14 Haziran 2026 Pazar

VEDAT GÜNYOL, ABASIYANIK'I ANLATIYOR...

                                   

Usta şairlerimizden Cemal Süreya’nın “Edebiyatımızın Cumhurbaşkanı” dediği edebiyatçı, çevirmen, eleştirmen ve öğretmen Vedat Günyol, yine kendisi gibi bir edebiyatçı olan hikâye ve roman yazarı, şair Sait Faik Abasıyanık’la nasıl tanıştıklarını 1980 yılında anlatmış.

Abasıyanık’ı Milliyet Sanat Dergisi’nin 1980 yılının Şubat sayısında anlatır Vedat Günyol ve şöyle der:

”İlk kez 1936’larda çıktı ortaya Sait Faik. ‘Semaver’ adlı öykü kitabıyla ve de soyadını kullanmadan.”

Günyol, Abasıyanık’ın sonraki yıllarda da soyadını kullanmadığını vurgulayarak, şöyle devam eder:

“Oysa ne güzel, ne anlamlı, içeriği özü ile ne de kendine yaraşan bir soyadı vardı: Abasıyanık. Abası yanıktı, çünkü abayı yakmıştı oldum bittim, çevresinde, yakınında, kahvede, vapurda, balıkçı teknelerinde, Hayırsızada kıyılarında, Beyoğlu caddesinde, yan sokaklarında, sinema gişeleri önünde, meyhanelerde, şurda burda karşılaştığı, göz tanışıklığından söz tanışıklığına varan ahbaplıklarda kadeh tokuşturduğu, tokuşturmaya can attığı insanlara. İçlerinin temizliği yüzlerine vurmuş, geçim kaygısındaki yaşlılardan, bıçkın, ele avuca sığmaz, ama ezilmiş, mutsuz gençlere kadar uzanan engin bir sevgi denizliydi Sait Faik’i saran bütün ömrünce.”

ÇEHOV DOĞRULTUSUNDA ANLATIM

“Sait Faik, birbirini izleyen öyküleriyle yepyeni bir ses, bir insan sıcaklığı getiriyordu yazın yaşamımıza” diyen Günyol, şunları ifade eder:

“Maupassant öykücülüğünün başı sonu belli, alışılagelmiş çerçevesini zorlayan öyküleri özellikle 1950’lerden sonra olay örgüsüne bütün bütün yan çizen, Çehov doğrultusunda, duygunun, duyarlılığın enginlerinde gezinen, gezindikçe özgürleşen bir rahat, bir sıcak anlatımla çıktı Sait Faik karşımıza.

Sait Faik üstüne ilk yazım 1944’lerde ‘Yeni Ufuklar’da çıkmıştı. Onu, ‘Mahalle Kahvesi’ (1950) adlı yazım izledi. Kendisini bir kez görmüştüm bir dost evinde. Yıl 1939 olmalıydı. Kalabalık dost toplantısında bizi tanıştıran olmamıştı. Salonun bir köşesinde, bir ayaklı abajur altında, ince yüzlü, açık mavi gözlü, sessiz sessiz oturan kırklarında bir genç adam ilişmişti gözüme, şöyle ilgisiz, kaçamak bakışlı. Yıllar sonra Burgaz Adasındaki evine çağrılı olarak gittiğimde, birden anımsayıverdim o abajur altında oturan adamı: Sait Faik’in ta kendisiydi.”

                   GÜNYOL BURGAZADA’DA

Vedat Günyol, 1953 yılı sonlarında da şair Celâl Sılay’ın aracılığıyla, Sait Faik’in Burgazada’daki evine çağrılı olarak gittiğini kaydederek, şunları söyler:

“Sait Faik beni vapur iskelesinde karşıladı. Eve gitmeden önce rıhtım boyunca dolaştık. ‘Bir Takım İnsanlar’ (o zamanki adı ‘Medarı Maişet Motoru’ idi) adlı yapıtın geçtiği yerleri, berber dükkânını gösterdi bana.

Bir ara, dükkânlardan birinin kapısından bir adam seslendi: ‘Sait Bey, yeni mi bu?’ diye. Bir anlam veremedimdi buna. Baktım, Sait Faik rahatsız oldu, ezildi büzüldü, karşılık vermedi adama. Sonra, adanın kilisesine doğru yollandık. Hani, o ünlü papaz efendiyle konuşmasının geçtiği yer var ya, oraya gittik. Sevdiğim öykülerin geçtiği yerlerde yeniden yaşıyor gibiydim. Sait Faik’in gerçek yaşamından sayfalara dökülen izlenimleri, duyguları, özlemleri içime sindirerek..”

Günyol, zamanın geçtiğini, yemek vaktinin gelip çattığını  belirtiyor:

“Bugün müze olan o güzelim köşke gittik. Kapıda, o çok sevdiği, yanından ayıramadığı köpeği ‘Arap’ karşıladı bizi, kuyruk sallayarak. Bir sokak köpeğiydi, gösterişsiz ama cana yakın.

Salonun kapısında, öykücünün annesi, başında beyaz baş örtüsü, güler yüzü ile göründü. Yemek hazırdı. Hemen sofraya oturduk. Yanılmıyorsam, köfte dışında baş yemek mantıydı. Kahvelerimizi çalışma odasında içtik. Sait Faik kitaptan çok yaşamdan, insan sürtüşmesinden, insan ilişkisinden, doğayla kurduğu yakınlıktan, içiçelikten alıyor olmalıydı esinini besinini, diye düşündüm. Sonra yanılmadığımı anladım.

Sonra indik bahçeye, çiçekler, bitkiler arasında oturduk…”

(Süleyman Boyoğlu)

12 Haziran 2026 Cuma

ENVER PAŞA NASIL ÖLDÜ-ÖLDÜRÜLDÜ?

 

             Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’na girmesine neden olanların başında gösterilen ve fiilen Başkumandan Binbaşı Enver Paşa, Himalaya-Pamir Dağları eteğinde, Balcevan’ın Çeğen mevkiinde Kızılordu güçleriyle girdiği çatışmada 25 kadar süvarisiyle birlikte 4 Ağustos 1922 tarihinde yaşamını noktaladı. Öldüğü bölgede toprağa verilen Enver Paşa’nın kemikleri, 74 yıl sonra 4 Ağustos 1996 tarihinde Türkiye’ye getirilip toprağa verildi.

Enver Paşa’nın anıt mezarı da İttihat ve Terakki liderlerinden Talat Paşa, Mithat Paşa ile Mahmut Şevket Paşa’nın kabirlerinin bulunduğu Şişli Abide-i Hürriyet Şehitliği’ndeki yapıldı.   

Türkiye’de yayın yapan o zamanki gazeteler ve köşe yazarları, Enver Paşa’nın kemikleri ülkemize getirilmeden ve getirildikten sonra hakkında olumlu-olumsuz birçok haber yaptılar, yazılar yazdılar.

Hemen hemen tüm haberlerde ve köşe yazılarında Enver Paşa’nın nasıl öldüğüne ilişkin Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik “Makedonya’dan Orta Asya’ya 1914-1922 Enver Paşa” kitabından alıntı yaparak verdiklerini fark ettim. Aydemir, Enver Paşa’nın 1908 İhtilali’nde yıldızlaştığını, kendisini askerlikle beraber siyaset işlerine de verdiğini belirterek, “Harpler, harpleri kovaladı. Daha 34 yaşındayken, bir Dünya Harbi’ne karışan imparatorluğun Tek Adam’ı, en ağır sorumlusu ve imparatorluğun, kader tayin edici son mücadelesinin başı ve idarecisiydi” diyor.

Aydemir, şöyle devam ediyor:

“Makedonya dağlarında serüveni, yiğitçe başlamıştı. Orta Asya’nın Pamir Dağları eteklerinde de, yiğitçe bitti. Başka türlü bir ülkenin, başka türlü bir neslin, başka türlü bir insanıydı. Talihinin ve nefsine ölçüsüz inanışını, onun neslinin ve kendine benzer insanların, ruh vasıflarına vermelidir.

Enver Paşa’yı ve serüvenini, akıl ve mantık kriterleri ile değil, bu ruh vasıflarının ve kendilerini yetiştiren şartlarla, kendilerini verdikleri hayal ve ümitlerin ölçüleri ile muhakeme etmek, şüphe yok ki en doğrusudur.”

Aydemir, “Enver Paşa dramının son perdesinin” ise şöyle kapandığını anlatıyor:

“1922 Temmuz’unun sonunda, Doğu Buhara hareketlerinin neticesi, artık belli olmuştu. Doğu Buhara, fiilen işgal edilmişti. Duşenbe ve Baysun üzerlerinden güneye ve yanında kalan son maiyetiyle çekilen Enver Paşa’nın, Buhara-Afgan sınırını teşkil eden Penç Nehri’ni bir noktada aşarak Afganistan’a geçememesi, Külap, Balcevan istikametinde Pamir Dağları’na doğru doğuya dalışı, onların kurtulma imkânlarını da karartıyordu. Zaten karşı kuvvetlerin, daha ilk günlerden aldıkları emir, Enver Paşa’nın, yabancı bir ülkeye kaçmasını önlemekti. Bu suretle karşı tarafın bu hedefini, Enver Paşa, kendi hareketiyle, bir nevi kolaylaştırmış oluyordu. Artık çarpışmalar da fiilen kesilmişti. Enver Paşa, Âbıderya köyünde, son karargâhını kurmuştu. Temmuz ayı bu sırada sona erdi.”

               

      ENVER PAŞA’NIN SON BAYRAM KUTLAMASI

 Aydemir, Kurban Bayramı’nın birinci günü (Ancak köyde bir tarih yanlışlığı nedeniyle bayram namazı bir gün önce kılınır ve kurbanlar kesilir) olan 4 Ağustos 1922 tarihinde Âbıderya köyündeki bayram kutlamalarının hazin ve ümitsiz, fakat duygulu geçtiğini belirtir. Şevket Süreyya Aydemir, şunları kaydeder:

“Enver Paşa, maiyetinde kalanların, evin önüne toplanmasını ve onların bayramını kutlayacağını söyler. Toplanılır. Kalan askerlerine dualarını, tebriklerini bildirecek ve kendilerine birer miktar para verecektir. Asker başlarına ise, kendilerinin de bildikleri gibi, onlara sunacak bir şeyi olmadığını söyleyecek ve bu müşterek mücadelelerin hatırası olarak kendilerine, kendi mühür ve imzasıyla birer belge, hatta rütbeler verir.

               

             Balcevan Bey’i Devletment Bey de Enver Paşa’ya, altın ve gümüş işlemeli bir çapan yahut ipekli cübbe ile bir sarık hediye etmiştir. Hülasa herkes bu hüzünlü Kurban Bayramı’nın havası içindedir. Çünkü bilinir ki bu günler, artık son beraberlik günleridir. Arkadan ve çevreden ise düşman ilerler. Doğudaki Pamirler yol vermez karlı dağlardır. Bir gün önce kesilen kurbanların toprağa akan kanları hâlâ tazedir.

İşte tam bu tören sırasındadır ki doğuda, vadinin Dere-i Hâkiyan kısmı ile Çegan tepesi istikametinden silah sesleri gelir. Bu bir baskındır ve tören yerindeki kalabalık, baskıncıların makineli tüfek ateşleri altında eriyebilir.

İşte o anda Enver Paşa, hemen atına atlar. Dört beşi Osmanlı Türklerinden olmak üzere 25 kadar atlı, hemen onu takip ederler. Çegan, Âbıderya Suyu’nun kuzey sırtlarına düşer. Altta, Dere-i Hâkiyan vadisi uzanır. Çegan, Balcevan’a 15 kilometre kadar doğudadır. Tepede mevzilenmiş ve makineli tüfekleri bulunan bir düşman müfrezesine karşı aşağıdan, vadiden ve ancak atlar üstünde çekilmiş kılıçlarla, azlık bir nevi fedai süvari grubunun saldırıya geçişinin sonu bellidir. Ama Enver Paşa en öndedir. Atını yıldırım gibi sürer. Kılıcıyla havayı yararak koşar. Yanındakiler de ondan geri kalmaz.”

“Bir kumandanın, bir başkumandanın, bir baskın müfrezesine karşı en önde ve atla, kılıçla karşı çıkışı, askeri savaş usullerine sığmaz” diyen Aydemir, şunları ifade ediyor:

“Ama burada artık askerlik değil, yolun sonu, son hamle ve beklenen sonu arayış konuşacaktır. Bu son ise, ölüm ve şehadettir…

Onun içindir ki bu saldırıda hesap, mantık ve nefsini koruma endişesi yoktur. Burada dile gelen, 1908 Haziran’ında Selânik’in Vardar kapısından tek başına Makedonya dağlarına çıkarken: ‘- Bir gün bana da bir kurşun isabet edecek ve cesedim, bir çukura atılacaktır’ diyebilen adamın, kaderiyle son ve toptan hesaplaşmasıdır. 1908 Haziran’ında açılan defterin, artık dürülüşüdür…

Çünkü şimdi, bütün yollar kapalıdır ve 1908’de Makedonya dağlarında başlayan serüven, artık Himalaya dağlarının kuzey silsilelerini teşkil eden Pamir eteklerinde, yiğitçe sona erecektir.

Öyle de olur. Çegan tepesinde ve Bolşevik Kızılordu Müfreze Kumandanı Kulikof kumandasında ateş saçan mitralyözlerin üzerine, yalın kılıçlarla hücum eden bu 25 kadar süvarinin akıl almaz saldırısı, karşı tarafta, hatta şaşkınlık da yaratır. Bu kılıçların altında yaralananlar, teslim olanlar bile olur. Daha arkadaki ikinci mitralyöz, ateşini, huzmesini en önde ilerleyenlerin üzerinde yoğunlaştırır. Bunların en önünde de, Enver Paşa vardır. Böylece, çağdaş Mitralyöz, orta çağın ünlü silahı olan Kılıcı yener. Enver Paşa vurulur. Atından düşer. Onunla beraber diğerleri de yerlere serilirler. Paşanın kır atı Derviş, bütün bu tür sahnelerde olduğu gibi, efendisinin başucundadır. Ama mitralyözün şeritleri ateşlerini kusmaya devam ederler. Derviş de önce iki ayağı üzerine çöker. Sonra yana devrilir. O da nefesini vermiştir.”

Çegan tepesine arkadan kalabalık yardımlar gelmez, Âbıderya ise panik içindedir. Ancak Doğu Buhara beylerinin en vasıflısı, en sadık olanı ve en yiğidi olan Balcevan Bey’i Devletment Bey, köye biraz geç yetişmiştir. Paşasının Çegan’a saldırdığını öğrenince, hemen atına atlar. Son sahneye yetişir. Ve Devletment Bey de öldürülür. Çegan tepesinde, Paşasının biraz berisinde toprağa serilir. Aydemir, “Başlangıcını kim bilir hangi günlerden ve belki de ta Makedonya dağlarından aldığımız Enver Paşa Dramının son perdesi, işte böyle kapanır” diyor. 

 ENVER PAŞA’NIN CESEDİNİN SOYULMASI

 Ölenlerin cesetleri savaş meydanında olduğu gibi bırakılır. Bolşevik Kızılordu müfreze kumandanı Kulikof, ayaklarında Alman botu, göğsünde dürbünü, göğsünde bir Kur’an, başında yerlileri andırmayan kalpağı, Osmanlı subaylarınınkini andıran göğüsten ilikli hâki ceketli, cebinde henüz tamamlanmamış bir mektup ve bazı evraklar bulunan kişinin eşyalarının alınmasını emreder. Ve Enver Paşa’nın cesedi soyulur, ancak kanlı çamaşırları üstünde bırakılır.

Böylece Enver Paşa’nın cesedi iki gün Dere-i Hâkiyan üzerinde Çegan topraklarında kalır. İki gün sonra, dağlardan inen bir köy imamı, Enver Paşa’nın cesedini tanır. Koşarak Âbıderya’dakilere haber verir. Hemen bir süvari gurubu gider, Enver Paşa, Devletment Bey ve diğer şehitlerin naaşlarını karargâha getirirler.

Enver Paşa ve şehitleri, Âbıderya Suyu kenarında ve vadisindeki Âbıderya köyünde, bir pınarın başındaki ceviz ağacının altında gömülürler.

Taşkent’e gönderilen eşya incelenince, bunların Enver Paşa’ya ait olduğu belirlenir. Şimdi Paşa’nın botları, elbisesi, kılıcı, Kur’an’ı ve dürbünü ile diğer parçalar, Moskova’da, Askeri Müzesi’ndedir.  

                 

            MİHRİ BELLİ: ENVER PAŞA’NIN ÖLÜMÜ

            BOLŞEVİK KURŞUNU İLE OLMAMIŞTIR

 Sol siyasetçi ve yazar Milli Belli, Enver Paşa’nın kemiklerinin Türkiye’ye getirilmesi üzerine 16-23 ve 30 Ağustos 1996 tarihli Demokrasi gazetesinde, “Enver Paşa” başlıklı üç yazı kaleme alır. Mihri Belli, önce kendi bildiklerini ardından Enver Paşa’yı yakından tanıyan akrabası ve arkadaşından aldığı bilgileri köşesinde paylaşır. Yazdıklarını özetle veriyorum. Belli, ilk günkü yazısına şöyle başlar:

“Enver’ler, Talat’lar uzun yıllar tabu konulardı. Okullarda okutulan tarih kitaplarında Jön Türk hareketine dair fazla bir şey bulamazdın. Oysa tarihimizin o dönemi ibret doludur.

Birinci Dünya Savaşı’na nasıl sokulduğunun öyküsü bile emperyalizm uyduluğunun bir ulusun başına ne felaketler getirdiğini açık seçik gösteren bir tarihsel deneyimdir; bugün de ders alınması bir deneyim. Hem sonra gelen Kuvvayi Milliye ve Cumhuriyet dönemleri Jön Türk hareketinin devamı olduğuna göre, o hareketi bilmeden sonraki gelişmeler konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılamaz.

Kurtuluş Savaşının Anadolu ve Trakya’da Kuvvayi Milliye örgütlerinin kuruluşunda İttihat ve Terakki Fırkası başrolü oynamıştır. Cumhuriyet döneminde de reform adı altında ne yapıldı ise, bunların kökenini Jön Türk hareketinde bulabiliriz. CHP’nin altı okunun zorla asimilasyon politikasının öncüleri sayılırlar.”

“Enver Paşa’nın kemiklerinin ülkeye getirilip Hürriyet-i Ebediye tepesinde İttihatçı arkadaşlarının yanına gömülmesi ile söz konusu tabu kalkmışa benzer” diyen Belli, şöyle devam ediyor:

“Basında bu konu değişik açılardan ele alındı. Konu üzerinde daha çok durulacağa benzer.    

  Kurulu düzenin savunucusu kalemler bu konuda ikiye bölündü. Kemalistlerin İttihatçılara karşı tutumunu dile getirenler yanında olayı düzenin geçmişi ile barışması olarak yorumlayanlar ve kutlayanlar oldu. Masonlar ile bozkurt selamı verenler bu konuda birleştiler. Bazı ‘solcu’ geçinenler de Enver Paşa’ya övgüler kaleme almadan geri kalmadılar.”

Mihri Belli’nin uzun yazısını özetleyerek vermeye çalışıyorum. Çünkü bu yazıda Belli, Enver Paşa’nın ölümünü farklı bir şekilde anlatıyor. Mihri Belli şöyle diyor:

“Enver Paşa’nın ülkeyi terk ettikten sonraki yaşamı konusunda basında çıkan yazılar genellikle gerçeklerin tahrifi niteliğinde belli amaca yönelik yakıştırmalardır. Sıkıntılar içinde geçen Çekoslovakya’da mapusluk döneminden Moskova’ya vardığında Enver, Rus Devrimi’ni doğu halklarının emperyalizmden kurtuluş mücadelesinde doğal müttefik sayan dünyadaki yaygın görüşün etkisi altındaydı. O, Moskova’ya Bolşevik Devrimi’ne hizmetlerini sunmak için gitti ve öyle kabul edildi. Bolşeviklerin düzenlediği Baku’da toplanan Doğu Halkları Kongresi’ne katılması da aynı düşünce ile idi.”

Belli, Enver Paşa’nın Moskova’daki yaşamı konusunda birinci elden bilgileri kendisine aktaran kişinin o günlerde Moskova’da Enver Paşa ile çok sıkı ilişkiler içinde olan Deniz Yüzbaşısı Aali Özdeniz (Amiral Necati Özdeniz’in ağabeyi) olduğunu vurguluyor ve şunları söylüyor:

“Aali bey ile 1942 kışında Tekirdağ’da karşılaştık. O inhisarlar başmüdürü idi. Ben askerdim. (Süvari Tugayının irtibat subayı). Uzaktan akraba idik. Aynı pansiyonda kalıyorduk. Akşamları birlikte yemek yerdik. Muhabbetimiz gece yarılarına kadar sürerdi. Baş konu da Birinci Dünya Savaşı anıları. Aali Bey o savaşta hemen hemen bütün cephelerde bulunmuştu. Enver Paşa’yı daha o zamandan tanıyordu. Muhabbetimizde en sık adı geçen idi Enver.

FIRIN İŞÇİLERİ SENDİKASI BAŞKANI MOSKOVA’DA

Kurtuluş Savaşı yıllarında Aali Bey’i Moskova’ya gönderen bizzat Mustafa Kemal idi. Fırın İşçileri Sendikası başkanı olarak oraya gidecek ve ömründe ekmek satın almak için bile fırının semtine uğramamış olan bu tipik İstanbul efendisi bahriyeli zabit Komünist Enternasyonal’de Türkiye proletaryasını temsil edecekti.

Oyun kısa zamanda anlaşılıyor. Ama ne de olsa Mustafa Kemal’in gönderdiği bir kimsedir. Kendisine gereken konukseverlik gösteriliyor.”

Mihri Belli, Aali Bey’in Moskova’da Enver Paşa ile bağlantı kurduğunu ve o andan itibaren resmi değilse bile, fiilen Paşa’nın “emir subayı” durumunda olduğuna dikkat çekiyor, şöyle devam ediyor:

“Aali Bey, Enver Paşa’nın hayranı idi. Dolayısıyla onun Almanyacı politikasını başından beri tutmuştu. Yıllar geçmiş ve Kayzer Almanyası ile Hitler Almanyası arasında önemli farklar olmasına karşın Almanyacılığı elden bırakmamıştı. O 1942 kışında Alman zaferini bir olup bitti sayanlardandı. Yani Moskova’dayken içten içe ne düşündüğünü bilemem ama komünizm davasına en ufak bir sempati duymadığı kesindi. Ama akrabalık bağı ağır basmış olacak, bu, dostça ilişkiler kurmamıza engel olmamıştı. Aali Bey ile Enver Paşa’nın Bolşeviklere hizmetlerini sunduğunda samimi olduğunu, Sovyet iktidarının kendisinin askeri yeteneklerinden ve özellikle İslâm âleminde itibarından yararlanacağını umduğunu söylüyordu.

Ama Bolşevikler oralı olmuyorlar. Anadolu’da Mustafa Kemal’e olanca güçleriyle arka çıkma kararındadırlar. Enver’cilerin Kemal’i ne gözle gördüklerinin farkındadırlar. Enver’e fazla yakınlık göstermelerinin Anadolu ile ilişkilerine gölge düşürebileceğini biliyorlar. Bolşevikleri için Enver Paşa ancak Anadolu’da Mustafa Kemal’in rolü, örneğin Ankara’nın düşmesi ile sona erdiğinde, örneğin Kayseri ya da Sivas önlerinde bir yeni cephe kurulduğunda bir değer taşıyabilirdi, o kadar.”

ONUR KIRICI DAVRANIŞLARLA KARŞILAŞMASI

Mihri Belli, Enver Paşa’nın Bolşeviklerle bazen onur kırıcı davranışlarla nasıl karşılaştığını da Aali Özdeniz’in ağzından aktarıyor:

“Bakü’de toplanacak olan Doğu Halkları Kongresi’ne katılmak üzere Moskova’dan kalkan trende aynı kompartımandadırlar. O günlerde Komüntern’in genel sekreteri olan Zinoviev bir heyetle birlikte aynı trendedir. Tren yolcularından biri de John Reed’ir. Sonraları ‘Dünyayı Sarsan On Gün” adlı eseri yazacak olan ünlü Amerikalı gazeteci ve yazar. Moskova’dan Bakü kentine giden tren yolu o iç savaş yıllarında güvenlikli değildir. Bu yüzden katara bağlanan kapalı yük vagonlarında güvenliği sağlamakla görevli bir süvari birliği yolculara eşlik etmektedir. Yolda Çarlık yanlısı Beyaz Ordu birlikleri trene saldırıyorlar. Çatışmaların başladığı anda Enver Paşa, Zinoviev’e giderek, ‘Ben askerim, yardımcı olabilirim. Bana görev verin’ diyor. Üç kıtada Osmanlı Ordusu’nun başkumandanlığını yapmış olan adama Zinoviev’in cevabı özetle şudur: ‘Teşekkür ederim. Ama bizim Kızıl Ordu başçavuşu İvanov yoldaş bu işi becerir’. Beyazlar püskürtülür.

Aali Bey’e göre Enver Paşa’nın Bakü Kongresi’nde oynadığı sınırlı rol de Zinoviev ile uyumluluk halindedir. Orta Asya’ya geçişi de içten içe niyetleri ne olursa olsun. Batı basınının yazdığı gibi, ‘Yeni Dünya Devrimi Doktrini’ni müslüman halklara yaymak içindi. Böyle olmasaydı zaten oraya gidişine izin verilmezdi.”

Belli, Özdeniz’in anlattıklarından Lenin ile görüşmesinde ondan Anadolu için yardım istediği, ya da Orta Asya Türkleri için bağımsızlık istemini ileri sürdüğü ve bu yüzden Lenin’in kendisine düşman kesildiği yolunda senaryolarında gerçekle ilgisi olmadığını vurguluyor. Mihri Belli, şöyle devam ediyor:

“O günlerde Bolşevikler zaten Ankara ile sıkı bağlantı ve dayanışma durumundaydı. Anadolu İhtilâlini desteklemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Enver’in aracılığına hiç gerek yoktu. Orta Asya Türkleri için bağımsızlık ise, Sovyetler’in ilân edilen resmi politikasının temel ilkesi sayılıyordu halkların kendi yazgılarını belirlemesi hakkı. O yörede yeni kurulan Sovyet Cumhuriyetlerinin anayasalarında Sovyetler Birliği’nden ayrılma hakkı yazılı idi.”

Mihri Belli, Enver Paşa’nın Orta Asya’ya geçtikten sonra “Basmacılar”ın safına katılışını ise; “Yeni Dünya Devrimi Doktrini’ni bir türlü sindirememiş olmasının yanında yukarıda değindiğimiz cinsten bazı onur kırıcı tutum ve davranışlar yüzünden olduğunu söyleyebiliriz” diyor.

 "ÖLÜMÜ BOLŞEVİK KURŞUNU İLE OLMAMIŞTIR"  

 Mihri Belli, Enver Paşa’nın ölümüne ilişkin basında sunulan senaryoların gerçeklere uymadığına da vurgu yaparak, şunları söylüyor:

“Enver Paşa Bolşeviklere karşı savaşmıştır ama ölümü Bolşevik kurşunu ile olmamıştır.

Enver Paşa’nın 1922 yılında Anadolu’da ülkemizin kaderini belirleyecek olan bir kurtuluş savaşı verilirken, Orta Asya’ya gidip orada Ankara ile fiili ittifak durumunda olan bir Sovyet İktidarına karşı Basmacılar safında yer almasını Türkiye yurtseverliği açısından nasıl değerlendirebiliriz?

Tarihsel çerçevesi içine yerleştirirsek olay özetle şudur: Türkiye denen coğrafyada yaşayan ve kendine Türk’üm diyen, Kürt’üm diyen ya da Osmanlı tebaası müslümanım diyen insanlar birlik halinde Osmanlı ülkesinin devlet olarak varlığına son vermeye kararlı emperyalist ittifaka karşı direniş durumdadır. Ülke yer yer yabancı işgali altındadır. Ulusal mücadeleyi yöneten Ankara Hükümeti’nin devlet olarak bir tek dostu, ikmâlini sağlayabileceği tek bir dayanağı vardır. Devrim Rusya’sı. Mustafa Kemal iktidarı ile Sovyet iktidarı arasında öylesine bir karşılıklı güven fiili ittifak kurulmuştur ki, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Sovyet Devrimi’nin büyük askeri Frunze ile harita başında baş başa büyük taarruzun plânlarını tartışıyorlar. Ve Mustafa Kemal büyük taarruz arifesinde cephedeki birlikleri teftişe Sovyet elçisi Arakov ile birlikte çıkıyor.

İşte tam bu tarihsel anda Enver Paşa’yı Orta Asya’da Sovyet iktidarına savaş açmış olan feodal hanların safında görüyoruz. Böyle bir tutum ve davranış herhalde Kurtuluş Savaşı’mızla dayanışma olarak yorumlanamaz.”

Belli, uzun yıllar Çarlık Rusya’sının boyunduruğu altında acılar çekmiş olan Orta Asya halklarının, yeni Rus rejimini de kuşku ile karşılamalarının, feodal hanların önderliğinde de olsa bile bir ulusal kurtuluşçu unsur içerdiğine işaret ediyor:

“Ama herhangi bir ulusal hareket karşısında tavrımızı  belirlerken hareketin ulusal nitelik taşıyıp taşımaması biricik ölçü olamaz. Sorunu dünya ölçüsünde devrimin çıkarları açısından koymak zorundayız. Böyle bir sonuç dünya ölçüsünde emperyalizmin etki alanının daha da genişlemesi demektir.

Enver’in ömrünün son günlerinde tutum ve davranışları bu gerçekler göz önünde tutularak değerlendirilmelidir.

Enver Paşa’nın ölümüne dair basında ve bazı biyografilerde yer alan senaryolar da gerçeklere uymuyor. Bu konuda bana ayrıntılı bilgi veren kişi, Enver Paşa’nın yâveri Adapazarlı Yüzbaşı Çerkez Kâzım Bey’dir (Kâzım Kap). Yukarıda adı geçen deniz yüzbaşısı Aali Bey, Enver Moskova’da iken fiilen onun emir subaylığı görevini yerine getirmişti.”

 “Adapazarlı Yüzbaşı Kâzım savaş boyunca resmen Enver Paşa’nın yâverliğini yapmıştır. İlginç bir yaşam öyküsü var” diyen Belli, şunları anlatıyor:

“Savaşın ilk günlerinde daha Kuleli son sınıftayken silahşörlüğü, okulu teftişe gelen Enver Paşa’nın dikkatini çekiyor. Kıtaya katılması sağlanıyor ve hızla terfi ettirilerek Paşa’ın emir subaylığı görevine getiriliyor. Fadaisi demek belki daha doğru. Savaşta yenilgi kesinleşince Batum’daki ordu karargâhında görevlidir. Enver Paşa’dan bir telgraf alıyor. Telgrafta, ‘ben çıkıyorum, sen de çık’ yazılıdır. Kâzım Bey için bunun anlamı açık. Enver Paşa, ‘Ben illegaliteye geçiyorum, sen öyle yap’ demek istiyor. Hemen ordu karargâhında kimseye ‘Allahaısmarladık’ demeden kayıplara karışıyor. Gittiği yer atalarının ülkesi Dağıstan’dır. Orada aşiret güçlüdür. Kısa zamanda beş yüz atlı bindiriyor. Bağımsız Dağıstan Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilân ediyor. Cumhurbaşkanı kendidir. Kızıl Ordu kuzeyden inene kadar işler iyi gidiyor.”

Mihri Belli, bundan sonrası için “Sözü ona bırakalım” diyor ve Kâzım Bey’in ağzından aktarıyor:

“Kızıl Ordu geliyor diye laf dolaştı. Emrimdeki 500 süvari bir anda yok oluverdi. Üç Türk subayı sipsivri kaldık. Atları hücum dörtnala güneye İran doğrultusuna sürmekten gayrı yapacak şey yoktu.”

Belli, İran’a vardıklarında Kürt lider İsmail Simiko’nun kendi devletini kurduğunu belirtiyor. Kâzım Bey ve iki arkadaşının Simiko’nun hizmetine geçtiklerini aktarıyor:

“Bir gün İsmail seferdeyken hazinesine el koyup Ankara’nın yolunu tutuyorlar. Hazineyi getirip Mustafa Kemal’e teslim ediyorlar.”

 PAŞA’NIN ÖLÜMÜNÜN M. KEMAL’E ANLATILMASI

Kâzım Kap’ın Enver Paşa’nın son günlerini, ne şekilde öldüğüne ilişkin tüm bildiklerini Mustafa Kemal’e anlattığını, Mustafa Kemal’in dikkatle dinlediğini ve anlattıklarını inandırıcı bulduğunu belirten Mihri Belli, şunları kaydediyor:

“Ama Enver Paşa’ın çok yakını olduğundan kendisine güveni yoktur. Ona sahip çıkmıyor. Ve böylece Enver Paşa’nın yâveri, Dağıstan Cumhurbaşkanı Adapazarı çarşısında zahirecilik ederek ekmeğini kazanmak zorunda kalıyor. İttihatçı ileri gelenlerinden Küçük Talat kapısını çalıyor. Onu Mustafa Kemal’e suikast girişimine karıştırmak istiyorlar. Emniyet teşkilatında akrabaları kendisini zamanında uyarıyorlar. Reddediyor. Ama gene suikast davası tahkikatı sırasında bir süre tutuklanıp sorguya çekiliyor. Adapazarlı Yüzbaşı Kâzım Bey’in öyküsü böyle.”

Mihri Belli, Enver Paşa’nın ölümüne ilişkin “yaveri” Kâzım Kap’ın anlattıklarını da aktarıyor:

“Enver Paşa’nın ölümüne dair anlattıklarına gelince, bunlar son günlerde basında sunulan ve kaynağı herhalde Şevket Süreyya’nın ‘Enver Paşa’ adlı kitabı olan senaryoya hiç uymuyor. Söylenen özetle şu: ‘Basmacılar safında yer alan Enver Paşa yenilgi ile sonuçlanan bir çatışma sonucunda elde kılıç, tek başına atını düşmana karşı sürerken Bolşevik kurşunu ile şehit oluyor’. Olmaz değil, Enver’in böyle bir intihar eylemi sonucu olabilirdi. Başka yetenekleri hakkında ne düşünürsek düşünelim, Enver cesurdu. Yoksa İttihatçı komitacılar arasında sivrilemezdi. Ölümü şu ya da bu şekilde olmuş, o kadar önemli değil. Ama yâveri Adapazarlı Yüzbaşı Kâzım’ın anlattıklarına göre Enver Paşa’nın ölümü Bolşevik kurşunu ile olmamıştır.”

“Enver Paşa’nın yaveri Kâzım Kap’a göre olay şöyledir” diyen Mihri Belli, şunları yazar:

“Sonradan Sovyet Güvenlik Teşkilatı GPU’nun başına getirilen Yejov’un kumandasındaki Kızıl Ordu birlikleriyle yenilgiyle sonuçlanan bir çatışmadan sonra Enver Paşa, ölü ve yaralılarla kaplı savaş meydanında dolaşıyor. Bolşeviklerin gelip alanı zapt etmesi an meselesidir. Basmacı askerlerinden biri ağır yaralı olarak sırt üstü yerde yatmakta, acılar içinde kıvranmaktadır. Eli göğsündeki tüfeğin kabzasındadır. Bir ara parmağı tetiğe gidiyor ve acılar içinde yumruğunu sıkınca tetiği çekiyor. Ateş alan mermi namludan çıkıp Enver Paşa’nın göğsünü buluyor.

Az sonra alana egemen olan Kızıl Ordu, yerli halkın katılmasını da sağlayarak, Enver Paşa için görkemli bir cenaze töreni düzenliyorlar. Enver Paşa’nın İslam âlemindeki büyük itibarı onlara bu jesti yaptırmıştı.”

“Ben de Kâzım Bey’in anlattıklarını basında çıkan, belli maksada yönelik senaryolardan daha inandırıcı buluyorum” diyen Mihri Belli, şunları kaydediyor:

“Kâzım Bey ile Galata’nın Mimar hanında kapı komşu idik. Sağcı sayılırdı. Kendisini cumhurbaşkanlığından eden Bolşeviklere sempati duymadığı kesindi. Bu, onun anlattıklarını daha inandırıcı kılıyor.

Şu da var. Komitacı ruhu taşıyan adamın sağcılığı, solculuğu bazen pek belli olmuyor. Geçmişi, dostluğumuza hiç de engel olmadı. 27 Mayıs arifesinde ben sürgüne gönderileceğim zaman, ‘ortalık karışacak bu heriflerin elin altında bulunma’ demişti. İllegaliteye geçmem için yardım teklifinde bulunmuştu. Samimi idi.

İttihat ve Terakki Partisi’ni değerlendirdiğimizde, Enver’i bir bayrak olarak kullanmaya kalkan sağ görüşe tepki, tutumumuzu belirlememelidir. Burada Şefik Hüsnü’nün bu konuda değerlendirmesini naklederek yazıyı noktalayalım. Dediği şu: ‘İttihat ve Terakki, bütün günahlarına karşın gene de uzun süre Türk yurtseverlerin çatısı altında birleşebilecekleri tek örgüt olarak göründü. Hürriyet ve İtilafçılar işbirlikçilerin örgütü idi”.

KOLOĞLU: ENVER BEY BİR KAHRAMAN

ENVER PAŞA BİR ÜTOPYACI

Tarihçi-yazar Orhan Koloğlu ise 6 Ağustos 1996 tarihli Bizim Gazete’deki “Enver Paşa, Enver Bey’i Nasıl Öldürmüştür?” köşe yazısında Enver Paşa’nın Balkan dağlarındaki başarısından, 1908’deki “Hürriyet Kahramanlığı”ndan bahseder.

Bir eylem adamı olan Enver Paşa’nın Balkan dağlarında terörist komitacılarla mücadele eden, 1909’da Meşrutiyet, 1911’de Trablus, 1912’de İstanbul tehlikeye düştüğünde en önde hareket eden, 1913’de bir avuç arkadaşıyla Babıâli’yi basan, Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığını onaylattıran, Edirne’nin kurtuluşunu sağlaması ile kahramanlığını pekiştiren bir kişi olduğunu vurgular.

Koloğlu, özetle şunları ifade eder:

“1914’de hem ülkenin hem de ordunun başında tek lider olarak belirdi. En büyük ideali olan bütün Türkleri ve İslamı kurtarma özlemini uygulamaya girişti.

Savaşta Osmanlı ordusu başarıdan çok başarısızlığa uğradı. Büyük kayıplar verdi. Daha da önemlisi, Başkumandan Enver Paşa’nın beklediği bütün İslamın ayaklanması gerçekleşmedi, hatta aksine düşman ordularında yer alanlar daha çok oldu. Ama o bir türlü gerçeği kabul edemedi. Enver Paşa’nın Enver Bey’i öldürdüğü söylenir.

Berlin’de doğan oğlu Ali için yazdığı mektupta “O, İngilizlerin, Fransızların cesetleri üzerinden İslam bayrağını ileri götürecek; hiçbir iş yapmaya muvaffak olamadığım halde beni kurtarıcı gibi seven 400 milyon Müslümanın da gözbebeği olacaktır” diye yazıyordu.”

1919-1921 arasını İngilizler, Almanlar ve Bolşeviklerle temas içinde kendi hayalini gerçekleştirme fırsatını aramakla geçirdiğini belirten Koloğlu, yazısını şöyle tamamlıyor:

“Aslında hepsi de onu kullanıyorlardı. Nitekim Bolşevikler Ankara’da Mustafa Kemal’e karşı koz olarak tuttular. Sakarya zaferi kazanılıp Ankara’ya geçme hayali suya düşünce, Bolşeviklere karşı Türkistan’ı ayaklandırmayı denedi. Büyük bir hayal kırıklığına uğradı ve Bolşevik mitralyözlerine kılıcıyla saldırıp intihar etti.

Enver Bey bir kahramandı; Enver Paşa ise gerçekleri fark edemeyen bir ütopyacı.”  

Ne yazık ki tarihten ders almayanlar bugün de Ortadoğu’ya, Afrika’ya açılmaktan-gitmekten-söz sahibi olmaktan bahsediyorlar. Oysa oraların ne tür birer bataklık olduğunu atalarından öğrenselerdi, bugün böyle düşünmezlerdi; ama bilmiyorlar, görmüyorlar…

(Süleyman Boyoğlu)  

7 Haziran 2026 Pazar

CAMİDE VAAZ VEREN ŞAİR...

 

Gazetede şöyle bir haber çıksa; “Ünlü bir şairimiz, camide vaaz verdi!” diye… Ne düşünürsünüz ya da ne dersiniz? Sanırım önce; “Hayır olamaz, şairin vaizlikle ne ilgisi var!” diye itiraz edersiniz. Hele günümüzde böyle bir işe teşebbüste bulunmak korkusuz yürek ister…

       Ancak, 1958 yılında çıkmış; hem de Ege’de Ayvalık’ta… Kim mi bu cesur yürekli şair diyeceksiniz biliyorum. Hemen söyleyeyim Erzincan-Tepecik köyü doğumlu 51 yaşında kaybettiğimiz Behçet Kemal Çağlar

       Ünlü şairimiz Çağlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) iki dönem Erzincan Milletvekili olarak hizmet eder. Şemsettin Günaltay’ın başbakanlığa getirilmesi üzerine de 1949 yılının başında milletvekilliğinden istifa eder.

       Cumhuriyet gazetesi 6 Mayıs 1958 tarihinde birinci sayfadan verdiği “Bir sanat adamının din adamlarına verdiği ders” başlıklı haberine şöyle giriş yapıyor:

       “Bir haber: Şair Behçet Kemal Çağlar, Ayvalık camiinde ilk vaizini verdi. Behçet Kemal Çağlar şairliği bıraktı da vaiz mi oldu? Devrimlerin şairi, Atatürk için mevlid yazan şair şimdi de din adamlığına mı heves etti? Camilerdeki vaizlerin ne olduğunu, camilerde neler söylendiğini hepimiz biliriz. Şair Çağlar, onlara benzer şeyler mi söyledi? Camide şiir okunur mu? Yoksa Çağlar, orada bir şiir dünyası mı kurdu? Türlü ihtimaller akla geliyor. Yoksa bütün bu söylenenler yalan mı? En iyisi şairi arayıp bulmak..”

       Gazetede haberi yazan gazetecinin imzası yok, olsa yazacaktım. Yazan kişi; “Çağlar’ı radyoevindeki işinin başında bulduk” diyor ve sorularına başlıyor…

       -Şairlikten vâızlığa mı?

       -Evet, vâızlığa.

       -Nasıl oldu bu iş?

       -Şaşma. Çok güzel oldu. Keşki bütün vâızlarımız, azçok böyle olsa. Böyle vâızlar da verilse camilerde. Bu vâızdan çok memnunum.

       -Anlatın şunu.

        VAPURLA YALOVA’YA GEÇİŞ

        -Bayramı şu gürültüden, şu şehrin hayhuyundan uzakta geçirmek için buradan vapurla Yalova’ya geçtik. Oradan Bursa’ya, Bursa’dan Egeye geçtik. Balıkesir, Susurluk.. Susurluk çayına eğilmiş ihtiyar söğüt köklerinde yeni baharın filizleri, yeni bir hayatı müjdeliyordu. Suya sarkan dallar, büyük şehirlerde kuyruk manzaralarından bunalmış ruhumuza yeni bir şevk yeni bir umuttan haber iletiyordu. Derken efendim, Ayvalık’ta karar kıldık. Ayvalık’ta eski dostlar etrafımızı sardılar. Bu salı da şiir dünyamızı Ayvalık’ta yaşatmayı teklif ettiler.

       -Nerede?

       Gülerek:

       -Camide değil canım. Sabret.

       -Peki vâızı anlatıyordunuz hani?

                             

                       ŞAİRİN ARKADAŞLARININ RİCASI

        -Dur canım. Ona da geleceğiz. Salı günü şiir dünyasını yapmağa karar verdik. Bir arkadaş ‘bu iyi ama, senden bir ricamız daha var’ dedi. ‘Nedir o’ dedim. ‘Yarın sabah bayram. Bayram namazı arasında tam kırkbeş dakikada halka vâzetmek adettir. Yarın Müftü gelip vâzedeceğim dedi ama, gelmez. Gel bu kırkbeş dakikayı sen doldur. Sen vâizet burada.’ ‘Nasıl olur?’ dedim. Ben ne imamım, ne de Müftüyüm. Arkadaş, vâız demek, yalnız softanın gürül gürül bir sesle arada âyetler, hâdisler okuyup, Cehennem âzabından ve Cennet safasından dem vurması değildir ki.. dedi. Asıl vaız camie toplanan halkı yeni bir inanma şevkile doldurup her iki dünya için nasıl faydalı olunabileceğini anlatmaktır’. Çok ısrar ettiler oradakiler de..’

       -Zor iş bu iş. Ömrünüzde ilk olarak vaız ediyordunuz?

       -İlk olarak.

       -Ne söyleceğinizi biliyor muydunuz?

       -Hiç telaş etmedim. Her zaman ne söyledimse, camide de onu söyleyecektim.

       -Nasıl karşılanacaktınız camide? Bunu biliyor muydunuz?

       -Az çok kestiriyordum. Çünkü uzun yıllardır bu halkı biliyordum.

       -Evet, Bayram sabahı geldi erişti. Sonra?

             AYVALIK CAMİİ HINCA HINÇ DOLU

        -Camiye geldim ki hınca hınç dolmuş. Benim vaız vereceğim akşamdan bütün kasabaya yayılmış. Kasabanın hemen bütün halkı benim vaız vereceğim camie toplanmış. Sabah namazını kıldıktan sonra, baktım ki halkın gözü vâız verilecek kürsüye çevrilmiş. Bekliyorlar. Ağır ağır, ayaklarımın ucuna basa basa saflar arasından kürsüye doğru ilerledim. Ortalıkta çık yoktu.

       -Çok heyecanlandınız herhalde.

       -Çok kürsüye çıktım. Başladım konuşmağa.

       -Oradaki konuşmanız olduğu gibi aklınızda mı?

        ALMANYA’DAN SEVDİĞİ KIZI GETİREN GENÇ

        -Evet olduğu gibi. Şöyle başladım. Kelime kelime, cümle cümle aynı. (Dar görüşlü, kara vicdanlı, cahil softaların şehit ettiği Kubilay’ın mezarını ziyaret yolunda Ayvalık’ta geceledim. Bu camide söz aldım. –Bu caminin bir hikâyesi var. Çok hazin bir hikâye. Ayvalıklı bir genç Almanya’ya tahsile gitmiş. Orada bir kızla sevişmiş, kızla evlenmiş. Ayvalığa getirmiş karısını. Ama bir soğukluk içine düşmüş ki… Kara cehalet yakasına yapışmış. Binmiş sırtına. Anası yüz vermemiş, ne kıza ne de oğluna. Softaların telkinleri yüzünden intihar etmiş genç. Babası da bu camii onun ruhu için yaptırmış.

       Ayvalıklılar, bu Bayram sabahı ben buradan kara kuvvet aleyhine konuşacağım. Soruyorum size. Sizin toprağınızı, varlığınızı, ırzınızı, nâmusunuzu düşman pençesinden kurtaran sapıtmış halifemidir? Mustafa Kemal’in idam fermanını veren yobazlar mıdır?

       -Bu soruya ne karşılık verdiler?

       -Büyük bir çoğunluk ‘Mustafa Kemal ve arkadaşları’, diye bağırdı.

                           


                         CEMAATTEN “ÂMİN” SESLERİ

        Ben devam ettim. Dini böyle yobazların elinde hasis menfaatlere alet olmaktan kurtaran, Allah’la kul arasına hiç bir simsarın girmesine fırsat vermeyen Atatürk’ü dinsizlikle kötüleyen kara kuvveti ve dinimize, şerefimize göz dikmiş kızıl kuvveti Allah kahhar ismile kahretsin!

       (Amin sesleri)

       Uzun uzun dinden, Türklerden Türklerin İslamlığa hizmetlerinden bahsettim. Alparslandan, Alperenlerden söz açtım. Fûzuliden şiirler okudum. Mevlânadan okudum. Yunustan okudum.

       Yetmişiki millete bir göz ile bakmayan

       Şer’in evliyasıyla hakikatte asidir.

       Güzel Ayvalıktan söz açtım. Tam kırkbeş dakika konuştum. Konuştum. İyilikten, medeniyetten, Türklerden.. Kara kuvvetlerden.. Kara kuvvetin kötülüğünden…

             GELECEK BAYRAMA DA VAAZA DAVET

        -Bu kadar konuştunuz da halkta bir tek kişi olsun bu sözlerinize karşı koymadı mı? Koymadı diyelim. Camide böyle de vâız verilir mi diyen olmadı mı?

       -Olmadı. Hiçbir itiraz sesi, hiçbir kimseden gelmedi. Tam aksi oldu. Bu vâızımdan dolayı ellerimi öpmek istiyen ihtiyarlar oldu. Beni gelecek Bayrama da Ayvalık camiinde vaaza davet ettiler. Öylesine canı gönülden, herkes, genç yaşlı herkes, öylesine içten beni vaaza davet ettiler ki..

       -Demek gelecek Bayrama da Ayvalık camiinde?...

       Çağlar güldü. Ben de yanından ayrıldım.

(Süleyman Boyoğlu)

5 Haziran 2026 Cuma

BİR BEKTAŞİ BABASININ YARGILANMASI...

                                         AHMET SIRRI DEDEBABA

        Ahmet Sırrı Dedebaba, 1895 yılında Arnavutluk’un Levkovik şehrinde doğar ve Derviş Koleji’nden mezun olur. Priştine’deki Bektaşi tekkesinin postnişini Şaban Baba’dan nasip alır. Mürşidinin izniyle Kırşehir’deki Hacı Bektaş Veli’nin makamını ziyaret etmek için Türkiye’ye gelir.

1913’te Mısır’daki Kaygusuz Dergâhı’na Şaban Baba ile beraber gider. Burada postnişin Mehmet Lütfi Baba’dan derviş kisvesi giyer. Sonra Hacıbektaş’a gelip Salih Niyazi Dedebaba’dan “mücerredlik nasibi” alır ve iki yıl burada kalır. Salih Niyazi Dedeba, 1924 yılında da kendisine icazet vererek “baba” yapar. 1935 yılında “Halife”, 1939 yılında da “Dedebaba” seçilir.

Kahire’deki Bektaşi Dergâhı’nda görev yapar. Şeker hastalığına yakalanır. 1950 yılında tekrar Türkiye’ye gelir ve iki yıl kalır, ama bu gelişinde mahkemeye düşer. Mahkemeye düşmesinin nedeni de Kadıköy’de bir evde 19’u erkek, 10’u kadınla “ayin” yapmak!

Bugün düşünüyorum da aşağıda aktaracağım ayrıntılarda, bir nişan töreni sonrası, “Gizli âyin yaptıkları” iddiasıyla mahkemeye çıkarılanların hâkime verdikleri yanıt, hâkimin de onlara sorduğu sorulardan çok anlamlı bir tiyatro eseri ortaya çıkar…

Gerçi aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen bugünkü mahkemelerde de benzer “komedilerin, dramların” yaşandığına çok sıkça rastlıyoruz. Hatta daha da gülünçlerine şahit oluyoruz…

               VATAN GAZETESİ’NİN HABERİ

Başmuharririn Ahmet Emin Yalman’ın olduğu 6 Ekim 1952 tarihli Vatan gazetesinde Yılmaz Çetiner imzasıyla çıkan haberde; “Tutulan Bektaşilerden 21’i tevkif edildi” diye başlık atılıyor. Gazete âyini yöneten Sırrı Dede Baba ve ayine iştirak eden diğer sanıkların duruşmadaki toplu fotoğraflarına da birinci sayfadan yer veriyor.  

Yılmaz Çetiner, Kadıköy Adliyesi’nde 5 Ekim 1952 tarihinde görülen duruşmayı izler. İzlenimlerini şöyle anlatır:

“Pazar günü olmasına rağmen Kadıköy Adliyesi’nde görülmemiş bir kalabalık vardı. Beyaz saçlı, kırçıl sakallı adamlar, kucaklarında çocukları ile bekleşen bir sürü kadın iç çekerek üzüntülü tavırlarla hep aynı noktaya bakmaya çalışıyorlardı.

Bütün bu mücadele arasında görebildiğimiz manzara şu idi: Yeşil sarıklı, beyaz seyrek sakallı, altın çerçeveli gözlükleri altında gözleri fırıl fırıl oynayan entarili ve beli geniş kuşaklı bir adam ile etrafında bekleşen hayranları…”

Çetiner, “İşte bunlar, bir gece önce Kadıköy’de ayin yaparken yakalanan Bektaşilerdi. Yeşil sarıklısının ise Kahire Bektaşi tekkesi şeyhi Ahmet Sırrı Dede Baba olduğu söyleniyordu. Kucaklarındaki, emzikli çocukları ile bu ayine katılan kadınlar, 15-16 yaşlarında kızlar ‘Ne olacağız der gibilerden birbirlerine korku ve pişmanlık içinde bakışıyorlardı…” diyor.

Yılmaz Çetiner, yazısına şöyle devam ediyor:

“Nihayet 19’u erkek, 10’u kadın olan sanıklar Sulh Ceza Mahkemesinden içeriye girdiler. Hâkim Namık Kemal İlgazer sanıkların polisteki ifadelerini tetkik ettikten sonra, önce Sırrı Dedenin sorgusunu yapmaya başladı:

- İsminiz, Soyadınız?

- Ahmet Sırrı Çoçor

- Babanızın ismi?

- Şahin.

- Annenizin?

- Fatime.

- Doğumunuz?

- 1894 Arnavutluk.

- Ne iş yaparsınız? Ne ile geçinirsizin?

- Mısır’da Kaygusuz Sultan Dergâhının dedesiyim. Dergâha ziyarete gelenler, hediyeler getirirler; ayrıca tekkenin geliri de vardır. Kimseye muhtaç olmadan geçinir gideriz.”

Çetiner, Sırrı Çoçor’un, Türkçeyi gayet iyi bildiğini, hiç heyecanlanmadan hâkim Namık Kemal İlgazer’in suallerini cevaplandırmaya devam ettiğini, bekâr olduğunu hiç evlenmediğini, tahsili hususi surette yaptığını ve bir sene önce memleketimize geldiğini anlattığını yazıyor.

Hâkimin; “Türkiye’yi ziyaretinizin, sebebi nedir?” sorusuna Ahmet Sırrı Çoçor’un şu yanıtı verdiğini yazıyor:

Şeker hastalığından muztaribim hâkim bey. Kolumu kaldıramıyordum. Buraya gelip tedavi ve ameliyat oldum. Niyetim bugün yarın tekrar Kahire’ye dönmekti. Oradaki tekkemiz mâruftur. Seyid Abdullah El Negayi en büyük Bektaşi tekkesidir. Ben de dünyadaki bütün bektaşilerin şeyhiyim.”  

“Türkiye’de nasıl ve ne ile geçiniyorsunuz”, sorusuna ise Ahmet Sırrı Çoçor, şöyle cevap veriyor:

Burada bana herkes hürmet ediyor. Ankara’ya ve Tarsus’a gittim. Beni gayet iyi karşıladılar. Türkiye’de de çok Bektaşi var. Görüşüm bu merkezdedir. İstanbul’da olduğumu duyan Bektaşiler de ziyaretime geliyorlardı. Kendi parama, onlardan aldığımı da ilave ederek; ikamet müddetimi uzattım. Çamlıca'da bir ev kiraladım. Tarikâte mensup olanların hediyelerini kabule başladım.”

Yılmaz Çetiner, duruşmanın havasını yansıtmak için sanık kadınların çocuklarının ağlamaya başladığını vurguluyor, ardından hâkimin tekrar sorguya devam ettiğini belirtiyor.

Hâkimin; “O gece evde ne yapıyordunuz” sorusuna Ahmet Sırrı Çocor’un; “Türkiye’de ayinin yasak olduğunu biliyorum. Ben zaten buraya ayin yapmak için değil, tedaviye geldim…” dediğini yazan Çetiner, sanıkların önündeki masanın üzerinde büyük büyük resimler, yarımşar kiloluk rakı şişeleri, 25-30 paket Yenice sigarası durduğunu vurguluyor. Çetiner, hâkimle sanık arasında şöyle konuşmaların geçtiğini aktarıyor:

- Bu şişeler ne Sırrı Dede?

- Rakı olacak

- Sen içmedin mi?

- Hayır perhizim, ben içmedim. Diğer misafirler içiyordu.. Hem orası bir nişan eviydi. Ben de Seyfi ismindeki gencin nişanına çağrılmıştım. Polisler baskın yaptı. Ne olduğunu anlayamadım.

- Peki nişanlanan kız nerede?

- Evde yoktu. Gıyabi nişan yapıyorduk. Bizde usul böyledir.

       Bu sırada hâkim Namık Kemal’in, nişanlandığı söylenen gençten yüzüğünü istediğini, tetkik ettiğini, yüzüğün üzerine 7 Mart tarihinin kazıldığını görünce de:

- Siz martta nişanlanıp, eğlentisini ekimde mi yaparsınız?!

- !......

- Gece nefes okuyor muşsunuz. Seslerinizi duymuşlar?

- Evet hep beraber Arnavutça nefes okuduk. Dua ettik. Rakı sofrası da önümüzdeydi. Fakat ben içmedim.

- Siz tarikat şeyhi olarak ne yaparsınız?

- Nasihat veririm. Haram yeme, şehvetperest olma, büyüklere hürmetkâr, küçüklere şefkatli olun derim. İşte âyin dedikleri budur! Bunda bir fenalık var mı?

- Her gün bu elbiseyle mi gezersiniz?

- Hayır setre pantolonum vardır. Onu giyerim. Fakat ekseri otomobille dolaşıyorum.

     DİĞER BEKTAŞİLERİN SORGULARI    

    Sırrı Dede’den sonra Ruşen Kalaç’ın sorgusu yapılır. Beş çocuklu ve cahil olduğunu söyleyen Ruşen:

- Bektaşiyim. Sırrı Dedenin anlattıkları doğrudur. Bence Bektaşilikten başka tarikat yoktur. Tarikatımız kalenderiliği, doğruluğu emreder. 41 senedir bektaşiyim, der.

Hâkim’in; “Karın ve çocukların Bektaşi değil mi”, sorusuna ise hiç çekinmeden şöyle yanıt verir:

- Henüz olmadılar. Elbet onları da alıştıracağım…

       Ruşen Kalaç’tan sonra 1298 doğumlu Cafer Güllüyük dinlenilir. Cafer de; Bektaşi olduğunu, çocuklarını Bektaşilik yoluna koyamadığı için üzüldüğünü, rakı içtiklerini anlatır. Oğlu Abidin ise:

       “Babam kendi yoluna gider bana ne! Ben, karnım nerede doyarsa oraya giderim. Bektaşilikten anlamam. O gece de nişana gitmiştim, der.

       Kız olmadan hiç nişan olur mu, diye sorar hâkim. Cafer şöyle söyler:

- Bizde öyledir. Kızı görmeden; kör, topal ne olursa alırız, diye cevap verir.

Orhan Zümrütbel de, tekke ve baba bulamadığı için bektaşi olmadığını, o gece ayin yapmadıklarını ifade eder.

