1 Temmuz 2026 Çarşamba

1980 ÖNCESİ SOL YAYINLAR

 

SOL YAYIN YÖNETİCİLERİNE 8 BİN YIL CEZA

İLHAMİ SOYSAL’IN VERİLEN CEZALARA İSYANI

        1980 öncesi Türkiye’de ve yurtdışında faaliyet gösteren (tespit edilebilen) “sol grupların” çıkardıkları dergiler bir hayli fazla idi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Gençlik Kolları’nın 1978 yılı Ekim ayı bülteninde yayınlanan bir araştırmaya göre, “sol kesim”in 80’ne yakın gazete ve dergi yayınladığı görülüyor… 

Bundan tam 34 yıl önce (1992) yılında Balıkesir-Ayvalık’ta trafik kazasında hayatını kaybeden usta gazeteci-yazar İlhami Soysal da, 12 Eylül 1980 askeri darbe sonrası tutuklanan gazete ve dergi yöneticilerine verilen cezaları, 1988 yılında Milliyet gazetesindeki köşesinde ele alır… Soysal, sol dergi ve gazete yöneticilerine verilen toplam 8 bin yıla yakın cezalar karşısında şaşkınlığını ve üzüntüsünü gizlemez; “Ne bunlar? Neyin cezaları?” diye isyan eder…

Bugün de CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarda birçok belediye başkanı ve yüzlerce çalışanı “yolsuzluk ve usulsüzlük yaptıkları” suçlamasıyla gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, haklarında akıl almaz yıllara varan cezalar isteniyor. Benzer şekilde gazeteciler de yaptıkları haberler nedeniyle gözaltına alınıyor, aylar süren tutukluluk sonrası yargı önüne çıkarılıyorlar. Yani 1980’li yılları aratmayan benzeri uygulamalarla, olağanüstü bir dönemden geçiyormuşuz gibi aylar süren yargılamalar yapılıyor…

Milliyet gazetesinde 9 Ekim 1978 tarihinde yayımlanan haberde; “CHP İstanbul Gençlik Kolları’nın ekim ayı bülteninde yayınlanan bir araştırmaya göre, sol kesimde 80 gazete ve dergi yayınlanmaktadır” deniliyor.

Gençlik Kolları’nın açıklamasında, o dönem Türkiye’de resmi, yarı-resmi, ideolojik-politik bir yayın organı olmayan tek partinin CHP olduğu belirtiliyor ve parti merkezinin eğitim ve yayın sorununu yerine getirmesi isteniyor, şunlar vurgulanıyor:

“Yayın organının veya eğitimin merkezi sorumlu kurullar tarafından üstlenilmesi çok önemlidir.

Partimizin merkezi ve sorunlu olarak birçok konudaki görüş, tahlil ve yorumları açıklığa kavuşturulmamışken, bu konuda yayın yapma hakkı illere ve başka kişilere devredilmemelidir.”

Gençlik Kolları açıklamasında; “Bilinen bütün bu gerçekler nedeniyle, yayın ve eğitim sorunu-doğrusuyla, yanlışıyla, sevabıyla, günahıyla merkezi olarak yürütülmelidir...” denilerek, Türkiye’de sol grupların çıkardıkları yayın ve eğilimleri şöyle sıralıyorlar:

TÜRKİYE İHTİLALCİ KOMÜNİST PARTİSİ (TİKP) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

1-Aydınlık (Aylık)

2-Aydınlık (Günlük gazete)

3-Halkın Sesi (Aydınlık günlük gazete ile birleşti, yayın hayatına son verdi)

4-Partinin Yolu (Aylık)

5-Halkın Yolu (Haftalık-Yayın hayatına son verdi TİKP saflarına geçti)

6-Halkın Kurtuluşu (Haftalık gazete)

7-Halkın Kurtuluşu Yolunda Gençlik

8-Parti Bayrağı (Aylık)

9-Yoldaş (HAWAL) (Gizli yayın)

10-Güney (Aylık sanat dergisi-Arnavutluk Emek Partisi (AEP) doğrultusunda)

11-Eğitimli Gençlik (YDGF doğrultusunda-Eğitim Enstitüleri için.)

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ (TİP) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

12-Çark Başak (TİP’in resmi yayını)

13-Yürüyüş (Haftalık)

14-Yurt ve Dünya (3 aylık)

15-Genç Öncü

16-Görev

TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ (TSİP) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

17-İlke (Aylık)

18-Kitle (Haftalık)

19-Sosyalist Gençler (SGB doğrultusunda)

20-Genç Sosyalist (SGB doğrultusunda)

21-Yeni Genç İşçi (15 günlük)

22-Gerçek (Haftalık siyasi gazete)

23-Kadın Dayanışması (Barış, Demokrasi, Eşitlik Mücadelesi-Parti yönetimi ve muhalefeti yayınları olarak)

TEP DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

24-Emekçi (Aylık)

25-Bağımsız Türkiye (Haftalık)

26-Proleter (Parti yönetimi ve muhalefeti yayınları olarak)

VP DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

27-Sosyalist (Haftalık)

28-Devrimci Derleniş

29-İşçi Sınıfı Yörüngesine Çağrı (Aylık)

30-Vatandaş (Aylık)

31-Kıvılcım (İki aylık-Parti yönetimi ve muhalefeti yayınları olarak, Dr. Hikmet Kıvılcımlı doğrultusunda)

SDP DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

32-Sosyalist Yarın (Haftalık-İbrahim Kaypakkaya doğrultusunda)

33-Halkın Birliği (Haftalık)

34-Halkın Ormanı (Orman Köylüleri için)

35-Devrimci Ses

36-Partizan (AEP doğrultusunda)

37-Devrimci Demokrat Gençlik

DEVRİMCİ DEMOKRAT GENÇLİK (DEVRİMCİ HALK KÜLTÜR DERNEĞİ) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

38-Roja Welat (Türkçe-Kürtçe-15 günlük)

39-Özgürlü Yolu (Aylık)

ASDK-DER (ANTİ-SÖMÜRGECİ DEMOKRATİK KÜLTÜR DERNEĞİ-TÜM DEV-GENÇ) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

40-Devrimci Yol (15 günlük)

41-Devrimci Gençlik (15 günlük)

42-Liseli Dev-Genç

43-Dev-Genç (Bağımsızlık ve Demokrasi Mücadelesinde)

“KURTULUŞ” SİYASETİ DOĞRULTUSUNDA DEVRİMCİ GENÇLER ÖRGÜTÜ (DEV-GÖR) VE DEVRİMCİ ÖĞRENCİLER BİRLİĞ (DÖB) YAYIN YAPANLAR:

44-Kurtuluş Sosyalist Dergi (KSD)-Aylık

45-Kurtuluş İçin İleri (15 günlük)

46-Kurtuluş (Aylık)

47-Cephe (Emperyalizme ve Oligarşiye karşı-15 günlük)

48-Sürekli Devrim (Aylık)

TROÇKİST DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

49-Devrimci Militan (Aylık)

50-Birikim (Aylık-Sosyalist Kültür Dergisi)

51-Tek Yol Devrim (Antalya’da çıkan bölgesel yayın)

52-İşçi Davası (Zonguldak’ta çıkan günlük gazete)

53-Emeğin Kurtuluşu Yolunda IŞIK

54-Devrimci Halkın Yolu (Kapanan Halkın Yolu’na karşı olanların çıkardığı, devam ettirdiği yayın)

55-Devrimci Teori (Devrimci Halkın Yolu gazetesinin aylık eki)

56-Yeni Ülke (3 aylık siyasi dergi)

TOPLUMSAL İLERLEME DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPAN:

57-İlerici Yurtsever Gençlik (İGD doğrultusunda-15 günlük)

58-Liseli Gençlik (İLD doğrultusunda)

59-Kadınların Sesi (İKD doğrultusunda)

60-Ürün (Aylık)

61-Barış ve Sosyalizm Sorunları (Aylık)

62-Katkı (Türkiye Komünistlerinin fikir dergisi-Aylık)

63-Sosyalizm-Teori ve Pratik (Aylık çeviri dergisi Ankara-Novosti Pres ajansı)

64-Atılım (TKP MK organı-Almanya ve İngiltere baskısı)

65-İşçinin Sesi-İngiltere Türkiyeli İlericiler Birliği yayın organı

66-Öğrenci Gençlik-aylık-İngiltere Türk Öğrenci Federasyonu Yayın Organı

67-İlerici Kadın (Aylık-İngiltere Türkiyeli Kadınlar Birliği yayın organı

68-Yeni Çağ (Aylık-yurt dışı-Genç Emekçiler Birliği-GEB doğrultusunda)

69-Emeğin Birliği-aylık-Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar her şey emeğin olacak)

70-Emeğin Birliği (Yaşasın İşçilerin, yoksul köylülerin, gençliğin devrimci mücadele birliği-aylık kitle gazetesi)

DEMOKRATİK SOL DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:

71-Özgür İnsan (Aylık)

72-Özgür Toplum (Haftalık-Demokrasi için toplumcu düşün olarak çıkıyor)

73-Özyönetim-aylık-Ankara

74-Halk İktidarı-İstanbul

75-Demokrasi İçin Toplumcu Düşün-aylık-Ankara

76-Umut (15 günlük)

77-Tartışma (Aylık-İstanbul-DSDF Demokratik Sol Dernekler Federasyonu yayın organı

78-Demokratik Sol Bildirge (Aylık-Ankara)

                        DAYAK VE SAYI

Balıkesir-Ayvalık’ta 22 Eylül 1992 tarihinde geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitiren gazeteci-yazar İlhami Soysal, 12 Ekim 1988’de Milliyet gazetesindeki köşesinde; “Dayak ve Sayı” başlıklı bir yazı kaleme alır.

İlhami Soysal, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası “sol yayın” yapan gazete ve dergi sahip ve yöneticilerine istenen bin yılı aşkın hapis cezasına adeta isyan eder:

“Yedi yüz kırk sekiz yıl altı ay hapis… Altı yüz altmış bir yıl iki ay hapis… Yüz otuz yıl hapis… Kırk iki yıl hapis… Kırk bir yıl hapis… Yirmi üç yıl on ay hapis… Ne bunlar? Neyin cezaları?

Sonra da demokrasi… Sonra da insan hakları özgürlük, Batı’yla bütünleşme falan ha… Hadi canım siz de! Ya da son günlerin moda deyimiyle: Hayret bir şey!..” diye öfkelenir.

Nasıl öfkelenmesin İlhami Soysal, 1966 yılında Akşam gazetesi Ankara temsilcisiyken yazdığı yazılar nedeniyle kaçırılıp dövülür. 1972 yılında İstanbul’da “kontrgerilla” elemanlarınca kaçırılıp, 26 gün işkence edilir.

