18 Mart 2026 Çarşamba

KUTAY-SERTEL VE NÂZIM HİKMET...

 

        Tarihçi-yazar Cemal Kutay, 7 Ekim 1978 tarihli Son Havadis gazetesindeki “Sohbet” adlı köşesinde Son Posta gazetesinin kurucularından ve 1945 yılında tahrip ve yağma edilen TAN gazetesinin sahibi gazeteci Mehmet Zekeriya Sertel’i anlatmış.   

Cemal Kutay, Zekeriya Sertel’in yazdığı “Nâzım Hikmet’in Son Yılları” adlı kitabı ile ilgili yazısına şöyle başlamış:

“Rahatlıkla diyeceğim ki, Zekeriya Sertel, Nazım Hikmet’i gerçek yüzü ile anlatmadan gözlerini kapasa idi vazifesini yapmamış bir faninin azabı ile aramızdan ayrılacaktı. Onu yakından tanıyanlar kendisinden bu temel hizmeti beklemekte haklı idiler.

 1890 doğumlu Mehmet Zekeriya bugün 88 yaşındadır. Bu yaş erişilmiş üst zirve olarak bir şeyler anlatabilme mutluluğuna varabilmiş kişiler için susulacak zaman değildir: Zekeriya Sertel de, kendinden sonrakilere bazı şeyler söyliyebilecek insanlar arasındadır. Vazifesini yapıyor… Ne mutlu o kişilere ki, bu çağlarda ortaya koydukları, müsbet-menfi; iyi-kötü tartışmalara, tasdikler veya redlere konu olabiliyor.”

      SON POSTA GAZETESİ’NİN KURUCULARI

 Kutay, Zekeriya Sertel’i 1930’larda tanıdığını, o günlerde de emekleri ve imzası ile tanınmış fikir adamları arasında olduğuna vurgu yapıyor, şöyle devam ediyor:

“Dört arkadaş halka ve ülkeye dönük bir gazete çıkarmak kararında idiler: Adını da Zekeriya koymuştu. Pek alışılmamış, vatan millet sakarya dışı bir ad: SON POSTA.

Çünkü Amerika’da, Columbia Üniversitesi’nde gazetecilik tahsili yapmıştı. Gazetenin asıl ödevinin son haberleri verme olduğu inancında idi. O günlerde böyle düşünebilmek, gazetecilik anlayışını yadırgatan bir başka görüştü. 

Ben de sahibinin Gazi Mustafa Kemal olduğu Ankara’nın TEK gazetesi Hakimiyeti Milliye’de idim. SON POSTA’nın hizmet anlayışına uyabilecek genç bir Ankara muhabiri arıyordu. Bu kalem aynı zamanda, milli mücadelenin Türk vatan ve milletine vaat ettiği hizmetleri, yakın uzak geçmişle kıyaslayabilecek nitelikte olacaktı: Hemen anlaştık. Hem asıl vazifeme devam edecek, hatta Hakimiyeti Milliye’de olmanın imkanlarını, devletin resmi sesi’nde yer alamayacak gerçekleri SON POSTA sütunlarında verecektik.”

Kutay, gazetenin başlığı yanında üç sloganı da hâlâ hatırladığını belirterek, “Halkın Gözü, Halkın Kulağı, Halkın dili… SON POSTA’nın diğer üç sahibi, Selim Ragıp Emeç. Ali Ekrem Uşaklıgil, Halil Lütfi Dördüncü fikir ve basın hayatımıza kendi alanlarındaki hizmetleriyle iz bırakmış üç hatıra bugün… Zannederim SON POSTA kadrosundan ikimiz kaldık hayatta” diyor.

KUTAY’A GÖRE SERTEL’İN SOLCULUĞU

Zekeriya Sertel’in İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Fransa’da Sarbonne Üniversitesi’nde sosyoloji okuduğunu, o yıllar ünlü Fransız sosyalist düşünürü Jean Jaures’in fikirlerinin hüküm sürdüğü yıllar olduğuna işaret eden Cemal Kutay, şunları yazıyor:

“Zekeriya’nın SOL’culuk eğiliminin bugünkü ölçülerle hiçbir ilgisi yoktu. Jaures başında olduğu 1 Humanite gazetesinde, kurbanlarının başında bizim imparatorluğumuzun bulunduğu sömürülen ülkelerin hakkını savunuyordu. Nitekim Balkan Harbinde Türklüğe reva görülen haksızlıklara Fransız parlamentosunda tek başına karşı çıkmıştı.”

Kutay, Sertel’in Amerika dönüşünde Ankara’da MATBUAT UMUM MÜDÜRÜ olduğunu hatırlatıyor:

“Hâlâ yeri boş olan AYIN TARİHİ onun himmetidir. SON POSTA’ya aradığı Ankara Muhabiri’ni bulabilmek için yıllar sonra geldiği zaman, beraberce şehrin semtlerini gezerken Milli Mücadele seneleri ile kıyaslamalarını yapar. Bend Deresi’nin hâlâ açıktaki kirli su birikintilerine bakarak: “-Daha Çankaya’dan keskin bir gözün görebileceği yere elimiz uzanmadı. Türkiye büyük ülke… Zamanda sel gibi akıyor.” dediğini hatırlarım.

 “SERTEL MODA KOYU SOSYALİZMİ YAPIYOR!...”

Bütün bu teşhisler içinde şahsi yaşantısı, imkanlar elverdiği zaman mükemmel bir burjuva hüviyeti içinde idi: Yine aradan seneler geçmişti. Ben, Hakimiye Milliye’nin devamı olan ULUS’ta yazılarıma devam ediyor, bir yandan tarih kitaplarımı yayınlıyordum. Zekeriya SON POSTA’dan ayrılmış. TAN’a geçmişti. İttihad ve Terakki tefrikam TAN’da yer bulmuştu.”

1936 yılının yazında ULUS gazetesinin başyazarı Falih Rıfkı Atay’ın kendisine; “-Gel seninle Zekeriya’nın Moda’daki villasına gidelim de bir çay içelim…” dediğini anlatan Cemal Kutay, şunları kaydediyor:

“Bugün de yerinde olan ve Moda koyunu en güzel ve engin manzarası ile kucaklayan bahçeli köşke girerken, Falih Rıfkı, o koskoca hakikatleri bir tek cümleye sığdıran nükte gücü ile gülerek dedi ki:

“-İşte Zekeriya burada Moda koyu sosyalizmi yapıyor!...” 