 BEKTAŞİLER ARASINDA BİR MEVLEVİ DERVİŞİ

    Duruşmayı izleyen Yılmaz Çetiner, şişmanca ve eski bir İstanbullu şivesiyle konuşan Tevfik Taşduman’ın ifadesine yer verir. Taşduman, hâkim karşısına ilk defa çıktığını anlatır. Hâkimin; “Âyine iştirak etmişsiniz doğru mu” diye sorması üzerine, şunları söyler:

“Hâşa efendim. Böyle bir şey yok. Ben nişana davet edildim. Hem efendim, bendeniz Mevleyiyim. Yetişip derviş oldum. Bektaşiliğe aklım ermez. Onlar orada Arnavutça bir şeyler söyleyip durdular. Biz de koyun kaval dinler gibi dinledik.”

       İZMİRLİ TERZİ’NİN KORKUSUZ İFADELERİ

Vehbi Zümrütbel’in de sorgusu yapılır. Ardından nişanlandığını iddia eden 1934 doğumlu Seyfi sözlerinde ısrarla durur. Fazlı Çiftçioğlu, Abdurrahman ve Elmas adlarındaki sanıkların dinlenmesini takiben İzmirli terzi Mustafa Tektaş, şunları dile getirir:

“Ben dede hazretlerine misafir olarak İzmir’den buraya geldim. O gece nişana beraber davet edildik. Ben de bektaşiyim, bununla iftihar ederim. Bektaşilik bir itikat bir içtihat meselesidir. Otuz senedir bektaşiyim, âyinde hiç bulunamadım. Çünkü yasak. Âyin için mum, post, dergâh lazımdır. Rakı içilmez!..”

Öteki erkek sanıklar da âyin yapmadıklarını, nişana davetli olduklarını iddia ederler.

                     KADINLARIN SORGUSU

Yılmaz Çetiner, kadınların da mahkemedeki sorgularında, nişana davetli olduklarını söylediklerini aktarır. Ayrıca, rakı içmediklerini, dedenin elini öptüklerini anlattıklarını yazar. Çetiner, içlerinde 15 yaşında kızların da olduğunu belirtir. Hepsinin sorguları yapıldıktan sonra da hâkim Kemal İlgazer’in duruşmaya ara verdiğini yazar. On beş dakika sonra hâkim kararını bildirir:

“Kaldığın müddetçe hiç boş durmamışsın Sırrı Çoçor. Bu memleket yeşil sarıkla ne mücadeleler yaptı bilir misin? Seni ve arkadaşlarını şimdi tevkif ediyorum. Yalnız iki kadından başka diğer kadınları da serbest kalacaklar. Sakın hapishanede de âyin yapmaya kalkışma!..” der.

Çetiner; “Böylece âyinde bulunan 19 erkek ile Nazmiye ve Naile isimlerindeki kadınlar tevkif edilerek cezaevine gönderildiler. Dünya Bektaşileri ruhani reisi Sırrı Dede, sağ kulağında sallanan koskoca bir küpeyi sıvazlayarak mahkemeden çıktı. Dinleyenlerden biri de bu sırada; ‘Bektaşiler kalender olur’ diyordu” diye yazarak yazısın tamamlar…

BURHAN FELEK’TEN “BABA EFENDİ!” YAZISI

                                
      
Dönemin ünlü köşe yazarı ve bugün adına plâketler verilen, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) büyük salonuna adı verilen Burhan Felek, Cumhuriyet gazetesindeki “Hadiseler Arasında FELEK” köşesinde, 8 Ekim 1952 tarihinde “Baba efendi!” başlığıyla, tutuklanan Bektaşi babası Sırrı Dedebaba ile ilgili bir yazı kaleme alır. Sırrı Baba efendinin gazetelerde teşhir edilmesinden “üzüntü duyduğunu” dile getirir.

Burhan Felek, 1946 yılı ilkbaharında arkadaşı Vasfi Rıza ile Kahire’ye gittiklerini belirterek, şöyle devam eder:

“Bir akşam, oranın maruf zenginlerinden bir Türk dostumuz bizi Elmukattam dağı eteğinde bir mağara içinde olan Bektaşi dergâhına götürdü. Dışarının tahammül edilmez sıcağıyle tezad teşkil edecek kadar serin olan dergâhın hariminde Mısır Hıdivlerinin yaptırdıkları misafirhaneler vardı. Gene Hıdivlerinden birinin –ya Tevfik Paşa, ya İsmail Paşa- iki oğlunun da mezarları orada idi ve zaviyenin içi tarafında dergâhın müessesi Kaygusuz Dedenin başucunda kandil yanan kabri görülüyordu.

Bizi içeri aldılar. Merhum Ömer Rıza arkadaşımızın biraderi Mahmud Nef’i Baba burada post nakibi imiş, bizi karşıladı. Dergâhta bir de aşçı dede vardı. Başka ‘can’ namına kimse yoktu. Dergâha girdik. Bizden başka da Müslim ve gayrimüslim misafirler varmış. ‘Meydan’ denilen âyin salonunun ortasına kurulmuş mükellef ve zengin bir sofra dikkatimizi çekti. Herkes kenarlardaki sedirlere veya yerdeki postlara oturmuştu.

    FELEK: SIRRI BABA’NIN ELİNİ ÖPTÜK

Duvarlar Hazreti Aliye veya Hacı Bektaş Veliye aid yazılar, resimler, rumuzlarla dolu idi. Sofranın başında, başında Bektaşi tacı, kulağında kurşun küpesi olan aksakallı bir zata bizi tanıttılar. Elini öptük. Bu zat Mısır Bektaşi dergâhı Şeyhi Sırrı Baba idi.

Sofradaki nimetleri hep gelen misafirler getirmiş, dergâha hediye etmişlerdi. Baba efendi, perhiz olduğunu ileri sürerek, hattâ bir yudum rakı dahi içmedi (ki Bektaşiler, dem tabir ettikleri rakıya bayılırlar).

Yedik, içtik. Şarkılar okuduk. Hattâ Vasfi Rıza bir de güzel Bektaşi nefesi okudu. Baba efendinin çok hoşuna gitti. Avcunu öptürdü ve kendisine ‘nasib vermek’ teklifinde bulunduysa da Vasfi Rıza aktörlüğünü ileri sürüp teklifi kabul etmedi. O akşam böylece geçti.”

SIRRI BABA’NIN CUMHURBAŞKANINI ZİYARETİ

Burhan Felek, İstanbul’a gelip böbreklerini tedavi ettirmek niyetinde olduğunu söyleyen Sırrı Baba’yı 1951 yılında Yalova’da Cumhur Reisini (O yıllar Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır) ziyarete geldiği zaman gördüğünü de vurgulayarak şunları ifade ediyor:

“Nihayet iki gün evvelki gazetelerde Bektaşi âyini yapanlar hakkında çıkan haberler ve resimler, Sırrı Baba efendi ile bizi tekrar karşılaştırdı.

Hadisenin zabıta ve adliye vazifesine taallûk eden kısmına ilişmek istemeyiz; ama Baba efendinin böylece teşhirine acıdım. Ayin yapıp yapmadıklarını bilmediğimizden müridlerine hüsnü akıbet dileriz. Yalnız o zaman da bize söylendiği vechile Bektaşilik âleminin bir teşebbüsü vardır ki, onu hatırladık. Bugün ne kadar mensubu olduğu bilinmeyen bu tarikatın piri Hacı Bektaş Velinin bakiyesi izamını yani kemiklerini buradan almak ve Türkiye hududu dışında bir yere götürmek istiyorlardı. Teşebbüsün tafsilâtı hatırımda değil. Ancak hükümetin bunu reddettiğini işitmiştim.”

“Şimdi düşünüyorum: Efeste Meryem Ananın mezarı ziyaret edilmekte iken Kırşehirde de Hacı Bektaş Velinin mezarının dünya Bektaşilerine açmak bir turistik hareket olamaz mı” diye soran Burhan Felek yazısını; “Bektaşilerin fıkralarının alır kullanırız. Nefeslerini edebiyatımızın, musikimizin şaheserleri arasına sokarız… pirlerini ve pir evini -ki yüzde yüz saf kan Türktür- ne diye ziyaret ettirmeyiz?” diye bitirir.

Bu arada, Burhan Felek’in, 12 Eylül 1980 sonrası TGC’yi ziyarete gelen darbeci Kenan Evren’in elini öpmesi gazeteciler arasında çok eleştirilmişti. Eleştiren gazeteci büyüklerimiz çok haklılardı. Ben de çok yadırgamıştım Burhan Felek’in o tavrını… O nedenle bu olayı da burada not olarak kaydetmek istedim… 

(Süleyman Boyoğlu)