10 Eylül 2026 Perşembe

MEKETMELİ KADINLAR...

 


                                                Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)


4 Ağustos 2026 Salı

KOLOĞLU: "HİZİPÇİLER CENNETİ CHP"

                       

        Tarihçi-yazar Orhan Koloğlu, “hizipçilik” kavramının, ülkemizdeki toplumsal kurumlar içinde en çok Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile özdeşleştirildiğini vurgular.

Orhan Koloğlu’nun Sosyal Demokrat Değişim (SDD) Dergisi’nin 1999 yılı 13. sayısında çıkan “Hizipçiler Cenneti CHP” yazısına geçmeden önce 23 Mayıs 2023’te bu bloğumda yazdığım yazıdan kısa bir alıntı yaparak CHP’nin nasıl ve ne zaman kurulduğunu aktaracağım.

Türkiye’nin ilk siyasi partisi CHP, 9 Eylül 1923 tarihinde “Halk Fırkası” adıyla kuruldu. Partinin kurucusu ve genel başkanı Gazi Mustafa Kemal oldu. Genel başkan vekilliğine de İsmet Paşa (İnönü) atandı. 

Serbest Fırka’dan önce partinin adı 6 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nden 9 Eylül 1923 tarihine kadar “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti”, 9 Eylül’den 10 Kasım 1924 tarihine kadar “Halk Fırkası”, 10 Kasım 1924’ten 1931 tarihine kadar Cumhuriyet Halk Fırkası, 1931 Kurultayı’ndan sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) oldu.

Partinin kurucusu ve genel başkanı olan Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhurbaşkanlığı’na seçildikten sonra parti işlerini yürütmek üzere Başvekil İsmet Paşa’yı da partinin Genel Başkan Vekilliği’ne tayin etti.

Ülkemiz 1923 yılından 1945 yılı son baharına kadar iki defa çok partili siyasi hayata geçiş denemesi yaptı. İlk deneme “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”yla oldu, ancak gericilerin Cumhuriyet ve devrimler aleyhine harekete geçmeleri, ardından da Atatürk’e karşı girişilen “İzmir Suikastı” ve bu partiye mensup bazı kişilerin adlarının karışması nedeniyle parti kapatıldı.

İkinci deneme ise eski başbakanlardan Fethi Okyar’ın kurduğu “Serbest Fırka” ile oldu. Bu partide de gericilerin etkin rol oynamaya başlamaları üzerine bizzat parti genel başkanı Okyar’ın dikkatini çekti. Okyar, Cumhuriyet ve devrimlerin tehlikeye düştüğünü görerek partisini kapatmaya karar verdi.   

ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ

CHP, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinden itibaren demokrasiye geçişi sağlayacak ve teşvik edecek önlemler almaya başladı. Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 1945 yılı 19 Mayıs tarihli konuşmasında, “siyasi ve fikir hayatında demokrasi prensiplerinin daha geniş ölçüde hüküm süreceğini” açıkladı.

İlk defa tek dereceli seçim sistemi kabul edildi. Siyasi haklara sahip kadın-erkek bütün yurttaşların milli iradenin tecellisine katılmalarına olanak hazırlandı. Üniversitelere muhtariyet ve ilim adamlarına hürriyet sağlayan kanun kabul edildi. Cemiyetlik kanununda yapılan değişiklikle, “izne tabi olmak” esası kaldırılarak sadece beyanname vermek suretiyle cemiyet ve partilerin kurulması olanağı yaratıldı.

             DEMOKRAT PARTİ’NİN KURULMASI

İşte bu gelişmeler ışığında 1945 yılının son baharında Milli Kalkınma Partisi kuruldu. 1945 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Emin Sazak ve Refik Koraltan CHP’den ayrıldı. Bayar ve arkadaşları Demokrat Parti’yi (DP) kurdu. 1946 seçimlerinde DP, 62 milletvekili çıkardı. Ardından DP’den ayrılan bir kısım milletvekili de 1948 yılında Millet Partisi’ni kurdu. Bu parti 1953’te kapatılınca 1954’te Cumhuriyetçi Millet Partisi kuruldu. Genel Başkanlığa Osman Bölükbaşı getirildi.

Siyasi partiler peş peşe kurulurken 12 Temmuz 1947 beyannamesi ile idarenin tarafsızlığı ve muhalefet partilerinin emniyeti konusunda ileri adımlar atıldı. 1949’da Basın-Yayın ve Turizm Kanunu ile muhalif partilere devlet radyosunda zaman ayrılarak, görüşlerini millete açıklama olanağı tanındı. 1950’de Seçim Kanunu tasarısı hazırlandı. Tasarı CHP ve DP’nin ittifakı ile kabul edildi.

Muhalefetin radyo, basın hürriyeti ve toplantı hürriyetinden geniş ölçüde faydalanmasını mümkün kılan şartlar oluşturuldu ve 1950 yılı 14 Mayıs’ında genel seçim yapıldı Yapılan seçim sonrası Demokrat Parti (DP) 416, CHP 69 milletvekilliği kazandı. DP, 27 yıllık tek parti (CHP) iktidarına son verdi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çoğunluk milletvekilliğini elde etti. DP Genel Başkanı Celal Bayar, 22 Mayıs’ta Atatürk ve İsmet İnönü’den sonra Türkiye Cumhuriyeti üçüncü Cumhurbaşkanı oldu.

DP, 1960 yılına kadar girdiği seçimleri bir şekilde kazandı. 27 Mayıs 1960’ta DP, bir askeri darbe ile iktidardan uzaklaştırıldı. Başbakan Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam edildi. Bayar, ileri yaşından dolayı idam edilmedi.

Darbeden sonra 1961 yılında yapılan seçimlerde İnönü’nün başında olduğu CHP birinci parti oldu, ancak tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu elde edemedi. CHP, Adalet Partisi (AP) ile koalisyon hükümeti kurdu. İnönü, 1965 yılında başbakanlığı bıraktı. 1972 yılına kadar CHP genel başkanlığını sürdürdü. 1972 yılında kabinesinde Çalışma Bakanlığı yapan Bülent Ecevit’le girdiği yarışta genel başkanlığı kaybetti.

Bülent Ecevit, 1973 yılında yapılan seçimlerde birinci parti oldu ve 1974 yılında Milli Selamet Partisi (MSP) ile bir koalisyon hükümeti kurdu. Ecevit başbakan, Necmettin Erbakan ise başbakan yardımcısı oldu. Ecevit, 1977-78-79 yıllarında da başbakanlık yaptı. 12 Eylül 1980 askeri darbeyle birlikte başta CHP olmak üzere tüm siyasi partiler kapatıldı.

Partiler kapatılıp, 10 yıl siyaset yasağı getirilince yeni partiler kuruldu. Sağ partiler olarak; Anavatan Partisi (ANAP), Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), sosyal demokrat partiler olarak da; Sosyal Demokrat Parti (SODEP) ile Halkçı Parti (HP) kuruldu. HP Genel Başkanı Necdet Calp, SODEP'in Genel Başkanı Erdal İnönü idi, İnönü veto yiyince Cezmi Kartay oldu. Sonra bu iki parti birleşerek Sosyal Demokrat Halkçı Parti’yi (SHP) oluşturdu. SHP'nin ilk genel başkanı Aydın Güven Gürkan, sonra da Erdal İnönü oldu.

Erdal İnönü liderliğindeki SHP, Doğru Yol Partisi (DYP) başkanı Süleyman Demirel başbakanlığında koalisyon hükümeti (1991-93) kurdu. Turgut Özal’dan sonra Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olunca SHP-DYP koalisyonu devam etti. SHP’nin başında bu kez Murat Karayalçın vardı. Karayalçın başbakan yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptı. Tansu Çiller de başbakan oldu. SHP’nin CHP ile birleşmesi sonrası genel başkan olan Deniz Baykal, koalisyon hükümetini Tansu Çiller’in başbakanlığında 1995 yılına kadar devam ettirdi. Baykal, başbakan yardımcılığı ve Dışişleri bakanlığı yaptı. CHP-DYP koalisyonu 1996 yılına kadar devam etti.

Bu arada, 1987’de ise Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit’in  kurduğu Demokratik Sol Parti (DSP) siyaset sahnesine çıktı. DSP 1997 seçimlerinde ANAP ve DYP ile koalisyon ortağı oldu, 1999 seçimlerinde ise Bülent Ecevit koalisyon ortaklığında Başbakanlık koltuğuna oturdu. Ecevit 2004 yılında aktif siyaseti bıraktı.

Öte yandan, yeniden açılan CHP’nin başına 1992 yılında Deniz Baykal getirildi. 1995 yılında CHP ile SHP birleşti. Partinin genel başkanı Hikmet Çetin oldu. Baykal, aynı yılın Eylül ayında CHP genel başkanı seçildi. 1995-96 CHP-DYP koalisyon hükümetinde başbakan yardımcılığı ve dış işleri bakanlığı yaptı. 18 Nisan 1999 seçimlerde CHP baraj altında kalınca Baykal istifa etti. Baykal’dan sonra Altan Öymen CHP Genel Başkanı seçildi. Baykal, 2000 yılında tekrar CHP Genel Başkanı oldu. 2010’da “seks kaseti” iddiasıyla karşı karşıya kaldı, tekrar istifa etti. CHP’nin başına bu kez Kemal Kılıçdaroğlu getirildi. 2023 yılında yapılan CHP 38. Olağan Kurultay’ında genel başkanlığına Özgür Özel seçildi. CHP’nin 38. Olağanüstü Kurultayı, Mayıs 2026’da “mutlak butlan” nedeniyle iptal edilince Kılıçdaroğlu tekrar CHP’nin başına getirildi. Böyle olunca Özgür Özel 91 milletvekili ile Yeni Parti’yi kurdu.

Velhasıl CHP’de sular bir türlü durulmuyor, durulacağa da benzemiyor…          

Şimdi bakalım “Hizipçiler Cenneti CHP” diyen Orhan Koloğlu, iki aylık dergi Sosyal Demokrat Değişim (SDD) dergisinde neler yazmış?

Koloğlu, “hizipçilik” kavramının ülkemizdeki toplumsal kurumlar içinde en çok CHP ile özdeşleştirildiğine vurgu yapıyor ve “Onun bu özelliğinin nedenleri ve günümüze etkilerini irdelemeden önce, bu alanda toplumumuzun hangi aşamalardan geçtiğini belirtmekte yarar görüyoruz” diyor.

Orhan Koloğlu, şöyle devam ediyor:

“Hizb sözcüğü Arapça kökenlidir. Kısım-bölük ve taraftar anlamına geliyor. Türkçede biz buna, meslek belirleme eki olan ‘ci’yi ekleyip Hizipçi sözcüğünü üretmişiz. Nihayet bir de (lik’ eki getirip, insan davranışları içinde Hizipçi’ye özgü bir psikolojik yönlenişi belirlemişiz. Açıkçası terim tam Türkçeleşmiş.”

Her şeyin dine endeksli olarak değerlendirildiği çağlarda ise tek bir hizbin tasarlandığını, bugün de dinci-terörist bir örgütlenmeyi belirtmek için kullanılan “Hizbulah-Allah taraftarı” deyimi hizbin çoğunluğa dönüşmesini engellemek amaçlı bir anlayış yansıttığına vurgu yapan Koloğlu; “Her ne kadar Hazreti Peygamber ‘Ümmetimin ihtilafında –Fikir ayrılıklarında- hayır vardır’ demişse de bu din çerçevesi içindeki bir çeşitlikten ibarettir” diyor..

         İLK HİZİPLEŞME 1938’DE

Koloğlu, Osmanlı döneminde Tanzimatçılar’ın da İttihatçılar’ın da “hizib” kavramını olumsuz anlamda algıladıklarını ifade ediyor, şunları söylüyor:

“Atatürk yaşadığı sürece CHP’de bir hizipleşmenin belirmesi mümkün değildi. Liderin üstün kişiliği kadar, partinin toplumun bütün değişik kesimlerini –sınıfsız bir kitle anlayışıyla- yapısında bütünleştirmesi ilkesi de buna izin vermiyordu.

1946’da köklü CHP’lilerden bir Demokrat Parti kadrosunun çıkmasının temelinde ilk hizipleşme olayı vardır. Bunu da 1938’de İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi günlerindeki olaylarla başlatabiliriz. 

İnönü kendisine kafa tutabilecek bir gruplaşmayı önlemek için, partinin üst kademesindeki hemen sınırlı bir tasfiyeye girişmişti. Celal Bayar’ı başbakanlıkta tutmakla birlikte Atatürk’ün çok yakını diye bilinen Genel Sekreter ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı uzaklaştırdı. 1939 milletvekili seçimlerinde ise kadroyu tamamen kendisine bağlı kişilerden oluşturdu. Bu dönemde, Hikmet Bayur gibi Atatürk’e bağlılık sloganıyla bütün İnönücüleri suçlama kampanyası başlatanlar görüldü. Böylece CHP içinde hizipçilik eylemleri öncelikle Atatürk’ün çizgisine uyum sorunlarıyla ivme aldı.”

Koloğu, bu oluşumdan dolayı İnönü’yü suçlamanın doğru olmadığını belirtiyor, şöyle devam ediyor:

“Kendisine partisi tarafından Milli Şef’lik tanınan bir liderin uyumlu çalışacağı kadroları yanında görmek istemesi son derece doğaldı. Eğer İnönü kişisel iradesiyle demokrasiye geçiş kararı vermeseydi, bu dışlanmaların hizipçiliğe yönelmesi bahis konusu olamazdı.”

Koloğlu, 1946’dan itibaren CHP’de “Kemalizm, Altok’un yeni koşullara uydurulması” ve “Parti içinde demokrasinin işletilmesi” hususu tartışmaları sırasında hiziplerin belirdiğine işaret ediyor, şunları ifade ediyor:

“Demokrasi döneminde tek parti sürecinin programına bağlı kalarak daha açıkçası Kemalizm’den sapmamanın savunucusu rolünü oynayarak mücadele yöntemi 1960’ların ortasına kadar devam etti. 1950 seçimindeki bozgun yöneticiler tarafından ‘Halkın yanılgısı ve Kemalist devrimciliğe tepki’ olarak değerlendirilmişti. 1954 seçimlerine de ‘Halkın 1950’de yaptığı hatayı anlayacağı ve CHP’yi tekrar ilkelerine bağlılıkla iktidara getireceği’ anlayışıyla gidildi. Yenilgi daha da büyük oldu.

1957’de oyların artması CHP’nin kendini yenilemesinden çok DP’nin başarısızlıkları ve kendi içinden muhalif bir parti (Hürriyet Partisi) üretmesinden ileri geldi.”

1961-65 SEÇİMLERİ UMDUĞUNU BULAMAMA

27 Mayıs 1960 darbesinin düzenleyicisi durumuna düşen CHP’nin 1961 ve 1965 seçimlerinde de umduğu sonuçları elde edememesinin toplumda beliren özlemleri karşılamakta zayıf kalındığının kanıtı olduğunu vurgulayan Orhan Koloğlu, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bir yandan Kemalizmin yerini Atatürkçülük deyimi alırken, bir yandan da toplumun bütün kesimlerini tek yapıda bütünleştirme hedefinin yerine daha çok emekçi ve üretici kitlelerini koyma eğilimi belirmeye başladı. 1964’de aralarında Alaattin Tiritoğlu gibi CHP’den ayrılmışların da bulunduğu bir grubun, 27 Mayıs’cıların askeri kanadından bazılarıyla birlikte ‘Sosyal Demokrat Parti’yi kurmaları yeniden yapılanmanın gereğini gündeme getirdi. Tiritoğlu ve arkadaşları Atatürk’ü bir zihniyet olarak kıymetlendirdiklerini belirtip, 27 Mayıs İnkilabı ile bütünleştirmeyi planladıklarını programlarında belirttiler.”

          “ORTANIN SOLU” FİKRİ

Koloğlu, İsmet İnönü’ün CHP’nin partiler yelpazesinde “Ortanın Solu”nda bulunduğu fikrini benimsemesinin yeni program düzenlemesi ihtiyacı doğurduğunu belirtiyor, şunları söylüyor:

“Ecevit’in başını çektiği çalışmalar benimsenirken dışarıdan Komünistleşme suçlamaları geliyor ve içerideki bazı kimseleri de etkiliyordu. Bu yüzden parti yönetiminin sık sık Atatürk ilkelerine bağlılıktan ve Altıok’un terk edilmediğinden bahseden bildiriler yayınlandığı görüldü. Bu dönemde Ecevit’in ‘Bu bir anayasa hareketidir, gerideki köprüleri yıkarak ortanın Solu’nda ilerlemeliyiz’ şeklindeki açıklaması, hele 1966 Ekim’indeki 18. Kurultay öncesinde Atatürk ilkelerinden gerekli anlamları çıkarmayan ve çağdaşlaşmayı geciktiren eski yöneticilere çatması yine Atatürk’e bağlılık sorununu gündeme getirdi.”

Ortanın Solu ilkelerinin hazırlanmasında rol oynayan Turhan Feyzioğlu ve arkadaşlarının (33 milletvekili ve 15 senatör) partiden istifa edip Güven Partisi’ni kurarlarken en büyük gerekçelerinin Atatürk konusu olduğuna vurgu yapan Koloğlu, şunları kaydediyor:

“İşin ilginci yarım yıl geçmeden Güven Partisi’nden istifalar ‘Komünizmle Mücadele derneğine dönüştüğü’ iddiasına dayanıyordu.

Aynı davranış 1972 Kurultayında Ecevit kazanınca Kemal Satır ve arkadaşları yinelediler, benzer gerekçelerle istifa edip Cumhuriyetçi Parti’yi kurdular. Onlar da başarılı olamadı.

Her demecinde Atatürk’e ve Altıok’a bağlılığını ısrarla yineleyen Ecevit, bir yandan da sol sloganları kullanmakta ısrar ediyordu. CHP’nin 1973 seçiminde birinci parti olması, 1977’de de yine birinci olurken serbest seçimler döneminde tarihinin en yüksek oyunu elde etmesinde eski sloganlardan uzaklaşması en büyük etken olmuştur.”

12 EYLÜL DARBESİ VE YENİ ATATÜRKÇÜLÜK

Orhan Koloğlu, 12 Eylül 1980 hareketinin gerekçesinde askerlerce “yeni bir Atatürkçülük” anlayışının oluşturulmasına ihtiyaç duyulmasının yattığını vurgu yapıyor, şunları ifade ediyor:

“Yeni partilerin kurulmasına izin verildiğinde Halkçı Parti, Sosyal Demokrat Parti, ikisinin birleşmesinden doğan SHP ve nihayet yeniden canlanan CHP hep Atatürk’e bağlılık tezini savundular. Altouk’u simge ve programlarında temel dayanak olarak belirttiler ama uygulamada artık ne 1930’lar, ne de 50’ler ne de 70’lerin çizgisindeydiler. İktidara ortak oldukları zamanlarda da günün esen rüzgarlarına uygun yollar izlemekten başka bir şey yapmadılar. Partinin içinde devamlı olarak bir kesimin hep Atatürk’ten ve Altıok’tan kopmaya karşı çıkması, yöneticilerin ise durmadan bağlılık mesajını yinelerken konunun aşırı kullanılmasının yararsızlığı üzerinde durmamaları, sadece Atatürk’e zarar vermekle sonuçlandı.

1999 seçimlerinde barajın aşılamayacağının fark edildiği son günlerde birdenbire Atatürk’ün resmini taşıyan afişler çıkarılıp onun için oy istenmesi, yine de barajın aşılamaması son darbe oldu.

Dolayısıyla Atatürk/Kemalizm sorununa bir kesin çözüm getirmeden CHP hiziplerden kurtulamayacaktır. Atatürk ve Altıok’a bağlılık konusu hiziplerce asıl amaçlarını saklamak için kullanılmıştır.”

1947’de İnönü’nün, Recep Peker’e karış 35’leri desteklemesi, yine kendi arzuladığı genel sekreter adayı Nihat Erim’i son derece popüler davranışlarıyla yenen Kasım Gülek’i bir türlü hazmedememesini de belirten Orhan Koloğlu, şöyle devam ediyor:

“İnönü korkusu, ondan sonraki genel başkanlık için kendini hazırlayanlarda öyle yer etmişti ki, onayına sahip olduğu halde Ortanın Solu hareketinin temsilciliği zamanı gelince daha kolayca bertaraf edilir diyerek Ecevit’e bırakıldı. Ecevit bir hizip girişimi gibi görünmemeye dikkat sarf ettiklerini söylemiştir ama İnönü’nün taktiği de parti içindeki dengede onları kullanmaktı. Nitekim biraz ileri gittiklerini fark edince hemen tasfiyelerine çalışmıştır. Çok yaşlanmamış olsa bunda başarılı da olabilirdi.”

TOPUZCU VE BAYKALCILAR

Koloğlu, 1970’li yıllarda “Ali Topuzcu” ya da “Deniz Baykalcı” hiziplerin belirmesinin ilkelerinden çok, partide etkili olma amacını güden gruplaşmalar olduğunu söylüyor, şöyle diyor:

“Ecevit’in parti dışından uzmanlar getirerek üst kademe yönetimi güçlendirmek çabalarına tepkiler hep bu hiziplerden gelmiştir. Örgütte çalışarak yetişmiş kadroların parti iktidara gelince en üst görevleri –uzman olmasalar da- almaları gerektiğine inanıyorlardı. Hem milletvekili hem de yerel seçimlerde adayların seçiminde rol oynamak en büyük arzularıydı. Hatta 1979 ara seçiminde istedikleri adaylar gösterilmediği için partinin aleyhinde kampanya sürdürdükleri de ileri sürülmüştür. Alınan kötü sonuç üzerine Ecevit hükümetten istifa etti.”

Koloğlu, 1979 Kurultayı’nda partiye zayıflatan hizipçiliğin engellenmesi için gereğinde ihraç uygulamasına gidilmesi konusunda yetki tanınmasına karşın, bir sonuç alınamadığına işaret ediyor. Şunları söylüyor:

“Üstelik Turan Güneş gibi ‘Tek başına hizip’ sayılan etkili kişilerin fikir alışverişi için hizipçiliği akılcı sayan bir yaklaşım vardı. ‘Hizipsiz parti olmaz, hizip particiliğin temel felsefesidir’ diyordu.

1980 yılına girildiğinde liderin kendisini hedef almışlardı, bir yandan da Baykal ve Topuz Hizipleri (Diğer küçükleri saymıyoruz) bir birleriyle savaş halindeydiler.

