Davutpaşa Askeri Fırını şimdi bu halde
İstanbul-Esenler’de uzun yıllar askeri kışla olarak, olağanüstü
hallerde bir bölümü “cezaevi” olarak hizmet veren Davutpaşa Kışlası’nın adının
Osmanlı Sadrazamı Davut Paşa’ya uzandığını çok sonraları öğrendim.
Şimdi “Bayram değil, seyran değil bu yazıyı niçin yazıyorsun?” diyeceksiniz. Haklısınız… Ama yazmam gerekiyor…
Davutpaşa Askeri Fırını'nın eski hali
Başta dedem ve akrabalarımın fırınında (Davutpaşa Askeri Fırını) çalıştığı, benim de çocukluğum ve hayatımın önemli kısmının adının verildiği yakınındaki mahallede geçtiği bu kışlanın tarihçesine biraz değineceğim. Osmanlı döneminde Rumeli’ye sefere çıkan “Kapıkulu Birlikleri”nin ilk ordugâhıymış Davutpaşa Sahrası. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra Avrupa’ya sefere çıkan Osmanlı ordusunun toplanma merkezi olarak kullanılmış…
İkinci Beyazıt’ın Vezirazamı (sadrazamı) Davut Paşa
tarafından burası kışla yapılmış ve Davutpaşa Kışlası olarak anılmaya başlamış…
İkinci Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı dağıtınca “Asakir-i Mansure-i Muhammediye”
adlı orduya kışla olarak hizmet vermiş…
Cumhuriyet döneminde de Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)
bünyesine girmiş olan kışla, uzun yıllar burada asker eğitti, hizmet verdi. Ta
ki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, nüfusu günden güne artan ve şehrin göbeğinde
kalan bu kışlanın 1999 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’ne (YTÜ) verilmesine
onay vermesine kadar…
Oysa yıllarca buranın tarihi dokusu korunarak hastane
yapılacağı söylendi hep… Maalesef bu tarihi dokunun çok az kısmı korundu, büyük
bir alanı kaplayan devasa yerine yeni yeni binalar konduruldu; yazık oldu…
Osmanlı sadrazamı Davut
Paşa’nın adı şimdi hayatta olmayan gazeteci-yazar Çetin Altan’ın 13 Kasım 1979 tarihindeki Milliyet gazetesindeki
köşesinde de geçiyor. O yıllar Süleyman
Demirel, Türkiye Cumhuriyeti başbakanıdır. Altan, “Şeytanın Gör Dediği”
köşesindeki yazısında; TRT kanalında Osmanlı belgelerinin saklı durduğu
İstanbul’daki Devlet Arşiv Dairesi ile ilgili bir röportaj yayınlandığını
belirtiyor. Özetle şöyle diyor:
“Arşivin depolarında yüz milyon belge varmış. Şimdiye dek
bunların ancak on milyonu düzene konabilmiş. Çuvallarda, sandıklarda
karmakarışık duran doksan milyon belgenin nelerden söz edip etmediği henüz
bilinmiyormuş.
Kestirme bir hesapla, demek ki, daha en az iki yüz-üç yüz
yıl gerek tüm Osmanlı belgelerinin doğru dürüst sıralanıp kataloglara
geçirilmesi için…
Bizler için Osmanlı tarihi, bazı belirli olaylarda
yakıştırmalar ötesinde, kapalı bir kutu olarak kalmaya mahkûm… Özellikle bu
tarihin kadınlarla ilgili bölümü hemen hemen tam bir sır.
Hangi padişahın kaç kızı oldu, bu kızlar kaç çocuk
doğurdu, bunlardan hangileri öldürüldü, şimdilik kimsenin içinden doğru dürüst
çıkabileceği bir konu değil.
Hele şehzadelerin yaşamı, kimlerle evlendikleri, nasıl
yaşadıkları ve nasıl öldükleri yüzde elli oranında ya biliniyor, ya bilinmiyor.
