5 Haziran 2026 Cuma

BİR BEKTAŞİ BABASININ YARGILANMASI...

                                         AHMET SIRRI DEDEBABA

        Ahmet Sırrı Dedebaba, 1895 yılında Arnavutluk’un Levkovik şehrinde doğar ve Derviş Koleji’nden mezun olur. Priştine’deki Bektaşi tekkesinin postnişini Şaban Baba’dan nasip alır. Mürşidinin izniyle Kırşehir’deki Hacı Bektaş Veli’nin makamını ziyaret etmek için Türkiye’ye gelir.

1913’te Mısır’daki Kaygusuz Dergâhı’na Şaban Baba ile beraber gider. Burada postnişin Mehmet Lütfi Baba’dan derviş kisvesi giyer. Sonra Hacıbektaş’a gelip Salih Niyazi Dedebaba’dan “mücerredlik nasibi” alır ve iki yıl burada kalır. Salih Niyazi Dedeba, 1924 yılında da kendisine icazet vererek “baba” yapar. 1935 yılında “Halife”, 1939 yılında da “Dedebaba” seçilir.

Kahire’deki Bektaşi Dergâhı’nda görev yapar. Şeker hastalığına yakalanır. 1950 yılında tekrar Türkiye’ye gelir ve iki yıl kalır, ama bu gelişinde mahkemeye düşer. Mahkemeye düşmesinin nedeni de Kadıköy’de bir evde 19’u erkek, 10’u kadınla “ayin” yapmak!

Bugün düşünüyorum da aşağıda aktaracağım ayrıntılarda, bir nişan töreni sonrası, “Gizli âyin yaptıkları” iddiasıyla mahkemeye çıkarılanların hâkime verdikleri yanıt, hâkimin de onlara sorduğu sorulardan çok anlamlı bir tiyatro eseri ortaya çıkar…

Gerçi aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen bugünkü mahkemelerde de benzer “komedilerin, dramların” yaşandığına çok sıkça rastlıyoruz. Hatta daha da gülünçlerine şahit oluyoruz…

               VATAN GAZETESİ’NİN HABERİ

Başmuharririn Ahmet Emin Yalman’ın olduğu 6 Ekim 1952 tarihli Vatan gazetesinde Yılmaz Çetiner imzasıyla çıkan haberde; “Tutulan Bektaşilerden 21’i tevkif edildi” diye başlık atılıyor. Gazete âyini yöneten Sırrı Dede Baba ve ayine iştirak eden diğer sanıkların duruşmadaki toplu fotoğraflarına da birinci sayfadan yer veriyor.  

Yılmaz Çetiner, Kadıköy Adliyesi’nde 5 Ekim 1952 tarihinde görülen duruşmayı izler. İzlenimlerini şöyle anlatır:

“Pazar günü olmasına rağmen Kadıköy Adliyesi’nde görülmemiş bir kalabalık vardı. Beyaz saçlı, kırçıl sakallı adamlar, kucaklarında çocukları ile bekleşen bir sürü kadın iç çekerek üzüntülü tavırlarla hep aynı noktaya bakmaya çalışıyorlardı.

Bütün bu mücadele arasında görebildiğimiz manzara şu idi: Yeşil sarıklı, beyaz seyrek sakallı, altın çerçeveli gözlükleri altında gözleri fırıl fırıl oynayan entarili ve beli geniş kuşaklı bir adam ile etrafında bekleşen hayranları…”

Çetiner, “İşte bunlar, bir gece önce Kadıköy’de ayin yaparken yakalanan Bektaşilerdi. Yeşil sarıklısının ise Kahire Bektaşi tekkesi şeyhi Ahmet Sırrı Dede Baba olduğu söyleniyordu. Kucaklarındaki, emzikli çocukları ile bu ayine katılan kadınlar, 15-16 yaşlarında kızlar ‘Ne olacağız der gibilerden birbirlerine korku ve pişmanlık içinde bakışıyorlardı…” diyor.

Yılmaz Çetiner, yazısına şöyle devam ediyor:

“Nihayet 19’u erkek, 10’u kadın olan sanıklar Sulh Ceza Mahkemesinden içeriye girdiler. Hâkim Namık Kemal İlgazer sanıkların polisteki ifadelerini tetkik ettikten sonra, önce Sırrı Dedenin sorgusunu yapmaya başladı:

- İsminiz, Soyadınız?

- Ahmet Sırrı Çoçor

- Babanızın ismi?

- Şahin.

- Annenizin?

- Fatime.

- Doğumunuz?

- 1894 Arnavutluk.

- Ne iş yaparsınız? Ne ile geçinirsizin?

- Mısır’da Kaygusuz Sultan Dergâhının dedesiyim. Dergâha ziyarete gelenler, hediyeler getirirler; ayrıca tekkenin geliri de vardır. Kimseye muhtaç olmadan geçinir gideriz.”

Çetiner, Sırrı Çoçor’un, Türkçeyi gayet iyi bildiğini, hiç heyecanlanmadan hâkim Namık Kemal İlgazer’in suallerini cevaplandırmaya devam ettiğini, bekâr olduğunu hiç evlenmediğini, tahsili hususi surette yaptığını ve bir sene önce memleketimize geldiğini anlattığını yazıyor.

Hâkimin; “Türkiye’yi ziyaretinizin, sebebi nedir?” sorusuna Ahmet Sırrı Çoçor’un şu yanıtı verdiğini yazıyor:

Şeker hastalığından muztaribim hâkim bey. Kolumu kaldıramıyordum. Buraya gelip tedavi ve ameliyat oldum. Niyetim bugün yarın tekrar Kahire’ye dönmekti. Oradaki tekkemiz mâruftur. Seyid Abdullah El Negayi en büyük Bektaşi tekkesidir. Ben de dünyadaki bütün bektaşilerin şeyhiyim.”  

“Türkiye’de nasıl ve ne ile geçiniyorsunuz”, sorusuna ise Ahmet Sırrı Çoçor, şöyle cevap veriyor:

Burada bana herkes hürmet ediyor. Ankara’ya ve Tarsus’a gittim. Beni gayet iyi karşıladılar. Türkiye’de de çok Bektaşi var. Görüşüm bu merkezdedir. İstanbul’da olduğumu duyan Bektaşiler de ziyaretime geliyorlardı. Kendi parama, onlardan aldığımı da ilave ederek; ikamet müddetimi uzattım. Çamlıca'da bir ev kiraladım. Tarikâte mensup olanların hediyelerini kabule başladım.”

Yılmaz Çetiner, duruşmanın havasını yansıtmak için sanık kadınların çocuklarının ağlamaya başladığını vurguluyor, ardından hâkimin tekrar sorguya devam ettiğini belirtiyor.

Hâkimin; “O gece evde ne yapıyordunuz” sorusuna Ahmet Sırrı Çocor’un; “Türkiye’de ayinin yasak olduğunu biliyorum. Ben zaten buraya ayin yapmak için değil, tedaviye geldim…” dediğini yazan Çetiner, sanıkların önündeki masanın üzerinde büyük büyük resimler, yarımşar kiloluk rakı şişeleri, 25-30 paket Yenice sigarası durduğunu vurguluyor. Çetiner, hâkimle sanık arasında şöyle konuşmaların geçtiğini aktarıyor:

- Bu şişeler ne Sırrı Dede?

- Rakı olacak

- Sen içmedin mi?

- Hayır perhizim, ben içmedim. Diğer misafirler içiyordu.. Hem orası bir nişan eviydi. Ben de Seyfi ismindeki gencin nişanına çağrılmıştım. Polisler baskın yaptı. Ne olduğunu anlayamadım.

- Peki nişanlanan kız nerede?

- Evde yoktu. Gıyabi nişan yapıyorduk. Bizde usul böyledir.

       Bu sırada hâkim Namık Kemal’in, nişanlandığı söylenen gençten yüzüğünü istediğini, tetkik ettiğini, yüzüğün üzerine 7 Mart tarihinin kazıldığını görünce de:

- Siz martta nişanlanıp, eğlentisini ekimde mi yaparsınız?!

- !......

- Gece nefes okuyor muşsunuz. Seslerinizi duymuşlar?

- Evet hep beraber Arnavutça nefes okuduk. Dua ettik. Rakı sofrası da önümüzdeydi. Fakat ben içmedim.

- Siz tarikat şeyhi olarak ne yaparsınız?

- Nasihat veririm. Haram yeme, şehvetperest olma, büyüklere hürmetkâr, küçüklere şefkatli olun derim. İşte âyin dedikleri budur! Bunda bir fenalık var mı?

- Her gün bu elbiseyle mi gezersiniz?

- Hayır setre pantolonum vardır. Onu giyerim. Fakat ekseri otomobille dolaşıyorum.