1984’den sonra kurulan CHP’nin mirasçısı sayılan partilerde aynı eğilimin devam ettiği görüldü. Özellikle HP-SODEP birleşmesinden sonra SHP’nin içinde Baykalcıların Erdal İnönü’ye karşı sürdürdükleri eylemler, hele bir zamanların düşmanları Topuz ve Baykal’ın işbirliği, ilkelerin dışında tamamen bir çıkar işbirliğinin varlığını ortaya koydu.

Hatta daha 1998 Ekim’inde CHP’nin barajı geçemeyeceği söylentileri başladığında önlem almak yerine, sahte kamuoyu araştırmaları düzenlettirilerek hem partiler hem de seçmenler kandırılmağa çalışıldı.

1995’de partinin elli yıllık demokrasi içindeki evrimini değerlendiren eski parlamenterlerinden Hıfzı Oğuz Bekata şunları söylemiştir:

CHP’yi kimse bölmedi, kendi içinde bölündü. CHP’yi bu duruma bu şahıslar ve hizipler arasındaki çekişme düşürdü. Üzülerek söylüyorum. Hâlâ da devam ediyor. CHP’nin muhalefet kazanı, dışarıda değil, kendi içinde kaynar. Partililer kişilerin ya da hiziplerin arkasından giden çömezler olmaktan çıkmalı, parti programları üzerinde birleşen ve bu programın gerçekleşmesine çalışan insanlar olmalıdır. 

Kurtuluş sanırım, Atatürk konusunun kesin bir formüle bağlanması ve Bekata’nın uyarısının hayata geçirilmesinde yatıyor..”

Yazıyı burada sonlandırırken kısa bir yorum da da ben bulunmak istiyorum. Tamam… Yıllardan beri CHP hep, içindeki hiziplerden, çekişmelerden dolayı bir türlü büyüyemiyor, tek başına iktidar olamıyor; kabul… Ya bu son iki yılda ülkemizde yaşananlara ve CHP’yi adeta ablukaya alıp, elinin kolunun bağlanmasına, belediye başkanlarının tutuklanmasına, “Mutlak Butlan” olayına ne demeli? 103 yıllık bir geçmişi olan bir CHP ne durumlara düşürüldü. Bu hallere düşürenler ve sebep olanlar utansın!…

(Süleyman Boyoğlu)

23 Temmuz 2026 Perşembe

GEÇMİŞTEN İKİ KARİKATÜR...

 


                                                        Orhan Koloğlu arşivinden

16 Temmuz 2026 Perşembe

1939 TRENİN ERZURUM'A VARMASI...

CİHAD BABAN: “EĞER ŞİMENDİFER

OLSAYDI 90 BİN ŞEHİT OLMAZDI”

       Trenin Erzurum’a gelmesi nedeniyle 20 Ekim 1939 tarihinde hizmete sunma tören hazırlıkları yapılır. Trenin şehirlerinde hizmete girmesi nedeniyle halk mutludur. Treni hizmete açacak olan kişi ise İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’dür.

İnönü’nün açılışını yapacağı ilde kendisini takip eden gazeteciler arasında Cihad Baban da vardır. Cihat Baban, İstanbul doğumludur, İstanbul Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul’da Son Posta gazetesinin yazı işleri müdür yardımcılığından sonra 1937’de Erzurum’a gider. Burada 29 Ekim’de “Doğu” adında bir gazete çıkarmaya başlar. Gazeteyi bir yıl kadar yayınlar, ancak gazeteyi 8 Kasım 1937’de kapatır.  

Cihad Baban, törenin yapılacağı günün bir gün öncesinde yani birinci teşrin (Ekim) ayının 19’unda Erzurum Gazetesi’nde “Eski Doğu Başmuharriri” imzasıyla ve İnönü’yü kastederek; “Bahtiyar Adam” başlıklı bir yazı kaleme alır.

Baban, yazısına; “Trenin Erzurum’a gelmesi münasebetiyle Büyük Milli Şefin önünde onun şahsi zaferini kutlulayarak eğiliyoruz ve onun uğurlu idaresinde arkasından yekpare bir kitle olarak gitmenin zevkini daha iyi tadıyoruz” diye başlıyor.

Cihad Baban, 1939 Erzincan depremine de vurgu yaparak devam ettiği yazısında şunları ifade ediyor:

“Memleketin bir tarafında zelzele afetimi olmuş, bir vatandaşın burnu mu kanamış? İlk elem herkesten evvel onun vicdanında belirir. Memleket bir refah ve ilerleyiş hamlesi mi yaşayacak? İlk planlar onun uykusuz gecelerini doldurur.

Bütün bunlara rağmen dünyanın en bahtiyar adamı kimdir diye bana bir sual soracak olsalar, derhal düşünmeden vereceğim cevap şudur:

-İnönü!...

Çünkü, İnönü büyük Türk milletinin vekâletini senelerce çalıştıktan ve bu yurt uğruna didindikten sonra, kayıtsız ve şartsız olarak uhdesine almak şerefine nail olan adamdır.

İnönü zaferi onundur. Lozan’da dünyanın en mütekkebir ve mağrur insanlarına ölmüş zannedilen Türk deha ve istiklâlını o tanıtmıştır.

Bugün Erzurum’da İnönü’nün yeni bir zaferini kutluyoruz. İtiraf edelim ki bu günü bize gösteren, güzel Erzurum’a ve bütün memlekete şimendiferi kazandıran, devletin sarf ettiği milyonlardan ziyade İnönü'nün azmidir." ziyade İnönü'nün azmidir."  

                

               Erzurum Gazetesi’nin 21 Ekim tarihli nüshası

          “SARIKAMIŞ FELAKETİ OLMAZDI”

Cihad Baban, Erzurum Gazetesi’nin 21 Ekim tarihli nüshasında da “Trenin Bize Kazandırdığı Zaferler” başlığıyla bir yazı daha kaleme alır. Özetle şunları kaydeder:

“Eğer şimendifer Erzurum’u anayurdun merkezlerine bundan 30 yıl evvel bağlamış olsaydı, Sarıkamış felâketini Türk milleti 90 bin evladını dondurarak ödemezdi.

Birinci zafer: Tabiata galebe çaldık, yurdu külçeleştirdik. İkinci zafer: Tren refaha giden kapıyı açmıştır. Bu zafer iktisadidir.

Tren toprak mahsulatını yerinde işleyecek olan müstakbel Doğu sanayinin de mamulatını, iç ve dış pazarlara naklederek Cumhuriyet devrine kadar yüzüne bakılmayan bir memleket parçasını harekete geçirecektir.

Artık Erzurum’daki talebe kolayca üniversiteye gidebilecek, İstanbul’daki muallim kolayca Erzurum Lisesi’nde ders okutacaktır.

Üçüncü Zafer: Milli ve kültüreldir.

Dördünce zafer: Üzerinde her şeye rağmen ısrar edilen bir fikrin doğruluğunu ispat etmek bakımından siyasidir.”     

             Bu arada, 19 Ekim 1939 tarihli Erzurum Gazetesi'nin 11. sayfasındaki reklâm..

(Süleyman Boyoğlu)

 

 

  

  

15 Temmuz 2026 Çarşamba

DÜNYADA İLK HAVA SAVAŞLARI...