Bu teşhisin içinde Zekeriya Sertel’in en mükemmel tarifi’nin olduğuna inanmışımdır. Bugünkü solcular ona, eski tüfek diyorlar: Yanlış ve haksız… Zekeriya hiçbir zaman onların sandığı ve bildiği anlamda SOL değildi: Sanırım kendisini, eşi Sabiha Sertel’le karıştırıyorlar: Gerçek yapısı ile tanımadıkları için…

Nazım Hikmet kaosu Zekeriya’nın kalemi ile aydınlığa çıkmaktadır. EN BÜYÜK KOMÜNİST BİR ŞAİRİ’nin dramı var: Hayal ettiği insancıl düşüncelerin KOMÜNİZM denilen inkarlar ve zulümler tatbikatında asla gerçekleşemiyeceği hakikatinin yarattığı acı dramın satırları… Bu, Nazım Hikmet adlı komünist şairinin de ruhu için yerine getirilebilecek asil ve büyük dostluk armağanı’dır: Zekeriya’nın yerine getirdiği hizmet, Nazım’ın gaflet yolunun yeni yolcularını huzursuz edebilir. Etsin… Ama gerçekte bu emekte bahtsız bir insanın kendinden sonra aynı çıkmaza ve ayıltma himmeti var: Gerçek dostluk da budur zaten…

Ancak, kendisinin yapabileceği bu hizmetin her şeyden önce Nazım Hikmet için kefaret olduğuna inanmış olmakdır ki, Zekeriya’yı, bu yaşında ve dinlenme köşesinde vazife başı ettirmiştir: Benzer yol gafletindeki yolcuların şimşeklerini üzerine çekme bahasına…

Eski dostum hizmetlerine bir yenisini eklemiştir.”

(Süleyman Boyoğlu)

14 Mart 2026 Cumartesi

ÇOCUKLUĞUM VE DAVUTPAŞA KIŞLASI...

 

                                           Davutpaşa Askeri Fırını şimdi bu halde

İstanbul-Esenler’de uzun yıllar askeri kışla olarak, olağanüstü hallerde bir bölümü “cezaevi” olarak hizmet veren Davutpaşa Kışlası’nın adının Osmanlı Sadrazamı Davut Paşa’ya uzandığını çok sonraları öğrendim.

Şimdi “Bayram değil, seyran değil bu yazıyı niçin yazıyorsun?” diyeceksiniz. Haklısınız… Ama yazmam gerekiyor…

                                Davutpaşa Askeri Fırını'nın eski hali
          Başta dedem ve akrabalarımın fırınında (Davutpaşa Askeri Fırını) çalıştığı, benim de çocukluğum ve hayatımın önemli kısmının adının verildiği yakınındaki mahallede geçtiği bu kışlanın tarihçesine biraz değineceğim. Osmanlı döneminde Rumeli’ye sefere çıkan “Kapıkulu Birlikleri”nin ilk ordugâhıymış Davutpaşa Sahrası. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra Avrupa’ya sefere çıkan Osmanlı ordusunun toplanma merkezi olarak kullanılmış…  

İkinci Beyazıt’ın Vezirazamı (sadrazamı) Davut Paşa tarafından burası kışla yapılmış ve Davutpaşa Kışlası olarak anılmaya başlamış… İkinci Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı dağıtınca “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” adlı orduya kışla olarak hizmet vermiş…

Cumhuriyet döneminde de Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesine girmiş olan kışla, uzun yıllar burada asker eğitti, hizmet verdi. Ta ki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, nüfusu günden güne artan ve şehrin göbeğinde kalan bu kışlanın 1999 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’ne (YTÜ) verilmesine onay vermesine kadar…

Oysa yıllarca buranın tarihi dokusu korunarak hastane yapılacağı söylendi hep… Maalesef bu tarihi dokunun çok az kısmı korundu, büyük bir alanı kaplayan devasa yerine yeni yeni binalar konduruldu; yazık oldu…

 Osmanlı sadrazamı Davut Paşa’nın adı şimdi hayatta olmayan gazeteci-yazar Çetin Altan’ın 13 Kasım 1979 tarihindeki Milliyet gazetesindeki köşesinde de geçiyor. O yıllar Süleyman Demirel, Türkiye Cumhuriyeti başbakanıdır. Altan, “Şeytanın Gör Dediği” köşesindeki yazısında; TRT kanalında Osmanlı belgelerinin saklı durduğu İstanbul’daki Devlet Arşiv Dairesi ile ilgili bir röportaj yayınlandığını belirtiyor. Özetle şöyle diyor:

“Arşivin depolarında yüz milyon belge varmış. Şimdiye dek bunların ancak on milyonu düzene konabilmiş. Çuvallarda, sandıklarda karmakarışık duran doksan milyon belgenin nelerden söz edip etmediği henüz bilinmiyormuş.

Kestirme bir hesapla, demek ki, daha en az iki yüz-üç yüz yıl gerek tüm Osmanlı belgelerinin doğru dürüst sıralanıp kataloglara geçirilmesi için…

Bizler için Osmanlı tarihi, bazı belirli olaylarda yakıştırmalar ötesinde, kapalı bir kutu olarak kalmaya mahkûm… Özellikle bu tarihin kadınlarla ilgili bölümü hemen hemen tam bir sır.

Hangi padişahın kaç kızı oldu, bu kızlar kaç çocuk doğurdu, bunlardan hangileri öldürüldü, şimdilik kimsenin içinden doğru dürüst çıkabileceği bir konu değil.

Hele şehzadelerin yaşamı, kimlerle evlendikleri, nasıl yaşadıkları ve nasıl öldükleri yüzde elli oranında ya biliniyor, ya bilinmiyor.

Toplum da zaten üç beş sözcüğü aşmayan iri bir övünme ötesinde, hiç mi hiç ilgilenmiyor Osmanlı tarihiyle…”

İLGİSİZLİĞİN NEDENİ GÖÇLER Mİ?

Bu ilgisizliğin nedeni belki de bir türlü bitmeyen göçler olduğuna vurgu yapan Çetin Altan, şunları söylüyor:

“Anadolu’ya ilk gelen Türklerin sayısının yarım milyon bile olmadığı söyleniyor. Oysa son kırk yılda İstanbul’a gelenlerin sayısı dört milyonu aşıyor. Yani yarım yüzyıldır tarihteki en büyük göçlerden birini yaşıyor İstanbul.

Göçler dönemi durmuş, oturmuşluğun getirdiği ekonomik şemalarla tarihsel merak ve özeni hallaç pamuğuna çeviren dönemdir.”

KANUNİ’NİN ÇOCUKLARINI BOĞDURMASI

Araya girmek zorundayım. Eğer Çetin Altan yaşasaydı ve bugünleri görseydi, ne derdi? Neyse ben tekrar Altan’ın köşesindeki yazısına dönüyorum:

“Örneğin Şehzadebaşı’ndaki türbelerle kaş kişi ilgilenme gereğini duymuştur. Oradaki Kanuni’nin oğlu Şehzade Mehmet’in türbesi ile cami için üç yüz bin altın harcanmış. (Yüz elli yük akçe). Sinan’ın kalfalık dönemine rastlayan yapıtlar bunlar…

Oğlu Mustafa ile Beyazıt’ı öldürten Kanuni, Şehzade Mehmet’i pek severmiş. Ne yazık ki yirmi iki yaşında eceliyle ölmüş Mehmet.”

“Ya Cihangir…” diye devam eden Altan, şöyle diyor:

“Bugün Cihangir’de oturanlardan kaç kişi, oturdukları semte adını vermiş olan Şehzade Cihangir’in de Şehzadebaşı’nda Mehmet’in türbesinde yattığını biliyor. Bahtsız Cihangir, zaten sakat ve kambur doğmuş. Sanata şiire meraklı bir çocukmuş. Babasının ağabeyi Mustafa’yı boğdurmuş olmasına dayanamayıp ölmüş…”

Yahya Kemal’in “Hayal Şehir” şiirinin; “Git bu mevsimde, grup vakti, Cihangir’den bak” ilk mısrasına da yer veren Altan; “Güneş batarken Cihangir’den İstanbul’a bakmak güzeldir. Ama bunun derinliklerinden gelen tadını kişinin gönlüne sindirebilmesi için biraz da gidip Cihangir’in türbesine bakması ve bir karanfil bırakması gerekmez mi?

Semt sevgisi kent sevgisiyle, kent sevgisi de tarih sevgisiyle sımsıkı bütünleşmeli ki, yurt sevgisinin görkemli ebemkuşağı tüm renkleriyle sarmalasın geçmişleri, yaşayanları ve gelecekleri…

Göçler sürecinde varılabilecek bir ışıldama olamaz bu, ne yazık ki…” diyor.

ALTAN: DAVUT PAŞA KİMDİR?

Köşe yazının devamında Davut Paşa’ya geliyor ve “Kimdir bu Davut Paşa…” diyip şöyle devam ediyor:

“Bilip de ne olacaktır da diyebilirsiniz? Ama Davut Paşa’yı bilmeye hiç gerek duymayınca, Sayın Demirel’in kuracağı kabineye yemeden içmeden kesilircesine, deli divane olarak ilgi göstermenin, yurt sorunlarıyla haşir neşir olma sorumluluğu diye değerlendirilmesi biraz yavan kalmaz mı?

Davut Paşa da, Sayın Demirel gibi bir hükümet başkanıydı. Politikada Fatih döneminde parlamış ve İkinci Beyazıt zamanında, İshak ve Gedik Ahmet paşalardan sonra 1483’de Sadrazam olmuştur. 1497 yılına kadar on dört yıl kaldı sadrazamlıkta. Kendisi Osmanlı Devleti’nin on ikinci sadrazamıydı.”

DAVUT PAŞA’NIN KADI DÖVMESİ

 Çetin Altan, Davut Paşa’nın Rumelili ve “Enderun ağalarından” olduğuna vurgu yaparak, şunları kaydediyor:

“Gençliğinde Edirne’deyken bir ara ortalığı birbirine katmıştı. Edirne kadısı, bu deli bozuk Enderun ağasını karşısına çağırıp kendisini azarlamaya kalkınca, Rumelili Davut, kadıyı bir güzel sopalamıştı.

Fatih, Edirne kadısının bir Enderun ağası tarafından sopalandığını duyunca, deliye dönmüş ve Davut’un hemen öldürülmesini ferman etmişti.

Divan vezirleri, yani bakanlar kurulu, Fatih’ten Enderun ağası Davut’un affedilmesi için yalvar yakar oldular. Ama Fatih Nuh der, peygamber demez. Davut’un kellesi gitmek üzeredir.”

Çetin Altan, sonunda o dönemin saygın bilginlerinden olan Molla Baha Efendi’nin araya girdiğini ve şöyle bir yorum yaptığını söyler:

“Edirne kadısı Enderun ağası Davut’u azarlamak için yerinden kalkmış, bu nedenle de kadılık makamından öne doğru birkaç adım uzaklaşmıştır. O yüzden Davut, kadıyı makamında dövmüş sayılamaz. Bu cihetle şer-i şerif tahkir edilmiş değildir.”

FATİH’İN DAVUT PAŞA’YA SOPA ATMASI

Altan, Fatih’in Molla Baha Efendi’nin bu sözlerine üstüne Davut’u af ettiğini anlatır. Anlatısına şöyle devam eder:

“Bir zaman sonra Davut İstanbul’a gelmiş ve Fatih’in huzuruna çıkarak hem özür dilemek hem de teşekkür etmek istemiştir. Fatih, Davut’u kabul etmiş ve önceden hazırlayıp sakladığı bir sopayla da ‘Kadı öyle dövülmez böyle dövülür’ diye Davut’un kafasını gözünü yarıp şişirmiştir. Davut, Fatih’in sopasını yedikten sonra dört ay hasta yatmış, yataktan çıkamamıştır. Söylentiye göre Sadrazam Davut Paşa, bu dayağı hiç unutmaz, Fatih’in ruhuna Fatihalar okuyarak:

- Sebeb-i taziyem bu dayaktır, dermiş.

Çetin Altan, Sadrazam Davut Paşa’nın çok sevilen bir kişi olduğunu, İstanbul’da adını taşıyan bir yığın yer olduğunu da vurguluyor, şunları kaydediyor:

“Arada sırada türbesine gidip, bir buket çiçek koymak, iyiliğiyle ünlü sadrazamların aradan beş yüz yıla yakın bir zaman bile geçmiş olsa, unutulmadıklarını göstermesi bakımından günümüz başbakanlarına da tarihsel sorumluluklarını daha çok anımsatmaz mı?

Mezarına her zaman çiçekler konan siyasetçilerden olabilmek, başbakan olmak hırsını çok aşan ve ölümsüzlüğü içeren bir yücelmedir…

Kişileri bu tür yüceliklere ise toplumların tarih bilinciyle, değerbilirliği özendirebilir.

Osmanlı tarihini tam bilmek olanağı bulunmasa bile hiç değilse oturduğumuz semtlere adlarını vermiş olanlardan arada sırada bir buket çiçeği esirgememeliyiz.

Ve bugünün siyasetçilerini de ölümsüzlük duvarını aşmaya imrendirmeliyiz. Her türlü alkış ve eleştiriye düşme korkusundan bile daha itici bir güçtür bu… Çağlar sonra dahi sevilmek, anılmak ve anlatılmak…”

(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

12 Mart 2026 Perşembe

OSMANLI'DA KOMÜNİZM VE ŞEYH BEDREDDİN...

 

 Tarihte öyle olaylar vardır ki aradan yüz yıllar geçse bile güncelliğini korur ve zaman zaman tartışmalara neden olur. Bunlardan bir tanesi “Simavna Kadısı Şeyh Bedreddin Mahmud Olayı”dır. Osmanlı İmparatorluğu’nun “fetret” döneminde kendinden söz ettiren Şeyh Bedreddin, çeşitli suçlamalara maruz kalmasına rağmen çevresinde binlerce “mürit” toplamayı başaran bir şahsiyettir…

       Yarin yanağından gayrı her şey ortaktır” diyen ve Osmanlı yönetimine karşı ayaklanan Şeyh Bedreddin’in Müslüman olmadığı, hatta Yahudi olduğu bile iddia edilir. Doğru da olabilir, çünkü etrafında topladığı insanların ırkına, dinine bakmadan onları kucaklamıştır. Büyük bir zekâya sahip olduğu; hem fıkıh hem tasavvuf, hem de siyaset alanında önemli bir kişilik olduğu bilinir. Ne olursa olsun, savunduğu fikirler yaşadığı dönemde epeyce taraftar bulur. 1400’lü yıllarda  “komünizm” nedir bilinmezken, günümüzde kendisine “Osmanlı’da komünizmi ilk uygulamaya çalışan kişi” yakıştırmaları yapılır.

  

          Tarihçi ve Türkçü yazar İsmail Hami Danişmend, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bâyezid’in yenilgisiyle sonuçlanan ve genellikle “Ankara Muhârabesi” diye anılan “Çubuk-Ova Bozgunu” üzerine 1402 yılından 1413 senesine kadar süren “Fetret” ya da “Fâsıla-i saltanat” devrinde Şehzâde Süleyman, İsa, Musa ve Mehmet Çelebi’lerin saltanat mücadelesine giriştikleri sırada “komünizm cereyânı”nın zuhur ettiğini belirtiyor; “Bu cereyan bir müddet sonra Çelebi-Sultan Mehmet devrinde hem Anadolu’da hem Rumeli’de bir komünist ihtilâli şeklini aldığı için tenkil edilmiştir” diyor..

Danişmend, Türk Yurdu dergisinin Nisan 1966 tarihli 322. sayısında “Osmanlıların İlk Devrindeki Komünizm Hareketleri” başlığında bir yazı kaleme alır. Danişmend, komünizmin yeni bir şey olmadığını vurgu yapıyor, şöyle devam ediyor:

“Hem muhtelif asırlarda, hem muhtelif memleketlerde görülmüş solak bir cereyandır.

Bu cereyânı ortaya atmış olmakla meşhur Osmanlı komünisti (Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedrüdin Mahmud) Osmanlı menbâlarında umumiytle (Şeyh Bedrüddin-i Simavi) ismiyle anılır.

Bu adam, Anadolu Selçuklularından veyahut daha kuvvetli bir rivayete göre Selçuki vezirlerinden birinin nesline mensup olduğu rivâyet edilen (Kadı İsrail) isminde bir âlimin oğludur. Takriben 1368 tarihine doğru Edirne civarındaki ‘Simavna’ veyahut daha zayıf bir rivâyete göre de Kütahya vilayetindeki ‘Simav’ kasabasında dünyaya gelmiştir. Tahsili Konya, Mekke ve Kahire gibi o devrin en mühim ilim merkezlerindendir. Mısır sultanı (Barkuk), ‘Timurleng) ve bazı Osmanlı hükümdarlarıyla münasebet ve temasta bulunduğundan bahsedilir.”

ŞEYH BEDREDDİN’İN BÜYÜK ZEKÂSI

İsmail Hami Danişmend, Şeyh Bedreddin’in bilgisini küçümsemez, hakkını teslim eder:

“İlmi seviyesi ve büyük zekâsıyle beraber bir nevi çılgınlığı da vardır. Bilhassa ilmi salahiyeti hem Tasavvuf, hem Fıkıh, hem siyaset sahalarında şâmildir.

Muhtelif eserleri vardır: En mühümi, Fetret devrinde şehzade (Musâ-Çelebi) Edirne’de saltanatını ilân edince Kazaskerlik makamına tâyin edildiği zaman bir nevi ‘Mecelle’ veyahut ‘Medeni kanun’ mahiyetinde yazdığı ve 1411 senesi 28 Haziran Pazar günü bitirdiği ‘Câmi-ül fusûleyn’ ismindeki Fıkha âit eseridir.

Tasavvuftaki telâkkilerini gösteren en meşhur eseri de ‘Vâridât’ ismindekidir.”

“Felsefesinin esası “Pentheisme=Vahdet-vücud’a dayanır!” diyen Danişmend, şunları söyler:

“Madde âleminin mahlûk olmayıp ezeli ve ebedi olduğunu müdafaa eder! İslâmiyetin ‘Mahşer’ ve ‘Âhiret’ esaslarını bile reddettikten başka, ‘Melek’ ve ‘Şeytan’ mefhumlarını da ‘İyilik ve Fenalık’ kuvvetleri şeklinde anlatır! Bu vaziyete göre Müslümen değil, şiddetli bir ‘Materialist=Maddeci’ demektir!..

Halk kütlesini alâkadar eden fikirler de bütün mevzuata mugayirdir: Çünkü (Şeyh Bedrüddin Mahmud) bu cephesi itibariyle çok şiddetli bir komünisttir. Bütün mallarla mülklerin ve arazinin taksimini yâni mülkiyetin ılgasını, Müslümanlıkla Hıristiyanlık ve Yahudilik arasındaki farkların kaldırılmasını ve bunlar arasında müsâvât olmasını ister ve üstelik İslâm dininde ‘Muharremât’ ismi verilen memnûniyyetlerin ‘İstihlal’ini, yani helâl sayılmasını tervic eder! Yalnız kadın meselesinde iştirâki tecviz edip etmediği pek belli değildir; hattâ müritlerine izâfi edilen ‘Mum söndürme’ âdetinin kendisiyle alâkadar olup olmadığı da şüpheli kalmış bir meseledir.”

BEDREDDİN’İN PROPAGANDAYA BAŞLAMASI

Şeyh Bedrettin’in yukarıda belirtilen esaslara dayanan umumi propaganda hareketinin Musa Çelebi’den sonra başlamış olmakla beraber, bu fikirlerin büyük bir siyasi hareket şeklini almadan evvel de halk arasında İntişâra başlamış olabileceğini vurgu yapan Danişmend, şunları kaydediyor:

“Hattâ (Musa-Çelebi)nin İstanbul ve Edirne civarlarındaki ilk mağlubiyetlerinden sonra (Süleyman-Çelebi)’nin vaziyetini sarsmak için yapılan siyasi propagandada Müslümanlarla beraber Hıristiyanları da kazanmak için bu cazip safsatalardan istifade edilmiş olmak ihtimali de tahmin edilmektedir!

Müslüman ve Hıristiyan köylü kütlelerine dayanarak iş başına gelmiş olan (Musa-Çelebi)’nin eski Osmanlı aristokrasisini temsil eden beylere karşı gösterdiği şiddetle onları kendisinden soğutup bazılarının Bizans’la Sırbistan’a ve kimisinin (Mehmet-Çelebi)’ye ilticâsı, Bizans imparatoruyla Sırp Kralının ve Rumeli hudutlarındaki Türk beylerinin bir müddet sonra (Mehmet-Çelebi)’ye taraftar olması gibi vaziyetlerde de Garp müelliflerinden bazıları hep bu komünizm fikirlerinin tesirlerini sezmektedirler: Bazı Osmanlı menbâlarında (Musâ-Çelebi)’nin beylere fenâ muamele ettiği ve hattâ bir çoklarını öldürüp yerlerine kendi adamlarını tâyin ettikten başka mallarıyla mülklerini de zaptttiği için yüksek sınıfın kendisinden yüz çevirdiği hakkında bir takım rivâyetler vardır; meselâ (Cevri) tarihinin şu fıkrası bu bakımdan çok mühimdir:

“Taht-i hükmünde olan ümerâya bed-gümân olmağla ekserisini katle meşgul olup kendi havâs-u huddâmını yerlerine nasb ve anların emvâl-ü-emlâkini gasbedüp (Emir Süleyman)a ettikleri bivefâlığı bu hususa bahâne emekle her biri kendinden rûgerdân olmuşlar idi; (Sultan Mehmed)in Rumeli cânibine teşrifini dil-ü-cân ile khâhân olmuştur idi…”

ŞEYH BEDREDDİN’İN İZNİK’E SÜRÜLMESİ

Bu fıkrada görüldüğü gibi (Musa-Çelebi)nin beylere düşmanlığı Osmanlı menbâlarında kardeşine ihânet etmiş olan bu beylerin nihayet kendisine ihanet edeceklerinden şüphelenmiş olmasıyla izâh edilir: Fakat (Cevri) bunun bir bahâneden ibâret olduğuna kaani’dir. (Aşık Paşa-zade) ise tarihinde (Musa Çelebi)den bahsederken:

“Her sancağı kendinin bir kuluna verdi”

demek suretiyle eski beylerin mevkilerinden atılmış ve yerlerine kullarla köleler getirilmiş olduğunu anlatır! (Lütfi Paşa) da:

“Musâ-Çelebi gayet yavuz idi ve hem Rumelini sevmezdi”

dedikten başka, sancaklarına hep kendi kullarını tâyin eden (Musâ)nın fikirlerinde, gerekse bu gibi icraâtında komünist (Şeyh Bedrüddin Mahmud)un çok büyük bir tesiri bulunduğu muhakkaktır. (Musa Çelebi)nin cemiyet nizâmına uymayan icraâtı muhtelif devletlerin (Mehmet Çelebi)ye yardım etmesiyle neticelenmiş ve nihayet 1413 tarihindeki “Çamurlu-ova” zaferinde (Mehmet) Musâ’yı izâle ederek Anadolu ve Rumelinde bütün Osmanlı ülkesine hâkim olunca hem “Fetret” devri nihâyet bulmuş, hem (Şeyh Bedrüddin) oğlu, kızı ve sâir âile efrâdiyle beraber Edirne’den İznik şehrine sürülmüştür. Bu itibarla (Çelebi-Sultan Mehmed)in cülûsu, o zamanki Osmanlı komünizmine bir darbe teşkil etmiş demektir.”

ŞEYH BEDRETTİN’İN İZNİK’TEN KAÇMASI

 İsmail Hami Danişmend, Şeyh Bedreddin’in sürgüne gönderilmesinin “Komünizm cereyanını” durduramadığın, bilâkis büsbütün alevlendirip Anadolu ve Rumeli’nde birer ihtilâl şeklini almasına sebep olduğuna vurgu yaparak, şöyle devam ediyor:

“Komünist şeyhin fikirlerini neşreden bir çok müritleri vardır: Bunların en meşhuru, (Şeyh)in kazaskerliği zamanında kethüdasi ve sonradan halifesi olan (Börklüce-Mustafa)dır.Bu kuvvetli propagandacı İzmir civarındaki Kara-burun’da etrafına binlerce taraftar toplayarak isyân bayrağını açıp devletin başına büyük bir gaile çıkardığı sırada (Şeyh Bedrüddin Mahmud) da İznik’den kaçıp Kastamonu hükümdarı (İsfendiyar Bey)in delâletiyle Sinop limanından bir gemiye binerek Eflak sâhillerine çıkmış ve ondan sonra da Prens (Mirçe)nin yardımıyla Silistre üzerinden “Deliorman”a geçip Rumelideki taraftarlarının başında hükümeti zaptetmek üzere Edirne üzerine yürümeye başlamıştır.”

Bu komünist ihtilâlinin aynı zamanda hem Anadolu’da, hem Rumeli’nde olmasının çok esaslı bir surette tertip edildiğini gösterdiğine dikkat çeken Danişmend, “Bilhassa (İsfendiyar Bey)le prens (Mirçe)nin bu tertibâta dahil oldukları ve müşterek maksatlarının da “Fetret” devrinden henüz kurtulmuş olan Osmanlı devletinin başına eskisinden daha büyük bir buhran çıkarmaktan ibaret olduğu muhakkaktır” diyor.

BÖRKLÜCE MUSTAFA VE TORLAK KEMAL

Şeyh Bedreddin’in müritlerinden Börlüce Mustafa ile Torlak Kemal’in taraftarlarına da değinen İsmail Hami Danişmend, şöyle devam ediyor:

“Börklüce Mustafa’nın topladığı kuvvet hakkında üç binden on bine kadar muhtelif rivâyetler vardır. Manisa taraflarında da gene bu teşkilata mensup (Torlak-Kemal) isminde bir Yahudi binlerce taraftar bulmuş ve bunlar da bazı menbâlarda “Kemal’ler” ismini almıştır: Bu harekete bir yahudinin de iştirâk etmesi (Şeyh Bedrüddin)in din ve mezhep farklarına bakmamasındandır.

Anadolu’taki Komünist hareketinin merkezleri Kara-burun ve Manisa’dır: Birincisini (Börklüce Mustafa) ikincisini de (Torlak-Kemal) idare etmiştir. Bu Anadolu isyanlarının tenkiline Amasya vâlisi şehzade (Murat Bey)le vezir (Bâyezit Paşa)nın şehzade (Murat)la beraber olmayıp Rumeli tarafına (Şeyh Bedrüddin Mahmud) üzerine giden kuvvetlere kumanda ettiği hakkında da bir rivâyet vardır. Anadolu tarafında ilkönce Kara-burun hareketi bastırılıp (Börlüce-Mustafa) 1420 târihinde idam edilmiş, ondan sonra da Manisa taraflarındaki “Kemaller” tenkil edilip (Torlak-Kemal) gebertülmiştir.”

BEDREDDİN’İN İDAM FETVASINA İMZA ATMASI

 Danişmend, Rumeli tarafında da Çelebi Sultan Mehmed’in Deliorman üzerine bizzat yürüdüğüne dikkat çekerek, şunları söyler:

“Bir rivayete göre de kuvvet sevkettiği anlaşılmaktadır. (Şeyh Bedrüddin)in hile ile veyahut baskınla tutulduğu rivâyet edilir. Bir rivayete göre de Kara-burun ve Manisa hareketlerinin tenkili Şeyh’in etrafındaki taraftarlarının dağılmasına ve bu suretle (Bedrüddin)in kolayca tenkil edilebilmesine sebep olmuştur. Baskın hareketini Kapucu-başı (Elvan Bey)in yaptığı rivâyet edilir. (Şeyh Bedrüddin) yakalandıktan sonra şahsiyetinin ehemmiyetinden dolayı (Çelebi-Sultan Mehmed)in emriyle ulemâdan mürekkep bir hey’et tarafından sorguya çekilip muhâkeme edilmiş ve hattâ pek tuhaf bir rivâyete göre idam fetvâsını kendisi de imza etmiştir!

(Şeyh Bedrüddin)in çıplak olarak idam edildiği hakkında da bir rivâyet vardır: Bu mühlik adam takriben 1368-1369 tarihlerinde dünyaya gelmiş olduğuna göre, idamında elli iki yaşlarında olması lâzımgelir.

Eski Osmanlı komünizmi, işte böyle çılgınca bir kanlı harekettir ve zaten muhalif devirlerle muhtelif memleketlerdeki komünist hareketlerinin hepsi böyledir.”

Şeyh Bedreddin’in 1359 yılında doğduğu, isyan sonrası Serez çarşısında kimilerine göre 1417 kimilerine göre 1418 yılında idam edildiği belirtilir. Ancak, Çemberlitaş’taki mezarının mezar taşının üzerinde doğum tarihi 1359, ölüm tarihi de 1418 olarak yazılıdır.

Serez, Yunanistan sınırları içinde kaldığı için Şeyh Bedreddin’in cenazesi ancak 1924 yılında yapılan Lozan Mübadelesi sonrası Türkiye’ye getirilir. Bir çinko kutu içerisinde Türkiye’ye getirilen Şeyh Bedreddin’in kemikleri ve bir miktar toprak önce Sultanahmet Camii’nin mahfilinde, sonra Topkapı Müzesi’nde uzun yıllar muhafaza edilir. 29 Kasım 1961 yılında ise Bakanlar Kurulu kararıyla 2. Mahmut Türbesi’nin de bulunduğu mezarlıkta toprakla buluşturulur.

(Süleyman Boyoğlu)

 


27 Şubat 2026 Cuma

"ŞİİR GİBİ"...

 


         Sade olsun benim hayatım,

Şekersiz çayım,

Doğduğum, masum ilk ayım gibi…” diyor

Kim mi diyor? Ortaokul arkadaşım Op. Dr. Salih Çelik diyor ve devam ediyor:

“Sade olsun benim hayatım,

Müziksiz film, desensiz kilim,

Makyajsız sevgilim gibi,

Sade olsun benim hayatım

Kıymasız, peynirsiz börek,

İhtirassız yürek gibi…”

Salih Çelik, “Şiir Gibi” kitabında dünya çapında tanınan şairimiz Nâzım Hikmet’e atfen de şöyle diyor:

“Okuyunca bir fırsatta Nâzım’ı,

Duramadım, yumdum gözlerimi, açtım ağzımı,

Haykırdım ‘Seni seviyorum’ diye

Gülsinem, arsızca, korkusuzca, biteviye…

Tanıyınca yazdıklarından Nâzım’ı,

Çözdüm formülünü, değiştirdim tarzımı:

Özgür bıraktım kelimeleri,

Okuyanların su gibi

Bağrına aksınlar.

Alev alev yaksınlar…”

Salih, şiir kitabında bütün dünyanın gözleri önünde katledilen, açlığa ve susuzluğa mahkûm edilen Gazzeli çocuklara da yer veriyor:

“Ölümün boşuna Gazzeli Çocuk;

Senin ölümünle temizlenmez,

İnsanlığın bu yüzkarası…” diye de isyan ediyor…

Korona hastalığında yitirdiğimiz İstanbul Tıp (Çapa) Fakültesi’nden hocası Prof. Dr. Cemil Topçuoğlu’nu da unutmamış Salih:

“Sen bizim meslek ve hayat idolümüzdün,

Doğruluk için hep akıntıya karşı yüzdün.

Zamansız ayrıldın aramızdan, hepimizi üzdün,

Kabul etsek de, katlanmak kolay değil Hocam…

Hastalarınla arandaki duvarı kırıp aştın,

Güleryüzünle, şefkatinle onlara arkadaştın.

