Bir zamanlar (Karakoçan ile Kiği karayolu henüz yapılmamışken) hırsızların, çaldıkları küçük ve büyük baş hayvanları kesip yedikleri çeşme... Halk arasında "Hırsız Çeşmesi" olarak bilinen ve şimdi Kiğı'ya giderken kara yolunun hemen altında bulunan çeşmenin bulunduğu yer, bugün piknik alanı olarak hizmet veriyor.
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
29 Eylül 2013 Pazar
28 Eylül 2013 Cumartesi
BİR ANA VE ENİKLERİ...
O bir anaydı,
ama bir değil, iki değil, üç değil tamı tamamına on iki eniğin anası… Adı da
“Karakız”dı.
Refahiye'nin Bahasor Köyü’nde Ağustos ayının sonlarına doğru bir batında 12 yavru
dünyaya getirdi Karakız. Eniklerinin daha gözleri açılmamıştı. Karakız yaşlı bir söğüt ağacının kovuğuna gizlediği sevimli yavrularını
doyurmak için küçük bir köy olan Bahasor’ün bütün kapılarını her gün dolaşıyordu.
Karakız, yine yağmurlu bir günde bütün kapıları dolaştı. Ne
yazık ki yavrularına süt olabilecek yiyecek bir şeyler bulamıyordu.
Ta ki, kapısını beklediği Memet, “Karakız… Karakız… Geh geh…” diye seslenene kadar. Karakız, sesin geldiği yöne uçarcasına koştu ve sahibinin ilçeden bolca getirdiği rengi
morarmış tavuk etine büyük bir iştahla saldırdı…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
DOĞA VE DOSTLUK...
İstanbul'da bir boya fabrikasında emekli olduktan sonra Erzincan-Refahiye'ye bağlı Pusans Köyü'ne (Yazıgediği) yerleşen Ekrem Gülkan, kendi sürüsünün çobanı oldu. Ekrem Gülkan'a önce doğadaki tüm canlılar, sonra da köpeği ile koyunu dost oldu... Sevimli dostları Gülkan'ı hiç yalnız bırakmıyor, attığı her adımına eşlik ediyorlar...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
26 Eylül 2013 Perşembe
ERTAN GÖKALP VE DENİZ TEZTEL'İN ANISINA...
Mehmet ÜNLÜ
12 Eylül 1980
askeri darbesinin ardından göz altına alınan bir çok insan, Üsküdar-Selimiye’deki
1.Ordu Komutanlığı kışlasının içinde yer alan Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde
yargılandı.
Artık,
Türkiye’nin nabzı burada atmaya başladı… Bu arada askeri idarenin getirdiği;
kimilerine göre,”terör belasından kurtularak rahat bir nefes alındığı
düşüncesi” kimilerine göre de, “suçsuz insanların sudan sebeplerle göz altına
alınıp tutuklanmaları ve hatta gözaltında iken de işkencelere maruz kalındığı ”
iddiaları hakimdi. Ama, kimse “gık bile diyemezdi. Çünkü, “gık” diyeni de hemen
alıp atarlardı zindanlara..
Darbe ile
birlikte uygulanan sıkıyönetim nedeniyle saat 24.00’ten itibaren başlayan
sokağa çıkma yasağı, zaman içerisinde 02.00’den itibaren uygulanmaya başlandı..
1402 sayılı
sıkıyönetim kanununa çeşitli nedenlerle muhalefet ettikleri gerekçesiyle
binlerce insan göz altına alındı. Bunların içerisinde gece 23.59’da yasağa bir
dakika kala veya 00.01 yani yasağın
başlangıcından bir dakika geçmesiyle göz altına alınan insanlar da inanılmaz
çoğunlukta idi.
Adam bir
şekilde evine gelirken bir dakika gecikmiş ” gel’…”, “…yahu trafik yoğundu!..”
“gözaltı!..” doğru Selimiye’ye…” gözaltında
kalacağın süre belirsiz. Belki
bir hafta on gün sonra çıkarılırsın hakimin karşısına. Tabi tutuklanıp doğru
Metris, Davutpaşa, Sultanahmet Cezaevleri’ne veya bir başkasına koyulursun… İçeride
kalacağın tutukluluk süren de, gözaltı süresi gibi hiç belli değil. Alacağın ceza ise 3-6 ay arası.. Zaten
gözaltı ve tutukluluk süreleri nerede ise 5-6 ayı bulur. O zaman fazladan
yattığınla kalırsın..
"Sıkıyönetim Muhabirliği..."
İşte,
bütün bu müthiş tutuklu sanıklar trafiği ve sirkülasyonu basının ilgisini
çektiği gibi, kamuoyu tarafından da ilgi odağı haline geldi. Bu arada basında “Sıkıyönetim Muhabirliği” adında apayrı bir
saha da oluştu.
O zaman sadece
TRT vardı. Ayrıca Anadolu Ajansı da bir
devlet kurumu olması sebebiyle, görevlendirilen muhabirler için soruşturma
yapılmaz, diğer muhabirler için Sıkıyönetim Komutanlığı gerekli araştırmayı
yapardı..
İşte
TRT’den Sefer Bilirgen ve AA’dan Ertan Gökalp muhabir olarak görevlendirildi.
Ancak, bu ikili askeri muhtıra nedeniyle 1971’den itibaren
yapılan
yargılamaları takip etti. 12 Eylül’den itibaren de görevlerini başarılı şekilde
devam ettirdi..
Onlara Hürriyet
Gazetesi’nden Özkan Altıntaş katıldı. Bu arada Zeki Kuban da Tercüman Gazetesi’ni temsil
ediyordu bir süre sonra merkeze geçince yerine ben görevlendirildim.
İlk
zamanlar bayağı zorluk çektim.. Selimiye kışlasında muhabir olarak bulunmak,
yani mahkeme üstelik askeri mahkemeler..
Birçok duruşma salonu.. Bana çok zor geliyordu.. Ama arkadaşların çok büyük
yardımları olduğu için rahat çalışmamı
sağladılar..
Bir süre
sonra sevgili Deniz Türk Haberler Ajans’ını temsilen aramıza katıldı. Ara sıra
önemli davaları takip etmek için Cumhuriyet Gazetesi’nden Necdet Doğan gidip
geliyordu. Hatta, ilk adliye muhabiri Vasfiye Özkoçak ablamız da zaman zaman
duruşmaları izlemeye gelirdi.
Biz aylar
sonra birbirimizle çok iyi kaynaştık. Sefer Bilirgen, Ertan Gökalp, Özkan
Altıntaş, Deniz Teztel ve Mehmet Ünlü.. Olduk beşi bir yerde..
İstanbul
Sıkıyönetim Muhabirleri olarak adımız da duyulmadı değil hani.. Sabah erken
gelir, nerede hangi dava var?, kim yargılanacak? diyerek araştırma yapıp,
kafamıza göre duruşmalara girerdik..
Zaman
zaman 8 civarında olan duruşma salonuna dağılıp hepimiz kayda değer dava
arardık, girer izlerdik.. Haber olacak dava konusu varsa takip ederiz veya ayrı
ayrı izledikten sonra, birbirimize bilgi aktarırdık. Dayanışmamız zamanla o
kadar güçlendi ki, “bugün haber geçmiyoruz” diye karar verdik mi, orada
kalırdı. Kimse kimseyi asla atlatmazdı..
Öğle
yemeklerine birlikte gideriz.. Yemekten sonra mutlaka kahvehaneye uğrayıp pişti
oynamayı da ihmal etmezdik. Hatta akşam
mesai bitiminden sonra Selimiye’de “Orhan’ın Yeri Ocakbaşı” na uğrayıp, bir
kebap iki kadeh sallamadan evlere dağılmazdık..
Gerçekten örnek
düzeyde birlik ve beraberlik içinde hem arkadaşlığımız hem de meslektaşlığımız
mevcuttu..
Deniz
kardeşimiz bizim için bir bayan muhabir değil, erkek arkadaşlarımızdan birisi
idi sanki.. Yanında rahat konuşur, çok rahat espriler yapabilirdik..
Deniz bir
süre sonra Cumhuriyet’i temsil etmeye başladı.. Deniz’in yerine de THA’ndan Sevim
Ertemur çalışmaya başladı..
Sefer
Bilirgen ise TRT’den ayrılıp, Güneş Gazetesi’nin muhabirliğini yapmaya başladı.
Artık verilen Nikon fotoğraf makinesiyle çalışıyordu.
Beşi Bir
Yerde Sıkıyönetim Muhabirleri .. Ya bir duruşmanın başlamasını bekliyoruz, ya
da getirilecek tutuklu sanıkları…Sonuçta bir hatıra fotoğrafı çektirmeye karar
verimişiz.. Soldan itibaren Ertan Gökalp (AA), Sefer Bilirgen (Güneş), Deniz
Teztel (Cumhuriyet), Özkan Altıntaş (Hürriyet), Mehmet Ünlü (Tercüman)
1.Ordu ve
Sıkıyönetim Komutanlığı Halkla İlişkiler birimini ziyaret ettiğimiz gün. Özkan
Altıntaş, Sefer Bilirgen, Necdet Doğan, Mehmet Ünlü, Deniz Teztel
Atatürk’e hakaret
suçlamasıyla yargılanan bir rahibin duruşmasını izlerken. Deniz Teztel ve Özkan
Altıntaş
Fakat, telefonla
merkeze aktarılan haber metinini yazan kişi yanlış anlayıp hatalı yayınlanırsa,
derhal muhabir hakkında soruşturma açalırdı.. Onun için öncelikle haberi
birlikte hazırlar, kağıtlara döker, birbirimizi teyit ettikten sonra telefon
açıp yazdırırdık. Bu nedenle başımız hiçbir zaman ağrımazdı..
Eğer fotoğraf gerekirse bir eleman gelir hepimizin kasetlerini alır
Hürriyet’in Cağaloğlu Bürosu’na bırakır, her kurumun kendi görevlisi gelip
oradan dia veya siyah beyaz negatif filmleri alır baskıya yetiştirirdi. Ancak
çok önemli davaların ilk celsesinde mutlaka sanıkların fotoğraflarını çekerdik.
Mesai
bitiminden sonra hep birlikte bir akşam yemeğindeyiz..
Evet…Yıllar yılları
kovaladı, bizler zaman içinde bu görevden ayrıldık. Ben yaklaşık 2 yıl sonra
daha önce görev yaptığım Tercüman Kadıköy Bürosu şefliğine yeniden döndüm.
Ertan bu kez benim yerime Tercüman Gazetesi temsilcisi olarak görevini
sürdürdü..
Baktık ki, zaman su
gibi akıp gitmiş.. Sıkıyönetim geçip gitmiş.. Asli görevlerimize dönmüşüz,
emeklilik gelmiş çatmış…
Ancak, bizler zaman
içerisinde birbirimizden pek kopmadık.. Özellikle ben Ertan ile evlerimizin de
yakın olması nedeniyle buluştuğumuz gibi, sık sık telefonla da görüşüyorduk.
Tarih 21 Şubat 2012..
TGC’den cep telefonuma gelen bir mesaj beni şok etti.. “Ertan Gökalp’i
kaybettik”..
Ertesi gün
cenazesine katılıp, çok sayıda meslektaşımızla birlikte yolcu ettik sevgili
Ertan’ı.. Işıklar içinde yat” dileğimizle, sonsuza dek kalbimizde yaşayacağını
vurguladık..
Tarih 23 Eylül
2013… TGC’den cep telefonuma gelen bir mesajla yine şok oldum.. “Deniz Teztel’i
kaybettik”..
Son yolculuğunda onu
da birçok meslektaşı ile birlikte yalnız bırakmadım. Denizi de kalbimize gömdük.. Aynı dualarımız onun için
de geçerli..”Işıklar içinde yat”…
Bugüne kadar nice meslektaş
ağabeyilerimiz, nice arkadaşlarımız, nice kardeşlerimiz, şu veya bu şekilde
terk-i dünya ettiler… Hepsi için “Allah
rahmet etsin” demekten başka elimizden bir şey gelmez..


Değerli kardeşlerim
“Işıklar içinde uyuyun.. Anılarınız her zaman bizimle birlikte, daima
hatırlanacaksınız. Türk basınına verdiğiniz onca güzel hizmetler asla
unutulmayacaktır..Asla elveda demiyorum…
AVUSTURYA'DAKİ GENEL SEÇİMLER ÜZERİNE...
Avusturya'da
genel seçimler 29 eylül 2013’de yapılacak. Türkiye kökenli milletvekilli
adaylarından Viyana'da Nurten Yılmaz (SPÖ) ve Alev Korun (Die Grüne) milletvekili olabilecek sıralarda . Tirol'de Kürt kökenli Aygül Berivan
Aslan ’Die Grüne’den parlementoya
girmesi bekleniyor. Dolayısıyla bu seçimlerde 3 Türkiye kökenli
milletvekili Avusturya ulusal parlamentosuna girmesi söz
konusudur. Viyana’dan aday gösterilen isimlerden Kemal Yıldız, Şafak Akçay, Aziz Gülüm, Mustafa
Yenici, Ekrem Resul Gönültaş ( Viyana’da islami kimliği ile öne çıkan bir
isim), Öztürk Şenay, Aslan Ergen (Süryani kökenli), Aziz Miran (Güney Kürdistan
kökenli), Mısır’lı Omar al Rawi (islami kimliği ile tanınıyor) SPÖ’nün milletvekili
adayları.
Yukarı Avusturya’da bir aday ise Fatma Küçükuncular, SPÖ saflarında politikaya atılmış bir göçmen. Adaylar listesindeki yerine gelince; Küçükuncular,“Oberösterreich Ülke Listesi“nde (Landesliste OÖ) 15. sıra adayı, eyalet listesinde (Bundesliste‘de) ise 236. sırada.
Yukarı Avusturya’da bir aday ise Fatma Küçükuncular, SPÖ saflarında politikaya atılmış bir göçmen. Adaylar listesindeki yerine gelince; Küçükuncular,“Oberösterreich Ülke Listesi“nde (Landesliste OÖ) 15. sıra adayı, eyalet listesinde (Bundesliste‘de) ise 236. sırada.
ÖVP’den Türkiye kökenli Şirvan Ekinci,
Hasan Vural, Mustafa İşcel,
Arap kökenli Müslüman bir aday ise Salzburg’da aday oldu. ÖVP ve SPÖ Avusturya vatandaşı olan Müslümanların oylarını hedeflemektedir. Yabancı
düşmanı parti olarak bilinen FPÖ’den Türkiyeli aday yok.
Avusturya Komünist Parti’sinde (KPÖ)
Salzburg'da Türkiyeli iki aday Resul Şen (3. sırada), Süleyman
Vurgun 6 sırada aday oldu. KPÖ’nün seçim çalışmaları çok kısıtlı ama oylarında
kesin bir yükselme yapacağı beklenilmektedir.
29 eylül 2013 seçiminde KPÖ’nün
oylarını artıracağına inananlardanım. KPÖ’nün Graz’daki başarısının Avusturya
geneline yansıyacağını düşünüyorum. KPÖ Graz’da yüzde 20’e varan bir oy
patlaması yapmıştı.
İslami kimlikli Yeni Hareket gazetesi
seçim değerlendirmesinde şöyle diyor: “’Seçimlerde
hangi tarafız?. Yazılarımızı takip edenler bilirler (…) SPÖ ve ÖVP içinde (…) En azından Müslüman toplumun sözcüsü
olurlar. Dindarlara ve muhafazakârlara
sırt çeviren Yeşiller’e biz de sırt çevireceğiz. Oy istemek için camilerimize,
derneklerimize gelmesinler.”
Anketler, 4 partinin seçim barajı aşacağını gösteriyor.
Avusturya işçi sınıfının kazandığı sosyal devlet modelini, sosyal hakları ortadan kaldırmak için
tasarruf paketlerini devreye sokan SPÖ, ÖVP ve FPÖ gibi partilerdi. Kendi
aralarında hükümet ortaklıkları kurarak istedikleri kanunları meclisten
geçirdiler. Göçmenlerin yasalar önünde eşit olmasını istemeyenlerde yine
bunlardı. Avusturya vatandaşı olmayanların seçme hakkını kabul etmeyen de, işçiler
arasında yerli ve yabancı ayırımı yapan, yabancı işçilerin aylıklarının
yerlilerden daha az maaş almasını savunan da bu partiler.
Yabancı yasaları sürekli değiştirerek
yabancılar aleyhine kanunlar çıkartanda bu partiler.
Hükümet ortaklığı yapan SPÖ ve ÖVP ya
da ÖVP-FPÖ yabancılar kanunları üzerinde oynuyorlar.
Palementodaki milletvekili sayısı 183’dir.
Tamda bu noktada şunu
belirtmekte yarar var. İslamcı adaylardan Hasan Vural, 23 Viyana'da yaptığı
seçim konuşmasında asparagas iddialarda bulundu. "Yeşiller Partisi, 16 Viyana
pazar yerinde Türklere kondom dağıtıyor. Jugent zentrum, Müslüman çocukları
ailelerinden alınıp Hristiyan ailelere veriyor'' diye yaptığı açıklamasına ÖVP
Viyana il başkanı sert tepki gösterdi: “'Hasan Vural bir daha böyle açıklamalar
yaparsa görevinden alırız.'' Profil gazetesi yazarlarından Edith ise “Bu
açıklamaların somut olarak ispatlanması gerektiğini, yalan sözlerle insanları provokasyona
getirilmesi son derece yanlıştır” diye köşe yazısına not düşüyor.
Anketlere göre KPÖ ve BZÖ’nün seçim barajını aşması çok zor görülüyor.(Avusturya'da seçim barajı % 4)
Avusturya işçi sınıfının kazandığı sosyal ve ekonomik hakları tasarruf paketleriyle ortadan kaldırılmasını meclisten geçiren SPÖ, ÖVP ve FPÖ göçmenlerin yasalar önünde eşit olmasını savunmuyorlar.
İşçiler arasında yerli ve yabancı ayırımı yapan, yabancı işçilerin aylıklarının yerlilerden daha az maaş almasını savunan partiler. FPÖ, ırkçılık yaparak, yabancı düşmanlığı üzerinden oylarını artıran bir parti. Avusturya televizyonu ORF 1'de FPÖ Başkanı Strache ile SPÖ Başkanı Faymann seçim tartışması yaptı. Tartışmanın son turunda, elinde bir afişle, ''Almanca konuşmuyor musunuz, Türk müsünüz? Niye Türkçe pankartlar bastırıyorsunuz. Siz bundan rahatsızlık duymuyor musunuz.'' diyen Strache, E.R.Gönültaş'ın hazırladığı Türkçe olan ''Bizim Başbakanımız Faymann '' afişini gösterdi.
Eski Savunma Bakanı Darobosch, SPÖ'nün seçim koordinatörü; “Türkçe kampanya yapmamız söz konusu değil. Türkçe kampanya yürütülemez, nerde varsa indirilecek” diye açıklamada bulundu.
ÖVP'nin Entegrasyondan Sorumlu Eyalet Bakanı Kutz da seçim kampanyasında “Seçim dili mecburiyettir. Önemli olan Almancadır” diye açıkladı.
Anketlere göre KPÖ ve BZÖ’nün seçim barajını aşması çok zor görülüyor.(Avusturya'da seçim barajı % 4)
Avusturya işçi sınıfının kazandığı sosyal ve ekonomik hakları tasarruf paketleriyle ortadan kaldırılmasını meclisten geçiren SPÖ, ÖVP ve FPÖ göçmenlerin yasalar önünde eşit olmasını savunmuyorlar.
İşçiler arasında yerli ve yabancı ayırımı yapan, yabancı işçilerin aylıklarının yerlilerden daha az maaş almasını savunan partiler. FPÖ, ırkçılık yaparak, yabancı düşmanlığı üzerinden oylarını artıran bir parti. Avusturya televizyonu ORF 1'de FPÖ Başkanı Strache ile SPÖ Başkanı Faymann seçim tartışması yaptı. Tartışmanın son turunda, elinde bir afişle, ''Almanca konuşmuyor musunuz, Türk müsünüz? Niye Türkçe pankartlar bastırıyorsunuz. Siz bundan rahatsızlık duymuyor musunuz.'' diyen Strache, E.R.Gönültaş'ın hazırladığı Türkçe olan ''Bizim Başbakanımız Faymann '' afişini gösterdi.
Eski Savunma Bakanı Darobosch, SPÖ'nün seçim koordinatörü; “Türkçe kampanya yapmamız söz konusu değil. Türkçe kampanya yürütülemez, nerde varsa indirilecek” diye açıklamada bulundu.
ÖVP'nin Entegrasyondan Sorumlu Eyalet Bakanı Kutz da seçim kampanyasında “Seçim dili mecburiyettir. Önemli olan Almancadır” diye açıkladı.
Türkiye’de ki seçimlerde izlenen ırkçı
tutum aklıma geldi; “Seçimlerde
Kürtçe afiş olur mu? Kürtçe konuşulur mu?” tartışması gibi bir durum
yaşandı Avusturya’da.
Düşünsenize şöyle bir; sosyal demokratlar, sağcılar, ırkçılar aynı kulvarda birleşiyorlar. 1 milyon göçmen Avusturya'da yaşıyor. Ve bunların seçme hakkı yoktur. Avusturya'da 350 bin Türkiyeli yaşıyor. Utanç verici bir ırkçılık olayı yaşanıyor ve kimse bu olayı kınamıyor. Türk medyası olaya sessiz kalıyor. (Acaba Kürtlerle ilgili bir durum olsaydı nasıl bir tavır alırlardı.)
Avusturya’da seçmen sayısı 6.4 milyon. Parlamentoda ki milletvekili sayısı 183’dir. Şu an iktidarda iki partinin koalisyonu sürmektedir. SPÖ ile ÖVP iki dönem iktidar ortaklığı yapıyor.
Düşünsenize şöyle bir; sosyal demokratlar, sağcılar, ırkçılar aynı kulvarda birleşiyorlar. 1 milyon göçmen Avusturya'da yaşıyor. Ve bunların seçme hakkı yoktur. Avusturya'da 350 bin Türkiyeli yaşıyor. Utanç verici bir ırkçılık olayı yaşanıyor ve kimse bu olayı kınamıyor. Türk medyası olaya sessiz kalıyor. (Acaba Kürtlerle ilgili bir durum olsaydı nasıl bir tavır alırlardı.)
Avusturya’da seçmen sayısı 6.4 milyon. Parlamentoda ki milletvekili sayısı 183’dir. Şu an iktidarda iki partinin koalisyonu sürmektedir. SPÖ ile ÖVP iki dönem iktidar ortaklığı yapıyor.
Tercihli oy aldatmacası...
Avusturya Yeşiller Milletvekili
Alev Korun’la Viyana Alevi Toplumu Lokâli’nde karşılaştık. Seçim çalışması için
gelmediğini özellikle vurguladı. Ama yine de seçimler üzerine konuşmayı da
ihmal etmedi. Çünkü lokâlde bulunanların soruları vardı. Alev Korun,
sohbet de şunları söyledi:
“Her seçimde olduğu gibi 29 Eylül seçimlerinde de yine milletvekili aday
bolluğunu görüyoruz. SPÖ ve ÖVP de seçim listelerinde arka taraflarda birçok
göçmen ve Türkiye kökenli adaylar görüyoruz. Bu adayların hepsi, yerleri
itibariyle sanki gerçekten meclise gireceklermiş gibi tercihli oy istiyorlar.
SPÖ ve ÖVP hep aynı oyunu
oynuyor. Tercihli oy uygulamasıyla göçmen oylarını çantada keklik görüyorlar.
Tercihli oyla desteklenen aday meclise giremiyor. Viyana Eyalet Meclisi
seçimlerinde tercihli oy ile SPÖ’ye 6 bin oy kazandıran islamcı
aday Gülsüm Namal’dı. Ne oldu Gülsüm Namal’a, bu seçimlerde aday bile
değil.”
Avusturya’nın tek Türkiye kökenli Federal Milletvekili olan Alev Korun, SPÖ’nün ve ÖVP’nin tercihli oy aldatmacısına dikkat çekti. Korun, “Sosyal Demokrat Parti ( SPÖ ) ve Halk Partisi ( ÖVP ) partilerinde milletvekili adayı olan Türkiyeli adaylarla alay ediyor. Alay için listedeki yerlerine bakmaları yeterli olacaktır” diyor.
Avusturya’nın tek Türkiye kökenli Federal Milletvekili olan Alev Korun, SPÖ’nün ve ÖVP’nin tercihli oy aldatmacısına dikkat çekti. Korun, “Sosyal Demokrat Parti ( SPÖ ) ve Halk Partisi ( ÖVP ) partilerinde milletvekili adayı olan Türkiyeli adaylarla alay ediyor. Alay için listedeki yerlerine bakmaları yeterli olacaktır” diyor.
Türkiye kökenlilerin seçilme
şanslarının imkânsız olduğunu bunun sadece oy toplamak için en arka sıralarda
aday gösterildiğine de işaret eden Korun, şöyle devam etti:
“Mesela Viyana çıkaracağı
milletvekili sayısı 10 ise SPÖ ve ÖVP, listelerinde 15’inci, 19’uncu, 28’inci,
45’inci ve 65’inci sıralarında Türkiye kökenli adaylar gösterilmektedir. Yani
15’inci sıradaki adayın bile meclise girebilmesi için SPÖ’nün ve ÖVP’nin
oylarının beş kat artırması gerekiyor. Yani yüzde 500 yüzlük bir artış olması
gerekiyor. Bunun imkânsız olduğu ortada değil mi? Viyana’da yaşayan sizler
bunun farkında değil misiniz? Göçmenlere en ağır yabancılar kanunu çıkaran
parti de SPÖ. Ayrıca tercihli oylarla seçilebilmek için sadece Viyana’da 30 bin
civarında oy almak gerekiyor. Bunun ne kadar imkânsız olduğu da ortadadır. Adaylar
tercihli oy toplayıp partilerine bağışlayacaklar. Bunu bugün itibariyle tespit
ediyorum ve duymak isteyen seçmenlere söylüyorum. Seçimden sonra, ‘aman
tercihli oyları verdik, yine göçmenlerin aleyhine kanun çıkartan partilere
gitti. Adayımız da meclise giremedi’ diye kimse şaşırmasın. Çünkü bu oyuna
gelindiği sürece bu böyle devam edecektir.”
Bu arada, 29 Eylül seçimlerinde FPÖ’nün
oylarını bölecek olan Neo Liberral Frank
Stronach’dır. Stronach Kanada’da yaşayan çok zengin bir Avusturyalı.
Tercihli oyu istismar
edenler
İslamcılar, camilere, derneklere
gelen seçmenlerden seçim kartı almalarını istiyorlar. Muhtarlıklarda
mektuplu seçim kartı (Brief wahl karte) aldırarak, oy pusulalarına adayların
isimlerini doldurup gönderiyorlar. (Avusturya'da seçimlerde mektupla oy
kullanma yöntemi yapılmaktadır.)
29 Eylül seçimlerinde Türkiye
kökenli Avusturyalıların oyları konusunda bir anket yoktur. Kime ne kadar
oy verirler konusu Türk medyasında fazla yankı bulmadı. Avusturya basını da
Türkiyeli adaylara fazla yer vermedi. Avusturya'da yıllardan beri
değişmeyen kurallar devam ediyor. Türkiyeliler arasında, kaç dönemdir arka
sıralarda aday olanların ciddiye alınacak hiç bir önemi yok. Çünkü
seçilemeyecek yerdedirler.
Tercihli oyların bile faydası yok.
Çünkü partilerin tercihli oyların çok fazla bir anlamı yok. İnsan bu kadar açık
olarak kendini kandırabilir mi? diye sormak yersiz olur. Bilmemeleri mümkün
değil, biliyorlar ama kendilerini kandırmaya ihtiyaçları var, onun için de
böyle yapıyorlar.
Avusturya vatandaşlığına geçen Türkiyelilerin sayısı yaklaşık 60 bin kişidir. Bu demektir ki 29 Eylül seçimlerinde Türkiyeli, seçmenler KPÖ, SPÖ, ÖVP, Die Grüne, FPÖ, BZÖ, Die LİNKE gibi partilere oylarını verecekler. Bu demektir ki Türkiye kökenli Avusturya vatandaşı olanların oyları bu partiler arasında bölüşülecek. Peki, vatandaş olmayanlar?
Avusturya vatandaşlığına geçen Türkiyelilerin sayısı yaklaşık 60 bin kişidir. Bu demektir ki 29 Eylül seçimlerinde Türkiyeli, seçmenler KPÖ, SPÖ, ÖVP, Die Grüne, FPÖ, BZÖ, Die LİNKE gibi partilere oylarını verecekler. Bu demektir ki Türkiye kökenli Avusturya vatandaşı olanların oyları bu partiler arasında bölüşülecek. Peki, vatandaş olmayanlar?
Avusturya'da faaliyet gösteren SOS
Mitmensch Pasoport önemsiz (Pass Egal) ''Bu da benim seçimim'' mottosuyla
alternatif seçim sandıkları kurdu. 24.9. 2013. Saat 15.00'de başlayan oy verme
işlemlerine ilgi çoktu. Avusturya pasaportu olmayanlar oy vermek için
kuyruğa girdiler. Üç arkadaş gittik ama biz oy kullanamadık. İçişleri bakanlığı
önünde başlayan göstermelik seçim sandıkları, 29 Eylül Cumartesi gününe kadar
devam edecek. Avusturya'da yaşayan bir milyon'un üzerinde insanın
kendisini yönetecek insanları seçememesi, ne kadar demokrasiye uygundur? Bir
milyon'dan fazla insan Avusturya vatandaşı değil. Ama 30-40 yıldır burada
çalışıyorlar, burada yaşıyorlar. Ve bu insanların oy hakkı yoktur. Bu
insanların oyu olmadan, bu seçim ne kadar demokratik bir seçim olabilir?
SOS Mitmensch'in tavır aldığı 'pass egal' etkinliği çok anlamlı ve doğru bir
tavır.
Seçime ilgisizlik...
Avusturya’da oy verme hakkı olan Türkiyeli seçmenlerin geçen genel seçimde kullandıkları oy % 20'dir. Burada seçimi boykot değil, ilgisizlik söz konusudur.
Seçime ilgisizlik...
Avusturya’da oy verme hakkı olan Türkiyeli seçmenlerin geçen genel seçimde kullandıkları oy % 20'dir. Burada seçimi boykot değil, ilgisizlik söz konusudur.
Avusturya’yı ziyaret eden Başbakan
Erdoğan, ''Avusturya
vatandaşı olanlar bu ülkenin politikasında söz sahibi olmalıdır'' diye
söylemişti. Türkiye’de yaşayan çocukların çocuk paraları kesildi. Türkiye
kökenlilere çifte vatandaşlık yolu kapandı. Avusturya’da yaşayan Türkiye
vatandaşları oy kullanma hakkının olmaması sorgulanmıyor. Türkiye’de yapılan
seçimlerde burada oy kullanamıyorlar. Bunlara hiç bir çözüm üretemeyenler
mangal da kül bırakmayanlar açıklamalarda bulunmaları ne kadar samimidir?
Türkiye kökenli Avusturya
vatandaşları ( milliyetçiler ve dinciler kendilerine göre durumu kavradılar. Sosyal
demokrat parti’den aday olmaları siyasal anlamda çelişki arz etse de, sosyal
demokrat partiden aday olmalarını kimse yadırgamadı. Kimse merak da etmedi. Bunlar
Avusturya da sosyal demokrat parti’ye üye oluyorlar, partinin kazanması için
çaba sarf ediyorlar, ama
Türkiye de sosyal demokrat partinin kaybetmesi için mücadele ediyorlar.
Türkiye’de ki seçimlerde oy kullanmak için uçakla ve otobüsle gidiyorlar.
Kürt kökenli Avusturyalıların, Avusturya siyasetinde varlıkları
hissedilmiyor. Avusturya vatandaşı Kürt sayısı hakkında açıklanmış bir rakam
bulunmuyor.
Kürt kökenli vatandaşların daha politik
olduğunu düşündüğümüzde siyaset sahnesinde olmamaları büyük bir eksiklik… Büyük
bir hatadır diye düşünüyorum.
Avusturya’da insanların kalıcı olduklarını düşündüğümüzde sosyalistlerin ciddi bir konsepti olmadığını görmekteyiz. Türkiye politikaları ile yakından ilgilendikleri kadar Avusturya’daki gelişmelerle ilgilenmiyorlar. Türk milliyetçileri ve dincileri kendilerini değiştirdiler ama sosyalistler ve Kürtler değişmemek için direniyorlar. Avusturya’nın politik çalışmalarına sıcak bakmıyorlar. Bakmadıkları gibi bunun teorisini yapanları bile eleştiriyorlar.
1980’li, 90’lı yıllarda Avusturya toplumuyla, Avusturyalı partilerle en çok bağı olan insanlar sosyalistler ve Kürtlerdi. Bugün ise Avusturyalı partilerle İslamcı ve milliyetçiler daha çok diyalog içindeler.
Aradan geçen zamanda dinciler ve milliyetçiler örgütlenmelerini güçlendirdiler, önemli oranda yetkinleştiler ve her konuya müdahale edebilecek bir konuma geldiler. Avusturya’daki Türkiyeli sosyalistler ise Türkiye’de ki örgütlerin buradaki uzantısı olmanın ötesine gidemediği ve dolayısıyla da genel geçer söylemi aşamadığı için önemli bir gelişme gösteremediler.
Avusturya’da insanların kalıcı olduklarını düşündüğümüzde sosyalistlerin ciddi bir konsepti olmadığını görmekteyiz. Türkiye politikaları ile yakından ilgilendikleri kadar Avusturya’daki gelişmelerle ilgilenmiyorlar. Türk milliyetçileri ve dincileri kendilerini değiştirdiler ama sosyalistler ve Kürtler değişmemek için direniyorlar. Avusturya’nın politik çalışmalarına sıcak bakmıyorlar. Bakmadıkları gibi bunun teorisini yapanları bile eleştiriyorlar.
1980’li, 90’lı yıllarda Avusturya toplumuyla, Avusturyalı partilerle en çok bağı olan insanlar sosyalistler ve Kürtlerdi. Bugün ise Avusturyalı partilerle İslamcı ve milliyetçiler daha çok diyalog içindeler.
Aradan geçen zamanda dinciler ve milliyetçiler örgütlenmelerini güçlendirdiler, önemli oranda yetkinleştiler ve her konuya müdahale edebilecek bir konuma geldiler. Avusturya’daki Türkiyeli sosyalistler ise Türkiye’de ki örgütlerin buradaki uzantısı olmanın ötesine gidemediği ve dolayısıyla da genel geçer söylemi aşamadığı için önemli bir gelişme gösteremediler.
Aslında göçmenlik konusunda, ne kadar
anladıkları da belirsiz, zira büyük bir konu olan göçmenlik hakkında,
“göçmenler eziliyor, hakları verilmiyor” söyleminin ötesinde fikirleri
bulunmuyor. 80’li yıllarda ‘‘göçmen‘‘ kelimesi ‘‘ devrimden kaçışın‘‘ bir
manevrası olarak döneklikle
eş değer görülüyordu.
Sonuç olarak yaşadığımız yerde, yaşadığımız alanın sorunlarına çözüm üretmeyen, ortakça, yan yana, dayanışma içinde olmayan bir durumla karşı karşıyayız.
Sonuç olarak yaşadığımız yerde, yaşadığımız alanın sorunlarına çözüm üretmeyen, ortakça, yan yana, dayanışma içinde olmayan bir durumla karşı karşıyayız.
25 Eylül 2013 Çarşamba
ARKADAŞIM DENİZ...
Sevim ERTEMUR
Yine elim kaleme
gitmiyor… Hani babanı yitirdiğinde yasını tutmana izin vermemişti birileri,
hani seni gözaltına almışlar, akabinde de tutuklamışlardı da tüm beynim
durmuştu, hareket kabiliyetim yok olmuştu ya, yine öyleyim…
Gazeteciler
Cemiyeti’nden gelen mesajı görünce hemen kapattım. Sanki ben onu görmeyince,
algılamayınca, yok edince sen gözlerini hiç açmamak üzere kapatmayacaktın…
Sustum, öylece kalakaldım, başka şeylerle ilgilendim. Ta ki, Emoş (EMİNE ALGAN) arayana kadar. İşte ondan sonra
boşaldım, hıçkırıklara boğuldum… Cumhuriyet hepimizi bir yerler savurdu. Sen,
ben ve Emoş gibileri… Susmayan, sorgulayan, yanlışları dile getirenlere 9 değil
99, hatta hiçbir yerde yer yok. Aptal, tembel, asalak olacaksın, habercilikten
de haberin yoksa sanırım her yerde kapı açık. Asalak asalak ortalıkta
dolaşırsan bir ad altında senin için iş yaratılır, amma velakin birilerinin
karşısında hazır oldu durmayı bilmiyorsan, sürekli yalamayı bilmiyorsan işte o
zaman kapı görünür...
Yeniden
Cumhuriyet’e dönmeyi, Ergenekon davasını ve akabinde açılan davaları izlemeyi
ne çok istemiştin. Ama nafile, dostum, büyüğüm dediğin pek çok insan
görmemezlikten geldi, Cumhuriyet’in tarihine bakıldığında, ayrılan pek çok
insan geri alınırken ya da birden fazla girdi çıktıyla tazminat hakkı kazanıp
alırken senin karşına ‘Cumhuriyet’ten
ayrılanlar artık geri alınmıyor’ engeli
çıktı. Seni işe almaları gerekenler üç maymunları oynadı… Aslında kimse dönmeni
de istemiyordu ki… Zekiymişsin, çok iyi haberciymişsin kimin umurundaydı… Fazla
şey biliyordun, gazeteciliği hakkıyla yapmak istiyordun, yani fazla da
sorguluyordun…
Yalnız kaldın… En
verimli çağında kenara çekilmek zorunda kaldın. Tabii senin de hataların
olmuştur, ama bildiğin tek şey olan haberciliğe devam etseydin böyle mi olurdu
acaba?
12 Eylül mahkemeleri
demek Deniz demekti…
Denizciğim, sevgili
arkadaşım seninle yollarımız hep kesişti. Gazeteciliğe ilk başladığımda (Ulusal
Basın Ajansı-Marta 1983) ajansın yöneticisi Tanju
Cılızoğlu, 12 Eylül Sıkıyönetim mahkemelerini izlemekle beni
görevlendirdi. Sudan çıkmış
balık gibiydim. Okulu bitirmekle gazeteci olunmuyor ki. Hemen bir araştırma
yaptım. Bazı avukatlarla görüştüm, bilgiler aldım, davaları nasıl izleyecektim,
bana kimin yardımı olurdu, hangi gazeteciler vardı? Kiminle konuşsam senin adın
ön plana çıkıyordu. Kırmızı saçlı, çilli, ufak tefek bir kız var orda, sana o
yardımcı olur, diyorlardı. Sonra tanıştığımda gördüm ki, gerçekten da Deniz Teztel adı 12 Eylül Sıkıyönetim
Mahkemeleri’yle özdeşleşmişti…
Sıkıyönetimi aradım,
kadrolu olmam gerekiyordu. Aksi halde, Birinci Ordu Sıkıyönetim Komutanlığı’na
girmem mümkün değildi. Çok ilginçtir 12 Eylül darbesi pek çok insana zarar
vermiştir. Ama ender yararı olan insanlardan biri bir anda ben oldum. Yani
gazetecilerin çoğunluğunun gitmek istemediği sıkıyönetim mahkemelerini izlemek
sayesinde bir anda kadrom yapıldı. Sıkıyönetim Adli Müşaviri Durmuş Akşen’in bu bildirimi
üzerine, çok gazetecinin işe başladıktan yıllar sonra kadrosu yapılırken benim,
çiçeği burnunda gazeteci olarak hemen kadrom yapılmıştı. İşyeri Sıkıyönetim’e
kadromun yapıldığımı bildirmekle birlikte sonra öğrendim ki SSK’ya birkaç ay
sonra bildirim yapmıştı. Ama benim bu birkaç ay önemli değil, sen sohbetlerimizde,
Cumhuriyet’e başladığında kadron yapılacağı zaman ilk işe başladığın Türk
Haberler Ajansı’nda yıllarca kadronun yapılmadığı ortaya çıkınca şoke olduğunu
anlatırdın. Kadrolu olduğunu sanarak çalışırken -şimdi isimleri lazım değil-
abla, ağabey diyerek saygı duyduğun şeflerine, müdürlerine ‘yıllarımı yediler’ diye sitem ederdin. Maalesef
gazetecilerin çoğunun yaşadığı, daha doğrusu yediği kazıklardan sadece
birisiydi bu…
Selimiye’deki 1.
Ordu Karargâhı’ndaki sıkıyönetim mahkemelerindeki davaları sürekli izleyen yedi
kişiydiniz. Ben de aranıza katıldım. Kapıda polisler tarafından arandıktan
sonra karargâhın ikinci katına çıkıp, sağdan uzun koridor boyunca ilerleyip
dipteki küçük basın odasına ulaştığımda senin aydınlık, çilli suratınla
karşılaşınca tüm gerginliğim geçmişti. Kendimi sana tanıttım, seni bana tavsiye
ettiklerini, bana yardımcı olacağını, çok iyi gazeteci olduğunu anlattıklarını
söyleyince gülümsemen daha da yüzüne yayıldı. Elimi sertçe sıktın. Ve gerçekten
elimden tuttun. İki ayrı yerde çalışmamıza rağmen sanki aynı kurumda
çalışıyormuşuz gibi bana yardımcı oldun. Tüm mahkemeleri, yargıçlarını,
savcılarını, kalem çalışanlarını, sürekli ya da arada gelen gazetecileri,
polisleri, askerleri herkesi, ama herkesi bana tanıttın. Topu topu 30 yıl, ama
o zaman cep telefonları nerede… Koyulu açıklı griye boyalı basın odasındaki
ankesörlü telefondan notlarından haber müdürün Yalçın Bayer’e ya da şefin Reha Öz’e haberini yazdırırken
seni izledim, adeta stajyerin gibi. Diğer muhabirler oturup elle haberini bir kâğıda
yazıp gazetelerine ondan sonra yazdırırken ben pratik bir şekilde notlardan
haber yazdırmayı senden öğrendim… Daha neler öğrenmedim ki dostum?
Bir tek senin adeta
bir diplomat gibi mahkeme kalemindekilerin dertlerini dinlemelerini, özel
dedikodular yapmanı –tabi karşılığı açılan davaların ilk iddianamelerinin
sayende bize gelmesi oluyordu- beceremedim. Sen de ama hep benim bu
harbiliğimi beğenirdin… Yargıçlarla, savcılarla da ilişkilerin çok iyiydi. O
zamanki Cumhuriyet gazetesi gerçekten yazdığın haberlerin hakkıyla değerini
veriyordu. Haberler yerini buluyor, Cumartesi-Pazar günleri de yayınlanamayan
bölümleri gazetede yayımlanıyordu… Ve sonuçta tüm kapılar sana açılıyor,
haberler sana akıyordu. Biliyor musun haklıymışsın. O zaman ve sonraki sohbetlerimizde
o dönemki Cumhuriyet yöneticilerinin hep çok iyi gazeteciler olduğunu
söylerdin. Yanılmadın. Örneğin, Okay
Gönensin’in gazetecilik açısından değerlendirilirse gazeteden en son
ayrılacak isim olması gerektiğini söylerdin. Denizciğim
seni yanıltmamış, seni unutmayıp cenazene çiçek göndermiş Okay ağabeyin…
Uzun yıllar, hiç
yılmadan seninle Selimiye’den o zaman dağın başı olan, ıssız, karşısında bir
tek kahvenin bulunduğu Metris’e, daha ilerideki DİSK ve Dev-Sol gibi kalabalık
ve şimdiki Ergenekon davası gibi halkın gözünden uzaklaştırılmak istenen
davaların görüşülmesi için yapılmış spor salonundan ibaret Baştabya’ya giderek
sabahtan akşam geç saatlere kadar duruşmaları izler, kah duruşma salonlarının
oradaki ankesörlü telefonlarla, kah Cağaloğlu’na gelerek haberlerimizi
yazdırırdık, yazardık…
Ne çok acılar
yaşayan insanlara tanık olduk, sadece ‘barış’ istedikleri için insanların
yargılandığı Barış Derneği’nden DİSK’e, Türkiye Yazarlar Sendikası’ndan TİKKO,
TKP, ÜGD, Dev Yol, Dev Sol, Üçüncü Yol, MLSP-B’ye ne çok davalar izledik. Ne
çok insanlar tanıdık. İşyerinde türkü çığırdığı için yargılanan bir genç
kızdan, okulunun dekanı ispiyonladığı için yargıç karşısına çıkan öğrencilerin
yargılandığı münferit davalar da cabası… Kah üzüldük kah güldük… Kışın
soğuğunda sanıklar ve yakınları kadar biz de Selimiye koridorlarında, Metris
ayazında donduk… Dışarıda lapa lapa kar yağarken Selimiye koridorlarında
don-atlet içindeki sanıkları ilk gördüğümüzde ne şaşırmıştık ama. Sonra hemen haberin
peşine takıldıktı. Metris Cezaevi’nde uygulamaya konulan ‘tek tip’ giysi uygulamasına karşı çıkıyorlardı.
Bu karşı çıkış, duruşmalardaki dayaklarla, duruşmalardan atılmalarla, hatta
duruşmaların sanıksız yapılmasıyla devam etti. Açlık grevleri vs. derken
sonra vazgeçildi.
Ama bugün
gazetecilik yapamayan ya da yapmayanlarla kıyasladığımızda, dibine kadar
gazeteciliği yaşayan son kuşak olduğumuz için mutluyduk. Sıkıyönetim de olsa
gazeteci olarak mesleki açıdan bir değerimiz vardı. Yazdıklarımız hoşlarına
gitmese, kızsa bile yargıçlar, savcılar bize saygın davranıyor, zor durumda
olan sanıklar duruşmalarda az sayıdaki biz gazetecileri (benimle birlikte sekiz
olmuştuk) görünce mutlu oluyorlardı. Hele de, o zamanki Cumhuriyet’te hakkıyla
haberler yayımlanıp, seslerini duyurabildikleri için kırmızı saçlı, çilli kızı,
DENİZ TEZTEL’i…
DİSK, Barış Derneği,
Türkiye Yazarlar Sendikası ya da diğer davaları izlemeye gittiğimizde, duruşma
başlamışsa eğer içeri girdiğimizde kederli yüzlere yayılan tebessümler hiç unutulur
mu?
Sonra seninle
yollarımız Güneş gazetesinde kesişti. Ben orada çalışırken sen de Güneş’e
transfer oldun. Şare Yılzıdeli’yle birlikte özel haberler yapan birimde
çalışıyordunuz. Sıkıyönetim davaları artık tek tek gerilerde kalmıştı,
kalıyordu. Ama sanırım birileri o dönemdeki gazeteciliğini unutmamıştı. Tam da
babanın öldüğü günü buldular. Henüz babanı toprağa vermiştin ki seni gözaltına
aldılar bir gece yarısı… İşte o zaman da ben böylesine dumura uğramıştım.
Beynim durmuştu, elim kolum sanki kırılmıştı… Hani çaresiz, ne yapacağını
bilemeyen insanlar olur ya işte ben o zaman da o hallere düşmüştüm. Elim
kalem tutmaz olmuştu. Sulu gözlülüğüme hep kızarım, ama yine o hallerdeydim. Muhsin Kızılkaya, Merdan Yenardağ da o zaman Güneş gazetesindeydi.
Muhsin’e, elim kolum tutmuyor, benim beynim durdu sanki, senin kalemin güzel,
ne olur Deniz’i anlat, onunla ilgili yaz, dediğimi hatırlıyorum. Muhsin’de öyle güzel bir yazı yazıp,
seni anlatmıştı ki…
14 Haziran
1991’deki gözaltı 28 Haziran 1991 günü
‘gizli örgüt kuryeliği’ suçlamasıyla
tutuklanmanla son buldu. Çok komikti… Madem böyle bir suçlama varsa seni tek
örgüt kuryeliğiyle değil, Sıkıyönetim mahkemelerinde hakkında dava açılan
tüm örgütlerin kuryeliğiyle yargılamalıydılar. Bilmiyorlardı ki, sen haberlerini
öylesine tarafsız bir gözle yazıyordun ki, sana sıkıyönetim mahkemelerinde
yargılanan sağcısından solcusuna herkes, saygı duyuyordu. Buna ben tanıktım,
sol davalardan yargılananlar kadar, 30 yıl sonra biraz zor anımsıyorum, ama bir
davada yargılanan dönemin ÜGD Başkanı, sonra avukatlık yapıyordu Kazım Ayaydın seni gördüğü her zaman saygıyla
ceketinin önünü ilikler, ‘Deniz hanım’ diye
gelip elini sıkar, muhabbet ederdi. Aynı zamanda pek çok MHP ya da ÜGD
davasının avukatlarıyla dostluğuna ben tanığım. Bu mantıkla bakılırsa, sen
gazeteci değil sıkıyönetimde yargılanan tüm örgütlerin kuryesiydin.
Haber ve olay her
yerde seni buluyordu. Tutuklanıp hücre sisteminin ilk uygulandığı Eskişehir
Cezaevi’ne konulduğunda, cezaevinin kapatılması istemiyle açlık grevi
başlatılmıştı. Sen de katıldın. Anneciğin hezeyan içindeydi. Evlere sığmıyordu.
Biricik kızı, hem de babasının yasını tutamadan gözaltına alınıp,
tutuklanmıştı. Babanın ölümüne mi yansın Selmacık, sana mı?
Yıllarca dışarıdan
izlediğin, dertlerini gazete sütunlarına taşıdığın insanlarla birlikteydin
artık ve bu tutukluluk 6 ay sürdü. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 17 Ocak
1992 tarihindeki ilk duruşmada tahliye edildin, mesleğine geri döndün. Ama ne
önemi vardı ki, babanın ölümü ve ardından tutuklanmanın kederine yenik
düşmüştün. Annen o sırada göğüs kanseri olmandan hep art arda yaşadıklarını
sorumlu tuttu. Belki de haklıydı!
İyi bir tedaviden
sonra iyileşip aramıza dönmen bizi mutlu etmişti. Hastalığı atlatmanın
üzerinden tam 20 yıl geçmişti… İşsizlik, anneni kaybetmen, yalnızlık… Bir de o
sigara… Ah be arkadaşım her şeye rağmen hayata güçlüce sarılabilseydin, bir de
o sigarayı bırakabilseydin…
Moda deyimiyle ‘ışıklar’, halk deyimiyle ‘nur’ için de yat dostum. Şimdi ihtiyaç duyulmuyor, ama yeri doldurulamayacak gazetecilerdendin…
Moda deyimiyle ‘ışıklar’, halk deyimiyle ‘nur’ için de yat dostum. Şimdi ihtiyaç duyulmuyor, ama yeri doldurulamayacak gazetecilerdendin…
Denizciğim yollarımız 20 yıl sonra yine kesişti. Bu kez de mesleğimizin bize yaşattığı üzüntülerin sonucu, meme kanseri hastalığında...
Sen hayata veda ederken ben şimdi aynı hastalıkla mücadele ediyorum. Cenazene gelip seninle vedalaşmak istiyordum, ama aynı saatte benim ışın tedavim vardı. O da bahane değil, gitmeyip yine de gelecektim, ama Şule ve Telli gelirsem daha da çok üzüleceğimi söyledi.
Doğru, göz yaşlarım sel olmuş akıyor, oraya gelsem bazı dostlar ve benim görmek istemediğim insanları görünce ne olurdu halim...
Bana tam ışın verildiği saatte senin cenaze namazın kılınıyordu, seninle orada vedalaştım.
Elveda arkadaşım...
Sen hayata veda ederken ben şimdi aynı hastalıkla mücadele ediyorum. Cenazene gelip seninle vedalaşmak istiyordum, ama aynı saatte benim ışın tedavim vardı. O da bahane değil, gitmeyip yine de gelecektim, ama Şule ve Telli gelirsem daha da çok üzüleceğimi söyledi.
Doğru, göz yaşlarım sel olmuş akıyor, oraya gelsem bazı dostlar ve benim görmek istemediğim insanları görünce ne olurdu halim...
Bana tam ışın verildiği saatte senin cenaze namazın kılınıyordu, seninle orada vedalaştım.
Elveda arkadaşım...
24 Eylül 2013 Salı
22 Eylül 2013 Pazar
20 Eylül 2013 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)