YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
31 Ağustos 2023 Perşembe
16 Ağustos 2023 Çarşamba
MARMARİS'TE BİR GÜN...
Yaklaşık
dört yıldır Datça’da yaşamama rağmen hâlâ gitmediğim görmediğim yerlerin
olduğunu yeni yeni keşfetmeme hem üzülüyorum, hemde kaçan bir şeyin
olmadığını, her şeyin yerli yerinde durduğunu fark ediyorum. Üzülerek
söyleyeyim ki yerinde olmayan Marmaris ve Datça yangınlarında kaybettiğimiz
ormanlarımız ve bu ormanlarda yaşayan tüm canlılarımızın yok olması beni
oldukça etkiliyor; en çokta her çiçekten bal eyleyen arılar…
Diyeceksiniz
ki ülkemizde hem ekonomik, hem siyasi yaşam bakımından tam bir yangın yeri…
Canını kurtaran, parası olan, pasaportunu alan eğitimcisinden, sağlıkçısına
kadar herkes kendisini yurt dışına atıyor. Bu tanımda doğru değil; yurt dışına
adeta kaçıyorlar…
Marmaris
ve Datça yangınlarında geriye kalan kesilmiş ağaçlar ve bir şekilde
değerlendirilmek üzere istiflenmiş tomruklar, birde taş ve toprak yığınından
oluşan tepeler, dağlar kalmış… Bu ormanların eski haline gelmesi her halde bir
yüz yılı bulur…
Geziye
eşimle Marmaris’ten başladım. Marmaris Belediyesi’nin yaptığı Macera Parkı’nda
kısa bir turdan sonra bu parka komşu olan Tarım ve Orman Bakanlığı Günnücek
Sığla Ormanı’na geçtik. Macera Parkı’nı temiz ve bakımlı bulurken, harika bir
yerde bulunan Günnücek Sığla Ormanı’nı bakımsız gördük.
Aracımızla
şehir içinde kısa bir turdan sonra Armutalan üzerinden İçmeler’e geçtik.
İçmeler koyunda Datça’da görmediğimiz bir kalabalıkla karşılaştık. Araç park
edecek yer bulmakta zorlanınca yola devam kararı aldık. İçmeler üzerinden
Hisarönü’ne çıkmaya niyetlendik, ancak yol çalışması yüzünden rotamızı
değiştirdik. Kendimizi İçmeler-Marmaris minibüs duraklarında bulduk.
Minibüsçülerin yol tarifiyle geri dönüşe geçtik, yolda aracının lastik
ayarlarını yapan Muğlalı bir yurttaşa dağ yolundan gitme şansımızın olup
olmadığını sorduk; “Beni takip edin” dedi, dedi ama biz daha dönüş bile
yapmadan o dağı tırmanmaya başladı. Arayada başka bir İstanbul plakalı araç
girince kendisini takipte epey zorlandık. Çünkü yol adeta yılan gibi
kıvrılıyor, öndeki aracı sollama olanağımız yoktu.
Bir
süre takipten sonra önümüzdeki araç Turunç istikametine döndü, rahatladık.
Bize rehberlik eden ve içinde eşi ve
çocukları olan Muğla ili plakalı aracı takibimiz artık kolaylaştı. Bir yol
ayrımında aracını kenara çekti, bizde durduk. Yardımsever yurttaş, “Ben
buradan sola devam edeceğim, siz sağa devam edeceksiniz. Yolunuz üzerinde önce
Marmaris Bal Evi Müzesi var, sonra Bayır köyü var. İkisini de ziyaret
edebilirsiniz. Bayır köyünü geçtikten sonra Turgut Şelalesi gelir önünüze, isterseniz
oraya da gidebilirsiniz. Sonrada Kız Kumu önünüze çıkar. İyi gezmeler” deyip
bizi yolcu etti.
BAL EVİ MÜZESİ
Bozburun’u andıran iç burkan manzaralardan sonra Marmaris Bal Evi’ne vardık. Bir tepe üzerinde kurulu “Marmaris Bal Evi, Bal ve Arıcılık Müzesi”nden içeri girdik. Sergi, sunum, eğitim salonları, müzik açık hava bölümü, dolum salonları, apiterapi evi, cam duvarlı örnek arı kovanı arı evi bölümlerini gezdik. Bu bölümlerde arıların mucizevi yaşamları, bal üretimleri, Neolitik dönemden, Maya kültüründen, Osmanlı devrine ve günümüze kadar farklı dönem ve kültürlerin arıcılıkla ilgili ürünleri inceledik.
Verilen
bilgiye göre dünyadaki bal üretiminde Türkiye beşinci sırada yer almakta, bunun
üçte biri kadarını da Marmaris bölgesi tek başına sağlamakta… Bu arada çam balı
üretimimizin yüzde 75’i Muğla ilinde yapılmakta, bunun üçte biri kadarını da
Marmaris tek başına gerçekleştirmekte...
Bayır
köyüne geldiğimizde adeta büyülendik. Meydanda büyük bir çınar ağacı ve altında
çayını, ayranını, bitkisel çayını içen insanların arasına karıştık. Bir kahve
ve bir köy ayranı söyledik. Kahvenin yanında bir bardak-pet şişe su olmadığını
görünce; “Kahve susuz içilir mi? Neden yanında bir bardak suyunuz yok. Bakın
hemen arkamızdaki çeşmeden şifalı olduğu söylenen su şarıl şarıl akıyor”
deyince garson çocuk bir şey söyleyemedi… Yani anlayacağınız her şey parayla
ölçülür olmuş… Oysa eşimin içtiği kahve şekersizdi, su bedavaydı, ama kahvede
ayranda 30’ar liraydı.
1880 YILLIK ÇINAR
Meydandaki anıt ağacını inceledim, plakasında 1880 yıllık yazıyordu. Plakanın yanında üstü açık bir kumbarada dikkatimi çekti, o kumbarada biriken paralarla tarihi çınar ağacının bakımının yapıldığı söylendi. Bu meydanda dikkatimizi çeken bir başka güzellikte kediler ve kedi yavruları oldu.
Bayır
Köyü’nden artık yokuş aşağı rahat bir şekilde iniyorduk. Turgut Şelalesi’ne
yaklaştığımızda tur ciplerinin tozu dumana katarak, tehlikeli yola aldırmadan
karşımıza çıkmaları bizi bayağı korkuttu. Kenara çekilip geçişlerini izledik.
Şelaleye vardığımızda park yeri ciplerle doluydu. Sadece ciplerle mi? Arap
turist mi dersin, Rus turist mi dersin, hemen hemen her milletten insan
şelaleyi görmek için tırmanıyordu… Bizde tırmanmaya başladık.
Fotoğraf
çekmeye eski bir değirmenle başladım… Buradaki geziyi noktaladıktan sonra bu
kez Kız Kum’unda mola verdik. Kız Kumu’ndan sonra Hisarönü’ne kadar hiç
durmadık. Hisarönü’nde meşhur pidecilerden birinde dinlendik. Hiçbir yerde
denize girmeden Datça sınırlarına geldik. Çok zaman girdiğimiz Gölmar’da
serinledikten sonra akşam saatlerinde Kızlan’daki evimize vardık… İlk işimiz güzel bir çay demlemek oldu...
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
24 Temmuz 2023 Pazartesi
GRUP ABDAL DATÇA'DA...
Kalan
Müzik’ten ilk albümün yayınlanmasının ardından iki kurucu arasında çıkan
anlaşmazlık sonucu Haluk Tolga İlhan gruptan ayrıldı. İlhan’ın ayrılmasından sonra
kadife sesli bas gitarist Burcu Sarak
grubun solisti oldu. Burcu Sarak’ın babası da kendisi gibi bir sanatçı ve Türk
Sanat Müziği icra etmektedir.
Datça’da
bu yaz ünlü sanatçıların Anfi Tiyatro’da vereceği konserleri büyük afişler ve
büyük puntolarla duyurulurken, Grup Abdal’ın 5 Ağustos’ta vereceği konserin
tanıtımının sosyal medyada dahi yapılmamasına bir anlam veremedim; yoksa benim
mi dikkatimi çekmedi.
