YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
31 Ağustos 2012 Cuma
BİZİM KEDİLER BÜYÜYOR...
Merter'de oturduğum apartmanın çıkıntısının altında altı yavru doğuran kedi, apartman sakinleri ve çevre esnafın sayesinde hiç birini kaybetmeden büyütmenin mutluluğunu yaşıyor...
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
30 Ağustos 2012 Perşembe
HAYDİ BALIĞA...
Sarıyer'de balıkçılar ağlarını onarıyor...
1 Eylül
Cumartesi günü balık avlama yasağı kalkıyor. Yasağın kalkacak olması nedeniyle
tekne balıkçıları teknelerini ve ağlarını hummalı bir şekilde bakımdan
geçiriyor. Balıkçılar, bu yıl balığın bol olacağından umutlu olduklarını, ancak
“gırgırcılar” ve “ağcıların” aç gözlülüklerinden endişe duyduklarını dile
getirdiler.
Cenk Varlık müşterilerine olta seçiyor...
Bu arada
çinekop ve palamut mevsiminin başlaması nedeniyle olta balıkçıları da
heyecanlı… Oltacılar eksiklerini gidermek için balık malzemeleri satan
dükkânlara koşuyor. Beşiktaş’ta
olta ve kamp malzemeleri satan Cenk Varlık, olta balıkçılığını genelde emekli
vatandaşlarla zamanı bol olan insanların yaptığını belirtti.
Cenk Varlık,
vatandaşların olta dükkânlarına bu günlerde akın etmesinin nedenini şöyle açıkladı:
“İstavrit 15
gündür düşüşe geçti. Şimdi Çinekop mevsimi başlıyor. Bir de palamut da çıkmaya
başladı. Bir aksilik olmazsa balık bolluğu yılsonuna kadar devam eder. Kar
yağınca kesilir, balık dibe kaçar. O yüzden vatandaşlar da balık bolluğundan
nasiplenmek istiyor.”
Varlık, beş-altı sene önce müşterilerinin daha
sağlıklı ve daha dayanıklı olduğu için Kore ve Japonya malzemelerini aldıklarını,
şimdi ise daha ucuz olan Çin mallarını tercih ettiklerini sözlerine ekledi.
Rumeli Kavağı'nda 1 Eylül hazırlığı yapan tekneler...
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
29 Ağustos 2012 Çarşamba
ESKİ KOMŞULAR CEMİYET'TE BULUŞTU...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Basınköy'deki gazeteciler sitesinde uzun yıllar komşuluk yapan gazeteci-tarihçi-araştırmacı Orhan Koloğlu ile Hayat Mecmuası eski yazı işleri müdürü-karikatürist-ressam Hikmet Andaç, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nde (TGC) buluştular...
BASINKÖY’ÜN BASILMASI…
Orhan Koloğlu
ve Hikmet Andaç, Basınköy’de oturan bütün gazetecilerin evlerinin 12 Mart’ta
nasıl arandığını anlattılar.
Orhan Koloğlu:
“12 Mart’ta
Basınköy’deki evimizi basıyorlar. Ben o zaman yurt dışındaydım. Hem de Türkiye’nin
basın ataşesiydim. Annem evdeydi. Anneme; ‘Bütün solcu kitapları getir teslim
et’ demişler. Annem yaşlı bir kadın, şaşırmış: ‘Ben anlamam’ deyip kenara çekilmiş.
Eve baskına
gelen askerlerin başında bir teğmen varmış, askerler evi aramışlar, ama bir şey
bulamamışlar. Çünkü çoğu yabancı dilde kitaplarımdı… Sonra çekip gitmişler, ama
annem çok korkmuş, gitmiş bir kadın gazeteci arkadaşımızı çağırıp eve getirmiş,
‘Şu sol içerikli kitapları ayıkla’ demiş.
Bu gazeteci
arkadaşımızda ayıklamış, ayıkladıklarını sobaya koymuşlar, sonra da yakmışlar.
Ben yurt dışından döndükten sonra Ankara’da “Hilton”da ağırladılar.
Hikmet Andaç:
O baskında ben de eşim de evde yoktuk. Yalnız bütün
gazetecilerin evlerinin tek tek arandığını biliyorum…
(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
26 Ağustos 2012 Pazar
KADIKÖY-KARTAL METROSUNDAKİ KOKU!..
Bu pazar (26 Ağustos) Kartal-Koşuyolu Kalp Hastanesi'nde yatan bir yakınımı ziyaret için Kozyatağı'ndan, Kadıköy-Kartal arasında 17 Ağustos'tan beri çalışan metroya bindim. Yürüyen merdivenleri iner inmez bir koku hissettim. Tanıdık bir kokuydu...
Dönüşte Kartal istasyonunda bindiğim metroda aynı koku yine vardı; ama Kozyatağı'ndaki kadar hissetmedim. Sanırım burnum biraz alıştı. Gübre kokusunu andıran kokuyu benim gibi hisseden bazı yolcular; "Bu ne kokusu? Bööö..." diye tepki gösterirken, çoğunluk tepki vermiyordu. Kokunun yeni vagonlardan kaynaklandığını düşünüyorum, umarım yetkililer en kısa zamanda bir çaresini bulurlar.
Ha unutuyordum; yolcular inerken metro vagonlarının dışını fotoğraflarken, güvenlik görevlisi fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi. Herkesin elinde bir cep telefonuyla görüntü aldığı bir zamanda metroda fotoğraf çekmenin neden yasak olduğunu çözemedim...
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
25 Ağustos 2012 Cumartesi
ÜÇÜ DIŞINDA HEPSİ ÖLDÜ...
Bahasor Köyü'nde emanet bir fotoğraf makinesiyle çektiğim ilk fotoğrafım...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Sultanahmet Ticaret Lisesi’nde
okurken, 1974 yılının Haziran ayı sonlarına doğru Erzincan’ın Refahiye kazası
Bahasor köyüne, yani doğduğum köye gittim. O yıl babaannemin köyü olan
Pusans’ta akrabaların bir düğünü vardı. Köyden kente gelin götürülecekti. 10-15
evin bulunduğu köyde düğün üç gün üç gece sürdü.
Üç gün boyunca akşamları tam bir şenlik havası içinde geçti. Önce kız evinin
yakınındaki harmanda yakılan ateşin etrafında doyasıya halaylar çekildi.
Ardından bir odası “meyhane”ye çevrilen köylülerin evlerine misafirler pay
edildi. İstanbul, çevre köy ve ilçeden gelen misafirleri ev sahipleri kusursuz
ağırlamak için adeta çırpınıyordu. Çünkü sonraki günlerde misafiri en iyi
ağırlayan kişi ve evi günlerce konuşuluyor:
- Helâl olsun adama,
misafirlerini en iyi Afilli ve Adanalı Memet ağırladı! diye o kişi ve ev halkı
hakkında övgüyle söz ediliyor; bu övgü de o ev sahibi için yetiyordu…
Hatta sonraki düğünlerde en iyi
ağırlayan ev tercih edileceğinden, ev sahipleri misafir ağırlamakta adeta
yarışıyor; üç gün üç gece neredeyse kirpiklerini yummuyorlardı.
Oğluna gelin götürecek düğün sahibi İstanbul’da bakkaldı. O yıllar bakkal
dükkânı olan bir kişi zengin sayılırdı. O yüzden rakı da yemek de bolcaydı.
Ertesi gün kimin çok içtiği, kimin sarhoş olduğu ve olmadığı tartışma konusu
olur:
- Helâl olsun Çaho Cemal’e neredeyse bir büyük bitirdi, adama hiçbir şey
olmadı, diye övülüyordu.
Unutuyordum, davulcu-zurnacı da
önemliydi. Zurnacı civar köylerin en iyi zurnacılarındandı; adı “Zurnacı
Sebo”ydu…
Düğünün son günü gelin anne evinden çıkarılıp ata bindirildiğinde:
- Sebo hele şu zurnanı
çıkar, kız anasını bir ağlat! dediklerinde, Zurnacı Sebo bütün hünerlerini
sergiledi. Sol eli sabit dururken, sağ elinin parmaklarını zurnanın ağzına
yakın kısmından başlatarak bütün deliklerine bir çırpıda dokunup ucuna kadar
kaydırıyor, tekrar başa dönüyordu. Bu hareketleri yaparken, avurtları da bir
şişip bir iniyordu. Sebo, zurnayı öttürmek için var gücüyle üflüyor; ağzında
biriken sular zurnanın ön deliğinde annenin kızı için akıttığı gözyaşları gibi
yere damlıyordu.
Davulcu Çılto da
zurnacıdan geri kalmıyordu; davulunu patlatırcasına çalıyordu. Çünkü bir
düğünde zurnacı kadar davulcusu da önemliydi. Bir birlerini tamamlamaları
gerekiyordu. O yüzden davulcu Çılto da Zurnacı Sebo’dan geri kalmıyordu.
Üç gün üç gece sonunda düğün alayı İstanbul’a uğurlandıktan sonra ben de kızın
babası “Değirmenci Hüseyin”le Erzincan’a geçtim. Oradan Germili köyüne… Burada
akrabalarımızın yanında birkaç gün kaldıktan sonra tekrar kendi köyüme döndüm.
Köyümde İstanbul’dan bir arkadaşımdan emanet olarak aldığım üstten bakmalı
(sanırım Leica marka idi) fotoğraf makinesi ile fotoğraflar çektim. İlk defa
fotoğraf çekiyordum. Arkadaşımın bana anlattıklarını uygulamaya çalışıyordum.
Çektiğim fotoğraf karelerinden en çok beğendiğim ve elimde kalan yukarıdaki
fotoğraf.
O fotoğraf karesinde köydeki komşularımızın arasında babaannem
Fidan da (oturan sağdaki) bulunuyordu. O fotoğraf karesinde dedem Dursun yok;
ama niye yok onu şimdi hatırlamıyorum. Neticede o fotoğraf karesinde yer
alan 10 kişiden yedisi şimdi yaşamıyor…
Yaşayanlardan birisi o sıralar 2-3 yaşlarında
olan ve yerde dedesi Rıza’nın kucağında olan Ercan ile babası Özcan. Bir diğeri
de Özcan ile ele tutuşan arka sırada sağdan üçüncü kişi İmdat…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
EMİRGAN VE BOĞAZ'DA BİR GÜN...
Bugün (25
Ağustos Cumartesi) apartmanda tam bir sessizlik hakimdi. Yazmak ve dinlenmek için
müthiş bir fırsattı, ama hava çok güzeldi; adeta insanı dışarı davet ediyordu.
Davete hayır diyemedim saat 13.00’ü biraz geçe evden çıktım.
Çok zaman apartmandan
çıkarken eski mahalleye doğru, yani sağa doğru ayaklarım çekerken, bugün o yöne
istekli değillerdi sola çektiler. Ben de onlara uydum; nereye isterlerse
götürsünler dedim. Önce metrobüse doğru giderken, ani bir kararla tramvaya
dönüş yaptılar. Beynimde onlara uydu. Tekstil dükkân ve mağazalarının önünden
geçerek tramvay durağına vardım.
Gelen tramvay
kalabalıktı, ama ben boşunu beklemedim bindim. Çapa durağında oturacak bir yer
buldum. Kabataş’ta Sarıyer istikametine giden İETT otobüsleri durağına geçtim.
İlk gelen ve oturacak yerleri bulunan bir otobüse atladım. Otobüsün üzerinde
“Atışpoligonu” yazıyordu. İstinye tarafına gittiğini tahmin ettim. Gittiği yere
kadar gitmeye karar verdim, ancak Emirgan’ın üst kapısına yakın bir yerde geçtiğini
fark edince otobüsün iniş düğmesine bastım ve indim.
Emirgan’ın
üst giriş kapısından içeri girmemle bir sürü gelin-damatla karşılaşmam bir
oldu. Daha önce geldiğimde de dikkatimi çekmişti, ama bu kadar fazla
gelin-damat ve onlara pozlar verdiren fotoğrafçılarla karşılaşmamıştım. Başta
belirtmedim, bugün hiçbir şekilde fotoğraf çekmemeye kararlıydım. Bu
kararlılığımı uzunca bir süre korudum. Ancak Emirgan’ın çıkışına yakın bir
yerde Boğaz ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü beni yine büyüledi. Dayanamadım
çantamdan fotoğraf makinemi çıkardım; çekmeye başladım.
Emirgan’ın
alt çıkış kapısında belediyenin yeni bir düzenleme çalışması vardı. Parkta kuruyan
bir ağaç vardı, ağaca dokunmadan çalışma yapmışlardı. Bir kare kuruyan ağaçtan
çektim. Emirgan İETT durağından karşıya geçtim, yüzen çocukların, sahildeki
insanların, Boğaz’dan geçen dev tankerlerin fotoğraflarını çektim. Durağa
döndüm; otobüs beklemeye başladım. Dikkatimi Mercedes otomobilinden inen
şoförünün arabaya itmeye çalışması çekti. İstinye tarafından gelen İzmir plakalı otomobile adamın gücü yetmiyordu; yardım istemesine gerek kalmadan
gönüllü yurttaşlar arkadan itmeye başladı. Şoförü de tekrar şoför koltuğuna
oturdu. Bu görüntü bana Ajda Pekkan’ın 1975’li yıllarda seslendirdiği “Aman
Petrol Canım Petrol” şarkısının klibini anımsattı.
Trafik her
zaman olduğu gibi Arnavutköy-Ortaköy istikametine doğru yoğundu. Bir müddet
sonra Taksim-Sarıyer hattında çalışan bir halk otobüsü geldi; bindim. Otobüsün
içinde gözüme boş olan cam kenarını kestirdim ve oturdum. Oturdum ama yerimden
duramıyorum, her gördüğüm ilginç şeyin fotoğrafını çekmek için bir oturuyorum
kalkıyorum. Fotoğraf çekerken de bazen önümdeki kişinin kafasına kolum değiyor,
iki de bir özür dilemek zorunda kalıyorum.
Ortaköy’e
kadar yoğun olan trafik buradan sonra biraz rahattı. Bir ara Ortaköy'de inmeyi düşündüm; sonra vazgeçtim. Taksim’de evimin yakınında
geçen otobüsü beş on dakika bekledim. Otobüsüm geldi, yine cam kenarında
oturarak evime vardım.
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
24 Ağustos 2012 Cuma
23 Ağustos 2012 Perşembe
TGC'DEN LANETLEME...
TGC: Gaziantep’teki hain
saldırıyı lanetliyoruz
saldırıyı lanetliyoruz
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, Ramazan Bayramı’nın ikinci gününde Gaziantep’te sivilleri hedef alan hain saldırıyı lanetledi.
9 vatandaşımızın hayatını kaybettiği, 57 vatandaşımızın yaralandığı saldırının barış ve demokrasiye de zarar verdiğine dikkat çeken Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun açıklaması şöyle:
“Teröre ve şiddete karşı her zamankinden daha fazla dayanışmaya ihtiyaç duyduğumuz günleri yaşıyoruz. Barışın ve kardeşliğin ön planda olması gereken bayramın ikinci gününde gerçekleşen Gaziantep’teki hain saldırıyı lanetliyoruz. Kaybettiğimiz vatandaşların ailelerine baş sağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz. Özgürlüğün, barışın ve demokrasinin egemen olduğu, kardeş kavgasının olmadığı bir Türkiye hayalini gerçekleştirmek için toplumun tüm kesimlerinin daha fazla çaba göstermesini bekliyor, bu hain saldırıyı kınıyor, aynı acıların yeniden yaşanmamasını umut ediyoruz.”
“Teröre ve şiddete karşı her zamankinden daha fazla dayanışmaya ihtiyaç duyduğumuz günleri yaşıyoruz. Barışın ve kardeşliğin ön planda olması gereken bayramın ikinci gününde gerçekleşen Gaziantep’teki hain saldırıyı lanetliyoruz. Kaybettiğimiz vatandaşların ailelerine baş sağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz. Özgürlüğün, barışın ve demokrasinin egemen olduğu, kardeş kavgasının olmadığı bir Türkiye hayalini gerçekleştirmek için toplumun tüm kesimlerinin daha fazla çaba göstermesini bekliyor, bu hain saldırıyı kınıyor, aynı acıların yeniden yaşanmamasını umut ediyoruz.”
22 Ağustos 2012 Çarşamba
TGC LOKALİ'NDE YANGIN...
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Lokali'nde bugün (22 Ağustos Çarşamba) saat 15.45 sıralarında yangın çıktı. Lokalin mutfağında elektrik kontağından çıktığı sanılan yangın, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye ekiplerince büyümeden söndürüldü.
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
20 Ağustos 2012 Pazartesi
KATILA KATILA GÜLEN YAVRU KEDİ...
Öğlen saatlerinde ailenin ziyaretine elim boş gittim. Bir kaç kare fotoğraf almak için üzerlerine kapatılan ve yarı açık şekilde konulan plastik kasayı almak için hamle yaptım. Hiç ummadığım bir tepkiyle karşılaştım. Önce benim yiyecek bir şeyler getirdiğimi sanarak miyavlayan kedi, yavrularına zarar vereceğimi zannederek bana patilerini ve dişlerini gösterdi. Kedi uzun uzun "pıssss" diye tepki verirken, yavrularından birisi ise annesinden korktuğumu sanarak katıla katıla gülüyordu!..
Şaka... Şaka... Çektiğim iki fotoğraf karesinden birinde böyle bir görüntünün ortaya çıktığını fark ettim ve blogda kullandım.
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
GÖKDELENLER VE İSTANBUL'UN TEPELERİ...
Kayışdağı
Çamlıca
İstanbul'un Anadolu ve Avrupa yakalarında mantar gibi biten gökdelenler, kentin yüksek tepelerinden Kayışdağı ve Çamlıca'nın yüksekliğini aştı... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
KADIKÖY İSKELESİ'NİN KÜÇÜK "BAĞLAMACISI"...
Eski Kadıköy İskelesi'nde vapurdan inen yolcuları küçük "bağlamacı" karşılıyor.
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
19 Ağustos 2012 Pazar
18 Ağustos 2012 Cumartesi
BÜYÜKADA'NIN "UYKUCU" ARAP YOLCUSU...
Ramazan ayı nedeniyle İstanbul'a gelen Arap turist sayısında gözle görülür önemli bir azalma Büyükada vapurunda daha çok göze çarpıyor. Her zaman Arap turistlerden dolayı oturulacak yer bulunmayan Adalar vapurunda dün (19 Ağustos Cumartesi) bu kez koltuklar boştu. Bu fırsatı kaçırmayan bir Arap turist, püfür püfür esen vapurun en üst katında (güvertede) dört kişilik bir koltukta uyurken... (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
HİKMET AKSOY'DAN BİR FIKRA...
Gurbet - Sıla Buluşma Bayramı...
Temel ile Dursun gurbette...
Fadime ile Dursune yol gözlüyorlar kocaları gelecek diye.
Fadime ile Dursune yol gözlüyorlar kocaları gelecek diye.
Sordum kendilerine:
- E kızlar, haçan kocağız gurbette,
siz ne yapacasınız yalnız gene burada?
siz ne yapacasınız yalnız gene burada?
Fadime de, Dursune de gözüme alaylı
alaylı baktıktan sonra yanıt verdiler:
alaylı baktıktan sonra yanıt verdiler:
- Sen da mi, bilmeysın... Temel da gelıyı, Dursun da...
Haçan oyle bayram edeceğuk ki gelende...
Haçan oyle bayram edeceğuk ki gelende...
17 Ağustos 2012 Cuma
İSTANBUL BOĞAZI'NDA YOĞUN TRAFİK...
İstanbul bayram nedeniyle bir yandan boşalırken, bir yandan da yabancı yolcu gemilerinin akınına uğruyor. Yabancı lüks bir yolcu gemisi Sarayburnu'nda "Ankara" yolcu gemisinin hemen yanına, üç tanesi de Karaköy-Salıpazarı'na demir attı. Salıpazarı'na demir atan dev gemilerden biri Marmara'ya açılırken, ikisi kenti gezen yolcularını bekledi. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
GALATA KÖPRÜSÜ KORKULUKLARINA "BAYRAM BOYASI!"
Galata Köprüsü'nün korkuluklarına "Bayram Boyası" yapıldı! Köprü korkuluklarının yanı sıra, uyarı levhaları ve üzerinde binlerce insanın yürüdüğü asfalt yol da boyadan nasibini aldı... (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
İKİ KİTAP...
Aykırı Kadınlar
(Osmanlı'dan
Günümüze Devrimci Kadın Portreleri)
Hüseyin Aykol
Gazeteci-yazar
Hüseyin Aykol, sol örgütlerle ilgili yıllar süren araştırmaları sırasında can
sıkıcı bir gerçekle karşılaştı. Neredeyse bütün sosyalist örgüt liderleri
erkekti. Yazar, konuyu biraz daha derinden araştırınca, Türkiye'de verilen
toplumsal mücadele tarihinin aslında kadınlarla dolu olduğunu, fakat
"erkek tarih"in onları ya görmezden geldiğini ya da öykülerini
kısaltıp önemsizleştirdiğini fark etti.
Yoksa solun yaşadığı başarısızlıkların temel nedeni kadınların hep geri planda kalmaları mıydı?
Lider olarak öne çıkan kadınların yanı sıra, eşini yaratan, ama onun gölgesinde kalan kadınların da mücadele ve katkılarıyla anlatıldığı Aykırı Kadınlar, bütün bu düşünce ve çabaların ürünü olarak ortaya çıktı.
Kitaptaki aykırı kadın portreleri:
Yoksa solun yaşadığı başarısızlıkların temel nedeni kadınların hep geri planda kalmaları mıydı?
Lider olarak öne çıkan kadınların yanı sıra, eşini yaratan, ama onun gölgesinde kalan kadınların da mücadele ve katkılarıyla anlatıldığı Aykırı Kadınlar, bütün bu düşünce ve çabaların ürünü olarak ortaya çıktı.
Kitaptaki aykırı kadın portreleri:
Fatma Aliye, Yaşar Nezihe, Nuriye Mevlan, Nezihe Muhiddin, Semra Hanım, Cemile ve Rahime, Sabiha Sümbül, Margarete Wilde, Sıdıka Demir, Sabiha Sertel, Fatma Nudiye Yalçı, Suat
Derviş, Neriman Hikmet,
Yıldız Sertel, Nezihe Araz,
Şekibe Çelenk, Gün Benderli,
1951 Tevkifatı Kadınları, Sevim
Belli, Sevinç Özgüner, Mübeccel
Kıray, Zehra Kosova, Behice Boran, Fatma Hikmet İşmen, İnci Tuğsavul-Özgüden, Mediha
Gezgin, Beria Onger, Sevgi
Soysal, Oya Baydar,
Ayşenur Zarakolu, Duygu Asena,
Meral Bekar, Kutsiye Bozoklar,
Sabahat Karataş, Mukaddes
Erdoğdu, Yaşar Seyman, Filiz
Koçali, Nevin Berktaş, Ayşe
Düzkan, Füsun Erdoğan, Leyla
Zana, Gültan Kışanak, Gurbetelli
Ersöz, Hacer Arıkan,Emine Ayna, Ayçe İdil Erkmen, Sabahat Tuncel.
Yakın Doğu'da Kadın
(Dışlanmışlık -
Eşitsizlik)
Ergün Sönmez
(İnci Tuğsavul'un
önsözüyle)
“Beyaz adam, önce
babamı öldürdü,
Çünkü babam onurlu
idi!
Beyaz adam babamın
yokluğunda annemi kirletti
Çünkü annem güzeldi
Beyaz adam biz
sahipsiz çocukları köle aldı”
der siyahi şair.
Sömürgeci sistem, en
büyük derebeyi ve en zorba erkektir.
Sömürgecilikte,
askeri egemenlik, işgal, tecavüz ve insana ihanetin sınırı oktur.
Soykırıma varan
sömürgecilikte; bilimin, kimliğin, ulusun, ülkenin, hak ve genel insanlık
değerlerinin tümden inkarı söz konusudur.
Kadın insiyatifi
elden bırakmamak için, erkek egemen eşitsizliğe ve sömürgeci-sömürü sisteme
karşı direnmek üzere öne atılır.
Kadın mücadelesi ile
evde edindiği inisiyatifi sokağa yansıtır.
Kürt ulusal ve
sosyal kurtuluş mücadelesinde kadının etkinliği bu sürecin sonucunda
oluşmuştur.
Konular:
-Toplum Şekillerine
Göre Cins Durumu
-Türkiye'nin Kadın
Problemi ve Kürt Kadın Hareketleri
-Türkiye'de Cins ve
Cinsel Yaşamdaki Ayrımcılığın Durumu
-Ailede ve Okullarda
Kızların Dışlayıcı ve Farklı Öğrenim ve Eğitim Durumu
-Kadının Cinsel
Yaşamının Dışlanması ve Kızlık Zarının "Kutsallığı"
-Cinsin Kendisini ve
Bulunduğu Toplumu Tanımasında Kısa Bir Açıklama
-Sosyalizmde Gerçek
Cins Eşitliği ve Kadın Özgürlüğü
EZGİLERLE MÜZİK...
Mehmet ÜNLÜ
Merhaba değerli
okurlar,
Bendeniz 1978
yılından 1995 yılına kadar yazılı basında birçok gazetede foto muhabirliği,
muhabirlik, büro şefliği, redaktörlük yapmış, 1995 yılından itibaren de görsel
basına geçerek muhtelif TV kanallarında muhabirlik, editörlük, istihbarat
şefliği ve haber müdürlüğünün yanı sıra, program metin yazarlığı yaptım. Emekli
olmama rağmen bitmez tükenmez sevda nedeniyle hâlâ fırsat buldukça editörlüğü
ve yazı yazmayı sürdürüyorum.
Ancak, küçük
denecek yaşta mandolin öğrenmeye başladım, kurslara devam ettim. Armoni, solfej
ve şan dersleri aldım.. Bir iki yıl sonra akustik gitar sahibi olup, onunla
hastalık derecesinde ilgilendim.. Birçok hocadan ders aldım, kendimi
geliştirmeye çalıştım.. Lise yıllarında okul orkestrası kurup, konserler
vermeye başladık.. Yaz aylarında da düğün
salonlarında çalışıyorduk. Bu uzun yıllar böyle devam etti.. Askerliğimi
orduevinde müzisyen olarak yaptım.. Askerlik sonrası daha kaliteli ve bu kez
klasik gitar edinip, sevdiğim bir tür olan Latin ve Nostalji Müziği ile
ilgilenmeye başladım.. Ve iyi repertuar oluşturduğuma inanıyorum. Hâlâ bir
yandan müzikten de uzak kalmamaya çalışıyorum.
Çok sevdiğim
değerli kardeşim, meslektaşım Süleyman Boyoğlu ile bir ara sohbet ederken bana “Babıali
News” adlı sitesinden bahsetti.. Çok beğendim, bir gazeteci gözüyle oluşturduğu
sitenin şirinliği ve sıcaklığı beni yazmaya itti. Süleyman, müzik konusunda
yazı yazmamı isteyince tereddütsüz kabul ettim. Kendisine teşekkürlerimi
sunuyorum.
Bundan böyle, zaman
zaman sizlerle
buluşacağız.. İlk yazımı sunuyorum:
MÜZİĞİN TOPLUMDAKİ YERİ VE ETKİSİ
Müziğin tek bir
dili olduğunu bilmeyenimiz
yoktur.. Müziğin, özellikle ruhumuzun yenilenmesi ile birlikte yüreklerimizin
ferahlamasına büyük destek olduğunu çok
iyi biliriz. “Müzik ruhun gıdasıdır”
özdeyişi ise küçük yaşlardan beri hepimizin belleğindedir. Sizlere, Latin Müziği’nin, Flamenco’nun, Rockn’Roll’un, Cazz ve Blues’un, Pop Müziği’nin ve
müzik dünyasının o muhteşem güzelliklerini,
adını tarihe altın harflerle yazdırmış sanatçılarını, çok değerli müzisyenlerle
ilgili çeşitli bilgiler aktarmaya çalışacağım.
Bu ilk yazımda,
müziğin genel olarak çıkış noktaları, değeri ve yeri konusundaki bilgileri paylaşmaya çalışacağım.
Müziğin kendine
özel anlatımı, duyguları ve bunları insanlara kuvvetle hissettirmek gibi
ayrıcalıklı bir yeteneği var. Tabi bu yeteneğin aktardığı mesajlar, söz
ve müziğin harmanlanarak,
enstrümanlarla bütünleşip, ezgiler halinde yayılmaktadır.
Kaliteli Müzik
İşte bu noktadan
itibaren müziğin kalitesi sorgulanır.. Ben de müziğin
her yönüyle kaliteli yapılmasından ve yaygınlaştırılmasından yanayım…
Nedir bu
kaliteli müzik? Bu sorunun cevabının apar topar verilmemesi
gerektiğini düşünüyorum.
Günümüz müzik
piyasasına şöyle bir dönüp baktığımız zaman, müzikalitenin ne durumda olduğu ortadadır.. Hani,
eskilerden gelen bir cümle vardır ya ara sıra hatırlanan, “eskiye rağbet olsa idi, bit
pazarına nur yağardı”.. Evet.. Ne yazık ki, eskiyi arayışın, eskiye özlemin
burunlarda tüttüğünü bal gibi görüyoruz.
Peki, bu özlem
niye, neden geriye dönüş harekâtı ile arşivler karıştırılarak, eski melodiler
yeni versiyonlarla sunulmaktadır?
İşte, bunun tek
nedeni, sadece ve sadece kaliteli
beste yapılmaması. Üretim artık yok. Nerede o
besteciler?.. Nerede o aranjörler? Ve nerede o söz
yazarları?..
Buradan
soruyorum.. Var mı,
eskilerin pabuçlarını dama atabilecek kişiler?..
Sizce var mı?
Bence yok!..
Bakınız, bu
sözlerim asla birilerinin
damarına basılması amacını taşımamaktadır.. Ama bir hafta, on beş gün gibi kısa
sürede yazılan şarkıları duymak zorunda kalıyoruz ne yazık ki..
Duygu yoksunu, “Synthesizer”dan
programlanmış efektlerin eşliğinde,
ne anlattığı anlaşılamayan sözlerle, “ucube”
müzik türlerinin genç beyinlere aşılanmasıyla, toplumumuzun içinde
bulunduğu durumu, psikiyatristler de açıklayamaz halde..
Buradan, bir Çiğdem
Talu, bir Melih
Kibar, bir Fecri
Ebcioğlu, bir Sezen Cumhur Önal gibi yazdıkları şarkı sözleriyle, Atilla Özdemiroğlu gibi besteci ve aranjörlüğüyle Türk
Pop Müziği’nde adını altın harflerle yazdırmış birçok üstadın yerini
doldurabilecek kim var diye sormak, sorgulamak gerekmiyor mu? .. Bu değerler,
popüler müziğimizin temel taşları olarak bir çırpıda hemen aklımıza gelenler…
Unutulmaz Sesler
Unutulamaz
sesleriyle; Barış
Manço, Tanju Okan, Cem Karaca, İlham Gencer, Şevket Uğurluer, Alpay, Dario
Moreno, Bülent Ortaçgil, Edip Akbayram, Sezen Aksu, Leman Sam, Fatih Erkoç,
Metin Ersoy, Ömür Göksel, Timur Selçuk, Özdemir Erdoğan, Ajda Pekkan, Ersan
Erdura, Erol Evgin, Erol Büyükburç, Salim Dündar, Ferdi Özbeğen, Yıldırım
Gürses, Selçuk Ural, Rana-Selçuk Alagöz, Zülfü Livaneli, Erkin Koray, Fikret
Kızılok, Timur Selçuk, Nüket Duru, Nilüfer, Hümeyra, Ayla
Algan, Esmeray, Füsun Önal, Ayten
Alpman, Esin Avşar, Berkant,
Kayahan, Selda Bağcan gibi değerli yorumcular ve Süheyl Denizci, Doruk Onatkut,
Şerif Yüzbaşıoğlu, Beyaz Kelebekler, Haramiler, Modern Folk Üçlüsü, İstanbul
Gelişim, Üç Hürel, Moğollar, MFÖ gibi değerli orkestra ve gruplar yeri dolduramayacak
müzisyenlerin şarkıları uzun yıllar top-on olarak yer alır, 45’lik plakları
33’lük albümleri yok satardı..
Onno Tunç, Norayr
Demirci gibi aranjörler de Popüler Müziğimiz’e
çok büyük katkılar sağladılar.
1960’dan 1985’lere
kadar bırakın Türkiye’de,
adları dünya çapında bir bir dolaşıyordu. Hatta, Dario Moreno, Marc Aryan,
Adamo, Anne Marie David gibi
Avrupa’nın tanınmış bir çok sanatçısı ülkemizde Türkçe albüm bile hazırladılar, çok sevildi,
çok beğenildi, aylarca listelerin başlarında yer aldı..
İşte, kaliteli müzik diye boşuna değinmiyoruz..
Hani derdik, slow müzik, hızlı müzik diye.. Yani, slow deyince iz bırakan, kısacası
beyinlerde yer eden aşk,
ayrılık, hüzün kokan
besteler; hızlı denince mutluluk, sevinç, çoşku
anlatılırdı..
Artık, hepsi
birbirine karıştı.. Şarkıda, “sevgilimden
ayrıldım, çok mutsuzum”, “o
beni terk etti şimdi ne yapsam” veya “bir
daha yüzüne
bakmam, beni aldattı” diye
yazılmış hüzün dolu sözlerin ardında, müthiş yüksek
volümlü ve aşırı
hızlı bir ritm, hani disko
ritmi denilen
müzik türü…
Fakat, bir
bakıyorsunuz, söyleyen ile izleyenler hepsi birden havalara zıplıyorlar.. Kimse
yerinde duramıyor, kim
ne kadar hızlı zıplarsa gibi bir de rekabet göze çarpıyor bu
arada..
Güya aşk veya
hüzün anlatan şarkılar!..
Peki, dinlerken
üzüleceğiz mi, sevineceğiz mi?
Karar vermek çok
zor. Ama besteciler mutlaka
aşk şarkısı yazmıştır(!), öyle
değil mi?
Artık, hızlı
olanı da buyurun siz düşünün…
Eleştriden kimse
çekinmemelidir.. Biz burada, daha iyi, daha kaliteli müziğin yapılması adına
görüşlerimizi ortaya koyuyoruz.. Kimseyi eleştirmek gibi bir niyetimiz yoktur,
olmayacaktır da..
Ama ne yazık ki
günümüzde müziğin, sadece para kazanmak için bir araç olduğunu üzülerek
görüyoruz..
Üzülüyoruz..
Çünkü iyi müzik yapan sanatçılar azaldı,
nerede ise bir elin parmakları kadar var ya da yoklar..
Popüler müzik başı boşluktan kurtarılmalı
Sonuç olarak,
Popüler müzik
dünyamız, artık başı boşluktan kurtulmalı, kaliteli hale gelmeli, birkaç şarkı ezberleyip kendisine
repertuar yaptım zannederek, müziğe
hasbel kader, iki şarkı
ezberleyip (sanatçı!..)olmaya karar vermiş kişilere pirim verilmemeli diye
düşünüyorum. Buradan, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bir vecizesini
aktarmadan geçemeyeceğim, “Efendiler... Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan
olabilirsiniz; hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat sanatçı olamazsınız.
Yaşamlarını büyük bir sanata adayan bu çocukları sevelim. (1930)
Hoşçakalın…
16 Ağustos 2012 Perşembe
TGC'DEN KINAMA...
Bugün 90 dolayında gazetecinin ceza evinde bulunduğunu, gazeteciler hakkında açılmış 10 bine yakın dava olduğunu hatırlatan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun açıklaması şöyle:
"Dışardaki gazeteciler de sözlü ve fiziksel şiddetle hedef alınmakta itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Birçok gazeteci korku ve tehdit dolu günler geçirmektedir. Gazetecilerin gazeteciler tarafından hedef gösterilmesi ayrıca üzüntü vericidir. Gazetecilik, hiçbir zaman, görüşlerini paylaşmadığımız insanların afişe edilmesi veya hedef gösterilmesi mesleği olamaz. Olmamalıdır. Meslektaşlarımızdan Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'nin, 'Gazeteci; bilgi ve haber alma, yorum yapma ve eleştirme özgürlüklerini ne pahasına olursa olsun savunur' ve 'Gazeteci; başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur' ilkelerine titizlikle uymalarını bekliyoruz. Hedef gösterilen gazetecilerin can güvenliklerinin korunması için yetkilileri göreve çağırıyoruz."
ŞEYH BEDRETTİN'İN MEZARI...

Bu sabah Sultan
2. Mahmut ve 2. Abdülhamit’in mezarının da bulunduğu Çemberlitaş’taki türbenin
önünden geçerken yaşlı bir amcanın mermerlerin arasında fışkıran yeşil otları
yolarken gördüm; bir kare fotoğrafını çektim. Sonra kendimi türbenin içinde buldum.
Lise ve gazetecilik
hayatım Sultanahmet ve Cağaloğlu bölgesinde geçti. Hâlâ da o bölgedeyim.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne (TGC) gidip gelirken hep önünden geçtiğim 2.
Mahmut türbesine ilk girişim yıllar önce “İlk Basın Şehidi Hasan Tahsin”i anma
nedeniyle olmuştu. Sonraki yıllarda da birkaç kez yine tören için gitmişliğim
vardı. Bir kerede “Bâb-ı Âli Şenlikleri” kapsamında gitmiştim. Şenliğe katılan
konukları gezdiren rehbere:
- Burada Şeyh Bedrettin’in de
mezarı var, ondan neden bahsetmiyorsunuz?” dediğimde adam çılgına dönmüştü.
- Biz Kültür
Bakanlığı’nın verdiği bilgiler doğrultusunda hareket ederiz. Bize burada öyle
birinin yattığından hiç bahsedilmedi vs. vs..
Sesimi daha
fazla çıkarmadım, çünkü şenlikleri benim de üyesi olduğum ve Basın Senatosu
Sekreterliği yaptığım Cemiyetimiz düzenliyordu.
Bundan birkaç
yıl önce usta romancımız Yaşar Kemal’i ziyaretimde Şeyh Bedrettin’den söz
açılmıştı. Yaşar Kemal’e:
-Yaşar Ağabey, Şeyh Bedrettin’in
Sultan 2. Mahmut türbesinin içindeki mezarını biliyorsunuz.
-Evet, biliyorum, dedi.
-Şeyh Bedrettin’in mezarı diğer
mezarların ihtişamı karşısında çok mütevazı kalıyor.
Yaşar Kemal,
heyecanlandı:
-Nasıl olur! Ne yapılması
gerekiyorsa ben yardıma hazırım. Yalnız Kültür ve Turizm Bakanlığı ile konuşmak
gerekir, demişti.
Bugün türbeden
içeri girdim, ardımdan biri kadın genç iki turist daha geldi. Ziya Gökalp’in,
Hasan Tahsi’nin mezarlarının fotoğrafını çektikten sonra Şeyh Bedrettin’in yattığı
gömütün başına gittim. Hemen hemen yerle bir seviyede olan Şeyh Bedrettin’in
mezarının orta yerinde kırmızı bir gül ağacı vardı. Bir de mezarın mermeri
üzerinde yavru kedi…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
15 Ağustos 2012 Çarşamba
ABORJİNLERİN ÇALGISI...
Eminönü'nde bir genç, Aborjinlerin çalgısı olarak bilinen "Didgeridoo"yu özel bir teknikle üflerken, çalgıya ve sesine alışık olmayan vatandaşlar, meraklı gözlerle müzisyeni izlerken görülüyor. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
HARUN KARADENİZ ANILDI...
68 kuşağı gençlik liderlerinden Harun Karadeniz, ölümünün 37. yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Burhan Felek Konferans Salonu'nda, 68'Liler Birliği Vakfı'nca düzenlenen forumla anıldı. Forumda arkadaşları kanser hastalığına yakalanarak genç yaşta yaşamını yitiren Harun Karadeniz'i anlattı. Harun Karadeniz sabah da Karacaahmet Mezarlığı'ndaki gömütü başında anıldı.
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)