Son nefesine kadar kahpe virüsle savaştın.

Senin için kazanacağız, rahat uyu Cemil HOCAM…”

Salih’in “Efsane Esenler Ortaokulu”, öğretmenleri ve arkadaşlarına atfen de şiirleri var…

 Ortaokulu Esenler’e getiren Ayvalıdere İlkokulu müdürü Galip Diril, ilk müdürlerimiz Lütfü Arefoğlu, Aydın Özbilek, öğretmenlerimiz; Saadet Berköz Canoğlu, Şükran Örnek Girgin, İsmet Paşaoğlu, Ramazan Bakkal, Onur Bey, Erdal Aliçavuşoğlu, İbrahim Öztürk, Eşref Bey, Yusuf Bey, Naci Tekin, Fahri Ünal, Turan Canoğlu, Mevlüt Bey, Şerafettin Örnek, efsane Türkçecimiz Kenan Girgin, Dr. Ali Çınar, Mithat Küçükömeroğlu’nu, arkadaşlarını da içtenlikle anıyor ve şöyle diyor Salih:

“Can feda olsun, bu eğitimi, bu fırsatı verenlere.

Selam olsun tüm gerçek dostlara, erenlere…

Eksiği, fazlası, yanlışı var, kulak verin ‘AF’ ricama,

Memnuniyet bana, şikâyetler Kenan Hocam’a…”


 (Süleyman Boyoğlu

24 Şubat 2026 Salı

TUTMADIĞIMIZ ORUÇLARIN SAHUR ZAMANLARI...

Tutmadığımız oruçların, sahur zamanları,
Eski bir masa, mutlaka köşede olmalı.
Ön ve yan tarafı beyaz bir çarşafa sarılı
ve masa içinde/altında ben olmalı…
Ve illa ki arkadaşlarım, komşu çocukları,
Ve ışık kaynağımız 7 no.lu gaz lambası
Karagöz-Hacivat ve diğerleri, tümü ben..
Ben de Hayali,
Ve kapı aralığından ödünç verilmiş kontrol bakışları ,
Etrafı süzmeler, parmak sallamalar şşşt falan…                              
Benim önümde iki gölge aramızda ışık 7 no.lu idare lambası
Bir mağara. Dar bir giriş, boğucu bir tünel gibi
Perdenin arka tarafında, insanlar oturmakta;
Sırtları eski bir duvara dayalı,
Duvarda kırmızı boya ile okuyamadıkları yazılar, 
Ayaklarından ve boyunlarından birbirlerine zincir ile bağlılar,
Zincirini ilk kaybeden çıkışı bulacak,
no.lu ışık kaynağını görecek ve geri gelecek ve anlatacak…
Yani kolektif yaşam biçimi şekillenmekte ,
Sessizce içimizde bir yerlerde,
Kaç zamandır oradalar, bilmiyorlar,
Ancak, bilmediklerini biliyorlar…
“Tek ışık kaynağı 7 no.lu gaz lambası arkasında olduklarından, bir mahpus olarak duvarda sadece gölgeler görüyorlar,
Kaç bin yıl geçti ben hâlâ orada tutsak,
Hayatımda yalnız gölgeler ve gölgeleri ben nasıl istersem seyredenler var.
Zincirini ilk kaybeden çıktı….
Ve henüz gözleri ışığa alışacak ve …
“Ben kimim ve burada ne yapıyorum?
“Hiçbirimiz masum değiliz!
“Ağlamayı bırak ve düşün dedi  Eflatun Amca ikibinbeşyüz yıl öncesinden!
Sen,
Çengel bulmacanın içindeki hangi sorunun cevabı ve kaç harfli olduğunu/olacağını bilmen gerekecek.
Görünebilir dünyada, bilinebilir ve düşünülebilir olmak zorundasın, dedi Eflatun Amca
Çünkü sen ilk soru olacaksın yani diğer soruların cevapları  senin harflerin ile başlayacak ve büyüyecekler ve sorular çiftleşecekler ve  cevaplanarak çoğalacaklar…
Cevaplarını da bulmak zorundasın..
Bir arı kovanı içinde olduğu gibi seni, sorular ve cevaplar olarak yerleştirdik.
Ve her iki durumda yukarıdan aşağı ve soldan sağa cevaplanmak üzerine dizayn ettik.
Sırası gelen soru, cevaplanmak üzerine kurulu ortak hayata katılmalı ve gözlerini karanlığa alıştırmalıdır..
Hiçbir soru ve cevap bağımsız değildir her cevap yukarıdan aşağı ve soldan sağa gelen cevapların harflerinden kurulu olacaktır, kimi durumlarda eksik cevaplar seni doğru soruya götürecektir.
Önüne çıkan her kara kutudan öte geçmek zorunda olacaksın.
Ve en sonunda 7 no.lu ışık kaynağını görecek ve kendine bulmacanın  ilk sorusunu soracak ve yoluna devam edebilmek için  cevabını da bulmak zorunda kalacaksın…
 
Yazamıyorum... Bir araya getirdiğim harfler beni anlatmaktan çok uzak,
 
………………………………………..
İçinde bulunduğun “çerçevenin” seni sıktığı yazdığın her satırdan belli oluyor. Yanında olmak isterdim. Yüzlerce kilometre ve  binlerce yıl uzaktan davul çalarak sana nasıl ulaşırım onu da bilemiyorum ancak ben davul çalmaya devam edeceğim umarım duyarsın, sevgiler,  Eflatun Amcan
 
Kapı açıldı, herkes evine hadi bakalım …
Ben  çıkmadım, Eflatun Amcanın elinden tuttum beni ikibinbeşyüz yıl öncesine 7 no.lu gaz lambasının ışık hızıyla götürdü…
………………………………….
(Sakip Bayhan)

23 Şubat 2026 Pazartesi

KİTABA YAN BAKAN-İÇİNE GİREN...


                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
                                             

9 Şubat 2026 Pazartesi

VARLIK YAYINEVİ VE YAŞAR NABİ NAYIR

Ressam, şair, yazar Bedri Rahmi Eyüboğlu, Varlık Yayınları’nda 1953 yılında çıkan “Canım Anadolu” kitabına Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ünlü “Hancı Şiiri”nden iki mısra alıntı yaparak başlar:

“Güçbelâ bir bilet aldık gişeden”

“Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan”

Eyüboğlu, kitapta istikametlerinin Sivas’ın Şarkışla kazası, oradan Nevşehir’in Ürgüp ilçesi olduğuna vurgu yaparak şöyle diyor:

“Niyet: Hayatını filme alacağımız Âşık Veysel’i köyünde ziyaret. Gaye: Filmin ilk hazırlıklarını sağlamak, köyü köyle, köylüyü köylünün kendisiyle anlatabilmek.. Maksat: İnceleme. Netice: Bir miktar ticaret..

