Soldan
sağa TKP Merkez Komite Heyeti Reisi Mustafa Suphi, Kâtib-i
Umumisi
Ethem Nejat ve âzâdan Kayserili İsmail Hakkı
Mustafa
Suphi ile beraber 15
yoldaşın (ki birisi kadındır ve Mustafa Suphi’nin Maria adındaki Rus eşidir),
28-29 Ocak 1921 yılı cumartesi gecesi Trabzon’da denizin
ortasında topluca ve kalleşçe öldürülmelerinin tartışması
aradan 105 yıl geçmesine karşın hâlâ devam ediyor. Yahya
Kâhya ve adamları
tarafından katledilen 15 yoldaşın arasında bulunanlardan biri de
öğretmen-İzmir
Maarif Müdürü Ethem
Nejat’tır.
Ehtem Nejat, fikir ve
eylemleri “Köy
Enstitüleri”nin ilk
kaynaklarından birisi sayılıyor.
Her yıl 17
Nisan’da kutlanan “Köy Enstitüleri”nin* kuruluşunun 86. yılı mutlaka bu
yıl da ülkemizde kutlanacak. Tabii devrimci-demokrat-aydın
eğitimciler, yazarlar bir kez daha Köy Enstitüleri’ni
anlatacaklar. Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 81. yılı
nedeniyle ben de bazı kaynaklardan yararlanarak, bloğumda 2021 yılı
Nisan ayında iki yazı kaleme almıştım.
Bu yıl da
1921 yılı Ocak ayının sonlarında Bakü’den gelip Kars’a,
oradan Erzurum’a, oradan da Trabzon’a yönlendirilen ve 15
yoldaşı ile birlikte Karadeniz’de boğdurulan Türkiye Komünist
Partisi Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi’nin sağ kolu, Partinin
Kâtib-i Umumisi-eğitimci Ethem Nejat’ın, Köy Enstitüleri’nin
ilk temellerini nasıl attığına ilişkin bazı kaynaklardan
edindiğim çalışmalarını aktaracağım..
Önce
1917 Ekim Devrimi’nin ardından “Bolşevikler”in Rusya’da
duruma hâkim olmalarından sonra dünyadaki milliyetler sorununun
işçi sınıfının önderliğinde nasıl çözüleceğine ilişkin
yol haritası belirlemek için “Şark Milliyetler Kurultayı”
düzenlemelerini ve bu kurultaya katılan ülkeler ile Türkiye’de
kimlerin katıldığını aktaracağım…
Mustafa
Suphi ve komünist yoldaşları, 1-7 Eylül 1920 tarihleri arasında
Bakû’de toplanan ve aralarında Arapların, Hintlilerin,
İranlıların, Afganistanlıların, Moğolların, Özbeklerin,
Kırgızların, Ermenilerin, İran Kürtlerinin, Çinlilerin,
Japonların ve başka da kavimlerin, milletlerin katıldığı “Şark
Milliyetleri Kurultay”ına
Türkiye’yi temsilen katılan delegeler arasındadırlar.
Kurultay’a çeşitli milletlerden yaklaşık 2 bin kişi katılır.
En çok katılım ise 235 kişiyle Türkiye’den olur.
Katılımcıların
hepsi kendi bölgelerinin yerel kıyafetlerini giyerek gitmiştir
kongreye. Hepsinin de boynunda, belinde kılıçlar, hançerler,
tabancalar, kamalar vardır. Kimisi agelli, sarıklı, kimisi
kavuklu, kalpaklıdır.
Kurultay marşlar, çığlıklar, kılıç, hançer şakırtıları
arasında açılır. Her milletten temsilciler
kendi dilinde bağırır,
sloganlar atar…
Kongreyi
düzenleyen teşkilat, “3. Komünist Enternasyonal”dir.
Enternasyonal Başkanı da Lenin’in “sağ kolu” Yahudi kökenli
Alexander Zinovyef ile diğer bazı önderlerdir.
Remzi
Kitabevi’nden çıkan “Suyu
Arayan Adam” ile “Enver
Paşa-Makedonya’dan Orta Asya’ya 1914-1922”
kitapların da yazarı olan Şevket Süreyya
Aydemir, “Enver Paşa”
kitabında, Enver Paşa’nın kongrenin son gününde biraz ümitsiz
şüpheli bir bekleyişten sonra, Bakû’den ayrılan Zinovyef
Heyeti ile birlikte Moskova’ya döndüğünü anlatır.
Aydemir,
Kurultay’a “Niçin Doğu halkları” dendiğine açıklık
getirerek, şunları aktarır:
“Niçin
Doğu halkları da Doğu milletleri değil? Evet, Doğu halkları
deniyordu. Çünkü Doğuda Milletleşme, henüz tam değildi. O
halde bu kurultaya, milletlerin değilse bile, Anti-emperyalizmde
birleşen, daha doğrusu, Emperyalist nizam altında ezilen ülke
veya halkların her ülkenin temsilcisi veya her örgütün mensubu
girebilirdi. Enver Paşa da Moskova’da şimdi ‘İslam İhtilal
Cemiyetleri İttihadı’ adını verdiği veya öyle kabul ettiği
bir merkezin Başkanı değil miydi? O halde buraya katılabilirdi.
