24 Şubat 2026 Salı

TUTMADIĞIMIZ ORUÇLARIN SAHUR ZAMANLARI...

Tutmadığımız oruçların, sahur zamanları,
Eski bir masa, mutlaka köşede olmalı.
Ön ve yan tarafı beyaz bir çarşafa sarılı
ve masa içinde/altında ben olmalı…
Ve illa ki arkadaşlarım, komşu çocukları,
Ve ışık kaynağımız 7 no.lu gaz lambası
Karagöz-Hacivat ve diğerleri, tümü ben..
Ben de Hayali,
Ve kapı aralığından ödünç verilmiş kontrol bakışları ,
Etrafı süzmeler, parmak sallamalar şşşt falan…                              
Benim önümde iki gölge aramızda ışık 7 no.lu idare lambası
Bir mağara. Dar bir giriş, boğucu bir tünel gibi
Perdenin arka tarafında, insanlar oturmakta;
Sırtları eski bir duvara dayalı,
Duvarda kırmızı boya ile okuyamadıkları yazılar, 
Ayaklarından ve boyunlarından birbirlerine zincir ile bağlılar,
Zincirini ilk kaybeden çıkışı bulacak,
no.lu ışık kaynağını görecek ve geri gelecek ve anlatacak…
Yani kolektif yaşam biçimi şekillenmekte ,
Sessizce içimizde bir yerlerde,
Kaç zamandır oradalar, bilmiyorlar,
Ancak, bilmediklerini biliyorlar…
“Tek ışık kaynağı 7 no.lu gaz lambası arkasında olduklarından, bir mahpus olarak duvarda sadece gölgeler görüyorlar,
Kaç bin yıl geçti ben hâlâ orada tutsak,
Hayatımda yalnız gölgeler ve gölgeleri ben nasıl istersem seyredenler var.
Zincirini ilk kaybeden çıktı….
Ve henüz gözleri ışığa alışacak ve …
“Ben kimim ve burada ne yapıyorum?
“Hiçbirimiz masum değiliz!
“Ağlamayı bırak ve düşün dedi  Eflatun Amca ikibinbeşyüz yıl öncesinden!
Sen,
Çengel bulmacanın içindeki hangi sorunun cevabı ve kaç harfli olduğunu/olacağını bilmen gerekecek.
Görünebilir dünyada, bilinebilir ve düşünülebilir olmak zorundasın, dedi Eflatun Amca
Çünkü sen ilk soru olacaksın yani diğer soruların cevapları  senin harflerin ile başlayacak ve büyüyecekler ve sorular çiftleşecekler ve  cevaplanarak çoğalacaklar…
Cevaplarını da bulmak zorundasın..
Bir arı kovanı içinde olduğu gibi seni, sorular ve cevaplar olarak yerleştirdik.
Ve her iki durumda yukarıdan aşağı ve soldan sağa cevaplanmak üzerine dizayn ettik.
Sırası gelen soru, cevaplanmak üzerine kurulu ortak hayata katılmalı ve gözlerini karanlığa alıştırmalıdır..
Hiçbir soru ve cevap bağımsız değildir her cevap yukarıdan aşağı ve soldan sağa gelen cevapların harflerinden kurulu olacaktır, kimi durumlarda eksik cevaplar seni doğru soruya götürecektir.
Önüne çıkan her kara kutudan öte geçmek zorunda olacaksın.
Ve en sonunda 7 no.lu ışık kaynağını görecek ve kendine bulmacanın  ilk sorusunu soracak ve yoluna devam edebilmek için  cevabını da bulmak zorunda kalacaksın…
 
Yazamıyorum... Bir araya getirdiğim harfler beni anlatmaktan çok uzak,
 
………………………………………..
İçinde bulunduğun “çerçevenin” seni sıktığı yazdığın her satırdan belli oluyor. Yanında olmak isterdim. Yüzlerce kilometre ve  binlerce yıl uzaktan davul çalarak sana nasıl ulaşırım onu da bilemiyorum ancak ben davul çalmaya devam edeceğim umarım duyarsın, sevgiler,  Eflatun Amcan
 
Kapı açıldı, herkes evine hadi bakalım …
Ben  çıkmadım, Eflatun Amcanın elinden tuttum beni ikibinbeşyüz yıl öncesine 7 no.lu gaz lambasının ışık hızıyla götürdü…
………………………………….
(Sakip Bayhan)

23 Şubat 2026 Pazartesi

KİTABA YAN BAKAN-İÇİNE GİREN...


                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
                                             

9 Şubat 2026 Pazartesi

VARLIK YAYINEVİ VE YAŞAR NABİ NAYIR

Ressam, şair, yazar Bedri Rahmi Eyüboğlu, Varlık Yayınları’nda 1953 yılında çıkan “Canım Anadolu” kitabına Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ünlü “Hancı Şiiri”nden iki mısra alıntı yaparak başlar:

“Güçbelâ bir bilet aldık gişeden”

“Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan”

Eyüboğlu, kitapta istikametlerinin Sivas’ın Şarkışla kazası, oradan Nevşehir’in Ürgüp ilçesi olduğuna vurgu yaparak şöyle diyor:

“Niyet: Hayatını filme alacağımız Âşık Veysel’i köyünde ziyaret. Gaye: Filmin ilk hazırlıklarını sağlamak, köyü köyle, köylüyü köylünün kendisiyle anlatabilmek.. Maksat: İnceleme. Netice: Bir miktar ticaret..

Yol boyunca düşünüyorum. Yirmi beş senedir İstanbul’dayım. Kendi isteğim, kendi arzum, kendi harçlığımla bir defacık olsun memleket yollarına düşmek nasip olmadı. Eğer devletin ressamlar için tertiplediği yurt gezileri de olmasaydı Pendik’ten öteye geçemeyecektik.

Bu suçun vebalini başkalarının sırtına yüklemek için beyhude yere uğraştım durdum. Olmadı. Bu konuda milletçe kabahatliyiz. Hadi benim memleket dolaşmaya gücüm yetmez, fakat niçin gücü yetenler Pendik’ten ileri gidemez, soluğu derhal Avrupa’da alır.”

EYÜBOĞLU’NUN SAİT FAİK’TEN ÖĞRENDİĞİ

Bedri Rahmi Eyüboğlu, meslek hayatının kendisini zorladığını belirterek; “Serde batıda edindiğim bir zanaat: Ressamlık vardı. Anadolu Kavağı senin, Edirnekapı benim. On beş sene bu şehri dolaştık durduk. İstanbul’un kaç karış olduğunu şoförlere, kaptanlara, vatmanlara değil, ressamlara sormalı, bir de ressam gözüyle etrafına bakabilen yazarlara. Ben Galata kulesinin kaç kantar olduğunu, gölgesinin Yüksekkaldırıma nasıl düştüğünü önünden geçerken değil, Sait Faik’i okurken öğrendim. Peki iyi; Anadolu’yu kimden öğreneceğiz?” diye hayıflanıyor..

Ben de lise ve gazetecilik hayatımın geçtiği Cağaloğlu’nu yeterince tanıyamadığım için hayıflanıyorum. Yıllarca yokuşundan bir aşağı bir yukarı inip çıktığım “Babıâli Yokuşu”nda nice bilmediğim yerler olduğunu yeni yeni öğreniyorum.

Bunlardan bir tanesi tüm edebiyatçılarımızın, yazarlarımızın, şairlerimizin bir şekilde uğradığı, sohbet ettiği, eserlerini yayınlattıkları 1946 yılında Yaşar Nabi Nayır tarafından kurulan “Varlık Yayınları”nın yeridir.

BEN DE MÜMTAZ’DAN ÖĞRENDİM

Gazetecilik okulundan arkadaşım Mümtaz Dağtekin’le Cağaloğlu’ndaki hâlâ 1950’lerin, 60’ların havasını soluduğumuz bürosunda sohbet ederken, bulunduğumuz yerin Yaşar Nabi Nayır’ın yayınevini yönettiği bürosu olduğunu öğreniyor, küçük dilimi yutacak gibi oluyorum.

Babıali Yokuşu’ndan Cağaloğlu’na çıkarken sol kolda ikinci bina numara 40 Edes Han’da şimdi Mümtaz ekmek parasını çıkarmaya çalışıyor. İşte Mümtaz’ın ekmek parası çıkarmaya çalıştığı bu binanın birinci kat ile ikinci katının Yaşar Nabi Nayır’ın ünlü edebiyatçılarımızı, şairlerimizi ağırladığı bir yer olduğunu hayretle dinliyor, Babıali’yi yeterince tanımama kızıyorum.

Mümtaz, Nayır’ın birinci kattaki odasından bitişiğindeki odada bulunan muhasebecisiyle küçük bir pencere açarak, nasıl konuşma ve evrak alışverişi yaptığını da göstererek anlattı..

Mümtaz, Nayır’ın 1946 yılında kurduğu ve eserlerini yayınladığı Varlık Yayınevi’nin,  aralarında başta Sait Faik Abasıyanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Talip Apaydın, Enver Naci Gökşen, Eflatun Cem Güney, Muhtar Körükçü, Orhan Veli Kanık, Nurullah Ataç, Ziya Osman Saba, Oktay Akbal, Mahmut Makal, Necati Cumalı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Orhan Kemal, Haldun Taner, Tahsin Yücel gibi birçok Türk yazar ve şairin de uğrak yeri olduğuna söylüyor..

ERİCH VON DANİKEN VARLIK YAYINEVİ’NDE

Mümtaz, Varlık Yayınları’nın İsviçreli yazar Erich von Daniken’in (1935-2026) yazdığı ve çok satan ilk dünya dışı varlıkları konu alan “Tanrıların Arabaları” adlı eserini Türkiye’de yayınlayan bir yayın evi olduğunu vurguladı. Mümtaz; “Daniken de şimdi içinde sohbet ettiğimiz büroya gelmiş” diyince ortaokul öğrencisiyken okuduğum bu kitap ve içindeki şekiller ile 1992 yılında Türkmenistan’ın başkenti Aşkaabat’ta çektiğim UFO benzeri bu yapı aklıma geldi.

Mümtaz, Edes Han’a yani Nayır’ın bulunduğu birinci kata arma, reklamcılık ve ilancılık işleri yapmak için 1987 yılında geldiğini ifade etti. Geldiği yıl Yaşar Nabi Nayır’ın kızı Filiz Nayır Deniztekin ile damadı Osman Çetin Deniztekin’in ikinci katta çalışmalarını sürdürdüğünü söyleyen Mümtaz; “Yanılmıyorsam 2008 yılında da Piyerloti Caddesi’ne taşındılar. Yakın zamana kadar kızı Filiz Hanım ziyaretime gelirdi.  İyi bir komşuluk ilişkimiz vardı” dedi.  

Varlık Yayınları, Türk yazar ve şairlerin kitaplarının yanı sıra, Dostoveski, Turgenyev, Gogol, Kafka, Tolstoy, Steinbeck, Hemingway, Balzac, Malraux, Emile Zola, Camus, Sartre gibi ünlü yabancı yazarların da yüzlerce çevirisini yayınlar..

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” şiir kitabı ise yayınevinin ilk şiir kitabıdır.

         Nayır, 25 Aralık 1908 yılında Üsküp’de doğmuş, 15 Mart 1981 yılında İstanbul’da yaşamını yitirmiş, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda da toprağa verilmiştir.  

(Süleyman Boyoğlu) 


18 Ocak 2026 Pazar

GENÇLER KİŞİLİKSİZ BİR NESİL Mİ?

           

                                              (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu arşivi)

Ankara Gazi Üniversitesi tarafından 1986 yılında yapılan bir gençlik araştırmasında, Türkiye’de var olan sosyal ve ekonomik dengesizlikler sonucu, “Kaderci, teslimiyetçi, kişiliksiz” bir nesil yetiştiğine vurgu yapılmıştı.

ANKA’nın 12 Ağustos 1986 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yer alan haberine göre, Gazi Üniversitesi’nin 12-14 yaş arası gençler arasında yaptığı araştırmanın sonuçlarında, gençlerin kişilik yapılarının oluşmasında ve gelişmesinde aile ile eğitimin önemine dikkat çekiliyor. Araştırmada gençler, toplumda kişinin saygınlığının iyi bir eğitim görmeye ve iyi bir mesleğe sahip olmaya bağlı olduğuna inanıyorlar. Türk eğitim sisteminin ise genci “hayata ve gelecekteki sorumluluklara” hazırlama ve uygun bir mesleğe yöneltmede “yetersiz” kaldığına vurgu yapılıyor. Eğitim sisteminin yanı sıra üniversiteye girememenin açığa çıkardığı “başarısızlık” duygusu da gençlerde, “kişilik sorunu” yaratıyor.

Bunun yanında, ailesinden beklediği anlayışı bulamayan genç de arkadaşlarıyla “aşırı” biçimde özdeşleşerek kimliğini yitiriyor ve bunlara bağlı olarak “sorumsuz” davranışlar geliştiriyor.

Araştırmada, eğitim sistemindeki dengesizliklerin, sistem içindeki ve dışındaki gençlerin “kişilik” yapısını bozduğu vurgulanarak, “Gençliğin kişilik gelişmesinde esas sorumluluk aileye, yardımcılık ve uyarı görevi de devlete düşer” deniliyor.

Bu arada, eğitim sisteminin aynı zamanda gençlerin sosyal dengesini bozduğu sonucuna varılan araştırmaya göre, okuyan gençlerin hem derslerini, hem de sosyal ilişkilerini başarabilmeleri ve ikisi arasında dengeyi sağlayabilmeleri için, ders programlarının bu amaca yönelik olarak yeniden düzenlenmesi gerekiyor.

Öte yandan, araştırmacılar tarafından “düşündürücü davranış” olarak nitelenen bir diğer sonuç da gençlerin “tüketim kalıplarına” karşı olan isteklerinde “hoşgörülü” davranması şeklinde ortaya çıkıyor.

Araştırmaya göre, düşük gelir grubundaki gençler, “isteklerinin karşılanmasında” hoşgörülü bir tavır takınıyor ve ailelerinin maddi olanaklarıyla “her şeye” ulaşamayacaklarını düşünüyorlar. Gençler, “teslimiyetçi” bir tutumla bu tür tüketim kalıplarını yalnızca üst gelir gruplarına özgü istekler olarak değerlendiriyorlar.

Kitle iletişim araçlarının “özdeşleşme objeleri” ortaya çıkardığı ve “kimlik” saptamada önemli bir rol oynadığına dikkat çekilen araştırmaya göre, özellikle televizyondan kendine ve topluma “uygun bir kimlik” seçen gençler sorun yaratmıyor. Ancak gençler topluma ve kişiliklerine aykırı bir kimlik seçtiğinde çatışma başlıyor ve söz konusu özdeşleşme, kişinin sosyalleşmesi açısından sorun yaratıyor. Araştırmada, “Bunun engellenmesi için kitle iletişim araçlarında yapılan yayınların, vereceği mesajlar açısından incelenmesi iyi olur” deniliyor.

SOSYAL MEDYA VE ÇOCUK ÇETELER

Gazi Üniversitesi bu araştırmayı 1986 yılında yapmış… Muhakkak bu tarihten sonra da pek çok araştırmalar yapılmıştır, ancak ben yukarıdaki tespitlerden farklı bir sonucun çıkacağını sanmıyorum. Belki daha da vahim tespitler elde edilmiştir. Zira o tarihten bu yana sayısız televizyon kanalları açıldı, denetlenemeyen “sosyal medya” ile haşir-neşir olundu. “Çocuk Çeteler” oluştu, iş yerleri kurşunlatıldı, insanlar öldürtüldü…

Daha dün Güngören’de 15 yaşında bir çocuğun, 17 yaşında bir çocuğu “yan baktı”, “kötü baktı?” gibi basit bir sataşmayla bıçakla öldürmesi ise kan dondurucuydu.

1966 ya da 67 yılında o zaman köy olan ve benim de yaşadığım Esenler’in bir mahallesinde çekilen yukarıdaki fotoğrafa geleyim. Bu fotoğrafı neden paylaştım onu anlatayım. Çocukluğum ve öğrenim hayatımın iki yılını saymazsam İstanbul’da geçti. Çocukluğumda ve gençliğimde bir çocuğun bir çocuğu öldürdüğünü ne duydum ne de rast geldim. Memleketimde bir çocuğun arkadaşını bıçakla yaralaması dışında… Mahalle ve sokak kavgaları tabi ki oluyordu, ancak ölümlü bir kavgayı işitmedim. Kavgalarımız sonrası küsülü kalmamız ise bir hafta sürmez, barışırdık.

Varlıklı mıydık; değildik tabii. Bir kazak, bir gömlek ve bir lastik ayakkabı ile neredeyse bir yılımızı geçirirdik. İşte yukarıdaki fotoğrafı o yıllarda çocukluk arkadaşlığının ne kadar saf ve temiz olduğunu anlatması bakımından paylaştım.

Şimdi sonuç olarak kitle iletişim araçlarımı çocukları “canavarlaştırıyor” yoksa verilen eğitim-öğretim mi? Oysa ülkemizde okur-yazar oranı yüzde 90’ları aşmış, aileler 1980’lere göre daha eğitimli. Bu çocuklar ve gençler nasıl bu hale geldi. Bir kez değil binlerce kez düşünülüp tartışılması gerekmiyor mu?

(Süleyman Boyoğlu) 

12 Ocak 2026 Pazartesi

ERZİNCAN-REFAHİYE GÜLENDAĞI...

 

                                                 (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)


27 Temmuz 2025 Pazar

3. KÖPRÜ'NÜN BİTMEMİŞ HALİ..

 

                                                       (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)


22 Temmuz 2025 Salı

BİR KÖY DÜĞÜNÜ VE HAYIFLANMA...

 

Anadolu’da artık fotoğrafta görüldüğü gibi bu tür otantik folklor gösterilerine rastlamak çok zor…

Niye zor; insanlarımız doğallığını kaybetti de ondan zor… Evet, gençlerimiz aldıkları eğitimle belki çok daha güzel figürler sergileyebiliyor ve döktürebiliyor olabilirler, ancak ne giyim kuşamları ne de hareketleri Anadolu insanının doğallığını veremiyor.

Niye veremiyor; çünkü Anadolu’daki bir kadın, bir erkek halayın başına geçtiği zaman davul zurnanın ritmine o kadar içten bir duyguyla kapılır ki, o duyguyu ancak gözlerinizle canlı canlı izlediğinizde fark edersiniz..

Ben halk oyunlarından anlamam, ancak bir düğünde ya da eğlencede iyi bir izleyiciyimdir. Kimin davul-zurnanın ritmine daha iyi ayak uydurduğunu, kimin el kol, kaş-göz hareketleriyle oyuna renk kattığını anlar; iyi mi kötü mü bir oyuncu olduğuna karar veririm.

Fotoğrafta görüldüğü gibi iki kişinin üzerlerinde folklor giysisi, yemenisi yok, ama kendilerine güvenlerinden ve atalarından kendilerine intikal eden bir kültürün varlığı gözlerden kaçmıyor…

Nerede böyle bir köy düğününe katılsam hayran hayran izlemekten başka elimden bir şey gelmiyor. Hep ortaokulda okurken folklor ekibini çalıştıran kız arkadaşımızın ısrarla kolumdan tutup zorla folklor ekibine dahil etmesini hatırlar, ekibe katılmadığım için kendime kızar, hayıflanıp dururum…

(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)