Dikkatimi
çeken bu konuya bloğumda kısa da olsa yer vermek istedim. Bu ilgisizliğe ve
duyarsızlığa rağmen, yine de sanatseverlerin bu güzel grubun konserini
kaçırmamalarını öneririm…
Özellikle Sivas’ta yakılan Nesimi Çimen’in;
“Şifa İstemem Balından
Bırak beni bu halımdan
Razıyım açan gülünden
Yeter dikenin batmasın”
eserini özellikle dinlemek için ben ve eşim
Anfi Tiyatro’dayız…
Burcu Sarak kimdir?
İstanbul’da
doğan ve ilk, orta ve lise eğitimini bu ilde yapan Burcu Sarak, Trakya
Üniversitesi Turizm Bölümü’nden mezun oldu. Üniversitedeyken amatör olarak
müzik gruplarında solist olarak yer aldı.
Müzikal
yönüne ağırlık veren Burcu, MCM Müzik Korosu’nda da görev aldı. Diğer yandan
gitar eğitimi, ardından BEKSAV Sanat Merkezi’nde ve Müjdat Gezen Sanat
Merkezi’nde ise şan eğitimi aldı.
Birçok
özgün müzik ve halk müziği icra eden gruplarda solistlik yapan Burcu Sarak,
daha sonra Grup Abdal’a katıldı ve halen bu grubun solistliğini
yapmaktadır.
(Süleyman Boyoğlu)
26 Mayıs 2023 Cuma
1950 İKTİDAR DEĞİŞİKLİĞİ SONRASI BASIN...
1950 SEÇİMLERİNDE İKTİDARA GELEN DP İLE
MUHALEFETE DÜŞEN CHP’NİN BASINA BAKIŞI
Türkiye’nin ilk siyasi partisi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 9 Eylül 1923 tarihinde “Halk Fırkası” adıyla kurulur. Partinin kurucusu ve genel başkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olur. Genel başkan vekilliğine de İsmet Paşa (İnönü) atanır.
Serbest
Fırka’dan önce partinin adı 6 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nden 9 Eylül 1923
tarihine kadar “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti”, 9 Eylül’den 10
Kasım 1924 tarihine kadar “Halk Fırkası”, 10 Kasım 1924’ten 1931 tarihine kadar
Cumhuriyet Halk Fırkası, 1931 Kurultayı’ndan sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi
(CHP) olur.
Partinin
kurucusu ve genel başkanı olan Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihinde
Cumhurbaşkanlığı’na seçildikten sonra parti işlerini yürütmek üzere Başvekil
İsmet Paşa’yı da partinin Genel Başkan Vekilliği’ne tayin eder.
Ülkede
1923 yılından 1945 yılı son baharına kadar iki defa çok partili siyasi hayata
geçiş denemesi yapılır. İlk deneme “Terakkiperver Fırkası”yla olur, ancak
gericilerin Cumhuriyet ve devrimler aleyhine harekete geçmeleri, ardından da
Atatürk’e karşı girişilen “İzmir Suikastı” ve bu partiye mensup bazı kişilerin
adlarının karışması nedeniyle parti kapatılır.
İkinci
deneme ise eski başbakanlardan Fethi Okyar’ın kurduğu “Serbest Fırka” ile olur.
Bu partide de gericilerin etkin rol oynamaya başlamaları üzerine bizzat parti
genel başkanı Okyar’ın dikkatini çeker. Okyar, Cumhuriyet ve devrimlerin
tehlikeye düştüğünü görerek partisini kapatmaya karar verir ve kapatır.
ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ
CHP,
İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinden itibaren demokrasiye geçişi sağlayacak
ve teşvik edecek önlemler almaya başlar. Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı
İsmet İnönü, 1945 yılı 19 Mayıs konuşmasında, “siyasi ve fikir hayatında
demokrasi prensiplerinin daha geniş ölçüde hüküm süreceğini” açıklar.
Gazeteleri
kapatmak yetkisi hükümette olduğu halde, gazetelerin tenkitleri olağan
karşılanmaya başlanır ve tölerans gösterilir. İlk defa tek dereceli seçim
sistemi kabul edilir. Siyasi haklara sahip kadın-erkek bütün yurttaşların milli
iradenin tecellisine katılmalarına olanak hazırlanır. Üniversitelere muhtariyet
ve ilim adamlarına hürriyet sağlayan kanun kabul edilir. Cemiyetlik kanununda
yapılan değişiklikle, “izne tabi olmak” esası kaldırılarak sadece beyanname
vermek suretiyle cemiyet ve partilerin kurulması olanağı yaratılır.
İşte
bu gelişmeler ışığında 1945 yılının son baharında Milli Kalkınma Partisi
kurulur. 8 Ocak 1946 tarihinde de CHP’den ayrılan Adnan Menderes ve arkadaşları
Demokrat Parti’yi (DP) kurarlar. Ardından bu partiden ayrılan bir kısım
milletvekili ise Millet Partisi’ni kurar.
Siyasi
partiler peş peşe kurulurken 12 Temmuz 1947 beyannamesi ile idarenin
tarafsızlığı ve muhalefet partilerinin emniyeti konusunda ileri adımlar atılır.
1949’da Basın-Yayın ve Turizm Kanunu ile muhalif partilere devlet radyosunda
zaman ayrılarak, görüşlerini millete açıklama olanağı tanınır.
1950’de
Seçim Kanunu tasarısı hazırlanır. Tasarı CHP ve DP’nin ittifakı ile kabul
edilir. Muhalefetin radyo, basın hürriyeti ve toplantı hürriyetinden geniş
ölçüde faydalanmasını mümkün kılan şartlar oluşturulur ve 1950 yılı 14 Mayıs’ında
genel seçim yapılır. Yapılan seçim sonrası Demokrat Parti (DP) 416, CHP 69
milletvekilliği kazanır. DP, 27 yıllık tek parti (CHP) iktidarına son verir ve
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çoğunluk milletvekilliğini elde eder. Böylece
CHP serbest ve dürüst bir seçimle milletin emanetini Demokrat Parti’ye
devreder.
CHP’NİN YAYIN ORGANI ULUS
CHP’nin
yayın organı Ulus gazetesi 18 Mayıs
1950 tarihli nüshasında birinci sayfadan büyük puntolarla “Muhalefete Geçerken” başlığı altında şunları yazar:
“Muhalefete
geçerken kararımızı ilan ediyoruz:
1-
Şahsiyatla uğraşmayacağız. Tevfik Fikret’in yazdığı gibi: Bir vatan gitti,
fakat bitmedi hâlâ sen, ben –Bize bu hâl ile bizden büyük olmaz. Bizim
fikirlerimize aykırı fikirlere, fikirle mukabele edeceğiz. Şahsiyatla uğraşmak
programımızın da prensiplerimizin de dışında kalacaktır. İnsanlara çamur atmak
kötü şeydir. Kimseye çamur sıçratmayacağız ve bunun memleket terbiyesi, millet
ve basın ahlâkı için ne kadar lüzumlu ve faydalı bir şey olduğunu en az dört
yıllık bir sabır göstererek herkese öğreteceğiz.
2-Söz
ve tenkit hürriyetine dokunulmazlık isteyeceğiz.
3-Toleransımız
vardır ve tolerans bekleyeceğiz. Büyük Fransız mütefekkiri Voltaire demiştir
ki: ‘Bütün fikirlerinizin aleyhindeyim. Fakat bütün bu fikirleri tam bir
hürriyet içinde söyleyebilmenizi ömrümün sonuna kadar müdafaa edeceğim. Bir
İngiliz mütefekkiri de medeniyeti şöyle tarif eder: Medeniyet, adaletin,
asayişin ve toleransın muhassalasıdır. Bu prensiplere göre hareket edeceğiz.
4-Kafalarımızın
vazifesini kafalara, gönüllerin borcunu gönüllere tanıyarak olur olmaz
meselelerde bunları birbirine karıştırmayacağız. Bu memleket, bize koca bir
Rumeli’yi kaybettiren Balkan harbinde (Biz itilafçıyız) diyen subaylar bile
görülmüştür. Gene bu memleket milli mücadele yıllarında Anadolu’da
ayaklandıkları zaman: Yahu, memleket batıyor! Bu günlerde dahili isyan olur
mu?’ diyenlere: ‘Biz bilmem ne oğullarıyız. Osmanoğulları batarsa batsın!’ diye
cevap verenleri de tepelemek zorunda kalmıştır.
5-Başına
(Milli) sıfatını getirmek şöyle dursun, tek başına kalan (Husumet)le bile
mücadele edeceğiz. İktidara karşı daima dostluk eli uzatarak bununla
övüneceğiz.
6-Yalnız
Atatürk inkılâbının iki büyük düşmanına, kara irticaa ve kızıl komünizme karşı
kin ve nefret besleyeceğiz.
İşte!
Muhalefete girişirken bayrağımızdaki okların sayısı kadar çekincelerimiz
bunlardır.”
MENDERES’İN İNÖNÜ’YÜ HEDEF ALAN
SÖZLERİ
Ne
yazık ki DP Genel Başkanı ve Başbakan (Başvekil) Adnan Menderes, ilerleyen
günler ve yıllarda CHP ile yayın organı Ulus gazetesini meydanlarda ve
kongrelerde çok sert eleştirir. 15 Mayıs 1952 tarihinde Balıkesir İl
Kongresi’nde muhalefet lideri İsmet İnönü’ye hedef alır ve şunları söyler:
“İnönü’nün
iddialarına göre matbuat yüz seneden beri misli görülmemiş bir baskı
altındadır. Halbuki onlar iktidarında matbuat için ceza müeyyidesi bile koymak
ihtiyadı içinde değildiler. Matbuatı toptan esir etmişlerdi. Daha dün işlerine
gelmeyen neşriyatı durdurmak için gençleri tahrik ederek İstanbul’un göbeğinde
gazete matbaalarını hak yeksan ettiren onlar değil midirler? Ankara’da Ulus’tan
başka bir gazete çıkabilir miydi? İstiklâl Mahkemeleri, Örfi İdareler ne güne
duruyordu? Telefon emri ile gazeteler kapatılıyordu. Ve böyle bir devrin
mes’ulü şimdi çıkıp Abdülhamit devri dâhil tarihimizde bugünkü gibi bir matbuat
baskısı görülmemişti, diyor. Bunlar ciddi konuşmalar değildir. Çünkü bugün
herkes matbuatın nasıl hür olduğunu ve hatta bu hürriyeti ne derece suiistimal
ettiğini eline gazeteyi alan görüyor ve okuyor. Matbuatın işbaşında bulunan
hükümete karşı sövmek bahsinde kullandıkları müstehcen kelimeleri burada
tekrarlayamam. Bu sözlerden yalnız bir tanesi İnönü devrinde söylenmiş olsa idi
bunu söyleyip yazanın bütün ailesi kökünden kazınırdı. Bana misal göstersinler.
Haksız denebilecek bir hakaretten mahrum olan tek gazeteci varsa numunesini
göstersinler. "
İNÖNÜ: “GAZETELERİN VAZİFELERİ
GÜÇLEŞMİŞTİR”
Aynı
tarihte CHP lideri İsmet İnönü de Trabzon’da halka hitaben bir konuşma yapar.
İnönü’nün konuşması adeta Adnan Menderes’e yanıt niteliğindedir:
“Gazeteler
kendi hürriyetlerini artık müdafaa edecek durumda değildirler. Gazetelerin
memlekete karşı olan vazifeleri son derece güçleşmiştir. Gazeteci ya satın
alınmaya razı olacak veyahut dürüst bir ticaret müessesi olarak çalışmasını
tehlikeye atacaktır. Ceza üstüne ceza, mahkeme üzerine mahkemeyi göze
alacaktır. Gazeteler bu kadar baskıya nasıl tahammül ederler. Basın hürriyeti
bu vasıflar altında işlemez hale gelirse başımıza gelecek zararların haddi
hesabı yoktur. Bugünkü idarenin adı demokrasiden başka her şeydir. Yalnız
demokrasi değildir. Bu politikanın devamında memlekete fayda yoktur.
Huzursuzluk her gün biraz daha artmaktadır. İç politika bugün tamamıyla
anti-demokratik bir istikamet tutmuştur. Ne olacaktır bilemem. Fakat vatandaşın
bilmesi lâzımdır.”
MARKO VE MALUM PAŞA'NIN KAPATILMASI
Adnan Menderes, 4 Mart 1953 tarihinde başbakanlık binasında bir basın toplantısı düzenler. Toplantıda ülkenin iç siyasi durumu hakkında şunları söyler:
“İktidara
geldiğimiz zaman hürriyeti tehdit ve tehdit eden unsurlar olarak
karşılaştığımız hadiselerin başında gelen komünistlik, Ticanilik ve buna
mümasil olarak amele ve gençlik arasında yapılan tahrikat (kışkırtılar) idi.
BBM’simizin
kabul ettiği Atatürk İnklâplarını Koruma Kanunu ile komünist neşriyatını
tasfiye etmiş bulunuyoruz. Açıktan açığa komünist neşriyatı yapan Nâzım Hikmet
Dergisi, Nuhun Gemisi İdare-i Maslâhat, Medet, Baştan, Gençlik, Bağrıyanık,
Gerçek gibi gazete ve mecmualardan başka maskeli bir surette komünist telkinatı
yapan Marko Paşa, Malûm Paşa, Çamır, Eşek, İbret, Yeni Baştan, Hücum Sesi,
Şeytan, Çarıklı, Erkânıharp, Kurusıkı, Vur Patlasın gibi gazete ve mecmualar
bulunuyordu..
Ceza
Kanunu’nda yapılan tadilatla bunlar kapatılmış ve tevlid ettikleri zarar
bertaraf edilmiştir. Türkiye Komünist Partisi’ne mensup ve bu partiye aidatlarını
ödemiş kayıtlı azalardan 180 kadarı da tevkif edilmiş bulunuyordu. Bu partinin
zararlı faaliyeti tamamen bertaraf edilmiş, bu partiye meyilli olanlar ve
alakalarının kesildiği kat’i delile bağlanmış bulunanlar da tamamen zabıtanın
tarassutu altına sokulmuştu. Bundan başka Sosyalist Partisi de sosyalist nikafı
altında. Fakat hakikatte komünist faaliyette bulunduğu tespit edildiğinden bu
da zararsız hale getirilmiştir. Bu gizli yuvalar en çok talebe arasında
tahrikata girişmiş, amelelerin arasına da sızmağa çalışmışlardır.”
Menderes,
öte yandan Sebilülreşat, Ehlisünnet, İslam Yolu, Allah Yolu gibi gazetelerin de
sağcılık neşriyatı yaptıklarını belirtiyor, şöyle devam ediyor:
“Bunlarla
da mücadeleye giriştik. Bu gazeteleri de kapatarak mes’ullerini mahkemeye
verdik. Memleketimizde her türlü dini itikad ve imanlar hiçbir tereddiye
uğramadığına göre dini siyasette kullanmakta bütün partiler birleşmeli ve bize
yardımcı olmalıdırlar. Bu mukaddes mevzuu ele alıp rey avcılığında kullanmak
hususunda partilerin birbirleriyle yarışı memlekete felaket getirebilir. Bu
bahiste partilerin çok dikkatli olmalarını tekrar ikaz ederim.”
NEŞİR HÜRRİYETİ
Menderes,
genel seçimlerin yaklaştığı günlerde (26 Ocak 1954 yılında)
İstanbul-Beyoğlu’ndaki Serkldoryan Kulübü’nde basın mensuplarına yaptığı
açıklamada da şunları ifade eder:
“Neşir
hürriyeti demokratik rejimin temel teminatıdır. Neşir hürriyeti olmayan bir
memlekette hiçbir hürriyet yok demektir. Yalnız neşir hürriyeti ile şeref ve
haysiyetlere tecavüz, şantaj, yalan havadis yaymak, âmmenin sulh ve sükununu
bozmak fiillerinin birbirine karıştırmamak lazımdır. Biz bir taraftan neşir
hürriyetine daha geniş imkânlar hazırlamak fakat diğer taraftan da bu ikinci
kısımdaki suçları işleyenlerle de mücadele etmek azim ve kararındayız.”