Soysal, bu cezalar; “1980 öncesinde Balgat’ta rasgele bir kahveye girip tabancalarla orayı tarayıp bir sürü insanın ölümüne neden olan ‘Balgat Katliamı’ sanıklarının cezaları mı? Değil…” der ve şöyle devam eder:

“Bahçelievler’de bir evdeki TİP’li yedi genci bağlayıp boğazlayan kanlı katillere verilen cezalar mı? O da değil…

İstanbul Üniversitesi önünde gençlerin üzerine bomba atanlara verilen cezalar mı? Hayır o da değil…

Prof. Dr. Cahit Orhan Tütengil’i, Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu’nu, yazar Ümit Kaftancıoğlu’nu, DİSK’in eski genel başkanı Kemal Türkler’i, eski bakanlardan Gün Sazak’ı, diş doktoru Sevinç Özgüner’i, Malatya’nın eski belediye başkanı ve eski milletvekili Hamit Fendoğlu ile çocuklarını ve torunlarını bombalı pakatle öldürenlere verilen cezalar mı? Maraş’taki soykırımı, Çorum’daki kardeş kavgasını yaratanlara biçilmiş cezalar mı? Hayır bu da değil…”

 “Yoksa cunta kurup, silah zoruyla Anayasa’yı ortadan kaldırıp, parlamentoyu ve partileri, dernekleri kapatıp, demokrasiye son vermek isteyen darbeciler için biçilmiş cezalar mı?” diye soran İlhami Soysal, “Yooo bilemediniz bu da değil…” dedikten sonra şunları kaydeder:

“Ülkeyi çağ dışı karanlıklara sürükleyen, laikliği, eğitim birliğini, insan haklarını ortadan kaldıran, devletin görevlilerinin kökü dışarıda kimi kuruluşlarca maaşa bağlanmasını sağlayan, bu yolda kararlar alıp imzalar atanlar, ahbap çavuş ilişkileriyle falan dostunun sözüne güvenip ülke güvenliği için hayati önemde önlemlerle son verip sonra aldatıldıklarını gördüklerinde ne diyeceklerini bilemeyenlere biçilmiş cezalar mı?.

Yok canım olur mu hiç öyle şey? Peki ülke ekonomisini batıranlar, enflasyonu yüzde seksenlere fırlatanlar, ulusal bir kurtuluş savaşı sonrasında kan ve can pahasına kaldırılmış kapitülasyonları yeniden hortlatanlar, hayali ihracatçılar, karaborsacılar, silah tüccarları, banker faciasını yaratanlar için mi bu cezalar?”

VERİLEN CEZALAR DÜŞÜNCELERİ AÇIKLAMAYA

İlhami Soysal; “Gene bilemediniz… Bilemezsiniz de” diyip yazmaya devam eder:

“Efendim bu cezalar, üç-beş bin bile sattıkları kuşkulu, etkinliklerinin ne olduğu hep sorulabilecek kimi sol dergilerin yazı işleri müdürlerine biçilmiş hapis cezalarının bir bölümü. Evet, ortada silah, kan, ateş, barut falan yok. Sadece ve sadece yazı çizi, düşüncelerini açıklama ve bu açıklamalara yardımcı olmak suçlarına verilen cezalar bunlar…

Halkın Kurtuluşu adlı derginin yazı müdürü Veli Yılmaz’a biçilmiş cezaların toplamı yedi yüz kırk sekiz yıl altı ay ağır hapis… Aynı derginin bir başka yazı işleri müdürü Osman Taş’a altı yüz altmış bir yıl iki ay ağır hapis… Halkın Yolu yazı işleri müdürü Alaaddin Şahin’e biçilen ceza yüz otuz yıl ağır hapis… İlerici Yurtsever Gençlik Dergisi yazı işleri müdürü Erhan Tuskan’a biçilen ceza yüz yirmi üç yıl ağır hapis… Halkın Sesi gazetesi yazı işleri müdürü Mustafa Tütüncübaşı’na kırk iki yıl, Bağımsız Türkiye ve Devrimci Militan dergisi yazı işleri müdürü Mehmet Üzgen’e kırk bir yıl hapis…”

Soysal; “Hepsi bu kadar mı diyeceksiniz. Olur mu? Elbette ki dahası da var” diyip listenin devamını sıralıyor:

“Savaş Yolu gazetesi yazı müdürü Candemir Özler’e 23 yıl 10 ay ağır hapis, Kitle gazetesi yazı işleri müdürü Bektaş Erdoğan’a 36 yıl, Partizan dergisi yazı işleri müdürü İrfan Aşık’a 17 yıl, Kitle gazetesi yazı işleri müdürü Feyzullah Özer’e 17 yıl 6 ay, Genç Sosyalist dergisi yazı işleri müdürü Hüseyin Ülgen’e 12 yıl, 3 ay, Halkın Kurtuluşu dergisi yazı işleri müdürü Nevzat Açan’a 21 yıl 7 ay, Birlik Yolu gazetesi yazı işleri müdürü Ali Babuş’a 18 yıl, Sağlıkçının Sesi dergisi yazı müdürü Fuat Akyürek’e 10 yıl 8 ay, Özgürlük gazetesi yazı müdürü Mustafa Çolak’a 9 yıl 3 ay, Halkın Kurtuluşu dergisi yazı işleri Galip Demircan’a 15 yıl, Güney Kültür ve Sanat dergisi yazı yazı müdürü Ersan Sarıkaya’ya 7 yıl 6 ay, Halkın Sesi gazetesi yazı müdürü Fikret Ulusoydan’a 66 yıl, Halkın Birliği dergisi yazı işleri müdürü Mete Dalgın’a 30 yıl, Kıvılcım dergisi yazı müdürü Muhittin Göktaş’a 7 yıl 6 ay hapis… Devrimci Proleterya dergisi yazı işleri müdürü Remzi Küçükertan’a 7 yıl 6 ay hapis…”

CEZASI SAPTANAMAYAN YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ

“Bir de yediği toplam cezanın nereler vardığı saptanamayan Emeğin Birliği dergisi yazı işleri müdürü Hacı Ali Özer”in de bulunduğuna vurgu yapan İlhami Soysal, tüm bu gençlerin, bu cezaları yediklerini ve Türkiye’nin dört bir yanındaki hapishanelere dağıtıldıklarını, cezalarını çektiklerini belirtiyor. Soysal, şunları ifade ediyor:

“Ömrü yeten olursa, cezaları bitince salıverilecekler…

Bir de yargılananlar var. İşte onlardan da saptayabildiklerimizin listesi:

“Semih Özal, Sayıl Silan, Müslim Çolak, Sadun Sönmez, Lemi Akan, Muharrem Şemşek, Ahmet Taştan, Turgay Fişekli, Tamer Kayaş, Erol Gözmen, Yalçın Yusufoğlu, Ayşe Nuran Saygılı, Erhan Taşkın, Işık Yurtçu, Ayhan Erkan, Necdet Onur, İlhan Akalın, Uğur Tekin, Metin Çulhaoğlu, Yunus Er, Atilla Aksu, Fatma Yazıcı…”

              
                            KADI KARAKUŞ ADALETİ

Soysal, daha adlarını saptayamadıkları, bu kadar daha yazar-çizer olduğunu, hepsinin de “yazı suçlusu” ve sol kesimdeki kalemler olduğuna dikkat çekiyor… İlhami Soysal, bu kadar büyük bir kitle oluşturmamakla beraber sağ kesimde de  bir çok basın emekçisinin amatörce yazdıklarından çizdiklerinden dolayı hapishaneleri doldurduklarını kaydediyor, yazısını halen kendisiyle ilgili fıkralar anlatılan-yazılan “Kadı Karakuşi”nin adaletine gönderme yaparak bitiriyor:

“Şimdi bu listelere, bu cezalara bakıp da Kadı Karakuş’un daha sanığı dinlemeden ve savunmasını almadan, ‘Yıkın şunu da atın yüz sopa’ demesi karşısında isyan eden sanığın ‘Sen ya hiç dayak yemedin, ya da sayı saymasını bilmiyorsun’ demesini gelin de anımsamayın.

748 yıl hapis, 661 yıl 2 ay hapis, 130 yıl hapis… Sonra da demokrasi… Sonra da insan hakları, özgürlük, Batı’yla bütünleşme falan ha… Hadi canım siz de! Ya da son günlerin moda deyimiyle: ‘Hayret Bir Şey!’...”

Şimdi aramızda olmayan üstat Soysal, iyi ki bugünleri görmedi, eğer bugün yaşananları görseydi ve şahit olsaydı; “Vay ülkemin ve gazetecilerinin başına gelenlere” diyip sayfalar dolusu bir kitap yazardı...

                 

         GÜNAYDIN GAZETESİ’NDEN: BUNLAR KİM?

Öte yandan, 3 Mayıs 1977 tarihli Günaydın gazetesi, “Fatih’in topundan, Barbaros’un türbesinden, camilerin duvarına kadar her yere yazılar yazan ve olaylar çıkaran grupların amaçlarını açıklıyoruz: Bunlar Kim?” başlığı altında “eylemci gruplar” tarafından yazılıp sokaktaki vatandaşın kimin yazdığını bilmediği ve anlamadığı sloganların sahiplerini açıklamış…

O sıralar sahibi Haldun Simavi olan gazete, DEV-GENÇ’le başlamış. Dev-Genç’in yayın organının adı Devrimci Yol olan haftalık bir dergisi olduğunu belirtiyor, grubun amacını şöyle aktarıyor:

“Daha çok kitlesel gösteriler yaparak halkı devrimci hareket içinde eğitmek gerekmektedir. Sovyetler Birliği emperyalist değil, sadece revizyonisttir. Emperyalizmle yerli sermayedarlar içice girip bir blok teşkil etmişlerdir ve özünde oligarşik bir dikta yönetimini sürdürürler. Doğu’da ise Kürt halkına milli zulüm uygulanmaktadır. Türkiye’nin Milli Demokratik Devrim sürecinden geçmesine gerek yoktur. Tek Yol Devrim’dir.”

Dev-Genç’lilerin attıkları sloganların ise; “Tek Yol Devrim”, “Katil Oligarşi”, “Faşizme Ölüm Halka Hürriyet”, “141-142’ye Hayır”, “Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Mücadelemiz”, “Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Kurtuluşa Kadar Savaş” ve “Doğuda Milli Zulme Son”.

Gazete sonra aşağıdaki gruplar ve amaçlarıyla devam ediyor:

Halkın Kurtuluşu:

Haftalık Halkın Kurtuluşu adlı haftalık bir yayın organı var. Grubun amacı:

Türkiye’de devrim, Latin Amerika tipi gerilla hareketleri sürdürülmek suretiyle gerçekleşebilir. Doğuda yaşayan Kürtler ayrı bir halktır ve bu halka karşı milli bir zulüm uygulanmaktadır. Bu halkın bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesi gerekir. Türkiye’nin feodal yapısını değiştirebilmek için sosyalist devrimden önce bir Ulusal Demokratik halk devriminden geçmesi gerekmektedir.

Grubun duvar yazıları ise; “Faşizme Ölüm Halka Hürriyet”, “Kurdara Azadi”, “Doğuda Referandum”, “Doğuda Milli Zulme Son”, “İşçiler Sendika Yönetimine”, “Ne Amerika Ne Rusya Bağımsız Türkiye”, “Yaşasın Ulusal Demokratik Halk Devrimi” ve “Sendika Ağalığına Son”dur.

Halkın Gücü:

Halkın Gücü adlı haftalık bir yayın organı var. Grubun amacı:

Türkiye’de halk devrimi silahlı ayaklanma ile gerçekleşecektir. Seçimlere ve parlamentoya dayalı mücadele halkın kurtuluşunu sağlayamaz. Türkiye’nin toplumsal yapısında, toprak ağalarına dayalı, feodal ilişkiler varlığını sürdürmektedir. Bu feodal ilişkilerin ortadan kaldırılabilmesi için bir Milli Demokratik Devrim sürecinden geçilecektir. Bu sürecin gerçekleştirilebilmesi için gerilla tipi hareketlerle kurtarılmış bölgeler ele geçirilecektir.

