Enver Paşa’nın anıt mezarı da İttihat ve Terakki
liderlerinden Talat Paşa, Mithat Paşa ile Mahmut Şevket Paşa’nın kabirlerinin
bulunduğu Şişli Abide-i Hürriyet Şehitliği’ndeki yapıldı.
Türkiye’de yayın yapan o zamanki gazeteler ve köşe
yazarları, Enver Paşa’nın kemikleri ülkemize getirilmeden ve getirildikten sonra
hakkında olumlu-olumsuz birçok haber yaptılar, yazılar yazdılar.
Hemen hemen tüm haberlerde ve köşe yazılarında Enver Paşa’nın nasıl öldüğüne ilişkin Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik “Makedonya’dan Orta Asya’ya 1914-1922 Enver Paşa” kitabından alıntı yaparak verdiklerini fark ettim. Aydemir, Enver Paşa’nın 1908 İhtilali’nde yıldızlaştığını, kendisini askerlikle beraber siyaset işlerine de verdiğini belirterek, “Harpler, harpleri kovaladı. Daha 34 yaşındayken, bir Dünya Harbi’ne karışan imparatorluğun Tek Adam’ı, en ağır sorumlusu ve imparatorluğun, kader tayin edici son mücadelesinin başı ve idarecisiydi” diyor.
Aydemir, şöyle devam ediyor:
“Makedonya dağlarında serüveni, yiğitçe başlamıştı. Orta
Asya’nın Pamir Dağları eteklerinde de, yiğitçe bitti. Başka türlü bir ülkenin,
başka türlü bir neslin, başka türlü bir insanıydı. Talihinin ve nefsine ölçüsüz
inanışını, onun neslinin ve kendine benzer insanların, ruh vasıflarına
vermelidir.
Enver Paşa’yı ve serüvenini, akıl ve mantık kriterleri ile
değil, bu ruh vasıflarının ve kendilerini yetiştiren şartlarla, kendilerini
verdikleri hayal ve ümitlerin ölçüleri ile muhakeme etmek, şüphe yok ki en
doğrusudur.”
Aydemir, “Enver Paşa dramının son perdesinin” ise şöyle
kapandığını anlatıyor:
“1922 Temmuz’unun sonunda, Doğu Buhara hareketlerinin
neticesi, artık belli olmuştu. Doğu Buhara, fiilen işgal edilmişti. Duşenbe ve
Baysun üzerlerinden güneye ve yanında kalan son maiyetiyle çekilen Enver
Paşa’nın, Buhara-Afgan sınırını teşkil eden Penç Nehri’ni bir noktada aşarak
Afganistan’a geçememesi, Külap, Balcevan istikametinde Pamir Dağları’na doğru
doğuya dalışı, onların kurtulma imkânlarını da karartıyordu. Zaten karşı
kuvvetlerin, daha ilk günlerden aldıkları emir, Enver Paşa’nın, yabancı bir
ülkeye kaçmasını önlemekti. Bu suretle karşı tarafın bu hedefini, Enver Paşa,
kendi hareketiyle, bir nevi kolaylaştırmış oluyordu. Artık çarpışmalar da
fiilen kesilmişti. Enver Paşa, Âbıderya köyünde, son karargâhını kurmuştu.
Temmuz ayı bu sırada sona erdi.”
ENVER PAŞA’NIN SON BAYRAM KUTLAMASI
“Enver Paşa, maiyetinde kalanların, evin önüne
toplanmasını ve onların bayramını kutlayacağını söyler. Toplanılır. Kalan
askerlerine dualarını, tebriklerini bildirecek ve kendilerine birer miktar para
verecektir. Asker başlarına ise, kendilerinin de bildikleri gibi, onlara
sunacak bir şeyi olmadığını söyleyecek ve bu müşterek mücadelelerin hatırası
olarak kendilerine, kendi mühür ve imzasıyla birer belge, hatta rütbeler verir.
İşte tam bu tören sırasındadır ki doğuda, vadinin Dere-i
Hâkiyan kısmı ile Çegan tepesi istikametinden silah sesleri gelir. Bu bir
baskındır ve tören yerindeki kalabalık, baskıncıların makineli tüfek ateşleri
altında eriyebilir.
