BÂB-I ÂLİ NEWS
YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
24 Şubat 2026 Salı
TUTMADIĞIMIZ ORUÇLARIN SAHUR ZAMANLARI...
23 Şubat 2026 Pazartesi
9 Şubat 2026 Pazartesi
VARLIK YAYINEVİ VE YAŞAR NABİ NAYIR
Ressam, şair, yazar Bedri Rahmi Eyüboğlu, Varlık Yayınları’nda 1953 yılında çıkan “Canım Anadolu” kitabına Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ünlü “Hancı Şiiri”nden iki mısra alıntı yaparak başlar:
“Güçbelâ
bir bilet aldık gişeden”
“Yolculuk
başladı Haydarpaşa’dan”
Eyüboğlu,
kitapta istikametlerinin Sivas’ın Şarkışla kazası, oradan Nevşehir’in Ürgüp ilçesi
olduğuna vurgu yaparak şöyle diyor:
“Niyet:
Hayatını filme alacağımız Âşık Veysel’i
köyünde ziyaret. Gaye: Filmin ilk hazırlıklarını sağlamak, köyü köyle, köylüyü
köylünün kendisiyle anlatabilmek.. Maksat: İnceleme. Netice: Bir miktar
ticaret..
Yol
boyunca düşünüyorum. Yirmi beş senedir İstanbul’dayım. Kendi isteğim, kendi
arzum, kendi harçlığımla bir defacık olsun memleket yollarına düşmek nasip
olmadı. Eğer devletin ressamlar için tertiplediği yurt gezileri de olmasaydı
Pendik’ten öteye geçemeyecektik.
Bu
suçun vebalini başkalarının sırtına yüklemek için beyhude yere uğraştım durdum.
Olmadı. Bu konuda milletçe kabahatliyiz. Hadi benim memleket dolaşmaya gücüm
yetmez, fakat niçin gücü yetenler Pendik’ten ileri gidemez, soluğu derhal
Avrupa’da alır.”
EYÜBOĞLU’NUN SAİT FAİK’TEN ÖĞRENDİĞİ
Bedri Rahmi Eyüboğlu, meslek hayatının kendisini zorladığını belirterek; “Serde batıda edindiğim bir zanaat: Ressamlık vardı. Anadolu Kavağı senin, Edirnekapı benim. On beş sene bu şehri dolaştık durduk. İstanbul’un kaç karış olduğunu şoförlere, kaptanlara, vatmanlara değil, ressamlara sormalı, bir de ressam gözüyle etrafına bakabilen yazarlara. Ben Galata kulesinin kaç kantar olduğunu, gölgesinin Yüksekkaldırıma nasıl düştüğünü önünden geçerken değil, Sait Faik’i okurken öğrendim. Peki iyi; Anadolu’yu kimden öğreneceğiz?” diye hayıflanıyor..
Ben
de lise ve gazetecilik hayatımın geçtiği Cağaloğlu’nu yeterince tanıyamadığım
için hayıflanıyorum. Yıllarca yokuşundan bir aşağı bir yukarı inip çıktığım
“Babıâli Yokuşu”nda nice bilmediğim yerler olduğunu yeni yeni öğreniyorum.
Bunlardan
bir tanesi tüm edebiyatçılarımızın, yazarlarımızın, şairlerimizin bir şekilde
uğradığı, sohbet ettiği, eserlerini yayınlattıkları 1946 yılında Yaşar Nabi Nayır tarafından kurulan “Varlık Yayınları”nın yeridir.
BEN DE MÜMTAZ’DAN ÖĞRENDİM
Gazetecilik okulundan arkadaşım Mümtaz Dağtekin’le Cağaloğlu’ndaki hâlâ 1950’lerin, 60’ların havasını soluduğumuz bürosunda sohbet ederken, bulunduğumuz yerin Yaşar Nabi Nayır’ın yayınevini yönettiği bürosu olduğunu öğreniyor, küçük dilimi yutacak gibi oluyorum.
Babıali
Yokuşu’ndan Cağaloğlu’na çıkarken sol kolda ikinci bina numara 40 Edes Han’da şimdi
Mümtaz ekmek parasını çıkarmaya çalışıyor. İşte Mümtaz’ın ekmek parası
çıkarmaya çalıştığı bu binanın birinci kat ile ikinci katının Yaşar Nabi
Nayır’ın ünlü edebiyatçılarımızı, şairlerimizi ağırladığı bir yer olduğunu
hayretle dinliyor, Babıali’yi yeterince tanımama kızıyorum.
Mümtaz,
Nayır’ın 1946 yılında kurduğu ve eserlerini yayınladığı Varlık Yayınevi’nin, aralarında başta Sait Faik Abasıyanık, Cahit
Sıtkı Tarancı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Talip Apaydın, Enver Naci Gökşen, Eflatun
Cem Güney, Muhtar Körükçü, Orhan Veli Kanık, Nurullah Ataç, Ziya Osman Saba,
Oktay Akbal, Mahmut Makal, Necati Cumalı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet
Necatigil, Cahit Külebi, Orhan Kemal, Haldun Taner, Tahsin Yücel gibi birçok
Türk yazar ve şairin de uğrak yeri olduğuna söylüyor..
ERİCH VON DANİKEN VARLIK YAYINEVİ’NDE
Mümtaz, Varlık Yayınları’nın İsviçreli yazar Erich von Daniken’in (1935-2026) yazdığı ve çok satan ilk dünya dışı varlıkları konu alan “Tanrıların Arabaları” adlı eserini Türkiye’de yayınlayan bir yayın evi olduğunu vurguladı. Mümtaz; “Daniken de şimdi içinde sohbet ettiğimiz büroya gelmiş” diyince ortaokul öğrencisiyken okuduğum bu kitap ve içindeki şekiller ile 1992 yılında Türkmenistan’ın başkenti Aşkaabat’ta çektiğim UFO benzeri bu yapı aklıma geldi.
Mümtaz, Edes Han’a yani Nayır’ın bulunduğu birinci kata arma, reklamcılık ve ilancılık işleri yapmak için 1987 yılında geldiğini ifade etti. Geldiği yıl Yaşar Nabi Nayır’ın kızı Filiz Nayır Deniztekin ile damadı Osman Çetin Deniztekin’in ikinci katta çalışmalarını sürdürdüğünü söyleyen Mümtaz; “Yanılmıyorsam 2008 yılında da Piyerloti Caddesi’ne taşındılar. Yakın zamana kadar kızı Filiz Hanım ziyaretime gelirdi. İyi bir komşuluk ilişkimiz vardı” dedi.
Varlık Yayınları, Türk yazar ve şairlerin kitaplarının yanı sıra, Dostoveski, Turgenyev, Gogol, Kafka, Tolstoy, Steinbeck, Hemingway, Balzac, Malraux, Emile Zola, Camus, Sartre gibi ünlü yabancı yazarların da yüzlerce çevirisini yayınlar..
Cahit
Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” şiir kitabı ise yayınevinin ilk şiir
kitabıdır.
Nayır, 25 Aralık 1908 yılında Üsküp’de doğmuş, 15 Mart 1981
yılında İstanbul’da yaşamını yitirmiş, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda da toprağa
verilmiştir.
(Süleyman Boyoğlu)
18 Ocak 2026 Pazar
GENÇLER KİŞİLİKSİZ BİR NESİL Mİ?
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu arşivi)
Ankara Gazi Üniversitesi tarafından 1986 yılında yapılan bir gençlik araştırmasında, Türkiye’de var olan sosyal ve ekonomik dengesizlikler sonucu, “Kaderci, teslimiyetçi, kişiliksiz” bir nesil yetiştiğine vurgu yapılmıştı.
ANKA’nın
12 Ağustos 1986 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yer alan haberine göre, Gazi
Üniversitesi’nin 12-14 yaş arası gençler arasında yaptığı araştırmanın
sonuçlarında, gençlerin kişilik yapılarının oluşmasında ve gelişmesinde aile
ile eğitimin önemine dikkat çekiliyor. Araştırmada gençler, toplumda kişinin
saygınlığının iyi bir eğitim görmeye ve iyi bir mesleğe sahip olmaya bağlı
olduğuna inanıyorlar. Türk eğitim sisteminin ise genci “hayata ve gelecekteki
sorumluluklara” hazırlama ve uygun bir mesleğe yöneltmede “yetersiz” kaldığına
vurgu yapılıyor. Eğitim sisteminin yanı sıra üniversiteye girememenin açığa
çıkardığı “başarısızlık” duygusu da gençlerde, “kişilik sorunu” yaratıyor.
Bunun
yanında, ailesinden beklediği anlayışı bulamayan genç de arkadaşlarıyla “aşırı”
biçimde özdeşleşerek kimliğini yitiriyor ve bunlara bağlı olarak “sorumsuz”
davranışlar geliştiriyor.
Araştırmada,
eğitim sistemindeki dengesizliklerin, sistem içindeki ve dışındaki gençlerin
“kişilik” yapısını bozduğu vurgulanarak, “Gençliğin kişilik gelişmesinde esas
sorumluluk aileye, yardımcılık ve uyarı görevi de devlete düşer” deniliyor.
Bu
arada, eğitim sisteminin aynı zamanda gençlerin sosyal dengesini bozduğu
sonucuna varılan araştırmaya göre, okuyan gençlerin hem derslerini, hem de
sosyal ilişkilerini başarabilmeleri ve ikisi arasında dengeyi sağlayabilmeleri
için, ders programlarının bu amaca yönelik olarak yeniden düzenlenmesi
gerekiyor.
Öte
yandan, araştırmacılar tarafından “düşündürücü davranış” olarak nitelenen bir
diğer sonuç da gençlerin “tüketim kalıplarına” karşı olan isteklerinde
“hoşgörülü” davranması şeklinde ortaya çıkıyor.
Araştırmaya
göre, düşük gelir grubundaki gençler, “isteklerinin karşılanmasında” hoşgörülü
bir tavır takınıyor ve ailelerinin maddi olanaklarıyla “her şeye”
ulaşamayacaklarını düşünüyorlar. Gençler, “teslimiyetçi” bir tutumla bu tür
tüketim kalıplarını yalnızca üst gelir gruplarına özgü istekler olarak
değerlendiriyorlar.
Kitle
iletişim araçlarının “özdeşleşme objeleri” ortaya çıkardığı ve “kimlik”
saptamada önemli bir rol oynadığına dikkat çekilen araştırmaya göre, özellikle
televizyondan kendine ve topluma “uygun bir kimlik” seçen gençler sorun
yaratmıyor. Ancak gençler topluma ve kişiliklerine aykırı bir kimlik seçtiğinde
çatışma başlıyor ve söz konusu özdeşleşme, kişinin sosyalleşmesi açısından
sorun yaratıyor. Araştırmada, “Bunun engellenmesi için kitle iletişim
araçlarında yapılan yayınların, vereceği mesajlar açısından incelenmesi iyi
olur” deniliyor.
SOSYAL MEDYA VE ÇOCUK ÇETELER
Gazi Üniversitesi bu araştırmayı 1986 yılında yapmış… Muhakkak bu tarihten sonra da pek çok araştırmalar yapılmıştır, ancak ben yukarıdaki tespitlerden farklı bir sonucun çıkacağını sanmıyorum. Belki daha da vahim tespitler elde edilmiştir. Zira o tarihten bu yana sayısız televizyon kanalları açıldı, denetlenemeyen “sosyal medya” ile haşir-neşir olundu. “Çocuk Çeteler” oluştu, iş yerleri kurşunlatıldı, insanlar öldürtüldü…
Daha
dün Güngören’de 15 yaşında bir çocuğun, 17 yaşında bir çocuğu “yan baktı”, “kötü
baktı?” gibi basit bir sataşmayla bıçakla öldürmesi ise kan dondurucuydu.
1966 ya da 67 yılında o zaman köy olan ve benim de yaşadığım Esenler’in bir mahallesinde çekilen yukarıdaki fotoğrafa geleyim. Bu fotoğrafı neden paylaştım onu anlatayım. Çocukluğum ve öğrenim hayatımın iki yılını saymazsam İstanbul’da geçti. Çocukluğumda ve gençliğimde bir çocuğun bir çocuğu öldürdüğünü ne duydum ne de rast geldim. Memleketimde bir çocuğun arkadaşını bıçakla yaralaması dışında… Mahalle ve sokak kavgaları tabi ki oluyordu, ancak ölümlü bir kavgayı işitmedim. Kavgalarımız sonrası küsülü kalmamız ise bir hafta sürmez, barışırdık.
Varlıklı
mıydık; değildik tabii. Bir kazak, bir gömlek ve bir lastik ayakkabı ile
neredeyse bir yılımızı geçirirdik. İşte yukarıdaki fotoğrafı o yıllarda
çocukluk arkadaşlığının ne kadar saf ve temiz olduğunu anlatması bakımından
paylaştım.
Şimdi
sonuç olarak kitle iletişim araçlarımı çocukları “canavarlaştırıyor” yoksa
verilen eğitim-öğretim mi? Oysa ülkemizde okur-yazar oranı yüzde 90’ları aşmış,
aileler 1980’lere göre daha eğitimli. Bu çocuklar ve gençler nasıl bu hale
geldi. Bir kez değil binlerce kez düşünülüp tartışılması gerekmiyor mu?
(Süleyman Boyoğlu)
12 Ocak 2026 Pazartesi
27 Temmuz 2025 Pazar
22 Temmuz 2025 Salı
BİR KÖY DÜĞÜNÜ VE HAYIFLANMA...
Anadolu’da
artık fotoğrafta görüldüğü gibi bu tür otantik folklor gösterilerine rastlamak
çok zor…
Niye
zor; insanlarımız doğallığını kaybetti de ondan zor… Evet, gençlerimiz
aldıkları eğitimle belki çok daha güzel figürler sergileyebiliyor ve döktürebiliyor
olabilirler, ancak ne giyim kuşamları ne de hareketleri Anadolu insanının
doğallığını veremiyor.
Niye
veremiyor; çünkü Anadolu’daki bir kadın, bir erkek halayın başına geçtiği zaman
davul zurnanın ritmine o kadar içten bir duyguyla kapılır ki, o duyguyu ancak
gözlerinizle canlı canlı izlediğinizde fark edersiniz..
Ben
halk oyunlarından anlamam, ancak bir düğünde ya da eğlencede iyi bir
izleyiciyimdir. Kimin davul-zurnanın ritmine daha iyi ayak uydurduğunu, kimin
el kol, kaş-göz hareketleriyle oyuna renk kattığını anlar; iyi mi kötü mü bir
oyuncu olduğuna karar veririm.
Fotoğrafta
görüldüğü gibi iki kişinin üzerlerinde folklor giysisi, yemenisi yok, ama
kendilerine güvenlerinden ve atalarından kendilerine intikal eden bir kültürün
varlığı gözlerden kaçmıyor…
Nerede
böyle bir köy düğününe katılsam hayran hayran izlemekten başka elimden bir şey
gelmiyor. Hep ortaokulda okurken folklor ekibini çalıştıran kız arkadaşımızın ısrarla kolumdan tutup
zorla folklor ekibine dahil etmesini hatırlar, ekibe katılmadığım için kendime
kızar, hayıflanıp dururum…
(Yazı
ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)