Duvar yazıları; “Yaşasın Halk Savaşı”, “Sovyet Sosyal Emperyalizmine Hayır”, “Kahrolsun Patron Ağa Devleti”, “Kürtlere Özgürlük”, “İbrahim Kaypakkayalar Ölmez”, “Ağalık Düzenine Son”, “İşçiler Sendika Yönetimine” ve “Kahrolsun Sovyet Sosyal Emperyalizmi”dir…

Halkın Yolu:

Halkın Yolu adlı haftalık bir yayın organı var. Amacı:

Türkiye’de halk devrimi ancak silahlı eylemle gerçekleşebilir. Parlamenter ve seçime dayanan mücadele biçimlerine itibar etmemek gerekir. Devrime giden yolda Milli Demokratik Devrim sürecinden geçilmesi zorunludur. Toplumsal yapıda hâla ağırlığını sürdüren, feodal ilişkiler vardır. Türkiye’de halk devrim hareketine katılmak için bir kıvılcım beklemektedir. Bu kıvılcım kurtarılmış bölgeler yaratılarak sıçratılabilir.

Duvar yazıları: “Ne Amerika Ne Rusya”, “Kahrolsun Faşist Diktatörlük”, “İş, Toprak Hürriyet Faşizme Nihayet”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi”, “Kürtlere Özgürlük”, “İşçiler Sendika Yönetimine” ve “Bağımsızlık, Toprak, Özgürlük”…

Halkın Birliği (İbrahim Kaypakkaya yanlıları):

Halkın Birliği adlı haftalık yayın organı var. Amacı: Türkiye’de sosyalist devrim silahlı olacaktır. Türkiye halkları parlamenter demokrasi ve seçimle kurtarılamaz. Türkiye’de kapitalist üretim ilişkileri hâkim olmakla birlikte toprak ağalığına dayalı feodal ilişkiler de vardır. Bu nedenle önce, toplum, bir Milli Demokratik Devrim aşamasından geçecektir. Bu aşamayı sağlayacak iktidarın kurulabilmesi için, gerilla tipi eylemler sürdürülüp kurtarılmış bölgeler ele geçirilmelidir.

Duvar yazıları: “Sovyet Sosyal Emperyalizmine Hayır”, “Ne Amerika Ne Rusya Bağımsız Demokratik Türkiye”, “İbrahim Kaypakkayalar Ölmez”, “İşçiler Sendika Yönetimine”, “Kahrolsun Sosyal Emperyalizm”, “Doğuda Milli Zulme Son” ve “Kürtlere Özgürlük”…

Sosyal İlerleme (Türkiye Komünist Partisi-TKP yanlıları):

İlerici Yurtsever Gençlik adlı haftalık, Ürün adlı da aylık dergileri var.

Grubun amacı: Silahlı mücadele ve gerilla tipi eylemlere karşıdırlar. Amerika’yı emperyalist bir ülke o Sovyetler Birliği’ni dünyada sosyalizmin tek temsilcisi olarak görürler. Türkiye’de sosyalist mücadelenin demokratik yollarla olacağına ve bu nedenle de demokratik hakların genişletilmesi için mücadele verilmesi gerektiğine inanırlar. Türkiye Komünist Partisi adlı örgütün, Türkiye’de yasal olarak kurulabilmesi için 141-142’nci maddelerin kaldırılmasını istemekte…

Duvar yazıları: “Bağımsızlık, Demokrasi ve Toplumsal İlerleme savaşımında ileri”, “NATO’ya CENTO’ya Hayır”, “Faşizme Geçit Yok”, “141-142’ye Hayır”, “Bütün Ülkelerin İçileri Birleşin”, “Analar Doğurur Faşistler Öldürür”, “İleri Demokratik Bir Düzen”, “İşçi Sınıfının Partisine Özgürlük” ve “Yaşasın Proleterya Enternasyonalizmi”…

Mihriciler (Mihri Belli yanlıları):

EMEK adlı aylık bir dergi ile Bağımsız Türkiye adlı bir haftalık dergileri var.

Grubun amacı: Türkiye’de sosyalizmin gerçekleşebilmesi için toplumun önce bir Milli Demokratik Devrim sürecinden geçmesi gerekmektedir. Bu sürecin yaşanabilmesi için işçi ve köylülerin öncülüğünde iktidarın ele geçirilmesi gerekmektedir. İktidarı ele geçirmek için işçi ve köylüler birleşecekler, hatta emperyalizmin baskısı altında olan yerli sermaye sınıfı bile işçilerin yanında saf tutacaktır. Çeşitli sınıfların bir araya gelmesiyle oluşan iktidar Milli Demokratik Devrim yapacak ve Türkiye’de sosyalizmi kuracaktır…

Duvar yazılar: “Bağımsız Türkiye”, “Kahrolsun Faşizm”, “Gerçekten Tam Demokratik ve Bağımsız Türkiye”, “NATO’ya CENTO’ya Hayır” ve “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi”…

Aydınlıkçılar (Doğu Perinçek ve Çin Cumhuriyeti yanlıları):

Aylık AYDINLIK, haftalık Halkın Sesi yayınları var. Grubun amacı: Amerika olduğu gibi Rusya da emperyalist amaçlarla hareket etmektedir. Savaş her ikisine karşı da verilmelidir. Türkiye’de toprak ağalığına dayanan feodal ilişkileri ortadan kaldırmalıdır. Toprak ağalarının topraklarına el konulup, köylülere dağıtılması gereklidir. Doğuda yaşayan Kürtler ayrı bir halktır. Ancak Türk halkı ile Kürt halkının mücadelesi ortaktır. Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ekonomik ve kültürel alanda ilişki kurmasına kesinlikle karşılar.

Duvar yazılar: “Ne Amerika Ne Rusya Bağımsız Demokratik Türkiye”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi”, “Yeni Çarlara Hayır”, “Yeni Çarlarla İşbirliğine Hayır” ve “Kürtler Üzerindeki Milli Baskıya Son”…

Kurtuluş (Mahir Çayan’ın görüşlerini savunan):

Bu gruba Kaçaroğlu Grubu da deniliyor. Kurtuluş adlı bir aylık dergisi, İleri adlı bir haftalık dergisi var.

Grubun amacı: Gerilla tipi eylemler ve kurtarılmış bölgeler yaratarak Türkiye’de devrimi gerçekleştirmek istemektedirler. Diğer gruplardan farklı olarak Sovyetler Birliği’ni emperyalist değil sadece revizyonist olarak nitelemektedir. Parlamenter ve seçime dayanan bir mücadele biçimine inanmıyorlar. Türkiye’de Milli Demokratik devrim sürecine gerek yoktur. Tek kurtuluş, Tek Yol Devrim’dir. Devrim gerçekleştiği zaman, toplum süratle sosyalizmi kuracaktır. Devrimin gerçekleşeceği süreçte çeşitli evrelere gerek yoktur.

Duvar yazıları: “Sovyet Revizyonizmine Hayır”, “Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa Kadar Savaş”, “Kahrolsun Oligarşik Dikta”, “ Doğuda Milli Zulme Son” ve “Sovyet Revizyonizmine Son”…

PİM (Pahalılık ve İşsizlikle Mücadele Derneği):

Sosyalist adlı haftalık bir dergisi var. Amacı: Türkiye’de işçi sınıfı iktidarı genel grev ve kitlesel eylemler sonunda kurulabilir. Bu nedenle, işçi direniş komiteleri örgütlenip, işçiler eylem içinde eğitilmelidirler. Halka, işsizlik, pahalılık gibi somut sorunları ve onlara sömürüyü anlatarak yaklaşmak gerekir. Hikmet Kıvılcımlı’nın çizgisinden yürümek gerekir. Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik yapısını en iyi tahlil eden Hikmet Kıvılcımlı’dır. Her şey onun kitaplarında vardır.

Sloganları: “Örgütsüz Halk Köle Halktır”, “Kahrolsun Faşizm”, “Bağımsız Türkiye”, “Sosyalist Devrim”, “Genel Grev Hakkı”, “Herkese İş Köylüye Toprak” ve “İşçiler Sendika Yönetimine”…

Emeğin Birliği:

Emeğin Birliği adlı yayın organı var. Grubun amacı: Türkiye’deki mevcut iktidar Amerikan Emperyalizminin işbirlikçisidir. Onunla bütünleşmiş ve organik bağlar kurmuştur. Türkiye’de, mevcut sermaye iktidarına olduğu kadar Amerikan emperyalizmine karşı da savaşmak gerekir. Devrim, kitlelerinin örgütlenmesi ve siyasal hayata ağırlıklarını koymasıyla gerçekleşecektir. Devrimci hareket koşulların elverdiği biçimde, gerek silahlı yolla ve gerekse demokratik hareketlerle gerçekleştirilecektir.

Duvar yazıları: “Kahrolsun Oligarşik Dikta”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi”, “Bağımsız Türkiye”, “Kürt Ulusu Üzerindeki Milli Baskıya Son” ve “Devrimciler Ölür Devrimler Ölmez”…

Proleter:

Proleter adlı haftalık yayın organları var. Amaçları: Mihri Belli Grubu’ndan kopan bu grup, Türkiye’de, acil görevin bir Milli Demokratik Devrim işçi sınıfının öncülüğünde olacak, sonra sosyalizme geçilecektir. Türkiye, Amerikan emperyalizminin kesin sömürüsü ve boyunduruğu altındadır. Bu boyunduruktan kurtulmak için kitlesel eylemler düzenlemek ve işçi sınıfının partisini kurmak gerekir. Bu parti sosyalizme gidecek yolda rehber olacaktır.

Duvar yazıları: “Tam Bağımsız ve Demokratik Türkiye”, “ Kahrolsun Faşizm”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi”, “Bağımsız Türkiye”, “Herkese İş”, ve “NATO’ya CENTO’ya Hayır”…

Devrimci Doğu Kültür Dernekleri (DDKD):

Yayın organı Özgürlük yoludur. Grubun amacı: Doğu Anadolu bölgesinin aslında Kürtlerin öz toprakları olduğunu ve burada bir Kürt devletinin kurulması gerektiğini savunuyorlar. Türkiye’nin bu bölgeyi, sömürge haline getirdiği ve Türk halkının Kürt halkını sömürdüğünü ileri sürüyorlar. Bu sömürüye son vermek için Kürt halkının mücadele vermesi gerektiği ve bağımsız bir devlet olması gerektiği belirtiyorlar. Kürt halkı bağımsızlığını kazanırken Kürt milli burjuvazisini de yanına alacaktır. Kürt bağımsızlığı gerçekleşince Kürt burjuvalarının hesabı görülecektir.

Duvar yazılar: “Kurdara Azadi” , “Kahrolsun Sömürgecilik”, “Doğu’da Milli Zulme Son”, “Amerikan Emperyalizmine Hayır”, “Kürtlere Özgürlük” ve “Her Türlü Sömürgeciliğe Paydos”…

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi THKP-C(Mahir Çayan’cı grup):

Yayın organı yok. Grubun amacı: Türkiye’de sosyalist devrim ancak silahlı ayaklanmayla gerçekleşebilir. Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de gerilla tipi mücadele başlatılmalıdır. Özellikle, kentlerde gerilla tipi eylemler başladığında halk harekete geçecektir. Halkın, harekete geçmesi için her türlü birikim ve neden hazırdır. Yeter ki hareketi halka sıçratalım. Kentlerde, devrimci terör yaratıp, burjuvazinin yıkılmasının ne kadar kolay olduğunu halka göstermek gerekmektedir.