İşte o anda Enver Paşa, hemen atına atlar. Dört beşi
Osmanlı Türklerinden olmak üzere 25 kadar atlı, hemen onu takip ederler. Çegan,
Âbıderya Suyu’nun kuzey sırtlarına düşer. Altta, Dere-i Hâkiyan vadisi uzanır.
Çegan, Balcevan’a
“Bir kumandanın, bir başkumandanın, bir baskın müfrezesine
karşı en önde ve atla, kılıçla karşı çıkışı, askeri savaş usullerine sığmaz”
diyen Aydemir, şunları ifade ediyor:
“Ama burada artık askerlik değil, yolun sonu, son hamle ve
beklenen sonu arayış konuşacaktır. Bu son ise, ölüm ve şehadettir…
Onun içindir ki bu saldırıda hesap, mantık ve nefsini
koruma endişesi yoktur. Burada dile gelen, 1908 Haziran’ında Selânik’in Vardar
kapısından tek başına Makedonya dağlarına çıkarken: ‘- Bir gün bana da bir
kurşun isabet edecek ve cesedim, bir çukura atılacaktır’ diyebilen adamın,
kaderiyle son ve toptan hesaplaşmasıdır. 1908 Haziran’ında açılan defterin,
artık dürülüşüdür…
Çünkü şimdi, bütün yollar kapalıdır ve 1908’de Makedonya
dağlarında başlayan serüven, artık Himalaya dağlarının kuzey silsilelerini
teşkil eden Pamir eteklerinde, yiğitçe sona erecektir.
Öyle de olur. Çegan tepesinde ve Bolşevik Kızılordu
Müfreze Kumandanı Kulikof
kumandasında ateş saçan mitralyözlerin üzerine, yalın kılıçlarla hücum eden bu
25 kadar süvarinin akıl almaz saldırısı, karşı tarafta, hatta şaşkınlık da
yaratır. Bu kılıçların altında yaralananlar, teslim olanlar bile olur. Daha
arkadaki ikinci mitralyöz, ateşini, huzmesini en önde ilerleyenlerin üzerinde
yoğunlaştırır. Bunların en önünde de, Enver Paşa vardır. Böylece, çağdaş
Mitralyöz, orta çağın ünlü silahı olan Kılıcı yener. Enver Paşa vurulur.
Atından düşer. Onunla beraber diğerleri de yerlere serilirler. Paşanın kır atı
Derviş, bütün bu tür sahnelerde olduğu gibi, efendisinin başucundadır. Ama
mitralyözün şeritleri ateşlerini kusmaya devam ederler. Derviş de önce iki
ayağı üzerine çöker. Sonra yana devrilir. O da nefesini vermiştir.”
Çegan tepesine arkadan kalabalık yardımlar gelmez,
Âbıderya ise panik içindedir. Ancak Doğu Buhara beylerinin en vasıflısı, en
sadık olanı ve en yiğidi olan Balcevan Bey’i Devletment Bey, köye biraz geç
yetişmiştir. Paşasının Çegan’a saldırdığını öğrenince, hemen atına atlar. Son
sahneye yetişir. Ve Devletment Bey de öldürülür. Çegan tepesinde, Paşasının
biraz berisinde toprağa serilir. Aydemir, “Başlangıcını kim bilir hangi
günlerden ve belki de ta Makedonya dağlarından aldığımız Enver Paşa Dramının
son perdesi, işte böyle kapanır” diyor.
Böylece Enver Paşa’nın cesedi iki gün Dere-i Hâkiyan
üzerinde Çegan topraklarında kalır. İki gün sonra, dağlardan inen bir köy
imamı, Enver Paşa’nın cesedini tanır. Koşarak Âbıderya’dakilere haber verir.
Hemen bir süvari gurubu gider, Enver Paşa, Devletment Bey ve diğer şehitlerin
naaşlarını karargâha getirirler.
Enver Paşa ve şehitleri, Âbıderya Suyu kenarında ve
vadisindeki Âbıderya köyünde, bir pınarın başındaki ceviz ağacının altında
gömülürler.