DP
seçimleri ikince kez kazanarak iktidar olduktan sonra 1 Şubat 1956 tarihinde
Demokrat Parti grup toplantısında üniversite hocalarının durumunu ele alınır.
Menderes,
toplantıda şunları söyler:
“Orman
tahsili görmüş, ormancı bir grup profesör, rektör fiili siyaset yaparak hükümet
aleyhinde bulunuyor. Baytar profesör basın hürriyeti olmadığı hakkında
konuşuyor. Bu tip insanlar siyasetten ne anlarlar? Üniversite içinde işleri
yokmuş gibi ve Türkiye’de millet tarafından seçilmiş bir BMM namevcutmuş gibi
bunlar bir araya toplanarak hükümeti murakabeye hakları olduğu iddiasıyla bir
takım kararlar almaktadırlar. Aramızda bir profesör İktisat Vekili vardı. Tam 4
sene 8 ay vekillik sandalyesinde bulundu. Şimdi Hürriyet Partisi’ne geçince,
‘İşler bozuktur’ diye feryadı basıyor. Mademki işler bozuktu neden o zaman çare
bulamamışlar, yahut vazifelerine devam etmişler?”
İNÖNÜ: BASIN HÜRRİYETİ MESELESİ HAD
SAFHADA
Muhalefet
lideri İsmet İnönü, 12 Ekim 1958 tarihinde CHP İstanbul İl Kongresi’ne katılır.
İnönü, kongrede yaptığı konuşmada, “İdeal yolunda bütün vatandaşların bir araya
gelmelerini ve güçlerini birleştirmelerini” isteyerek, şunları söyler:
“Basın
hürriyeti meselesi had bir safhaya girmiştir. Mevzuat hiçbir memlekette
olmadığı kadar ağırdır. Basınımız ölçüsüz tazyikler altında maddi manevi
tahribata uğramaktadır. 100 seneden beri, demokratik rejime girmek için
geçirdiğimiz güçlüklerin başında, basın hürriyetine alışmak konusu başlıca
meselelerimizden biridir. 1945’den beri yaptığımız tecrübede, basın hürriyetine
alışmak, bütün zorlukları yenerek mümkün olmuştu. Her müessese gibi basın da
vazife yolunda, müspet ilerleme devrinde bulundukça tabii bir tekâmül
gösteriyordu. Basının hiç şüphesiz
başarılı bir tecrübeden sonra yeniden baskı devrine sürülmesi, memleketin
siyasi tekâmülü ve milletin ilerleyip yükselmesi için çok hüzün ve ıstırap
verici bir dert olmuştur. Demokrat Parti genel başkanının şerefli basına reva
gördüğü tecavüzler aslında hür fikirli basına karşı maddi kuvvetlerin acze
düşmüş olduğunu gösteriyor. Basın hürriyetinin kesin zaferi bir avuç şerefli
idealistlerin fedakârlığı ile emniyete alınmaktadır. Bu konuda geçilen yolun
son dayanma merhalesine geçiyoruz.”
İnönü,
16 Kasım 1958 tarihinde CHP Yozgat İl Kongresi’nde basın hürriyeti konusunda
şunları ifade eder:
“Başlıca
murakabe cihazı olan basın, vazifesini bilir, fedakâr azası dışında memleket
menfaatine işlemez hale getirilmiştir. Gün geçmez ki basının şerefli olan bir
unsuru mahfedilesiye bir hüküm giymesin. Essai idaresinin tel örgüsü
arkasındaki siyasi kapı yerine, artık yalnız memleket için değil, dünyada
şöhret yapan (Ankara Hilton) ceza salonu bir çok şerefli basın mensubunun
durağı olmuştur.
Görülen
lüzum üzerine hâkimlerin emekliye ayrılması hareketi geniş ölçüde devam ediyor.
Vicdan istiklâlini muhafaza etmiş hâkimler kurtarıcı bir şeref yıldızı gibi
parlıyor ve başlarına gelecek çeştli mağduriyetleri göze almış nadir
kahramanlardan sayılıyor. Türk cemiyetinin böyle bir siyasi içtimai hava içinde
yaşatılması büyük insafsızlıktır.”
Ne
yazık ki Türkiye’de demokrasinin ömrü uzun olmadı… Gerek Demokrat Parti’nin
keyfi uygulamaları; basına ve basın mensuplarına uyguladığı sansür ve cezalar,
gerekse askerlerin rahatsızlığı sonucu 27 Mayıs 1960 darbesi, ağır aksak ilerleyen demokrasiye ağır bir darbe vurdu.
Her şey sil baştan; yeni anayasa ve yeni kanunlar yapıldı. Gelin görün ki bu
süreçte uzun sürmedi. Bu kez de 1971 ve 1980 darbeleriyle demokrasimiz yerlerde
sürüklenir oldu. Geldik bugünlere… Bakalım bu talihsiz coğrafyada daha neler
neler göreceğiz!
(Süleyman
Boyoğlu)
Kaynak: Tarihçi yazar Orhan
Koloğlu arşivi ve 9 Eylül 1962 tarihli “CHP 39. Yıldönümü” kitapçığı…
12 Mayıs 2023 Cuma
"GANDİ KEMAL" ÇANKAYA YOLUNDA...
Futbolcularımızı Pele’ye
Maradona’ya, şarkıcılarımızı Madonna’ya Michael Jackson’a, siyasetçilerimizi
Churchill’e, Gandi’ye benzetiriz, bir türlü başarısından ötürü başarılı bir
Türk’e bir Kürt’e, bir Laz’a bir Çerkez’e benzetemeyiz. Acaba neden?
İşte bu benzettiklerimizden birisi de bugünlerde siyaset sahnesinde fırtınalar estiren Kemal Kılıçdaroğlu… Kılıçdaroğlu’nu kime mi benzettik? Hemen söyleyeyim; Hindistan’ın efsane lideri Mahatma Gandi’ye.
Ne zaman benzettik? Kim benzetti? İşte orası biraz karışık, ama 2009 yılında bu lakabın takıldığı kesin gibi… Nasıl mı şöyle; 9 Şubat 2009 tarihinde o tarihte Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Fatih Çekirge, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olan Kemal Kılıçdaroğlu’yla ilgili “Beyoğlu Sokaklarında Bir ‘Gandi’ Yürüyüşü” başlıklı bir yazı kaleme alıyor. Beyoğlu-İstiklâl Caddesi’nde taksicisinden öğretmenine, esnafından yurttaşına kadar herkesin yanına yaklaşıp; “Bu şehri hem yolsuzluktan hem de kirlilikten temizleyin. Seni bekliyoruz Kemal Ağabey’ dediklerini ve yoğun bir ilgiyle karşılandığını yazıyor.
GANDİ DİYE BAĞIRIYORLAR
Yazısının sonlarına doğru
ise asıl konuya geliyor ve şöyle devam ediyor:
“Kılıçdaroğlu’nun önü
çevriliyor. Küçük bir miting yaşıyoruz. Bu ilgi sandıkta oya dönüşür mü
bilmiyorum. Ama eğer dönerse AKP’nin İstanbul’daki 15 yıllık iktidarı için bu
çok zorlu bir rekabet demektir…
Kılıçdaroğlu yürürken
arkasından kimi Hindistan’ın halk hareketi öncüsü ‘Gandi’ diye bağırıyor.
Kimisi Ecevit gibi diyor.
ECEVİT-İNÖNÜ KARIŞIMI…
O tarihte (22 Mart 2009)
Vatan gazetesinde yazan Mehmet Tezkan
da “Kılıçdaroğlu Rüzgârı” başlıklı yazısında, Kemal Kılıçdaroğlu’nun
İstanbul’da güçlü bir rüzgar estirdiğini, Silivri Mitingi’nde yurttaşların
sevdikleri bir adamı, yeni bir yüzü bekler gibi bekler bulduklarını söylüyor.