Duvar yazılar: “Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa Kadar Savaş”, “Tek Yol Devrim”, “Kızıldere’yi Unutmayacağız”, “Kahrolsun Oligarşik Dikta”, “Çayan seni unutmadık” ve “Ulaşlar Ölmez”…

Komandolar (MHP’ye yakınlığıyla bilinen):

Devlet adlı haftalık yayın organları var.

Grubun amacı: “Toplumda sağ ideolojinin gerçekleşmesini istiyorlar. En az 100 milyon nüfuslu bir Türkiye’nin kurulmasından yanadırlar. Bu yüzden de doğum kontrolüne karşıdırlar. Türkiye’de, komünizmin hızla yayıldığını iddia edip komünist tehlikeye karşı silahlı mücadeleyi önermekte ve silahlanmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışındaki Türklerin de esaretten kurtarılarak Milli bayrak altında toplanmasını istemektedirler.

Sloganları: “Tanrı Türkü Korusun”, “İşçi Fabrikaya Ortak”, “Vietnam Değil Türkistan”, “Başbuğ Türkeş”, “Kahrolsun Komünizm”, “Kızıl Köpeklere Ölüm”, “Komünistler Moskova’ya” ve “100 Milyonluk Türkiye”…

Akıncılar (Milli Selamet Partisi-MSP’ye yakın grup):

Yayın organı yok. Grubun amacı: Türkiye’de şeriata dayalı bir devlet kurulmasından yanadırlar. Şiddet hareketlerine karışmaktan, titizlikle kaçınmaktadırlar. Kur’an-ı Kerim esasına dayanan ve onu rehber edinen bir toplumun kurulmasından yanadırlar. Türkiye’de, ahlakın özellikle Atatürk ideolojisiyle büyük çapta dejenere edildiğine inanmaktadırlar. Ortak Pazar’a karşıdırlar. Milli Sanayiye, Milli Tarıma, İslam Ortak Pazar’a dayalı bir toplumdan yanadırlar.

Duvar yazıları: “Kurtuluş İslâm’dadır”, “ “Önderimiz Kur’an’dır”, “Milli Ahlak, Milli Görüş”, “Yeniden Büyük Türkiye”, “Tek Yol İslâm”, “Önce İman”, “Büyük Türkiye’ye Giden Yol İslâmdan Geçer”, “Önderimiz Kur’an Yolumuz İslâm” ve “İşçi Fabrikaya Ortak”…

Bu arada, örgütler birbirlerinin özellikle geceleri yazdıkları duvar yazılarına da müdahale ediyorlar.

“AP” yazan bir yazının başına S ekleyip “SAP” yapmak mı dersin, CHP’nin C’sini O yapıp, P’sini de A yapıp “OHA” yazan mı dersin, DİSK’in sonuna O ekleyip DİSKO yazan mı dersin, MHP’nin H ile P’sini değiştirip bir de X işareti koyup MARX yapan mı dersin, MSP’nin M’sinin önüne İ, P’sini A yazıp İMSAK yazan mı dersin, TSİP’in T’sinin önüne ve sonuna A yazıp ATSİPA yazan mı dersin, bir mücadeledir alıp başını gitmiş..

(Süleyman Boyoğlu)

Not: Gazetelerden yararlanarak hazırladığım bu yazıda, 1980 öncesi gruplar, özellikle 1977 yılına kadar bilinen gruplar ve onlarla ilgili bilgiler ve yorumları aktarabildim. Bu tarihten sonra da birçok grup oluştu. 1977 sonrası kurulan örgüt ve yayınları konusunda bilgiler edinebilirsem, onları da bu blokta yayınlamak istiyorum.

21 Haziran 2026 Pazar

E. G. SANDALCI'NIN 67 YIL ÖNCEKİ YAZISI...

   

              
            
Gazeteci-yazar, İnsan Hakları Derneği kurucusu Emil Galip Sandalcı, bundan tam 67 yıl önceki bir yazısında “Türkiye’de basının hür olmadığını” belirtiyor.

Ünlü şairimiz Cemal Süreya’nın kendisi için; “Emil Galip, insanlığa gönderilmiş bir mektuptur” dediği Emil Galip Sandalcı, 21 Aralık 1959 yılında Ulus gazetesindeki “AK’la KARA” köşesinde, “İnanmıyor ve korkmuyoruz” başlıklı bir yazı kaleme almış… Ben şimdi hiç yorum katmadan bu enfes yazıyı aktaracağım.

Bu arada, şimdi aramızda olmayan tarihçi-yazar-gazeteci Orhan Koloğlu’na bana bıraktığı kitapçık, gazete ve gazete kupürlerinden oluşan “hazinesinin” bir kısmı için kendisini saygı ile anıyorum…

Olağanüstü her dönemde baskıya maruz kalan, baskıya maruz kalanları savunan Sandalcı, Demokrat Parti’nin (DP) iktidarda olduğu ve son aylarını yaşadığı bir döneme denk gelen yazısına şöyle giriş yapıyor:

“Hava değişti. Yine gazetelerin birinci sayfalarında beyaz boşluklar belirdi. Neşir yasakları birbiri peşisıra gelmeye başladı. Kapatılan gazeteler, dergiler. Hapse girecek yeni gazeteciler. Yerli yersiz, gecenin herhangi bir saatinde, belki de yatağından kaldırılıp neşir yasağı kararı imzalatılan hâkimler. Ve de … imzalayan hâkimler. Aylarca bekletilip tam zamanında Temyizden tasdik kararı çıkan basın dâvaları.

Sonra da ulu orta, gelişi güzel söylenen ‘Türkiye’de basın hürdür’ palavrası. Yalan. Türkiye’de basın hür değildir. Bu acı gerçeği bile bile inkâr edenler hariç bütün Türkiye, baştanbaşa hür dünya Türkiye’de basının hür olmadığını biliyor. Ne içerde ne de dışarda böylesine bir hürriyet masalına inanan kalmamıştır.”

                    

“İTİBAR DEMOKRATİK MÜESSESELER İLE SAĞLANIR”

 “Milletlerarası münasebetlerde itibarımızı temin edecek olan Sarıyar Barajı ya da Erzurum Şeker Fabrikası değildir. Gerçek itibar bir milletin sahip olduğu hür ve demokratik müesseseler ile sağlanır” diyen Sandalcı, şöyle devam ediyor:

“Eisenhower’i Ankara’da mükemmel bir organizasyonla 400.000 vatandaş karşıladı. Birkaç yüz yabancı gazeteci yerinde, anlayış ve bilgi ile alınan gerçekten kusursuz tertibat sayesinde yeryüzünün dört bir köşesi ile temas etmek haber ve resim göndermek imkânını buldu. Böylesine bir neticeye sevinmedik mi? Sevindik. Bu kolaylıklardan istifade eden yabancı gazeteciler de sevindi. Memnuniyetlerinin akislerini yabancı basında gördük. Ancak, bazı iktidar çevrelerinin sandığı gibi sırf Eisenhower’i iyi karşıladık, yabancı gazetecilere kolaylık gösterdik diye hür dünya basınında demokratik bir rejime sahip bir ülkenin itibarını göreceğimizi hayal etmeye hakkımız yoktur. Nitekim görmüyoruz. Sınırlarımız dışındaki hür memleketlerde yaşıyan, gazete okuyan radyo dinleyen herkes Türkiye’de ne çeşit bir rejim ve ne türlü bir basın hürriyeti olduğunu pekâla bilmektedir.”

Emil Galip Sandalcı; “Gazetelerimizin beyaz çıkan sütunları, kazınan başlıkları aslında milli itibarımıza sürülen kapkara birer lekedir” diyor, şunları vurguluyor:

“Gerçeği kimden saklıyoruz? Topkapı olayları ile ilgili mahkeme için neşir yasağı. Topkapı’da olup biteni millet bilmiyor mu? Atatürk Üniversitesindeki cereyanlar konusunda demeç veren bir üniversite öğrenci teşekkülü temsilcilerinin sözleri hakkında neşir yasağı… Öte yandan aynı mesele ilgili olarak Vatan Gazetesi aleyhine Elâzığ’da protesto mitingi tertibi ve buna kolayca verilen müsaade.”

“ZORLA GÜZELLİK OLMAZ BEYLER”

“Bütün bunlar gülünç ve korkunç” diyen Sandalcı, yazısını şöyle tamamlıyor:

“Bu çeşit tertipler, güya kurnazca davranışlar, baskılar yıllardan beri D.P. nin kullandığı, hep bildiğimiz, bayat taktikleridir.

D.P. nin ne ‘yumuşak’ gidişine, bahar havasına inanıyoruz, ne de yıldırma siyaseti ve baskısından korkuyoruz.

Bazıları ‘Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli’ demektedirler.

Biz bu diyardan gitmeyiz. Böylesine iktidarı da istemeyiz. D.P., ya bizim hak ve hürriyetlerimizi tanımalı, onlara saygı göstermeli ya da seçimlerini yapıp meşru yoldan iktidarı terk etmelidir.

Kapatılan gazeteler, hapsedilen gazeteciler, neşir yasakları, çeşitli baskılar hiç kimseyi yolundan döndürecek değildir. D.P. kendini yemiş, bitirmiş, yitirmiştir.

Dokuz yıllık D.P. bir FİYASKO’dur.

Daha fazlasını istemiyor.

Zorla güzellik olmaz beyler.”

(Süleyman Boyoğlu)

17 Haziran 2026 Çarşamba

AHMET KAYA-ŞEYH BEDREDDİN ANMASI...

                                   

İstanbul’da günümüzde de hâlâ tartışılan Simavna Kadısı Şeyh Bedreddin için 1979'da 560. ölüm yıl dönümü nedeniyle bir anma toplantısı düzenlenir.

Cumhuriyet gazetesinin Sanat-Edebiyat ekindeki habere göre, Tünel Kültür Sanat Evi’nde 22 Aralık 1980 Cumartesi günü gerçekleştirilen açık oturuma ozan Hilmi Yavuz, romancı Erol Toy ve öykü yazarı Osman Şahin konuşmacı olarak katılırlar.

Toplantıda dünyaca ünlü ozanımız Nâzım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı”ndan, Hilmi Yavuz’un “Bedreddin Üzerine Şiirleri”nden ve Erol Toy’un “Azap Ortakları” romanından müzik eşliğinde bölümler okunur.

Pamir Tuğlu, Mine Özçay ve Cengiz Peksoy’un okuduğu şiirlere, halk ozanı Zinnur mey ve flütle, Ali Rıza Saral ve Bülent Şen de gitarla eşlik ederler.

              Bağlama çalan Ahmet Kaya

Buraya kadar her şey güzel, ama bundan sonrası daha da güzel… Anmada iki halk ozanı daha vardır; bunlardan birisi Ahmet Kaya birisi de Nedret adında bir gençtir. İkisi de Şeyh Bedreddin üzerine türküler söylerler… Beğeni ile dinlenirler…

Ahmet Kaya, sonraki günlerde ve yıllarda İstanbul’da yavaş yavaş adını duyurmaya başlar. En büyük desteği de Cihangir’de bulunan ve o dönem Türkiye’nin önemli sosyal-kültürel-siyasal mekânlarından biri olan Bilim/Sanat/Kültür Hizmetleri Kurumu’nun (BİLSAK) müdürü olan Zekiye Kürkçüoğlu verir.