Henüz hazır olmasa bile, dönüşte Almanya’dan davet edeceği
bazı Müslüman aydınların katılmasıyla, bu merkezi kuracaktı.
Hülasa Enver Paşa, ‘Fas, Tunus, Cezayir ve Trablusgarp
İnkılaplarını temsilen’ bulunuyordu.”
SUPHİ'LERİN ANADOLU’YA HAREKETİ
Aydemir,
Türkiye Komünist Kongresi’nin ise Bakû’ye doluşan Türk asker
esirlerini de toplayarak, 10 Eylül’de kendi kongresini açtığını
belirtir… Aydemir, “Bir süre sonra bu partiyi yürüten Mustafa
Suphi ve 15 kadar arkadaşının Mustafa Kemal’le iş birliği
yapmak ümidi ile Anadolu’ya hareket ettiklerini” anlatır:
“Ama
yadırganma ve sert müdahaleler, daha Kars’ta başlayacaktır.
Bakü’de Enver Paşa’nın nutkunu okuyan Mehmet Emin’le birkaç
arkadaşı, kafileden alıkonulacaklardır. Her şey onu
göstermektedir ki, Mehmet Emin, karışık ve şüpheli bir adamdı.
Mustafa
Suphi ile yeni evlendiği Rus asıllı eşi ve bir grup arkadaşı
ise çetin ve çok baskılı şartlar altında, Ankara’ya değil,
Trabzon’a sevk olunacaklar ve orada geri gönderilmek üzere
bindirildikleri gemiden, Sürmene’de bir başka motora aktarılarak
denizde öldürüleceklerdir. Ölenlerin tam isimleri, hatta tam
sayıları belli değildir. Ama Karadeniz’de ölenler, 15’ler
olarak anılır.”
HALİL
PAŞA’YA YAZILAN MEKTUP
Süreyya
Aydemir, o sırada Trabzon’da bulunan İttihatçılardan Küçük
Talât (Muşkura) Bey’in oradan, Sohum’da bulunan Halil
Paşa’ya (Enver
Paşa’nın amcası) bu olay hakkında uzunca bir mektup yazdığını
belirterek, şunları kaydeder:
“Bu
mektubu vermeyeceğim. Çünkü, Küçük Talât Bey bu mektubunda,
Müdafaa-i Hukuk üyelerini ve isimlerini vermek suretiyle, askeri ve
sivil şahsiyetleri de tertibe dahil gösterir. Bu ise, elbette ki
onun, bugün üzerinde kesin konuşulamayacak bir iddiasıdır.
Mustafa
Suphi’ye gelince? Umumi toplantılar dışında onu, yalnız bir
defa ve kısa süren bir ziyaret sırasında, partisinin merkezinde
yakından gördüm ve dinledim. O zaman Bakü’de bulunan ve
Moskova’daki Şark Dilleri Enstitüsü’ndeki hocalığından
Türkiye’ye dönünce, bir süre sonra Türk Dil Encümeni, Türk
Dil Kurumu Üyesi ve Çanakkale Mebusu olarak Atatürk’ün
çevresinde çalışan Ahmet Cevat (Emre) bu ziyarete giderken beni
de beraberine aldı. Mustafa Suphi, Rus asıllı eşi ile, yeni ve
biraz da lüzumsuz bir gösteriş içinde evlenmişti. Arkadaşları
ile, Ankara yolculuğuna hazırlandığı günlerdi. Dinç, hareketli
ve kendinden emin bir hali vardı. Bizi, biraz da yukarıdan bakan
bir yakınlıkla kabul etti. Saçlarını makineyle kestirmişti.
Üstünde, belinden kordonla bağlanmış bir Kafkas gömleği vardı.
Külot pantolon ve çizmeliydi. Kendisine daima, ‘Hocam’ diye
hitap ettiğim ve güçlü bir akıl ve mantık adamı olan Ahmet
Cevat, düşünceli, kaygılıydı. Cevat Bey’in, ta Abdülhamit
sürgünlerinden başlayan çile ve siyasi tecrübeleri vardı.
AHMET
CEVAT, SUPHİ’LERİN GİDİŞİNDEN KAYGILI
Mustafa
Suphi’ye alçak bir sesle, ama derinden gelen sezişlerini
açıklayarak, düşündüğü gibi konuştu. Onun Anadolu’ya
geçmesini doğru bulmuyordu. Cevat Bey’e göre, bu seyahat ve
teşebbüs tehlikeliydi. Bu yolculuğa güvenilmezdi. Bundan
vazgeçmeliydi. Gerçi bu söyleyeceklerinin kâr etmeyeceğini ve
Mustafa Suphi ile arkadaşlarının, dönüşü olmayan bir yola,
arkalarından bir esrarlı elle itildiklerini, bundan
vazgeçmelerinin, kendi iradelerinin sınırını aştığını
seziyordu. Ama gene de uyarılarını açıkça yaptı. Bu
karşılamadan bende kalan en silinmez sahne, Mustafa Suphi’nin,
yarı şaka yarı ciddi, ama gururlu bir eda ile havaya dağılan son
cümlesidir:
“-
Cevat Yoldaş! Bizim meslek dervişlik! Gideceğiz! Sonuna
gelince?...”
Evet,
gittiler. Ve dönmediler. Aradan çok geçmedi. 15’lerin
Karadeniz’deki sonlarının haberi, bütün dünyaya yayıldı…”
Mustafa
Suphi ve arkadaşları önce Kars’a oradan Erzurum’a geliyorlar.
Buralarda gösterilen tepkiler özerine Bayburt, Gümüşhane
üzerinden Maçka’ya getiriliyorlar.
Suphi
ve yoldaşları, Maçka’da da tutulmuyorlar, bir müfreze
muhafazası altında tekrar yola çıkarılıyorlar. 15 yoldaşın
yola çıktığını haberini alan Trabzon halkı; bütün esnaf,
sanatkâr, kayıkçı, hamal gibi çeşitli insan grupları
toplanıyorlar.
SİVAS MADIMAK OTELİ KATLİAMI BENZERİ
Tarihçi
Mete Tunçay,
Cumhuriyet Dergi’nin 22 Ağustos 1993 tarihli 387. sayısında o
dönemin gazetelerinden İstikbâl’den
alıntılar yaparak, göstericilerin “hain” diye niteledikleri 15
yoldaşı Trabzon’a sokmadıklarını ve “Vaktiyle hazırlamış
oldukları motora irkâp ederek memleketten tard ve te’bidi teemmül
eylediklerini” yazar.
Böyle
yazar, ama 15 yoldaşın hepsini ölüme gönderirler…
Bu
arada, bazı kaynaklar, Mustafa Suphi’nin Rus eşine akla hayale
gelmeyecek işkenceler yapıldığını yazarlar…
Dergi,
bu olayı 2 Temmuz 1993 yılında yaşanmış olan ve 35 canın diri
diri yakıldığı Sivas Madımak Oteli katliamına benzeterek, “72.5
yıl önce yaşanan Sivas Olayı” diye nitelendirir.
İstiklâl
gazetesi “Seyyahlar şunlardır” diyerek Bakû’den gelenlerin
isimlerini de sıralar:
1.
Samsun’un Hançerli mahallesinden Mustafa Suphi,
2.
Üsküdar’ın Ahmet Çelebi Mahallesi’nden Ethem Nejat (İzmir
Maarif Müdür-ü Sabıkı),
3.
Erzincanlı Aşçıoğlu Bahattin (muallim),
4.
Uşak’ın Hacı Hüseyin mahallesinden Kâzım Hulusi,
5.
Sürmene’nin Asu karyesinden Kır Ali oğlu Maksut,
6.
Cihangirli Hilmi oğlu Hakkı (Doktor),
7.
Van’ın Erciş kazasından Ahmet oğlu Hayrettin (nefer),
8.
Bandırma’nın Manyas kazasından Mehmet Ali bin Hakkı (Topçu
Yüzbaşı),
9.
İstanbullu Emin Şefik (mühendis),
10.
Kadıköylü Tevfik bin Ahmet (Tayyare Yüzbaşı),
11.
Manisalı Kâzım bin Ali (ihtiyat zabiti),
12.
Erzincan’ın Akdaş karyesinden Hatip oğlu Mehmet,
13.
İzmir’in Tilkilik mahallesinden Hacı Mustafa oğlu Mehmet,
14.
Kandıralı Cemil Nazmi bin İbrahim (Elmalı Kaymakamı-ı sabıkı)
15.
Mustafa Suphi’nin refikası bir Rus kadını.
ETHEM
NEJAT VE KÖY ENSTİTÜLERİ
Yazar
İsmail Göldaş,
Mustafa Suphi’nin yoldaşlarından eğitimci Ethem Nejat’ı
araştırır ve bir yazı kaleme alır.
ABECE
Dergisi’nin Ocak 1988 sayısında çeşitli kaynaklardan
yararlanarak, “Öğretmen
Örgütçülüğünün Öncülerinden Ethem Nejat”
başlıklı yazısında Göldaş, İsmail
Hakkı Tonguç’un
deyimiyle Ethem Nejat’ın “parlayan bir yıldız” olduğunu
vurguluyor, şöyle bir giriş yapıyor:
“İlk
pedagoji uzmanlarımızdan biri olan ve ‘Köy Enstitüleri’nin
kuruluş felsefesine ilk kaynaklardan birisi sayılan ‘Eğitimci,
eylem adamı’ Ethem Nejat’ın ‘yoldaşları’yla birlikte;
Karadeniz sularında, Sürmene açıklarında Yahya Kahya adındaki
birisinin adamları tarafından katledildikleri tarihtir.
Ethem
Nejat, önemli bir eğitimci olduğu kadar, ilk öğretmen
örgütçüleri arasında da sayılmaktadır. ‘Yazdıklarının
çoğunu uygulamaya muvaffak olmuş olan öğretmen, eylem adamı
Ethem Nejat’ın, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurduğu
‘Muallim Yurdu’, şimdiye kadar pek az bilinen ve ‘İfham’
Gazetesi’nde, öğretmen örgütçülüğüne, o dönemde
yönelttiği eleştirilerinin yer aldığı makalesi, bu yazının
ana konularıdır. O’nun hayatını, fikri gelişme ve değişmesinin
seyri içinde izlemekte yarar var.”
15
yoldaşın hüznü aradan 105 yıl geçmesine rağmen hâlâ devam
ediyor. Ve kendileri gibi komünist olan ve hayatı hapis ve
sürgünlerde geçen Nâzım Hikmet, onlar için “Kalbim” adlı
şu şiirini yazar:
Göğsümde
15 yara var!...
Saplandı
göğsüme 15 kara saplı bıçak!...
Kalbim
yine çarpıyor,
Kalbim
yine çarpacak!!!
Göğsümde
15 yara var!
Sarıldı
15 yarama
Kara
kaygan yılanlar gibi karanlık sular!
Karadeniz
boğmak istiyor beni,
Boğmak
istiyor beni
Kanlı
karanlık sular!!!
Saplandı
göğsüme 15 kara saplı bıçak
Kalbim
yine çarpıyor,
Kalbim
yine çarpacak!..
Göğsümde
15 yara var!.
Deldiler
göğsümü 15 yerinden,
Sandılar
ki, vurmaz artık kalbim kederinden.
Kalbim
yine çarpıyor,
kalbim
yine çarpacak!!!
Yandı
15 yaramda 15 alev,
Kırıldı
göğsümde 15 kara saplı bıçak…
Kalbim,
Kanlı
kızıl bir bayrak gibi çarpıyor,
Çar-pa-cak!
ETHEM
NEJAT’IN HAYATI
Göldaş,
Ethem Nejat’ın 1887 yılında İstanbul’da doğduğunu, Üsküdar
İdadisi’ni bitirdikten sonra Ticaret Mekteb-i Âlisi’nden mezun
olduğunu, yazar Dimitır Şimanov’un “gençlik ve öğretmen
kesimlerinde sevilen, yetkin bir Marksist” diye nitelediği
Nejat’ın soylu bir aileden geldiğini yazdığını belirtir.
Göldaş, İsmail Tonguç’tan alıntı yapar ve şöyle devam eder:
“Ethem
Nejat 1908 öncesi, istibdat döneminde gazetecilik yapmış; Genç
Türkler’le kurmuş olduğu ilişkilerden dolayı yurtdışına
kaçmak zorunda kalmıştır. Amerika ve Fransa’da bir süre
kalmış; Fransa’da bulunduğu sıralarda Genç Türkler’le
ilişkilerini sürdürmüş, Abdülhamit’in saltçı iktidarına
karşı gelişen ‘özgürlük’ mücadelelerinin içinde yerini
almıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra, İttihat ve Terakki
iktidarı günlerinde yurda dönen Ethem Nejat’ın öğretmenlik
yapmaya başladığını görmekteyiz. Meşrutiyet döneminin ‘en
etkili eğitimcilerinin’, ‘öğretmen yetiştirme siyasetinin
yeni fikirlerle düzenlenmesini ve ilkokulların ıslah edilmesini’
savunanların arasında Ethem Nejat da bulunmaktadır.”
Göldaş,
Yahya Akyüz’den yaptığı alıntıyı da aktarır:
“Birinci
Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Ethem Nejat, Manastır,
Bursa ve İzmir darülmuallimilerinde müdür olarak görev
yapmaktadır. Bu dönemler O’nun ‘Türkçü’ düşünceyi
savunduğu dönemlerdir. Bursa Darülfmuallimi’nin müdürü iken
yazmış olduğu ‘Türklük Nedir ve Terbiye Yolları’ adlı
kitabı, ‘savaştan önceki yıllarda Türkçü olduğunun açık
delilidir.”
Yazar
Ziynetullah Nuşirevan’a ve Yahya Akyüz’e göre de Ethem Nejat,
“Çerkes’ olmakla birlikte bu dönemde ‘mutaassıp Türkçü’dür.
Ancak, Marksizmi savunmadığı bu dönemde ‘taasubun karşısında,
eğitimimizin yenileşmesine çalışan aktif bir idareci
öğretmendir” dediklerini yazan İsmail Göldaş, alıntılarla
şöyle devam eder:
“…Ethem
Nejat Türkçülüğünde de bir yenilik ruhu, yeniye doğru koşmaya
temayülün mevcut olduğunu inkâr etmemek lâzımdır. Nejat’ın
takip ettiği Türkçülükte, Yeni Mecmuacı’ları ananepreslik
namı altındaki muhafazakârlık ve mürtecilik ve hakimiyeti-i
milliyenin saltanatında temerküz ve tecellisi perdesi altındaki
mutlakiyet hastalıkları yok idi. İdealizmine karşılık
propaganda yapmakta olduğu ve bir Osmanlı gazetecisi tarafından
bilhak kara tehlike diye tesmiye edilmiş olan mürteci Türkçülükten
tamamen ayrı idi.”
KÖY
ENSTİTÜLERİNE KAYNAKLIK
Yine Akyüz’ün “Türkiye’de
Öğretmenlerin Toplumsal Değişimdeki Etkileri” kitabından
alıntı yapan İsmail Göldaş, şunları kaydeder:
“Türkçü
düşünceyi savunduğu 1918’e kadarki dönemde ‘Şura-yı
Ümmet’, ‘Siper-i Saika’, ‘Say ve Amel’, ‘Sırât-ı
Müstakim’, ‘Ulûm-ı İçtimaiye ve İktisadiye’, ‘Türk
Yurdu’ dergilerinde yazılar yazdığı; ‘Yeni Fikir’ adlı bir
de pedagojik dergi çıkardığı; bu dergilerde genellikle
uygulanmakta olan o günkü eğitim sistemini eleştirdiği,
iptidaiyelerin (ilkokul) ıslah edilmesini, öğretmen yetiştirilmesi
siyasetinin yenileştirilmesini’ savunduğu görülmektedir.. Bu
yazıları eğitim tarihimiz açısından çok önemli olup, genel
hatlarıyla ‘Köy Enstitülerine kaynaklık edici’ nitelikte
yazılardır.”
İSMAİL
TONGUÇ'UN PİRİ
Fethi
Tevetoğlu’nun
“Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetleri” kitabından
da alıntılar yapan Göldaş, şunları ifade eder:
“Tevetoğlu,
Ethem Nejat için ‘Türkiye’de milli eğitim sahasında komünizmi
yaymak istemiş Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Tonguç’un,
izinde yürüdüğü’ piri; yolunu ışıtan yıldızı’
demektedir. Kasıtlı olarak kullanılmakta olan bu cümle elbette ki
‘bir gerçeğin’ izlerini –Köy Enstitüleri açısından-
yansıtmaktadır. Köy Enstitüleri açısından İ. Hakkı Tonguç’un
Ethem Nejat’tan etkilendiği gerçektir. Köy Enstitüleri’nin Türkiye eğitimi açısından ‘günün koşullarında ilerici,
demokratik’ birer eğitim kurumları oldukları düşünülürse
Tevetoğlu’nun bu cümlesinin ‘psikolojik ve sosyolojik’ boyutu
kavranmış olacaktır. Hilmi Ziya Ülken, Ethem Nejat’ın 1913
yılında İstanbul’da yayınlanmış olan ‘Tekamül ve
Kanunları’ adlı kitabını memleketimizde yayımlanmış ilk
sosyoloji kitapları arasında saymaktadır.
1.
DÜNYA SAVAŞI’NDA NEJAT GÖNÜLLÜ ASKER
Birinci
Dünya Savaşı günlerinde Ethem Nejat, Eskişehir maarif müdürüdür
ve gönüllü asker olarak savaşa katılmaktadır.”
Maarif
Nezareti, 1918 yılı Eylül ayında Ethem Nejat Amme Hizmetleri
Dairesi’nde görevli iken, kendisini incelemelerde bulunmak üzere
Almanya’ya gönderir. Almanya’ya gitmesi onun hayatında bir
dönüm noktası olur.
ETHEM
NEJAT ALMANYA’DA
Burada
araya gireceğim… Ethem Nejat, Türk edebiyatının önemli
isimlerinden Sabahattin Ali ve Şevket Süreyya Aydemir gibi yazarlar
yurt dışına gidip geldikten sonra önemli gözlemlerde ve
tespitlerde bulunurlar ve bunları kendi ülkelerinde uygulamak için
uğraş verirler. Ethem Nejat da yurt dışına çıkarken, Edirne'den bir Türkçü olarak yola çıkan Süreyya Aydemir gibidir...
Tekrar
Ethem Nejat’a dönelim. Ethem Nejat, Almanya’da bulunduğu
sıralarda, “Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi”ni kuran ve
“Kurtuluş” adında bir dergi çıkaran Türk aydınlarıyla
tanışır. Spartakistlerin önderliğindeki işçi eylemlerine
katılmasıyla fikri hayatının kökten değişmesinin başlangıcı
olur. Saygı duyulan tesirli, inanmış bir eğitimci olur…
1919
yılı mayıs ayında M. Kemal Paşa’yı Samsun’a çıkaran
Bandırma vapurunun, yolcularını rıhtıma bıraktığı gün;
Almanya’dan kalkan Akdeniz vapuru da Ethem Nejat’ın da içinde
bulunduğu “Berlin grubunu” Haydarpaşa iskelesine indirir.
İstanbul’a
gelen grup, hiç ara vermeden örgütlenme çalışmalarına başlar
ve 22 Eylül 1919’da Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist
Fırkası’nı kurar. Ethem Nejat, bu partiden 1919 genel
seçimlerinden aday olur ama başarılı sonuç alamaz.
Berlin’den
gelen çevre, “Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye katılma”
kararı alır. Ethem Nejat, 1-8 Eylül 1920 tarihleri arasında
toplanan Şark Milliyetleri Kurultayı’na Türkiye’yi temsilen
katılan 235 delegenin arasında olur. Bu toplantıya
Ankara-Eskişehir delegesi olarak katılır.
Rasih
Nuri İleri’ye göre,
Ethem Nejat, Mustafa Suphi ve çevresi, 1920 sonlarına doğru, Türk
Milli Mücadelesini desteklemek, bu arada Mustafa Kemal’in daveti
üzerine Anadolu’ya geçmeye karar verirler.
Mete
Tunçay da 15 yoldaşın
bu karar üzerine, o sıralarda Ankara’ya gitmekte olan yeni Sovyet
elçisi Budu Mdivani’nin grubuna katılarak yola çıktıklarını
ve 28 Aralık 1921 günü Kars’a vardıklarını yazar.
Mahmut
Goloğlu’na göre de
aynı gün, Mustafa Kemal Paşa’nın emri üzerine Batı Cephesi
Birlikleri Çerkes Ethem’in Birinci Kuvay-ı Seyyaresi üzerine
harekete geçirilir. Bu günler Anadolu’da sola karşı Ankara
Hükümetinin ‘bir yok etme’ siyaseti ile harekete geçtiği
günlerdir. 29 Eylül 1920 günü Yeşil Ordu’nun dağıtılması
üzerine başlatılan solu baskı altına alma girişimleri, yer yer
tutuklamalarla devam eder.
Çerkes
Ethem kuvvetlerinin tasfiyesinin ardından Çerkes Ethem’le
ilişkisi olsun olmasın birçok kişi İstiklâl Mahkemelerine sevk
edilir. İşte Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın içinde bulunduğu
TKP Merkez Heyetinin Anadolu’ya geldiklerinde ortam böyledir…
Mustafa
Suphi ve Ethem Nejatların Kars’ta bulundukları günlerde,
“önceden planlanmış olduğu” anlaşılan “komplo”nun
uygulayıcıları harekete geçirilmiş, aleyhlerine “bazı
kışkırtmaların” olduğundan şüphelenen heyet, bir an önce
Ankara’ya ulaşabilmek için Erzurum’a hareket etmiş ya da
ettirilmişlerdir. Erzurum’da Kazım
Karabekir’in
desteğindeki Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin kışkırtmalarıyla
hazırlıklı bekleyen birtakım “nümayişçilerin” sataşmaları
başlatılmış, grup, Erzurum olayları bahanesiyle doğruca
Trabzon’a doğru yola çıkarılmıştır.
Mete
Tunçay: Trabzon’a
sokulmayan heyet üyeleri bir motora bindirilerek, Karadeniz sularına
açılmak zorunda bırakılmışlardır. Başka bir motora bindirilen
kayıkçılar kahyası Yahya Kahya’nın adamları, Mustafa
Suphi’leri taşıyan motora Sürmene açıklarında ulaşmış;
Faik Reis’in emrindeki caniler, “elleri kelepçeli” oldukları
söylenen 14 insanı öldürerek Karadeniz’in sularına
atmışlardır. Tarih 28/29 Ocak 1921’dir ve katledilenlerin içinde
Ethem Nejat da bulunmaktadır.
Bu
arada, Mustafa Suphi’nin Rus eşine yapılanların ise çok
anlatılamayacak vahşette olduğu söylenir…
İsmail
Göldaş, “Yahya’ya, Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın da içinde
bulunduğu heyeti ‘ortadan kaldırması’ emrini kim vermiştir?
Bu soruya şimdiye kadar ‘net bir yanıt’ verilememektedir”
diyor ve şöyle devam ediyor:
“Her
olgu, somut koşullara, yere ve zamana; sınıfsal olayların gelişme
seyrine uygun olarak ele alındığı zaman doğru biçimde çözüme
ulaştırılabilir. İncelemekte olan olgu, kendisini çevreleyen
toplumsal ve sınıfsal koşullardan soyutlanarak ele alınamaz. 1920
sonları ve 1921 başlarında, Türkiye’de yaşanılan olaylar
‘Ankara Hükümeti’nin sola karşı uygulamaya koyduğu ortadan
kaldırma siyasetinin açık izlerini taşımaktadır. Bu siyasi
tercih, Erzurum’da o günlerde otorite olduğu düşünülen
Karabekir’in siyasi tercihi ile de uyum içindedir. Dolayısıyla
28/29 Ocak olayı, günün bu ‘siyasi koşulları’ tahlil
edildiğinde ancak gerçek tahlile ulaşılabilir. ‘Gerçeğin
bütün görünümleri zorunlu ve karşılıklı bağlarla birbirine
bağlıdırlar.’
Ethem
Nejat’ların olayı gibi siyasi olaylarda, elbette ki ‘tetiği
çekenin’ çok önemli rolü bulunmaktadır; ancak gerçeği
yalnızca bu görünümüyle ele almaya kalkışmak, somut gerçeğin
kavranılmasını zorlaştırır. ‘Tetiğin çekildiği zaman ve
mekân’ tetiği çekeni de çevreleyen genelin yalnızca bir
yönünü, üstelik çok önemli bir yönünü gösterir.
Örneğin, Talip Öztürk’ün
öldürülmesinde ‘tetiği çeken kişinin’ elbette ki olayda çok
önemli sorumluluğu vardır; ancak düşünmek gerek, ‘tetiği
çekme olayı’ o günlerde ülkenin içinde bulunduğu ve ‘tetik
çekeni’ de kuşatan ‘mekân ve zaman’ içinde, siyasi
koşulları ‘ilerici ve demokrat aydınların’ katledilmelerine
yönelik ortamda gerçekleşti. Esas tayin edici olan da günün bu
siyasi genel tercihinin koşullarıdır. Yahya Kahya’nın ve Kazım
Karabekir’in olaydaki sorumlulukları elbette ki yadsınamaz; bir
şartla, onları da o günlerde kuşatan ‘solun yok edilmesi’
siyaseti ile birlikte ele alınırsa. K. Karabekir tarafının da bu
koşullara katkıları mutlaka olmuştur. Yalnızca, benim demek
istediğim günün siyasi atmosferi de ele alınarak somut gerçeğin
kavranmasında çok daha gerçek çözüm yolu bulunabileceğidir.
‘Şeyleri, kavramları, birbirleri üzerindeki karşılıklı
etkileri içinde’ ele almak gerekir. Ve her şey kendi aralarında
birbirini etkileme durumundadır. Dolayısı ile, her şeyden önce
olguları bütün gerçeklikleri ile ve doğru olarak saptamak
gereklidir.”
NEJAT’IN
ÖĞRETMEN ÖRGÜTLENMESİNE KATKISI
İsmail
Göldaş, Ethem Nejat’ın
Bursa Darülmuallimi Müdürü’yken “Muallim Yurdu” adıyla
önemli ve önemli olduğu kadar da ilginç bir öğretmen
kuruluşunun gerçekleşmesine önayak olduğunu vurgular. Yahya
Akyüz’den
alıntılayarak “Yeni Fikir Dergisi” ve “Muallim Yurdu” ile
ilgili aşağıdaki bilgileri verir:
“Bursa
muallimleri bazı müteşebbis ve vatanperver arkadaşların teşviki
ile bir Muallim Yurdu küşad eylediler. Muallimler Yurdu’nun
maksad-ı tesisi: Muallimleri aynı fikir ve aynı gaye-i milli ile
birleştirmek, tarz-ı terbiyede bir vahdet temin eylemek,
tekakkiyat-ı terbiyeyi ve ilmiyeden birbirlerini gerek müsâhebe
(sohbet) ve gerek mübâhase (tartışma) ve konferanslarla haberdar
etmek ve bahusus (özellikle) muallimleri kahvehane hayatından çekip
kurtarmak (…) Nice muallimlerimiz mekteplerinden, işlerini bitirir
bitirmez hemen kemal-i istical (büyük bir acele) ile kahvehaneye
koşar, halkın huzurunda kahve, nargile çeker hatta tavla vs.
oyunlar oynarlardı. Bu hal yalnız Bursa’ya değil, her yere
münhasır idi. Şükür Muallimler Yurdu, muallimleri bu miskin
hayattan kurtarıyor. Muallimler Yurdu her zaman açık bulunacak,
bütün gazete ve risalelere abone olacak, hatta muallimlerin
kahvelere müracaattan istiğna (elçekmeleri) ettirmek için, çay
ve nargile de bulunduracaktır.
Muallimler
Yurdu’nun riyaset-i fahriyesinin (fahri başkan) Abbas Halim Paşa
kabul ettiler (…)”
İsmail
Göldaş, fahri reisliğini şehrin valisi bulunan Abbas Halim
Paşa’nın yapmakta olduğu bu ilginç öğretmen kuruluşunun,
adında anlaşılacağı gibi cemiyet (dernek) olma özelliğinden
çok “tipik bir öğretmen lokali” özelliği taşıdığı ile
ilgili yine “28/29 Ocak
1921 Unutma Mustafa Suphi ve Yoldaşları” adlı
kitaptan alıntılar
yapar:
“Açılan
yurdun, öğretmenleri kumar oynamaktan, kötü alışkanlıklardan
kurtarıp; gazete ve dergilerin okunduğu ilmi ve eğitimi
ilgilendiren konuşmaların yapılacağı, bu arada çay ve nargile
de içilebileceği bir nevi ‘şehrin aydınlarının devam edeceği’
tipik bir ‘öğretmen kulübü’ olduğu anlaşılmaktadır.
Bilindiği
gibi, Ethem Nejat bu dönemde etkili Türkçüler arasında yer
almaktadır. Ancak Muallim Yurdu’nun 1908’lerden beri devam edip
gelmekte olan öğretmen örgütlenmesinin halkalarından biri saymak
gerekiyor. Zenon, Ethem Nejat’ın ‘muallime ve muallimler
arasında teşkilat işlerine dair propaganda yapmakta’ olduğundan
bahsetmektedir ki, Ethem Nejat ‘Arkadaş’ başlığını taşıyan
yazısında Ethem Nejat’ın ‘eskiden beri gençlik arasında ve
yoksul münevverler arasında teşkilat işleri için de kafa
yormakta’ olduğunu, onun, 1910 ve 1914 senelerinde Eskişehir’de
oturarak, ekseri Anadolu merkezlerindeki muallim ve muallimelerini’
örgütlemekte olduğundan bahsetmektedir..
ÖĞRETMENLERİN
KURTULUŞU KENDİ ELLERİNDE
Ethem
Nejat’ın öğretmen ve öğretmen örgütleriyle, en önemli
sayılabilecek yazısı, İfham gazetesinde, 1920 Şubat’ında
yazmış olduğu ve tam çevirisi Sayın Rasih Nuri İleri’nin
kitaplığında sağladığımız ‘Muallimlerin Düşmesi Nasıl
Önlenebilir?’ makalesidir.
Ethem
Nejat yazısında, öğretmenlerin kurtuluş yolunun kendi ellerinde
olduğunu, tek tek hak aranamayacağını, ancak dernek kurarak
gerçek çıkarlarını savunabileceklerini savunmaktadır.
Öğretmenlerin birer fikir ve kafa işçisi olduklarını ve
kapitalizme karşı gereken mücadeleye atılmalarını
öğütlemektedir:
“… Muallimler,
sükût eden ve sükût ile memleketi tasavvur edilemeyecek kadar
derin bir felakete götüren mesleği kurtarma için bir yol bulunmak
mecburiyetini bugün vicdanen duyuyorlar.
Muallimler
büyük ve cemiyete pek müfid olan faillerinin her ferdinin nefi ve
hukukunu temin edecek kuvvet ve vasıtalara sahip oldukça, her
mürebbi yuvasında tok ve müsterih yaşadıkça mesleği
kurtaracaklardır. Halâs yolu muallimin kendi elinde kendi
kudretinde, fakat muallim bunu bilmiyor, istimal edemiyor
(kullanamıyor). Zavallı vatanperver ve cesur dostlarının bana
sordukları ‘nasıl’a hülastan cevap vereceğim.
Hakların
münferiden davası asrı geçeli çok oldu… İktisatta bile
infiratçılık (tek tek hak savunma anlamında) iflas etmiş, bitmiş
iken dâvây-ı hakta hiçbiri olur mu? Muallimler mesleklerinin
davasını kurtarmak için daha mehal cemiyet halinde ibraz-ı
faaliyet eylemelidirler (Çalışma göstermelidirler).”
Yazısında
Ethem Nejat, öğretmenlerin ortaçağa özgü dernekler kurduklarını
söyleyerek bunun “acıklı bir hal” olduğunu vurgulamaktadır.
Yazısında Maarif Nezaretlerini eleştirerek şöyle demektedir:
“Hükümetler
ve Maarif Nezaretleri her yerde daima muhafazakârdır.
Muhafazakârlık arkasında daima istibdat gizlenmiştir. Muallimlik
serbest bir meslek olduğu, erbâbı inlapçı oldukları halde,
muallimler ekseriyetle hükümetlerin istibdat ve zulmüne alet ve
vasıta olmuşlardır. Bu delâletten kendi sınıflarının da
mutazarrır olduklarını hiç idrak etmemişlerdir. Faraza Alman
militarizmini kökleştiren, tesis eden muallimlerdir. (…)
Muallimler kusurlarını inkılâptan sonra çok takdir ettiler;
fakat eyvah ki giriftar oldukları âlâm (elemler) beyhude
çekilmişti.
Muallimler
sınıflarını bulamıyorlar, en büyük kusur burda. Muallimleri
iğfal eden pek çok muharrir ve âlimler vardır; onlar eserleri ile
vaazlarıyla daima hey’ât-ıt’ alimiyeyi sınıflarının
aleyhine sevk eder ve çalıştırırlar, o âlimler, o
muharrirlerdir ki ekseriyetle sermayedarlara satılmışlardır.
Kapitalizm ise muallimi kendi kârına bilvasıta çalıştıran bir
entrikacıdır (…)”
Yazısının
sonunda Ethem Nejat, muallimlerin ‘teşkilâtlanmalarını,
haklarını yeklisan ve yekharaket halinde talip etmelerini’
istemektedir:
“Muallimlerimiz
hem pek sevdikleri meslekleri ve hem vatanları hem kendi şahsi
menfaat ve hayatları için bu nevi teşkilatları aramalı, bulmalı
tesis eylemelidirler. Ve illâ daha çok zaman âciz, mahruh
(Yaralanmış) ve sefil kalacaklardır.”
*Türkiye’de
zeki-çalışkan köy çocuklarından ilkokul öğretmeni
yetiştirilmek üzere 1935 yılında hazırlıklarına başlanılan
1937’de denemesine girişilen, 17 Nisan 1940 yılında da dönemin
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel zamanında yasallaşan Köy Enstitüsü sistemi, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Tonguç
döneminde büyük başarı elde etti.
(Süleyman Boyoğlu)