Yol boyunca düşünüyorum. Yirmi beş senedir İstanbul’dayım. Kendi isteğim, kendi arzum, kendi harçlığımla bir defacık olsun memleket yollarına düşmek nasip olmadı. Eğer devletin ressamlar için tertiplediği yurt gezileri de olmasaydı Pendik’ten öteye geçemeyecektik.

Bu suçun vebalini başkalarının sırtına yüklemek için beyhude yere uğraştım durdum. Olmadı. Bu konuda milletçe kabahatliyiz. Hadi benim memleket dolaşmaya gücüm yetmez, fakat niçin gücü yetenler Pendik’ten ileri gidemez, soluğu derhal Avrupa’da alır.”

EYÜBOĞLU’NUN SAİT FAİK’TEN ÖĞRENDİĞİ

Bedri Rahmi Eyüboğlu, meslek hayatının kendisini zorladığını belirterek; “Serde batıda edindiğim bir zanaat: Ressamlık vardı. Anadolu Kavağı senin, Edirnekapı benim. On beş sene bu şehri dolaştık durduk. İstanbul’un kaç karış olduğunu şoförlere, kaptanlara, vatmanlara değil, ressamlara sormalı, bir de ressam gözüyle etrafına bakabilen yazarlara. Ben Galata kulesinin kaç kantar olduğunu, gölgesinin Yüksekkaldırıma nasıl düştüğünü önünden geçerken değil, Sait Faik’i okurken öğrendim. Peki iyi; Anadolu’yu kimden öğreneceğiz?” diye hayıflanıyor..

Ben de lise ve gazetecilik hayatımın geçtiği Cağaloğlu’nu yeterince tanıyamadığım için hayıflanıyorum. Yıllarca yokuşundan bir aşağı bir yukarı inip çıktığım “Babıâli Yokuşu”nda nice bilmediğim yerler olduğunu yeni yeni öğreniyorum.

Bunlardan bir tanesi tüm edebiyatçılarımızın, yazarlarımızın, şairlerimizin bir şekilde uğradığı, sohbet ettiği, eserlerini yayınlattıkları 1946 yılında Yaşar Nabi Nayır tarafından kurulan “Varlık Yayınları”nın yeridir.

BEN DE MÜMTAZ’DAN ÖĞRENDİM

Gazetecilik okulundan arkadaşım Mümtaz Dağtekin’le Cağaloğlu’ndaki hâlâ 1950’lerin, 60’ların havasını soluduğumuz bürosunda sohbet ederken, bulunduğumuz yerin Yaşar Nabi Nayır’ın yayınevini yönettiği bürosu olduğunu öğreniyor, küçük dilimi yutacak gibi oluyorum.

Babıali Yokuşu’ndan Cağaloğlu’na çıkarken sol kolda ikinci bina numara 40 Edes Han’da şimdi Mümtaz ekmek parasını çıkarmaya çalışıyor. İşte Mümtaz’ın ekmek parası çıkarmaya çalıştığı bu binanın birinci kat ile ikinci katının Yaşar Nabi Nayır’ın ünlü edebiyatçılarımızı, şairlerimizi ağırladığı bir yer olduğunu hayretle dinliyor, Babıali’yi yeterince tanımama kızıyorum.

Mümtaz, Nayır’ın birinci kattaki odasından bitişiğindeki odada bulunan muhasebecisiyle küçük bir pencere açarak, nasıl konuşma ve evrak alışverişi yaptığını da göstererek anlattı..

Mümtaz, Nayır’ın 1946 yılında kurduğu ve eserlerini yayınladığı Varlık Yayınevi’nin,  aralarında başta Sait Faik Abasıyanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Talip Apaydın, Enver Naci Gökşen, Eflatun Cem Güney, Muhtar Körükçü, Orhan Veli Kanık, Nurullah Ataç, Ziya Osman Saba, Oktay Akbal, Mahmut Makal, Necati Cumalı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Orhan Kemal, Haldun Taner, Tahsin Yücel gibi birçok Türk yazar ve şairin de uğrak yeri olduğuna söylüyor..

ERİCH VON DANİKEN VARLIK YAYINEVİ’NDE

Mümtaz, Varlık Yayınları’nın İsviçreli yazar Erich von Daniken’in (1935-2026) yazdığı ve çok satan ilk dünya dışı varlıkları konu alan “Tanrıların Arabaları” adlı eserini Türkiye’de yayınlayan bir yayın evi olduğunu vurguladı. Mümtaz; “Daniken de şimdi içinde sohbet ettiğimiz büroya gelmiş” diyince ortaokul öğrencisiyken okuduğum bu kitap ve içindeki şekiller ile 1992 yılında Türkmenistan’ın başkenti Aşkaabat’ta çektiğim UFO benzeri bu yapı aklıma geldi.

Mümtaz, Edes Han’a yani Nayır’ın bulunduğu birinci kata arma, reklamcılık ve ilancılık işleri yapmak için 1987 yılında geldiğini ifade etti. Geldiği yıl Yaşar Nabi Nayır’ın kızı Filiz Nayır Deniztekin ile damadı Osman Çetin Deniztekin’in ikinci katta çalışmalarını sürdürdüğünü söyleyen Mümtaz; “Yanılmıyorsam 2008 yılında da Piyerloti Caddesi’ne taşındılar. Yakın zamana kadar kızı Filiz Hanım ziyaretime gelirdi.  İyi bir komşuluk ilişkimiz vardı” dedi.  

Varlık Yayınları, Türk yazar ve şairlerin kitaplarının yanı sıra, Dostoveski, Turgenyev, Gogol, Kafka, Tolstoy, Steinbeck, Hemingway, Balzac, Malraux, Emile Zola, Camus, Sartre gibi ünlü yabancı yazarların da yüzlerce çevirisini yayınlar..

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” şiir kitabı ise yayınevinin ilk şiir kitabıdır.

         Nayır, 25 Aralık 1908 yılında Üsküp’de doğmuş, 15 Mart 1981 yılında İstanbul’da yaşamını yitirmiş, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda da toprağa verilmiştir.  

(Süleyman Boyoğlu)