       Ulusal Basın Ajansı’nda (UBA) muhabirken, gazetecilik okulundan arkadaşım Hüsnü Gürbey’le bir gün sohbet ederken; “Süleyman, çok güzel bağlama çalan ve söyleyen bir hemşerimle tanıştım. Değişik bir tarz icra ediyor, mest oldum. Sen de halk müziği ile ilgileniyorsun, bir gün onu dinlemeni ve tanıtımı için yardım etmeni isterim. Tanıtıma ihtiyacı var” dedi.

        “PROTEST MÜZİK YAPTIĞINI SÖYLEDİK”

        Hüsnü’ye kim olduğunu ve nasıl tanıştıklarını sordum, anlattı:

       “Biliyorsun BİLSAK’a çok sık gidiyorum. Bir gün BİLSAK’ın Müdürü Zekiye Hanım aradı: ‘Hüsnü bir hemşerin geldi, çok güzel bağlama çalıyor, ama biraz çekingen. Tanıdık bir grup arkadaşını topla gel, bir de sizin huzurunuzda çalsın. Şayet beğenirseniz, ben ona düzenli bir program yaptıracağım’ dedi. Tanıdığım bir grup Kürt entelektüelini aradım, günü kararlaştırdık. Bir de beni Zekiye Hanım’la tanıştıran ortaokul ve gazetecilik okulundan arkadaşım Rizeli Şevki Ömeroğlu’nu da aldım, Zekiye'nin dediği gün ve saatte Alman Hastanesi’nin karşısındaki BİLSAK'a gittik. Zekiye Hanım bizi karşıladı. Daha sonra Ahmet Kaya ile tanıştırdı.

 “BAĞLAMA BÖYLE DE ÇALINIR”

Bir müddet sonra Ahmet Kaya resitale başladı. Verdiği resitalin ismi de ‘Bağlama Böyle de Çalınır’ idi. 

Arkadaşlarla dinlemeye başladık. 12 Eylül sonrası protest müzik yapmaktaydı. Ben hayran kaldım. Birlikte dinlediğim arkadaşlarımla Ahmet Kaya’yı kutladık; ‘protest müzik’ yaptığını’ ve bu müziğin çok tutulacağını söyledik. Aynı şeyi Zekiye Hanım’a da söyledik.”

Hüsnü, bunun üzerine Zekiye Kürkçüoğlu’nun BİLSAK’ta, “Böyle de Bağlama Çalınır” başlığı altında üç program yaptığını, beğenilmesi üzerine aynı etkinliği Harbiye’deki Şan Sineması’nda  tekrarladıklarını da vurguladı.

Hüsnü, şöyle devam etti:

       “Bu dinletilerden sonra Ahmet Kaya hakkında basında yazılar çıkmaya başladı. Ahmet Kaya böylece hem ezilen kitlelere ulaştı, hem de kitlelere mal oldu. Ahmet Kaya'yı kitlelere mal eden Zekiye Hanım’dır, BİLSAK camiasıdır. Broşürlerinde Ahmet Kaya’nın müziğe ‘yeni bir ses ve yeni bir yorum anlayışı getirdiğini’ yazıp, basına dağıttılar. ”

        Bu arada UBA, daha çok ciddi ekonomik ve politik haberler yaptığı için, magazin haberlerine yer vermezdi. O nedenle Ahmet Kaya ile ilgili bir röportaj ya da haber yapma girişimim olmadı. 

    (Süleyman Boyoğlu)

16 Haziran 2026 Salı

BABA-KIZIN "İKİ YAKALI BİR İSTANBUL" SERGİSİ...

 

Usta karikatüristlerimizden Raşit Yakalı ile sevgili kızı Banu Yakalı, “İki YAKALI Bir İstanbul” sergileriyle karikatür severlerle Kadıköy’de buluşuyor…

Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde “Kadıköy’ün ve İstanbul’un ruhunu” sanatla buluşturacak olan “İki Nesil YAKALI Bakışı” adlı sergi, 20 Haziran Cumartesi günü açılacak. Raşit Yakalı ile kızı Banu’nun karikatürleri 26 Haziran Cuma akşamına kadar sanatseverlerce görülebilecek. 

     Raşit Yakalı, Günaydın gazetesinde, Hürriyet gazetesinde, Gırgır Dergisi’nde uzun yıllar karikatür çizdi. Birçok ünlü karikatüristi yetiştirdi. Bir dönem Karikatürcüler Derneği Başkanlığı yaptı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde (TGC) “Başarı Ödülleri Ön Seçici Kurul üyeliği” görevini üstlendi.

Yakalı, "Bâb-ı âli News" adlı bloğumuzun da “Yayın Kurulu Üyesi”…

(Süleyman Boyoğlu)

14 Haziran 2026 Pazar

VEDAT GÜNYOL, ABASIYANIK'I ANLATIYOR...

                                   

Usta şairlerimizden Cemal Süreya’nın “Edebiyatımızın Cumhurbaşkanı” dediği edebiyatçı, çevirmen, eleştirmen ve öğretmen Vedat Günyol, yine kendisi gibi bir edebiyatçı olan hikâye ve roman yazarı, şair Sait Faik Abasıyanık’la nasıl tanıştıklarını 1980 yılında anlatmış.

Abasıyanık’ı Milliyet Sanat Dergisi’nin 1980 yılının Şubat sayısında anlatır Vedat Günyol ve şöyle der:

”İlk kez 1936’larda çıktı ortaya Sait Faik. ‘Semaver’ adlı öykü kitabıyla ve de soyadını kullanmadan.”

Günyol, Abasıyanık’ın sonraki yıllarda da soyadını kullanmadığını vurgulayarak, şöyle devam eder:

“Oysa ne güzel, ne anlamlı, içeriği özü ile ne de kendine yaraşan bir soyadı vardı: Abasıyanık. Abası yanıktı, çünkü abayı yakmıştı oldum bittim, çevresinde, yakınında, kahvede, vapurda, balıkçı teknelerinde, Hayırsızada kıyılarında, Beyoğlu caddesinde, yan sokaklarında, sinema gişeleri önünde, meyhanelerde, şurda burda karşılaştığı, göz tanışıklığından söz tanışıklığına varan ahbaplıklarda kadeh tokuşturduğu, tokuşturmaya can attığı insanlara. İçlerinin temizliği yüzlerine vurmuş, geçim kaygısındaki yaşlılardan, bıçkın, ele avuca sığmaz, ama ezilmiş, mutsuz gençlere kadar uzanan engin bir sevgi denizliydi Sait Faik’i saran bütün ömrünce.”

ÇEHOV DOĞRULTUSUNDA ANLATIM

“Sait Faik, birbirini izleyen öyküleriyle yepyeni bir ses, bir insan sıcaklığı getiriyordu yazın yaşamımıza” diyen Günyol, şunları ifade eder:

“Maupassant öykücülüğünün başı sonu belli, alışılagelmiş çerçevesini zorlayan öyküleri özellikle 1950’lerden sonra olay örgüsüne bütün bütün yan çizen, Çehov doğrultusunda, duygunun, duyarlılığın enginlerinde gezinen, gezindikçe özgürleşen bir rahat, bir sıcak anlatımla çıktı Sait Faik karşımıza.

Sait Faik üstüne ilk yazım 1944’lerde ‘Yeni Ufuklar’da çıkmıştı. Onu, ‘Mahalle Kahvesi’ (1950) adlı yazım izledi. Kendisini bir kez görmüştüm bir dost evinde. Yıl 1939 olmalıydı. Kalabalık dost toplantısında bizi tanıştıran olmamıştı. Salonun bir köşesinde, bir ayaklı abajur altında, ince yüzlü, açık mavi gözlü, sessiz sessiz oturan kırklarında bir genç adam ilişmişti gözüme, şöyle ilgisiz, kaçamak bakışlı. Yıllar sonra Burgaz Adasındaki evine çağrılı olarak gittiğimde, birden anımsayıverdim o abajur altında oturan adamı: Sait Faik’in ta kendisiydi.”

                   GÜNYOL BURGAZADA’DA

Vedat Günyol, 1953 yılı sonlarında da şair Celâl Sılay’ın aracılığıyla, Sait Faik’in Burgazada’daki evine çağrılı olarak gittiğini kaydederek, şunları söyler:

“Sait Faik beni vapur iskelesinde karşıladı. Eve gitmeden önce rıhtım boyunca dolaştık. ‘Bir Takım İnsanlar’ (o zamanki adı ‘Medarı Maişet Motoru’ idi) adlı yapıtın geçtiği yerleri, berber dükkânını gösterdi bana.

Bir ara, dükkânlardan birinin kapısından bir adam seslendi: ‘Sait Bey, yeni mi bu?’ diye. Bir anlam veremedimdi buna. Baktım, Sait Faik rahatsız oldu, ezildi büzüldü, karşılık vermedi adama. Sonra, adanın kilisesine doğru yollandık. Hani, o ünlü papaz efendiyle konuşmasının geçtiği yer var ya, oraya gittik. Sevdiğim öykülerin geçtiği yerlerde yeniden yaşıyor gibiydim. Sait Faik’in gerçek yaşamından sayfalara dökülen izlenimleri, duyguları, özlemleri içime sindirerek..”

Günyol, zamanın geçtiğini, yemek vaktinin gelip çattığını  belirtiyor:

“Bugün müze olan o güzelim köşke gittik. Kapıda, o çok sevdiği, yanından ayıramadığı köpeği ‘Arap’ karşıladı bizi, kuyruk sallayarak. Bir sokak köpeğiydi, gösterişsiz ama cana yakın.

Salonun kapısında, öykücünün annesi, başında beyaz baş örtüsü, güler yüzü ile göründü. Yemek hazırdı. Hemen sofraya oturduk. Yanılmıyorsam, köfte dışında baş yemek mantıydı. Kahvelerimizi çalışma odasında içtik. Sait Faik kitaptan çok yaşamdan, insan sürtüşmesinden, insan ilişkisinden, doğayla kurduğu yakınlıktan, içiçelikten alıyor olmalıydı esinini besinini, diye düşündüm. Sonra yanılmadığımı anladım.

Sonra indik bahçeye, çiçekler, bitkiler arasında oturduk…”

(Süleyman Boyoğlu)

12 Haziran 2026 Cuma

ENVER PAŞA NASIL ÖLDÜ-ÖLDÜRÜLDÜ?

 

             Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’na girmesine neden olanların başında gösterilen ve fiilen Başkumandan Binbaşı Enver Paşa, Himalaya-Pamir Dağları eteğinde, Balcevan’ın Çeğen mevkiinde Kızılordu güçleriyle girdiği çatışmada 25 kadar süvarisiyle birlikte 4 Ağustos 1922 tarihinde yaşamını noktaladı. Öldüğü bölgede toprağa verilen Enver Paşa’nın kemikleri, 74 yıl sonra 4 Ağustos 1996 tarihinde Türkiye’ye getirilip toprağa verildi.

Enver Paşa’nın anıt mezarı da İttihat ve Terakki liderlerinden Talat Paşa, Mithat Paşa ile Mahmut Şevket Paşa’nın kabirlerinin bulunduğu Şişli Abide-i Hürriyet Şehitliği’ndeki yapıldı.   

Türkiye’de yayın yapan o zamanki gazeteler ve köşe yazarları, Enver Paşa’nın kemikleri ülkemize getirilmeden ve getirildikten sonra hakkında olumlu-olumsuz birçok haber yaptılar, yazılar yazdılar.

Hemen hemen tüm haberlerde ve köşe yazılarında Enver Paşa’nın nasıl öldüğüne ilişkin Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik “Makedonya’dan Orta Asya’ya 1914-1922 Enver Paşa” kitabından alıntı yaparak verdiklerini fark ettim. Aydemir, Enver Paşa’nın 1908 İhtilali’nde yıldızlaştığını, kendisini askerlikle beraber siyaset işlerine de verdiğini belirterek, “Harpler, harpleri kovaladı. Daha 34 yaşındayken, bir Dünya Harbi’ne karışan imparatorluğun Tek Adam’ı, en ağır sorumlusu ve imparatorluğun, kader tayin edici son mücadelesinin başı ve idarecisiydi” diyor.

Aydemir, şöyle devam ediyor:

“Makedonya dağlarında serüveni, yiğitçe başlamıştı. Orta Asya’nın Pamir Dağları eteklerinde de, yiğitçe bitti. Başka türlü bir ülkenin, başka türlü bir neslin, başka türlü bir insanıydı. Talihinin ve nefsine ölçüsüz inanışını, onun neslinin ve kendine benzer insanların, ruh vasıflarına vermelidir.

Enver Paşa’yı ve serüvenini, akıl ve mantık kriterleri ile değil, bu ruh vasıflarının ve kendilerini yetiştiren şartlarla, kendilerini verdikleri hayal ve ümitlerin ölçüleri ile muhakeme etmek, şüphe yok ki en doğrusudur.”

Aydemir, “Enver Paşa dramının son perdesinin” ise şöyle kapandığını anlatıyor:

“1922 Temmuz’unun sonunda, Doğu Buhara hareketlerinin neticesi, artık belli olmuştu. Doğu Buhara, fiilen işgal edilmişti. Duşenbe ve Baysun üzerlerinden güneye ve yanında kalan son maiyetiyle çekilen Enver Paşa’nın, Buhara-Afgan sınırını teşkil eden Penç Nehri’ni bir noktada aşarak Afganistan’a geçememesi, Külap, Balcevan istikametinde Pamir Dağları’na doğru doğuya dalışı, onların kurtulma imkânlarını da karartıyordu. Zaten karşı kuvvetlerin, daha ilk günlerden aldıkları emir, Enver Paşa’nın, yabancı bir ülkeye kaçmasını önlemekti. Bu suretle karşı tarafın bu hedefini, Enver Paşa, kendi hareketiyle, bir nevi kolaylaştırmış oluyordu. Artık çarpışmalar da fiilen kesilmişti. Enver Paşa, Âbıderya köyünde, son karargâhını kurmuştu. Temmuz ayı bu sırada sona erdi.”

               

      ENVER PAŞA’NIN SON BAYRAM KUTLAMASI

 Aydemir, Kurban Bayramı’nın birinci günü (Ancak köyde bir tarih yanlışlığı nedeniyle bayram namazı bir gün önce kılınır ve kurbanlar kesilir) olan 4 Ağustos 1922 tarihinde Âbıderya köyündeki bayram kutlamalarının hazin ve ümitsiz, fakat duygulu geçtiğini belirtir. Şevket Süreyya Aydemir, şunları kaydeder:

“Enver Paşa, maiyetinde kalanların, evin önüne toplanmasını ve onların bayramını kutlayacağını söyler. Toplanılır. Kalan askerlerine dualarını, tebriklerini bildirecek ve kendilerine birer miktar para verecektir. Asker başlarına ise, kendilerinin de bildikleri gibi, onlara sunacak bir şeyi olmadığını söyleyecek ve bu müşterek mücadelelerin hatırası olarak kendilerine, kendi mühür ve imzasıyla birer belge, hatta rütbeler verir.

               

             Balcevan Bey’i Devletment Bey de Enver Paşa’ya, altın ve gümüş işlemeli bir çapan yahut ipekli cübbe ile bir sarık hediye etmiştir. Hülasa herkes bu hüzünlü Kurban Bayramı’nın havası içindedir. Çünkü bilinir ki bu günler, artık son beraberlik günleridir. Arkadan ve çevreden ise düşman ilerler. Doğudaki Pamirler yol vermez karlı dağlardır. Bir gün önce kesilen kurbanların toprağa akan kanları hâlâ tazedir.

İşte tam bu tören sırasındadır ki doğuda, vadinin Dere-i Hâkiyan kısmı ile Çegan tepesi istikametinden silah sesleri gelir. Bu bir baskındır ve tören yerindeki kalabalık, baskıncıların makineli tüfek ateşleri altında eriyebilir.

İşte o anda Enver Paşa, hemen atına atlar. Dört beşi Osmanlı Türklerinden olmak üzere 25 kadar atlı, hemen onu takip ederler. Çegan, Âbıderya Suyu’nun kuzey sırtlarına düşer. Altta, Dere-i Hâkiyan vadisi uzanır. Çegan, Balcevan’a 15 kilometre kadar doğudadır. Tepede mevzilenmiş ve makineli tüfekleri bulunan bir düşman müfrezesine karşı aşağıdan, vadiden ve ancak atlar üstünde çekilmiş kılıçlarla, azlık bir nevi fedai süvari grubunun saldırıya geçişinin sonu bellidir. Ama Enver Paşa en öndedir. Atını yıldırım gibi sürer. Kılıcıyla havayı yararak koşar. Yanındakiler de ondan geri kalmaz.”

“Bir kumandanın, bir başkumandanın, bir baskın müfrezesine karşı en önde ve atla, kılıçla karşı çıkışı, askeri savaş usullerine sığmaz” diyen Aydemir, şunları ifade ediyor:

“Ama burada artık askerlik değil, yolun sonu, son hamle ve beklenen sonu arayış konuşacaktır. Bu son ise, ölüm ve şehadettir…

Onun içindir ki bu saldırıda hesap, mantık ve nefsini koruma endişesi yoktur. Burada dile gelen, 1908 Haziran’ında Selânik’in Vardar kapısından tek başına Makedonya dağlarına çıkarken: ‘- Bir gün bana da bir kurşun isabet edecek ve cesedim, bir çukura atılacaktır’ diyebilen adamın, kaderiyle son ve toptan hesaplaşmasıdır. 1908 Haziran’ında açılan defterin, artık dürülüşüdür…

Çünkü şimdi, bütün yollar kapalıdır ve 1908’de Makedonya dağlarında başlayan serüven, artık Himalaya dağlarının kuzey silsilelerini teşkil eden Pamir eteklerinde, yiğitçe sona erecektir.

Öyle de olur. Çegan tepesinde ve Bolşevik Kızılordu Müfreze Kumandanı Kulikof kumandasında ateş saçan mitralyözlerin üzerine, yalın kılıçlarla hücum eden bu 25 kadar süvarinin akıl almaz saldırısı, karşı tarafta, hatta şaşkınlık da yaratır. Bu kılıçların altında yaralananlar, teslim olanlar bile olur. Daha arkadaki ikinci mitralyöz, ateşini, huzmesini en önde ilerleyenlerin üzerinde yoğunlaştırır. Bunların en önünde de, Enver Paşa vardır. Böylece, çağdaş Mitralyöz, orta çağın ünlü silahı olan Kılıcı yener. Enver Paşa vurulur. Atından düşer. Onunla beraber diğerleri de yerlere serilirler. Paşanın kır atı Derviş, bütün bu tür sahnelerde olduğu gibi, efendisinin başucundadır. Ama mitralyözün şeritleri ateşlerini kusmaya devam ederler. Derviş de önce iki ayağı üzerine çöker. Sonra yana devrilir. O da nefesini vermiştir.”

Çegan tepesine arkadan kalabalık yardımlar gelmez, Âbıderya ise panik içindedir. Ancak Doğu Buhara beylerinin en vasıflısı, en sadık olanı ve en yiğidi olan Balcevan Bey’i Devletment Bey, köye biraz geç yetişmiştir. Paşasının Çegan’a saldırdığını öğrenince, hemen atına atlar. Son sahneye yetişir. Ve Devletment Bey de öldürülür. Çegan tepesinde, Paşasının biraz berisinde toprağa serilir. Aydemir, “Başlangıcını kim bilir hangi günlerden ve belki de ta Makedonya dağlarından aldığımız Enver Paşa Dramının son perdesi, işte böyle kapanır” diyor. 

 ENVER PAŞA’NIN CESEDİNİN SOYULMASI

 Ölenlerin cesetleri savaş meydanında olduğu gibi bırakılır. Bolşevik Kızılordu müfreze kumandanı Kulikof, ayaklarında Alman botu, göğsünde dürbünü, göğsünde bir Kur’an, başında yerlileri andırmayan kalpağı, Osmanlı subaylarınınkini andıran göğüsten ilikli hâki ceketli, cebinde henüz tamamlanmamış bir mektup ve bazı evraklar bulunan kişinin eşyalarının alınmasını emreder. Ve Enver Paşa’nın cesedi soyulur, ancak kanlı çamaşırları üstünde bırakılır.

Böylece Enver Paşa’nın cesedi iki gün Dere-i Hâkiyan üzerinde Çegan topraklarında kalır. İki gün sonra, dağlardan inen bir köy imamı, Enver Paşa’nın cesedini tanır. Koşarak Âbıderya’dakilere haber verir. Hemen bir süvari gurubu gider, Enver Paşa, Devletment Bey ve diğer şehitlerin naaşlarını karargâha getirirler.

Enver Paşa ve şehitleri, Âbıderya Suyu kenarında ve vadisindeki Âbıderya köyünde, bir pınarın başındaki ceviz ağacının altında gömülürler.

Taşkent’e gönderilen eşya incelenince, bunların Enver Paşa’ya ait olduğu belirlenir. Şimdi Paşa’nın botları, elbisesi, kılıcı, Kur’an’ı ve dürbünü ile diğer parçalar, Moskova’da, Askeri Müzesi’ndedir.  

                 

            MİHRİ BELLİ: ENVER PAŞA’NIN ÖLÜMÜ

            BOLŞEVİK KURŞUNU İLE OLMAMIŞTIR

 Sol siyasetçi ve yazar Milli Belli, Enver Paşa’nın kemiklerinin Türkiye’ye getirilmesi üzerine 16-23 ve 30 Ağustos 1996 tarihli Demokrasi gazetesinde, “Enver Paşa” başlıklı üç yazı kaleme alır. Mihri Belli, önce kendi bildiklerini ardından Enver Paşa’yı yakından tanıyan akrabası ve arkadaşından aldığı bilgileri köşesinde paylaşır. Yazdıklarını özetle veriyorum. Belli, ilk günkü yazısına şöyle başlar:

“Enver’ler, Talat’lar uzun yıllar tabu konulardı. Okullarda okutulan tarih kitaplarında Jön Türk hareketine dair fazla bir şey bulamazdın. Oysa tarihimizin o dönemi ibret doludur.

Birinci Dünya Savaşı’na nasıl sokulduğunun öyküsü bile emperyalizm uyduluğunun bir ulusun başına ne felaketler getirdiğini açık seçik gösteren bir tarihsel deneyimdir; bugün de ders alınması bir deneyim. Hem sonra gelen Kuvvayi Milliye ve Cumhuriyet dönemleri Jön Türk hareketinin devamı olduğuna göre, o hareketi bilmeden sonraki gelişmeler konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılamaz.

Kurtuluş Savaşının Anadolu ve Trakya’da Kuvvayi Milliye örgütlerinin kuruluşunda İttihat ve Terakki Fırkası başrolü oynamıştır. Cumhuriyet döneminde de reform adı altında ne yapıldı ise, bunların kökenini Jön Türk hareketinde bulabiliriz. CHP’nin altı okunun zorla asimilasyon politikasının öncüleri sayılırlar.”

“Enver Paşa’nın kemiklerinin ülkeye getirilip Hürriyet-i Ebediye tepesinde İttihatçı arkadaşlarının yanına gömülmesi ile söz konusu tabu kalkmışa benzer” diyen Belli, şöyle devam ediyor:

“Basında bu konu değişik açılardan ele alındı. Konu üzerinde daha çok durulacağa benzer.    

  Kurulu düzenin savunucusu kalemler bu konuda ikiye bölündü. Kemalistlerin İttihatçılara karşı tutumunu dile getirenler yanında olayı düzenin geçmişi ile barışması olarak yorumlayanlar ve kutlayanlar oldu. Masonlar ile bozkurt selamı verenler bu konuda birleştiler. Bazı ‘solcu’ geçinenler de Enver Paşa’ya övgüler kaleme almadan geri kalmadılar.”

Mihri Belli’nin uzun yazısını özetleyerek vermeye çalışıyorum. Çünkü bu yazıda Belli, Enver Paşa’nın ölümünü farklı bir şekilde anlatıyor. Mihri Belli şöyle diyor:

“Enver Paşa’nın ülkeyi terk ettikten sonraki yaşamı konusunda basında çıkan yazılar genellikle gerçeklerin tahrifi niteliğinde belli amaca yönelik yakıştırmalardır. Sıkıntılar içinde geçen Çekoslovakya’da mapusluk döneminden Moskova’ya vardığında Enver, Rus Devrimi’ni doğu halklarının emperyalizmden kurtuluş mücadelesinde doğal müttefik sayan dünyadaki yaygın görüşün etkisi altındaydı. O, Moskova’ya Bolşevik Devrimi’ne hizmetlerini sunmak için gitti ve öyle kabul edildi. Bolşeviklerin düzenlediği Baku’da toplanan Doğu Halkları Kongresi’ne katılması da aynı düşünce ile idi.”

Belli, Enver Paşa’nın Moskova’daki yaşamı konusunda birinci elden bilgileri kendisine aktaran kişinin o günlerde Moskova’da Enver Paşa ile çok sıkı ilişkiler içinde olan Deniz Yüzbaşısı Aali Özdeniz (Amiral Necati Özdeniz’in ağabeyi) olduğunu vurguluyor ve şunları söylüyor:

“Aali bey ile 1942 kışında Tekirdağ’da karşılaştık. O inhisarlar başmüdürü idi. Ben askerdim. (Süvari Tugayının irtibat subayı). Uzaktan akraba idik. Aynı pansiyonda kalıyorduk. Akşamları birlikte yemek yerdik. Muhabbetimiz gece yarılarına kadar sürerdi. Baş konu da Birinci Dünya Savaşı anıları. Aali Bey o savaşta hemen hemen bütün cephelerde bulunmuştu. Enver Paşa’yı daha o zamandan tanıyordu. Muhabbetimizde en sık adı geçen idi Enver.

FIRIN İŞÇİLERİ SENDİKASI BAŞKANI MOSKOVA’DA

Kurtuluş Savaşı yıllarında Aali Bey’i Moskova’ya gönderen bizzat Mustafa Kemal idi. Fırın İşçileri Sendikası başkanı olarak oraya gidecek ve ömründe ekmek satın almak için bile fırının semtine uğramamış olan bu tipik İstanbul efendisi bahriyeli zabit Komünist Enternasyonal’de Türkiye proletaryasını temsil edecekti.

Oyun kısa zamanda anlaşılıyor. Ama ne de olsa Mustafa Kemal’in gönderdiği bir kimsedir. Kendisine gereken konukseverlik gösteriliyor.”

Mihri Belli, Aali Bey’in Moskova’da Enver Paşa ile bağlantı kurduğunu ve o andan itibaren resmi değilse bile, fiilen Paşa’nın “emir subayı” durumunda olduğuna dikkat çekiyor, şöyle devam ediyor:

“Aali Bey, Enver Paşa’nın hayranı idi. Dolayısıyla onun Almanyacı politikasını başından beri tutmuştu. Yıllar geçmiş ve Kayzer Almanyası ile Hitler Almanyası arasında önemli farklar olmasına karşın Almanyacılığı elden bırakmamıştı. O 1942 kışında Alman zaferini bir olup bitti sayanlardandı. Yani Moskova’dayken içten içe ne düşündüğünü bilemem ama komünizm davasına en ufak bir sempati duymadığı kesindi. Ama akrabalık bağı ağır basmış olacak, bu, dostça ilişkiler kurmamıza engel olmamıştı. Aali Bey ile Enver Paşa’nın Bolşeviklere hizmetlerini sunduğunda samimi olduğunu, Sovyet iktidarının kendisinin askeri yeteneklerinden ve özellikle İslâm âleminde itibarından yararlanacağını umduğunu söylüyordu.

Ama Bolşevikler oralı olmuyorlar. Anadolu’da Mustafa Kemal’e olanca güçleriyle arka çıkma kararındadırlar. Enver’cilerin Kemal’i ne gözle gördüklerinin farkındadırlar. Enver’e fazla yakınlık göstermelerinin Anadolu ile ilişkilerine gölge düşürebileceğini biliyorlar. Bolşevikleri için Enver Paşa ancak Anadolu’da Mustafa Kemal’in rolü, örneğin Ankara’nın düşmesi ile sona erdiğinde, örneğin Kayseri ya da Sivas önlerinde bir yeni cephe kurulduğunda bir değer taşıyabilirdi, o kadar.”

ONUR KIRICI DAVRANIŞLARLA KARŞILAŞMASI

Mihri Belli, Enver Paşa’nın Bolşeviklerle bazen onur kırıcı davranışlarla nasıl karşılaştığını da Aali Özdeniz’in ağzından aktarıyor:

“Bakü’de toplanacak olan Doğu Halkları Kongresi’ne katılmak üzere Moskova’dan kalkan trende aynı kompartımandadırlar. O günlerde Komüntern’in genel sekreteri olan Zinoviev bir heyetle birlikte aynı trendedir. Tren yolcularından biri de John Reed’ir. Sonraları ‘Dünyayı Sarsan On Gün” adlı eseri yazacak olan ünlü Amerikalı gazeteci ve yazar. Moskova’dan Bakü kentine giden tren yolu o iç savaş yıllarında güvenlikli değildir. Bu yüzden katara bağlanan kapalı yük vagonlarında güvenliği sağlamakla görevli bir süvari birliği yolculara eşlik etmektedir. Yolda Çarlık yanlısı Beyaz Ordu birlikleri trene saldırıyorlar. Çatışmaların başladığı anda Enver Paşa, Zinoviev’e giderek, ‘Ben askerim, yardımcı olabilirim. Bana görev verin’ diyor. Üç kıtada Osmanlı Ordusu’nun başkumandanlığını yapmış olan adama Zinoviev’in cevabı özetle şudur: ‘Teşekkür ederim. Ama bizim Kızıl Ordu başçavuşu İvanov yoldaş bu işi becerir’. Beyazlar püskürtülür.

Aali Bey’e göre Enver Paşa’nın Bakü Kongresi’nde oynadığı sınırlı rol de Zinoviev ile uyumluluk halindedir. Orta Asya’ya geçişi de içten içe niyetleri ne olursa olsun. Batı basınının yazdığı gibi, ‘Yeni Dünya Devrimi Doktrini’ni müslüman halklara yaymak içindi. Böyle olmasaydı zaten oraya gidişine izin verilmezdi.”

Belli, Özdeniz’in anlattıklarından Lenin ile görüşmesinde ondan Anadolu için yardım istediği, ya da Orta Asya Türkleri için bağımsızlık istemini ileri sürdüğü ve bu yüzden Lenin’in kendisine düşman kesildiği yolunda senaryolarında gerçekle ilgisi olmadığını vurguluyor. Mihri Belli, şöyle devam ediyor:

“O günlerde Bolşevikler zaten Ankara ile sıkı bağlantı ve dayanışma durumundaydı. Anadolu İhtilâlini desteklemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Enver’in aracılığına hiç gerek yoktu. Orta Asya Türkleri için bağımsızlık ise, Sovyetler’in ilân edilen resmi politikasının temel ilkesi sayılıyordu halkların kendi yazgılarını belirlemesi hakkı. O yörede yeni kurulan Sovyet Cumhuriyetlerinin anayasalarında Sovyetler Birliği’nden ayrılma hakkı yazılı idi.”

Mihri Belli, Enver Paşa’nın Orta Asya’ya geçtikten sonra “Basmacılar”ın safına katılışını ise; “Yeni Dünya Devrimi Doktrini’ni bir türlü sindirememiş olmasının yanında yukarıda değindiğimiz cinsten bazı onur kırıcı tutum ve davranışlar yüzünden olduğunu söyleyebiliriz” diyor.

 "ÖLÜMÜ BOLŞEVİK KURŞUNU İLE OLMAMIŞTIR"  

 Mihri Belli, Enver Paşa’nın ölümüne ilişkin basında sunulan senaryoların gerçeklere uymadığına da vurgu yaparak, şunları söylüyor:

“Enver Paşa Bolşeviklere karşı savaşmıştır ama ölümü Bolşevik kurşunu ile olmamıştır.

Enver Paşa’nın 1922 yılında Anadolu’da ülkemizin kaderini belirleyecek olan bir kurtuluş savaşı verilirken, Orta Asya’ya gidip orada Ankara ile fiili ittifak durumunda olan bir Sovyet İktidarına karşı Basmacılar safında yer almasını Türkiye yurtseverliği açısından nasıl değerlendirebiliriz?

Tarihsel çerçevesi içine yerleştirirsek olay özetle şudur: Türkiye denen coğrafyada yaşayan ve kendine Türk’üm diyen, Kürt’üm diyen ya da Osmanlı tebaası müslümanım diyen insanlar birlik halinde Osmanlı ülkesinin devlet olarak varlığına son vermeye kararlı emperyalist ittifaka karşı direniş durumdadır. Ülke yer yer yabancı işgali altındadır. Ulusal mücadeleyi yöneten Ankara Hükümeti’nin devlet olarak bir tek dostu, ikmâlini sağlayabileceği tek bir dayanağı vardır. Devrim Rusya’sı. Mustafa Kemal iktidarı ile Sovyet iktidarı arasında öylesine bir karşılıklı güven fiili ittifak kurulmuştur ki, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Sovyet Devrimi’nin büyük askeri Frunze ile harita başında baş başa büyük taarruzun plânlarını tartışıyorlar. Ve Mustafa Kemal büyük taarruz arifesinde cephedeki birlikleri teftişe Sovyet elçisi Arakov ile birlikte çıkıyor.

İşte tam bu tarihsel anda Enver Paşa’yı Orta Asya’da Sovyet iktidarına savaş açmış olan feodal hanların safında görüyoruz. Böyle bir tutum ve davranış herhalde Kurtuluş Savaşı’mızla dayanışma olarak yorumlanamaz.”