Taşkent’e gönderilen eşya incelenince, bunların Enver
Paşa’ya ait olduğu belirlenir. Şimdi Paşa’nın botları, elbisesi, kılıcı,
Kur’an’ı ve dürbünü ile diğer parçalar, Moskova’da, Askeri Müzesi’ndedir.
MİHRİ BELLİ: ENVER PAŞA’NIN ÖLÜMÜ
BOLŞEVİK KURŞUNU İLE
OLMAMIŞTIR
“Enver’ler, Talat’lar uzun yıllar tabu konulardı.
Okullarda okutulan tarih kitaplarında Jön Türk hareketine dair fazla bir şey
bulamazdın. Oysa tarihimizin o dönemi ibret doludur.
Birinci Dünya Savaşı’na nasıl sokulduğunun öyküsü bile
emperyalizm uyduluğunun bir ulusun başına ne felaketler getirdiğini açık seçik
gösteren bir tarihsel deneyimdir; bugün de ders alınması bir deneyim. Hem sonra
gelen Kuvvayi Milliye ve Cumhuriyet dönemleri Jön Türk hareketinin devamı
olduğuna göre, o hareketi bilmeden sonraki gelişmeler konusunda sağlıklı bir
değerlendirme yapılamaz.
Kurtuluş Savaşının Anadolu ve Trakya’da Kuvvayi Milliye
örgütlerinin kuruluşunda İttihat ve Terakki Fırkası başrolü oynamıştır.
Cumhuriyet döneminde de reform adı altında ne yapıldı ise, bunların kökenini
Jön Türk hareketinde bulabiliriz. CHP’nin altı okunun zorla asimilasyon
politikasının öncüleri sayılırlar.”
“Enver Paşa’nın kemiklerinin ülkeye getirilip Hürriyet-i Ebediye
tepesinde İttihatçı arkadaşlarının yanına gömülmesi ile söz konusu tabu
kalkmışa benzer” diyen Belli, şöyle devam ediyor:
“Basında bu konu değişik açılardan ele alındı. Konu
üzerinde daha çok durulacağa benzer.
Kurulu düzenin
savunucusu kalemler bu konuda ikiye bölündü. Kemalistlerin İttihatçılara karşı
tutumunu dile getirenler yanında olayı düzenin geçmişi ile barışması olarak
yorumlayanlar ve kutlayanlar oldu. Masonlar ile bozkurt selamı verenler bu
konuda birleştiler. Bazı ‘solcu’ geçinenler de Enver Paşa’ya övgüler kaleme
almadan geri kalmadılar.”
Mihri Belli’nin uzun yazısını özetleyerek vermeye
çalışıyorum. Çünkü bu yazıda Belli, Enver Paşa’nın ölümünü farklı bir şekilde
anlatıyor. Mihri Belli şöyle diyor:
“Enver Paşa’nın ülkeyi terk ettikten sonraki yaşamı
konusunda basında çıkan yazılar genellikle gerçeklerin tahrifi niteliğinde
belli amaca yönelik yakıştırmalardır. Sıkıntılar içinde geçen Çekoslovakya’da
mapusluk döneminden Moskova’ya vardığında Enver, Rus Devrimi’ni doğu
halklarının emperyalizmden kurtuluş mücadelesinde doğal müttefik sayan
dünyadaki yaygın görüşün etkisi altındaydı. O, Moskova’ya Bolşevik Devrimi’ne
hizmetlerini sunmak için gitti ve öyle kabul edildi. Bolşeviklerin düzenlediği
Baku’da toplanan Doğu Halkları Kongresi’ne katılması da aynı düşünce ile idi.”
Belli, Enver Paşa’nın Moskova’daki yaşamı konusunda
birinci elden bilgileri kendisine aktaran kişinin o günlerde Moskova’da Enver
Paşa ile çok sıkı ilişkiler içinde olan Deniz Yüzbaşısı Aali Özdeniz (Amiral Necati Özdeniz’in ağabeyi) olduğunu vurguluyor
ve şunları söylüyor:
“Aali bey ile 1942 kışında Tekirdağ’da karşılaştık. O
inhisarlar başmüdürü idi. Ben askerdim. (Süvari Tugayının irtibat subayı).