Toplum da zaten üç beş sözcüğü aşmayan iri bir övünme
ötesinde, hiç mi hiç ilgilenmiyor Osmanlı tarihiyle…”
İLGİSİZLİĞİN NEDENİ GÖÇLER Mİ?
Bu ilgisizliğin nedeni belki de bir türlü bitmeyen göçler olduğuna vurgu yapan Çetin Altan, şunları söylüyor:
“Anadolu’ya ilk gelen Türklerin sayısının yarım milyon
bile olmadığı söyleniyor. Oysa son kırk yılda İstanbul’a gelenlerin sayısı dört
milyonu aşıyor. Yani yarım yüzyıldır tarihteki en büyük göçlerden birini
yaşıyor İstanbul.
Göçler dönemi durmuş, oturmuşluğun getirdiği ekonomik
şemalarla tarihsel merak ve özeni hallaç pamuğuna çeviren dönemdir.”
KANUNİ’NİN ÇOCUKLARINI BOĞDURMASI
Araya girmek zorundayım. Eğer Çetin Altan yaşasaydı ve bugünleri görseydi, ne derdi? Neyse ben tekrar Altan’ın köşesindeki yazısına dönüyorum:
“Örneğin Şehzadebaşı’ndaki türbelerle kaş kişi ilgilenme
gereğini duymuştur. Oradaki Kanuni’nin oğlu Şehzade Mehmet’in türbesi ile cami
için üç yüz bin altın harcanmış. (Yüz elli yük akçe). Sinan’ın kalfalık
dönemine rastlayan yapıtlar bunlar…
Oğlu Mustafa ile Beyazıt’ı öldürten Kanuni, Şehzade
Mehmet’i pek severmiş. Ne yazık ki yirmi iki yaşında eceliyle ölmüş Mehmet.”
“Ya Cihangir…” diye devam eden Altan, şöyle diyor:
“Bugün Cihangir’de oturanlardan kaç kişi, oturdukları
semte adını vermiş olan Şehzade Cihangir’in de Şehzadebaşı’nda Mehmet’in
türbesinde yattığını biliyor. Bahtsız Cihangir, zaten sakat ve kambur doğmuş.
Sanata şiire meraklı bir çocukmuş. Babasının ağabeyi Mustafa’yı boğdurmuş
olmasına dayanamayıp ölmüş…”
Yahya Kemal’in “Hayal Şehir” şiirinin; “Git bu mevsimde, grup
vakti, Cihangir’den bak” ilk mısrasına da yer veren Altan; “Güneş batarken
Cihangir’den İstanbul’a bakmak güzeldir. Ama bunun derinliklerinden gelen
tadını kişinin gönlüne sindirebilmesi için biraz da gidip Cihangir’in türbesine
bakması ve bir karanfil bırakması gerekmez mi?
Semt sevgisi kent sevgisiyle, kent sevgisi de tarih
sevgisiyle sımsıkı bütünleşmeli ki, yurt sevgisinin görkemli ebemkuşağı tüm
renkleriyle sarmalasın geçmişleri, yaşayanları ve gelecekleri…
Göçler sürecinde varılabilecek bir ışıldama olamaz bu, ne
yazık ki…” diyor.
ALTAN: DAVUT PAŞA KİMDİR?
Köşe yazının devamında Davut Paşa’ya geliyor ve “Kimdir bu Davut Paşa…” diyip şöyle devam ediyor:
“Bilip de ne olacaktır da diyebilirsiniz? Ama Davut
Paşa’yı bilmeye hiç gerek duymayınca, Sayın Demirel’in kuracağı kabineye
yemeden içmeden kesilircesine, deli divane olarak ilgi göstermenin, yurt
sorunlarıyla haşir neşir olma sorumluluğu diye değerlendirilmesi biraz yavan
kalmaz mı?
Davut Paşa da, Sayın Demirel gibi bir hükümet başkanıydı.