             “Türkiye, Rusya’dan S 400 hava savunma sistemi aldı” diye, ABD’nin söz verdiği F 35 uçaklarını vermemek için oyalama taktiği yıllardır sürüyor. Türkiye ise bu modern savaş uçaklarından almak için uğraşıp duruyor…

Türkiye bu savaş uçaklarını niye filosuna katmak istiyor? Çünkü günümüzde en etkili savaş uçaklarından olduğu için. Ben şimdi ukalalık edip bu konuda fazla ahkâm kesmek istemiyorum. Çok anladığım bir konu da değil…       

Yalnız, tarihçi-yazar Orhan Koloğlu, Tarih ve Toplum Dergisi’nin 1988 yılı Şubat sayısında, “Gözlem Uçuşundan Saldırıya-Dünya’da İlk Hava Savaşı” başlıklı bir yazı kaleme almış, bu yazıdan faydalanacağım…

Dünyada 1782’de Fransız “Mongolfier Kardeşler”in balon denemelerinin başarısından sonra havada uçma denemeleri hızla artar. 1789’da balonlar savaş gözetleme aracı olarak kullanılmaya başlar. 1849 Avusturya-Venedik, 1860 Amerikan-İç, 1870-71 Prusya-Fransa savaşlarında ise balon hem gözetleme, hem de insan ve eşya taşımak için kullanılır.

1900 yılına gelindiğinde uluslararası balon yarışmaları yapılır. Bir yandan da uçak ve güdümlü hava araçları araştırmaları bir hayli ilerler. 1903’de Wrigh Kardeşler, motorlu uçakla ilk uçuşu başarırlar. 1908 yılında havada uçakla iki saat 20 dakika kalarak rekor kırarlar.

1909’da ise dünyanın ilk uçak yarışı düzenlenir. Fransız pilot Bleriot, Manş Denizi’ni aşarak yarışı kazanır. Bu yarışı kazanan aracın niteliği üzerinde uzun tartışmalar yapılır; “Uçak mı yoksa balon mu daha etkendir? Hava araçları savaş silahı olarak kullanılabilir mi?” diye…

O yıllarda genellikle ülkelerin Savaş Bakanlıkları balonu savaş aracı olarak tercih ederler, buna yatırım yaparlar. Uçak henüz bir spor ve yarışma aracı olarak sayılır. İngiltere, Almanya, Belçika, İtalya gibi ülkelerde uçak yarışları düzenlenir ve büyük ödüller verilir. 1911 yılı başlarında uçaklarla iki rekor kırılır. Saatte 95 kilometre hıza erişilmiş ve 420 kilo gelen beş kişi taşınmış.

           İTALYA ASKERİ BALON KULLANIR

Bu arada, İtalya ilk kez 1884’de askeri balon birliği kurar ve 1877’de Eritre sömürgesini ele geçirirken askeri balonlar kullanır. Yine İtalyanlar 1905’de ilk uçak denemeleri yaparken 1907’de balonlarla ilk askeri hava manevrasını dener. 1908’den itibaren de Savaş Bakanlığı hava kuvvetlerini geliştirmek için sistemli bir şekilde çalışır. Kendi balon ve uçaklarını yapabilecek seviyeye ulaşır. 1910’da ilk havacı kurbanını verir. 1911 yılı Mayıs’ında askeri uçuş okulunu açar. Libya savaşının ilanından önce büyük askeri manevralara hava kuvvetleri de katılır.

Hava araçlarının bu hızlı gelişmesi üzerine savaşta da  kullanılmasını akla getirir. Uluslararası konferanslarda konu ele alınır. Çoğunlukla hukuk profesörlerinin katıldığı tartışmada; “Hava savaşı sanıldığı kadar barbar nitelikli olamaz, denizaltı savaşı ve mayın konarak hazırlanan tuzaklar ondan çok daha kanlıdır” görüşü benimsenir.

OSMANLI’DA BALON GÖSTERİSİNE DAHİ İZİN VERİLMEZ

 Avrupa’da bunlar yaşanırken, Abdülhamit döneminde Osmanlı Devleti bu konuya hiç ilgi duymaz. Hatta İstanbul’da balon gösterisine bile izin verilmez. Abdülhamit tahttan indirilir indirmez birdenbire bu konuya büyük ilgi gösterilir.

1909 yılı Mayıs ayında bir Fransız balonu, 1909 Kasım ve Aralık ayında ise iki Fransız pilotu İstanbul’da uçak gösterisi yaparlar. Konuyla Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa bizzat ilgilenir, yeni aracın önemini kavrar…

1910 yılında Avrupa’daki ateşe militerlerden bu konuda ayrıntılı bilgi istenir, eğitim için subaylar gönderilir. Mısırlı Ahmet Zeki Paşa, 1 Mayıs 1911’de Mısır Enstitüsü’nde yaptığı konuşmada, konuya gösterilen ilgiyi anlatır ve Fararb’lı Türk bilgini El Cevheri’nin Nişabur’da kanat takarak uçma deneyiminde bulunduğunu açıklar.

Osmanlı’nın o sıralarda Fransa’da Bleriot okullarında eğitim gören Yüzbaşı Fesa ve Teğmen Kenan’dan başka hiçbir şeyi yoktur; ne bir balon ne de bir uçak…

29 Eylül 1911’de İtalya savaş ilan ettiğinde muazzam bir filo ve yüz bini aşkın askerin yanında 11 subay, 30 kara er yardımcısı, bir onbaşı, 9 uçaktan oluşan hava birliğine sahiptir. 22 Ekim 1911 günü Yüzbaşı Piazza, “Bleriot” marka uçağıyla Türk cephesi üzerinde ilk denem uçuşu yapar. Ertesi gün Piazza, Aziziye kışlası üzerinde ilk hizmet uçuşunu yapar. Bu dünya tarihinde, havadan daha ağır (balon olmayan) bir aracın ilk savaş gözlem uçuşudur.

18-19 Ocak 1912 Gargariş saldırısında 25 şehit ve 117 yaralı verilmesinde uçak ve balonların önemli katkısı olur. 4 Mart 1912’den itibaren de gece uçuşlarına başlanılır, böylece gece baskınları hazırlıkları gözlenir.

HAVADAN BOMBARDIMANIN İLK KEZ DENENMESİ

1911-12 savaşının insanlık tarihi açısından en önemli yanının, havadan bombardımanın ilk kez bu savaşta denenmiş olmasıdır. İlginç olan, 1 Kasım 1911 günü İtalyan Teğmen Gavotti adlı pilot, dünyada ilk kez biri Ayn Zara’ya, üçü de Tacura’ya olmak üzere, savaşta uçaktan bomba atmasıdır. Ondan sonra havadan bombardıman artarak devam eder.

Atılan bombalar “Cipelli” bombalarıdır. Yuvarlak ve mandal için çıkıntılı, portakaldan biraz büyük, iki kilo ağırlığındaydılar. Pilot bunları elle atar. Uçağın idaresini kaybetmemek için de mandalı dişi ile söker. Bunlardan başka İsveç “Haasen” bombaları da kullanılır. Daha sonra içi saçmalarla dolu İtalyan bombası ve yangın bombası da atılır.

28 Kasım 1911’de ilk uçak kazası yaşanır. İtalyanlar çabuk davranıp, uçağı kendi taraflarına çekerler. Daha sonra ilk Türk hava şehitlerinden olan Sadık Bey’in, Bingazi tarafından mitralyöz ateşiyle bir uçağın pervanesini parçalayıp yere inmeğe zorladığı bilinir. Uçağın altında çıkarılan havacı Moizo, Türk mülazim Ragıp Efendi’ye teslim olur. Moizo’yu Aziziye Tabyası’na götürür. Komutan Neşet Bey ve Kurmay Başkanı Fethi Bey uçağa girip inceleme yaparlar.

15 Aralık 1911’de Osmanlı kuvvetleri, Yarbay Roberti’nin uçağına karşı topçu atışı yaparlar. 31 Ocak 1912’de 27 kurşunla yaralanan ilk pilot da Carlo Monti olur.

İleri ülkeler dahil, Osmanlı’da da;“Balon mu alınsın, yoksa uçak mı?” tartışmaları başlar. Bu tartışma Trablus Savaşı günlerinden sonra da çözülmez. Yetkililerin konunun yabancısı olması yanında balon ve uçak şirketleri temsilcilerinin kendi mallarını satmak için yarışa girmeleri de karar vermeyi zorlaştırır. Bütün dünyaca hangisinin daha uygun olduğuna ise ancak savaşın sonunda karar verilir.

1912 yılı başlarında, Osmanlı Harbiye Nezareti pilot yetiştirmek üzere Fransa’ya subaylar gönderir. İki uçakla bir de balon satın alır. Enver Bey (Paşa), hatıralarında uçak alınması için fakir bedevilerin bin lira topladıklarını, karargâhındaki subay ve şeyhlerin de katkısıyla toplanan paranın 600 İngiliz lirasını aştığını anlatır.

YENİ BİR SAVAŞ ALANI

Genel değerlendirmelerde, 1911-12 savaşına bakarak hava savaşlarının gelecekteki önemini kavrayanlar çıkar. General Douher; “Yeni bir silah belirdi: hava araçları; yeni bir savaş alanı açıldı; gökyüzü; savaş tarihine yeni bir olay eklendi: havada savaş ilkesi” der.

Libya Savaşı’nda uçaktan çok deniz kuvvetlerinin önemi ön plana çıkar. Birinci Dünya Savaşı’nda ise Türkiye de dahil bütün ülkeler, hava kuvvetlerine az oranda dayanır. Uçaktan savaş aracı olarak yararlanmaya ikinci yıldan itibaren başlarlar. Buna karşılık, elle atılan bombaya yerden mavzer tüfeğiyle karşılık vermekle başlayan “Hava Savaşları Çağı”, ondan 34 yıl sonra bir bombayla 80 bin kişinin bir anda öldürülmesi aşamasına ulaşır. 75 yıl sonra ise “Yıldızlar Savaşı” dönemine varır…

YEŞİLKÖY’DEN KALKAN UÇAKLAR

 Öte yandan, Osmanlı İmparatorluğu, balonlar yanında uçaklar da alır.

8 Şubat 1914 tarihinde büyük bir törenle İstanbul-Yeşilköy’de büyük bir törenle iki uçak Mısır’a uğurlamayı planlar. O dönemde Batılılar için bile iddialı sayılabilecek bir girişimi gerçekleştirmeye kalkışır. İstanbul-Adana-Halep-Beyrut-Şam-Kudüs-Kahire üzerinden İskenderiye’ye 2 bin 500 kilometrelik bir uçuş yapmayı planlar. Henüz uçakların narin yapılı olduğu ve pilotların da korumasız olduğu bir dönemde başta dört bin metreye ulaşan Toroslar olmak üzere birçok dağı nasıl aşacaklardı. Asıl önemlisi de mevsimin kış olmasıdır. Bu nedenle konaklayacakları yerlerde peşinen gerekli tamir önlemleri alınır.

Bütün dünyada uçak yarışları yapıldığı bir sırada böyle büyük bir girişimin Türk toplumunda büyük bir heyecan yaratır. Konuyla başta Harbiye Nazırı Enver Paşa olmak üzere, bütün hükümet yakından ilgilenir. 

Bu arada, uçaklardan “Muavenet-i Milliyet” adındakini Fethi Bey kullanıyordu. Râsıt’ı (yardımcısı) Yüzbaşı Sadık Bey’dir. “Prens Celâleddin” adındakinin pilotluğunu da Yüzbaşı Nuri Bey yapar. Râsıt’ı ise Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’dir.  

Mısır’da iki uçağın bir hafta içinde Kahire’ye varmaları beklenir. Tören hazırlıkları yapılır. Hidiv, pilotları kabul edip yemek verecektir. Ayrıca Birinci Vezir de yemek verecektir. İskenderiye de başında Hidiv ailesi Ömer Tosun Paşa’nın bulunduğu bir komisyon kurulur. Uçaklara ve pilotlara büyük bir karşılama yapma hazırlığı yapılır.

 FETHİ VE SADIK BEY’LERİN ŞEHİT OLMASI

Şam’dan Kudüs’e uçarken Taberiye Gölü yakınında Cehennem Vadisi’nde sebebi belli olmayan bir kaza sonucu Fethi ve Sadık Beyler şehit olurlar.

Beyrut İngiliz Konsolosu, 2 Mart 1914 tarihinde İstanbul’daki elçiye gönderdiği raporda kazayı şöyle anlatır:

“Türk havacıları Fethi ve Sadık Beylerin buraya gelişine ait 19 Şubat 1914 tarihli raporuna ek olarak, 28 Şubat günü Valiye, her ikisinin de uçaklarının Tiberias Gölü yakınlarındaki bir kazada düşmesi sonucu öldükleri haberinin geldiğini üzülerek bildiririm.

Kazanın, gölün alçak seviyesine ani inişten doğan kötü hava koşullarından ileri geldiği söyleniyor.

Bu iki genç subayın ölümü burada, bütün halk tabakalarında, genel bir sempati yarattı ve 1 Mart’ta Şam’da yapılan cenaze töreninde hazır bulunmak üzere buradan da bir heyet gönderildi. En kıdemli olarak yaptığım öneri üzerine Beyrut’taki bütün konsolosluklar bayraklarını yarıya indirdiler. Bu davranışımızı Vali ve yerli basın şükranla andı.

Kadersiz havacılar için, kentin ana camiinde dün yapılan dualardan ayrıca, gelecek Cuma da büyük bir anma töreni düzenlenecek. Bu ülkedeki uzun deneyimim sırasında, ne kadar önemli ya da popüler olursa olsun, kimse için böyle bir gönel kaynaşmaya tanık olmamıştım. 

5 Mart tarihli ek not: Evvelki raporumda bahsini ettiğim Osmanlı askeri havacısı Nuri Bey, bugün Şam’dan geldi, yanında Teğmen Hakkı Bey de var. Yarın Yafa üzerinden Mısır’a gidecekler..”

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Türkiye kendi uçağını yapma girişimde bulunur, iyi pilotlar yetiştirir, ancak “gizli bir el” ya da “güç”, bu girişimleri engeller.

Bugün de Rusya’dan aldığımız “S 400 hava savunma sistemi” yüzünden bir sürü yaptırımla karşı karşıya kalıyoruz. Bu engelleri aşmanın yolu ise kendi uçağını, kendi sistemlerini kurmak ve geliştirmekle olur. Daha yapacak çok işimiz ve yolumuz var; hiçbir şey kolay olmuyor, olmayacak da…  

Ama önce kafa yapımızı değiştirmemiz yanında, dış politikamızı da gözden geçirmemiz gerekir diye düşünüyorum…

(Süleyman Boyoğlu)

10 Temmuz 2026 Cuma

"BİR İŞKENCECİ POLİSİN İTİRAFLARI"...

 

“İŞKENCECİ” SEDAT CANER ÖLDÜ

        Yıl 1986, aylardan Şubat’tı. Tercüman-Bulvar gazetesi istihbarat servisinde kadrosuz (telifli) muhabirdim. Gazetenin sahibi Nazlı Ilıcak hanımdı.

O yıllar, şimdi yayın hayatını sürdürmeyen Nokta Dergisi günlerce aylarca ses getiren bir habere imza atmıştı: “Bir İşkenceci Polisin İtirafları”…

“Türk basınında ilk kez, 63823 sicil No’lu polis memuru Sedat Caner’in itirafları” diye kapak yapmıştı Nokta Dergisi…

Şimdi beni derginin kapak fotoğrafı değil de itirafçı polisin adı dikkatimi çekmişti, zira Sedat, Esenler Ortaokulu’ndan sınıf arkadaşımdı. Çiftehavuzlar Mahallesi’ndeki ortaokula Tozkoparan semtinden gelen on kişiden biriydi. Çok hareketli bir arkadaşımızdı; sevimli ve cana yakındı. Bir grup arkadaşımızla son sınıfta Belgrad Ormanı’na gitmişliğimiz, beraber fotoğraflar çektirmişliğimiz de vardı. Okul bittikten sonra Sedat’la görüşmemiz bir daha olmadı, sadece yine Tozkoparan’dan okula gelen kendisi gibi tiyatroya meraklı olan Turan Sınav’la ikisinin polis olduklarını duymuştum.

Derginin iç sayfalarını çevirmeye başladım. Üçüncü sayfanın sağ üst köşesindeki anonsta şöyle yazıyordu:

“Bugüne dek yüzlerce kişi dilekçeleriyle, ifadeleriyle, öyküleriyle, çektikleri işkenceleri dile getirdi. İnsanlığın yüz karası bu eylemin sahipleri ise karanlıkta kaldılar; en fazla, duruşmalarda savunma satırlarının arasında sıkıştılar. Ve bugün Türkiye’de ilk kez, bir ‘sorgulamacı’ karanlıktan çıkarak işkenceyi neden, nasıl, kimlere yaptığını Nokta’ya anlattı.”  

Birçok şeyin yasak olduğu, birçok şeyin yazılamadığı 12 Eylül dönemi sona ermişti. Artık o rahatlıktan mı yoksa Sedat’ın gerçekten çektiği vicdan azabından mı? Bilemem ama her zaman gözlerinin için gülen bu arkadaşımızın bir “işkenceci” olmasına şaşırmıştım.

SEDAT CANER’İN ÖLÜM HABERİ

Yoğun bir günde olduğum 8 Temmuz Çarşamba günü yine ortaokuldan sınıf arkadaşımdan mesaj geldi; “Sedat Caner arkadaşımız bugün Hakk’ın rahmetine kavuştu. Yarın İzmit’te defnedilecek. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun inşallah..” diye. 

Duygularım karmakarış oldu. Üç gün sonra böyle bir yazı kaleme alma gereği duydum. Önce Nokta Dergisi’nden Can San ve İpek Çalışlar’ın Sedat’la yaptıkları söyleşiyle devam edeceğim, sonra da ne zaman tekrar karşılaştığımı anlatacağım.


            San ve Çalışlar soruyor, Sedat Yanıtlıyor. Sedat, işkence suçundan mahkûm olduğunda o zamanın Adalet Bakanı Necat Eldem’in yakın korumalığını yaptığını söylüyor.

Caner, mahkum oldukları davanın, Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğü’nde görevli polis memurları Hüseyin Gülersönmez ve Mustafa Yazıcı ile birlikte 22 Mayıs 1982 yılında Gaziantep’deki evinden alıp, “Gaziantep Sorgulama Merkezi”nde çırılçıplak soyulup, elleri arkasından bağlanıp, “Filistin askısı”na asılan 27 yaşındaki Cennet Değirmenci davası olduğunu belirtiyor. Ancak bu olayda ne kendisinin ne de Mustafa Yazıcı’nın suçunun olmadığını vurguluyor Sedat, şunları ifade ediyor:

“Cennet Değirmenci, Devrimci Halkın Birliği kuryesi olaraktan geçiyordu. Gaziantep Düztepe’ye örgütün evine gittiğimizde Cennet Değirmenci’yi evde yakaladık. Örgüt evinde yapmış olduğumuz aramalardan sonra aldık Antep sorgulama binasına getirdik.

Üçümüz sorgulamayı yapacaktık. Emniyet Amiri Hüseyin Gülersönmez, kendisinin orada kalıp Cennet Değirmenci’yi sorgulayacağını, bizim de örgüt evine tekrar gidip hücre kurmamızı söyledi. Ve biz Mustafa Yazıcı ile geri döndük. Grup amiri olan Hüseyin Gülersönmez’i orada bıraktık.

Biz oradan çıkarken Cennet Değirmenci’yi soymuş, Filistin askısına alıyordu… Sabaha karşı üç buçukta tekrar sorgulama yerine geldik. Sorgulama grubunda aşağıda görevli arkadaş, ‘Yukarıya çıkıp bir bakın, siz gittiğinizden beri bu adam kızı vıyaklattırıp duruyor, gebertecek onu’ dedi.”

CENNET DEĞİRMENCİ’NİN İŞKENCEDE ÖLMESİ

Sedat, yukarıya çıktıklarında içeriden kapının kilitli olduğunu kaydediyor, şöyle devam ediyor:

“Açtı, girdik. Bir de baktık içeride Cennet Değirmenci’ye suni teneffüs yaptırıyor. ‘Ne oldu buna diye sorduğumuzda Mustafa Yazıcı ile ikisi kollarına girdiler. Ben de arabanın yanına indim. Getirdiler kızı arka koltuğa oturttular. Ben hastaneye doğru yöneldim. Hüseyin Gülersönmez hastaneye gitmeyeceğimizi hemen Maraş’a döneceğimizi söyledi. Bunun üzerine Maraş’a dönmek için yola koyulduk… Narlı’ya geldiğimiz sırada kızın arka koltukta hiç kımıldamaması dikkatimi çekmişti. Cennet Değirmenci ölmüştü.”

Üst düzey yetkililere haber verdiklerinde; “Hastaneye götürün yolda ölmüş gibi yapın” dendiğini söyleyen Caner, şunları söylüyor:

“Maraş Devlet Hastanesi’ne gittiklerinde nöbetçi doktor, kadının ölmüş olduğunu ve kabul edemeyeceğini söyledi. Biz de aldık, doğum evinin altındaki morga götürdük. Ertesi gün saat 10 sıralarında otopsiye savcı girdi. Fakat savcıyı kimse tanımıyordu. Yeni göreve başlamıştı. Ve ilk nöbetiydi. Doktor ise eskiydi… Savcıdan korkusuna ilk tutulan otopsi raporu, ‘cebir, şiddet nedeniyle ölüm’ olarak yazıldı. Çünkü savcı doktordan çekiniyordu. Doktor da savcıdan çekiniyordu. İkisi de birbirini tanımıyordu.”

İşkencenin bir raporla “belgelenmesi” sorgucular üzerinde bir şok etkisi yapar. Sedat Caner; “Diğer karşılaştığımız olayların tam tersine bir olaydı. Kapatılabilecek bir durumu yoktu” diyor ve tepkisinin şöyle olduğunu söylüyor:

“Kim yaptıysa cezasını çeksin… Hüseyin Gülersönmez yaptı, cezasını çeksin dedim.”  

Üç polis Cennet Değirmenci’nin ölümüyle ilgili ifadeler verir. Üçü de aynı ifadeyi verir. Caner; “Bize söz verdiler. ‘Sizi bu işten kurtaracağız’ dediler” diyor.

1983 yılı Mayıs ayında Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman, Hatay, İçel illeri Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Mahkemesi’nde Cennet Değirmenci’nin ölüm olayı ile ilgili kamu davası açılır.

                 İŞKENCEDEN HAPİS CEZASI

Mahkeme, 27 yaşındaki kumral, güzel, kültürlü Cennet Değirmenci’nin “Kollarından tutup evden çıkardıkları sırada direndiği ve arka üstü düştüğü, beyin kanamasının bu esnada meydana geldiği” iddiasını ikna edici bulmaz. Mahkeme üç sanığın “görevleri esnasında asli faili belli olmayacak surette ölüme sebep olmaktan” onar yıl hapsine karar verir. Ancak bu ceza, “geçmişteki sabıkasız halleri, varit olan ahlaki temayülleri ve savunma tarzları” gibi hafifletici nedenlerle indirilir. 1984 Şubatında, dörder yıl beşer ay onar gün hapis cezasına çarptırılırlar. Duruşmada üçü de hazır olmaz. Gıyaplarında okunan bu kararın Yargıtay tarafından da onaylanması üzerine kayıplara karışırlar.

Sedat Caner, tam iki yıl sonra yeniden ortaya çıkar ve Nokta’ya “Her şeyi anlatmak istiyorum” diyerek, anlatır. O zamanki işkencenin türleri olan “Filistin askısından”, “Tazyikli sudan”, “Kasap askısından”, “Kaplumbağa hücresinden”, “Şap katılmış tuzlu peynir yedirmeden”, “Cop-şişe sokmadan”, “Fosseptik çukurundan”, “Ameliyat masasından”, “Toplu işkenceden”, “Çarmıhtan” ve “Falakadan” bahseder.

Nokta’ya özel hayatıyla ilgili açıklamalar da yapar Sedat Caner. Caner, eşiyle İstanbul-Heybeliada Senatoryumu’nda yatarken tanıştığını, iki çocuğu olduğunu, anne-babasının 8 yaşındayken ayrıldıklarını, annesinin sanatçı Safiye Ayla’nın eşi Şerif Muhittin Targan’ın ağabeyi tarafından evlatlık alındığını, Beyoğlu Ticaret Lisesi’nde okurken boykot yaptıkları için gözaltına alındığını, okul müdürüne küfür etmesi yüzünden karakola götürüldüğünü ve coplandığını da anlatır.

 KAYINBİRADERİNE DE İŞKENCE YAPAR

İETT’de çalışırken, maaşı yetmediği için 1978 yılı Ağustos ayında Etiler Polis Okulu’na girdiğini, babasının da polislikten ayrılma olduğunu söyleyen Caner, anlatımlarına özetle şöyle devam eder:

“Benim polislikte ilk görevim Kadıköy Mimarlık Mühendislik’teydi. Ama Maraş olayları çıkınca 35 kişilik bir grupla Kahramanmaraş’a gönderildik. Eşim doğum iznindeydi. Eşim benden iki ay sonra Kahramanmaraş’a geldi. Benim şey… İşte, ilk işkencem Maraş’ta oldu. Bertis Köyü’nde 45 yaşında bir erkekti. Şahıs bir şey itiraf etmedi. Ne mi hissettim? Valla insan o durumda bir şey düşünemiyor. Zaten adam öldürmüş adamlar gözüyle bakıyorduk onlara.”

İstanbul’daki bir göreve götürmek istediklerinde ikinci çocuğu kızı dünyaya geldiği için gitmek istemediğini, ikna edilerek götürüldüğünü, Maraş’a döndüğünde çocuğun 13 aylık olduğunu söyleyen Sedat Caner, Edirne, Çanakkale, İzmir, Ankara, İstanbul, Balıkesir gibi illerde dolaştıklarını, toplam 25 kişiye işkence yaptıklarını belirtiyor. Caner, şöyle diyor:

“Doğum sırasında göreve gideceğimi eşime söylememiştim. Tanıdık bir ebe vardı. Ona haber bıraktım. Pazar gezmemiz, akşam dostumuz, ziyaretimiz filan olmuyordu. İzinli olduğum zaman da pek yoktu. Yaz tatiline bir sefer gittik. 1982’de tayinim çıktığında senelik iznimi aldım. O zaman eşimle birlikte İstanbul’a geldik.

Karımla aram Maraş’tan ayrılıncaya kadar iyiydi. Ama benim ağabeyine yaptıklarımı öğreninceye kadar… Benim bir takım olaylara karıştığım kayın biraderim tarafından anlatıldı kendisine. Ben kayınbiraderime de işkence yaptım… Ailem işkence yaptığımı kayınbiraderimin olayından sonra öğrendi. Kayınbiraderim beni sesimden dolayı tanımış.”

ARKADAŞIMI DA YAKALAYAN SEDAT

Sedat Caner’le ilgili asıl ilginç olayı en sona bıraktım. Gazetecilik Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nda okurken tanıştığım arkadaşım Kahramanmaraşlı Ali Arabul’u da İstanbul’a gelip gözaltına alandı Sedat…

Şöyle ki, arkadaşım Ali, 1978 Kahramanmaraş katliamı sırasında mahalleri Yörük Selim’i nasıl yiğitçe savunduklarını, halkı katliamdan en az kayıpla nasıl koruduklarını, bu nedenle halkın bu olaylardan sonra kendilerine sempatiyle baktığını anlatırdı.

Ali Arabul,  İstanbul-Taksim’deki Aspen meyhanesinde barmenlik yapıyordu. Bazı günler okula geliyordu. Ben de Ali’ye yakın bir yerdeki muhasebe bürosunda çalışıyordum. Öğlen arasında veya akşam çıkışında bazen yanına uğrardım.

İşte bu Ali arkadaşımın akrabası (kardeşi ya da yengesi) ile Sedat’ın eşi Kahramanmaraş’ta aynı hastanede görev yapıyorlarmış. Bu nedenle de Sedat ile Ali zaman zaman buluşup, tavla oynarlarmış.

Ali aranır olunca, Ali’yi bulma görevi “tavla arkadaşı” Sedat Caner’e verilmiş. Hastanede Sedat’ın eşiyle birlikte çalışan yengesi-kardeşi gözaltına alınır. Ali’nin yerini söylemesi için baskı yapılır; işkence edilir. Bir bacağı işkencede kırılır.

Yıllar sonra bir gün Şehzadebaşı’nda, Beyazıt-Kapalıçarşı üzerinden Anadolu Ajansı’na işime giderken arkamdan birisi;  “Süleyman Boyoğlu” diye seslenmez mi!.. Dönüp baktım, ortaokuldan sonra hiç görmediğim, Nokta dergisinde ve birkaç gazetede “İşkenceci Polis” diye lanse edilen Sedat… Yanıma yaklaştı, tokalaştık. Cağaloğlu’na kadar yürüdük, konuştuk.

Arkadaşım Ali Arabul’u neden ve niçin gözaltına aldığını, kardeşine-yengesine neden işkence yaptıklarını sordum. Böyle bir şey yapmadığını, bizzat kadının işkencede kırılan ayağını Tozkoparan’daki annesinin evine getirip iyileştirilmesine yardımcı olduğunu, ondan sonra Ali Arabul’u alıp Maraş’a döndüklerini anlattı.

Ali Arabul’la Yörük Selim Mahallesi’ndeki kahvede neler konuştuklarını nasıl tavla oynadıklarını 20-25 dakikalık yol boyunca konuştuk. Sedat; “Ali Arabul’u bulmam için çok baskı altındaydım. Ali’yi bulmak zorundaydım” demişti.

Anadolu Ajansı önüne geldiğimizde bana yakın bir yerde bir büroda çalıştığını söyledi. O yoluna devam etti, ben ajanstaki işime döndüm.

Sedat Caner’le bazı toplantılarda ve etkinliklerde de karşılaştık. Bu karşılaşma ve görüşmelerimizde Sedat’ı çok olgunlaşmış, hayattan iyi dersler çıkarmış biri olarak görmüştüm.  

Ne diyeyim! Sedat Caner artık yok. Benim onu affedecek bir durumum yok. Onu işkence yaptıkları affetsin… Sedat’ı hep ortaokuldaki gibi afacan, gözlerinin içi gülen, muzip, esprili bir arkadaş olarak hatırlamak istiyorum, o kadar...


 (Süleyman Boyoğlu)     

 

Not: Ben de Sedat’la bir görüşme girişiminde bulundum. Tozkoparan’da onu tanıyan bir arkadaşım vasıtasıyla, ama çalıştığım gazetede kadrom bile yoktu, “emanet” gibi duruyordum, görüşmemizi ve söylediklerini çarpıtabilirler diye vazgeçtim.