Uzaktan akraba idik. Aynı pansiyonda kalıyorduk. Akşamları birlikte yemek
yerdik. Muhabbetimiz gece yarılarına kadar sürerdi. Baş konu da Birinci Dünya
Savaşı anıları. Aali Bey o savaşta hemen hemen bütün cephelerde bulunmuştu.
Enver Paşa’yı daha o zamandan tanıyordu. Muhabbetimizde en sık adı geçen idi
Enver.
FIRIN İŞÇİLERİ SENDİKASI BAŞKANI MOSKOVA’DA
Kurtuluş Savaşı yıllarında Aali Bey’i Moskova’ya gönderen bizzat Mustafa Kemal idi. Fırın İşçileri Sendikası başkanı olarak oraya gidecek ve ömründe ekmek satın almak için bile fırının semtine uğramamış olan bu tipik İstanbul efendisi bahriyeli zabit Komünist Enternasyonal’de Türkiye proletaryasını temsil edecekti.
Oyun kısa zamanda anlaşılıyor. Ama ne de olsa Mustafa
Kemal’in gönderdiği bir kimsedir. Kendisine gereken konukseverlik
gösteriliyor.”
Mihri Belli, Aali Bey’in Moskova’da Enver Paşa ile bağlantı
kurduğunu ve o andan itibaren resmi değilse bile, fiilen Paşa’nın “emir subayı”
durumunda olduğuna dikkat çekiyor, şöyle devam ediyor:
“Aali Bey, Enver Paşa’nın hayranı idi. Dolayısıyla onun
Almanyacı politikasını başından beri tutmuştu. Yıllar geçmiş ve Kayzer
Almanyası ile Hitler Almanyası arasında önemli farklar olmasına karşın
Almanyacılığı elden bırakmamıştı. O 1942 kışında Alman zaferini bir olup bitti
sayanlardandı. Yani Moskova’dayken içten içe ne düşündüğünü bilemem ama
komünizm davasına en ufak bir sempati duymadığı kesindi. Ama akrabalık bağı
ağır basmış olacak, bu, dostça ilişkiler kurmamıza engel olmamıştı. Aali Bey
ile Enver Paşa’nın Bolşeviklere hizmetlerini sunduğunda samimi olduğunu, Sovyet
iktidarının kendisinin askeri yeteneklerinden ve özellikle İslâm âleminde
itibarından yararlanacağını umduğunu söylüyordu.
Ama Bolşevikler oralı olmuyorlar. Anadolu’da Mustafa
Kemal’e olanca güçleriyle arka çıkma kararındadırlar. Enver’cilerin Kemal’i ne
gözle gördüklerinin farkındadırlar. Enver’e fazla yakınlık göstermelerinin
Anadolu ile ilişkilerine gölge düşürebileceğini biliyorlar. Bolşevikleri için
Enver Paşa ancak Anadolu’da Mustafa Kemal’in rolü, örneğin Ankara’nın düşmesi
ile sona erdiğinde, örneğin Kayseri ya da Sivas önlerinde bir yeni cephe
kurulduğunda bir değer taşıyabilirdi, o kadar.”
ONUR KIRICI
DAVRANIŞLARLA KARŞILAŞMASI
Mihri Belli, Enver Paşa’nın Bolşeviklerle bazen onur kırıcı davranışlarla nasıl karşılaştığını da Aali Özdeniz’in ağzından aktarıyor:
“Bakü’de toplanacak olan Doğu Halkları Kongresi’ne
katılmak üzere Moskova’dan kalkan trende aynı kompartımandadırlar. O günlerde
Komüntern’in genel sekreteri olan Zinoviev bir heyetle birlikte aynı trendedir.
Tren yolcularından biri de John Reed’ir. Sonraları ‘Dünyayı Sarsan On Gün” adlı
eseri yazacak olan ünlü Amerikalı gazeteci ve yazar. Moskova’dan Bakü kentine
giden tren yolu o iç savaş yıllarında güvenlikli değildir. Bu yüzden katara
bağlanan kapalı yük vagonlarında güvenliği sağlamakla görevli bir süvari
birliği yolculara eşlik etmektedir. Yolda Çarlık yanlısı Beyaz Ordu birlikleri
trene saldırıyorlar. Çatışmaların başladığı anda Enver Paşa, Zinoviev’e
giderek, ‘Ben askerim, yardımcı olabilirim. Bana görev verin’ diyor. Üç kıtada
Osmanlı Ordusu’nun başkumandanlığını yapmış olan adama Zinoviev’in cevabı
özetle şudur: ‘Teşekkür ederim. Ama bizim Kızıl Ordu başçavuşu İvanov yoldaş bu
işi becerir’. Beyazlar püskürtülür.
Aali Bey’e göre Enver Paşa’nın Bakü Kongresi’nde oynadığı
sınırlı rol de Zinoviev ile uyumluluk halindedir. Orta Asya’ya geçişi de içten
içe niyetleri ne olursa olsun. Batı basınının yazdığı gibi, ‘Yeni Dünya Devrimi
Doktrini’ni müslüman halklara yaymak içindi. Böyle olmasaydı zaten oraya
gidişine izin verilmezdi.”
Belli, Özdeniz’in anlattıklarından Lenin ile görüşmesinde
ondan Anadolu için yardım istediği, ya da Orta Asya Türkleri için bağımsızlık
istemini ileri sürdüğü ve bu yüzden Lenin’in kendisine düşman kesildiği yolunda
senaryolarında gerçekle ilgisi olmadığını vurguluyor. Mihri Belli, şöyle devam
ediyor:
“O günlerde Bolşevikler zaten Ankara ile sıkı bağlantı ve
dayanışma durumundaydı. Anadolu İhtilâlini desteklemek için ellerinden geleni
yapıyorlardı. Enver’in aracılığına hiç gerek yoktu. Orta Asya Türkleri için
bağımsızlık ise, Sovyetler’in ilân edilen resmi politikasının temel ilkesi
sayılıyordu halkların kendi yazgılarını belirlemesi hakkı. O yörede yeni
kurulan Sovyet Cumhuriyetlerinin anayasalarında Sovyetler Birliği’nden ayrılma
hakkı yazılı idi.”
Mihri Belli, Enver Paşa’nın Orta Asya’ya geçtikten sonra
“Basmacılar”ın safına katılışını ise; “Yeni Dünya Devrimi Doktrini’ni bir türlü
sindirememiş olmasının yanında yukarıda değindiğimiz cinsten bazı onur kırıcı
tutum ve davranışlar yüzünden olduğunu söyleyebiliriz” diyor.
"ÖLÜMÜ BOLŞEVİK KURŞUNU İLE OLMAMIŞTIR"
“Enver Paşa Bolşeviklere karşı savaşmıştır ama ölümü
Bolşevik kurşunu ile olmamıştır.
Enver Paşa’nın 1922 yılında Anadolu’da ülkemizin kaderini
belirleyecek olan bir kurtuluş savaşı verilirken, Orta Asya’ya gidip orada
Ankara ile fiili ittifak durumunda olan bir Sovyet İktidarına karşı Basmacılar
safında yer almasını Türkiye yurtseverliği açısından nasıl değerlendirebiliriz?
Tarihsel çerçevesi içine yerleştirirsek olay özetle şudur:
Türkiye denen coğrafyada yaşayan ve kendine Türk’üm diyen, Kürt’üm diyen ya da
Osmanlı tebaası müslümanım diyen insanlar birlik halinde Osmanlı ülkesinin
devlet olarak varlığına son vermeye kararlı emperyalist ittifaka karşı direniş
durumdadır. Ülke yer yer yabancı işgali altındadır. Ulusal mücadeleyi yöneten
Ankara Hükümeti’nin devlet olarak bir tek dostu, ikmâlini sağlayabileceği tek
bir dayanağı vardır. Devrim Rusya’sı. Mustafa Kemal iktidarı ile Sovyet
iktidarı arasında öylesine bir karşılıklı güven fiili ittifak kurulmuştur ki,
Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Sovyet Devrimi’nin büyük askeri Frunze ile
harita başında baş başa büyük taarruzun plânlarını tartışıyorlar. Ve Mustafa
Kemal büyük taarruz arifesinde cephedeki birlikleri teftişe Sovyet elçisi
Arakov ile birlikte çıkıyor.