     DİĞER BEKTAŞİLERİN SORGULARI    

    Sırrı Dede’den sonra Ruşen Kalaç’ın sorgusu yapılır. Beş çocuklu ve cahil olduğunu söyleyen Ruşen:

- Bektaşiyim. Sırrı Dedenin anlattıkları doğrudur. Bence Bektaşilikten başka tarikat yoktur. Tarikatımız kalenderiliği, doğruluğu emreder. 41 senedir bektaşiyim, der.

Hâkim’in; “Karın ve çocukların Bektaşi değil mi”, sorusuna ise hiç çekinmeden şöyle yanıt verir:

- Henüz olmadılar. Elbet onları da alıştıracağım…

       Ruşen Kalaç’tan sonra 1298 doğumlu Cafer Güllüyük dinlenilir. Cafer de; Bektaşi olduğunu, çocuklarını Bektaşilik yoluna koyamadığı için üzüldüğünü, rakı içtiklerini anlatır. Oğlu Abidin ise:

       “Babam kendi yoluna gider bana ne! Ben, karnım nerede doyarsa oraya giderim. Bektaşilikten anlamam. O gece de nişana gitmiştim, der.

       Kız olmadan hiç nişan olur mu, diye sorar hâkim. Cafer şöyle söyler:

- Bizde öyledir. Kızı görmeden; kör, topal ne olursa alırız, diye cevap verir.

Orhan Zümrütbel de, tekke ve baba bulamadığı için bektaşi olmadığını, o gece ayin yapmadıklarını ifade eder.

 BEKTAŞİLER ARASINDA BİR MEVLEVİ DERVİŞİ

    Duruşmayı izleyen Yılmaz Çetiner, şişmanca ve eski bir İstanbullu şivesiyle konuşan Tevfik Taşduman’ın ifadesine yer verir. Taşduman, hâkim karşısına ilk defa çıktığını anlatır. Hâkimin; “Âyine iştirak etmişsiniz doğru mu” diye sorması üzerine, şunları söyler:

“Hâşa efendim. Böyle bir şey yok. Ben nişana davet edildim. Hem efendim, bendeniz Mevleyiyim. Yetişip derviş oldum. Bektaşiliğe aklım ermez. Onlar orada Arnavutça bir şeyler söyleyip durdular. Biz de koyun kaval dinler gibi dinledik.”

       İZMİRLİ TERZİ’NİN KORKUSUZ İFADELERİ

Vehbi Zümrütbel’in de sorgusu yapılır. Ardından nişanlandığını iddia eden 1934 doğumlu Seyfi sözlerinde ısrarla durur. Fazlı Çiftçioğlu, Abdurrahman ve Elmas adlarındaki sanıkların dinlenmesini takiben İzmirli terzi Mustafa Tektaş, şunları dile getirir:

“Ben dede hazretlerine misafir olarak İzmir’den buraya geldim. O gece nişana beraber davet edildik. Ben de bektaşiyim, bununla iftihar ederim. Bektaşilik bir itikat bir içtihat meselesidir. Otuz senedir bektaşiyim, âyinde hiç bulunamadım. Çünkü yasak. Âyin için mum, post, dergâh lazımdır. Rakı içilmez!..”

Öteki erkek sanıklar da âyin yapmadıklarını, nişana davetli olduklarını iddia ederler.

                     KADINLARIN SORGUSU

Yılmaz Çetiner, kadınların da mahkemedeki sorgularında, nişana davetli olduklarını söylediklerini aktarır. Ayrıca, rakı içmediklerini, dedenin elini öptüklerini anlattıklarını yazar. Çetiner, içlerinde 15 yaşında kızların da olduğunu belirtir. Hepsinin sorguları yapıldıktan sonra da hâkim Kemal İlgazer’in duruşmaya ara verdiğini yazar. On beş dakika sonra hâkim kararını bildirir:

“Kaldığın müddetçe hiç boş durmamışsın Sırrı Çoçor. Bu memleket yeşil sarıkla ne mücadeleler yaptı bilir misin? Seni ve arkadaşlarını şimdi tevkif ediyorum. Yalnız iki kadından başka diğer kadınları da serbest kalacaklar. Sakın hapishanede de âyin yapmaya kalkışma!..” der.

Çetiner; “Böylece âyinde bulunan 19 erkek ile Nazmiye ve Naile isimlerindeki kadınlar tevkif edilerek cezaevine gönderildiler. Dünya Bektaşileri ruhani reisi Sırrı Dede, sağ kulağında sallanan koskoca bir küpeyi sıvazlayarak mahkemeden çıktı. Dinleyenlerden biri de bu sırada; ‘Bektaşiler kalender olur’ diyordu” diye yazarak yazısın tamamlar…

BURHAN FELEK’TEN “BABA EFENDİ!” YAZISI

                                
      
Dönemin ünlü köşe yazarı ve bugün adına plâketler verilen, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) büyük salonuna adı verilen Burhan Felek, Cumhuriyet gazetesindeki “Hadiseler Arasında FELEK” köşesinde, 8 Ekim 1952 tarihinde “Baba efendi!” başlığıyla, tutuklanan Bektaşi babası Sırrı Dedebaba ile ilgili bir yazı kaleme alır. Sırrı Baba efendinin gazetelerde teşhir edilmesinden “üzüntü duyduğunu” dile getirir.

Burhan Felek, 1946 yılı ilkbaharında arkadaşı Vasfi Rıza ile Kahire’ye gittiklerini belirterek, şöyle devam eder:

“Bir akşam, oranın maruf zenginlerinden bir Türk dostumuz bizi Elmukattam dağı eteğinde bir mağara içinde olan Bektaşi dergâhına götürdü. Dışarının tahammül edilmez sıcağıyle tezad teşkil edecek kadar serin olan dergâhın hariminde Mısır Hıdivlerinin yaptırdıkları misafirhaneler vardı. Gene Hıdivlerinden birinin –ya Tevfik Paşa, ya İsmail Paşa- iki oğlunun da mezarları orada idi ve zaviyenin içi tarafında dergâhın müessesi Kaygusuz Dedenin başucunda kandil yanan kabri görülüyordu.

Bizi içeri aldılar. Merhum Ömer Rıza arkadaşımızın biraderi Mahmud Nef’i Baba burada post nakibi imiş, bizi karşıladı. Dergâhta bir de aşçı dede vardı. Başka ‘can’ namına kimse yoktu. Dergâha girdik. Bizden başka da Müslim ve gayrimüslim misafirler varmış. ‘Meydan’ denilen âyin salonunun ortasına kurulmuş mükellef ve zengin bir sofra dikkatimizi çekti. Herkes kenarlardaki sedirlere veya yerdeki postlara oturmuştu.

    FELEK: SIRRI BABA’NIN ELİNİ ÖPTÜK

Duvarlar Hazreti Aliye veya Hacı Bektaş Veliye aid yazılar, resimler, rumuzlarla dolu idi. Sofranın başında, başında Bektaşi tacı, kulağında kurşun küpesi olan aksakallı bir zata bizi tanıttılar. Elini öptük. Bu zat Mısır Bektaşi dergâhı Şeyhi Sırrı Baba idi.

Sofradaki nimetleri hep gelen misafirler getirmiş, dergâha hediye etmişlerdi. Baba efendi, perhiz olduğunu ileri sürerek, hattâ bir yudum rakı dahi içmedi (ki Bektaşiler, dem tabir ettikleri rakıya bayılırlar).

Yedik, içtik. Şarkılar okuduk. Hattâ Vasfi Rıza bir de güzel Bektaşi nefesi okudu. Baba efendinin çok hoşuna gitti. Avcunu öptürdü ve kendisine ‘nasib vermek’ teklifinde bulunduysa da Vasfi Rıza aktörlüğünü ileri sürüp teklifi kabul etmedi. O akşam böylece geçti.”

SIRRI BABA’NIN CUMHURBAŞKANINI ZİYARETİ

Burhan Felek, İstanbul’a gelip böbreklerini tedavi ettirmek niyetinde olduğunu söyleyen Sırrı Baba’yı 1951 yılında Yalova’da Cumhur Reisini (O yıllar Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır) ziyarete geldiği zaman gördüğünü de vurgulayarak şunları ifade ediyor:

“Nihayet iki gün evvelki gazetelerde Bektaşi âyini yapanlar hakkında çıkan haberler ve resimler, Sırrı Baba efendi ile bizi tekrar karşılaştırdı.

Hadisenin zabıta ve adliye vazifesine taallûk eden kısmına ilişmek istemeyiz; ama Baba efendinin böylece teşhirine acıdım. Ayin yapıp yapmadıklarını bilmediğimizden müridlerine hüsnü akıbet dileriz. Yalnız o zaman da bize söylendiği vechile Bektaşilik âleminin bir teşebbüsü vardır ki, onu hatırladık. Bugün ne kadar mensubu olduğu bilinmeyen bu tarikatın piri Hacı Bektaş Velinin bakiyesi izamını yani kemiklerini buradan almak ve Türkiye hududu dışında bir yere götürmek istiyorlardı. Teşebbüsün tafsilâtı hatırımda değil. Ancak hükümetin bunu reddettiğini işitmiştim.”

“Şimdi düşünüyorum: Efeste Meryem Ananın mezarı ziyaret edilmekte iken Kırşehirde de Hacı Bektaş Velinin mezarının dünya Bektaşilerine açmak bir turistik hareket olamaz mı” diye soran Burhan Felek yazısını; “Bektaşilerin fıkralarının alır kullanırız. Nefeslerini edebiyatımızın, musikimizin şaheserleri arasına sokarız… pirlerini ve pir evini -ki yüzde yüz saf kan Türktür- ne diye ziyaret ettirmeyiz?” diye bitirir.

Bu arada, Burhan Felek’in, 12 Eylül 1980 sonrası TGC’yi ziyarete gelen darbeci Kenan Evren’in elini öpmesi gazeteciler arasında çok eleştirilmişti. Eleştiren gazeteci büyüklerimiz çok haklılardı. Ben de çok yadırgamıştım Burhan Felek’in o tavrını… O nedenle bu olayı da burada not olarak kaydetmek istedim… 

(Süleyman Boyoğlu)

17 Nisan 2026 Cuma

ETHEM NEJAT VE KÖY ENSTİTÜLERİ...

                                   Soldan sağa TKP Merkez Komite Heyeti Reisi Mustafa Suphi, Kâtib-i

                                        Umumisi Ethem Nejat ve âzâdan Kayserili İsmail Hakkı

Mustafa Suphi ile beraber 15 yoldaşın (ki birisi kadındır ve Mustafa Suphi’nin Maria adındaki Rus eşidir), 28-29 Ocak 1921 yılı cumartesi gecesi Trabzon’da denizin ortasında topluca ve kalleşçe öldürülmelerinin tartışması aradan 105 yıl geçmesine karşın hâlâ devam ediyor. Yahya Kâhya ve adamları tarafından katledilen 15 yoldaşın arasında bulunanlardan biri de öğretmen-İzmir Maarif Müdürü Ethem Nejat’tır. Ehtem Nejat, fikir ve eylemleri “Köy Enstitüleri”nin ilk kaynaklarından birisi sayılıyor.

Her yıl 17 Nisan’da kutlanan “Köy Enstitüleri”nin* kuruluşunun 86. yılı mutlaka bu yıl da ülkemizde kutlanacak. Tabii devrimci-demokrat-aydın eğitimciler, yazarlar bir kez daha Köy Enstitüleri’ni anlatacaklar. Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 81. yılı nedeniyle ben de bazı kaynaklardan yararlanarak, bloğumda 2021 yılı Nisan ayında iki yazı kaleme almıştım.

Bu yıl da 1921 yılı Ocak ayının sonlarında Bakü’den gelip Kars’a, oradan Erzurum’a, oradan da Trabzon’a yönlendirilen ve 15 yoldaşı ile birlikte Karadeniz’de boğdurulan Türkiye Komünist Partisi Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi’nin sağ kolu, Partinin Kâtib-i Umumisi-eğitimci Ethem Nejat’ın, Köy Enstitüleri’nin ilk temellerini nasıl attığına ilişkin bazı kaynaklardan edindiğim çalışmalarını aktaracağım..

Önce 1917 Ekim Devrimi’nin ardından “Bolşevikler”in Rusya’da duruma hâkim olmalarından sonra dünyadaki milliyetler sorununun işçi sınıfının önderliğinde nasıl çözüleceğine ilişkin yol haritası belirlemek için “Şark Milliyetler Kurultayı” düzenlemelerini ve bu kurultaya katılan ülkeler ile Türkiye’de kimlerin katıldığını aktaracağım…

Mustafa Suphi ve komünist yoldaşları, 1-7 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakû’de toplanan ve aralarında Arapların, Hintlilerin, İranlıların, Afganistanlıların, Moğolların, Özbeklerin, Kırgızların, Ermenilerin, İran Kürtlerinin, Çinlilerin, Japonların ve başka da kavimlerin, milletlerin katıldığı “Şark Milliyetleri Kurultay”ına Türkiye’yi temsilen katılan delegeler arasındadırlar. Kurultay’a çeşitli milletlerden yaklaşık 2 bin kişi katılır. En çok katılım ise 235 kişiyle Türkiye’den olur.

Katılımcıların hepsi kendi bölgelerinin yerel kıyafetlerini giyerek gitmiştir kongreye. Hepsinin de boynunda, belinde kılıçlar, hançerler, tabancalar, kamalar vardır. Kimisi agelli, sarıklı, kimisi kavuklu, kalpaklıdır. Kurultay marşlar, çığlıklar, kılıç, hançer şakırtıları arasında açılır. Her milletten temsilciler kendi dilinde bağırır, sloganlar atar…

Kongreyi düzenleyen teşkilat, “3. Komünist Enternasyonal”dir. Enternasyonal Başkanı da Lenin’in “sağ kolu” Yahudi kökenli Alexander Zinovyef ile diğer bazı önderlerdir.

Remzi Kitabevi’nden çıkan “Suyu Arayan Adam” ile “Enver Paşa-Makedonya’dan Orta Asya’ya 1914-1922” kitapların da yazarı olan Şevket Süreyya Aydemir, “Enver Paşa” kitabında, Enver Paşa’nın kongrenin son gününde biraz ümitsiz şüpheli bir bekleyişten sonra, Bakû’den ayrılan Zinovyef Heyeti ile birlikte Moskova’ya döndüğünü anlatır.

Aydemir, Kurultay’a “Niçin Doğu halkları” dendiğine açıklık getirerek, şunları aktarır:

Niçin Doğu halkları da Doğu milletleri değil? Evet, Doğu halkları deniyordu. Çünkü Doğuda Milletleşme, henüz tam değildi. O halde bu kurultaya, milletlerin değilse bile, Anti-emperyalizmde birleşen, daha doğrusu, Emperyalist nizam altında ezilen ülke veya halkların her ülkenin temsilcisi veya her örgütün mensubu girebilirdi. Enver Paşa da Moskova’da şimdi ‘İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı’ adını verdiği veya öyle kabul ettiği bir merkezin Başkanı değil miydi? O halde buraya katılabilirdi. Henüz hazır olmasa bile, dönüşte Almanya’dan davet edeceği bazı Müslüman aydınların katılmasıyla, bu merkezi kuracaktı. Hülasa Enver Paşa, ‘Fas, Tunus, Cezayir ve Trablusgarp İnkılaplarını temsilen’ bulunuyordu.”


                    SUPHİ'LERİN ANADOLU’YA HAREKETİ

Aydemir, Türkiye Komünist Kongresi’nin ise Bakû’ye doluşan Türk asker esirlerini de toplayarak, 10 Eylül’de kendi kongresini açtığını belirtir… Aydemir, “Bir süre sonra bu partiyi yürüten Mustafa Suphi ve 15 kadar arkadaşının Mustafa Kemal’le iş birliği yapmak ümidi ile Anadolu’ya hareket ettiklerini” anlatır:

Ama yadırganma ve sert müdahaleler, daha Kars’ta başlayacaktır. Bakü’de Enver Paşa’nın nutkunu okuyan Mehmet Emin’le birkaç arkadaşı, kafileden alıkonulacaklardır. Her şey onu göstermektedir ki, Mehmet Emin, karışık ve şüpheli bir adamdı.

Mustafa Suphi ile yeni evlendiği Rus asıllı eşi ve bir grup arkadaşı ise çetin ve çok baskılı şartlar altında, Ankara’ya değil, Trabzon’a sevk olunacaklar ve orada geri gönderilmek üzere bindirildikleri gemiden, Sürmene’de bir başka motora aktarılarak denizde öldürüleceklerdir. Ölenlerin tam isimleri, hatta tam sayıları belli değildir. Ama Karadeniz’de ölenler, 15’ler olarak anılır.”

           HALİL PAŞA’YA YAZILAN MEKTUP

Süreyya Aydemir, o sırada Trabzon’da bulunan İttihatçılardan Küçük Talât (Muşkura) Bey’in oradan, Sohum’da bulunan Halil Paşa’ya (Enver Paşa’nın amcası) bu olay hakkında uzunca bir mektup yazdığını belirterek, şunları kaydeder:

Bu mektubu vermeyeceğim. Çünkü, Küçük Talât Bey bu mektubunda, Müdafaa-i Hukuk üyelerini ve isimlerini vermek suretiyle, askeri ve sivil şahsiyetleri de tertibe dahil gösterir. Bu ise, elbette ki onun, bugün üzerinde kesin konuşulamayacak bir iddiasıdır.

