her şeye”
ulaşamayacaklarını düşünüyorlar. Gençler, “teslimiyetçi” bir tutumla bu tür
tüketim kalıplarını yalnızca üst gelir gruplarına özgü istekler olarak
değerlendiriyorlar.
Kitle
iletişim araçlarının “özdeşleşme objeleri” ortaya çıkardığı ve “kimlik”
saptamada önemli bir rol oynadığına dikkat çekilen araştırmaya göre, özellikle
televizyondan kendine ve topluma “uygun bir kimlik” seçen gençler sorun
yaratmıyor. Ancak gençler topluma ve kişiliklerine aykırı bir kimlik seçtiğinde
çatışma başlıyor ve söz konusu özdeşleşme, kişinin sosyalleşmesi açısından
sorun yaratıyor. Araştırmada, “Bunun engellenmesi için kitle iletişim
araçlarında yapılan yayınların, vereceği mesajlar açısından incelenmesi iyi
olur” deniliyor.
SOSYAL MEDYA VE ÇOCUK ÇETELER
Gazi Üniversitesi bu araştırmayı 1986 yılında yapmış… Muhakkak bu tarihten sonra da pek çok araştırmalar yapılmıştır, ancak ben yukarıdaki tespitlerden farklı bir sonucun çıkacağını sanmıyorum. Belki daha da vahim tespitler elde edilmiştir. Zira o tarihten bu yana sayısız televizyon kanalları açıldı, denetlenemeyen “sosyal medya” ile haşir-neşir olundu. “Çocuk Çeteler” oluştu, iş yerleri kurşunlatıldı, insanlar öldürtüldü…
Daha
dün Güngören’de 15 yaşında bir çocuğun, 16 yaşında bir çocuğu “yan baktı”, “kötü
baktı?” gibi basit bir sataşmayla bıçakla öldürmesi ise kan dondurucuydu.
1966 ya da 67 yılında o zaman köy olan ve benim de yaşadığım Esenler’in bir mahallesinde çekilen yukarıdaki fotoğrafa geleyim. Bu fotoğrafı neden paylaştım onu anlatayım. Çocukluğum ve öğrenim hayatımın iki yılını saymazsam İstanbul’da geçti. Çocukluğumda ve gençliğimde bir çocuğun bir çocuğu öldürdüğünü ne duydum ne de rast geldim. Memleketimde bir çocuğun arkadaşını bıçakla yaralaması dışında… Mahalle ve sokak kavgaları tabi ki oluyordu, ancak ölümlü bir kavgayı işitmedim. Kavgalarımız sonrası küsülü kalmamız ise bir hafta sürmez, barışırdık.
Varlıklı
mıydık; değildik tabii. Bir kazak, bir gömlek ve bir lastik ayakkabı ile
neredeyse bir yılımızı geçirirdik. İşte yukarıdaki fotoğrafı o yıllarda
çocukluk arkadaşlığının ne kadar saf ve temiz olduğunu anlatması bakımından
paylaştım.
Şimdi
sonuç olarak kitle iletişim araçlarımı çocukları “canavarlaştırıyor” yoksa
verilen eğitim-öğretim mi? Oysa ülkemizde okur-yazar oranı yüzde 90’ları aşmış,
aileler 1980’lere göre daha eğitimli. Bu çocuklar ve gençler nasıl bu hale
geldi. Bir kez değil binlerce kez düşünülüp tartışılması gerekmiyor mu?
(Süleyman Boyoğlu)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder