17 Nisan 2026 Cuma

ETHEM NEJAT VE KÖY ENSTİTÜLERİ...

                                   Soldan sağa TKP Merkez Komite Heyeti Reisi Mustafa Suphi, Kâtib-i

                                        Umumisi Ethem Nejat ve âzâdan Kayserili İsmail Hakkı

Mustafa Suphi ile beraber 15 yoldaşın (ki birisi kadındır ve Mustafa Suphi’nin Rus eşidir), 28-29 Ocak 1921 yılı cumartesi gecesi Trabzon’da denizin ortasında topluca ve kalleşçe öldürülmelerinin tartışması aradan 105 yıl geçmesine karşın hâlâ devam ediyor. Yahya Kâhya ve adamları tarafından katledilen 15 yoldaşın arasında bulunanlardan biri de öğretmen-İzmir Maarif Müdürü Ethem Nejat’tır. Ehtem Nejat, fikir ve eylemleri “Köy Enstitüleri”nin ilk kaynaklarından birisi sayılıyor.

Her yıl 17 Nisan’da kutlanan “Köy Enstitüleri”nin* kuruluşunun 86. yılı mutlaka bu yıl da ülkemizde kutlanacak. Tabii devrimci-demokrat-aydın eğitimciler, yazarlar bir kez daha Köy Enstitüleri’ni anlatacaklar. Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 81. yılı nedeniyle ben de bazı kaynaklardan yararlanarak, bloğumda 2021 yılı Nisan ayında iki yazı kaleme almıştım.

Bu yıl da 1921 yılı Ocak ayının sonlarında Bakü’den gelip Kars’a, oradan Erzurum’a, oradan da Trabzon’a yönlendirilen ve 15 yoldaşı ile birlikte Karadeniz’de boğdurulan Türkiye Komünist Partisi Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi’nin sağ kolu, Partinin Kâtib-i Umumisi-eğitimci Ethem Nejat’ın, Köy Enstitüleri’nin ilk temellerini nasıl attığına ilişkin bazı kaynaklardan edindiğim çalışmalarını aktaracağım..

Önce 1917 Ekim Devrimi’nin ardından “Bolşevikler”in Rusya’da duruma hâkim olmalarından sonra dünyadaki milliyetler sorununun işçi sınıfının önderliğinde nasıl çözüleceğine ilişkin yol haritası belirlemek için “Şark Milliyetler Kurultayı” düzenlemelerini ve bu kurultaya katılan ülkeler ile Türkiye’de kimlerin katıldığını aktaracağım…

Mustafa Suphi ve komünist yoldaşları, 1-7 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakû’de toplanan ve aralarında Arapların, Hintlilerin, İranlıların, Afganistanlıların, Moğolların, Özbeklerin, Kırgızların, Ermenilerin, İran Kürtlerinin, Çinlilerin, Japonların ve başka da kavimlerin, milletlerin katıldığı “Şark Milliyetleri Kurultay”ına Türkiye’yi temsilen katılan delegeler arasındadırlar. Kurultay’a çeşitli milletlerden yaklaşık 2 bin kişi katılır. En çok katılım ise 235 kişiyle Türkiye’den olur.

Katılımcıların hepsi kendi bölgelerinin yerel kıyafetlerini giyerek gitmiştir kongreye. Hepsinin de boynunda, belinde kılıçlar, hançerler, tabancalar, kamalar vardır. Kimisi agelli, sarıklı, kimisi kavuklu, kalpaklıdır. Kurultay marşlar, çığlıklar, kılıç, hançer şakırtıları arasında açılır. Her milletten temsilciler kendi dilinde bağırır, sloganlar atar…

Kongreyi düzenleyen teşkilat, “3. Komünist Enternasyonal”dir. Enternasyonal Başkanı da Lenin’in “sağ kolu” Yahudi kökenli Alexander Zinovyef ile diğer bazı önderlerdir.

Remzi Kitabevi’nden çıkan “Suyu Arayan Adam” ile “Enver Paşa-Makedonya’dan Orta Asya’ya 1914-1922” kitapların da yazarı olan Şevket Süreyya Aydemir, “Enver Paşa” kitabında, Enver Paşa’nın kongrenin son gününde biraz ümitsiz şüpheli bir bekleyişten sonra, Bakû’den ayrılan Zinovyef Heyeti ile birlikte Moskova’ya döndüğünü anlatır.

Aydemir, Kurultay’a “Niçin Doğu halkları” dendiğine açıklık getirerek, şunları aktarır:

Niçin Doğu halkları da Doğu milletleri değil? Evet, Doğu halkları deniyordu. Çünkü Doğuda Milletleşme, henüz tam değildi. O halde bu kurultaya, milletlerin değilse bile, Anti-emperyalizmde birleşen, daha doğrusu, Emperyalist nizam altında ezilen ülke veya halkların her ülkenin temsilcisi veya her örgütün mensubu girebilirdi. Enver Paşa da Moskova’da şimdi ‘İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı’ adını verdiği veya öyle kabul ettiği bir merkezin Başkanı değil miydi? O halde buraya katılabilirdi. Henüz hazır olmasa bile, dönüşte Almanya’dan davet edeceği bazı Müslüman aydınların katılmasıyla, bu merkezi kuracaktı. Hülasa Enver Paşa, ‘Fas, Tunus, Cezayir ve Trablusgarp İnkılaplarını temsilen’ bulunuyordu.”


                    SUPHİ'LERİN ANADOLU’YA HAREKETİ

Aydemir, Türkiye Komünist Kongresi’nin ise Bakû’ye doluşan Türk asker esirlerini de toplayarak, 10 Eylül’de kendi kongresini açtığını belirtir… Aydemir, “Bir süre sonra bu partiyi yürüten Mustafa Suphi ve 15 kadar arkadaşının Mustafa Kemal’le iş birliği yapmak ümidi ile Anadolu’ya hareket ettiklerini” anlatır:

Ama yadırganma ve sert müdahaleler, daha Kars’ta başlayacaktır. Bakü’de Enver Paşa’nın nutkunu okuyan Mehmet Emin’le birkaç arkadaşı, kafileden alıkonulacaklardır. Her şey onu göstermektedir ki, Mehmet Emin, karışık ve şüpheli bir adamdı.

Mustafa Suphi ile yeni evlendiği Rus asıllı eşi ve bir grup arkadaşı ise çetin ve çok baskılı şartlar altında, Ankara’ya değil, Trabzon’a sevk olunacaklar ve orada geri gönderilmek üzere bindirildikleri gemiden, Sürmene’de bir başka motora aktarılarak denizde öldürüleceklerdir. Ölenlerin tam isimleri, hatta tam sayıları belli değildir. Ama Karadeniz’de ölenler, 15’ler olarak anılır.”

           HALİL PAŞA’YA YAZILAN MEKTUP

Süreyya Aydemir, o sırada Trabzon’da bulunan İttihatçılardan Küçük Talât (Muşkura) Bey’in oradan, Sohum’da bulunan Halil Paşa’ya (Enver Paşa’nın amcası) bu olay hakkında uzunca bir mektup yazdığını belirterek, şunları kaydeder:

Bu mektubu vermeyeceğim. Çünkü, Küçük Talât Bey bu mektubunda, Müdafaa-i Hukuk üyelerini ve isimlerini vermek suretiyle, askeri ve sivil şahsiyetleri de tertibe dahil gösterir. Bu ise, elbette ki onun, bugün üzerinde kesin konuşulamayacak bir iddiasıdır.

Mustafa Suphi’ye gelince? Umumi toplantılar dışında onu, yalnız bir defa ve kısa süren bir ziyaret sırasında, partisinin merkezinde yakından gördüm ve dinledim. O zaman Bakü’de bulunan ve Moskova’daki Şark Dilleri Enstitüsü’ndeki hocalığından Türkiye’ye dönünce, bir süre sonra Türk Dil Encümeni, Türk Dil Kurumu Üyesi ve Çanakkale Mebusu olarak Atatürk’ün çevresinde çalışan Ahmet Cevat (Emre) bu ziyarete giderken beni de beraberine aldı. Mustafa Suphi, Rus asıllı eşi ile, yeni ve biraz da lüzumsuz bir gösteriş içinde evlenmişti. Arkadaşları ile, Ankara yolculuğuna hazırlandığı günlerdi. Dinç, hareketli ve kendinden emin bir hali vardı. Bizi, biraz da yukarıdan bakan bir yakınlıkla kabul etti. Saçlarını makineyle kestirmişti. Üstünde, belinden kordonla bağlanmış bir Kafkas gömleği vardı. Külot pantolon ve çizmeliydi. Kendisine daima, ‘Hocam’ diye hitap ettiğim ve güçlü bir akıl ve mantık adamı olan Ahmet Cevat, düşünceli, kaygılıydı. Cevat Bey’in, ta Abdülhamit sürgünlerinden başlayan çile ve siyasi tecrübeleri vardı.

AHMET CEVAT, SUPHİ’LERİN GİDİŞİNDEN KAYGILI

Mustafa Suphi’ye alçak bir sesle, ama derinden gelen sezişlerini açıklayarak, düşündüğü gibi konuştu. Onun Anadolu’ya geçmesini doğru bulmuyordu. Cevat Bey’e göre, bu seyahat ve teşebbüs tehlikeliydi. Bu yolculuğa güvenilmezdi. Bundan vazgeçmeliydi. Gerçi bu söyleyeceklerinin kâr etmeyeceğini ve Mustafa Suphi ile arkadaşlarının, dönüşü olmayan bir yola, arkalarından bir esrarlı elle itildiklerini, bundan vazgeçmelerinin, kendi iradelerinin sınırını aştığını seziyordu. Ama gene de uyarılarını açıkça yaptı. Bu karşılamadan bende kalan en silinmez sahne, Mustafa Suphi’nin, yarı şaka yarı ciddi, ama gururlu bir eda ile havaya dağılan son cümlesidir:

- Cevat Yoldaş! Bizim meslek dervişlik! Gideceğiz! Sonuna gelince?...”

Evet, gittiler. Ve dönmediler. Aradan çok geçmedi. 15’lerin Karadeniz’deki sonlarının haberi, bütün dünyaya yayıldı…”

Mustafa Suphi ve arkadaşları önce Kars’a oradan Erzurum’a geliyorlar. Buralarda gösterilen tepkiler özerine Bayburt, Gümüşhane üzerinden Maçka’ya getiriliyorlar.

Suphi ve yoldaşları, Maçka’da da tutulmuyorlar, bir müfreze muhafazası altında tekrar yola çıkarılıyorlar. 15 yoldaşın yola çıktığını haberini alan Trabzon halkı; bütün esnaf, sanatkâr, kayıkçı, hamal gibi çeşitli insan grupları toplanıyorlar.

    SİVAS MADIMAK OTELİ KATLİAMI BENZERİ

Tarihçi Mete Tunçay, Cumhuriyet Dergi’nin 22 Ağustos 1993 tarihli 387. sayısında o dönemin gazetelerinden İstikbâl’den alıntılar yaparak, göstericilerin “hain” diye niteledikleri 15 yoldaşı Trabzon’a sokmadıklarını ve “Vaktiyle hazırlamış oldukları motora irkâp ederek memleketten tard ve te’bidi teemmül eylediklerini” yazar.

Böyle yazar, ama 15 yoldaşın hepsini ölüme gönderirler…

Bu arada, bazı kaynaklar, Mustafa Suphi’nin Rus eşine akla hayale gelmeyecek işkenceler yapıldığını yazarlar…

Dergi, bu olayı 2 Temmuz 1993 yılında yaşanmış olan ve 35 canın diri diri yakıldığı Sivas Madımak Oteli katliamına benzeterek, “72.5 yıl önce yaşanan Sivas Olayı” diye nitelendirir.

İstiklâl gazetesi “Seyyahlar şunlardır” diyerek Bakû’den gelenlerin isimlerini de sıralar:

1. Samsun’un Hançerli mahallesinden Mustafa Suphi,

2. Üsküdar’ın Ahmet Çelebi Mahallesi’nden Ethem Nejat (İzmir Maarif Müdür-ü Sabıkı),

3. Erzincanlı Aşçıoğlu Bahattin (muallim),

4. Uşak’ın Hacı Hüseyin mahallesinden Kâzım Hulusi,

5. Sürmene’nin Asu karyesinden Kır Ali oğlu Maksut,

6. Cihangirli Hilmi oğlu Hakkı (Doktor),

7. Van’ın Erciş kazasından Ahmet oğlu Hayrettin (nefer),

8. Bandırma’nın Manyas kazasından Mehmet Ali bin Hakkı (Topçu Yüzbaşı),

9. İstanbullu Emin Şefik (mühendis),

10. Kadıköylü Tevfik bin Ahmet (Tayyare Yüzbaşı),

11. Manisalı Kâzım bin Ali (ihtiyat zabiti),

12. Erzincan’ın Akdaş karyesinden Hatip oğlu Mehmet,

13. İzmir’in Tilkilik mahallesinden Hacı Mustafa oğlu Mehmet,

14. Kandıralı Cemil Nazmi bin İbrahim (Elmalı Kaymakamı-ı sabıkı)

15. Mustafa Suphi’nin refikası bir Rus kadını.

       ETHEM NEJAT VE KÖY ENSTİTÜLERİ

Yazar İsmail Göldaş, Mustafa Suphi’nin yoldaşlarından eğitimci Ethem Nejat’ı araştırır ve bir yazı kaleme alır.

ABECE Dergisi’nin Ocak 1988 sayısında çeşitli kaynaklardan yararlanarak, “Öğretmen Örgütçülüğünün Öncülerinden Ethem Nejat” başlıklı yazısında Göldaş, İsmail Hakkı Tonguç’un deyimiyle Ethem Nejat’ın “parlayan bir yıldız” olduğunu vurguluyor, şöyle bir giriş yapıyor:

İlk pedagoji uzmanlarımızdan biri olan ve ‘Köy Enstitüleri’nin kuruluş felsefesine ilk kaynaklardan birisi sayılan ‘Eğitimci, eylem adamı’ Ethem Nejat’ın ‘yoldaşları’yla birlikte; Karadeniz sularında, Sürmene açıklarında Yahya Kahya adındaki birisinin adamları tarafından katledildikleri tarihtir.

Ethem Nejat, önemli bir eğitimci olduğu kadar, ilk öğretmen örgütçüleri arasında da sayılmaktadır. ‘Yazdıklarının çoğunu uygulamaya muvaffak olmuş olan öğretmen, eylem adamı Ethem Nejat’ın, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurduğu ‘Muallim Yurdu’, şimdiye kadar pek az bilinen ve ‘İfham’ Gazetesi’nde, öğretmen örgütçülüğüne, o dönemde yönelttiği eleştirilerinin yer aldığı makalesi, bu yazının ana konularıdır. O’nun hayatını, fikri gelişme ve değişmesinin seyri içinde izlemekte yarar var.”

15 yoldaşın hüznü aradan 105 yıl geçmesine rağmen hâlâ devam ediyor. Ve kendileri gibi komünist olan ve hayatı hapis ve sürgünlerde geçen Nâzım Hikmet, onlar için “Kalbim” adlı şu şiirini yazar:

Göğsümde 15 yara var!...

Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!...

Kalbim yine çarpıyor,

Kalbim yine çarpacak!!!

Göğsümde 15 yara var!

Sarıldı 15 yarama

Kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular!

Karadeniz boğmak istiyor beni,

Boğmak istiyor beni

Kanlı karanlık sular!!!

Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak

Kalbim yine çarpıyor,

Kalbim yine çarpacak!..

Göğsümde 15 yara var!.

Deldiler göğsümü 15 yerinden,

Sandılar ki, vurmaz artık kalbim kederinden.

Kalbim yine çarpıyor,

kalbim yine çarpacak!!!

Yandı 15 yaramda 15 alev,

Kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak…

Kalbim,

Kanlı kızıl bir bayrak gibi çarpıyor,

Çar-pa-cak!

          ETHEM NEJAT’IN HAYATI

Göldaş, Ethem Nejat’ın 1887 yılında İstanbul’da doğduğunu, Üsküdar İdadisi’ni bitirdikten sonra Ticaret Mekteb-i Âlisi’nden mezun olduğunu, yazar Dimitır Şimanov’un “gençlik ve öğretmen kesimlerinde sevilen, yetkin bir Marksist” diye nitelediği Nejat’ın soylu bir aileden geldiğini yazdığını belirtir. Göldaş, İsmail Tonguç’tan alıntı yapar ve şöyle devam eder:

Ethem Nejat 1908 öncesi, istibdat döneminde gazetecilik yapmış; Genç Türkler’le kurmuş olduğu ilişkilerden dolayı yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Amerika ve Fransa’da bir süre kalmış; Fransa’da bulunduğu sıralarda Genç Türkler’le ilişkilerini sürdürmüş, Abdülhamit’in saltçı iktidarına karşı gelişen ‘özgürlük’ mücadelelerinin içinde yerini almıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra, İttihat ve Terakki iktidarı günlerinde yurda dönen Ethem Nejat’ın öğretmenlik yapmaya başladığını görmekteyiz. Meşrutiyet döneminin ‘en etkili eğitimcilerinin’, ‘öğretmen yetiştirme siyasetinin yeni fikirlerle düzenlenmesini ve ilkokulların ıslah edilmesini’ savunanların arasında Ethem Nejat da bulunmaktadır.”

Göldaş, Yahya Akyüz’den yaptığı alıntıyı da aktarır:

Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Ethem Nejat, Manastır, Bursa ve İzmir darülmuallimilerinde müdür olarak görev yapmaktadır. Bu dönemler O’nun ‘Türkçü’ düşünceyi savunduğu dönemlerdir. Bursa Darülfmuallimi’nin müdürü iken yazmış olduğu ‘Türklük Nedir ve Terbiye Yolları’ adlı kitabı, ‘savaştan önceki yıllarda Türkçü olduğunun açık delilidir.”

Yazar Ziynetullah Nuşirevan’a ve Yahya Akyüz’e göre de Ethem Nejat, “Çerkes’ olmakla birlikte bu dönemde ‘mutaassıp Türkçü’dür. Ancak, Marksizmi savunmadığı bu dönemde ‘taasubun karşısında, eğitimimizin yenileşmesine çalışan aktif bir idareci öğretmendir” dediklerini yazan İsmail Göldaş, alıntılarla şöyle devam eder:

“…Ethem Nejat Türkçülüğünde de bir yenilik ruhu, yeniye doğru koşmaya temayülün mevcut olduğunu inkâr etmemek lâzımdır. Nejat’ın takip ettiği Türkçülükte, Yeni Mecmuacı’ları ananepreslik namı altındaki muhafazakârlık ve mürtecilik ve hakimiyeti-i milliyenin saltanatında temerküz ve tecellisi perdesi altındaki mutlakiyet hastalıkları yok idi. İdealizmine karşılık propaganda yapmakta olduğu ve bir Osmanlı gazetecisi tarafından bilhak kara tehlike diye tesmiye edilmiş olan mürteci Türkçülükten tamamen ayrı idi.”

           KÖY ENSTİTÜLERİNE KAYNAKLIK

Yine Akyüz’ün “Türkiye’de Öğretmenlerin Toplumsal Değişimdeki Etkileri” kitabından alıntı yapan İsmail Göldaş, şunları kaydeder:

Türkçü düşünceyi savunduğu 1918’e kadarki dönemde ‘Şura-yı Ümmet’, ‘Siper-i Saika’, ‘Say ve Amel’, ‘Sırât-ı Müstakim’, ‘Ulûm-ı İçtimaiye ve İktisadiye’, ‘Türk Yurdu’ dergilerinde yazılar yazdığı; ‘Yeni Fikir’ adlı bir de pedagojik dergi çıkardığı; bu dergilerde genellikle uygulanmakta olan o günkü eğitim sistemini eleştirdiği, iptidaiyelerin (ilkokul) ıslah edilmesini, öğretmen yetiştirilmesi siyasetinin yenileştirilmesini’ savunduğu görülmektedir.. Bu yazıları eğitim tarihimiz açısından çok önemli olup, genel hatlarıyla ‘Köy Enstitülerine kaynaklık edici’ nitelikte yazılardır.”

            İSMAİL TONGUÇ'UN PİRİ

Fethi Tevetoğlu’nun “Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetleri” kitabından da alıntılar yapan Göldaş, şunları ifade eder:

Tevetoğlu, Ethem Nejat için ‘Türkiye’de milli eğitim sahasında komünizmi yaymak istemiş Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Tonguç’un, izinde yürüdüğü’ piri; yolunu ışıtan yıldızı’ demektedir. Kasıtlı olarak kullanılmakta olan bu cümle elbette ki ‘bir gerçeğin’ izlerini –Köy Enstitüleri açısından- yansıtmaktadır. Köy Enstitüleri açısından İ. Hakkı Tonguç’un Ethem Nejat’tan etkilendiği gerçektir. Köy Enstitüleri’nin Türkiye eğitimi açısından ‘günün koşullarında ilerici, demokratik’ birer eğitim kurumları oldukları düşünülürse Tevetoğlu’nun bu cümlesinin ‘psikolojik ve sosyolojik’ boyutu kavranmış olacaktır. Hilmi Ziya Ülken, Ethem Nejat’ın 1913 yılında İstanbul’da yayınlanmış olan ‘Tekamül ve Kanunları’ adlı kitabını memleketimizde yayımlanmış ilk sosyoloji kitapları arasında saymaktadır.

   1. DÜNYA SAVAŞI’NDA NEJAT GÖNÜLLÜ ASKER

Birinci Dünya Savaşı günlerinde Ethem Nejat, Eskişehir maarif müdürüdür ve gönüllü asker olarak savaşa katılmaktadır.”

Maarif Nezareti, 1918 yılı Eylül ayında Ethem Nejat Amme Hizmetleri Dairesi’nde görevli iken, kendisini incelemelerde bulunmak üzere Almanya’ya gönderir. Almanya’ya gitmesi onun hayatında bir dönüm noktası olur.

           ETHEM NEJAT ALMANYA’DA

Burada araya gireceğim… Ethem Nejat, Türk edebiyatının önemli isimlerinden Sabahattin Ali ve Şevket Süreyya Aydemir gibi yazarlar yurt dışına gidip geldikten sonra önemli gözlemlerde ve tespitlerde bulunurlar ve bunları kendi ülkelerinde uygulamak için uğraş verirler. Ethem Nejat da yurt dışına çıkarken, Edirne'den bir Türkçü olarak yola çıkan Süreyya Aydemir gibidir...

Tekrar Ethem Nejat’a dönelim. Ethem Nejat, Almanya’da bulunduğu sıralarda, “Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi”ni kuran ve “Kurtuluş” adında bir dergi çıkaran Türk aydınlarıyla tanışır. Spartakistlerin önderliğindeki işçi eylemlerine katılmasıyla fikri hayatının kökten değişmesinin başlangıcı olur. Saygı duyulan tesirli, inanmış bir eğitimci olur…

1919 yılı mayıs ayında M. Kemal Paşa’yı Samsun’a çıkaran Bandırma vapurunun, yolcularını rıhtıma bıraktığı gün; Almanya’dan kalkan Akdeniz vapuru da Ethem Nejat’ın da içinde bulunduğu “Berlin grubunu” Haydarpaşa iskelesine indirir.

İstanbul’a gelen grup, hiç ara vermeden örgütlenme çalışmalarına başlar ve 22 Eylül 1919’da Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nı kurar. Ethem Nejat, bu partiden 1919 genel seçimlerinden aday olur ama başarılı sonuç alamaz.

Berlin’den gelen çevre, “Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye katılma” kararı alır. Ethem Nejat, 1-8 Eylül 1920 tarihleri arasında toplanan Şark Milliyetleri Kurultayı’na Türkiye’yi temsilen katılan 235 delegenin arasında olur. Bu toplantıya Ankara-Eskişehir delegesi olarak katılır.

Rasih Nuri İleri’ye göre, Ethem Nejat, Mustafa Suphi ve çevresi, 1920 sonlarına doğru, Türk Milli Mücadelesini desteklemek, bu arada Mustafa Kemal’in daveti üzerine Anadolu’ya geçmeye karar verirler.

Mete Tunçay da 15 yoldaşın bu karar üzerine, o sıralarda Ankara’ya gitmekte olan yeni Sovyet elçisi Budu Mdivani’nin grubuna katılarak yola çıktıklarını ve 28 Aralık 1921 günü Kars’a vardıklarını yazar.

Mahmut Goloğlu’na göre de aynı gün, Mustafa Kemal Paşa’nın emri üzerine Batı Cephesi Birlikleri Çerkes Ethem’in Birinci Kuvay-ı Seyyaresi üzerine harekete geçirilir. Bu günler Anadolu’da sola karşı Ankara Hükümetinin ‘bir yok etme’ siyaseti ile harekete geçtiği günlerdir. 29 Eylül 1920 günü Yeşil Ordu’nun dağıtılması üzerine başlatılan solu baskı altına alma girişimleri, yer yer tutuklamalarla devam eder.

Çerkes Ethem kuvvetlerinin tasfiyesinin ardından Çerkes Ethem’le ilişkisi olsun olmasın birçok kişi İstiklâl Mahkemelerine sevk edilir. İşte Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın içinde bulunduğu TKP Merkez Heyetinin Anadolu’ya geldiklerinde ortam böyledir…

Mustafa Suphi ve Ethem Nejatların Kars’ta bulundukları günlerde, “önceden planlanmış olduğu” anlaşılan “komplo”nun uygulayıcıları harekete geçirilmiş, aleyhlerine “bazı kışkırtmaların” olduğundan şüphelenen heyet, bir an önce Ankara’ya ulaşabilmek için Erzurum’a hareket etmiş ya da ettirilmişlerdir. Erzurum’da Kazım Karabekir’in desteğindeki Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin kışkırtmalarıyla hazırlıklı bekleyen birtakım “nümayişçilerin” sataşmaları başlatılmış, grup, Erzurum olayları bahanesiyle doğruca Trabzon’a doğru yola çıkarılmıştır.

Mete Tunçay: Trabzon’a sokulmayan heyet üyeleri bir motora bindirilerek, Karadeniz sularına açılmak zorunda bırakılmışlardır. Başka bir motora bindirilen kayıkçılar kahyası Yahya Kahya’nın adamları, Mustafa Suphi’leri taşıyan motora Sürmene açıklarında ulaşmış; Faik Reis’in emrindeki caniler, “elleri kelepçeli” oldukları söylenen 14 insanı öldürerek Karadeniz’in sularına atmışlardır. Tarih 28/29 Ocak 1921’dir ve katledilenlerin içinde Ethem Nejat da bulunmaktadır.

Bu arada, Mustafa Suphi’nin Rus eşine yapılanların ise çok anlatılamayacak vahşette olduğu söylenir…

İsmail Göldaş, “Yahya’ya, Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın da içinde bulunduğu heyeti ‘ortadan kaldırması’ emrini kim vermiştir? Bu soruya şimdiye kadar ‘net bir yanıt’ verilememektedir” diyor ve şöyle devam ediyor:

Her olgu, somut koşullara, yere ve zamana; sınıfsal olayların gelişme seyrine uygun olarak ele alındığı zaman doğru biçimde çözüme ulaştırılabilir. İncelemekte olan olgu, kendisini çevreleyen toplumsal ve sınıfsal koşullardan soyutlanarak ele alınamaz. 1920 sonları ve 1921 başlarında, Türkiye’de yaşanılan olaylar ‘Ankara Hükümeti’nin sola karşı uygulamaya koyduğu ortadan kaldırma siyasetinin açık izlerini taşımaktadır. Bu siyasi tercih, Erzurum’da o günlerde otorite olduğu düşünülen Karabekir’in siyasi tercihi ile de uyum içindedir. Dolayısıyla 28/29 Ocak olayı, günün bu ‘siyasi koşulları’ tahlil edildiğinde ancak gerçek tahlile ulaşılabilir. ‘Gerçeğin bütün görünümleri zorunlu ve karşılıklı bağlarla birbirine bağlıdırlar.’

Ethem Nejat’ların olayı gibi siyasi olaylarda, elbette ki ‘tetiği çekenin’ çok önemli rolü bulunmaktadır; ancak gerçeği yalnızca bu görünümüyle ele almaya kalkışmak, somut gerçeğin kavranılmasını zorlaştırır. ‘Tetiğin çekildiği zaman ve mekân’ tetiği çekeni de çevreleyen genelin yalnızca bir yönünü, üstelik çok önemli bir yönünü gösterir.

Örneğin, Talip Öztürk’ün öldürülmesinde ‘tetiği çeken kişinin’ elbette ki olayda çok önemli sorumluluğu vardır; ancak düşünmek gerek, ‘tetiği çekme olayı’ o günlerde ülkenin içinde bulunduğu ve ‘tetik çekeni’ de kuşatan ‘mekân ve zaman’ içinde, siyasi koşulları ‘ilerici ve demokrat aydınların’ katledilmelerine yönelik ortamda gerçekleşti. Esas tayin edici olan da günün bu siyasi genel tercihinin koşullarıdır. Yahya Kahya’nın ve Kazım Karabekir’in olaydaki sorumlulukları elbette ki yadsınamaz; bir şartla, onları da o günlerde kuşatan ‘solun yok edilmesi’ siyaseti ile birlikte ele alınırsa. K. Karabekir tarafının da bu koşullara katkıları mutlaka olmuştur. Yalnızca, benim demek istediğim günün siyasi atmosferi de ele alınarak somut gerçeğin kavranmasında çok daha gerçek çözüm yolu bulunabileceğidir. ‘Şeyleri, kavramları, birbirleri üzerindeki karşılıklı etkileri içinde’ ele almak gerekir. Ve her şey kendi aralarında birbirini etkileme durumundadır. Dolayısı ile, her şeyden önce olguları bütün gerçeklikleri ile ve doğru olarak saptamak gereklidir.”

       NEJAT’IN ÖĞRETMEN ÖRGÜTLENMESİNE KATKISI

İsmail Göldaş, Ethem Nejat’ın Bursa Darülmuallimi Müdürü’yken “Muallim Yurdu” adıyla önemli ve önemli olduğu kadar da ilginç bir öğretmen kuruluşunun gerçekleşmesine önayak olduğunu vurgular. Yahya Akyüz’den alıntılayarak “Yeni Fikir Dergisi” ve “Muallim Yurdu” ile ilgili aşağıdaki bilgileri verir:

Bursa muallimleri bazı müteşebbis ve vatanperver arkadaşların teşviki ile bir Muallim Yurdu küşad eylediler. Muallimler Yurdu’nun maksad-ı tesisi: Muallimleri aynı fikir ve aynı gaye-i milli ile birleştirmek, tarz-ı terbiyede bir vahdet temin eylemek, tekakkiyat-ı terbiyeyi ve ilmiyeden birbirlerini gerek müsâhebe (sohbet) ve gerek mübâhase (tartışma) ve konferanslarla haberdar etmek ve bahusus (özellikle) muallimleri kahvehane hayatından çekip kurtarmak (…) Nice muallimlerimiz mekteplerinden, işlerini bitirir bitirmez hemen kemal-i istical (büyük bir acele) ile kahvehaneye koşar, halkın huzurunda kahve, nargile çeker hatta tavla vs. oyunlar oynarlardı. Bu hal yalnız Bursa’ya değil, her yere münhasır idi. Şükür Muallimler Yurdu, muallimleri bu miskin hayattan kurtarıyor. Muallimler Yurdu her zaman açık bulunacak, bütün gazete ve risalelere abone olacak, hatta muallimlerin kahvelere müracaattan istiğna (elçekmeleri) ettirmek için, çay ve nargile de bulunduracaktır.

Muallimler Yurdu’nun riyaset-i fahriyesinin (fahri başkan) Abbas Halim Paşa kabul ettiler (…)”

İsmail Göldaş, fahri reisliğini şehrin valisi bulunan Abbas Halim Paşa’nın yapmakta olduğu bu ilginç öğretmen kuruluşunun, adında anlaşılacağı gibi cemiyet (dernek) olma özelliğinden çok “tipik bir öğretmen lokali” özelliği taşıdığı ile ilgili yine “28/29 Ocak 1921 Unutma Mustafa Suphi ve Yoldaşları” adlı kitaptan alıntılar yapar:

Açılan yurdun, öğretmenleri kumar oynamaktan, kötü alışkanlıklardan kurtarıp; gazete ve dergilerin okunduğu ilmi ve eğitimi ilgilendiren konuşmaların yapılacağı, bu arada çay ve nargile de içilebileceği bir nevi ‘şehrin aydınlarının devam edeceği’ tipik bir ‘öğretmen kulübü’ olduğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi, Ethem Nejat bu dönemde etkili Türkçüler arasında yer almaktadır. Ancak Muallim Yurdu’nun 1908’lerden beri devam edip gelmekte olan öğretmen örgütlenmesinin halkalarından biri saymak gerekiyor. Zenon, Ethem Nejat’ın ‘muallime ve muallimler arasında teşkilat işlerine dair propaganda yapmakta’ olduğundan bahsetmektedir ki, Ethem Nejat ‘Arkadaş’ başlığını taşıyan yazısında Ethem Nejat’ın ‘eskiden beri gençlik arasında ve yoksul münevverler arasında teşkilat işleri için de kafa yormakta’ olduğunu, onun, 1910 ve 1914 senelerinde Eskişehir’de oturarak, ekseri Anadolu merkezlerindeki muallim ve muallimelerini’ örgütlemekte olduğundan bahsetmektedir..

ÖĞRETMENLERİN KURTULUŞU KENDİ ELLERİNDE

Ethem Nejat’ın öğretmen ve öğretmen örgütleriyle, en önemli sayılabilecek yazısı, İfham gazetesinde, 1920 Şubat’ında yazmış olduğu ve tam çevirisi Sayın Rasih Nuri İleri’nin kitaplığında sağladığımız ‘Muallimlerin Düşmesi Nasıl Önlenebilir?’ makalesidir.

Ethem Nejat yazısında, öğretmenlerin kurtuluş yolunun kendi ellerinde olduğunu, tek tek hak aranamayacağını, ancak dernek kurarak gerçek çıkarlarını savunabileceklerini savunmaktadır. Öğretmenlerin birer fikir ve kafa işçisi olduklarını ve kapitalizme karşı gereken mücadeleye atılmalarını öğütlemektedir:

“… Muallimler, sükût eden ve sükût ile memleketi tasavvur edilemeyecek kadar derin bir felakete götüren mesleği kurtarma için bir yol bulunmak mecburiyetini bugün vicdanen duyuyorlar.

Muallimler büyük ve cemiyete pek müfid olan faillerinin her ferdinin nefi ve hukukunu temin edecek kuvvet ve vasıtalara sahip oldukça, her mürebbi yuvasında tok ve müsterih yaşadıkça mesleği kurtaracaklardır. Halâs yolu muallimin kendi elinde kendi kudretinde, fakat muallim bunu bilmiyor, istimal edemiyor (kullanamıyor). Zavallı vatanperver ve cesur dostlarının bana sordukları ‘nasıl’a hülastan cevap vereceğim.

Hakların münferiden davası asrı geçeli çok oldu… İktisatta bile infiratçılık (tek tek hak savunma anlamında) iflas etmiş, bitmiş iken dâvây-ı hakta hiçbiri olur mu? Muallimler mesleklerinin davasını kurtarmak için daha mehal cemiyet halinde ibraz-ı faaliyet eylemelidirler (Çalışma göstermelidirler).”

Yazısında Ethem Nejat, öğretmenlerin ortaçağa özgü dernekler kurduklarını söyleyerek bunun “acıklı bir hal” olduğunu vurgulamaktadır. Yazısında Maarif Nezaretlerini eleştirerek şöyle demektedir:

Hükümetler ve Maarif Nezaretleri her yerde daima muhafazakârdır. Muhafazakârlık arkasında daima istibdat gizlenmiştir. Muallimlik serbest bir meslek olduğu, erbâbı inlapçı oldukları halde, muallimler ekseriyetle hükümetlerin istibdat ve zulmüne alet ve vasıta olmuşlardır. Bu delâletten kendi sınıflarının da mutazarrır olduklarını hiç idrak etmemişlerdir. Faraza Alman militarizmini kökleştiren, tesis eden muallimlerdir. (…) Muallimler kusurlarını inkılâptan sonra çok takdir ettiler; fakat eyvah ki giriftar oldukları âlâm (elemler) beyhude çekilmişti.

Muallimler sınıflarını bulamıyorlar, en büyük kusur burda. Muallimleri iğfal eden pek çok muharrir ve âlimler vardır; onlar eserleri ile vaazlarıyla daima hey’ât-ıt’ alimiyeyi sınıflarının aleyhine sevk eder ve çalıştırırlar, o âlimler, o muharrirlerdir ki ekseriyetle sermayedarlara satılmışlardır. Kapitalizm ise muallimi kendi kârına bilvasıta çalıştıran bir entrikacıdır (…)”

Yazısının sonunda Ethem Nejat, muallimlerin ‘teşkilâtlanmalarını, haklarını yeklisan ve yekharaket halinde talip etmelerini’ istemektedir:

Muallimlerimiz hem pek sevdikleri meslekleri ve hem vatanları hem kendi şahsi menfaat ve hayatları için bu nevi teşkilatları aramalı, bulmalı tesis eylemelidirler. Ve illâ daha çok zaman âciz, mahruh (Yaralanmış) ve sefil kalacaklardır.”

*Türkiye’de zeki-çalışkan köy çocuklarından ilkokul öğretmeni yetiştirilmek üzere 1935 yılında hazırlıklarına başlanılan 1937’de denemesine girişilen, 17 Nisan 1940 yılında da dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel zamanında yasallaşan köy enstitüsü sistemi, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Tonguç döneminde büyük başarı elde etti. 

(Süleyman Boyoğlu) 

13 Nisan 2026 Pazartesi

İÜ ÖĞRENCİLERİNİN "NAMIK ABİ"Sİ...

 

İstanbul Üniversitesi (İÜ) öğrencileri ders notları, geçmiş sınav soruları, KPSS sınav sorularıyla ilgili çıktıları fotokopiyle çoğaltırlar...

Sadece İstanbul Üniversite öğrencileri mi? Tüm üniversite öğrencileri bu yöntemi ''ucuza mal olsun'' diye tercih ederler. İÜ ve Vezneciler bölgesinde bu nedenle çokça fotokopici bulunmaktadır. Ancak İÜ öğrencilerinin tercihi yarım asırdan fazla bir zamandır Bozdoğan Kemeri Caddesi No:21'de fotokopi işi yapan Detay Fotokopi'dir.

Nedeni de mütevazi ve öğrencilere yardımseverliği ile bilinen sahibi Namık Harmancıoğlu'dur. Öğrencilerin “Namık Abisi” Harmancıoğlu, üniversite hocalarının da “Strateji Hocası”dır.

Öğrencilerin “Namık Abi”si, üniversite öğretim üyelerinin kendisine bu ismi takmalarını ise şöyle açıklıyor:

Üniversite hocaları ders notlarını bir fasikül halinde veriyorlardı. Hocalarla görüştüğümde bu ders notlarını bir kaç bölüm halinde vermelerini, zira bir fasikülün öğrencilere maliyetinin ağır olduğunu söylüyordum. Sonra dediğimi uyguladılar ve bana da 'Sen bizim artık strateji hocamızsın' demeye başladılar. Yani hem öğrenciler hem de üniversite hocalarıyla karşılıklı iyi ilişkilerimiz var.

Dükkanıma gelen hiç bir öğrenci kardeşimi parası olsun, olmasın geri çevirmedim.

15 YIL SONRA HELALLEŞME

Hatta bir öğrenci kardeşim 15 yıl sonra bana olan borcunu o zamanın parasıyla getirip verdi; 'Hakkını helal et Namık Abi' dedi, helalleştik. O kardeşim vicdanen rahatlamış oldu...

        Ya kardeşim o zamanın parasıyla bu günün parasının değeri bir mi? Olur mu böyle bir şey bile demedim.

        Karnı aç olan ve bana nazı geçen; 'Namık Abi bugün açım, bana yemek ısmarlar mısın? diyen hiç bir kardeşimi de geri çevirmedim.”

        Harmancıoğlu, üç yıl yanında paraya ihtiyacı olan bir öğrenciyi çalıştırdığını, kasayı kendisine teslim ettiğini ve hiç bir zaman kazançla ilgili hesap sormadığını vurguluyor...

            PANDEMİDE ÖĞRENCİLERİN JESTİ

        Öğrencilerin Namık Abi'si Pandemi döneminde mezun olan ancak kendisiyle irtibatı koparmayan öğrenci kardeşlerinin yaptıkları jesti de unutmuyor:

        “Pandemi sırasında uzun süre dükkanım kapalı kaldı. Mezun kardeşlerimden bir grup öğrenci beni merak etmişler; 'Namık Abi'nin iki çocuğu var. Ona bir yardım yapalım diyip, aralarında 8 bin lira toplayıp getirip verdiklerini de ömrüm boyunca hiç unutmayacağım.”

        Biri 7 biri 11 yaşında iki erkek çocuğuna hem annelik hem babalık yapan Namık Harmancıoğlu, 1999 yılından beri Vezneciler'deki dükkanında fotokopi işi ile uğraştığını, ancak işin eski tadının kalmadığını söylüyor.

            ÂŞIK İHSANİ İLE TANIŞMASI

         Bu arada, konuyla ilgili olmasa da Namık'ın unutamadığı bir anısını da buradan aktarmak istiyorum... Namık, halk müziği sevdalısı bir arkadaş.. Sohbetimizde 1970 ve 1980'lerde sol grupların, demokratların, halkın sevgilisi olan ozanları da andık. Namık, o dönem sahnelerde bir kasırga gibi esen, eserlerini seslendirirken bir aslan gibi kükreyen Âşık İhsani'yle nasıl tanıştığını, büyük bir beladan nasıl kurtulduklarını ise şöyle anlattı:

        “Askerden yeni gelmiştim. Malatyalı bir arkadaşımın Küçükyalı'da belediyenin bir hizmeti olan 'Halk Tanzim Satış Yeri'nde bir dükkânı vardı. Bu arkadaşım askere giderken yeri bana teslim etti.

        Dükkânda, Halk müziğine düşkünlüğümden dolayı teyp kasetinden 'Dostum Dostum' adlı bir eseri dinliyordum. O sırada önümde bir adam durdu; 'Ne güzel bir türkü... Beni tanıdın mı?' dedi. Hayır tanıyamadım, dedim. Kendisini tanıttı. Âşık İhsani'nin adını duymuştum, ama yakından tanımıyordum. Konserlerine de gitmişliğim yoktu.”

        Namık ile Âşık İhsani sohbet ederlerken çevreden bir grup, ülkücülerin sembolü olan “kurt” işaretini yapmaya başlarlar. Sahnelerde yerinde duramayan, kükreyen İhsani dayanamaz o da onlara genelde solcuların yaptığı “Zafer” işaretiye karşılık verir ve “İşaret öyle değil ulan böyle verilir” diyerek yerinden kalkar. İhsani yerinden kalkınca kalabalık ikisinin üzerine yürür. Namık şaşırır, ama Âşık İhsani, korkusuzca onlarla bu kez ağız kavgasına başlar. Bundan sonrasını Namık şöyle anlatır:

        “Beni de el kol, kafa göz işareti ile tehdit etmeye başladılar. 'Senin Ümraniye'de oturduğunu biliyoruz' bilmem ne demeye başladılar. O sırada çevrede bulunan Kürt vatandaşlar devreye girdi, ortamı yatıştırdı. Eğer onlar olmasaydı neler olurdu bilemiyorum! Ama, ben bir daha Küçükyalı'ya gitmedim...”

(Yazı ve fotoğraflar:Süleyman Boyoğlu)


26 Mart 2026 Perşembe

EĞİTİME ADANAN BİR ÖMÜR...

 

       Anı yazmak hele de bunları bir kitapta toplamak çok zor bir iş… Herkes anı yazar, ama kendisine ve birilerine dokunan konulara kolay kolay değinmez. Değinse bile fazla eşelemez konunun etrafında dolanıp durur…

Anıya konu olacak ünlü bir kişiyse ona hiç dokunulmaz, adının ilk harfi dahi yazıda belirtilmez. Bunu nereden biliyorum ünlü yazarımız Aziz Nesin’in oğlu Ateş Nesin’den biliyorum.

Ateş Nesin, 2006 yılında Nesin Yayınları’nda çıkan “Babam Aziz Nesin” kitabında bazı gerçekleri dile getirdiği için adeta “aforoz” edildi. Gazete ve dergilerin çoğu babasının, ablası Oya’nın ve kendi yaşadıklarını, gördüklerini anlattığı için sayfalarında yer bile vermedi.

Ateş ağabey, benim için çok iyi bir dosttu. Bana; “Gerçekleri yazmayacaksam, niye anı yazayım. Anı yazmak cesaret işidir” derdi.

Hassas bir insandı Ateş ağabey, ne kalbi ne de beyni babasına yöneltilen eleştirilere dayanamadı, sessiz sedasız bu dünyadan göçüp gitti.

İşte tam da Ateş ağabeyin söylediği gerçekleri hiç gocunmadan ve sakınmadan yazan bir kitap elime geçti. Kim mi bu cengâver dediğinizi duyar gibi oldum. Kitabı yazan benim doğduğum memleketten yıllar önce göç eden, gittikleri yerde “Katırcılar” olarak anılanların torunu Milli Eğitim eski müfettişlerinden Kamil Demir

Kamil Demir, Cumhuriyetin ilanından yıllar sonra okula kavuşan Amasya’nın Göynücek ilçesi Tencirli köyünde dünyaya gelir. İlkokulu köyünde başarılı bir öğrenci olarak tamamlar. Sonra ortaokulu Çorum’da, Amasya’da yakınlarının yanında zor şartlar altında tamamlar. Liseye Amasya Lisesi’nde başlar.

YAŞAR KEMAL VE FAKİR BAYKURT KİTAPLARI

Amasya Lisesi’nde Amasya Halk Evleri Kütüphanesi’nin, Amasya Beyazıt Kütüphanesi’nin müdavimi olur. Yaşar Kemal, Fakir Baykurt ve Nâzım Hikmet’in kitaplarıyla tanışır. Halk Evinde sol grupların tartışmalarını ve atışmalarını dinler. Ezilen ve yokluk yoksulluk çeken bir çocuk olduğu için sola sempati duyar.

Yokluk ve yoksulluk İstanbul’da da yakasını bırakmaz. Beyoğlu Ticaret Lisesi’nde okurken Esentepe’de bir binada kapıcılık yapan ağabeyi Kemal’in yanına yerleşir. Okul çıkışı burada ağabeyinin yaptığı “kapıcılık” işini yapar. Ağabeyi tası tarağı toplayıp Göynücek’e dönünce Kamil Demir, yalnız kalır. Mahalle muhtarının yanında hem çalışır hem de okula devam eder. Okul derneğinin aldığı giysiler ve okulda öğlen verilen yemekle karnını doyurur.

1 MAYIS 1977 KANLI İŞÇİ BAYRAMINDA

Okulu bitirince bir petrol şirketinde müdürlük yapmaya başlar. Müdürlük yaparken işçilerden yana tavır alır; onların sendikalaşması için çaba sarf eder. İşçileri işverenin karşı çıkmasına rağmen Taksim’de 1 Mayıs 1977’de düzenlenen ve 35 işçinin katledildiği “İşçi Bayramı”na götürür.

Bu arada baba ve annesinin önerisiyle teyzesinin kızı Emine Hanım’la evlenir. Beşiktaş’ta Devlet Tatbiki Güzel Sanatları Yüksek Okulu’nun Mimarlık bölümünün gecesine kayıt yaptırır. Okul bombalanınca gece bölümü gündüze kaydırılır. Çalışmak zorunda olduğu için okulu bırakır. Tekrar üniversite sınavlarına girer, Amasya Eğitim Enstitüsü’nü kazanır. Burayı da kapatırlar Ankara Eğitim Enstitüsü’ne bütün öğrencileri gönderirler. Kamil Demir, Enstitüyü bitirir. Vekil öğretmenlik yapmaya başlar.

İLK ÖĞRETMENLİĞİ KAĞIZMAN’DA

1980 yılında tayini öğretmen olarak Kars iline çıkar. Sonra Kağızman ilçesine bağlı Kuloğlu köyünde öğretmenlik yapmaya başlar. Yarıyıl tatilinde eşini ve iki oğlunu da Kuloğlu’na getirir, bir ev tutar. Tutar ama evin tuvaleti yoktur. Tek odalı ev için hemen ev sahibiyle birlikte bir tuvalet çukuru açarlar, üstüne derme-çatma bir tuvalet yaparlar…

Burada hastalara, zor durumlarda kalanlara eşiyle birlikte yardımcı olurlar, sevilirler… Buradaki anılarının en ilginci de hastalanan danaya oğluna içirdikleri solucan ilacı içirip iyileştirmeleridir.

Kamil Hoca, okula yakın bir komşusunun 19 yaşındaki kızının Manisa ilinde 65-70 yaşlarında birisine 50 koyun karşılığı verilmesinden de hüzünle bahseder.

Daha sonra tayini Van’a çıkar. Van’ın Çatak ilçesi Dalbastı (Humar) köyünde çok zor şartlarda, ama sıcak insanların arasında görev yapar. Eşi ve çocukları da köylülerle kaynaşır… Okul çocuklarıyla bir tiyatro topluluğu kurar, oyunlar sergilerler.

Sonra tayini 1986 yılında kendi ilçesine çıkar. Çayan köyünde öğretmenlik yapmaya başlar.  

Kendisini eğitime ve çocuklara adayan Kamil Demir, boş durmaz, çalışmaya, yükselmeye devam eder. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yöneticiliği ve Denetçiliği, Teftiş, Planlama ve Ekonomi bölümünü 1993 yılında bitirir. 10 Kasım 1994’te Ordu ilinde ‘Müfettiş Yardımcısı’ olarak göreve başlar. İki yıl sonra Milli Eğitim Müfettişi olur. Sonra tayini 1997 yılında İstanbul’a çıkar, bu ilde müfettişliğe devam eder.

İşte İstanbul’da müfettişlik yaparken yakından tanıdığım Kamil Demir’den 25 Mart günü aldığım bu güzel kitabı hemen okumaya başladım ve bitirdim. Bugün de keyifle okuduğum bu kitapla ilgili duygu ve düşüncelerimi paylaşıyorum…

Tavla oyununda bir tek puluyla benden oyun kazanan Kamil Hoca! Eline ve beynine sağlık…

(Süleyman Boyoğlu)

24 Mart 2026 Salı

ŞARLO BENİM EN YAKIN KOMŞUM!..

      

     Sevgili.............!

     Şarlo yani nam-ı diğer Charlie Chaplin benim en yakın komşum olan geçmişimde iki adım geriye gidince hiç konuşmayan, bir melon şapka ve bıyık ve baston ve rengarenk siyah-beyaz durur karşımda ve hep susar…

Sessizliğime parsel parsel alan açmıştır Şarlo’nun susmaları, sonra bir bahçe inşa edersiniz o bakir sessizlikte ilk aklıma gelen kasımpatı derler  ki krizantemdir o çiçek kadim çağlarda platonik sevdalarıma öncülük etmiştir sessizlik tarlamda.

Sonra bir ses duyarım, en yakın komşumdan gelir yani geçmişimden, Şarlo seslenir en sessiz sesiyle; "Şarlo konuşmaz, Şarlo konuşursa ölür."

Çok konuşurlar, ancak suskunluğuma eşlik eden insanlar var hayatımda. İstemeyenleri hafızamdan otomatik silen bir yazılım geliştirdim.

Kendimle bütünleşmek, eğlenmek, oynaşmak istiyorum, ne çok kişinin susanı oldum ben ve  herkesin bir susanı olması gerekir…

Bazen susarak hem de kana kana susarak daha çok konuşabileceğimize inanıyorum, en kıymetli anlarımdır benim  sessizliğim ve o arada durabildiğim zamanlardır... Denemek gerek… Demlenmek gerek bir süre, sonraki konuşmaların tadı bi başka olacak…

00,35 gece yarısı haberleri Hindistan-Pakistan çatışmış  hangi taraftan olduğu önemli değil, diğer taraf öbürünün   uçağını düşürmüş ölüler varmış, şehitlik mekanizması onlar içinde çalışacak mı acaba? Bilirkişi en kalın sesi ile zaten konuşuyor. Ölüler yaralılar falan diye.

Susmaya vaktimiz yok diyorsanız! Şarlo yine konuşmadan ve filmin sonunda susarak yazdığı gibi; “gülümse, umudunu kaybetme, başaracağız” ...diyerek yine susmuş zaten..

Sonra gece yarısının kahredici sessizliğinde aklına gelir Nazım Ustanın hapiste yatacak olanlara öğüt vermesi….

………

bir de kim bilir

sevdiğin kadın seni sevmez olur,

ufak iş deme,

yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir.

içerdeki adama."

Suskunluğuma ortak oldunuz bir gece yarısı..

Şarlo’nun yaptığı gibi alt yazı ile sustum size..

Gece yarısını geçtik sabaha ne kaldı kapıyı açtık avluya çıktık iki adım sonrası sokak kapısı çamurlu….

Günaydın…...

(Sakip Bayhan)

BALTACIOĞLU'NUN ÖĞRENCİSİ FİKRET MUALLA ÜZÜNTÜSÜ...

 

        İstanbul Üniversitesi’nin ilk rektörü olan, bir süre de Edebiyat Fakültesi’nin dekanlığını yapan Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik, resim pedagojisi derleri verirken öğrencisi olan ve ünü daha çok Avrupa’da bilinen ressam Fikret Mualla’nın 20 Temmuz 1967 tarihinde Fransa’da öldüğünü öğrenince çok üzülür.

Baltacıoğlu, 1934 yılından beri yayınladığı aylık sanat ve fikir gazetesi Yeni Adam’ın 1968 yılı Temmuz ayı sayısında öğrencisi Fikret Mualla’yı nasıl tanıdığını ve ölümünü nasıl öğrendiğini şöyle anlatır:

“Yıllar önce Güzel Sanatlar Akademisinde estetik, resim pedagoji dersleri verirken benim öğrencim olan olmuştu. Sonra ben kürsümden atılıp da ‘Yeni Adam’ı çıkarmaya başlayınca bir gün idarehaneye gelip beni gördü. Resimlerini basmaya başladık. 1939’da basılan “İnanmak” adlı piyesimi de resimledi.

Mualla benim yaşama boyunca tanıdığım insanlar arasında dikkatimi çekenlerden biri idi. Oluşu duruşu, düşünüşü, yaşayışı bambaşka olan bir insandı.”

VAPURA BİNMEKTEN VAZGEÇME

Baltacıoğlu, bir gün akşama doğru Karaköy Köprüsü (Galata Köprüsü) üzerinden yürürlerken Fikret Mualla’nın, şu sözleri söylediğini aktarır:

-Bu sabah iyi bir kahvaltı ettim. Karnımı doyurdum.

        Çok üzüldüm. Besbelli ki karnı açtı. Üsküdar vapuruna binmekten vazgeçtim. Hemen Karaköy’de bir lokantaya girdik. Yemek yedirdim. Mualla’nın durumu beni çok sarmıştı.

        Aradan yıllar geçti. Avrupa’ya gittiğini orada kaldığını işittim. Kendisinden bir tek mektup aldım, o kadar. Öldüğünü de bir yıl sonra son günlerde öğrendim…

        Üzüntüm çok büyük oldu."

        Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, 23 Ağustos 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan “Fikret Mualla” başlıklı Fikret Ürgüp imzalı yazıdan alıntı yapıyor:

        “Evet, Temmuz 1967 ortasında, Fransa’nın güneyinde, Aşağı Alp dağlarının eteğinde, Reyn köyündeki iki odalı evinde hastalanmış; hastaneye kaldırmışlar; sonra yoksullar evine. Koskoca Fikret Muallâ ölmüş. Bir yere gömmüşler. Ama, onu koruyan bir kadın varmış, O aralık İsviçre’de, kocasının yanındaymış; ona haber vermişler. Fikret Muallâ’nın ölüsünü alıp Türkiye’ye getirecek; ona bir mezar yaptıracakmış.”

        Baltacıoğlu, yazısının sonunda; “İnsan Fikret Mualla’yı düşününce bocalamaya başlıyor, bir türlü karar veremiyor: Fikret Mualla’ya mı acımalı, yoksa memleket değerlerini tanıma işindeki geriliğine mi üzülmeli?” diyor…

        Bu arada, Fikret Mualla İstanbul’da yaşarken Kadıköy Moda’da sanatsever Salah Cimcoz, kendisine bir yer tahsis eder. Bu evde Cimcoz’un çocuklarından Emel hanıma resim dersleri verir.

        Sonra Emel Hanım eski Cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk’ün eşi olur. Fikret Mualla’nın cenazesi Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün ilgilenmesi sonucu 1974 yılında İstanbul’a getirilir ve Karacaahmet Mezarlığı’nda toprakla buluşturulur.

        (Süleyman Boyoğlu)

18 Mart 2026 Çarşamba

KUTAY-SERTEL VE NÂZIM HİKMET...

 

        Tarihçi-yazar Cemal Kutay, 7 Ekim 1978 tarihli Son Havadis gazetesindeki “Sohbet” adlı köşesinde Son Posta gazetesinin kurucularından ve 1945 yılında tahrip ve yağma edilen TAN gazetesinin sahibi gazeteci Mehmet Zekeriya Sertel’i anlatmış.   

Cemal Kutay, Zekeriya Sertel’in yazdığı “Nâzım Hikmet’in Son Yılları” adlı kitabı ile ilgili yazısına şöyle başlamış:

“Rahatlıkla diyeceğim ki, Zekeriya Sertel, Nazım Hikmet’i gerçek yüzü ile anlatmadan gözlerini kapasa idi vazifesini yapmamış bir faninin azabı ile aramızdan ayrılacaktı. Onu yakından tanıyanlar kendisinden bu temel hizmeti beklemekte haklı idiler.

 1890 doğumlu Mehmet Zekeriya bugün 88 yaşındadır. Bu yaş erişilmiş üst zirve olarak bir şeyler anlatabilme mutluluğuna varabilmiş kişiler için susulacak zaman değildir: Zekeriya Sertel de, kendinden sonrakilere bazı şeyler söyliyebilecek insanlar arasındadır. Vazifesini yapıyor… Ne mutlu o kişilere ki, bu çağlarda ortaya koydukları, müsbet-menfi; iyi-kötü tartışmalara, tasdikler veya redlere konu olabiliyor.”

      SON POSTA GAZETESİ’NİN KURUCULARI

 Kutay, Zekeriya Sertel’i 1930’larda tanıdığını, o günlerde de emekleri ve imzası ile tanınmış fikir adamları arasında olduğuna vurgu yapıyor, şöyle devam ediyor:

“Dört arkadaş halka ve ülkeye dönük bir gazete çıkarmak kararında idiler: Adını da Zekeriya koymuştu. Pek alışılmamış, vatan millet sakarya dışı bir ad: SON POSTA.

Çünkü Amerika’da, Columbia Üniversitesi’nde gazetecilik tahsili yapmıştı. Gazetenin asıl ödevinin son haberleri verme olduğu inancında idi. O günlerde böyle düşünebilmek, gazetecilik anlayışını yadırgatan bir başka görüştü. 

Ben de sahibinin Gazi Mustafa Kemal olduğu Ankara’nın TEK gazetesi Hakimiyeti Milliye’de idim. SON POSTA’nın hizmet anlayışına uyabilecek genç bir Ankara muhabiri arıyordu. Bu kalem aynı zamanda, milli mücadelenin Türk vatan ve milletine vaat ettiği hizmetleri, yakın uzak geçmişle kıyaslayabilecek nitelikte olacaktı: Hemen anlaştık. Hem asıl vazifeme devam edecek, hatta Hakimiyeti Milliye’de olmanın imkanlarını, devletin resmi sesi’nde yer alamayacak gerçekleri SON POSTA sütunlarında verecektik.”

Kutay, gazetenin başlığı yanında üç sloganı da hâlâ hatırladığını belirterek, “Halkın Gözü, Halkın Kulağı, Halkın dili… SON POSTA’nın diğer üç sahibi, Selim Ragıp Emeç. Ali Ekrem Uşaklıgil, Halil Lütfi Dördüncü fikir ve basın hayatımıza kendi alanlarındaki hizmetleriyle iz bırakmış üç hatıra bugün… Zannederim SON POSTA kadrosundan ikimiz kaldık hayatta” diyor.

KUTAY’A GÖRE SERTEL’İN SOLCULUĞU

Zekeriya Sertel’in İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Fransa’da Sarbonne Üniversitesi’nde sosyoloji okuduğunu, o yıllar ünlü Fransız sosyalist düşünürü Jean Jaures’in fikirlerinin hüküm sürdüğü yıllar olduğuna işaret eden Cemal Kutay, şunları yazıyor:

“Zekeriya’nın SOL’culuk eğiliminin bugünkü ölçülerle hiçbir ilgisi yoktu. Jaures başında olduğu 1 Humanite gazetesinde, kurbanlarının başında bizim imparatorluğumuzun bulunduğu sömürülen ülkelerin hakkını savunuyordu. Nitekim Balkan Harbinde Türklüğe reva görülen haksızlıklara Fransız parlamentosunda tek başına karşı çıkmıştı.”

Kutay, Sertel’in Amerika dönüşünde Ankara’da MATBUAT UMUM MÜDÜRÜ olduğunu hatırlatıyor:

“Hâlâ yeri boş olan AYIN TARİHİ onun himmetidir. SON POSTA’ya aradığı Ankara Muhabiri’ni bulabilmek için yıllar sonra geldiği zaman, beraberce şehrin semtlerini gezerken Milli Mücadele seneleri ile kıyaslamalarını yapar. Bend Deresi’nin hâlâ açıktaki kirli su birikintilerine bakarak: “-Daha Çankaya’dan keskin bir gözün görebileceği yere elimiz uzanmadı. Türkiye büyük ülke… Zamanda sel gibi akıyor.” dediğini hatırlarım.

 “SERTEL MODA KOYU SOSYALİZMİ YAPIYOR!...”

Bütün bu teşhisler içinde şahsi yaşantısı, imkanlar elverdiği zaman mükemmel bir burjuva hüviyeti içinde idi: Yine aradan seneler geçmişti. Ben, Hakimiye Milliye’nin devamı olan ULUS’ta yazılarıma devam ediyor, bir yandan tarih kitaplarımı yayınlıyordum. Zekeriya SON POSTA’dan ayrılmış. TAN’a geçmişti. İttihad ve Terakki tefrikam TAN’da yer bulmuştu.”

1936 yılının yazında ULUS gazetesinin başyazarı Falih Rıfkı Atay’ın kendisine; “-Gel seninle Zekeriya’nın Moda’daki villasına gidelim de bir çay içelim…” dediğini anlatan Cemal Kutay, şunları kaydediyor:

“Bugün de yerinde olan ve Moda koyunu en güzel ve engin manzarası ile kucaklayan bahçeli köşke girerken, Falih Rıfkı, o koskoca hakikatleri bir tek cümleye sığdıran nükte gücü ile gülerek dedi ki:

“-İşte Zekeriya burada Moda koyu sosyalizmi yapıyor!...” 

Bu teşhisin içinde Zekeriya Sertel’in en mükemmel tarifi’nin olduğuna inanmışımdır. Bugünkü solcular ona, eski tüfek diyorlar: Yanlış ve haksız… Zekeriya hiçbir zaman onların sandığı ve bildiği anlamda SOL değildi: Sanırım kendisini, eşi Sabiha Sertel’le karıştırıyorlar: Gerçek yapısı ile tanımadıkları için…

Nazım Hikmet kaosu Zekeriya’nın kalemi ile aydınlığa çıkmaktadır. EN BÜYÜK KOMÜNİST BİR ŞAİRİ’nin dramı var: Hayal ettiği insancıl düşüncelerin KOMÜNİZM denilen inkarlar ve zulümler tatbikatında asla gerçekleşemiyeceği hakikatinin yarattığı acı dramın satırları… Bu, Nazım Hikmet adlı komünist şairinin de ruhu için yerine getirilebilecek asil ve büyük dostluk armağanı’dır: Zekeriya’nın yerine getirdiği hizmet, Nazım’ın gaflet yolunun yeni yolcularını huzursuz edebilir. Etsin… Ama gerçekte bu emekte bahtsız bir insanın kendinden sonra aynı çıkmaza ve ayıltma himmeti var: Gerçek dostluk da budur zaten…

Ancak, kendisinin yapabileceği bu hizmetin her şeyden önce Nazım Hikmet için kefaret olduğuna inanmış olmakdır ki, Zekeriya’yı, bu yaşında ve dinlenme köşesinde vazife başı ettirmiştir: Benzer yol gafletindeki yolcuların şimşeklerini üzerine çekme bahasına…

Eski dostum hizmetlerine bir yenisini eklemiştir.”

(Süleyman Boyoğlu)

14 Mart 2026 Cumartesi

ÇOCUKLUĞUM VE DAVUTPAŞA KIŞLASI...

 

                                           Davutpaşa Askeri Fırını şimdi bu halde

İstanbul-Esenler’de uzun yıllar askeri kışla olarak, olağanüstü hallerde bir bölümü “cezaevi” olarak hizmet veren Davutpaşa Kışlası’nın adının Osmanlı Sadrazamı Davut Paşa’ya uzandığını çok sonraları öğrendim.

Şimdi “Bayram değil, seyran değil bu yazıyı niçin yazıyorsun?” diyeceksiniz. Haklısınız… Ama yazmam gerekiyor…

                                Davutpaşa Askeri Fırını'nın eski hali
          Başta dedem ve akrabalarımın fırınında (Davutpaşa Askeri Fırını) çalıştığı, benim de çocukluğum ve hayatımın önemli kısmının adının verildiği yakınındaki mahallede geçtiği bu kışlanın tarihçesine biraz değineceğim. Osmanlı döneminde Rumeli’ye sefere çıkan “Kapıkulu Birlikleri”nin ilk ordugâhıymış Davutpaşa Sahrası. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra Avrupa’ya sefere çıkan Osmanlı ordusunun toplanma merkezi olarak kullanılmış…  

İkinci Beyazıt’ın Vezirazamı (sadrazamı) Davut Paşa tarafından burası kışla yapılmış ve Davutpaşa Kışlası olarak anılmaya başlamış… İkinci Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı dağıtınca “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” adlı orduya kışla olarak hizmet vermiş…

Cumhuriyet döneminde de Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesine girmiş olan kışla, uzun yıllar burada asker eğitti, hizmet verdi. Ta ki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, nüfusu günden güne artan ve şehrin göbeğinde kalan bu kışlanın 1999 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’ne (YTÜ) verilmesine onay vermesine kadar…

Oysa yıllarca buranın tarihi dokusu korunarak hastane yapılacağı söylendi hep… Maalesef bu tarihi dokunun çok az kısmı korundu, büyük bir alanı kaplayan devasa yerine yeni yeni binalar konduruldu; yazık oldu…

 Osmanlı sadrazamı Davut Paşa’nın adı şimdi hayatta olmayan gazeteci-yazar Çetin Altan’ın 13 Kasım 1979 tarihindeki Milliyet gazetesindeki köşesinde de geçiyor. O yıllar Süleyman Demirel, Türkiye Cumhuriyeti başbakanıdır. Altan, “Şeytanın Gör Dediği” köşesindeki yazısında; TRT kanalında Osmanlı belgelerinin saklı durduğu İstanbul’daki Devlet Arşiv Dairesi ile ilgili bir röportaj yayınlandığını belirtiyor. Özetle şöyle diyor:

“Arşivin depolarında yüz milyon belge varmış. Şimdiye dek bunların ancak on milyonu düzene konabilmiş. Çuvallarda, sandıklarda karmakarışık duran doksan milyon belgenin nelerden söz edip etmediği henüz bilinmiyormuş.