Mustafa Suphi’ye gelince? Umumi toplantılar dışında onu, yalnız bir defa ve kısa süren bir ziyaret sırasında, partisinin merkezinde yakından gördüm ve dinledim. O zaman Bakü’de bulunan ve Moskova’daki Şark Dilleri Enstitüsü’ndeki hocalığından Türkiye’ye dönünce, bir süre sonra Türk Dil Encümeni, Türk Dil Kurumu Üyesi ve Çanakkale Mebusu olarak Atatürk’ün çevresinde çalışan Ahmet Cevat (Emre) bu ziyarete giderken beni de beraberine aldı. Mustafa Suphi, Rus asıllı eşi ile, yeni ve biraz da lüzumsuz bir gösteriş içinde evlenmişti. Arkadaşları ile, Ankara yolculuğuna hazırlandığı günlerdi. Dinç, hareketli ve kendinden emin bir hali vardı. Bizi, biraz da yukarıdan bakan bir yakınlıkla kabul etti. Saçlarını makineyle kestirmişti. Üstünde, belinden kordonla bağlanmış bir Kafkas gömleği vardı. Külot pantolon ve çizmeliydi. Kendisine daima, ‘Hocam’ diye hitap ettiğim ve güçlü bir akıl ve mantık adamı olan Ahmet Cevat, düşünceli, kaygılıydı. Cevat Bey’in, ta Abdülhamit sürgünlerinden başlayan çile ve siyasi tecrübeleri vardı.

AHMET CEVAT, SUPHİ’LERİN GİDİŞİNDEN KAYGILI

Mustafa Suphi’ye alçak bir sesle, ama derinden gelen sezişlerini açıklayarak, düşündüğü gibi konuştu. Onun Anadolu’ya geçmesini doğru bulmuyordu. Cevat Bey’e göre, bu seyahat ve teşebbüs tehlikeliydi. Bu yolculuğa güvenilmezdi. Bundan vazgeçmeliydi. Gerçi bu söyleyeceklerinin kâr etmeyeceğini ve Mustafa Suphi ile arkadaşlarının, dönüşü olmayan bir yola, arkalarından bir esrarlı elle itildiklerini, bundan vazgeçmelerinin, kendi iradelerinin sınırını aştığını seziyordu. Ama gene de uyarılarını açıkça yaptı. Bu karşılamadan bende kalan en silinmez sahne, Mustafa Suphi’nin, yarı şaka yarı ciddi, ama gururlu bir eda ile havaya dağılan son cümlesidir:

- Cevat Yoldaş! Bizim meslek dervişlik! Gideceğiz! Sonuna gelince?...”

Evet, gittiler. Ve dönmediler. Aradan çok geçmedi. 15’lerin Karadeniz’deki sonlarının haberi, bütün dünyaya yayıldı…”

Mustafa Suphi ve arkadaşları önce Kars’a oradan Erzurum’a geliyorlar. Buralarda gösterilen tepkiler özerine Bayburt, Gümüşhane üzerinden Maçka’ya getiriliyorlar.

Suphi ve yoldaşları, Maçka’da da tutulmuyorlar, bir müfreze muhafazası altında tekrar yola çıkarılıyorlar. 15 yoldaşın yola çıktığını haberini alan Trabzon halkı; bütün esnaf, sanatkâr, kayıkçı, hamal gibi çeşitli insan grupları toplanıyorlar.

    SİVAS MADIMAK OTELİ KATLİAMI BENZERİ

Tarihçi Mete Tunçay, Cumhuriyet Dergi’nin 22 Ağustos 1993 tarihli 387. sayısında o dönemin gazetelerinden İstikbâl’den alıntılar yaparak, göstericilerin “hain” diye niteledikleri 15 yoldaşı Trabzon’a sokmadıklarını ve “Vaktiyle hazırlamış oldukları motora irkâp ederek memleketten tard ve te’bidi teemmül eylediklerini” yazar.

Böyle yazar, ama 15 yoldaşın hepsini ölüme gönderirler…

Bu arada, bazı kaynaklar, Mustafa Suphi’nin Rus eşine akla hayale gelmeyecek işkenceler yapıldığını yazarlar…

Dergi, bu olayı 2 Temmuz 1993 yılında yaşanmış olan ve 35 canın diri diri yakıldığı Sivas Madımak Oteli katliamına benzeterek, “72.5 yıl önce yaşanan Sivas Olayı” diye nitelendirir.

İstiklâl gazetesi “Seyyahlar şunlardır” diyerek Bakû’den gelenlerin isimlerini de sıralar:

1. Samsun’un Hançerli mahallesinden Mustafa Suphi,

2. Üsküdar’ın Ahmet Çelebi Mahallesi’nden Ethem Nejat (İzmir Maarif Müdür-ü Sabıkı),

3. Erzincanlı Aşçıoğlu Bahattin (muallim),

4. Uşak’ın Hacı Hüseyin mahallesinden Kâzım Hulusi,

5. Sürmene’nin Asu karyesinden Kır Ali oğlu Maksut,

6. Cihangirli Hilmi oğlu Hakkı (Doktor),

7. Van’ın Erciş kazasından Ahmet oğlu Hayrettin (nefer),

8. Bandırma’nın Manyas kazasından Mehmet Ali bin Hakkı (Topçu Yüzbaşı),

9. İstanbullu Emin Şefik (mühendis),

10. Kadıköylü Tevfik bin Ahmet (Tayyare Yüzbaşı),

11. Manisalı Kâzım bin Ali (ihtiyat zabiti),

12. Erzincan’ın Akdaş karyesinden Hatip oğlu Mehmet,

13. İzmir’in Tilkilik mahallesinden Hacı Mustafa oğlu Mehmet,

14. Kandıralı Cemil Nazmi bin İbrahim (Elmalı Kaymakamı-ı sabıkı)

15. Mustafa Suphi’nin refikası bir Rus kadını.

       ETHEM NEJAT VE KÖY ENSTİTÜLERİ

Yazar İsmail Göldaş, Mustafa Suphi’nin yoldaşlarından eğitimci Ethem Nejat’ı araştırır ve bir yazı kaleme alır.

ABECE Dergisi’nin Ocak 1988 sayısında çeşitli kaynaklardan yararlanarak, “Öğretmen Örgütçülüğünün Öncülerinden Ethem Nejat” başlıklı yazısında Göldaş, İsmail Hakkı Tonguç’un deyimiyle Ethem Nejat’ın “parlayan bir yıldız” olduğunu vurguluyor, şöyle bir giriş yapıyor:

İlk pedagoji uzmanlarımızdan biri olan ve ‘Köy Enstitüleri’nin kuruluş felsefesine ilk kaynaklardan birisi sayılan ‘Eğitimci, eylem adamı’ Ethem Nejat’ın ‘yoldaşları’yla birlikte; Karadeniz sularında, Sürmene açıklarında Yahya Kahya adındaki birisinin adamları tarafından katledildikleri tarihtir.

Ethem Nejat, önemli bir eğitimci olduğu kadar, ilk öğretmen örgütçüleri arasında da sayılmaktadır. ‘Yazdıklarının çoğunu uygulamaya muvaffak olmuş olan öğretmen, eylem adamı Ethem Nejat’ın, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurduğu ‘Muallim Yurdu’, şimdiye kadar pek az bilinen ve ‘İfham’ Gazetesi’nde, öğretmen örgütçülüğüne, o dönemde yönelttiği eleştirilerinin yer aldığı makalesi, bu yazının ana konularıdır. O’nun hayatını, fikri gelişme ve değişmesinin seyri içinde izlemekte yarar var.”

15 yoldaşın hüznü aradan 105 yıl geçmesine rağmen hâlâ devam ediyor. Ve kendileri gibi komünist olan ve hayatı hapis ve sürgünlerde geçen Nâzım Hikmet, onlar için “Kalbim” adlı şu şiirini yazar:

Göğsümde 15 yara var!...

Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!...

Kalbim yine çarpıyor,

Kalbim yine çarpacak!!!

Göğsümde 15 yara var!

Sarıldı 15 yarama

Kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular!

Karadeniz boğmak istiyor beni,

Boğmak istiyor beni

Kanlı karanlık sular!!!

Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak

Kalbim yine çarpıyor,

Kalbim yine çarpacak!..

Göğsümde 15 yara var!.

Deldiler göğsümü 15 yerinden,

Sandılar ki, vurmaz artık kalbim kederinden.

Kalbim yine çarpıyor,

kalbim yine çarpacak!!!

Yandı 15 yaramda 15 alev,

Kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak…

Kalbim,

Kanlı kızıl bir bayrak gibi çarpıyor,

Çar-pa-cak!

          ETHEM NEJAT’IN HAYATI

Göldaş, Ethem Nejat’ın 1887 yılında İstanbul’da doğduğunu, Üsküdar İdadisi’ni bitirdikten sonra Ticaret Mekteb-i Âlisi’nden mezun olduğunu, yazar Dimitır Şimanov’un “gençlik ve öğretmen kesimlerinde sevilen, yetkin bir Marksist” diye nitelediği Nejat’ın soylu bir aileden geldiğini yazdığını belirtir. Göldaş, İsmail Tonguç’tan alıntı yapar ve şöyle devam eder:

Ethem Nejat 1908 öncesi, istibdat döneminde gazetecilik yapmış; Genç Türkler’le kurmuş olduğu ilişkilerden dolayı yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Amerika ve Fransa’da bir süre kalmış; Fransa’da bulunduğu sıralarda Genç Türkler’le ilişkilerini sürdürmüş, Abdülhamit’in saltçı iktidarına karşı gelişen ‘özgürlük’ mücadelelerinin içinde yerini almıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra, İttihat ve Terakki iktidarı günlerinde yurda dönen Ethem Nejat’ın öğretmenlik yapmaya başladığını görmekteyiz. Meşrutiyet döneminin ‘en etkili eğitimcilerinin’, ‘öğretmen yetiştirme siyasetinin yeni fikirlerle düzenlenmesini ve ilkokulların ıslah edilmesini’ savunanların arasında Ethem Nejat da bulunmaktadır.”

Göldaş, Yahya Akyüz’den yaptığı alıntıyı da aktarır:

Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Ethem Nejat, Manastır, Bursa ve İzmir darülmuallimilerinde müdür olarak görev yapmaktadır. Bu dönemler O’nun ‘Türkçü’ düşünceyi savunduğu dönemlerdir. Bursa Darülfmuallimi’nin müdürü iken yazmış olduğu ‘Türklük Nedir ve Terbiye Yolları’ adlı kitabı, ‘savaştan önceki yıllarda Türkçü olduğunun açık delilidir.”

Yazar Ziynetullah Nuşirevan’a ve Yahya Akyüz’e göre de Ethem Nejat, “Çerkes’ olmakla birlikte bu dönemde ‘mutaassıp Türkçü’dür. Ancak, Marksizmi savunmadığı bu dönemde ‘taasubun karşısında, eğitimimizin yenileşmesine çalışan aktif bir idareci öğretmendir” dediklerini yazan İsmail Göldaş, alıntılarla şöyle devam eder:

“…Ethem Nejat Türkçülüğünde de bir yenilik ruhu, yeniye doğru koşmaya temayülün mevcut olduğunu inkâr etmemek lâzımdır. Nejat’ın takip ettiği Türkçülükte, Yeni Mecmuacı’ları ananepreslik namı altındaki muhafazakârlık ve mürtecilik ve hakimiyeti-i milliyenin saltanatında temerküz ve tecellisi perdesi altındaki mutlakiyet hastalıkları yok idi. İdealizmine karşılık propaganda yapmakta olduğu ve bir Osmanlı gazetecisi tarafından bilhak kara tehlike diye tesmiye edilmiş olan mürteci Türkçülükten tamamen ayrı idi.”

           KÖY ENSTİTÜLERİNE KAYNAKLIK

Yine Akyüz’ün “Türkiye’de Öğretmenlerin Toplumsal Değişimdeki Etkileri” kitabından alıntı yapan İsmail Göldaş, şunları kaydeder:

Türkçü düşünceyi savunduğu 1918’e kadarki dönemde ‘Şura-yı Ümmet’, ‘Siper-i Saika’, ‘Say ve Amel’, ‘Sırât-ı Müstakim’, ‘Ulûm-ı İçtimaiye ve İktisadiye’, ‘Türk Yurdu’ dergilerinde yazılar yazdığı; ‘Yeni Fikir’ adlı bir de pedagojik dergi çıkardığı; bu dergilerde genellikle uygulanmakta olan o günkü eğitim sistemini eleştirdiği, iptidaiyelerin (ilkokul) ıslah edilmesini, öğretmen yetiştirilmesi siyasetinin yenileştirilmesini’ savunduğu görülmektedir.. Bu yazıları eğitim tarihimiz açısından çok önemli olup, genel hatlarıyla ‘Köy Enstitülerine kaynaklık edici’ nitelikte yazılardır.”

            İSMAİL TONGUÇ'UN PİRİ

Fethi Tevetoğlu’nun “Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetleri” kitabından da alıntılar yapan Göldaş, şunları ifade eder:

Tevetoğlu, Ethem Nejat için ‘Türkiye’de milli eğitim sahasında komünizmi yaymak istemiş Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Tonguç’un, izinde yürüdüğü’ piri; yolunu ışıtan yıldızı’ demektedir. Kasıtlı olarak kullanılmakta olan bu cümle elbette ki ‘bir gerçeğin’ izlerini –Köy Enstitüleri açısından- yansıtmaktadır. Köy Enstitüleri açısından İ. Hakkı Tonguç’un Ethem Nejat’tan etkilendiği gerçektir. Köy Enstitüleri’nin Türkiye eğitimi açısından ‘günün koşullarında ilerici, demokratik’ birer eğitim kurumları oldukları düşünülürse Tevetoğlu’nun bu cümlesinin ‘psikolojik ve sosyolojik’ boyutu kavranmış olacaktır. Hilmi Ziya Ülken, Ethem Nejat’ın 1913 yılında İstanbul’da yayınlanmış olan ‘Tekamül ve Kanunları’ adlı kitabını memleketimizde yayımlanmış ilk sosyoloji kitapları arasında saymaktadır.

   1. DÜNYA SAVAŞI’NDA NEJAT GÖNÜLLÜ ASKER

Birinci Dünya Savaşı günlerinde Ethem Nejat, Eskişehir maarif müdürüdür ve gönüllü asker olarak savaşa katılmaktadır.”

Maarif Nezareti, 1918 yılı Eylül ayında Ethem Nejat Amme Hizmetleri Dairesi’nde görevli iken, kendisini incelemelerde bulunmak üzere Almanya’ya gönderir. Almanya’ya gitmesi onun hayatında bir dönüm noktası olur.

           ETHEM NEJAT ALMANYA’DA

Burada araya gireceğim… Ethem Nejat, Türk edebiyatının önemli isimlerinden Sabahattin Ali ve Şevket Süreyya Aydemir gibi yazarlar yurt dışına gidip geldikten sonra önemli gözlemlerde ve tespitlerde bulunurlar ve bunları kendi ülkelerinde uygulamak için uğraş verirler. Ethem Nejat da yurt dışına çıkarken, Edirne'den bir Türkçü olarak yola çıkan Süreyya Aydemir gibidir...

Tekrar Ethem Nejat’a dönelim. Ethem Nejat, Almanya’da bulunduğu sıralarda, “Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi”ni kuran ve “Kurtuluş” adında bir dergi çıkaran Türk aydınlarıyla tanışır. Spartakistlerin önderliğindeki işçi eylemlerine katılmasıyla fikri hayatının kökten değişmesinin başlangıcı olur. Saygı duyulan tesirli, inanmış bir eğitimci olur…

1919 yılı mayıs ayında M. Kemal Paşa’yı Samsun’a çıkaran Bandırma vapurunun, yolcularını rıhtıma bıraktığı gün; Almanya’dan kalkan Akdeniz vapuru da Ethem Nejat’ın da içinde bulunduğu “Berlin grubunu” Haydarpaşa iskelesine indirir.

İstanbul’a gelen grup, hiç ara vermeden örgütlenme çalışmalarına başlar ve 22 Eylül 1919’da Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nı kurar. Ethem Nejat, bu partiden 1919 genel seçimlerinden aday olur ama başarılı sonuç alamaz.

Berlin’den gelen çevre, “Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye katılma” kararı alır. Ethem Nejat, 1-8 Eylül 1920 tarihleri arasında toplanan Şark Milliyetleri Kurultayı’na Türkiye’yi temsilen katılan 235 delegenin arasında olur. Bu toplantıya Ankara-Eskişehir delegesi olarak katılır.

Rasih Nuri İleri’ye göre, Ethem Nejat, Mustafa Suphi ve çevresi, 1920 sonlarına doğru, Türk Milli Mücadelesini desteklemek, bu arada Mustafa Kemal’in daveti üzerine Anadolu’ya geçmeye karar verirler.

Mete Tunçay da 15 yoldaşın bu karar üzerine, o sıralarda Ankara’ya gitmekte olan yeni Sovyet elçisi Budu Mdivani’nin grubuna katılarak yola çıktıklarını ve 28 Aralık 1921 günü Kars’a vardıklarını yazar.

Mahmut Goloğlu’na göre de aynı gün, Mustafa Kemal Paşa’nın emri üzerine Batı Cephesi Birlikleri Çerkes Ethem’in Birinci Kuvay-ı Seyyaresi üzerine harekete geçirilir. Bu günler Anadolu’da sola karşı Ankara Hükümetinin ‘bir yok etme’ siyaseti ile harekete geçtiği günlerdir. 29 Eylül 1920 günü Yeşil Ordu’nun dağıtılması üzerine başlatılan solu baskı altına alma girişimleri, yer yer tutuklamalarla devam eder.

Çerkes Ethem kuvvetlerinin tasfiyesinin ardından Çerkes Ethem’le ilişkisi olsun olmasın birçok kişi İstiklâl Mahkemelerine sevk edilir. İşte Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın içinde bulunduğu TKP Merkez Heyetinin Anadolu’ya geldiklerinde ortam böyledir…

Mustafa Suphi ve Ethem Nejatların Kars’ta bulundukları günlerde, “önceden planlanmış olduğu” anlaşılan “komplo”nun uygulayıcıları harekete geçirilmiş, aleyhlerine “bazı kışkırtmaların” olduğundan şüphelenen heyet, bir an önce Ankara’ya ulaşabilmek için Erzurum’a hareket etmiş ya da ettirilmişlerdir. Erzurum’da Kazım Karabekir’in desteğindeki Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin kışkırtmalarıyla hazırlıklı bekleyen birtakım “nümayişçilerin” sataşmaları başlatılmış, grup, Erzurum olayları bahanesiyle doğruca Trabzon’a doğru yola çıkarılmıştır.

Mete Tunçay: Trabzon’a sokulmayan heyet üyeleri bir motora bindirilerek, Karadeniz sularına açılmak zorunda bırakılmışlardır. Başka bir motora bindirilen kayıkçılar kahyası Yahya Kahya’nın adamları, Mustafa Suphi’leri taşıyan motora Sürmene açıklarında ulaşmış; Faik Reis’in emrindeki caniler, “elleri kelepçeli” oldukları söylenen 14 insanı öldürerek Karadeniz’in sularına atmışlardır. Tarih 28/29 Ocak 1921’dir ve katledilenlerin içinde Ethem Nejat da bulunmaktadır.

Bu arada, Mustafa Suphi’nin Rus eşine yapılanların ise çok anlatılamayacak vahşette olduğu söylenir…

İsmail Göldaş, “Yahya’ya, Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın da içinde bulunduğu heyeti ‘ortadan kaldırması’ emrini kim vermiştir? Bu soruya şimdiye kadar ‘net bir yanıt’ verilememektedir” diyor ve şöyle devam ediyor:

Her olgu, somut koşullara, yere ve zamana; sınıfsal olayların gelişme seyrine uygun olarak ele alındığı zaman doğru biçimde çözüme ulaştırılabilir. İncelemekte olan olgu, kendisini çevreleyen toplumsal ve sınıfsal koşullardan soyutlanarak ele alınamaz. 1920 sonları ve 1921 başlarında, Türkiye’de yaşanılan olaylar ‘Ankara Hükümeti’nin sola karşı uygulamaya koyduğu ortadan kaldırma siyasetinin açık izlerini taşımaktadır. Bu siyasi tercih, Erzurum’da o günlerde otorite olduğu düşünülen Karabekir’in siyasi tercihi ile de uyum içindedir. Dolayısıyla 28/29 Ocak olayı, günün bu ‘siyasi koşulları’ tahlil edildiğinde ancak gerçek tahlile ulaşılabilir. ‘Gerçeğin bütün görünümleri zorunlu ve karşılıklı bağlarla birbirine bağlıdırlar.’

Ethem Nejat’ların olayı gibi siyasi olaylarda, elbette ki ‘tetiği çekenin’ çok önemli rolü bulunmaktadır; ancak gerçeği yalnızca bu görünümüyle ele almaya kalkışmak, somut gerçeğin kavranılmasını zorlaştırır. ‘Tetiğin çekildiği zaman ve mekân’ tetiği çekeni de çevreleyen genelin yalnızca bir yönünü, üstelik çok önemli bir yönünü gösterir.

Örneğin, Talip Öztürk’ün öldürülmesinde ‘tetiği çeken kişinin’ elbette ki olayda çok önemli sorumluluğu vardır; ancak düşünmek gerek, ‘tetiği çekme olayı’ o günlerde ülkenin içinde bulunduğu ve ‘tetik çekeni’ de kuşatan ‘mekân ve zaman’ içinde, siyasi koşulları ‘ilerici ve demokrat aydınların’ katledilmelerine yönelik ortamda gerçekleşti. Esas tayin edici olan da günün bu siyasi genel tercihinin koşullarıdır. Yahya Kahya’nın ve Kazım Karabekir’in olaydaki sorumlulukları elbette ki yadsınamaz; bir şartla, onları da o günlerde kuşatan ‘solun yok edilmesi’ siyaseti ile birlikte ele alınırsa. K. Karabekir tarafının da bu koşullara katkıları mutlaka olmuştur. Yalnızca, benim demek istediğim günün siyasi atmosferi de ele alınarak somut gerçeğin kavranmasında çok daha gerçek çözüm yolu bulunabileceğidir. ‘Şeyleri, kavramları, birbirleri üzerindeki karşılıklı etkileri içinde’ ele almak gerekir. Ve her şey kendi aralarında birbirini etkileme durumundadır. Dolayısı ile, her şeyden önce olguları bütün gerçeklikleri ile ve doğru olarak saptamak gereklidir.”

       NEJAT’IN ÖĞRETMEN ÖRGÜTLENMESİNE KATKISI

İsmail Göldaş, Ethem Nejat’ın Bursa Darülmuallimi Müdürü’yken “Muallim Yurdu” adıyla önemli ve önemli olduğu kadar da ilginç bir öğretmen kuruluşunun gerçekleşmesine önayak olduğunu vurgular. Yahya Akyüz’den alıntılayarak “Yeni Fikir Dergisi” ve “Muallim Yurdu” ile ilgili aşağıdaki bilgileri verir:

Bursa muallimleri bazı müteşebbis ve vatanperver arkadaşların teşviki ile bir Muallim Yurdu küşad eylediler. Muallimler Yurdu’nun maksad-ı tesisi: Muallimleri aynı fikir ve aynı gaye-i milli ile birleştirmek, tarz-ı terbiyede bir vahdet temin eylemek, tekakkiyat-ı terbiyeyi ve ilmiyeden birbirlerini gerek müsâhebe (sohbet) ve gerek mübâhase (tartışma) ve konferanslarla haberdar etmek ve bahusus (özellikle) muallimleri kahvehane hayatından çekip kurtarmak (…) Nice muallimlerimiz mekteplerinden, işlerini bitirir bitirmez hemen kemal-i istical (büyük bir acele) ile kahvehaneye koşar, halkın huzurunda kahve, nargile çeker hatta tavla vs. oyunlar oynarlardı. Bu hal yalnız Bursa’ya değil, her yere münhasır idi. Şükür Muallimler Yurdu, muallimleri bu miskin hayattan kurtarıyor. Muallimler Yurdu her zaman açık bulunacak, bütün gazete ve risalelere abone olacak, hatta muallimlerin kahvelere müracaattan istiğna (elçekmeleri) ettirmek için, çay ve nargile de bulunduracaktır.

Muallimler Yurdu’nun riyaset-i fahriyesinin (fahri başkan) Abbas Halim Paşa kabul ettiler (…)”

İsmail Göldaş, fahri reisliğini şehrin valisi bulunan Abbas Halim Paşa’nın yapmakta olduğu bu ilginç öğretmen kuruluşunun, adında anlaşılacağı gibi cemiyet (dernek) olma özelliğinden çok “tipik bir öğretmen lokali” özelliği taşıdığı ile ilgili yine “28/29 Ocak 1921 Unutma Mustafa Suphi ve Yoldaşları” adlı kitaptan alıntılar yapar:

Açılan yurdun, öğretmenleri kumar oynamaktan, kötü alışkanlıklardan kurtarıp; gazete ve dergilerin okunduğu ilmi ve eğitimi ilgilendiren konuşmaların yapılacağı, bu arada çay ve nargile de içilebileceği bir nevi ‘şehrin aydınlarının devam edeceği’ tipik bir ‘öğretmen kulübü’ olduğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi, Ethem Nejat bu dönemde etkili Türkçüler arasında yer almaktadır. Ancak Muallim Yurdu’nun 1908’lerden beri devam edip gelmekte olan öğretmen örgütlenmesinin halkalarından biri saymak gerekiyor. Zenon, Ethem Nejat’ın ‘muallime ve muallimler arasında teşkilat işlerine dair propaganda yapmakta’ olduğundan bahsetmektedir ki, Ethem Nejat ‘Arkadaş’ başlığını taşıyan yazısında Ethem Nejat’ın ‘eskiden beri gençlik arasında ve yoksul münevverler arasında teşkilat işleri için de kafa yormakta’ olduğunu, onun, 1910 ve 1914 senelerinde Eskişehir’de oturarak, ekseri Anadolu merkezlerindeki muallim ve muallimelerini’ örgütlemekte olduğundan bahsetmektedir..

ÖĞRETMENLERİN KURTULUŞU KENDİ ELLERİNDE

Ethem Nejat’ın öğretmen ve öğretmen örgütleriyle, en önemli sayılabilecek yazısı, İfham gazetesinde, 1920 Şubat’ında yazmış olduğu ve tam çevirisi Sayın Rasih Nuri İleri’nin kitaplığında sağladığımız ‘Muallimlerin Düşmesi Nasıl Önlenebilir?’ makalesidir.

Ethem Nejat yazısında, öğretmenlerin kurtuluş yolunun kendi ellerinde olduğunu, tek tek hak aranamayacağını, ancak dernek kurarak gerçek çıkarlarını savunabileceklerini savunmaktadır. Öğretmenlerin birer fikir ve kafa işçisi olduklarını ve kapitalizme karşı gereken mücadeleye atılmalarını öğütlemektedir:

“… Muallimler, sükût eden ve sükût ile memleketi tasavvur edilemeyecek kadar derin bir felakete götüren mesleği kurtarma için bir yol bulunmak mecburiyetini bugün vicdanen duyuyorlar.

Muallimler büyük ve cemiyete pek müfid olan faillerinin her ferdinin nefi ve hukukunu temin edecek kuvvet ve vasıtalara sahip oldukça, her mürebbi yuvasında tok ve müsterih yaşadıkça mesleği kurtaracaklardır. Halâs yolu muallimin kendi elinde kendi kudretinde, fakat muallim bunu bilmiyor, istimal edemiyor (kullanamıyor). Zavallı vatanperver ve cesur dostlarının bana sordukları ‘nasıl’a hülastan cevap vereceğim.

Hakların münferiden davası asrı geçeli çok oldu… İktisatta bile infiratçılık (tek tek hak savunma anlamında) iflas etmiş, bitmiş iken dâvây-ı hakta hiçbiri olur mu? Muallimler mesleklerinin davasını kurtarmak için daha mehal cemiyet halinde ibraz-ı faaliyet eylemelidirler (Çalışma göstermelidirler).”

Yazısında Ethem Nejat, öğretmenlerin ortaçağa özgü dernekler kurduklarını söyleyerek bunun “acıklı bir hal” olduğunu vurgulamaktadır. Yazısında Maarif Nezaretlerini eleştirerek şöyle demektedir:

Hükümetler ve Maarif Nezaretleri her yerde daima muhafazakârdır. Muhafazakârlık arkasında daima istibdat gizlenmiştir. Muallimlik serbest bir meslek olduğu, erbâbı inlapçı oldukları halde, muallimler ekseriyetle hükümetlerin istibdat ve zulmüne alet ve vasıta olmuşlardır. Bu delâletten kendi sınıflarının da mutazarrır olduklarını hiç idrak etmemişlerdir. Faraza Alman militarizmini kökleştiren, tesis eden muallimlerdir. (…) Muallimler kusurlarını inkılâptan sonra çok takdir ettiler; fakat eyvah ki giriftar oldukları âlâm (elemler) beyhude çekilmişti.

Muallimler sınıflarını bulamıyorlar, en büyük kusur burda. Muallimleri iğfal eden pek çok muharrir ve âlimler vardır; onlar eserleri ile vaazlarıyla daima hey’ât-ıt’ alimiyeyi sınıflarının aleyhine sevk eder ve çalıştırırlar, o âlimler, o muharrirlerdir ki ekseriyetle sermayedarlara satılmışlardır. Kapitalizm ise muallimi kendi kârına bilvasıta çalıştıran bir entrikacıdır (…)”

Yazısının sonunda Ethem Nejat, muallimlerin ‘teşkilâtlanmalarını, haklarını yeklisan ve yekharaket halinde talip etmelerini’ istemektedir:

Muallimlerimiz hem pek sevdikleri meslekleri ve hem vatanları hem kendi şahsi menfaat ve hayatları için bu nevi teşkilatları aramalı, bulmalı tesis eylemelidirler. Ve illâ daha çok zaman âciz, mahruh (Yaralanmış) ve sefil kalacaklardır.”

*Türkiye’de zeki-çalışkan köy çocuklarından ilkokul öğretmeni yetiştirilmek üzere 1935 yılında hazırlıklarına başlanılan 1937’de denemesine girişilen, 17 Nisan 1940 yılında da dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel zamanında yasallaşan Köy Enstitüsü sistemi, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Tonguç döneminde büyük başarı elde etti. 

(Süleyman Boyoğlu) 



13 Nisan 2026 Pazartesi

İÜ ÖĞRENCİLERİNİN "NAMIK ABİ"Sİ...

 

İstanbul Üniversitesi (İÜ) öğrencileri ders notları, geçmiş sınav soruları, KPSS sınav sorularıyla ilgili çıktıları fotokopiyle çoğaltırlar...

Sadece İstanbul Üniversite öğrencileri mi? Tüm üniversite öğrencileri bu yöntemi ''ucuza mal olsun'' diye tercih ederler. İÜ ve Vezneciler bölgesinde bu nedenle çokça fotokopici bulunmaktadır. Ancak İÜ öğrencilerinin tercihi yarım asırdan fazla bir zamandır Bozdoğan Kemeri Caddesi No:21'de fotokopi işi yapan Detay Fotokopi'dir.

Nedeni de mütevazi ve öğrencilere yardımseverliği ile bilinen sahibi Namık Harmancıoğlu'dur. Öğrencilerin “Namık Abisi” Harmancıoğlu, üniversite hocalarının da “Strateji Hocası”dır.

Öğrencilerin “Namık Abi”si, üniversite öğretim üyelerinin kendisine bu ismi takmalarını ise şöyle açıklıyor:

Üniversite hocaları ders notlarını bir fasikül halinde veriyorlardı. Hocalarla görüştüğümde bu ders notlarını bir kaç bölüm halinde vermelerini, zira bir fasikülün öğrencilere maliyetinin ağır olduğunu söylüyordum. Sonra dediğimi uyguladılar ve bana da 'Sen bizim artık strateji hocamızsın' demeye başladılar. Yani hem öğrenciler hem de üniversite hocalarıyla karşılıklı iyi ilişkilerimiz var.

Dükkanıma gelen hiç bir öğrenci kardeşimi parası olsun, olmasın geri çevirmedim.

15 YIL SONRA HELALLEŞME

Hatta bir öğrenci kardeşim 15 yıl sonra bana olan borcunu o zamanın parasıyla getirip verdi; 'Hakkını helal et Namık Abi' dedi, helalleştik. O kardeşim vicdanen rahatlamış oldu...

        Ya kardeşim o zamanın parasıyla bu günün parasının değeri bir mi? Olur mu böyle bir şey bile demedim.

        Karnı aç olan ve bana nazı geçen; 'Namık Abi bugün açım, bana yemek ısmarlar mısın? diyen hiç bir kardeşimi de geri çevirmedim.”

        Harmancıoğlu, üç yıl yanında paraya ihtiyacı olan bir öğrenciyi çalıştırdığını, kasayı kendisine teslim ettiğini ve hiç bir zaman kazançla ilgili hesap sormadığını vurguluyor...

            PANDEMİDE ÖĞRENCİLERİN JESTİ

        Öğrencilerin Namık Abi'si Pandemi döneminde mezun olan ancak kendisiyle irtibatı koparmayan öğrenci kardeşlerinin yaptıkları jesti de unutmuyor:

        “Pandemi sırasında uzun süre dükkanım kapalı kaldı. Mezun kardeşlerimden bir grup öğrenci beni merak etmişler; 'Namık Abi'nin iki çocuğu var. Ona bir yardım yapalım diyip, aralarında 8 bin lira toplayıp getirip verdiklerini de ömrüm boyunca hiç unutmayacağım.”

        Biri 7 biri 11 yaşında iki erkek çocuğuna hem annelik hem babalık yapan Namık Harmancıoğlu, 1999 yılından beri Vezneciler'deki dükkanında fotokopi işi ile uğraştığını, ancak işin eski tadının kalmadığını söylüyor.

            ÂŞIK İHSANİ İLE TANIŞMASI

         Bu arada, konuyla ilgili olmasa da Namık'ın unutamadığı bir anısını da buradan aktarmak istiyorum... Namık, halk müziği sevdalısı bir arkadaş.. Sohbetimizde 1970 ve 1980'lerde sol grupların, demokratların, halkın sevgilisi olan ozanları da andık. Namık, o dönem sahnelerde bir kasırga gibi esen, eserlerini seslendirirken bir aslan gibi kükreyen Âşık İhsani'yle nasıl tanıştığını, büyük bir beladan nasıl kurtulduklarını ise şöyle anlattı:

        “Askerden yeni gelmiştim. Malatyalı bir arkadaşımın Küçükyalı'da belediyenin bir hizmeti olan 'Halk Tanzim Satış Yeri'nde bir dükkânı vardı. Bu arkadaşım askere giderken yeri bana teslim etti.

        Dükkânda, Halk müziğine düşkünlüğümden dolayı teyp kasetinden 'Dostum Dostum' adlı bir eseri dinliyordum. O sırada önümde bir adam durdu; 'Ne güzel bir türkü... Beni tanıdın mı?' dedi. Hayır tanıyamadım, dedim. Kendisini tanıttı. Âşık İhsani'nin adını duymuştum, ama yakından tanımıyordum. Konserlerine de gitmişliğim yoktu.”

        Namık ile Âşık İhsani sohbet ederlerken çevreden bir grup, ülkücülerin sembolü olan “kurt” işaretini yapmaya başlarlar. Sahnelerde yerinde duramayan, kükreyen İhsani dayanamaz o da onlara genelde solcuların yaptığı “Zafer” işaretiye karşılık verir ve “İşaret öyle değil ulan böyle verilir” diyerek yerinden kalkar. İhsani yerinden kalkınca kalabalık ikisinin üzerine yürür. Namık şaşırır, ama Âşık İhsani, korkusuzca onlarla bu kez ağız kavgasına başlar. Bundan sonrasını Namık şöyle anlatır:

        “Beni de el kol, kafa göz işareti ile tehdit etmeye başladılar. 'Senin Ümraniye'de oturduğunu biliyoruz' bilmem ne demeye başladılar. O sırada çevrede bulunan Kürt vatandaşlar devreye girdi, ortamı yatıştırdı. Eğer onlar olmasaydı neler olurdu bilemiyorum! Ama, ben bir daha Küçükyalı'ya gitmedim...”

(Yazı ve fotoğraflar:Süleyman Boyoğlu)


26 Mart 2026 Perşembe

EĞİTİME ADANAN BİR ÖMÜR...

 

       Anı yazmak hele de bunları bir kitapta toplamak çok zor bir iş… Herkes anı yazar, ama kendisine ve birilerine dokunan konulara kolay kolay değinmez. Değinse bile fazla eşelemez konunun etrafında dolanıp durur…

Anıya konu olacak ünlü bir kişiyse ona hiç dokunulmaz, adının ilk harfi dahi yazıda belirtilmez. Bunu nereden biliyorum ünlü yazarımız Aziz Nesin’in oğlu Ateş Nesin’den biliyorum.

Ateş Nesin, 2006 yılında Nesin Yayınları’nda çıkan “Babam Aziz Nesin” kitabında bazı gerçekleri dile getirdiği için adeta “aforoz” edildi. Gazete ve dergilerin çoğu babasının, ablası Oya’nın ve kendi yaşadıklarını, gördüklerini anlattığı için sayfalarında yer bile vermedi.

Ateş ağabey, benim için çok iyi bir dosttu. Bana; “Gerçekleri yazmayacaksam, niye anı yazayım. Anı yazmak cesaret işidir” derdi.

Hassas bir insandı Ateş ağabey, ne kalbi ne de beyni babasına yöneltilen eleştirilere dayanamadı, sessiz sedasız bu dünyadan göçüp gitti.

İşte tam da Ateş ağabeyin söylediği gerçekleri hiç gocunmadan ve sakınmadan yazan bir kitap elime geçti. Kim mi bu cengâver dediğinizi duyar gibi oldum. Kitabı yazan benim doğduğum memleketten yıllar önce göç eden, gittikleri yerde “Katırcılar” olarak anılanların torunu Milli Eğitim eski müfettişlerinden Kamil Demir

Kamil Demir, Cumhuriyetin ilanından yıllar sonra okula kavuşan Amasya’nın Göynücek ilçesi Tencirli köyünde dünyaya gelir. İlkokulu köyünde başarılı bir öğrenci olarak tamamlar. Sonra ortaokulu Çorum’da, Amasya’da yakınlarının yanında zor şartlar altında tamamlar. Liseye Amasya Lisesi’nde başlar.

YAŞAR KEMAL VE FAKİR BAYKURT KİTAPLARI

Amasya Lisesi’nde Amasya Halk Evleri Kütüphanesi’nin, Amasya Beyazıt Kütüphanesi’nin müdavimi olur. Yaşar Kemal, Fakir Baykurt ve Nâzım Hikmet’in kitaplarıyla tanışır. Halk Evinde sol grupların tartışmalarını ve atışmalarını dinler. Ezilen ve yokluk yoksulluk çeken bir çocuk olduğu için sola sempati duyar.

Yokluk ve yoksulluk İstanbul’da da yakasını bırakmaz. Beyoğlu Ticaret Lisesi’nde okurken Esentepe’de bir binada kapıcılık yapan ağabeyi Kemal’in yanına yerleşir. Okul çıkışı burada ağabeyinin yaptığı “kapıcılık” işini yapar. Ağabeyi tası tarağı toplayıp Göynücek’e dönünce Kamil Demir, yalnız kalır. Mahalle muhtarının yanında hem çalışır hem de okula devam eder. Okul derneğinin aldığı giysiler ve okulda öğlen verilen yemekle karnını doyurur.

1 MAYIS 1977 KANLI İŞÇİ BAYRAMINDA

Okulu bitirince bir petrol şirketinde müdürlük yapmaya başlar. Müdürlük yaparken işçilerden yana tavır alır; onların sendikalaşması için çaba sarf eder. İşçileri işverenin karşı çıkmasına rağmen Taksim’de 1 Mayıs 1977’de düzenlenen ve 35 işçinin katledildiği “İşçi Bayramı”na götürür.

Bu arada baba ve annesinin önerisiyle teyzesinin kızı Emine Hanım’la evlenir. Beşiktaş’ta Devlet Tatbiki Güzel Sanatları Yüksek Okulu’nun Mimarlık bölümünün gecesine kayıt yaptırır. Okul bombalanınca gece bölümü gündüze kaydırılır. Çalışmak zorunda olduğu için okulu bırakır. Tekrar üniversite sınavlarına girer, Amasya Eğitim Enstitüsü’nü kazanır. Burayı da kapatırlar Ankara Eğitim Enstitüsü’ne bütün öğrencileri gönderirler. Kamil Demir, Enstitüyü bitirir. Vekil öğretmenlik yapmaya başlar.

İLK ÖĞRETMENLİĞİ KAĞIZMAN’DA

1980 yılında tayini öğretmen olarak Kars iline çıkar. Sonra Kağızman ilçesine bağlı Kuloğlu köyünde öğretmenlik yapmaya başlar. Yarıyıl tatilinde eşini ve iki oğlunu da Kuloğlu’na getirir, bir ev tutar. Tutar ama evin tuvaleti yoktur. Tek odalı ev için hemen ev sahibiyle birlikte bir tuvalet çukuru açarlar, üstüne derme-çatma bir tuvalet yaparlar…

Burada hastalara, zor durumlarda kalanlara eşiyle birlikte yardımcı olurlar, sevilirler… Buradaki anılarının en ilginci de hastalanan danaya oğluna içirdikleri solucan ilacı içirip iyileştirmeleridir.

Kamil Hoca, okula yakın bir komşusunun 19 yaşındaki kızının Manisa ilinde 65-70 yaşlarında birisine 50 koyun karşılığı verilmesinden de hüzünle bahseder.

Daha sonra tayini Van’a çıkar. Van’ın Çatak ilçesi Dalbastı (Humar) köyünde çok zor şartlarda, ama sıcak insanların arasında görev yapar. Eşi ve çocukları da köylülerle kaynaşır… Okul çocuklarıyla bir tiyatro topluluğu kurar, oyunlar sergilerler.

Sonra tayini 1986 yılında kendi ilçesine çıkar. Çayan köyünde öğretmenlik yapmaya başlar.  

Kendisini eğitime ve çocuklara adayan Kamil Demir, boş durmaz, çalışmaya, yükselmeye devam eder. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yöneticiliği ve Denetçiliği, Teftiş, Planlama ve Ekonomi bölümünü 1993 yılında bitirir. 10 Kasım 1994’te Ordu ilinde ‘Müfettiş Yardımcısı’ olarak göreve başlar. İki yıl sonra Milli Eğitim Müfettişi olur. Sonra tayini 1997 yılında İstanbul’a çıkar, bu ilde müfettişliğe devam eder.

İşte İstanbul’da müfettişlik yaparken yakından tanıdığım Kamil Demir’den 25 Mart günü aldığım bu güzel kitabı hemen okumaya başladım ve bitirdim. Bugün de keyifle okuduğum bu kitapla ilgili duygu ve düşüncelerimi paylaşıyorum…

Tavla oyununda bir tek puluyla benden oyun kazanan Kamil Hoca! Eline ve beynine sağlık…

(Süleyman Boyoğlu)