Tezkan, şöyle devam ediyor:
“Kılıçdaroğlu geldiğinde
ortalık yıkıldı. İnsanlar temas etmek istiyor, dokunmak istiyor… İlgiyi şöyle
anlatabilirim.. CHP’nin adayı geldi, dinledik, alkışladık, gitti gibi anlık,
kısa süreli değil. Umut olarak görüyorlar.. Bir şeyleri ‘değiştirecek, benim
adıma hesap soracak’ kişi gözüyle bakıyorlar.. Yetim hakkının muhafızı..”
Tezkan, Kılıçdoroğlu’nun;
“AKP hortumunun ucu İstanbul’da, hortumlarını keseceğiz, soyulmaktan bıkmadınız
mı, Yoksula biz de yardım yapacağız ama onurunu kırmadan’ deyince alanın
tepkisi görülmeğe değerdi” diyordu.
Tezkan, aynı ilginin
Halkalı’da, Başahşehir’de de gösterildiğini vurguluyor, şunları söylüyor:
“Silivri mitinginden sonra
Kılıçdaroğlu ile aynı minibüse bindik.. Sanki birkaç dakika önce insanların
elini sıkmak için üzerine atladığı, güç bela minibüse binen siyasetçi kendisi
değildi… Sakin, sessiz, mütevazı! Sadece
Topbaşı’ı değil Başbakan Erdoğan’ı da zorlayan değildi sanki… Konuşmasını
dinlerken nasıl anlatsam diye düşündüm…
Ama zaman zaman da Erdal
İnönü’yü hatırlatıyor. . Duruşuyla, tebessümüyle, sakinliğiyle… İnönü’nün
kısası.. Ama sakin sakin konuşurken öyle bir çıkış yapıyor ki, saçlarını
boyatsa sanırsınız ki Ecevit geri geldi. Bu yüzden tam karar veremedim. İkisine
de benziyor. Haydi şöyle diyelim, Ecevit-İnönü karışımı…
Yoksa.. Gandi mi desek…
Bilemiyorum..”
“Tamamı ‘belgeli’
yolsuzluk iddialarıyla büyük sempati toplayan Kılıçdaroğlu, dosyalarıyla
tanındı. Girdiği siyasi düellolarda daima belgeleri ortaya koyarak çalıştı.
Sakin yapısıyla siyasetin tansiyonunu hiç yükseltmedi. Bu tavrına halk da büyük
ilgi gösterdi. İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın
karşısına rakip olarak çıktığında ‘Rakibim Topbaş değil, Erdoğan’dır’ diyordu.
Açıkladığı yolsuzluk dosyaları gündeme bomba gibi düştü. İstanbul’da kendisinin
koyduğu yüzde 40 oy oranını tutturdu. Aldığı oylarla Başbakan Tayyip Erdoğan’ın
başkanlığından bu yana AKP’nin kalesi olan İstanbul’u sarstı. En çok da destek,
kadın ve gençlerden geldi.”
Prof. Dr. Erol Manisalı ise 3 Nisan 2009 tarihli ve “Gandi Kemal’e Selam…”
başlığıyla kaleme aldığı yazısında şunları kaydetti:
“Halk kime destek verdi,
kimi cezalandırdı, kimlere uyarıda bulundu? Büyüklerden CHP ve MHP destek
aldılar. Bu desteğin nelere ve niçin verildiğini iyi görmek gerekir. CHP’de
desteği Kılıçdaroğlu değil, ‘onun duruşu, kimliği ve savunduğu görüşler’ aldı.
Hatırlayalım, Kemal
Kılıçdaroğlu hangi görüşleri savundu? Sosyal devlet, kamusal yararı ve makro
(bütüncül) iktisadi ve sosyal politikaları savundu. Solcu, toplumcu, halkçı
öğeleri ‘çağrıştıran’ gerçekleri vurguladı. Vurgunları, soygunları öne
çıkararak, bir anlamda düzene karşı çıktı.
Kemal Kılıçdaroğlu, ününü
tüm Türkiye’de hatta dünyada duyurmaya başlayınca “Gandi Kemal” lakabı
üzerinden tartışmalar da başladı. 20 Mayıs 2010 tarihinde Medyatava’ya bir
açıklama gönderen ressam ve siyasetçi Bedri
Baykam, bu benzetmeyi Mehmet Tezkan’ın yazısından yaklaşık bir ay önce
Cumhuriyet gazetesindeki yazısında kendisinin yaptığını yazdı. Baykam’ın
açıklaması şöyle:
Bedri Baykam, 17 Şubat 2009 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısını ise şöyle
bitiriyor:
“Cumartesi öğleyin Kadın
Araştırmaları Derneği’nin Kemal Kılıçdaroğlu’nu sivil toplumlarla buluşturduğu
yemeğe, Yurtsever Hareket sözcüsü olarak katıldım. Kılıçdaroğlu’nu dinlemek bir
keyif, kazanması en büyük keyif, kazanması en büyük dileğimiz. Son derece klas,
kibar, güven veren ve espritüel bir insan.
Kılıçdaroğlu bizim
Gandi’miz olmaya aday ve bu tarihi kişiliğe de çok benziyor! Ve ben, iş işten
geçmeden, ‘Neden mağlup olduk’ sorusuna yanıt aranmadan, bu bölünme tehlikesini
o toplantıda açıkça ortaya döktüm ve tüm katılımcılar büyük destek verdiler.”
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
Not: Bu arada CHP eski
genel başkanlarından ve başbakanlardan Bülent
Ecevit’e “Karaoğlan” lakabını,
1972 ya da 73 yılında İsmet İnönü’yü siyaset sahnesinden çekilmek zorunda
bıraktıktan sonra gittiği Kars’ın Susuz ilçesinde Şahzade Şahin adlı bir kadının taktığı söylenir.
Eski başbakanlardan Süleyman Demirel’e de “Çoban Sülü” lakabını bir röportajında
yakın bir zamanda kaybettiğimiz gazeteci Ergin
Konuksever taktı. Konuksever, bu adla da 1969 yılında bir kitap yazdı.
Her iki siyasetçinin de
lakapları yurttaşlar tarafından tutuldu ve sevildi…
11 Mayıs 2023 Perşembe
NÂZIM HİKMET TARTIŞMASI...
Gazeteci Şakir Palancıoğlu, F.Rıfkı Atay'la evinde.
FALİH RIFKI ATAY’LA ÇETİN ALTAN’IN
NÂZIM HİKMET TARTIŞMASI…
Falih Rıfkı Atay, yazar Çetin
Altan’ın büyük şair Nâzım Hikmet
konusunda kendisine yönelttiği suçlama ve hakarete çok sinirlenir ve zehir
zemberek bir açıklama yapar, “Ağzı pis yazı gevezesi” der.
Atatürk
dönemi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ilk milletvekillerinden Atay, 22 Eylül
1968 tarihli Dünya gazetesindeki “Pazar Konuşması” köşesinde kendisiyle
ilgili sözlerinden dolayı ünlü yazar ve1965’te Türkiye İşçi Partisi’nden
milletvekili olan, konuşmalarıyla Meclis’in tozunu attıran Çetin Altan’a
hitaben bir yazı kaleme alır:
“Benim
yüzüme tükürmek? Böyle bir şeyi söz konusu olarak bile ilk defa senin gibi bir
terbiyesizin ağzından işitiyorum. Eğer o zilzurna serhoşluk zamanında böyle bir
edepsizliğe kalksaydın sofranın bütün tabaklarını yılışık suratında
parçalardım.”
“Ben
senin gibilerle bir masada ve bilerek bir yerde buluşmam” diyen Falih Rıfkı
Atay, şunları söylüyor:
“Bahsettiğin,
bir kadınları esirgeme suvaresinde eşimle İsrail Konsolosuna davetli olduğumuz
ve senin zilzurna soframıza sokulduğun gece olmalı. O gece olup bitenlerin
tanığı, sofranın ikinci davetlisi olan eski İstanbul Belediye, şimdi de CHP
İstanbul Başkanı Necdet Uğur’dur. Sen kendini bilmeyecek kadar serhoştun.
Söylediklerini söylediklerimi ondan sor!
“NÂZIM’IN KOMÜNİST OLMASINA
ACIYANLARDANIM”
Ben
Nâzım’ın büyük şair olduğunu birçok defa yazmışımdır. Hatta ilk defa Rusya’dan
gelişinde bana telgraf çekmişti. O zamanki Adalet Bakanı rahmetli Mahmut Esat Bozkurt’la onu Türkiye’ye
sokturan benim. Af dilekçesinin başına da imzamı koymuştum. Nâzım’ın komünist
olmasına acıyanlardanım. Gene de bize en güzel İstiklâl Savaşı Destanını veren o’dur. Yalnız, beni yaratan
Stalin’dir, diye Moskova toprağını öptüğü vakit, adam olarak, çok küçülmüştür
ve yerle bir olmuştur. “
Atay,
Çetin Altan’a çok kızmış olacak ki, çok ağır sözler içeren yazısına şöyle devam
ediyor.
“Ama
Çetin Altan’ın komünist olmasından üzgün değilim. Onunla Türk edebiyatı ağzı
pis bir yazı gevezesinden başka bir şey kaybetmemiştir. Seninle başka hiçbir
zaman hiçbir yerde buluşmadım.
Solculuğa
gelince, ben Kemalist solcuyum. Komünist değilim. O akşam sen: ‘Ben Taksim
Meydanı’nda komünist olduğumu bağırmadıkça bu memlekette hürriyet olduğuna
inanmam’, demiştin. Sen korkaklığından yalan söylüyorsun. Bir sosyalist değil,
komünistsin. Namus taslıyorsan komünist olduğunu söylesen a..
Komünistliğin
soysuzlaşa soysuzlaşa ne hale geldiğini görüyoruz. Bu zekâ adamı elli yıllık
denemeden ders almasını bilir.
Ben
kaç defa İsveç sosyalizminden yana olduğumu da yazdım. Ama o sosyalizm tank top
gölgesi altında yaşamaz. Türk toplumunun o olgunluğa erişmesini isterim.”
(Süleyman
Boyoğlu)
9 Mayıs 2023 Salı
DEMOKRASİ İÇİN...
DP DÖNEMİ
BASINI VE BUGÜNKÜ DURUM…
Türkiye’de Demokrat Parti’nin (DP) 10 yıllık iktidarı (1950-60)döneminde basına yönelik baskı ve uygulamaları ile günümüzde mevcut iktidarın yaşattıklarını bir kıyaslayacak olursak, o dönem mumla aranır…
DP ve onun lideri Adnan Menderes döneminde de basına uygulanan kâğıt ambargosu, ilan cezası yanında, gazetecilere ve gazetelere yazılan yazılar ve yayınları nedeniyle ağır cezalar yağıyor; hapse atılıyorlardı. Ne yazık ki “3Y” (yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar) vaadiyle 2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı da benzer yaptırımların, hatta daha ağırını uygulamaya başladı.
Basını “yandaş olan” ve “olmayan” diye ikiye böldü. Yandaş olanlar muhalefetin ve halkın haklı tepkilerini görmezden gelirken, halkın sesine kulak verenler ise Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) marifetiyle susturuluyor…
En son 7 Mayıs Pazar günü ( 2023) Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve “Millet İttifakı” Cumhurbaşkanı Yardımcısı adayı Ekrem İmamoğlu’nun Erzurum’da düzenlediği miting öncesi ve miting sırasında yaşananlar, ister istemez 1960 öncesi CHP Genel Başkanlarından İsmet İnönü’ye Uşak’ta ve Topkapı’da yapılan saldırıları hatırlatıyor. Bundan önce Ankara-Çubuk’ta CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan linç girişimi ile İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e yapılan saldırıları da unuttuğumuzu/ görmezden geldiğimizi sanmayın…
MADIMAK FACİASI BENZERİ
Erzurum’daki bu saldırı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta 33 sanatçımızın ve aydınımızın; “yakın ulan yakın” diyen bir grup güruh tarafından diri diri yakıldığı Madımak Oteli saldırısıyla büyük benzerlik taşıyor. Sivas’ta da önce “üç-beş kişinin protestosu” diye geçiştirilen olayın sonucunun nereye vardığı ve bu vahşetin görüntüleri hâlâ belleğimizdeyken, Ekrem İmamoğlu’nun soğukkanlılığı benzer bir facianın tekrarını önledi. “Çakmakla yakın” diyen bağıran bir grup ülkücü ve Hizbullahçı tarafından atıldığı söylenen taşlar, mitinge katılan 10’nun üzerinde yurttaşın yaralanmasına neden oldu. Oysa böyle bir olayın yaşanacağı haberini hem AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hem de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin konuşmaları veriyordu. Bu konuşmalar yetmiyormuş gibi bir de Erzurum Büyükşehir Belediyesi otobüslerinin mitingin yapılacağı alana park ettirilmesi saldırının ipuçlarını veriyordu. Hele seçim dönemlerinde tarafsız bir bürokrat tarafından o makama getirilmesi gerekirken, bu görevinden istifa etmeyen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Erzurum Belediye Başkanı Mehmet Sekmen’nin açıklamalarına ne demeli? Neyse ki olay İmamoğlu’nun seçim otobüsünün camlarının kırılması ve bazı yurttaşların yaralanmasıyla ucuz atlatıldı.
Bu saldırı aynı günün akşamı ve ertesi gün muhalif medyada geniş bir yer tutarken, yandaş medyada hemen hemen hiç görülmedi, tek satır bile bahsedilmedi diyebiliriz.
ULUS GAZETESİ’NE BİR SANTİM İLAN
VERİLMEMESİ
İsmet İnönü döneminde, CHP Genel Sekreterliği Araştırma ve Dokümantasyon Bürosu’nca hazırlanan “Demokrasi İçin” başlıklı broşürde, 1958 yılı Bütçe Müzakerelerinde CHP’li milletvekillerinin yaptıkları tenkit ve tekliflere yer verilmiş. Bakın CHP adına söz alan milletvekilleri, neler söylüyor:
“Devlet Bakanı, ‘hatalar varsa söylesinler’ dedi. Ankara’da çıkan Sabah gazetesine, Amasya’da çıkan mahalli bir gazeteye kâğıt verilmemiştir. Gazeteler bu yüzden kapanmıştır. Seçimler sırasında Ulus ve Karagöz gazetelerinin kâğıtları azaltılmıştır. İzmir’de çıkan Sabah Postası gazetesinin kâğıdı azaltılmıştır. Birçok muhalif gazetelerin kâğıtları azaltılmıştır. Verdikleri resmi ilanlara gelince, 1955, 1956, 1957 senelerinde Ulus gazetesine bir santim resmi ilan verilmemiştir. Ama buna mukabil Zafer gazetesine senede bir milyon küsur liralık ilan verilmiştir.
‘Gazeteler güzel yazsın, edebi yazsın’ deniliyor. Hakikaten gazetelerin her şeyden evvel bir terbiye müessesesi olmasını isteriz. Bu nokta bizim memleketimiz için çok mühimdir. Gazetelerin hakikati yazması, şahısları beyhude incitmemesi arzu edilir. Fakat memleket meselelerini istediği gibi tenkit etmek hürriyeti için de olsun.
Size iki misal vereceğim: Zafer gazetesinin 15.4.1956 tarihli nüshasından: ‘Baş zebani, o zelil ahlaklı ve kelbâne zihniyeti ile…’ Bunu muhalefet lideri İnönü için yazıyor. İkinci misal: 21.1.1956 tarihli Zafer’de yine İnönü için: ‘Bu adam, o adam, o ak saçlı adamın sırıtık tavrı, edası, nazarlarının her istikamete doymak bilmez, ihtiras ve kin püskürten…’, ‘Büyük alemleri karnavalesk bir soytarılığa götürme istidadı, süfli hafifmeşreplikler.. Bu çirkin misaller saymakla bitmez. Sayın Devlet Başkanınından soruyoruz, neden ceza kanunu tatbik edilmiyor buna? Kanun nazarında bu suç değil midir?”
GAZETECİLERİN MÜBAŞİRLERLE HISIM AKRABA OLMASI
Broşürde milletvekillerinin, “Zafere tekzip gönderirler neşredilmez. Ama Ulus’tan milletvekilinin meclise verdiği önergenin tekzibi istenir. Bu mecliste konuşulan tekzip edilir mi?” şeklindeki sorularına da yer verilerek şöyle devam ediliyor:
“Ulus’un yazı işleri müdürü merhum Cemal Sağlam 105 defa mahkemeye sevk edildi, 76’sında beraat etti. Adeta mübaşirlerle koridorlarda hısım akraba oldu. Sizin devriniz basının en acıklı devirlerindendir.
Bakınız bir basın kanununun durumundan, ispat hakkının yokluğundan bahsettik, ‘sizin devrinizde de vardı’ diyorsunuz. Hayır. O devrin cezalarına rahmet okuttunuz. Vaktiyle muhalefette iken basın rejimin tenkit ettiniz. Şimdi aksaklıkları, kötülükleri tenkit ettirmemek için mi iktidara geldiniz?”
ELEKTRİKLE AMPUL ARASINDAKİ MÜNASEBET
CHP’li vekiller, Menderes’in “İşini doğru gören hükümetler basın hürriyetinden korkmaz” dediğini hatırlatarak, DP’lilere şöyle sesleniyor:
“Bir Fransız gazeteci ne güzel ifade etmiş. ‘Elektrikle ampul arasında ne münasebet varsa, demokrasi ile hür basın arasında da o münasebet vardır. Elektrik cereyanı olmadığı takdirde nasıl ampul sadece buz gibi bir şişeden ibaretse, matbuat hürriyeti olmadığı takdirde de o cemiyetin nizamı demokrasi ismini taşısa bile buz gibi bir rejimden ibaret kalır’.
13.9.1946’da Menderes de bugünkü gibi konuşmuyor, şöyle diyordu: ‘İşini doğru dürüst ve açık görmek davasında olan hükümetlerin matbuat hürriyetinden hiçbir korkuları yoktur’.
Değil tenkit, iktidarı methedip etmemenin bile resmi ve hususi ilan tevziinde bir kıstas sayılması DP’nin basın hürriyeti hususundaki anlayışına ve kanunsuz tasarruflar yapmaktaki cüretine tipik bir misaldir. Basın üzerinde yapılan maddi, manevi tazyikler, bugün gazeteciliği bir kahramanlık haline getirmiştir.”
CHP’li vekiller, “Sekiz yıldan beri geçirdiğimiz tecrübeler göstermiştir ki, DP iktidarı basın ve yayın alanındaki icraatında da daha ziyaret diktatörlüklerdeki yolları benimsemiştir” görüşünü dile getirerek, şunları söylüyorlar:
“Bugün Türkiye’de basın hiçbir demokratik rejimde rastlanmamış bir baskı altında bulunmaktadır. Bu baskı maddi ve manevi olmak üzere iki cepheden devam ettiriliyor. Maddi bakımdan kâğıt, malzeme, makine ve mürekkep meselesi. Manevi bakımdan matbuat ne cumhuriyet devrinde ne mutlakıyet devrinde eşine rastlanmamış şekilde ağır ceza hükümlerinin tehdidi altındadır.
Demokratik bir idarede iktidar partisinin basını murakabe etmeğe hakkı yoktur. Buna mukabil basının hükümeti murakabe etme hakkı ve hatta vazifesi vardır.
Bir sözlü soru veriyorum. Ertesi gün Zafer gazetesi bana karşı ateş püskürüyor. Kendimi müdafaa için bir tekzip gönderiyorum, tekzip basılmıyor. Çünkü eroinden mahkûm olan vatandaş tekzip hakkına sahiptir, ama muhalefet milletvekilisiniz, kendinizi müdafaa imkânına sahip olamazsınız. Savcının karşısına giderseniz, ‘hayır, basmıyorum sizin tekzibinizi’ cevabını alırsınız. Çünkü savcıların hiçbir teminatı yoktur. Üstelik Ankara Savcısı kendi sınıf ve derecesindeki eski arkadaşlarından fazla maaş alırsa benim tekzibimi basmaz elbette. Sonra bakarsınız Ulus gazetesinde Sayın İnönü’nün hükümet beyannamesine verdiği cevap neşredilir, derhal garip bir şekilde Ulus’a tekzip gönderilir. B.M.M.’ndeki konuşmayı gazete basar, savcı tekzip gönderir. Samet Ağaoğlu’nun mazide yazmış olduğu bir kitabından bir pasaj alınmıştır, savcı tekzip gönderir. Muhalefete mensup herhangi bir vatandaş kendi şahsına vâki olmuş hakareti karşılamak için bir tekzip gönderdiği zaman iktidarın resmi ilan ile şimdi de hususi ilanı ile himaye edilen gazeteleri, himayenin bir başka zırhına güvenerek kendilerini bundan masun addederler.
Tekzipleri tek taraflı olarak gazetelere vermek içinde bulunduğumuz zihniyetin en büyük delilidir. Zafer’e tekzip gönderirler, neşredilmez. Ama Ulus’ta milletvekilinin meclise verdiği önergeler tekzip ettirilir.”
İSPAT HAKKI
1884 tarihli Matbuat Nizamnamesinde bile ispat hakkı olduğuna dikkat çeken CHP’li vekiller, adı demokrat olan DP zamanında ispat hakkının olmadığına vurgu yapıyorlar, şöyle diyorlar:
“İspat hakkının olmadığı yerde basın hürriyetinden bahsedilemez. Masum bir karikatür için bir nükte için, 16 aya mahkûm olan insanların bulunduğu bir memlekette hürriyetten bahsedilemez.”
DEVLET RADYOSU
Türkiye’nin demokratik rejim bakımından bir radyo meselesi olduğu, bunun tek taraflı olarak işleyen ve bir tek partinin, yani iktidar partisinin kendi arzularına göre kullanıldığına işarete edilen broşürde, şöyle devam ediliyor:
“DP iktidara gelmeden önce (24.9.1947), muhalefette iken devlet radyosunun tek taraflı kullanılmasından birinci planda şikâyet ediyordu. Bu hususta sorular soruyor, kanun teklifleri yapıyor, beyanlarda bulunuyor ve devlet radyosunu şiddetle tenkit ediyordu. Nitekim o zaman DP sözcülerinden olan yetkili bir zat şöyle demişti: ‘Demokratik prensiplere sadık olduğunu iddia eden bir hükümetin ilk yapacağı şeylerden biri, muhalefetin her türlü neşir ve propaganda vasıtalarından istifadesine imkân bırakmaktır. Bugün bütün dünya matbuat kadar, hatta belki de ondan daha mühim bir neşir, telkin ve propaganda vasıtası olan radyoyu kendi inhisarında tutan ve muhalefetin ondan faydalanmasına imkân bırakmayan bir hükümetin, hatta şeklen olsun, kendisinin demokratik prensiplere taraftar olduğunu iddia etmesine imkân yoktur. Bugün yeryüzünde hiçbir demokrat memleket gösterilemez ki, onun radyo istasyonlarında muhalefetin sesi yükselmesin’.
Halbuki, bugün böyle durum değildir. CHP iktidarının 1949’da ve 1950’de çıkardığı kanunlarla muhalefete tanıdığı ‘radyoda konuşma hakkı’ DP tarafından 1954’de kaldırıldı.
CHP iktidarında radyonun DP toplantılarını yayınladığını, seçim zamanında muhalefet partilerine de saatler ayrıldığını vurgulayan vekiller, şunları kaydediyor:
“Radyo ve basın hürriyeti mevzuunda bugün hangi DP’li çıkıp da 1950’de ağır lisanla tenkit ettiğiniz sistemin çok gerisinde olduğumuzu inkâr eder. Esefle görmekteyiz ki radyo her zamankinden daha fazla tek taraflı, basın her zamankinden daha fazla tazyik altındadır.”
Ne diyelim, fazla söze gerek yok, bakalım yaşananlar bize neyi gösterecek?
(Süleyman Boyoğlu)
5 Mayıs 2023 Cuma
BİR ŞİİR; NE ZORDUR...
bir başkasına anlatması
Ne zordur insanın sevdiğine
Sevdiğini söyleyememesi.
Ne kötüdür insanın yazdıklarını
okuyanların anlayamaması.
Ne kötüdür insanın düşüncelerini
Özgürce söyleyememesi...
(Hüseyin Boyoğlu)
RASİH NURİ İLERİ'NİN KALEMİNDEN SUAT DERVİŞ...
Rasih Nuri İleri (solda) ile Sabahatttin Eyüboğlu'nun oğlu Mehmet Eyüboğlu (Fotoğraf: Ali Kılıç)
Türkiye komünist hareketinin önde gelen isimlerinden Rasih Nuri İleri, asıl adı Saadet Baraner olan yakından tanıdığı Suat Derviş’i Mayıs 1986 tarihli Tarih ve Toplum Dergisi’nde anlatır.
Rasih Nuri İleri,
yazısında dostu ve “abla” diye hitap ettiği Suat Derviş’in tasarladığı hatıratını
bir türlü yazamamasına hayıflanarak, şöyle der:
“Oysa geçirdiği dönem,
Bâbıâli’de tanıdığı kişiler, Türk sol hareketlerindeki yeri ile bize eşsiz bir
pınar teşkil edebilirdi. Bizim de kusurumuz oldu, yazacak diye anlattıklarını
teybe alamadık. Kendisi iki üç kez başladı, bebeklik dönemini aşamadı…”
Suat Derviş, resmi kayıtlara göre 1319 (1905) yılında İstanbul’da dünyaya gelir. İlk gazetecilik günlerinden başlayarak profesyonel bir yazar olur. Ve ilk yazısını bile para alarak yazdığını söyleyerek bundan büyük gurur duyar. Yurt dışında geçirdiği sürgünlük yıllarında yazıları ile geçinir.
Berlin Konservatuarı’nda ablası Hamiyet ile birlikte okur. İkisinin de çok güzel sesleri vardır. Hatta yıllar sonra politik nedenlerle saldırıya uğradıkları bir gün adeta profesyonelce attıkları çığlıkları ile mahalleyi ayağa kaldırıp kurtulurlar… Suat Derviş, Berlin’de Edebiyat Fakültesi’ne de devam eder.
Bu arada çocuk yaşta
“Hezeyan Mansur” şiirini yayınlayan Suat Derviş, yazı hayatına Almanya’da Alman
dergi ve gazetelerinde başlar. İstanbul’a döndüğünde de yazı hayatına devam
eder. Roman ve hikâyeleri yayınlanır, büyük bir ün kazanır; yapıtları yabancı
dile çevrilir. Kocası Reşat Fuat’ın 1951 Türkiye Komünist Partisi (TKP)
tutuklanmasından sonra, gözaltı süresi bitip dava 1953’te başlayıncaya kadar
Türkiye’de kalır. Türlü kötü muamelelere uğrar, “aryalı” saldırı bu dönemde
olur. 1953-63 yıllarını yurt dışında geçirir. Orada son eserleri olan “Ankara Mahpusu” ve “Fosforlu Cevriye” adlı eserlerini
yayınlar. Sonra bu eserlerinin Türkçesi de yayınlanır (1968).
Suat Derviş’in iki yönü
vardır. Önce ünlü bir romancıdır. Kara Kitap (1920), Ne Bir Ses, Ne Bir Nefes
(1923), Hiçbiri, Ahmet Ferdi, Behire’nin Talipleri (1923), Fatma’nın Talipleri,
Ben mi? (1924), Buhran Gecesi (1924), Gönül Gibi (1928), Emine (1931), Hiç
(1939), Çılgın Gibi (1945) ile Türkiye’de 1968’de yayınlanan son iki romanı
Ankara Mahpusu ve Fosforlu Cevriye adlı romanların yazarıdır. Ayrıca Barbüs’ün
ünlü Ateş’inin çevirmenidir...
En sevdiği iki insan olan
ablası Hamiyet ile kocası Reşat Fuat’ı kaybeder. Çok sevdiği eseri “Fosforlu
Cevriye”yi Gülriz Süruri için senaryoya dönüştürür. 1970 yılı Nisan ayında
Türkiye Devrimci Kadınlar Derneği’ni çok sevdiği arkadaşı yazar Neriman Hikmet
ile Mediha Özçelik, Asiye Aliçin, Fikret Elbe, Necla Özgür, Züleyha Aytüz ve
öteki arkadaşlarıyla kurar. Dönemin İstanbul 1. Şube Müdürü Ilgaz Aykutlu
tarafından ilk kez nezarete alınır. Nevzat Üstün ile birlikte Kültür Sarayı
yangınından suçlanmak istenir. Evi eski arkadaşları, devrimci gençlerin,
Polonya’ya dönmeden önce Madam Şefik Hüsnü’nün kaldığı, gelip gittiği bir
barınak, kolluk kuvvetlerinin sürelice kontrol ettiği bir mihrak haline gelir.
Son taşındığı Beyoğlu Tünel’deki Suriye Hanı’nda 23 Temmuz 1972 tarihinde, yani
“12 Mart” döneminde dünyayı terk eder.
Suat Derviş’in çok
renkli bir yaşamı vardır. Bu yaşamında; Nâzım
Hikmet, üç eşi yazar Selami İzzet
Sedes, Nizamettin Tepedenlioğlu,
Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın kardeşinin torunu Reşat Fuat Baraner… Ve de sürgünden önce ve sürgün yıllarında her
şeyini, kocasını terk edip Suat Derviş’in yardımına koşan, Suat’ın evinde artık
yemek yiyemez halde hastalanıp ölen ablası Hamiyet vardır…
“Benim görevim yazılmadık
hatıratı yazmak değil, herhalde” diyen Rasih Nuri İleri, “Suat Abla” diye hitap
ettiği Suat Derviş’in son 10 yılında hep beraber olduklarını belirtiyor ve
şöyle diyor:
“40’lı yıllarını da
bilirim. Bu da yaşamının ikinci yönü... Bu yıllar onun yaşamında çok önemli bir
yer tutmaktadır. Artık roman arka plandadır. Suat, Reşat Fuat’ın karısıdır.
Neriman Hikmet’in imtiyaz sahibi olduğu Yeni Edebiyat Dergisi (5 Ekim 1940-15
Kasım 1941, 26 sayı) kapak yazısı Abidin Dino’nun, dergi yazarları ise takma ad
ile (Ali Rıza Çelik) Reşat Fuat, Suat Derviş, Zeki Baştimar, Abidin Dino, Naci
Sadullah, Hüseyin Avni Dinamo, Sabahattin Ali ve daha niceleri…”
Yeni Edebiyat Dergisi’ne
örgütsel bir dava açılır, ancak zaman aşımından düşer. Dergideki Suat Derviş
imzalı küçük fıkralar ise Reşat Fuat’ındır. Suat Derviş, bundan sonra büyük bir
gürültü koparan ve asıl adı Niçin Sovyet Rusya’ya Hayranım olan “Niçin
Sovyetler Birliği’nin Dostuyum?” (1944) kitabını yazar. Aynı yıl “TKP Davası”
sanıkları arasında kocası ile birlikte yer alır. Sorgu sırasında tek çocuğu
olan Oğlunu düşürür. Davada 142. Madde’den sekiz aya mahkum olur, sonra
kocasının mahpusluk yılları başlar. 1950 affı ile tahliye olur. 1951
tutuklamaları sonuna kadar çile dolu ancak ölünceye kadar başı dik bir yaşam
sürer…
Aslında Suat Derviş,
“Çocukluğum Meslek Hayatım Çektiklerim” başlığıyla hayatını kaleme alıyor,
ancak yarım bırakıyor. Başlarken şöyle diyor:
“Anılarımı, daha doğrusu,
birçoğu müşterek olan anılarımızı, onları yazmamı çok istemiş olan ama artık
hiçbir zaman okuyamayacak dostum, kardeşim, arkadaşım, Hamiyet ablacığıma
armağan ediyorum…”
Rasih Nuri İleri'nin dediği gibi bir kez daha "selam" ve saygı olsun "Fosforlu Cevriye"nin yazarı ve ilk kadın gazetecilerimizden Suat Derviş'e...
(Süleyman Boyoğlu)