İşte tam bu tarihsel anda Enver Paşa’yı Orta Asya’da
Sovyet iktidarına savaş açmış olan feodal hanların safında görüyoruz. Böyle bir
tutum ve davranış herhalde Kurtuluş Savaşı’mızla dayanışma olarak
yorumlanamaz.”
Belli, uzun yıllar Çarlık Rusya’sının boyunduruğu altında
acılar çekmiş olan Orta Asya halklarının, yeni Rus rejimini de kuşku ile
karşılamalarının, feodal hanların önderliğinde de olsa bile bir ulusal
kurtuluşçu unsur içerdiğine işaret ediyor:
“Ama herhangi bir ulusal hareket karşısında tavrımızı belirlerken hareketin ulusal nitelik taşıyıp
taşımaması biricik ölçü olamaz. Sorunu dünya ölçüsünde devrimin çıkarları
açısından koymak zorundayız. Böyle bir sonuç dünya ölçüsünde emperyalizmin etki
alanının daha da genişlemesi demektir.
Enver’in ömrünün son günlerinde tutum ve davranışları bu
gerçekler göz önünde tutularak değerlendirilmelidir.
Enver Paşa’nın ölümüne dair basında ve bazı biyografilerde
yer alan senaryolar da gerçeklere uymuyor. Bu konuda bana ayrıntılı bilgi veren
kişi, Enver Paşa’nın yâveri Adapazarlı Yüzbaşı Çerkez Kâzım Bey’dir (Kâzım
Kap). Yukarıda adı geçen deniz yüzbaşısı Aali Bey, Enver Moskova’da iken fiilen
onun emir subaylığı görevini yerine getirmişti.”
“Adapazarlı Yüzbaşı
Kâzım savaş boyunca resmen Enver Paşa’nın yâverliğini yapmıştır. İlginç bir
yaşam öyküsü var” diyen Belli, şunları anlatıyor:
“Savaşın ilk günlerinde daha Kuleli son sınıftayken
silahşörlüğü, okulu teftişe gelen Enver Paşa’nın dikkatini çekiyor. Kıtaya
katılması sağlanıyor ve hızla terfi ettirilerek Paşa’ın emir subaylığı görevine
getiriliyor. Fadaisi demek belki daha doğru. Savaşta yenilgi kesinleşince
Batum’daki ordu karargâhında görevlidir. Enver Paşa’dan bir telgraf alıyor.
Telgrafta, ‘ben çıkıyorum, sen de çık’ yazılıdır. Kâzım Bey için bunun anlamı
açık. Enver Paşa, ‘Ben illegaliteye geçiyorum, sen öyle yap’ demek istiyor.
Hemen ordu karargâhında kimseye ‘Allahaısmarladık’ demeden kayıplara karışıyor.
Gittiği yer atalarının ülkesi Dağıstan’dır. Orada aşiret güçlüdür. Kısa zamanda
beş yüz atlı bindiriyor. Bağımsız Dağıstan Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilân
ediyor. Cumhurbaşkanı kendidir. Kızıl Ordu kuzeyden inene kadar işler iyi
gidiyor.”
Mihri Belli, bundan sonrası için “Sözü ona bırakalım”
diyor ve Kâzım Bey’in ağzından aktarıyor:
“Kızıl Ordu geliyor diye laf dolaştı. Emrimdeki 500 süvari
bir anda yok oluverdi. Üç Türk subayı sipsivri kaldık. Atları hücum dörtnala
güneye İran doğrultusuna sürmekten gayrı yapacak şey yoktu.”
Belli, İran’a vardıklarında Kürt lider İsmail Simiko’nun
kendi devletini kurduğunu belirtiyor. Kâzım Bey ve iki arkadaşının Simiko’nun
hizmetine geçtiklerini aktarıyor:
“Bir gün İsmail seferdeyken hazinesine el koyup Ankara’nın
yolunu tutuyorlar. Hazineyi getirip Mustafa Kemal’e teslim ediyorlar.”