Politikada Fatih döneminde parlamış ve İkinci Beyazıt zamanında, İshak ve Gedik
Ahmet paşalardan sonra 1483’de Sadrazam olmuştur. 1497 yılına kadar on dört yıl
kaldı sadrazamlıkta. Kendisi Osmanlı Devleti’nin on ikinci sadrazamıydı.”
DAVUT PAŞA’NIN KADI DÖVMESİ
“Gençliğinde Edirne’deyken bir ara ortalığı birbirine
katmıştı. Edirne kadısı, bu deli bozuk Enderun ağasını karşısına çağırıp
kendisini azarlamaya kalkınca, Rumelili Davut, kadıyı bir güzel sopalamıştı.
Fatih, Edirne kadısının bir Enderun ağası tarafından
sopalandığını duyunca, deliye dönmüş ve Davut’un hemen öldürülmesini ferman
etmişti.
Divan vezirleri, yani bakanlar kurulu, Fatih’ten Enderun
ağası Davut’un affedilmesi için yalvar yakar oldular. Ama Fatih Nuh der,
peygamber demez. Davut’un kellesi gitmek üzeredir.”
Çetin Altan, sonunda o dönemin saygın bilginlerinden olan
Molla Baha Efendi’nin araya girdiğini ve şöyle bir yorum yaptığını söyler:
“Edirne kadısı Enderun ağası Davut’u azarlamak için
yerinden kalkmış, bu nedenle de kadılık makamından öne doğru birkaç adım
uzaklaşmıştır. O yüzden Davut, kadıyı makamında dövmüş sayılamaz. Bu cihetle
şer-i şerif tahkir edilmiş değildir.”
FATİH’İN DAVUT PAŞA’YA SOPA ATMASI
Altan, Fatih’in Molla Baha Efendi’nin bu sözlerine üstüne Davut’u af ettiğini anlatır. Anlatısına şöyle devam eder:
“Bir zaman sonra Davut İstanbul’a gelmiş ve Fatih’in
huzuruna çıkarak hem özür dilemek hem de teşekkür etmek istemiştir. Fatih,
Davut’u kabul etmiş ve önceden hazırlayıp sakladığı bir sopayla da ‘Kadı öyle
dövülmez böyle dövülür’ diye Davut’un kafasını gözünü yarıp şişirmiştir. Davut,
Fatih’in sopasını yedikten sonra dört ay hasta yatmış, yataktan çıkamamıştır.
Söylentiye göre Sadrazam Davut Paşa, bu dayağı hiç unutmaz, Fatih’in ruhuna
Fatihalar okuyarak:
- Sebeb-i taziyem bu dayaktır, dermiş.
Çetin Altan, Sadrazam Davut Paşa’nın çok sevilen bir kişi
olduğunu, İstanbul’da adını taşıyan bir yığın yer olduğunu da vurguluyor, şunları
kaydediyor:
“Arada sırada türbesine gidip, bir buket çiçek koymak,
iyiliğiyle ünlü sadrazamların aradan beş yüz yıla yakın bir zaman bile geçmiş
olsa, unutulmadıklarını göstermesi bakımından günümüz başbakanlarına da
tarihsel sorumluluklarını daha çok anımsatmaz mı?
Mezarına her zaman çiçekler konan siyasetçilerden
olabilmek, başbakan olmak hırsını çok aşan ve ölümsüzlüğü içeren bir
yücelmedir…
Kişileri bu tür yüceliklere ise toplumların tarih
bilinciyle, değerbilirliği özendirebilir.
Osmanlı tarihini tam bilmek olanağı bulunmasa bile hiç
değilse oturduğumuz semtlere adlarını vermiş olanlardan arada sırada bir buket
çiçeği esirgememeliyiz.
Ve bugünün siyasetçilerini de ölümsüzlük duvarını aşmaya
imrendirmeliyiz. Her türlü alkış ve eleştiriye düşme korkusundan bile daha
itici bir güçtür bu… Çağlar sonra dahi sevilmek, anılmak ve anlatılmak…”
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder