Tarihçi-yazar Orhan Koloğlu, “hizipçilik” kavramının, ülkemizdeki toplumsal kurumlar içinde en çok Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile özdeşleştirildiğini vurgular.
Orhan Koloğlu’nun Sosyal Demokrat Değişim (SDD)
Dergisi’nin 1999 yılı 13. sayısında çıkan “Hizipçiler
Cenneti CHP” yazısına geçmeden önce 23 Mayıs 2023’te bu bloğumda yazdığım
yazıdan kısa bir alıntı yaparak CHP’nin nasıl ve ne zaman kurulduğunu
aktaracağım.
Türkiye’nin ilk siyasi partisi CHP, 9
Eylül 1923 tarihinde “Halk Fırkası”
adıyla kuruldu. Partinin kurucusu ve genel başkanı Gazi Mustafa Kemal oldu.
Genel başkan vekilliğine de İsmet Paşa (İnönü) atandı.
Serbest Fırka’dan önce partinin adı 6 Eylül 1919 Sivas
Kongresi’nden 9 Eylül 1923 tarihine kadar “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk
Cemiyeti”, 9 Eylül’den 10 Kasım 1924 tarihine kadar “Halk Fırkası”, 10 Kasım 1924’ten 1931 tarihine kadar Cumhuriyet
Halk Fırkası, 1931 Kurultayı’ndan sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) oldu.
Partinin kurucusu ve genel başkanı olan Atatürk, 29 Ekim 1923
tarihinde Cumhurbaşkanlığı’na seçildikten sonra parti işlerini yürütmek üzere
Başvekil İsmet Paşa’yı da partinin Genel Başkan Vekilliği’ne tayin etti.
Ülkemiz 1923 yılından 1945 yılı son baharına kadar iki defa çok
partili siyasi hayata geçiş denemesi yaptı. İlk deneme “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”yla oldu, ancak gericilerin
Cumhuriyet ve devrimler aleyhine harekete geçmeleri, ardından da Atatürk’e
karşı girişilen “İzmir Suikastı” ve bu partiye mensup bazı kişilerin adlarının
karışması nedeniyle parti kapatıldı.
İkinci deneme ise eski başbakanlardan Fethi Okyar’ın
kurduğu “Serbest Fırka” ile oldu. Bu
partide de gericilerin etkin rol oynamaya başlamaları üzerine bizzat parti
genel başkanı Okyar’ın dikkatini çekti. Okyar, Cumhuriyet ve devrimlerin
tehlikeye düştüğünü görerek partisini kapatmaya karar verdi.
ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ
CHP, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinden itibaren demokrasiye
geçişi sağlayacak ve teşvik edecek önlemler almaya başladı. Cumhurbaşkanı ve
CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 1945 yılı 19 Mayıs tarihli konuşmasında, “siyasi
ve fikir hayatında demokrasi prensiplerinin daha geniş ölçüde hüküm süreceğini”
açıkladı.
İlk defa tek dereceli seçim sistemi kabul edildi. Siyasi haklara sahip
kadın-erkek bütün yurttaşların milli iradenin tecellisine katılmalarına olanak
hazırlandı. Üniversitelere muhtariyet ve ilim adamlarına hürriyet sağlayan
kanun kabul edildi. Cemiyetlik kanununda yapılan değişiklikle, “izne tabi
olmak” esası kaldırılarak sadece beyanname vermek suretiyle cemiyet ve
partilerin kurulması olanağı yaratıldı.
DEMOKRAT PARTİ’NİN
KURULMASI
İşte bu gelişmeler ışığında 1945 yılının son baharında Milli
Kalkınma Partisi kuruldu. 1945 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü,
Emin Sazak ve Refik Koraltan CHP’den ayrıldı. Bayar ve arkadaşları
Demokrat Parti’yi (DP) kurdu. 1946 seçimlerinde DP, 62 milletvekili çıkardı.
Ardından DP’den ayrılan bir kısım milletvekili de 1948 yılında Millet
Partisi’ni kurdu. Bu parti 1953’te kapatılınca 1954’te Cumhuriyetçi Millet
Partisi kuruldu. Genel Başkanlığa Osman Bölükbaşı getirildi.
Siyasi partiler peş peşe kurulurken 12 Temmuz 1947 beyannamesi ile
idarenin tarafsızlığı ve muhalefet partilerinin emniyeti konusunda ileri
adımlar atıldı. 1949’da Basın-Yayın ve Turizm Kanunu ile muhalif partilere
devlet radyosunda zaman ayrılarak, görüşlerini millete açıklama olanağı
tanındı. 1950’de Seçim Kanunu tasarısı hazırlandı. Tasarı CHP ve DP’nin
ittifakı ile kabul edildi.
Muhalefetin radyo, basın hürriyeti ve toplantı hürriyetinden geniş
ölçüde faydalanmasını mümkün kılan şartlar oluşturuldu ve 1950 yılı 14
Mayıs’ında genel seçim yapıldı Yapılan seçim sonrası Demokrat Parti (DP)
416, CHP 69 milletvekilliği kazandı. DP, 27 yıllık tek parti (CHP) iktidarına
son verdi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çoğunluk milletvekilliğini
elde etti. DP Genel Başkanı Celal Bayar, 22 Mayıs’ta Atatürk ve İsmet İnönü’den
sonra Türkiye Cumhuriyeti üçüncü Cumhurbaşkanı oldu.
DP, 1960 yılına kadar girdiği seçimleri bir şekilde kazandı. 27
Mayıs 1960’ta DP, bir askeri darbe ile iktidardan uzaklaştırıldı. Başbakan Adnan
Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam edildi. Bayar, ileri yaşından
dolayı idam edilmedi.
Darbeden sonra 1961 yılında yapılan seçimlerde İnönü’nün başında
olduğu CHP birinci parti oldu, ancak tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu elde
edemedi. CHP, Adalet Partisi (AP) ile koalisyon hükümeti kurdu. İnönü, 1965
yılında başbakanlığı bıraktı. 1972 yılına kadar CHP genel başkanlığını
sürdürdü. 1972 yılında kabinesinde Çalışma Bakanlığı yapan Bülent Ecevit’le
girdiği yarışta genel başkanlığı kaybetti.
Bülent Ecevit, 1973 yılında yapılan seçimlerde birinci parti oldu
ve 1974 yılında Milli Selamet Partisi (MSP) ile bir koalisyon hükümeti kurdu. Ecevit başbakan, Necmettin Erbakan ise başbakan yardımcısı oldu. Ecevit, 1977-78-79 yıllarında da başbakanlık yaptı. 12 Eylül 1980 askeri
darbeyle birlikte başta CHP olmak üzere tüm siyasi partiler kapatıldı.
Partiler kapatılıp, 10 yıl siyaset yasağı getirilince yeni
partiler kuruldu. Sağ partiler olarak; Anavatan Partisi (ANAP), Milliyetçi
Demokrasi Partisi (MDP), sosyal demokrat partiler olarak da; Sosyal Demokrat
Parti (SODEP) ile Halkçı Parti (HP) kuruldu. HP Genel Başkanı Necdet Calp, SODEP'in Genel Başkanı Erdal İnönü idi, İnönü veto yiyince Cezmi Kartay oldu. Sonra bu iki parti birleşerek
Sosyal Demokrat Halkçı Parti’yi (SHP) oluşturdu. SHP'nin ilk genel başkanı Aydın Güven Gürkan, sonra da Erdal İnönü oldu.
Erdal İnönü liderliğindeki SHP, Doğru Yol Partisi (DYP) başkanı
Süleyman Demirel başbakanlığında koalisyon hükümeti (1991-93) kurdu. Turgut
Özal’dan sonra Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olunca SHP-DYP koalisyonu devam
etti. SHP’nin başında bu kez Murat Karayalçın vardı. Karayalçın başbakan yardımcılığı
ve Dışişleri Bakanlığı yaptı. Tansu Çiller de başbakan oldu. SHP’nin CHP ile
birleşmesi sonrası genel başkan olan Deniz Baykal, koalisyon hükümetini Tansu
Çiller’in başbakanlığında 1995 yılına kadar devam ettirdi. Baykal, başbakan
yardımcılığı ve Dışişleri bakanlığı yaptı. CHP-DYP koalisyonu 1996 yılına kadar
devam etti.
Bu arada, 1987’de ise Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit’in kurduğu Demokratik Sol Parti (DSP) siyaset sahnesine çıktı. DSP 1997 seçimlerinde ANAP ve DYP
ile koalisyon ortağı oldu, 1999 seçimlerinde ise Bülent Ecevit koalisyon
ortaklığında Başbakanlık koltuğuna oturdu. Ecevit 2004 yılında aktif siyaseti
bıraktı.
Öte yandan, yeniden açılan CHP’nin başına 1992 yılında Deniz
Baykal getirildi. 1995 yılında CHP ile SHP birleşti. Partinin genel başkanı
Hikmet Çetin oldu. Baykal, aynı yılın Eylül ayında CHP genel başkanı seçildi.
1995-96 CHP-DYP koalisyon hükümetinde başbakan yardımcılığı ve dış işleri
bakanlığı yaptı. 18 Nisan 1999 seçimlerde CHP baraj altında kalınca Baykal
istifa etti. Baykal’dan sonra Altan Öymen CHP Genel Başkanı seçildi. Baykal,
2000 yılında tekrar CHP Genel Başkanı oldu. 2010’da “seks kaseti” iddiasıyla
karşı karşıya kaldı, tekrar istifa etti. CHP’nin başına bu kez Kemal
Kılıçdaroğlu getirildi. 2023 yılında yapılan CHP 38. Olağan Kurultay’ında
genel başkanlığına Özgür Özel seçildi. CHP’nin 38. Olağanüstü Kurultayı, Mayıs
2026’da “mutlak butlan” nedeniyle iptal edilince Kılıçdaroğlu tekrar CHP’nin
başına getirildi. Böyle olunca Özgür Özel 91 milletvekili ile Yeni Parti’yi
kurdu.
Velhasıl CHP’de sular bir türlü durulmuyor, durulacağa da benzemiyor…
Şimdi bakalım “Hizipçiler Cenneti CHP” diyen Orhan Koloğlu, iki
aylık dergi Sosyal Demokrat Değişim (SDD) dergisinde neler yazmış?
Koloğlu, “hizipçilik” kavramının ülkemizdeki toplumsal kurumlar
içinde en çok CHP ile özdeşleştirildiğine vurgu yapıyor ve “Onun bu özelliğinin
nedenleri ve günümüze etkilerini irdelemeden önce, bu alanda toplumumuzun hangi
aşamalardan geçtiğini belirtmekte yarar görüyoruz” diyor.
Orhan Koloğlu, şöyle devam ediyor:
“Hizb sözcüğü Arapça kökenlidir. Kısım-bölük ve taraftar anlamına
geliyor. Türkçede biz buna, meslek belirleme eki olan ‘ci’yi ekleyip Hizipçi
sözcüğünü üretmişiz. Nihayet bir de (lik’ eki getirip, insan davranışları
içinde Hizipçi’ye özgü bir psikolojik yönlenişi belirlemişiz. Açıkçası terim
tam Türkçeleşmiş.”
Her şeyin dine endeksli olarak değerlendirildiği çağlarda ise tek
bir hizbin tasarlandığını, bugün de dinci-terörist bir örgütlenmeyi belirtmek
için kullanılan “Hizbulah-Allah taraftarı” deyimi hizbin çoğunluğa dönüşmesini
engellemek amaçlı bir anlayış yansıttığına vurgu yapan Koloğlu; “Her ne kadar
Hazreti Peygamber ‘Ümmetimin ihtilafında –Fikir ayrılıklarında- hayır vardır’
demişse de bu din çerçevesi içindeki bir çeşitlikten ibarettir” diyor..
İLK HİZİPLEŞME 1938’DE
Koloğlu, Osmanlı döneminde Tanzimatçılar’ın da İttihatçılar’ın da
“hizib” kavramını olumsuz anlamda algıladıklarını ifade ediyor, şunları
söylüyor:
“Atatürk yaşadığı sürece CHP’de bir hizipleşmenin belirmesi mümkün
değildi. Liderin üstün kişiliği kadar, partinin toplumun bütün değişik
kesimlerini –sınıfsız bir kitle anlayışıyla- yapısında bütünleştirmesi ilkesi
de buna izin vermiyordu.
1946’da köklü CHP’lilerden bir Demokrat Parti kadrosunun
çıkmasının temelinde ilk hizipleşme olayı vardır. Bunu da 1938’de İnönü’nün
cumhurbaşkanı seçilmesi günlerindeki olaylarla başlatabiliriz.
İnönü kendisine kafa tutabilecek bir gruplaşmayı önlemek için,
partinin üst kademesindeki hemen sınırlı bir tasfiyeye girişmişti. Celal
Bayar’ı başbakanlıkta tutmakla birlikte Atatürk’ün çok yakını diye bilinen
Genel Sekreter ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü
Aras’ı uzaklaştırdı. 1939 milletvekili seçimlerinde ise kadroyu tamamen
kendisine bağlı kişilerden oluşturdu. Bu dönemde, Hikmet Bayur gibi Atatürk’e
bağlılık sloganıyla bütün İnönücüleri suçlama kampanyası başlatanlar görüldü.
Böylece CHP içinde hizipçilik eylemleri öncelikle Atatürk’ün çizgisine uyum
sorunlarıyla ivme aldı.”
Koloğu, bu oluşumdan dolayı İnönü’yü suçlamanın doğru olmadığını
belirtiyor, şöyle devam ediyor:
“Kendisine partisi tarafından Milli Şef’lik tanınan bir liderin
uyumlu çalışacağı kadroları yanında görmek istemesi son derece doğaldı. Eğer
İnönü kişisel iradesiyle demokrasiye geçiş kararı vermeseydi, bu dışlanmaların
hizipçiliğe yönelmesi bahis konusu olamazdı.”
Koloğlu, 1946’dan itibaren CHP’de “Kemalizm, Altok’un yeni
koşullara uydurulması” ve “Parti içinde demokrasinin işletilmesi” hususu
tartışmaları sırasında hiziplerin belirdiğine işaret ediyor, şunları ifade ediyor:
“Demokrasi döneminde tek parti sürecinin programına bağlı kalarak
daha açıkçası Kemalizm’den sapmamanın savunucusu rolünü oynayarak mücadele
yöntemi 1960’ların ortasına kadar devam etti. 1950 seçimindeki bozgun
yöneticiler tarafından ‘Halkın yanılgısı ve Kemalist devrimciliğe tepki’ olarak
değerlendirilmişti. 1954 seçimlerine de ‘Halkın 1950’de yaptığı hatayı
anlayacağı ve CHP’yi tekrar ilkelerine bağlılıkla iktidara getireceği’
anlayışıyla gidildi. Yenilgi daha da büyük oldu.
1957’de oyların artması CHP’nin kendini yenilemesinden çok DP’nin
başarısızlıkları ve kendi içinden muhalif bir parti (Hürriyet Partisi)
üretmesinden ileri geldi.”
1961-65 SEÇİMLERİ
UMDUĞUNU BULAMAMA
27 Mayıs 1960 darbesinin düzenleyicisi durumuna düşen CHP’nin 1961
ve 1965 seçimlerinde de umduğu sonuçları elde edememesinin toplumda beliren
özlemleri karşılamakta zayıf kalındığının kanıtı olduğunu vurgulayan Orhan
Koloğlu, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bir yandan Kemalizmin yerini Atatürkçülük deyimi alırken, bir
yandan da toplumun bütün kesimlerini tek yapıda bütünleştirme
hedefinin yerine daha çok emekçi ve üretici kitlelerini koyma eğilimi belirmeye
başladı. 1964’de aralarında Alaattin Tiritoğlu gibi CHP’den ayrılmışların da
bulunduğu bir grubun, 27 Mayıs’cıların askeri kanadından bazılarıyla birlikte ‘Sosyal Demokrat Parti’yi kurmaları
yeniden yapılanmanın gereğini gündeme getirdi. Tiritoğlu ve arkadaşları
Atatürk’ü bir zihniyet olarak kıymetlendirdiklerini belirtip, 27 Mayıs İnkilabı
ile bütünleştirmeyi planladıklarını programlarında belirttiler.”
“ORTANIN SOLU” FİKRİ
Koloğlu, İsmet İnönü’ün CHP’nin partiler yelpazesinde “Ortanın
Solu”nda bulunduğu fikrini benimsemesinin yeni program düzenlemesi ihtiyacı
doğurduğunu belirtiyor, şunları söylüyor:
“Ecevit’in başını çektiği çalışmalar benimsenirken dışarıdan
Komünistleşme suçlamaları geliyor ve içerideki bazı kimseleri de etkiliyordu. Bu
yüzden parti yönetiminin sık sık Atatürk ilkelerine bağlılıktan ve Altıok’un
terk edilmediğinden bahseden bildiriler yayınlandığı görüldü. Bu dönemde
Ecevit’in ‘Bu bir anayasa hareketidir, gerideki köprüleri yıkarak ortanın
Solu’nda ilerlemeliyiz’ şeklindeki açıklaması, hele 1966 Ekim’indeki 18.
Kurultay öncesinde Atatürk ilkelerinden gerekli anlamları çıkarmayan ve
çağdaşlaşmayı geciktiren eski yöneticilere çatması yine Atatürk’e bağlılık
sorununu gündeme getirdi.”
Ortanın Solu ilkelerinin hazırlanmasında rol oynayan Turhan
Feyzioğlu ve arkadaşlarının (33 milletvekili ve 15 senatör) partiden istifa
edip Güven Partisi’ni kurarlarken en büyük gerekçelerinin Atatürk konusu
olduğuna vurgu yapan Koloğlu, şunları kaydediyor:
“İşin ilginci yarım yıl geçmeden Güven Partisi’nden istifalar
‘Komünizmle Mücadele derneğine dönüştüğü’ iddiasına dayanıyordu.
Aynı davranış 1972 Kurultayında Ecevit kazanınca Kemal Satır ve
arkadaşları yinelediler, benzer gerekçelerle istifa edip Cumhuriyetçi Parti’yi
kurdular. Onlar da başarılı olamadı.
Her demecinde Atatürk’e ve Altıok’a bağlılığını ısrarla yineleyen
Ecevit, bir yandan da sol sloganları kullanmakta ısrar ediyordu. CHP’nin 1973
seçiminde birinci parti olması, 1977’de de yine birinci olurken serbest
seçimler döneminde tarihinin en yüksek oyunu elde etmesinde eski sloganlardan
uzaklaşması en büyük etken olmuştur.”
12 EYLÜL DARBESİ VE
YENİ ATATÜRKÇÜLÜK
Orhan Koloğlu, 12 Eylül 1980 hareketinin gerekçesinde askerlerce
“yeni bir Atatürkçülük” anlayışının oluşturulmasına ihtiyaç duyulmasının
yattığını vurgu yapıyor, şunları ifade ediyor:
“Yeni partilerin kurulmasına izin verildiğinde Halkçı Parti,
Sosyal Demokrat Parti, ikisinin birleşmesinden doğan SHP ve nihayet yeniden
canlanan CHP hep Atatürk’e bağlılık tezini savundular. Altouk’u simge ve
programlarında temel dayanak olarak belirttiler ama uygulamada artık ne
1930’lar, ne de 50’ler ne de 70’lerin çizgisindeydiler. İktidara ortak
oldukları zamanlarda da günün esen rüzgarlarına uygun yollar izlemekten başka
bir şey yapmadılar. Partinin içinde devamlı olarak bir kesimin hep Atatürk’ten
ve Altıok’tan kopmaya karşı çıkması, yöneticilerin ise durmadan bağlılık
mesajını yinelerken konunun aşırı kullanılmasının yararsızlığı üzerinde durmamaları, sadece Atatürk’e zarar vermekle sonuçlandı.
1999 seçimlerinde barajın aşılamayacağının fark edildiği son
günlerde birdenbire Atatürk’ün resmini taşıyan afişler çıkarılıp onun için oy
istenmesi, yine de barajın aşılamaması son darbe oldu.
Dolayısıyla Atatürk/Kemalizm sorununa bir kesin çözüm getirmeden
CHP hiziplerden kurtulamayacaktır. Atatürk ve Altıok’a bağlılık konusu
hiziplerce asıl amaçlarını saklamak için kullanılmıştır.”
1947’de İnönü’nün, Recep Peker’e karış 35’leri desteklemesi, yine
kendi arzuladığı genel sekreter adayı Nihat Erim’i son derece popüler
davranışlarıyla yenen Kasım Gülek’i bir türlü hazmedememesini de belirten Orhan
Koloğlu, şöyle devam ediyor:
“İnönü korkusu, ondan sonraki genel başkanlık için kendini
hazırlayanlarda öyle yer etmişti ki, onayına sahip olduğu halde Ortanın Solu
hareketinin temsilciliği zamanı gelince daha kolayca bertaraf edilir diyerek
Ecevit’e bırakıldı. Ecevit bir hizip girişimi gibi görünmemeye dikkat sarf
ettiklerini söylemiştir ama İnönü’nün taktiği de parti içindeki dengede onları
kullanmaktı. Nitekim biraz ileri gittiklerini fark edince hemen tasfiyelerine
çalışmıştır. Çok yaşlanmamış olsa bunda başarılı da olabilirdi.”
TOPUZCU VE BAYKALCILAR
Koloğlu, 1970’li yıllarda “Ali Topuzcu” ya da “Deniz Baykalcı”
hiziplerin belirmesinin ilkelerinden çok, partide etkili olma amacını güden
gruplaşmalar olduğunu söylüyor, şöyle diyor:
“Ecevit’in parti dışından uzmanlar getirerek üst kademe yönetimi güçlendirmek
çabalarına tepkiler hep bu hiziplerden gelmiştir. Örgütte çalışarak yetişmiş
kadroların parti iktidara gelince en üst görevleri –uzman olmasalar da-
almaları gerektiğine inanıyorlardı. Hem milletvekili hem de yerel seçimlerde
adayların seçiminde rol oynamak en büyük arzularıydı. Hatta 1979 ara seçiminde
istedikleri adaylar gösterilmediği için partinin aleyhinde kampanya
sürdürdükleri de ileri sürülmüştür. Alınan kötü sonuç üzerine Ecevit hükümetten
istifa etti.”
Koloğlu, 1979 Kurultayı’nda partiye zayıflatan hizipçiliğin
engellenmesi için gereğinde ihraç uygulamasına gidilmesi konusunda yetki
tanınmasına karşın, bir sonuç alınamadığına işaret ediyor. Şunları söylüyor:
“Üstelik Turan Güneş gibi ‘Tek başına hizip’ sayılan etkili
kişilerin fikir alışverişi için hizipçiliği akılcı sayan bir yaklaşım vardı.
‘Hizipsiz parti olmaz, hizip particiliğin temel felsefesidir’ diyordu.
1980 yılına girildiğinde liderin kendisini hedef almışlardı, bir
yandan da Baykal ve Topuz Hizipleri (Diğer küçükleri saymıyoruz) bir birleriyle
savaş halindeydiler.
1984’den sonra kurulan CHP’nin mirasçısı sayılan partilerde aynı
eğilimin devam ettiği görüldü. Özellikle HP-SODEP birleşmesinden sonra SHP’nin
içinde Baykalcıların Erdal İnönü’ye karşı sürdürdükleri eylemler, hele bir
zamanların düşmanları Topuz ve Baykal’ın işbirliği, ilkelerin dışında tamamen
bir çıkar işbirliğinin varlığını ortaya koydu.
Hatta daha 1998 Ekim’inde CHP’nin barajı geçemeyeceği söylentileri
başladığında önlem almak yerine, sahte kamuoyu araştırmaları düzenlettirilerek
hem partiler hem de seçmenler kandırılmağa çalışıldı.
1995’de partinin elli yıllık demokrasi içindeki evrimini
değerlendiren eski parlamenterlerinden Hıfzı Oğuz Bekata şunları söylemiştir:
‘CHP’yi kimse bölmedi, kendi
içinde bölündü. CHP’yi bu duruma bu şahıslar ve hizipler arasındaki çekişme
düşürdü. Üzülerek söylüyorum. Hâlâ da devam ediyor. CHP’nin muhalefet kazanı,
dışarıda değil, kendi içinde kaynar. Partililer kişilerin ya da hiziplerin
arkasından giden çömezler olmaktan çıkmalı, parti programları üzerinde birleşen
ve bu programın gerçekleşmesine çalışan insanlar olmalıdır.’
Kurtuluş sanırım, Atatürk konusunun kesin bir formüle bağlanması
ve Bekata’nın uyarısının hayata geçirilmesinde yatıyor..”
(Süleyman
Boyoğlu)



.jpeg)





















