16 Temmuz 2026 Perşembe

1939 TRENİN ERZURUM'A VARMASI...

CİHAD BABAN: “EĞER ŞİMENDİFER

OLSAYDI 90 BİN ŞEHİT OLMAZDI”

       Trenin Erzurum’a gelmesi nedeniyle 20 Ekim 1939 tarihinde hizmete sunma tören hazırlıkları yapılır. Trenin şehirlerinde hizmete girmesi nedeniyle halk mutludur. Treni hizmete açacak olan kişi ise İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’dür.

İnönü’nün açılışını yapacağı ilde kendisini takip eden gazeteciler arasında Cihad Baban da vardır. Cihat Baban, İstanbul doğumludur, İstanbul Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul’da Son Posta gazetesinin yazı işleri müdür yardımcılığından sonra 1937’de Erzurum’a gider. Burada 29 Ekim’de “Doğu” adında bir gazete çıkarmaya başlar. Gazeteyi bir yıl kadar yayınlar, ancak gazeteyi 8 Kasım 1937’de kapatır.  

Cihad Baban, törenin yapılacağı günün bir gün öncesinde yani birinci teşrin (Ekim) ayının 19’unda Erzurum Gazetesi’nde “Eski Doğu Başmuharriri” imzasıyla ve İnönü’yü kastederek; “Bahtiyar Adam” başlıklı bir yazı kaleme alır.

Baban, yazısına; “Trenin Erzurum’a gelmesi münasebetiyle Büyük Milli Şefin önünde onun şahsi zaferini kutlulayarak eğiliyoruz ve onun uğurlu idaresinde arkasından yekpare bir kitle olarak gitmenin zevkini daha iyi tadıyoruz” diye başlıyor.

Cihad Baban, 1939 Erzincan depremine de vurgu yaparak devam ettiği yazısında şunları ifade ediyor:

“Memleketin bir tarafında zelzele afetimi olmuş, bir vatandaşın burnu mu kanamış? İlk elem herkesten evvel onun vicdanında belirir. Memleket bir refah ve ilerleyiş hamlesi mi yaşayacak? İlk planlar onun uykusuz gecelerini doldurur.

Bütün bunlara rağmen dünyanın en bahtiyar adamı kimdir diye bana bir sual soracak olsalar, derhal düşünmeden vereceğim cevap şudur:

-İnönü!...

Çünkü, İnönü büyük Türk milletinin vekâletini senelerce çalıştıktan ve bu yurt uğruna didindikten sonra, kayıtsız ve şartsız olarak uhdesine almak şerefine nail olan adamdır.

İnönü zaferi onundur. Lozan’da dünyanın en mütekkebir ve mağrur insanlarına ölmüş zannedilen Türk deha ve istiklâlını o tanıtmıştır.

Bugün Erzurum’da İnönü’nün yeni bir zaferini kutluyoruz. İtiraf edelim ki bu günü bize gösteren, güzel Erzurum’a ve bütün memlekete şimendiferi kazandıran, devletin sarf ettiği milyonlardan ziyade İnönü'nün azmidir." ziyade İnönü'nün azmidir."  

                

               Erzurum Gazetesi’nin 21 Ekim tarihli nüshası

          “SARIKAMIŞ FELAKETİ OLMAZDI”

Cihad Baban, Erzurum Gazetesi’nin 21 Ekim tarihli nüshasında da “Trenin Bize Kazandırdığı Zaferler” başlığıyla bir yazı daha kaleme alır. Özetle şunları kaydeder:

“Eğer şimendifer Erzurum’u anayurdun merkezlerine bundan 30 yıl evvel bağlamış olsaydı, Sarıkamış felâketini Türk milleti 90 bin evladını dondurarak ödemezdi.

Birinci zafer: Tabiata galebe çaldık, yurdu külçeleştirdik. İkinci zafer: Tren refaha giden kapıyı açmıştır. Bu zafer iktisadidir.

Tren toprak mahsulatını yerinde işleyecek olan müstakbel Doğu sanayinin de mamulatını, iç ve dış pazarlara naklederek Cumhuriyet devrine kadar yüzüne bakılmayan bir memleket parçasını harekete geçirecektir.

Artık Erzurum’daki talebe kolayca üniversiteye gidebilecek, İstanbul’daki muallim kolayca Erzurum Lisesi’nde ders okutacaktır.

Üçüncü Zafer: Milli ve kültüreldir.

Dördünce zafer: Üzerinde her şeye rağmen ısrar edilen bir fikrin doğruluğunu ispat etmek bakımından siyasidir.”     

             Bu arada, 19 Ekim 1939 tarihli Erzurum Gazetesi'nin 11. sayfasındaki reklâm..

(Süleyman Boyoğlu)

 

 

  

  

15 Temmuz 2026 Çarşamba

DÜNYADA İLK HAVA SAVAŞLARI...

             “Türkiye, Rusya’dan S 400 hava savunma sistemi aldı” diye, ABD’nin söz verdiği F 35 uçaklarını vermemek için oyalama taktiği yıllardır sürüyor. Türkiye ise bu modern savaş uçaklarından almak için uğraşıp duruyor…

Türkiye bu savaş uçaklarını niye filosuna katmak istiyor? Çünkü günümüzde en etkili savaş uçaklarından olduğu için. Ben şimdi ukalalık edip bu konuda fazla ahkâm kesmek istemiyorum. Çok anladığım bir konu da değil…       

Yalnız, tarihçi-yazar Orhan Koloğlu, Tarih ve Toplum Dergisi’nin 1988 yılı Şubat sayısında, “Gözlem Uçuşundan Saldırıya-Dünya’da İlk Hava Savaşı” başlıklı bir yazı kaleme almış, bu yazıdan faydalanacağım…

Dünyada 1782’de Fransız “Mongolfier Kardeşler”in balon denemelerinin başarısından sonra havada uçma denemeleri hızla artar. 1789’da balonlar savaş gözetleme aracı olarak kullanılmaya başlar. 1849 Avusturya-Venedik, 1860 Amerikan-İç, 1870-71 Prusya-Fransa savaşlarında ise balon hem gözetleme, hem de insan ve eşya taşımak için kullanılır.

1900 yılına gelindiğinde uluslararası balon yarışmaları yapılır. Bir yandan da uçak ve güdümlü hava araçları araştırmaları bir hayli ilerler. 1903’de Wrigh Kardeşler, motorlu uçakla ilk uçuşu başarırlar. 1908 yılında havada uçakla iki saat 20 dakika kalarak rekor kırarlar.

1909’da ise dünyanın ilk uçak yarışı düzenlenir. Fransız pilot Bleriot, Manş Denizi’ni aşarak yarışı kazanır. Bu yarışı kazanan aracın niteliği üzerinde uzun tartışmalar yapılır; “Uçak mı yoksa balon mu daha etkendir? Hava araçları savaş silahı olarak kullanılabilir mi?” diye…

O yıllarda genellikle ülkelerin Savaş Bakanlıkları balonu savaş aracı olarak tercih ederler, buna yatırım yaparlar. Uçak henüz bir spor ve yarışma aracı olarak sayılır. İngiltere, Almanya, Belçika, İtalya gibi ülkelerde uçak yarışları düzenlenir ve büyük ödüller verilir. 1911 yılı başlarında uçaklarla iki rekor kırılır. Saatte 95 kilometre hıza erişilmiş ve 420 kilo gelen beş kişi taşınmış.

           İTALYA ASKERİ BALON KULLANIR

Bu arada, İtalya ilk kez 1884’de askeri balon birliği kurar ve 1877’de Eritre sömürgesini ele geçirirken askeri balonlar kullanır. Yine İtalyanlar 1905’de ilk uçak denemeleri yaparken 1907’de balonlarla ilk askeri hava manevrasını dener. 1908’den itibaren de Savaş Bakanlığı hava kuvvetlerini geliştirmek için sistemli bir şekilde çalışır. Kendi balon ve uçaklarını yapabilecek seviyeye ulaşır. 1910’da ilk havacı kurbanını verir. 1911 yılı Mayıs’ında askeri uçuş okulunu açar. Libya savaşının ilanından önce büyük askeri manevralara hava kuvvetleri de katılır.

Hava araçlarının bu hızlı gelişmesi üzerine savaşta da  kullanılmasını akla getirir. Uluslararası konferanslarda konu ele alınır. Çoğunlukla hukuk profesörlerinin katıldığı tartışmada; “Hava savaşı sanıldığı kadar barbar nitelikli olamaz, denizaltı savaşı ve mayın konarak hazırlanan tuzaklar ondan çok daha kanlıdır” görüşü benimsenir.

OSMANLI’DA BALON GÖSTERİSİNE DAHİ İZİN VERİLMEZ

 Avrupa’da bunlar yaşanırken, Abdülhamit döneminde Osmanlı Devleti bu konuya hiç ilgi duymaz. Hatta İstanbul’da balon gösterisine bile izin verilmez. Abdülhamit tahttan indirilir indirmez birdenbire bu konuya büyük ilgi gösterilir.

1909 yılı Mayıs ayında bir Fransız balonu, 1909 Kasım ve Aralık ayında ise iki Fransız pilotu İstanbul’da uçak gösterisi yaparlar. Konuyla Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa bizzat ilgilenir, yeni aracın önemini kavrar…

1910 yılında Avrupa’daki ateşe militerlerden bu konuda ayrıntılı bilgi istenir, eğitim için subaylar gönderilir. Mısırlı Ahmet Zeki Paşa, 1 Mayıs 1911’de Mısır Enstitüsü’nde yaptığı konuşmada, konuya gösterilen ilgiyi anlatır ve Fararb’lı Türk bilgini El Cevheri’nin Nişabur’da kanat takarak uçma deneyiminde bulunduğunu açıklar.

Osmanlı’nın o sıralarda Fransa’da Bleriot okullarında eğitim gören Yüzbaşı Fesa ve Teğmen Kenan’dan başka hiçbir şeyi yoktur; ne bir balon ne de bir uçak…

29 Eylül 1911’de İtalya savaş ilan ettiğinde muazzam bir filo ve yüz bini aşkın askerin yanında 11 subay, 30 kara er yardımcısı, bir onbaşı, 9 uçaktan oluşan hava birliğine sahiptir. 22 Ekim 1911 günü Yüzbaşı Piazza, “Bleriot” marka uçağıyla Türk cephesi üzerinde ilk denem uçuşu yapar. Ertesi gün Piazza, Aziziye kışlası üzerinde ilk hizmet uçuşunu yapar. Bu dünya tarihinde, havadan daha ağır (balon olmayan) bir aracın ilk savaş gözlem uçuşudur.

18-19 Ocak 1912 Gargariş saldırısında 25 şehit ve 117 yaralı verilmesinde uçak ve balonların önemli katkısı olur. 4 Mart 1912’den itibaren de gece uçuşlarına başlanılır, böylece gece baskınları hazırlıkları gözlenir.

HAVADAN BOMBARDIMANIN İLK KEZ DENENMESİ

1911-12 savaşının insanlık tarihi açısından en önemli yanının, havadan bombardımanın ilk kez bu savaşta denenmiş olmasıdır. İlginç olan, 1 Kasım 1911 günü İtalyan Teğmen Gavotti adlı pilot, dünyada ilk kez biri Ayn Zara’ya, üçü de Tacura’ya olmak üzere, savaşta uçaktan bomba atmasıdır. Ondan sonra havadan bombardıman artarak devam eder.

Atılan bombalar “Cipelli” bombalarıdır. Yuvarlak ve mandal için çıkıntılı, portakaldan biraz büyük, iki kilo ağırlığındaydılar. Pilot bunları elle atar. Uçağın idaresini kaybetmemek için de mandalı dişi ile söker. Bunlardan başka İsveç “Haasen” bombaları da kullanılır. Daha sonra içi saçmalarla dolu İtalyan bombası ve yangın bombası da atılır.

28 Kasım 1911’de ilk uçak kazası yaşanır. İtalyanlar çabuk davranıp, uçağı kendi taraflarına çekerler. Daha sonra ilk Türk hava şehitlerinden olan Sadık Bey’in, Bingazi tarafından mitralyöz ateşiyle bir uçağın pervanesini parçalayıp yere inmeğe zorladığı bilinir. Uçağın altında çıkarılan havacı Moizo, Türk mülazim Ragıp Efendi’ye teslim olur. Moizo’yu Aziziye Tabyası’na götürür. Komutan Neşet Bey ve Kurmay Başkanı Fethi Bey uçağa girip inceleme yaparlar.

15 Aralık 1911’de Osmanlı kuvvetleri, Yarbay Roberti’nin uçağına karşı topçu atışı yaparlar. 31 Ocak 1912’de 27 kurşunla yaralanan ilk pilot da Carlo Monti olur.

İleri ülkeler dahil, Osmanlı’da da;“Balon mu alınsın, yoksa uçak mı?” tartışmaları başlar. Bu tartışma Trablus Savaşı günlerinden sonra da çözülmez. Yetkililerin konunun yabancısı olması yanında balon ve uçak şirketleri temsilcilerinin kendi mallarını satmak için yarışa girmeleri de karar vermeyi zorlaştırır. Bütün dünyaca hangisinin daha uygun olduğuna ise ancak savaşın sonunda karar verilir.

1912 yılı başlarında, Osmanlı Harbiye Nezareti pilot yetiştirmek üzere Fransa’ya subaylar gönderir. İki uçakla bir de balon satın alır. Enver Bey (Paşa), hatıralarında uçak alınması için fakir bedevilerin bin lira topladıklarını, karargâhındaki subay ve şeyhlerin de katkısıyla toplanan paranın 600 İngiliz lirasını aştığını anlatır.

YENİ BİR SAVAŞ ALANI

Genel değerlendirmelerde, 1911-12 savaşına bakarak hava savaşlarının gelecekteki önemini kavrayanlar çıkar. General Douher; “Yeni bir silah belirdi: hava araçları; yeni bir savaş alanı açıldı; gökyüzü; savaş tarihine yeni bir olay eklendi: havada savaş ilkesi” der.

Libya Savaşı’nda uçaktan çok deniz kuvvetlerinin önemi ön plana çıkar. Birinci Dünya Savaşı’nda ise Türkiye de dahil bütün ülkeler, hava kuvvetlerine az oranda dayanır. Uçaktan savaş aracı olarak yararlanmaya ikinci yıldan itibaren başlarlar. Buna karşılık, elle atılan bombaya yerden mavzer tüfeğiyle karşılık vermekle başlayan “Hava Savaşları Çağı”, ondan 34 yıl sonra bir bombayla 80 bin kişinin bir anda öldürülmesi aşamasına ulaşır. 75 yıl sonra ise “Yıldızlar Savaşı” dönemine varır…

YEŞİLKÖY’DEN KALKAN UÇAKLAR

 Öte yandan, Osmanlı İmparatorluğu, balonlar yanında uçaklar da alır.

8 Şubat 1914 tarihinde büyük bir törenle İstanbul-Yeşilköy’de büyük bir törenle iki uçak Mısır’a uğurlamayı planlar. O dönemde Batılılar için bile iddialı sayılabilecek bir girişimi gerçekleştirmeye kalkışır. İstanbul-Adana-Halep-Beyrut-Şam-Kudüs-Kahire üzerinden İskenderiye’ye 2 bin 500 kilometrelik bir uçuş yapmayı planlar. Henüz uçakların narin yapılı olduğu ve pilotların da korumasız olduğu bir dönemde başta dört bin metreye ulaşan Toroslar olmak üzere birçok dağı nasıl aşacaklardı. Asıl önemlisi de mevsimin kış olmasıdır. Bu nedenle konaklayacakları yerlerde peşinen gerekli tamir önlemleri alınır.

Bütün dünyada uçak yarışları yapıldığı bir sırada böyle büyük bir girişimin Türk toplumunda büyük bir heyecan yaratır. Konuyla başta Harbiye Nazırı Enver Paşa olmak üzere, bütün hükümet yakından ilgilenir. 

Bu arada, uçaklardan “Muavenet-i Milliyet” adındakini Fethi Bey kullanıyordu. Râsıt’ı (yardımcısı) Yüzbaşı Sadık Bey’dir. “Prens Celâleddin” adındakinin pilotluğunu da Yüzbaşı Nuri Bey yapar. Râsıt’ı ise Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’dir.  

Mısır’da iki uçağın bir hafta içinde Kahire’ye varmaları beklenir. Tören hazırlıkları yapılır. Hidiv, pilotları kabul edip yemek verecektir. Ayrıca Birinci Vezir de yemek verecektir. İskenderiye de başında Hidiv ailesi Ömer Tosun Paşa’nın bulunduğu bir komisyon kurulur. Uçaklara ve pilotlara büyük bir karşılama yapma hazırlığı yapılır.

 FETHİ VE SADIK BEY’LERİN ŞEHİT OLMASI

Şam’dan Kudüs’e uçarken Taberiye Gölü yakınında Cehennem Vadisi’nde sebebi belli olmayan bir kaza sonucu Fethi ve Sadık Beyler şehit olurlar.

Beyrut İngiliz Konsolosu, 2 Mart 1914 tarihinde İstanbul’daki elçiye gönderdiği raporda kazayı şöyle anlatır:

“Türk havacıları Fethi ve Sadık Beylerin buraya gelişine ait 19 Şubat 1914 tarihli raporuna ek olarak, 28 Şubat günü Valiye, her ikisinin de uçaklarının Tiberias Gölü yakınlarındaki bir kazada düşmesi sonucu öldükleri haberinin geldiğini üzülerek bildiririm.

Kazanın, gölün alçak seviyesine ani inişten doğan kötü hava koşullarından ileri geldiği söyleniyor.

Bu iki genç subayın ölümü burada, bütün halk tabakalarında, genel bir sempati yarattı ve 1 Mart’ta Şam’da yapılan cenaze töreninde hazır bulunmak üzere buradan da bir heyet gönderildi. En kıdemli olarak yaptığım öneri üzerine Beyrut’taki bütün konsolosluklar bayraklarını yarıya indirdiler. Bu davranışımızı Vali ve yerli basın şükranla andı.

Kadersiz havacılar için, kentin ana camiinde dün yapılan dualardan ayrıca, gelecek Cuma da büyük bir anma töreni düzenlenecek. Bu ülkedeki uzun deneyimim sırasında, ne kadar önemli ya da popüler olursa olsun, kimse için böyle bir gönel kaynaşmaya tanık olmamıştım. 

5 Mart tarihli ek not: Evvelki raporumda bahsini ettiğim Osmanlı askeri havacısı Nuri Bey, bugün Şam’dan geldi, yanında Teğmen Hakkı Bey de var. Yarın Yafa üzerinden Mısır’a gidecekler..”

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Türkiye kendi uçağını yapma girişimde bulunur, iyi pilotlar yetiştirir, ancak “gizli bir el” ya da “güç”, bu girişimleri engeller.

Bugün de Rusya’dan aldığımız “S 400 hava savunma sistemi” yüzünden bir sürü yaptırımla karşı karşıya kalıyoruz. Bu engelleri aşmanın yolu ise kendi uçağını, kendi sistemlerini kurmak ve geliştirmekle olur. Daha yapacak çok işimiz ve yolumuz var; hiçbir şey kolay olmuyor, olmayacak da…  

Ama önce kafa yapımızı değiştirmemiz yanında, dış politikamızı da gözden geçirmemiz gerekir diye düşünüyorum…

(Süleyman Boyoğlu)

10 Temmuz 2026 Cuma

"BİR İŞKENCECİ POLİSİN İTİRAFLARI"...

 

“İŞKENCECİ” SEDAT CANER ÖLDÜ

        Yıl 1986, aylardan Şubat’tı. Tercüman-Bulvar gazetesi istihbarat servisinde kadrosuz (telifli) muhabirdim. Gazetenin sahibi Nazlı Ilıcak hanımdı.

O yıllar, şimdi yayın hayatını sürdürmeyen Nokta Dergisi günlerce aylarca ses getiren bir habere imza atmıştı: “Bir İşkenceci Polisin İtirafları”…

“Türk basınında ilk kez, 63823 sicil No’lu polis memuru Sedat Caner’in itirafları” diye kapak yapmıştı Nokta Dergisi…

Şimdi beni derginin kapak fotoğrafı değil de itirafçı polisin adı dikkatimi çekmişti, zira Sedat, Esenler Ortaokulu’ndan sınıf arkadaşımdı. Çiftehavuzlar Mahallesi’ndeki ortaokula Tozkoparan semtinden gelen on kişiden biriydi. Çok hareketli bir arkadaşımızdı; sevimli ve cana yakındı. Bir grup arkadaşımızla son sınıfta Belgrad Ormanı’na gitmişliğimiz, beraber fotoğraflar çektirmişliğimiz de vardı. Okul bittikten sonra Sedat’la görüşmemiz bir daha olmadı, sadece yine Tozkoparan’dan okula gelen kendisi gibi tiyatroya meraklı olan Turan Sınav’la ikisinin polis olduklarını duymuştum.

Derginin iç sayfalarını çevirmeye başladım. Üçüncü sayfanın sağ üst köşesindeki anonsta şöyle yazıyordu:

“Bugüne dek yüzlerce kişi dilekçeleriyle, ifadeleriyle, öyküleriyle, çektikleri işkenceleri dile getirdi. İnsanlığın yüz karası bu eylemin sahipleri ise karanlıkta kaldılar; en fazla, duruşmalarda savunma satırlarının arasında sıkıştılar. Ve bugün Türkiye’de ilk kez, bir ‘sorgulamacı’ karanlıktan çıkarak işkenceyi neden, nasıl, kimlere yaptığını Nokta’ya anlattı.”  

Birçok şeyin yasak olduğu, birçok şeyin yazılamadığı 12 Eylül dönemi sona ermişti. Artık o rahatlıktan mı yoksa Sedat’ın gerçekten çektiği vicdan azabından mı? Bilemem ama her zaman gözlerinin için gülen bu arkadaşımızın bir “işkenceci” olmasına şaşırmıştım.

SEDAT CANER’İN ÖLÜM HABERİ

Yoğun bir günde olduğum 8 Temmuz Çarşamba günü yine ortaokuldan sınıf arkadaşımdan mesaj geldi; “Sedat Caner arkadaşımız bugün Hakk’ın rahmetine kavuştu. Yarın İzmit’te defnedilecek. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun inşallah..” diye. 

Duygularım karmakarış oldu. Üç gün sonra böyle bir yazı kaleme alma gereği duydum. Önce Nokta Dergisi’nden Can San ve İpek Çalışlar’ın Sedat’la yaptıkları söyleşiyle devam edeceğim, sonra da ne zaman tekrar karşılaştığımı anlatacağım.


            San ve Çalışlar soruyor, Sedat Yanıtlıyor. Sedat, işkence suçundan mahkûm olduğunda o zamanın Adalet Bakanı Necat Eldem’in yakın korumalığını yaptığını söylüyor.

Caner, mahkum oldukları davanın, Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğü’nde görevli polis memurları Hüseyin Gülersönmez ve Mustafa Yazıcı ile birlikte 22 Mayıs 1982 yılında Gaziantep’deki evinden alıp, “Gaziantep Sorgulama Merkezi”nde çırılçıplak soyulup, elleri arkasından bağlanıp, “Filistin askısı”na asılan 27 yaşındaki Cennet Değirmenci davası olduğunu belirtiyor. Ancak bu olayda ne kendisinin ne de Mustafa Yazıcı’nın suçunun olmadığını vurguluyor Sedat, şunları ifade ediyor:

“Cennet Değirmenci, Devrimci Halkın Birliği kuryesi olaraktan geçiyordu. Gaziantep Düztepe’ye örgütün evine gittiğimizde Cennet Değirmenci’yi evde yakaladık. Örgüt evinde yapmış olduğumuz aramalardan sonra aldık Antep sorgulama binasına getirdik.

Üçümüz sorgulamayı yapacaktık. Emniyet Amiri Hüseyin Gülersönmez, kendisinin orada kalıp Cennet Değirmenci’yi sorgulayacağını, bizim de örgüt evine tekrar gidip hücre kurmamızı söyledi. Ve biz Mustafa Yazıcı ile geri döndük. Grup amiri olan Hüseyin Gülersönmez’i orada bıraktık.

Biz oradan çıkarken Cennet Değirmenci’yi soymuş, Filistin askısına alıyordu… Sabaha karşı üç buçukta tekrar sorgulama yerine geldik. Sorgulama grubunda aşağıda görevli arkadaş, ‘Yukarıya çıkıp bir bakın, siz gittiğinizden beri bu adam kızı vıyaklattırıp duruyor, gebertecek onu’ dedi.”

CENNET DEĞİRMENCİ’NİN İŞKENCEDE ÖLMESİ

Sedat, yukarıya çıktıklarında içeriden kapının kilitli olduğunu kaydediyor, şöyle devam ediyor:

“Açtı, girdik. Bir de baktık içeride Cennet Değirmenci’ye suni teneffüs yaptırıyor. ‘Ne oldu buna diye sorduğumuzda Mustafa Yazıcı ile ikisi kollarına girdiler. Ben de arabanın yanına indim. Getirdiler kızı arka koltuğa oturttular. Ben hastaneye doğru yöneldim. Hüseyin Gülersönmez hastaneye gitmeyeceğimizi hemen Maraş’a döneceğimizi söyledi. Bunun üzerine Maraş’a dönmek için yola koyulduk… Narlı’ya geldiğimiz sırada kızın arka koltukta hiç kımıldamaması dikkatimi çekmişti. Cennet Değirmenci ölmüştü.”

Üst düzey yetkililere haber verdiklerinde; “Hastaneye götürün yolda ölmüş gibi yapın” dendiğini söyleyen Caner, şunları söylüyor:

“Maraş Devlet Hastanesi’ne gittiklerinde nöbetçi doktor, kadının ölmüş olduğunu ve kabul edemeyeceğini söyledi. Biz de aldık, doğum evinin altındaki morga götürdük. Ertesi gün saat 10 sıralarında otopsiye savcı girdi. Fakat savcıyı kimse tanımıyordu. Yeni göreve başlamıştı. Ve ilk nöbetiydi. Doktor ise eskiydi… Savcıdan korkusuna ilk tutulan otopsi raporu, ‘cebir, şiddet nedeniyle ölüm’ olarak yazıldı. Çünkü savcı doktordan çekiniyordu. Doktor da savcıdan çekiniyordu. İkisi de birbirini tanımıyordu.”

İşkencenin bir raporla “belgelenmesi” sorgucular üzerinde bir şok etkisi yapar. Sedat Caner; “Diğer karşılaştığımız olayların tam tersine bir olaydı. Kapatılabilecek bir durumu yoktu” diyor ve tepkisinin şöyle olduğunu söylüyor:

“Kim yaptıysa cezasını çeksin… Hüseyin Gülersönmez yaptı, cezasını çeksin dedim.”  

Üç polis Cennet Değirmenci’nin ölümüyle ilgili ifadeler verir. Üçü de aynı ifadeyi verir. Caner; “Bize söz verdiler. ‘Sizi bu işten kurtaracağız’ dediler” diyor.

1983 yılı Mayıs ayında Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman, Hatay, İçel illeri Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Mahkemesi’nde Cennet Değirmenci’nin ölüm olayı ile ilgili kamu davası açılır.

                 İŞKENCEDEN HAPİS CEZASI

Mahkeme, 27 yaşındaki kumral, güzel, kültürlü Cennet Değirmenci’nin “Kollarından tutup evden çıkardıkları sırada direndiği ve arka üstü düştüğü, beyin kanamasının bu esnada meydana geldiği” iddiasını ikna edici bulmaz. Mahkeme üç sanığın “görevleri esnasında asli faili belli olmayacak surette ölüme sebep olmaktan” onar yıl hapsine karar verir. Ancak bu ceza, “geçmişteki sabıkasız halleri, varit olan ahlaki temayülleri ve savunma tarzları” gibi hafifletici nedenlerle indirilir. 1984 Şubatında, dörder yıl beşer ay onar gün hapis cezasına çarptırılırlar. Duruşmada üçü de hazır olmaz. Gıyaplarında okunan bu kararın Yargıtay tarafından da onaylanması üzerine kayıplara karışırlar.

Sedat Caner, tam iki yıl sonra yeniden ortaya çıkar ve Nokta’ya “Her şeyi anlatmak istiyorum” diyerek, anlatır. O zamanki işkencenin türleri olan “Filistin askısından”, “Tazyikli sudan”, “Kasap askısından”, “Kaplumbağa hücresinden”, “Şap katılmış tuzlu peynir yedirmeden”, “Cop-şişe sokmadan”, “Fosseptik çukurundan”, “Ameliyat masasından”, “Toplu işkenceden”, “Çarmıhtan” ve “Falakadan” bahseder.

Nokta’ya özel hayatıyla ilgili açıklamalar da yapar Sedat Caner. Caner, eşiyle İstanbul-Heybeliada Senatoryumu’nda yatarken tanıştığını, iki çocuğu olduğunu, anne-babasının 8 yaşındayken ayrıldıklarını, annesinin sanatçı Safiye Ayla’nın eşi Şerif Muhittin Targan’ın ağabeyi tarafından evlatlık alındığını, Beyoğlu Ticaret Lisesi’nde okurken boykot yaptıkları için gözaltına alındığını, okul müdürüne küfür etmesi yüzünden karakola götürüldüğünü ve coplandığını da anlatır.

 KAYINBİRADERİNE DE İŞKENCE YAPAR

İETT’de çalışırken, maaşı yetmediği için 1978 yılı Ağustos ayında Etiler Polis Okulu’na girdiğini, babasının da polislikten ayrılma olduğunu söyleyen Caner, anlatımlarına özetle şöyle devam eder:

“Benim polislikte ilk görevim Kadıköy Mimarlık Mühendislik’teydi. Ama Maraş olayları çıkınca 35 kişilik bir grupla Kahramanmaraş’a gönderildik. Eşim doğum iznindeydi. Eşim benden iki ay sonra Kahramanmaraş’a geldi. Benim şey… İşte, ilk işkencem Maraş’ta oldu. Bertis Köyü’nde 45 yaşında bir erkekti. Şahıs bir şey itiraf etmedi. Ne mi hissettim? Valla insan o durumda bir şey düşünemiyor. Zaten adam öldürmüş adamlar gözüyle bakıyorduk onlara.”

İstanbul’daki bir göreve götürmek istediklerinde ikinci çocuğu kızı dünyaya geldiği için gitmek istemediğini, ikna edilerek götürüldüğünü, Maraş’a döndüğünde çocuğun 13 aylık olduğunu söyleyen Sedat Caner, Edirne, Çanakkale, İzmir, Ankara, İstanbul, Balıkesir gibi illerde dolaştıklarını, toplam 25 kişiye işkence yaptıklarını belirtiyor. Caner, şöyle diyor:

“Doğum sırasında göreve gideceğimi eşime söylememiştim. Tanıdık bir ebe vardı. Ona haber bıraktım. Pazar gezmemiz, akşam dostumuz, ziyaretimiz filan olmuyordu. İzinli olduğum zaman da pek yoktu. Yaz tatiline bir sefer gittik. 1982’de tayinim çıktığında senelik iznimi aldım. O zaman eşimle birlikte İstanbul’a geldik.

Karımla aram Maraş’tan ayrılıncaya kadar iyiydi. Ama benim ağabeyine yaptıklarımı öğreninceye kadar… Benim bir takım olaylara karıştığım kayın biraderim tarafından anlatıldı kendisine. Ben kayınbiraderime de işkence yaptım… Ailem işkence yaptığımı kayınbiraderimin olayından sonra öğrendi. Kayınbiraderim beni sesimden dolayı tanımış.”

ARKADAŞIMI DA YAKALAYAN SEDAT

Sedat Caner’le ilgili asıl ilginç olayı en sona bıraktım. Gazetecilik Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nda okurken tanıştığım arkadaşım Kahramanmaraşlı Ali Arabul’u da İstanbul’a gelip gözaltına alandı Sedat…

Şöyle ki, arkadaşım Ali, 1978 Kahramanmaraş katliamı sırasında mahalleri Yörük Selim’i nasıl yiğitçe savunduklarını, halkı katliamdan en az kayıpla nasıl koruduklarını, bu nedenle halkın bu olaylardan sonra kendilerine sempatiyle baktığını anlatırdı.

Ali Arabul,  İstanbul-Taksim’deki Aspen meyhanesinde barmenlik yapıyordu. Bazı günler okula geliyordu. Ben de Ali’ye yakın bir yerdeki muhasebe bürosunda çalışıyordum. Öğlen arasında veya akşam çıkışında bazen yanına uğrardım.

İşte bu Ali arkadaşımın akrabası (kardeşi ya da yengesi) ile Sedat’ın eşi Kahramanmaraş’ta aynı hastanede görev yapıyorlarmış. Bu nedenle de Sedat ile Ali zaman zaman buluşup, tavla oynarlarmış.

Ali aranır olunca, Ali’yi bulma görevi “tavla arkadaşı” Sedat Caner’e verilmiş. Hastanede Sedat’ın eşiyle birlikte çalışan yengesi-kardeşi gözaltına alınır. Ali’nin yerini söylemesi için baskı yapılır; işkence edilir. Bir bacağı işkencede kırılır.

Yıllar sonra bir gün Şehzadebaşı’nda, Beyazıt-Kapalıçarşı üzerinden Anadolu Ajansı’na işime giderken arkamdan birisi;  “Süleyman Boyoğlu” diye seslenmez mi!.. Dönüp baktım, ortaokuldan sonra hiç görmediğim, Nokta dergisinde ve birkaç gazetede “İşkenceci Polis” diye lanse edilen Sedat… Yanıma yaklaştı, tokalaştık. Cağaloğlu’na kadar yürüdük, konuştuk.

Arkadaşım Ali Arabul’u neden ve niçin gözaltına aldığını, kardeşine-yengesine neden işkence yaptıklarını sordum. Böyle bir şey yapmadığını, bizzat kadının işkencede kırılan ayağını Tozkoparan’daki annesinin evine getirip iyileştirilmesine yardımcı olduğunu, ondan sonra Ali Arabul’u alıp Maraş’a döndüklerini anlattı.

Ali Arabul’la Yörük Selim Mahallesi’ndeki kahvede neler konuştuklarını nasıl tavla oynadıklarını 20-25 dakikalık yol boyunca konuştuk. Sedat; “Ali Arabul’u bulmam için çok baskı altındaydım. Ali’yi bulmak zorundaydım” demişti.

Anadolu Ajansı önüne geldiğimizde bana yakın bir yerde bir büroda çalıştığını söyledi. O yoluna devam etti, ben ajanstaki işime döndüm.

Sedat Caner’le bazı toplantılarda ve etkinliklerde de karşılaştık. Bu karşılaşma ve görüşmelerimizde Sedat’ı çok olgunlaşmış, hayattan iyi dersler çıkarmış biri olarak görmüştüm.  

Ne diyeyim! Sedat Caner artık yok. Benim onu affedecek bir durumum yok. Onu işkence yaptıkları affetsin… Sedat’ı hep ortaokuldaki gibi afacan, gözlerinin içi gülen, muzip, esprili bir arkadaş olarak hatırlamak istiyorum, o kadar...


 (Süleyman Boyoğlu)     

 

Not: Ben de Sedat’la bir görüşme girişiminde bulundum. Tozkoparan’da onu tanıyan bir arkadaşım vasıtasıyla, ama çalıştığım gazetede kadrom bile yoktu, “emanet” gibi duruyordum, görüşmemizi ve söylediklerini çarpıtabilirler diye vazgeçtim.

 

1 Temmuz 2026 Çarşamba

1980 ÖNCESİ SOL YAYINLAR

 

SOL YAYIN YÖNETİCİLERİNE 8 BİN YIL CEZA

İLHAMİ SOYSAL’IN VERİLEN CEZALARA İSYANI

        1980 öncesi Türkiye’de ve yurtdışında faaliyet gösteren (tespit edilebilen) “sol grupların” çıkardıkları dergiler bir hayli fazla idi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Gençlik Kolları’nın 1978 yılı Ekim ayı bülteninde yayınlanan bir araştırmaya göre, “sol kesim”in 80’ne yakın gazete ve dergi yayınladığı görülüyor… 

Bundan tam 34 yıl önce (1992) yılında Balıkesir-Ayvalık’ta trafik kazasında hayatını kaybeden usta gazeteci-yazar İlhami Soysal da, 12 Eylül 1980 askeri darbe sonrası tutuklanan gazete ve dergi yöneticilerine verilen cezaları, 1988 yılında Milliyet gazetesindeki köşesinde ele alır… Soysal, sol dergi ve gazete yöneticilerine verilen toplam 8 bin yıla yakın cezalar karşısında şaşkınlığını ve üzüntüsünü gizlemez; “Ne bunlar? Neyin cezaları?” diye isyan eder…

Bugün de CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarda birçok belediye başkanı ve yüzlerce çalışanı “yolsuzluk ve usulsüzlük yaptıkları” suçlamasıyla gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, haklarında akıl almaz yıllara varan cezalar isteniyor. Benzer şekilde gazeteciler de yaptıkları haberler nedeniyle gözaltına alınıyor, aylar süren tutukluluk sonrası yargı önüne çıkarılıyorlar. Yani 1980’li yılları aratmayan benzeri uygulamalarla, olağanüstü bir dönemden geçiyormuşuz gibi aylar süren yargılamalar yapılıyor…

Milliyet gazetesinde 9 Ekim 1978 tarihinde yayımlanan haberde; “CHP İstanbul Gençlik Kolları’nın ekim ayı bülteninde yayınlanan bir araştırmaya göre, sol kesimde 80 gazete ve dergi yayınlanmaktadır” deniliyor.

Gençlik Kolları’nın açıklamasında, o dönem Türkiye’de resmi, yarı-resmi, ideolojik-politik bir yayın organı olmayan tek partinin CHP olduğu belirtiliyor ve parti merkezinin eğitim ve yayın sorununu yerine getirmesi isteniyor, şunlar vurgulanıyor:

“Yayın organının veya eğitimin merkezi sorumlu kurullar tarafından üstlenilmesi çok önemlidir.

Partimizin merkezi ve sorunlu olarak birçok konudaki görüş, tahlil ve yorumları açıklığa kavuşturulmamışken, bu konuda yayın yapma hakkı illere ve başka kişilere devredilmemelidir.”

Gençlik Kolları açıklamasında; “Bilinen bütün bu gerçekler nedeniyle, yayın ve eğitim sorunu-doğrusuyla, yanlışıyla, sevabıyla, günahıyla merkezi olarak yürütülmelidir...” denilerek, Türkiye’de sol grupların çıkardıkları yayın ve eğilimleri şöyle sıralıyorlar:

TÜRKİYE İHTİLALCİ KOMÜNİST PARTİSİ (TİKP) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

1-Aydınlık (Aylık)

2-Aydınlık (Günlük gazete)

3-Halkın Sesi (Aydınlık günlük gazete ile birleşti, yayın hayatına son verdi)

4-Partinin Yolu (Aylık)

5-Halkın Yolu (Haftalık-Yayın hayatına son verdi TİKP saflarına geçti)

6-Halkın Kurtuluşu (Haftalık gazete)

7-Halkın Kurtuluşu Yolunda Gençlik

8-Parti Bayrağı (Aylık)

9-Yoldaş (HAWAL) (Gizli yayın)

10-Güney (Aylık sanat dergisi-Arnavutluk Emek Partisi (AEP) doğrultusunda)

11-Eğitimli Gençlik (YDGF doğrultusunda-Eğitim Enstitüleri için.)

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ (TİP) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

12-Çark Başak (TİP’in resmi yayını)

13-Yürüyüş (Haftalık)

14-Yurt ve Dünya (3 aylık)

15-Genç Öncü

16-Görev

TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ (TSİP) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

17-İlke (Aylık)

18-Kitle (Haftalık)

19-Sosyalist Gençler (SGB doğrultusunda)

20-Genç Sosyalist (SGB doğrultusunda)

21-Yeni Genç İşçi (15 günlük)

22-Gerçek (Haftalık siyasi gazete)

23-Kadın Dayanışması (Barış, Demokrasi, Eşitlik Mücadelesi-Parti yönetimi ve muhalefeti yayınları olarak)

TEP DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

24-Emekçi (Aylık)

25-Bağımsız Türkiye (Haftalık)

26-Proleter (Parti yönetimi ve muhalefeti yayınları olarak)

VP DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

27-Sosyalist (Haftalık)

28-Devrimci Derleniş

29-İşçi Sınıfı Yörüngesine Çağrı (Aylık)

30-Vatandaş (Aylık)

31-Kıvılcım (İki aylık-Parti yönetimi ve muhalefeti yayınları olarak, Dr. Hikmet Kıvılcımlı doğrultusunda)

SDP DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

32-Sosyalist Yarın (Haftalık-İbrahim Kaypakkaya doğrultusunda)

33-Halkın Birliği (Haftalık)

34-Halkın Ormanı (Orman Köylüleri için)

35-Devrimci Ses

36-Partizan (AEP doğrultusunda)

37-Devrimci Demokrat Gençlik

DEVRİMCİ DEMOKRAT GENÇLİK (DEVRİMCİ HALK KÜLTÜR DERNEĞİ) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

38-Roja Welat (Türkçe-Kürtçe-15 günlük)

39-Özgürlü Yolu (Aylık)

ASDK-DER (ANTİ-SÖMÜRGECİ DEMOKRATİK KÜLTÜR DERNEĞİ-TÜM DEV-GENÇ) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

40-Devrimci Yol (15 günlük)

41-Devrimci Gençlik (15 günlük)

42-Liseli Dev-Genç

43-Dev-Genç (Bağımsızlık ve Demokrasi Mücadelesinde)

“KURTULUŞ” SİYASETİ DOĞRULTUSUNDA DEVRİMCİ GENÇLER ÖRGÜTÜ (DEV-GÖR) VE DEVRİMCİ ÖĞRENCİLER BİRLİĞ (DÖB) YAYIN YAPANLAR:

44-Kurtuluş Sosyalist Dergi (KSD)-Aylık

45-Kurtuluş İçin İleri (15 günlük)

46-Kurtuluş (Aylık)

47-Cephe (Emperyalizme ve Oligarşiye karşı-15 günlük)

48-Sürekli Devrim (Aylık)

TROÇKİST DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

49-Devrimci Militan (Aylık)

50-Birikim (Aylık-Sosyalist Kültür Dergisi)

51-Tek Yol Devrim (Antalya’da çıkan bölgesel yayın)

52-İşçi Davası (Zonguldak’ta çıkan günlük gazete)

53-Emeğin Kurtuluşu Yolunda IŞIK

54-Devrimci Halkın Yolu (Kapanan Halkın Yolu’na karşı olanların çıkardığı, devam ettirdiği yayın)

55-Devrimci Teori (Devrimci Halkın Yolu gazetesinin aylık eki)

56-Yeni Ülke (3 aylık siyasi dergi)

TOPLUMSAL İLERLEME DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPAN:

57-İlerici Yurtsever Gençlik (İGD doğrultusunda-15 günlük)

58-Liseli Gençlik (İLD doğrultusunda)

59-Kadınların Sesi (İKD doğrultusunda)

60-Ürün (Aylık)

61-Barış ve Sosyalizm Sorunları (Aylık)

62-Katkı (Türkiye Komünistlerinin fikir dergisi-Aylık)

63-Sosyalizm-Teori ve Pratik (Aylık çeviri dergisi Ankara-Novosti Pres ajansı)

64-Atılım (TKP MK organı-Almanya ve İngiltere baskısı)

65-İşçinin Sesi-İngiltere Türkiyeli İlericiler Birliği yayın organı

66-Öğrenci Gençlik-aylık-İngiltere Türk Öğrenci Federasyonu Yayın Organı

67-İlerici Kadın (Aylık-İngiltere Türkiyeli Kadınlar Birliği yayın organı

68-Yeni Çağ (Aylık-yurt dışı-Genç Emekçiler Birliği-GEB doğrultusunda)

69-Emeğin Birliği-aylık-Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar her şey emeğin olacak)

70-Emeğin Birliği (Yaşasın İşçilerin, yoksul köylülerin, gençliğin devrimci mücadele birliği-aylık kitle gazetesi)

DEMOKRATİK SOL DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

71-Özgür İnsan (Aylık)

72-Özgür Toplum (Haftalık-Demokrasi için toplumcu düşün olarak çıkıyor)

73-Özyönetim-aylık-Ankara

74-Halk İktidarı-İstanbul

75-Demokrasi İçin Toplumcu Düşün-aylık-Ankara

76-Umut (15 günlük)

77-Tartışma (Aylık-İstanbul-DSDF Demokratik Sol Dernekler Federasyonu yayın organı

78-Demokratik Sol Bildirge (Aylık-Ankara)

                        DAYAK VE SAYI

Balıkesir-Ayvalık’ta 22 Eylül 1992 tarihinde geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitiren gazeteci-yazar İlhami Soysal, 12 Ekim 1988’de Milliyet gazetesindeki köşesinde; “Dayak ve Sayı” başlıklı bir yazı kaleme alır.

İlhami Soysal, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası “sol yayın” yapan gazete ve dergi sahip ve yöneticilerine istenen bin yılı aşkın hapis cezasına adeta isyan eder:

“Yedi yüz kırk sekiz yıl altı ay hapis… Altı yüz altmış bir yıl iki ay hapis… Yüz otuz yıl hapis… Kırk iki yıl hapis… Kırk bir yıl hapis… Yirmi üç yıl on ay hapis… Ne bunlar? Neyin cezaları?

Sonra da demokrasi… Sonra da insan hakları özgürlük, Batı’yla bütünleşme falan ha… Hadi canım siz de! Ya da son günlerin moda deyimiyle: Hayret bir şey!..” diye öfkelenir.

Nasıl öfkelenmesin İlhami Soysal, 1966 yılında Akşam gazetesi Ankara temsilcisiyken yazdığı yazılar nedeniyle kaçırılıp dövülür. 1972 yılında İstanbul’da “kontrgerilla” elemanlarınca kaçırılıp, 26 gün işkence edilir.

Soysal, bu cezalar; “1980 öncesinde Balgat’ta rasgele bir kahveye girip tabancalarla orayı tarayıp bir sürü insanın ölümüne neden olan ‘Balgat Katliamı’ sanıklarının cezaları mı? Değil…” der ve şöyle devam eder:

“Bahçelievler’de bir evdeki TİP’li yedi genci bağlayıp boğazlayan kanlı katillere verilen cezalar mı? O da değil…

İstanbul Üniversitesi önünde gençlerin üzerine bomba atanlara verilen cezalar mı? Hayır o da değil…

Prof. Dr. Cahit Orhan Tütengil’i, Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu’nu, yazar Ümit Kaftancıoğlu’nu, DİSK’in eski genel başkanı Kemal Türkler’i, eski bakanlardan Gün Sazak’ı, diş doktoru Sevinç Özgüner’i, Malatya’nın eski belediye başkanı ve eski milletvekili Hamit Fendoğlu ile çocuklarını ve torunlarını bombalı pakatle öldürenlere verilen cezalar mı? Maraş’taki soykırımı, Çorum’daki kardeş kavgasını yaratanlara biçilmiş cezalar mı? Hayır bu da değil…”

 “Yoksa cunta kurup, silah zoruyla Anayasa’yı ortadan kaldırıp, parlamentoyu ve partileri, dernekleri kapatıp, demokrasiye son vermek isteyen darbeciler için biçilmiş cezalar mı?” diye soran İlhami Soysal, “Yooo bilemediniz bu da değil…” dedikten sonra şunları kaydeder:

“Ülkeyi çağ dışı karanlıklara sürükleyen, laikliği, eğitim birliğini, insan haklarını ortadan kaldıran, devletin görevlilerinin kökü dışarıda kimi kuruluşlarca maaşa bağlanmasını sağlayan, bu yolda kararlar alıp imzalar atanlar, ahbap çavuş ilişkileriyle falan dostunun sözüne güvenip ülke güvenliği için hayati önemde önlemlerle son verip sonra aldatıldıklarını gördüklerinde ne diyeceklerini bilemeyenlere biçilmiş cezalar mı?.

Yok canım olur mu hiç öyle şey? Peki ülke ekonomisini batıranlar, enflasyonu yüzde seksenlere fırlatanlar, ulusal bir kurtuluş savaşı sonrasında kan ve can pahasına kaldırılmış kapitülasyonları yeniden hortlatanlar, hayali ihracatçılar, karaborsacılar, silah tüccarları, banker faciasını yaratanlar için mi bu cezalar?”

VERİLEN CEZALAR DÜŞÜNCELERİ AÇIKLAMAYA

İlhami Soysal; “Gene bilemediniz… Bilemezsiniz de” diyip yazmaya devam eder:

“Efendim bu cezalar, üç-beş bin bile sattıkları kuşkulu, etkinliklerinin ne olduğu hep sorulabilecek kimi sol dergilerin yazı işleri müdürlerine biçilmiş hapis cezalarının bir bölümü. Evet, ortada silah, kan, ateş, barut falan yok. Sadece ve sadece yazı çizi, düşüncelerini açıklama ve bu açıklamalara yardımcı olmak suçlarına verilen cezalar bunlar…

Halkın Kurtuluşu adlı derginin yazı müdürü Veli Yılmaz’a biçilmiş cezaların toplamı yedi yüz kırk sekiz yıl altı ay ağır hapis… Aynı derginin bir başka yazı işleri müdürü Osman Taş’a altı yüz altmış bir yıl iki ay ağır hapis… Halkın Yolu yazı işleri müdürü Alaaddin Şahin’e biçilen ceza yüz otuz yıl ağır hapis… İlerici Yurtsever Gençlik Dergisi yazı işleri müdürü Erhan Tuskan’a biçilen ceza yüz yirmi üç yıl ağır hapis… Halkın Sesi gazetesi yazı işleri müdürü Mustafa Tütüncübaşı’na kırk iki yıl, Bağımsız Türkiye ve Devrimci Militan dergisi yazı işleri müdürü Mehmet Üzgen’e kırk bir yıl hapis…”

Soysal; “Hepsi bu kadar mı diyeceksiniz. Olur mu? Elbette ki dahası da var” diyip listenin devamını sıralıyor:

“Savaş Yolu gazetesi yazı müdürü Candemir Özler’e 23 yıl 10 ay ağır hapis, Kitle gazetesi yazı işleri müdürü Bektaş Erdoğan’a 36 yıl, Partizan dergisi yazı işleri müdürü İrfan Aşık’a 17 yıl, Kitle gazetesi yazı işleri müdürü Feyzullah Özer’e 17 yıl 6 ay, Genç Sosyalist dergisi yazı işleri müdürü Hüseyin Ülgen’e 12 yıl, 3 ay, Halkın Kurtuluşu dergisi yazı işleri müdürü Nevzat Açan’a 21 yıl 7 ay, Birlik Yolu gazetesi yazı işleri müdürü Ali Babuş’a 18 yıl, Sağlıkçının Sesi dergisi yazı müdürü Fuat Akyürek’e 10 yıl 8 ay, Özgürlük gazetesi yazı müdürü Mustafa Çolak’a 9 yıl 3 ay, Halkın Kurtuluşu dergisi yazı işleri Galip Demircan’a 15 yıl, Güney Kültür ve Sanat dergisi yazı yazı müdürü Ersan Sarıkaya’ya 7 yıl 6 ay, Halkın Sesi gazetesi yazı müdürü Fikret Ulusoydan’a 66 yıl, Halkın Birliği dergisi yazı işleri müdürü Mete Dalgın’a 30 yıl, Kıvılcım dergisi yazı müdürü Muhittin Göktaş’a 7 yıl 6 ay hapis… Devrimci Proleterya dergisi yazı işleri müdürü Remzi Küçükertan’a 7 yıl 6 ay hapis…”

CEZASI SAPTANAMAYAN YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ

“Bir de yediği toplam cezanın nereler vardığı saptanamayan Emeğin Birliği dergisi yazı işleri müdürü Hacı Ali Özer”in de bulunduğuna vurgu yapan İlhami Soysal, tüm bu gençlerin, bu cezaları yediklerini ve Türkiye’nin dört bir yanındaki hapishanelere dağıtıldıklarını, cezalarını çektiklerini belirtiyor. Soysal, şunları ifade ediyor:

“Ömrü yeten olursa, cezaları bitince salıverilecekler…

Bir de yargılananlar var. İşte onlardan da saptayabildiklerimizin listesi:

“Semih Özal, Sayıl Silan, Müslim Çolak, Sadun Sönmez, Lemi Akan, Muharrem Şemşek, Ahmet Taştan, Turgay Fişekli, Tamer Kayaş, Erol Gözmen, Yalçın Yusufoğlu, Ayşe Nuran Saygılı, Erhan Taşkın, Işık Yurtçu, Ayhan Erkan, Necdet Onur, İlhan Akalın, Uğur Tekin, Metin Çulhaoğlu, Yunus Er, Atilla Aksu, Fatma Yazıcı…”

              
                            KADI KARAKUŞ ADALETİ

Soysal, daha adlarını saptayamadıkları, bu kadar daha yazar-çizer olduğunu, hepsinin de “yazı suçlusu” ve sol kesimdeki kalemler olduğuna dikkat çekiyor… İlhami Soysal, bu kadar büyük bir kitle oluşturmamakla beraber sağ kesimde de  bir çok basın emekçisinin amatörce yazdıklarından çizdiklerinden dolayı hapishaneleri doldurduklarını kaydediyor, yazısını halen kendisiyle ilgili fıkralar anlatılan-yazılan “Kadı Karakuşi”nin adaletine gönderme yaparak bitiriyor:

“Şimdi bu listelere, bu cezalara bakıp da Kadı Karakuş’un daha sanığı dinlemeden ve savunmasını almadan, ‘Yıkın şunu da atın yüz sopa’ demesi karşısında isyan eden sanığın ‘Sen ya hiç dayak yemedin, ya da sayı saymasını bilmiyorsun’ demesini gelin de anımsamayın.

748 yıl hapis, 661 yıl 2 ay hapis, 130 yıl hapis… Sonra da demokrasi… Sonra da insan hakları, özgürlük, Batı’yla bütünleşme falan ha… Hadi canım siz de! Ya da son günlerin moda deyimiyle: ‘Hayret Bir Şey!’...”

Şimdi aramızda olmayan üstat Soysal, iyi ki bugünleri görmedi, eğer bugün yaşananları görseydi ve şahit olsaydı; “Vay ülkemin ve gazetecilerinin başına gelenlere” diyip sayfalar dolusu bir kitap yazardı...

                 

         GÜNAYDIN GAZETESİ’NDEN: BUNLAR KİM?

Öte yandan, 3 Mayıs 1977 tarihli Günaydın gazetesi, “Fatih’in topundan, Barbaros’un türbesinden, camilerin duvarına kadar her yere yazılar yazan ve olaylar çıkaran grupların amaçlarını açıklıyoruz: Bunlar Kim?” başlığı altında “eylemci gruplar” tarafından yazılıp sokaktaki vatandaşın kimin yazdığını bilmediği ve anlamadığı sloganların sahiplerini açıklamış…

O sıralar sahibi Haldun Simavi olan gazete, DEV-GENÇ’le başlamış. Dev-Genç’in yayın organının adı Devrimci Yol olan haftalık bir dergisi olduğunu belirtiyor, grubun amacını şöyle aktarıyor:

“Daha çok kitlesel gösteriler yaparak halkı devrimci hareket içinde eğitmek gerekmektedir. Sovyetler Birliği emperyalist değil, sadece revizyonisttir. Emperyalizmle yerli sermayedarlar içice girip bir blok teşkil etmişlerdir ve özünde oligarşik bir dikta yönetimini sürdürürler. Doğu’da ise Kürt halkına milli zulüm uygulanmaktadır. Türkiye’nin Milli Demokratik Devrim sürecinden geçmesine gerek yoktur. Tek Yol Devrim’dir.”

Dev-Genç’lilerin attıkları sloganların ise; “Tek Yol Devrim”, “Katil Oligarşi”, “Faşizme Ölüm Halka Hürriyet”, “141-142’ye Hayır”, “Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Mücadelemiz”, “Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Kurtuluşa Kadar Savaş” ve “Doğuda Milli Zulme Son”.

Gazete sonra aşağıdaki gruplar ve amaçlarıyla devam ediyor:

Halkın Kurtuluşu:

Haftalık Halkın Kurtuluşu adlı haftalık bir yayın organı var. Grubun amacı:

Türkiye’de devrim, Latin Amerika tipi gerilla hareketleri sürdürülmek suretiyle gerçekleşebilir. Doğuda yaşayan Kürtler ayrı bir halktır ve bu halka karşı milli bir zulüm uygulanmaktadır. Bu halkın bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesi gerekir. Türkiye’nin feodal yapısını değiştirebilmek için sosyalist devrimden önce bir Ulusal Demokratik halk devriminden geçmesi gerekmektedir.

Grubun duvar yazıları ise; “Faşizme Ölüm Halka Hürriyet”, “Kurdara Azadi”, “Doğuda Referandum”, “Doğuda Milli Zulme Son”, “İşçiler Sendika Yönetimine”, “Ne Amerika Ne Rusya Bağımsız Türkiye”, “Yaşasın Ulusal Demokratik Halk Devrimi” ve “Sendika Ağalığına Son”dur.

Halkın Gücü:

Halkın Gücü adlı haftalık bir yayın organı var. Grubun amacı:

Türkiye’de halk devrimi silahlı ayaklanma ile gerçekleşecektir. Seçimlere ve parlamentoya dayalı mücadele halkın kurtuluşunu sağlayamaz. Türkiye’nin toplumsal yapısında, toprak ağalarına dayalı, feodal ilişkiler varlığını sürdürmektedir. Bu feodal ilişkilerin ortadan kaldırılabilmesi için bir Milli Demokratik Devrim sürecinden geçilecektir. Bu sürecin gerçekleştirilebilmesi için gerilla tipi hareketlerle kurtarılmış bölgeler ele geçirilecektir.

Duvar yazıları; “Yaşasın Halk Savaşı”, “Sovyet Sosyal Emperyalizmine Hayır”, “Kahrolsun Patron Ağa Devleti”, “Kürtlere Özgürlük”, “İbrahim Kaypakkayalar Ölmez”, “Ağalık Düzenine Son”, “İşçiler Sendika Yönetimine” ve “Kahrolsun Sovyet Sosyal Emperyalizmi”dir…

Halkın Yolu:

Halkın Yolu adlı haftalık bir yayın organı var. Amacı:

Türkiye’de halk devrimi ancak silahlı eylemle gerçekleşebilir. Parlamenter ve seçime dayanan mücadele biçimlerine itibar etmemek gerekir. Devrime giden yolda Milli Demokratik Devrim sürecinden geçilmesi zorunludur. Toplumsal yapıda hâla ağırlığını sürdüren, feodal ilişkiler vardır. Türkiye’de halk devrim hareketine katılmak için bir kıvılcım beklemektedir. Bu kıvılcım kurtarılmış bölgeler yaratılarak sıçratılabilir.

Duvar yazıları: “Ne Amerika Ne Rusya”, “Kahrolsun Faşist Diktatörlük”, “İş, Toprak Hürriyet Faşizme Nihayet”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi”, “Kürtlere Özgürlük”, “İşçiler Sendika Yönetimine” ve “Bağımsızlık, Toprak, Özgürlük”…

Halkın Birliği (İbrahim Kaypakkaya yanlıları):

Halkın Birliği adlı haftalık yayın organı var. Amacı: Türkiye’de sosyalist devrim silahlı olacaktır. Türkiye halkları parlamenter demokrasi ve seçimle kurtarılamaz. Türkiye’de kapitalist üretim ilişkileri hâkim olmakla birlikte toprak ağalığına dayalı feodal ilişkiler de vardır. Bu nedenle önce, toplum, bir Milli Demokratik Devrim aşamasından geçecektir. Bu aşamayı sağlayacak iktidarın kurulabilmesi için, gerilla tipi eylemler sürdürülüp kurtarılmış bölgeler ele geçirilmelidir.

Duvar yazıları: “Sovyet Sosyal Emperyalizmine Hayır”, “Ne Amerika Ne Rusya Bağımsız Demokratik Türkiye”, “İbrahim Kaypakkayalar Ölmez”, “İşçiler Sendika Yönetimine”, “Kahrolsun Sosyal Emperyalizm”, “Doğuda Milli Zulme Son” ve “Kürtlere Özgürlük”…

Sosyal İlerleme (Türkiye Komünist Partisi-TKP yanlıları):

İlerici Yurtsever Gençlik adlı haftalık, Ürün adlı da aylık dergileri var.

Grubun amacı: Silahlı mücadele ve gerilla tipi eylemlere karşıdırlar. Amerika’yı emperyalist bir ülke o Sovyetler Birliği’ni dünyada sosyalizmin tek temsilcisi olarak görürler. Türkiye’de sosyalist mücadelenin demokratik yollarla olacağına ve bu nedenle de demokratik hakların genişletilmesi için mücadele verilmesi gerektiğine inanırlar. Türkiye Komünist Partisi adlı örgütün, Türkiye’de yasal olarak kurulabilmesi için 141-142’nci maddelerin kaldırılmasını istemekte…

Duvar yazıları: “Bağımsızlık, Demokrasi ve Toplumsal İlerleme savaşımında ileri”, “NATO’ya CENTO’ya Hayır”, “Faşizme Geçit Yok”, “141-142’ye Hayır”, “Bütün Ülkelerin İçileri Birleşin”, “Analar Doğurur Faşistler Öldürür”, “İleri Demokratik Bir Düzen”, “İşçi Sınıfının Partisine Özgürlük” ve “Yaşasın Proleterya Enternasyonalizmi”…

Mihriciler (Mihri Belli yanlıları):

EMEK adlı aylık bir dergi ile Bağımsız Türkiye adlı bir haftalık dergileri var.

Grubun amacı: Türkiye’de sosyalizmin gerçekleşebilmesi için toplumun önce bir Milli Demokratik Devrim sürecinden geçmesi gerekmektedir. Bu sürecin yaşanabilmesi için işçi ve köylülerin öncülüğünde iktidarın ele geçirilmesi gerekmektedir. İktidarı ele geçirmek için işçi ve köylüler birleşecekler, hatta emperyalizmin baskısı altında olan yerli sermaye sınıfı bile işçilerin yanında saf tutacaktır. Çeşitli sınıfların bir araya gelmesiyle oluşan iktidar Milli Demokratik Devrim yapacak ve Türkiye’de sosyalizmi kuracaktır…

Duvar yazılar: “Bağımsız Türkiye”, “Kahrolsun Faşizm”, “Gerçekten Tam Demokratik ve Bağımsız Türkiye”, “NATO’ya CENTO’ya Hayır” ve “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi”…

Aydınlıkçılar (Doğu Perinçek ve Çin Cumhuriyeti yanlıları):

Aylık AYDINLIK, haftalık Halkın Sesi yayınları var. Grubun amacı: Amerika olduğu gibi Rusya da emperyalist amaçlarla hareket etmektedir. Savaş her ikisine karşı da verilmelidir. Türkiye’de toprak ağalığına dayanan feodal ilişkileri ortadan kaldırmalıdır. Toprak ağalarının topraklarına el konulup, köylülere dağıtılması gereklidir. Doğuda yaşayan Kürtler ayrı bir halktır. Ancak Türk halkı ile Kürt halkının mücadelesi ortaktır. Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ekonomik ve kültürel alanda ilişki kurmasına kesinlikle karşılar.

Duvar yazılar: “Ne Amerika Ne Rusya Bağımsız Demokratik Türkiye”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi”, “Yeni Çarlara Hayır”, “Yeni Çarlarla İşbirliğine Hayır” ve “Kürtler Üzerindeki Milli Baskıya Son”…

Kurtuluş (Mahir Çayan’ın görüşlerini savunan):

Bu gruba Kaçaroğlu Grubu da deniliyor. Kurtuluş adlı bir aylık dergisi, İleri adlı bir haftalık dergisi var.

Grubun amacı: Gerilla tipi eylemler ve kurtarılmış bölgeler yaratarak Türkiye’de devrimi gerçekleştirmek istemektedirler. Diğer gruplardan farklı olarak Sovyetler Birliği’ni emperyalist değil sadece revizyonist olarak nitelemektedir. Parlamenter ve seçime dayanan bir mücadele biçimine inanmıyorlar. Türkiye’de Milli Demokratik devrim sürecine gerek yoktur. Tek kurtuluş, Tek Yol Devrim’dir. Devrim gerçekleştiği zaman, toplum süratle sosyalizmi kuracaktır. Devrimin gerçekleşeceği süreçte çeşitli evrelere gerek yoktur.

Duvar yazıları: “Sovyet Revizyonizmine Hayır”, “Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa Kadar Savaş”, “Kahrolsun Oligarşik Dikta”, “ Doğuda Milli Zulme Son” ve “Sovyet Revizyonizmine Son”…

PİM (Pahalılık ve İşsizlikle Mücadele Derneği):

Sosyalist adlı haftalık bir dergisi var. Amacı: Türkiye’de işçi sınıfı iktidarı genel grev ve kitlesel eylemler sonunda kurulabilir. Bu nedenle, işçi direniş komiteleri örgütlenip, işçiler eylem içinde eğitilmelidirler. Halka, işsizlik, pahalılık gibi somut sorunları ve onlara sömürüyü anlatarak yaklaşmak gerekir. Hikmet Kıvılcımlı’nın çizgisinden yürümek gerekir. Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik yapısını en iyi tahlil eden Hikmet Kıvılcımlı’dır. Her şey onun kitaplarında vardır.

Sloganları: “Örgütsüz Halk Köle Halktır”, “Kahrolsun Faşizm”, “Bağımsız Türkiye”, “Sosyalist Devrim”, “Genel Grev Hakkı”, “Herkese İş Köylüye Toprak” ve “İşçiler Sendika Yönetimine”…

Emeğin Birliği:

Emeğin Birliği adlı yayın organı var. Grubun amacı: Türkiye’deki mevcut iktidar Amerikan Emperyalizminin işbirlikçisidir. Onunla bütünleşmiş ve organik bağlar kurmuştur. Türkiye’de, mevcut sermaye iktidarına olduğu kadar Amerikan emperyalizmine karşı da savaşmak gerekir. Devrim, kitlelerinin örgütlenmesi ve siyasal hayata ağırlıklarını koymasıyla gerçekleşecektir. Devrimci hareket koşulların elverdiği biçimde, gerek silahlı yolla ve gerekse demokratik hareketlerle gerçekleştirilecektir.

Duvar yazıları: “Kahrolsun Oligarşik Dikta”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi”, “Bağımsız Türkiye”, “Kürt Ulusu Üzerindeki Milli Baskıya Son” ve “Devrimciler Ölür Devrimler Ölmez”…

Proleter:

Proleter adlı haftalık yayın organları var. Amaçları: Mihri Belli Grubu’ndan kopan bu grup, Türkiye’de, acil görevin bir Milli Demokratik Devrim işçi sınıfının öncülüğünde olacak, sonra sosyalizme geçilecektir. Türkiye, Amerikan emperyalizminin kesin sömürüsü ve boyunduruğu altındadır. Bu boyunduruktan kurtulmak için kitlesel eylemler düzenlemek ve işçi sınıfının partisini kurmak gerekir. Bu parti sosyalizme gidecek yolda rehber olacaktır.

Duvar yazıları: “Tam Bağımsız ve Demokratik Türkiye”, “ Kahrolsun Faşizm”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi”, “Bağımsız Türkiye”, “Herkese İş”, ve “NATO’ya CENTO’ya Hayır”…

Devrimci Doğu Kültür Dernekleri (DDKD):

Yayın organı Özgürlük yoludur. Grubun amacı: Doğu Anadolu bölgesinin aslında Kürtlerin öz toprakları olduğunu ve burada bir Kürt devletinin kurulması gerektiğini savunuyorlar. Türkiye’nin bu bölgeyi, sömürge haline getirdiği ve Türk halkının Kürt halkını sömürdüğünü ileri sürüyorlar. Bu sömürüye son vermek için Kürt halkının mücadele vermesi gerektiği ve bağımsız bir devlet olması gerektiği belirtiyorlar. Kürt halkı bağımsızlığını kazanırken Kürt milli burjuvazisini de yanına alacaktır. Kürt bağımsızlığı gerçekleşince Kürt burjuvalarının hesabı görülecektir.

Duvar yazılar: “Kurdara Azadi” , “Kahrolsun Sömürgecilik”, “Doğu’da Milli Zulme Son”, “Amerikan Emperyalizmine Hayır”, “Kürtlere Özgürlük” ve “Her Türlü Sömürgeciliğe Paydos”…

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi THKP-C(Mahir Çayan’cı grup):

Yayın organı yok. Grubun amacı: Türkiye’de sosyalist devrim ancak silahlı ayaklanmayla gerçekleşebilir. Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de gerilla tipi mücadele başlatılmalıdır. Özellikle, kentlerde gerilla tipi eylemler başladığında halk harekete geçecektir. Halkın, harekete geçmesi için her türlü birikim ve neden hazırdır. Yeter ki hareketi halka sıçratalım. Kentlerde, devrimci terör yaratıp, burjuvazinin yıkılmasının ne kadar kolay olduğunu halka göstermek gerekmektedir.

Duvar yazılar: “Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa Kadar Savaş”, “Tek Yol Devrim”, “Kızıldere’yi Unutmayacağız”, “Kahrolsun Oligarşik Dikta”, “Çayan seni unutmadık” ve “Ulaşlar Ölmez”…

Komandolar (MHP’ye yakınlığıyla bilinen):

Devlet adlı haftalık yayın organları var.

Grubun amacı: “Toplumda sağ ideolojinin gerçekleşmesini istiyorlar. En az 100 milyon nüfuslu bir Türkiye’nin kurulmasından yanadırlar. Bu yüzden de doğum kontrolüne karşıdırlar. Türkiye’de, komünizmin hızla yayıldığını iddia edip komünist tehlikeye karşı silahlı mücadeleyi önermekte ve silahlanmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışındaki Türklerin de esaretten kurtarılarak Milli bayrak altında toplanmasını istemektedirler.

Sloganları: “Tanrı Türkü Korusun”, “İşçi Fabrikaya Ortak”, “Vietnam Değil Türkistan”, “Başbuğ Türkeş”, “Kahrolsun Komünizm”, “Kızıl Köpeklere Ölüm”, “Komünistler Moskova’ya” ve “100 Milyonluk Türkiye”…

Akıncılar (Milli Selamet Partisi-MSP’ye yakın grup):

Yayın organı yok. Grubun amacı: Türkiye’de şeriata dayalı bir devlet kurulmasından yanadırlar. Şiddet hareketlerine karışmaktan, titizlikle kaçınmaktadırlar. Kur’an-ı Kerim esasına dayanan ve onu rehber edinen bir toplumun kurulmasından yanadırlar. Türkiye’de, ahlakın özellikle Atatürk ideolojisiyle büyük çapta dejenere edildiğine inanmaktadırlar. Ortak Pazar’a karşıdırlar. Milli Sanayiye, Milli Tarıma, İslam Ortak Pazar’a dayalı bir toplumdan yanadırlar.

Duvar yazıları: “Kurtuluş İslâm’dadır”, “ “Önderimiz Kur’an’dır”, “Milli Ahlak, Milli Görüş”, “Yeniden Büyük Türkiye”, “Tek Yol İslâm”, “Önce İman”, “Büyük Türkiye’ye Giden Yol İslâmdan Geçer”, “Önderimiz Kur’an Yolumuz İslâm” ve “İşçi Fabrikaya Ortak”…

Bu arada, örgütler birbirlerinin özellikle geceleri yazdıkları duvar yazılarına da müdahale ediyorlar.

“AP” yazan bir yazının başına S ekleyip “SAP” yapmak mı dersin, CHP’nin C’sini O yapıp, P’sini de A yapıp “OHA” yazan mı dersin, DİSK’in sonuna O ekleyip DİSKO yazan mı dersin, MHP’nin H ile P’sini değiştirip bir de X işareti koyup MARX yapan mı dersin, MSP’nin M’sinin önüne İ, P’sini A yazıp İMSAK yazan mı dersin, TSİP’in T’sinin önüne ve sonuna A yazıp ATSİPA yazan mı dersin, bir mücadeledir alıp başını gitmiş..

(Süleyman Boyoğlu)

Not: Gazetelerden yararlanarak hazırladığım bu yazıda, 1980 öncesi gruplar, özellikle 1977 yılına kadar bilinen gruplar ve onlarla ilgili bilgiler ve yorumları aktarabildim. Bu tarihten sonra da birçok grup oluştu. 1977 sonrası kurulan örgüt ve yayınları konusunda bilgiler edinebilirsem, onları da bu blokta yayınlamak istiyorum.