PAŞA’NIN ÖLÜMÜNÜN M. KEMAL’E ANLATILMASI
Kâzım Kap’ın Enver Paşa’nın son günlerini, ne şekilde öldüğüne ilişkin tüm bildiklerini Mustafa Kemal’e anlattığını, Mustafa Kemal’in dikkatle dinlediğini ve anlattıklarını inandırıcı bulduğunu belirten Mihri Belli, şunları kaydediyor:
“Ama Enver Paşa’ın çok yakını olduğundan kendisine güveni
yoktur. Ona sahip çıkmıyor. Ve böylece Enver Paşa’nın yâveri, Dağıstan
Cumhurbaşkanı Adapazarı çarşısında zahirecilik ederek ekmeğini kazanmak zorunda
kalıyor. İttihatçı ileri gelenlerinden Küçük Talat kapısını çalıyor. Onu
Mustafa Kemal’e suikast girişimine karıştırmak istiyorlar. Emniyet teşkilatında
akrabaları kendisini zamanında uyarıyorlar. Reddediyor. Ama gene suikast davası
tahkikatı sırasında bir süre tutuklanıp sorguya çekiliyor. Adapazarlı Yüzbaşı
Kâzım Bey’in öyküsü böyle.”
Mihri Belli, Enver Paşa’nın ölümüne ilişkin “yaveri” Kâzım
Kap’ın anlattıklarını da aktarıyor:
“Enver Paşa’nın ölümüne dair anlattıklarına gelince,
bunlar son günlerde basında sunulan ve kaynağı herhalde Şevket Süreyya’nın
‘Enver Paşa’ adlı kitabı olan senaryoya hiç uymuyor. Söylenen özetle şu:
‘Basmacılar safında yer alan Enver Paşa yenilgi ile sonuçlanan bir çatışma
sonucunda elde kılıç, tek başına atını düşmana karşı sürerken Bolşevik kurşunu
ile şehit oluyor’. Olmaz değil, Enver’in böyle bir intihar eylemi sonucu
olabilirdi. Başka yetenekleri hakkında ne düşünürsek düşünelim, Enver cesurdu.
Yoksa İttihatçı komitacılar arasında sivrilemezdi. Ölümü şu ya da bu şekilde
olmuş, o kadar önemli değil. Ama yâveri Adapazarlı Yüzbaşı Kâzım’ın
anlattıklarına göre Enver Paşa’nın ölümü Bolşevik kurşunu ile olmamıştır.”
“Enver Paşa’nın yaveri Kâzım Kap’a göre olay şöyledir”
diyen Mihri Belli, şunları yazar:
“Sonradan Sovyet Güvenlik Teşkilatı GPU’nun başına
getirilen Yejov’un kumandasındaki Kızıl Ordu birlikleriyle yenilgiyle
sonuçlanan bir çatışmadan sonra Enver Paşa, ölü ve yaralılarla kaplı savaş
meydanında dolaşıyor. Bolşeviklerin gelip alanı zapt etmesi an meselesidir.
Basmacı askerlerinden biri ağır yaralı olarak sırt üstü yerde yatmakta, acılar
içinde kıvranmaktadır. Eli göğsündeki tüfeğin kabzasındadır. Bir ara parmağı
tetiğe gidiyor ve acılar içinde yumruğunu sıkınca tetiği çekiyor. Ateş alan
mermi namludan çıkıp Enver Paşa’nın göğsünü buluyor.
Az sonra alana egemen olan Kızıl Ordu, yerli halkın
katılmasını da sağlayarak, Enver Paşa için görkemli bir cenaze töreni
düzenliyorlar. Enver Paşa’nın İslam âlemindeki büyük itibarı onlara bu jesti
yaptırmıştı.”
“Ben de Kâzım Bey’in anlattıklarını basında çıkan, belli
maksada yönelik senaryolardan daha inandırıcı buluyorum” diyen Mihri Belli,
şunları kaydediyor:
“Kâzım Bey ile Galata’nın Mimar hanında kapı komşu idik.