Belli, uzun yıllar Çarlık Rusya’sının boyunduruğu altında acılar çekmiş olan Orta Asya halklarının, yeni Rus rejimini de kuşku ile karşılamalarının, feodal hanların önderliğinde de olsa bile bir ulusal kurtuluşçu unsur içerdiğine işaret ediyor:

“Ama herhangi bir ulusal hareket karşısında tavrımızı  belirlerken hareketin ulusal nitelik taşıyıp taşımaması biricik ölçü olamaz. Sorunu dünya ölçüsünde devrimin çıkarları açısından koymak zorundayız. Böyle bir sonuç dünya ölçüsünde emperyalizmin etki alanının daha da genişlemesi demektir.

Enver’in ömrünün son günlerinde tutum ve davranışları bu gerçekler göz önünde tutularak değerlendirilmelidir.

Enver Paşa’nın ölümüne dair basında ve bazı biyografilerde yer alan senaryolar da gerçeklere uymuyor. Bu konuda bana ayrıntılı bilgi veren kişi, Enver Paşa’nın yâveri Adapazarlı Yüzbaşı Çerkez Kâzım Bey’dir (Kâzım Kap). Yukarıda adı geçen deniz yüzbaşısı Aali Bey, Enver Moskova’da iken fiilen onun emir subaylığı görevini yerine getirmişti.”

 “Adapazarlı Yüzbaşı Kâzım savaş boyunca resmen Enver Paşa’nın yâverliğini yapmıştır. İlginç bir yaşam öyküsü var” diyen Belli, şunları anlatıyor:

“Savaşın ilk günlerinde daha Kuleli son sınıftayken silahşörlüğü, okulu teftişe gelen Enver Paşa’nın dikkatini çekiyor. Kıtaya katılması sağlanıyor ve hızla terfi ettirilerek Paşa’ın emir subaylığı görevine getiriliyor. Fadaisi demek belki daha doğru. Savaşta yenilgi kesinleşince Batum’daki ordu karargâhında görevlidir. Enver Paşa’dan bir telgraf alıyor. Telgrafta, ‘ben çıkıyorum, sen de çık’ yazılıdır. Kâzım Bey için bunun anlamı açık. Enver Paşa, ‘Ben illegaliteye geçiyorum, sen öyle yap’ demek istiyor. Hemen ordu karargâhında kimseye ‘Allahaısmarladık’ demeden kayıplara karışıyor. Gittiği yer atalarının ülkesi Dağıstan’dır. Orada aşiret güçlüdür. Kısa zamanda beş yüz atlı bindiriyor. Bağımsız Dağıstan Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilân ediyor. Cumhurbaşkanı kendidir. Kızıl Ordu kuzeyden inene kadar işler iyi gidiyor.”

Mihri Belli, bundan sonrası için “Sözü ona bırakalım” diyor ve Kâzım Bey’in ağzından aktarıyor:

“Kızıl Ordu geliyor diye laf dolaştı. Emrimdeki 500 süvari bir anda yok oluverdi. Üç Türk subayı sipsivri kaldık. Atları hücum dörtnala güneye İran doğrultusuna sürmekten gayrı yapacak şey yoktu.”

Belli, İran’a vardıklarında Kürt lider İsmail Simiko’nun kendi devletini kurduğunu belirtiyor. Kâzım Bey ve iki arkadaşının Simiko’nun hizmetine geçtiklerini aktarıyor:

“Bir gün İsmail seferdeyken hazinesine el koyup Ankara’nın yolunu tutuyorlar. Hazineyi getirip Mustafa Kemal’e teslim ediyorlar.”

 PAŞA’NIN ÖLÜMÜNÜN M. KEMAL’E ANLATILMASI

Kâzım Kap’ın Enver Paşa’nın son günlerini, ne şekilde öldüğüne ilişkin tüm bildiklerini Mustafa Kemal’e anlattığını, Mustafa Kemal’in dikkatle dinlediğini ve anlattıklarını inandırıcı bulduğunu belirten Mihri Belli, şunları kaydediyor:

“Ama Enver Paşa’ın çok yakını olduğundan kendisine güveni yoktur. Ona sahip çıkmıyor. Ve böylece Enver Paşa’nın yâveri, Dağıstan Cumhurbaşkanı Adapazarı çarşısında zahirecilik ederek ekmeğini kazanmak zorunda kalıyor. İttihatçı ileri gelenlerinden Küçük Talat kapısını çalıyor. Onu Mustafa Kemal’e suikast girişimine karıştırmak istiyorlar. Emniyet teşkilatında akrabaları kendisini zamanında uyarıyorlar. Reddediyor. Ama gene suikast davası tahkikatı sırasında bir süre tutuklanıp sorguya çekiliyor. Adapazarlı Yüzbaşı Kâzım Bey’in öyküsü böyle.”

Mihri Belli, Enver Paşa’nın ölümüne ilişkin “yaveri” Kâzım Kap’ın anlattıklarını da aktarıyor:

“Enver Paşa’nın ölümüne dair anlattıklarına gelince, bunlar son günlerde basında sunulan ve kaynağı herhalde Şevket Süreyya’nın ‘Enver Paşa’ adlı kitabı olan senaryoya hiç uymuyor. Söylenen özetle şu: ‘Basmacılar safında yer alan Enver Paşa yenilgi ile sonuçlanan bir çatışma sonucunda elde kılıç, tek başına atını düşmana karşı sürerken Bolşevik kurşunu ile şehit oluyor’. Olmaz değil, Enver’in böyle bir intihar eylemi sonucu olabilirdi. Başka yetenekleri hakkında ne düşünürsek düşünelim, Enver cesurdu. Yoksa İttihatçı komitacılar arasında sivrilemezdi. Ölümü şu ya da bu şekilde olmuş, o kadar önemli değil. Ama yâveri Adapazarlı Yüzbaşı Kâzım’ın anlattıklarına göre Enver Paşa’nın ölümü Bolşevik kurşunu ile olmamıştır.”

“Enver Paşa’nın yaveri Kâzım Kap’a göre olay şöyledir” diyen Mihri Belli, şunları yazar:

“Sonradan Sovyet Güvenlik Teşkilatı GPU’nun başına getirilen Yejov’un kumandasındaki Kızıl Ordu birlikleriyle yenilgiyle sonuçlanan bir çatışmadan sonra Enver Paşa, ölü ve yaralılarla kaplı savaş meydanında dolaşıyor. Bolşeviklerin gelip alanı zapt etmesi an meselesidir. Basmacı askerlerinden biri ağır yaralı olarak sırt üstü yerde yatmakta, acılar içinde kıvranmaktadır. Eli göğsündeki tüfeğin kabzasındadır. Bir ara parmağı tetiğe gidiyor ve acılar içinde yumruğunu sıkınca tetiği çekiyor. Ateş alan mermi namludan çıkıp Enver Paşa’nın göğsünü buluyor.

Az sonra alana egemen olan Kızıl Ordu, yerli halkın katılmasını da sağlayarak, Enver Paşa için görkemli bir cenaze töreni düzenliyorlar. Enver Paşa’nın İslam âlemindeki büyük itibarı onlara bu jesti yaptırmıştı.”

“Ben de Kâzım Bey’in anlattıklarını basında çıkan, belli maksada yönelik senaryolardan daha inandırıcı buluyorum” diyen Mihri Belli, şunları kaydediyor:

“Kâzım Bey ile Galata’nın Mimar hanında kapı komşu idik. Sağcı sayılırdı. Kendisini cumhurbaşkanlığından eden Bolşeviklere sempati duymadığı kesindi. Bu, onun anlattıklarını daha inandırıcı kılıyor.

Şu da var. Komitacı ruhu taşıyan adamın sağcılığı, solculuğu bazen pek belli olmuyor. Geçmişi, dostluğumuza hiç de engel olmadı. 27 Mayıs arifesinde ben sürgüne gönderileceğim zaman, ‘ortalık karışacak bu heriflerin elin altında bulunma’ demişti. İllegaliteye geçmem için yardım teklifinde bulunmuştu. Samimi idi.

İttihat ve Terakki Partisi’ni değerlendirdiğimizde, Enver’i bir bayrak olarak kullanmaya kalkan sağ görüşe tepki, tutumumuzu belirlememelidir. Burada Şefik Hüsnü’nün bu konuda değerlendirmesini naklederek yazıyı noktalayalım. Dediği şu: ‘İttihat ve Terakki, bütün günahlarına karşın gene de uzun süre Türk yurtseverlerin çatısı altında birleşebilecekleri tek örgüt olarak göründü. Hürriyet ve İtilafçılar işbirlikçilerin örgütü idi”.

KOLOĞLU: ENVER BEY BİR KAHRAMAN

ENVER PAŞA BİR ÜTOPYACI

Tarihçi-yazar Orhan Koloğlu ise 6 Ağustos 1996 tarihli Bizim Gazete’deki “Enver Paşa, Enver Bey’i Nasıl Öldürmüştür?” köşe yazısında Enver Paşa’nın Balkan dağlarındaki başarısından, 1908’deki “Hürriyet Kahramanlığı”ndan bahseder.

Bir eylem adamı olan Enver Paşa’nın Balkan dağlarında terörist komitacılarla mücadele eden, 1909’da Meşrutiyet, 1911’de Trablus, 1912’de İstanbul tehlikeye düştüğünde en önde hareket eden, 1913’de bir avuç arkadaşıyla Babıâli’yi basan, Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığını onaylattıran, Edirne’nin kurtuluşunu sağlaması ile kahramanlığını pekiştiren bir kişi olduğunu vurgular.

Koloğlu, özetle şunları ifade eder:

“1914’de hem ülkenin hem de ordunun başında tek lider olarak belirdi. En büyük ideali olan bütün Türkleri ve İslamı kurtarma özlemini uygulamaya girişti.

Savaşta Osmanlı ordusu başarıdan çok başarısızlığa uğradı. Büyük kayıplar verdi. Daha da önemlisi, Başkumandan Enver Paşa’nın beklediği bütün İslamın ayaklanması gerçekleşmedi, hatta aksine düşman ordularında yer alanlar daha çok oldu. Ama o bir türlü gerçeği kabul edemedi. Enver Paşa’nın Enver Bey’i öldürdüğü söylenir.

Berlin’de doğan oğlu Ali için yazdığı mektupta “O, İngilizlerin, Fransızların cesetleri üzerinden İslam bayrağını ileri götürecek; hiçbir iş yapmaya muvaffak olamadığım halde beni kurtarıcı gibi seven 400 milyon Müslümanın da gözbebeği olacaktır” diye yazıyordu.”

1919-1921 arasını İngilizler, Almanlar ve Bolşeviklerle temas içinde kendi hayalini gerçekleştirme fırsatını aramakla geçirdiğini belirten Koloğlu, yazısını şöyle tamamlıyor:

“Aslında hepsi de onu kullanıyorlardı. Nitekim Bolşevikler Ankara’da Mustafa Kemal’e karşı koz olarak tuttular. Sakarya zaferi kazanılıp Ankara’ya geçme hayali suya düşünce, Bolşeviklere karşı Türkistan’ı ayaklandırmayı denedi. Büyük bir hayal kırıklığına uğradı ve Bolşevik mitralyözlerine kılıcıyla saldırıp intihar etti.

Enver Bey bir kahramandı; Enver Paşa ise gerçekleri fark edemeyen bir ütopyacı.”  

Ne yazık ki tarihten ders almayanlar bugün de Ortadoğu’ya, Afrika’ya açılmaktan-gitmekten-söz sahibi olmaktan bahsediyorlar. Oysa oraların ne tür birer bataklık olduğunu atalarından öğrenselerdi, bugün böyle düşünmezlerdi; ama bilmiyorlar, görmüyorlar…

(Süleyman Boyoğlu)