Kestirme bir hesapla, demek ki, daha en az iki yüz-üç yüz yıl gerek tüm Osmanlı belgelerinin doğru dürüst sıralanıp kataloglara geçirilmesi için…

Bizler için Osmanlı tarihi, bazı belirli olaylarda yakıştırmalar ötesinde, kapalı bir kutu olarak kalmaya mahkûm… Özellikle bu tarihin kadınlarla ilgili bölümü hemen hemen tam bir sır.

Hangi padişahın kaç kızı oldu, bu kızlar kaç çocuk doğurdu, bunlardan hangileri öldürüldü, şimdilik kimsenin içinden doğru dürüst çıkabileceği bir konu değil.

Hele şehzadelerin yaşamı, kimlerle evlendikleri, nasıl yaşadıkları ve nasıl öldükleri yüzde elli oranında ya biliniyor, ya bilinmiyor.

Toplum da zaten üç beş sözcüğü aşmayan iri bir övünme ötesinde, hiç mi hiç ilgilenmiyor Osmanlı tarihiyle…”

İLGİSİZLİĞİN NEDENİ GÖÇLER Mİ?

Bu ilgisizliğin nedeni belki de bir türlü bitmeyen göçler olduğuna vurgu yapan Çetin Altan, şunları söylüyor:

“Anadolu’ya ilk gelen Türklerin sayısının yarım milyon bile olmadığı söyleniyor. Oysa son kırk yılda İstanbul’a gelenlerin sayısı dört milyonu aşıyor. Yani yarım yüzyıldır tarihteki en büyük göçlerden birini yaşıyor İstanbul.

Göçler dönemi durmuş, oturmuşluğun getirdiği ekonomik şemalarla tarihsel merak ve özeni hallaç pamuğuna çeviren dönemdir.”

KANUNİ’NİN ÇOCUKLARINI BOĞDURMASI

Araya girmek zorundayım. Eğer Çetin Altan yaşasaydı ve bugünleri görseydi, ne derdi? Neyse ben tekrar Altan’ın köşesindeki yazısına dönüyorum:

“Örneğin Şehzadebaşı’ndaki türbelerle kaş kişi ilgilenme gereğini duymuştur. Oradaki Kanuni’nin oğlu Şehzade Mehmet’in türbesi ile cami için üç yüz bin altın harcanmış. (Yüz elli yük akçe). Sinan’ın kalfalık dönemine rastlayan yapıtlar bunlar…

Oğlu Mustafa ile Beyazıt’ı öldürten Kanuni, Şehzade Mehmet’i pek severmiş. Ne yazık ki yirmi iki yaşında eceliyle ölmüş Mehmet.”

“Ya Cihangir…” diye devam eden Altan, şöyle diyor:

“Bugün Cihangir’de oturanlardan kaç kişi, oturdukları semte adını vermiş olan Şehzade Cihangir’in de Şehzadebaşı’nda Mehmet’in türbesinde yattığını biliyor. Bahtsız Cihangir, zaten sakat ve kambur doğmuş. Sanata şiire meraklı bir çocukmuş. Babasının ağabeyi Mustafa’yı boğdurmuş olmasına dayanamayıp ölmüş…”

Yahya Kemal’in “Hayal Şehir” şiirinin; “Git bu mevsimde, grup vakti, Cihangir’den bak” ilk mısrasına da yer veren Altan; “Güneş batarken Cihangir’den İstanbul’a bakmak güzeldir. Ama bunun derinliklerinden gelen tadını kişinin gönlüne sindirebilmesi için biraz da gidip Cihangir’in türbesine bakması ve bir karanfil bırakması gerekmez mi?

Semt sevgisi kent sevgisiyle, kent sevgisi de tarih sevgisiyle sımsıkı bütünleşmeli ki, yurt sevgisinin görkemli ebemkuşağı tüm renkleriyle sarmalasın geçmişleri, yaşayanları ve gelecekleri…

Göçler sürecinde varılabilecek bir ışıldama olamaz bu, ne yazık ki…” diyor.

ALTAN: DAVUT PAŞA KİMDİR?

Köşe yazının devamında Davut Paşa’ya geliyor ve “Kimdir bu Davut Paşa…” diyip şöyle devam ediyor:

“Bilip de ne olacaktır da diyebilirsiniz? Ama Davut Paşa’yı bilmeye hiç gerek duymayınca, Sayın Demirel’in kuracağı kabineye yemeden içmeden kesilircesine, deli divane olarak ilgi göstermenin, yurt sorunlarıyla haşir neşir olma sorumluluğu diye değerlendirilmesi biraz yavan kalmaz mı?

Davut Paşa da, Sayın Demirel gibi bir hükümet başkanıydı. Politikada Fatih döneminde parlamış ve İkinci Beyazıt zamanında, İshak ve Gedik Ahmet paşalardan sonra 1483’de Sadrazam olmuştur. 1497 yılına kadar on dört yıl kaldı sadrazamlıkta. Kendisi Osmanlı Devleti’nin on ikinci sadrazamıydı.”

DAVUT PAŞA’NIN KADI DÖVMESİ

 Çetin Altan, Davut Paşa’nın Rumelili ve “Enderun ağalarından” olduğuna vurgu yaparak, şunları kaydediyor:

“Gençliğinde Edirne’deyken bir ara ortalığı birbirine katmıştı. Edirne kadısı, bu deli bozuk Enderun ağasını karşısına çağırıp kendisini azarlamaya kalkınca, Rumelili Davut, kadıyı bir güzel sopalamıştı.

Fatih, Edirne kadısının bir Enderun ağası tarafından sopalandığını duyunca, deliye dönmüş ve Davut’un hemen öldürülmesini ferman etmişti.

Divan vezirleri, yani bakanlar kurulu, Fatih’ten Enderun ağası Davut’un affedilmesi için yalvar yakar oldular. Ama Fatih Nuh der, peygamber demez. Davut’un kellesi gitmek üzeredir.”

Çetin Altan, sonunda o dönemin saygın bilginlerinden olan Molla Baha Efendi’nin araya girdiğini ve şöyle bir yorum yaptığını söyler:

“Edirne kadısı Enderun ağası Davut’u azarlamak için yerinden kalkmış, bu nedenle de kadılık makamından öne doğru birkaç adım uzaklaşmıştır. O yüzden Davut, kadıyı makamında dövmüş sayılamaz. Bu cihetle şer-i şerif tahkir edilmiş değildir.”

FATİH’İN DAVUT PAŞA’YA SOPA ATMASI

Altan, Fatih’in Molla Baha Efendi’nin bu sözlerine üstüne Davut’u af ettiğini anlatır. Anlatısına şöyle devam eder:

“Bir zaman sonra Davut İstanbul’a gelmiş ve Fatih’in huzuruna çıkarak hem özür dilemek hem de teşekkür etmek istemiştir. Fatih, Davut’u kabul etmiş ve önceden hazırlayıp sakladığı bir sopayla da ‘Kadı öyle dövülmez böyle dövülür’ diye Davut’un kafasını gözünü yarıp şişirmiştir. Davut, Fatih’in sopasını yedikten sonra dört ay hasta yatmış, yataktan çıkamamıştır. Söylentiye göre Sadrazam Davut Paşa, bu dayağı hiç unutmaz, Fatih’in ruhuna Fatihalar okuyarak:

- Sebeb-i taziyem bu dayaktır, dermiş.

Çetin Altan, Sadrazam Davut Paşa’nın çok sevilen bir kişi olduğunu, İstanbul’da adını taşıyan bir yığın yer olduğunu da vurguluyor, şunları kaydediyor:

“Arada sırada türbesine gidip, bir buket çiçek koymak, iyiliğiyle ünlü sadrazamların aradan beş yüz yıla yakın bir zaman bile geçmiş olsa, unutulmadıklarını göstermesi bakımından günümüz başbakanlarına da tarihsel sorumluluklarını daha çok anımsatmaz mı?

Mezarına her zaman çiçekler konan siyasetçilerden olabilmek, başbakan olmak hırsını çok aşan ve ölümsüzlüğü içeren bir yücelmedir…

Kişileri bu tür yüceliklere ise toplumların tarih bilinciyle, değerbilirliği özendirebilir.

Osmanlı tarihini tam bilmek olanağı bulunmasa bile hiç değilse oturduğumuz semtlere adlarını vermiş olanlardan arada sırada bir buket çiçeği esirgememeliyiz.

Ve bugünün siyasetçilerini de ölümsüzlük duvarını aşmaya imrendirmeliyiz. Her türlü alkış ve eleştiriye düşme korkusundan bile daha itici bir güçtür bu… Çağlar sonra dahi sevilmek, anılmak ve anlatılmak…”

(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)