Sağcı sayılırdı. Kendisini cumhurbaşkanlığından eden Bolşeviklere sempati
duymadığı kesindi. Bu, onun anlattıklarını daha inandırıcı kılıyor.
Şu da var. Komitacı ruhu taşıyan adamın sağcılığı,
solculuğu bazen pek belli olmuyor. Geçmişi, dostluğumuza hiç de engel olmadı.
27 Mayıs arifesinde ben sürgüne gönderileceğim zaman, ‘ortalık karışacak bu
heriflerin elin altında bulunma’ demişti. İllegaliteye geçmem için yardım
teklifinde bulunmuştu. Samimi idi.
İttihat ve Terakki Partisi’ni değerlendirdiğimizde,
Enver’i bir bayrak olarak kullanmaya kalkan sağ görüşe tepki, tutumumuzu
belirlememelidir. Burada Şefik Hüsnü’nün bu konuda değerlendirmesini naklederek
yazıyı noktalayalım. Dediği şu: ‘İttihat ve Terakki, bütün günahlarına karşın
gene de uzun süre Türk yurtseverlerin çatısı altında birleşebilecekleri tek
örgüt olarak göründü. Hürriyet ve İtilafçılar işbirlikçilerin örgütü idi”.
KOLOĞLU: ENVER BEY
BİR KAHRAMAN
ENVER PAŞA BİR
ÜTOPYACI
Bir eylem adamı olan Enver Paşa’nın Balkan dağlarında
terörist komitacılarla mücadele eden, 1909’da Meşrutiyet, 1911’de Trablus,
1912’de İstanbul tehlikeye düştüğünde en önde hareket eden, 1913’de bir avuç
arkadaşıyla Babıâli’yi basan, Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığını
onaylattıran, Edirne’nin kurtuluşunu sağlaması ile kahramanlığını pekiştiren
bir kişi olduğunu vurgular.
Koloğlu, özetle şunları ifade eder:
“1914’de hem ülkenin hem de ordunun başında tek lider
olarak belirdi. En büyük ideali olan bütün Türkleri ve İslamı kurtarma özlemini
uygulamaya girişti.
Savaşta Osmanlı ordusu başarıdan çok başarısızlığa uğradı.
Büyük kayıplar verdi. Daha da önemlisi, Başkumandan Enver Paşa’nın beklediği
bütün İslamın ayaklanması gerçekleşmedi, hatta aksine düşman ordularında yer
alanlar daha çok oldu. Ama o bir türlü gerçeği kabul edemedi. Enver Paşa’nın Enver Bey’i öldürdüğü söylenir.
Berlin’de doğan oğlu
Ali için yazdığı
mektupta “O, İngilizlerin, Fransızların cesetleri üzerinden İslam bayrağını
ileri götürecek; hiçbir iş yapmaya muvaffak olamadığım halde beni kurtarıcı
gibi seven 400 milyon Müslümanın da gözbebeği olacaktır” diye yazıyordu.”
1919-1921 arasını İngilizler, Almanlar ve Bolşeviklerle
temas içinde kendi hayalini gerçekleştirme fırsatını aramakla geçirdiğini
belirten Koloğlu, yazısını şöyle tamamlıyor:
“Aslında hepsi de onu kullanıyorlardı. Nitekim Bolşevikler Ankara’da Mustafa Kemal’e karşı
koz olarak tuttular. Sakarya zaferi kazanılıp Ankara’ya geçme hayali suya
düşünce, Bolşeviklere karşı Türkistan’ı ayaklandırmayı denedi. Büyük bir hayal
kırıklığına uğradı ve Bolşevik mitralyözlerine kılıcıyla saldırıp intihar etti.
Enver Bey bir kahramandı; Enver Paşa ise gerçekleri fark
edemeyen bir ütopyacı.”
Ne yazık ki tarihten ders almayanlar bugün de Ortadoğu’ya,
Afrika’ya açılmaktan-gitmekten-söz sahibi olmaktan bahsediyorlar. Oysa oraların
ne tür birer bataklık olduğunu atalarından öğrenselerdi, bugün böyle
düşünmezlerdi; ama bilmiyorlar, görmüyorlar…
(Süleyman Boyoğlu)
.jpeg)



.jpeg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder