Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
BÂB-I ÂLİ NEWS
YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
10 Eylül 2026 Perşembe
4 Ağustos 2026 Salı
KOLOĞLU: "HİZİPÇİLER CENNETİ CHP"
Tarihçi-yazar Orhan Koloğlu, “hizipçilik” kavramının, ülkemizdeki toplumsal kurumlar içinde en çok Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile özdeşleştirildiğini vurgular.
Orhan Koloğlu’nun Sosyal Demokrat Değişim (SDD)
Dergisi’nin 1999 yılı 13. sayısında çıkan “Hizipçiler
Cenneti CHP” yazısına geçmeden önce 23 Mayıs 2023’te bu bloğumda yazdığım
yazıdan kısa bir alıntı yaparak CHP’nin nasıl ve ne zaman kurulduğunu
aktaracağım.
Türkiye’nin ilk siyasi partisi CHP, 9
Eylül 1923 tarihinde “Halk Fırkası”
adıyla kuruldu. Partinin kurucusu ve genel başkanı Gazi Mustafa Kemal oldu.
Genel başkan vekilliğine de İsmet Paşa (İnönü) atandı.
Serbest Fırka’dan önce partinin adı 6 Eylül 1919 Sivas
Kongresi’nden 9 Eylül 1923 tarihine kadar “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk
Cemiyeti”, 9 Eylül’den 10 Kasım 1924 tarihine kadar “Halk Fırkası”, 10 Kasım 1924’ten 1931 tarihine kadar Cumhuriyet
Halk Fırkası, 1931 Kurultayı’ndan sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) oldu.
Partinin kurucusu ve genel başkanı olan Atatürk, 29 Ekim 1923
tarihinde Cumhurbaşkanlığı’na seçildikten sonra parti işlerini yürütmek üzere
Başvekil İsmet Paşa’yı da partinin Genel Başkan Vekilliği’ne tayin etti.
Ülkemiz 1923 yılından 1945 yılı son baharına kadar iki defa çok
partili siyasi hayata geçiş denemesi yaptı. İlk deneme “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”yla oldu, ancak gericilerin
Cumhuriyet ve devrimler aleyhine harekete geçmeleri, ardından da Atatürk’e
karşı girişilen “İzmir Suikastı” ve bu partiye mensup bazı kişilerin adlarının
karışması nedeniyle parti kapatıldı.
İkinci deneme ise eski başbakanlardan Fethi Okyar’ın
kurduğu “Serbest Fırka” ile oldu. Bu
partide de gericilerin etkin rol oynamaya başlamaları üzerine bizzat parti
genel başkanı Okyar’ın dikkatini çekti. Okyar, Cumhuriyet ve devrimlerin
tehlikeye düştüğünü görerek partisini kapatmaya karar verdi.
ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ
CHP, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinden itibaren demokrasiye
geçişi sağlayacak ve teşvik edecek önlemler almaya başladı. Cumhurbaşkanı ve
CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 1945 yılı 19 Mayıs tarihli konuşmasında, “siyasi
ve fikir hayatında demokrasi prensiplerinin daha geniş ölçüde hüküm süreceğini”
açıkladı.
İlk defa tek dereceli seçim sistemi kabul edildi. Siyasi haklara sahip
kadın-erkek bütün yurttaşların milli iradenin tecellisine katılmalarına olanak
hazırlandı. Üniversitelere muhtariyet ve ilim adamlarına hürriyet sağlayan
kanun kabul edildi. Cemiyetlik kanununda yapılan değişiklikle, “izne tabi
olmak” esası kaldırılarak sadece beyanname vermek suretiyle cemiyet ve
partilerin kurulması olanağı yaratıldı.
DEMOKRAT PARTİ’NİN
KURULMASI
İşte bu gelişmeler ışığında 1945 yılının son baharında Milli
Kalkınma Partisi kuruldu. 1945 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü,
Emin Sazak ve Refik Koraltan CHP’den ayrıldı. Bayar ve arkadaşları
Demokrat Parti’yi (DP) kurdu. 1946 seçimlerinde DP, 62 milletvekili çıkardı.
Ardından DP’den ayrılan bir kısım milletvekili de 1948 yılında Millet
Partisi’ni kurdu. Bu parti 1953’te kapatılınca 1954’te Cumhuriyetçi Millet
Partisi kuruldu. Genel Başkanlığa Osman Bölükbaşı getirildi.
Siyasi partiler peş peşe kurulurken 12 Temmuz 1947 beyannamesi ile
idarenin tarafsızlığı ve muhalefet partilerinin emniyeti konusunda ileri
adımlar atıldı. 1949’da Basın-Yayın ve Turizm Kanunu ile muhalif partilere
devlet radyosunda zaman ayrılarak, görüşlerini millete açıklama olanağı
tanındı. 1950’de Seçim Kanunu tasarısı hazırlandı. Tasarı CHP ve DP’nin
ittifakı ile kabul edildi.
Muhalefetin radyo, basın hürriyeti ve toplantı hürriyetinden geniş
ölçüde faydalanmasını mümkün kılan şartlar oluşturuldu ve 1950 yılı 14
Mayıs’ında genel seçim yapıldı Yapılan seçim sonrası Demokrat Parti (DP)
416, CHP 69 milletvekilliği kazandı. DP, 27 yıllık tek parti (CHP) iktidarına
son verdi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çoğunluk milletvekilliğini
elde etti. DP Genel Başkanı Celal Bayar, 22 Mayıs’ta Atatürk ve İsmet İnönü’den
sonra Türkiye Cumhuriyeti üçüncü Cumhurbaşkanı oldu.
DP, 1960 yılına kadar girdiği seçimleri bir şekilde kazandı. 27
Mayıs 1960’ta DP, bir askeri darbe ile iktidardan uzaklaştırıldı. Başbakan Adnan
Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam edildi. Bayar, ileri yaşından
dolayı idam edilmedi.
Darbeden sonra 1961 yılında yapılan seçimlerde İnönü’nün başında
olduğu CHP birinci parti oldu, ancak tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu elde
edemedi. CHP, Adalet Partisi (AP) ile koalisyon hükümeti kurdu. İnönü, 1965
yılında başbakanlığı bıraktı. 1972 yılına kadar CHP genel başkanlığını
sürdürdü. 1972 yılında kabinesinde Çalışma Bakanlığı yapan Bülent Ecevit’le
girdiği yarışta genel başkanlığı kaybetti.
Bülent Ecevit, 1973 yılında yapılan seçimlerde birinci parti oldu
ve 1974 yılında Milli Selamet Partisi (MSP) ile bir koalisyon hükümeti kurdu. Ecevit başbakan, Necmettin Erbakan ise başbakan yardımcısı oldu. Ecevit, 1977-78-79 yıllarında da başbakanlık yaptı. 12 Eylül 1980 askeri
darbeyle birlikte başta CHP olmak üzere tüm siyasi partiler kapatıldı.
Partiler kapatılıp, 10 yıl siyaset yasağı getirilince yeni
partiler kuruldu. Sağ partiler olarak; Anavatan Partisi (ANAP), Milliyetçi
Demokrasi Partisi (MDP), sosyal demokrat partiler olarak da; Sosyal Demokrat
Parti (SODEP) ile Halkçı Parti (HP) kuruldu. HP Genel Başkanı Necdet Calp, SODEP'in Genel Başkanı Erdal İnönü idi, İnönü veto yiyince Cezmi Kartay oldu. Sonra bu iki parti birleşerek
Sosyal Demokrat Halkçı Parti’yi (SHP) oluşturdu. SHP'nin ilk genel başkanı Aydın Güven Gürkan, sonra da Erdal İnönü oldu.
Erdal İnönü liderliğindeki SHP, Doğru Yol Partisi (DYP) başkanı
Süleyman Demirel başbakanlığında koalisyon hükümeti (1991-93) kurdu. Turgut
Özal’dan sonra Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olunca SHP-DYP koalisyonu devam
etti. SHP’nin başında bu kez Murat Karayalçın vardı. Karayalçın başbakan yardımcılığı
ve Dışişleri Bakanlığı yaptı. Tansu Çiller de başbakan oldu. SHP’nin CHP ile
birleşmesi sonrası genel başkan olan Deniz Baykal, koalisyon hükümetini Tansu
Çiller’in başbakanlığında 1995 yılına kadar devam ettirdi. Baykal, başbakan
yardımcılığı ve Dışişleri bakanlığı yaptı. CHP-DYP koalisyonu 1996 yılına kadar
devam etti.
Bu arada, 1987’de ise Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit’in kurduğu Demokratik Sol Parti (DSP) siyaset sahnesine çıktı. DSP 1997 seçimlerinde ANAP ve DYP
ile koalisyon ortağı oldu, 1999 seçimlerinde ise Bülent Ecevit koalisyon
ortaklığında Başbakanlık koltuğuna oturdu. Ecevit 2004 yılında aktif siyaseti
bıraktı.
Öte yandan, yeniden açılan CHP’nin başına 1992 yılında Deniz
Baykal getirildi. 1995 yılında CHP ile SHP birleşti. Partinin genel başkanı
Hikmet Çetin oldu. Baykal, aynı yılın Eylül ayında CHP genel başkanı seçildi.
1995-96 CHP-DYP koalisyon hükümetinde başbakan yardımcılığı ve dış işleri
bakanlığı yaptı. 18 Nisan 1999 seçimlerde CHP baraj altında kalınca Baykal
istifa etti. Baykal’dan sonra Altan Öymen CHP Genel Başkanı seçildi. Baykal,
2000 yılında tekrar CHP Genel Başkanı oldu. 2010’da “seks kaseti” iddiasıyla
karşı karşıya kaldı, tekrar istifa etti. CHP’nin başına bu kez Kemal
Kılıçdaroğlu getirildi. 2023 yılında yapılan CHP 38. Olağan Kurultay’ında
genel başkanlığına Özgür Özel seçildi. CHP’nin 38. Olağanüstü Kurultayı, Mayıs
2026’da “mutlak butlan” nedeniyle iptal edilince Kılıçdaroğlu tekrar CHP’nin
başına getirildi. Böyle olunca Özgür Özel 91 milletvekili ile Yeni Parti’yi
kurdu.
Velhasıl CHP’de sular bir türlü durulmuyor, durulacağa da benzemiyor…
Şimdi bakalım “Hizipçiler Cenneti CHP” diyen Orhan Koloğlu, iki
aylık dergi Sosyal Demokrat Değişim (SDD) dergisinde neler yazmış?
Koloğlu, “hizipçilik” kavramının ülkemizdeki toplumsal kurumlar
içinde en çok CHP ile özdeşleştirildiğine vurgu yapıyor ve “Onun bu özelliğinin
nedenleri ve günümüze etkilerini irdelemeden önce, bu alanda toplumumuzun hangi
aşamalardan geçtiğini belirtmekte yarar görüyoruz” diyor.
Orhan Koloğlu, şöyle devam ediyor:
“Hizb sözcüğü Arapça kökenlidir. Kısım-bölük ve taraftar anlamına
geliyor. Türkçede biz buna, meslek belirleme eki olan ‘ci’yi ekleyip Hizipçi
sözcüğünü üretmişiz. Nihayet bir de (lik’ eki getirip, insan davranışları
içinde Hizipçi’ye özgü bir psikolojik yönlenişi belirlemişiz. Açıkçası terim
tam Türkçeleşmiş.”
Her şeyin dine endeksli olarak değerlendirildiği çağlarda ise tek
bir hizbin tasarlandığını, bugün de dinci-terörist bir örgütlenmeyi belirtmek
için kullanılan “Hizbulah-Allah taraftarı” deyimi hizbin çoğunluğa dönüşmesini
engellemek amaçlı bir anlayış yansıttığına vurgu yapan Koloğlu; “Her ne kadar
Hazreti Peygamber ‘Ümmetimin ihtilafında –Fikir ayrılıklarında- hayır vardır’
demişse de bu din çerçevesi içindeki bir çeşitlikten ibarettir” diyor..
İLK HİZİPLEŞME 1938’DE
Koloğlu, Osmanlı döneminde Tanzimatçılar’ın da İttihatçılar’ın da
“hizib” kavramını olumsuz anlamda algıladıklarını ifade ediyor, şunları
söylüyor:
“Atatürk yaşadığı sürece CHP’de bir hizipleşmenin belirmesi mümkün
değildi. Liderin üstün kişiliği kadar, partinin toplumun bütün değişik
kesimlerini –sınıfsız bir kitle anlayışıyla- yapısında bütünleştirmesi ilkesi
de buna izin vermiyordu.
1946’da köklü CHP’lilerden bir Demokrat Parti kadrosunun
çıkmasının temelinde ilk hizipleşme olayı vardır. Bunu da 1938’de İnönü’nün
cumhurbaşkanı seçilmesi günlerindeki olaylarla başlatabiliriz.
İnönü kendisine kafa tutabilecek bir gruplaşmayı önlemek için,
partinin üst kademesindeki hemen sınırlı bir tasfiyeye girişmişti. Celal
Bayar’ı başbakanlıkta tutmakla birlikte Atatürk’ün çok yakını diye bilinen
Genel Sekreter ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü
Aras’ı uzaklaştırdı. 1939 milletvekili seçimlerinde ise kadroyu tamamen
kendisine bağlı kişilerden oluşturdu. Bu dönemde, Hikmet Bayur gibi Atatürk’e
bağlılık sloganıyla bütün İnönücüleri suçlama kampanyası başlatanlar görüldü.
Böylece CHP içinde hizipçilik eylemleri öncelikle Atatürk’ün çizgisine uyum
sorunlarıyla ivme aldı.”
Koloğu, bu oluşumdan dolayı İnönü’yü suçlamanın doğru olmadığını
belirtiyor, şöyle devam ediyor:
“Kendisine partisi tarafından Milli Şef’lik tanınan bir liderin
uyumlu çalışacağı kadroları yanında görmek istemesi son derece doğaldı. Eğer
İnönü kişisel iradesiyle demokrasiye geçiş kararı vermeseydi, bu dışlanmaların
hizipçiliğe yönelmesi bahis konusu olamazdı.”
Koloğlu, 1946’dan itibaren CHP’de “Kemalizm, Altok’un yeni
koşullara uydurulması” ve “Parti içinde demokrasinin işletilmesi” hususu
tartışmaları sırasında hiziplerin belirdiğine işaret ediyor, şunları ifade ediyor:
“Demokrasi döneminde tek parti sürecinin programına bağlı kalarak
daha açıkçası Kemalizm’den sapmamanın savunucusu rolünü oynayarak mücadele
yöntemi 1960’ların ortasına kadar devam etti. 1950 seçimindeki bozgun
yöneticiler tarafından ‘Halkın yanılgısı ve Kemalist devrimciliğe tepki’ olarak
değerlendirilmişti. 1954 seçimlerine de ‘Halkın 1950’de yaptığı hatayı
anlayacağı ve CHP’yi tekrar ilkelerine bağlılıkla iktidara getireceği’
anlayışıyla gidildi. Yenilgi daha da büyük oldu.
1957’de oyların artması CHP’nin kendini yenilemesinden çok DP’nin
başarısızlıkları ve kendi içinden muhalif bir parti (Hürriyet Partisi)
üretmesinden ileri geldi.”
1961-65 SEÇİMLERİ
UMDUĞUNU BULAMAMA
27 Mayıs 1960 darbesinin düzenleyicisi durumuna düşen CHP’nin 1961
ve 1965 seçimlerinde de umduğu sonuçları elde edememesinin toplumda beliren
özlemleri karşılamakta zayıf kalındığının kanıtı olduğunu vurgulayan Orhan
Koloğlu, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bir yandan Kemalizmin yerini Atatürkçülük deyimi alırken, bir
yandan da toplumun bütün kesimlerini tek yapıda bütünleştirme
hedefinin yerine daha çok emekçi ve üretici kitlelerini koyma eğilimi belirmeye
başladı. 1964’de aralarında Alaattin Tiritoğlu gibi CHP’den ayrılmışların da
bulunduğu bir grubun, 27 Mayıs’cıların askeri kanadından bazılarıyla birlikte ‘Sosyal Demokrat Parti’yi kurmaları
yeniden yapılanmanın gereğini gündeme getirdi. Tiritoğlu ve arkadaşları
Atatürk’ü bir zihniyet olarak kıymetlendirdiklerini belirtip, 27 Mayıs İnkilabı
ile bütünleştirmeyi planladıklarını programlarında belirttiler.”
“ORTANIN SOLU” FİKRİ
Koloğlu, İsmet İnönü’ün CHP’nin partiler yelpazesinde “Ortanın
Solu”nda bulunduğu fikrini benimsemesinin yeni program düzenlemesi ihtiyacı
doğurduğunu belirtiyor, şunları söylüyor:
“Ecevit’in başını çektiği çalışmalar benimsenirken dışarıdan
Komünistleşme suçlamaları geliyor ve içerideki bazı kimseleri de etkiliyordu. Bu
yüzden parti yönetiminin sık sık Atatürk ilkelerine bağlılıktan ve Altıok’un
terk edilmediğinden bahseden bildiriler yayınlandığı görüldü. Bu dönemde
Ecevit’in ‘Bu bir anayasa hareketidir, gerideki köprüleri yıkarak ortanın
Solu’nda ilerlemeliyiz’ şeklindeki açıklaması, hele 1966 Ekim’indeki 18.
Kurultay öncesinde Atatürk ilkelerinden gerekli anlamları çıkarmayan ve
çağdaşlaşmayı geciktiren eski yöneticilere çatması yine Atatürk’e bağlılık
sorununu gündeme getirdi.”
Ortanın Solu ilkelerinin hazırlanmasında rol oynayan Turhan
Feyzioğlu ve arkadaşlarının (33 milletvekili ve 15 senatör) partiden istifa
edip Güven Partisi’ni kurarlarken en büyük gerekçelerinin Atatürk konusu
olduğuna vurgu yapan Koloğlu, şunları kaydediyor:
“İşin ilginci yarım yıl geçmeden Güven Partisi’nden istifalar
‘Komünizmle Mücadele derneğine dönüştüğü’ iddiasına dayanıyordu.
Aynı davranış 1972 Kurultayında Ecevit kazanınca Kemal Satır ve
arkadaşları yinelediler, benzer gerekçelerle istifa edip Cumhuriyetçi Parti’yi
kurdular. Onlar da başarılı olamadı.
Her demecinde Atatürk’e ve Altıok’a bağlılığını ısrarla yineleyen
Ecevit, bir yandan da sol sloganları kullanmakta ısrar ediyordu. CHP’nin 1973
seçiminde birinci parti olması, 1977’de de yine birinci olurken serbest
seçimler döneminde tarihinin en yüksek oyunu elde etmesinde eski sloganlardan
uzaklaşması en büyük etken olmuştur.”
12 EYLÜL DARBESİ VE
YENİ ATATÜRKÇÜLÜK
Orhan Koloğlu, 12 Eylül 1980 hareketinin gerekçesinde askerlerce
“yeni bir Atatürkçülük” anlayışının oluşturulmasına ihtiyaç duyulmasının
yattığını vurgu yapıyor, şunları ifade ediyor:
“Yeni partilerin kurulmasına izin verildiğinde Halkçı Parti,
Sosyal Demokrat Parti, ikisinin birleşmesinden doğan SHP ve nihayet yeniden
canlanan CHP hep Atatürk’e bağlılık tezini savundular. Altouk’u simge ve
programlarında temel dayanak olarak belirttiler ama uygulamada artık ne
1930’lar, ne de 50’ler ne de 70’lerin çizgisindeydiler. İktidara ortak
oldukları zamanlarda da günün esen rüzgarlarına uygun yollar izlemekten başka
bir şey yapmadılar. Partinin içinde devamlı olarak bir kesimin hep Atatürk’ten
ve Altıok’tan kopmaya karşı çıkması, yöneticilerin ise durmadan bağlılık
mesajını yinelerken konunun aşırı kullanılmasının yararsızlığı üzerinde durmamaları, sadece Atatürk’e zarar vermekle sonuçlandı.
1999 seçimlerinde barajın aşılamayacağının fark edildiği son
günlerde birdenbire Atatürk’ün resmini taşıyan afişler çıkarılıp onun için oy
istenmesi, yine de barajın aşılamaması son darbe oldu.
Dolayısıyla Atatürk/Kemalizm sorununa bir kesin çözüm getirmeden
CHP hiziplerden kurtulamayacaktır. Atatürk ve Altıok’a bağlılık konusu
hiziplerce asıl amaçlarını saklamak için kullanılmıştır.”
1947’de İnönü’nün, Recep Peker’e karış 35’leri desteklemesi, yine
kendi arzuladığı genel sekreter adayı Nihat Erim’i son derece popüler
davranışlarıyla yenen Kasım Gülek’i bir türlü hazmedememesini de belirten Orhan
Koloğlu, şöyle devam ediyor:
“İnönü korkusu, ondan sonraki genel başkanlık için kendini
hazırlayanlarda öyle yer etmişti ki, onayına sahip olduğu halde Ortanın Solu
hareketinin temsilciliği zamanı gelince daha kolayca bertaraf edilir diyerek
Ecevit’e bırakıldı. Ecevit bir hizip girişimi gibi görünmemeye dikkat sarf
ettiklerini söylemiştir ama İnönü’nün taktiği de parti içindeki dengede onları
kullanmaktı. Nitekim biraz ileri gittiklerini fark edince hemen tasfiyelerine
çalışmıştır. Çok yaşlanmamış olsa bunda başarılı da olabilirdi.”
TOPUZCU VE BAYKALCILAR
Koloğlu, 1970’li yıllarda “Ali Topuzcu” ya da “Deniz Baykalcı”
hiziplerin belirmesinin ilkelerinden çok, partide etkili olma amacını güden
gruplaşmalar olduğunu söylüyor, şöyle diyor:
“Ecevit’in parti dışından uzmanlar getirerek üst kademe yönetimi güçlendirmek
çabalarına tepkiler hep bu hiziplerden gelmiştir. Örgütte çalışarak yetişmiş
kadroların parti iktidara gelince en üst görevleri –uzman olmasalar da-
almaları gerektiğine inanıyorlardı. Hem milletvekili hem de yerel seçimlerde
adayların seçiminde rol oynamak en büyük arzularıydı. Hatta 1979 ara seçiminde
istedikleri adaylar gösterilmediği için partinin aleyhinde kampanya
sürdürdükleri de ileri sürülmüştür. Alınan kötü sonuç üzerine Ecevit hükümetten
istifa etti.”
Koloğlu, 1979 Kurultayı’nda partiye zayıflatan hizipçiliğin
engellenmesi için gereğinde ihraç uygulamasına gidilmesi konusunda yetki
tanınmasına karşın, bir sonuç alınamadığına işaret ediyor. Şunları söylüyor:
“Üstelik Turan Güneş gibi ‘Tek başına hizip’ sayılan etkili
kişilerin fikir alışverişi için hizipçiliği akılcı sayan bir yaklaşım vardı.
‘Hizipsiz parti olmaz, hizip particiliğin temel felsefesidir’ diyordu.
1980 yılına girildiğinde liderin kendisini hedef almışlardı, bir
yandan da Baykal ve Topuz Hizipleri (Diğer küçükleri saymıyoruz) bir birleriyle
savaş halindeydiler.
1984’den sonra kurulan CHP’nin mirasçısı sayılan partilerde aynı
eğilimin devam ettiği görüldü. Özellikle HP-SODEP birleşmesinden sonra SHP’nin
içinde Baykalcıların Erdal İnönü’ye karşı sürdürdükleri eylemler, hele bir
zamanların düşmanları Topuz ve Baykal’ın işbirliği, ilkelerin dışında tamamen
bir çıkar işbirliğinin varlığını ortaya koydu.
Hatta daha 1998 Ekim’inde CHP’nin barajı geçemeyeceği söylentileri
başladığında önlem almak yerine, sahte kamuoyu araştırmaları düzenlettirilerek
hem partiler hem de seçmenler kandırılmağa çalışıldı.
1995’de partinin elli yıllık demokrasi içindeki evrimini
değerlendiren eski parlamenterlerinden Hıfzı Oğuz Bekata şunları söylemiştir:
‘CHP’yi kimse bölmedi, kendi
içinde bölündü. CHP’yi bu duruma bu şahıslar ve hizipler arasındaki çekişme
düşürdü. Üzülerek söylüyorum. Hâlâ da devam ediyor. CHP’nin muhalefet kazanı,
dışarıda değil, kendi içinde kaynar. Partililer kişilerin ya da hiziplerin
arkasından giden çömezler olmaktan çıkmalı, parti programları üzerinde birleşen
ve bu programın gerçekleşmesine çalışan insanlar olmalıdır.’
Kurtuluş sanırım, Atatürk konusunun kesin bir formüle bağlanması
ve Bekata’nın uyarısının hayata geçirilmesinde yatıyor..”
(Süleyman
Boyoğlu)
23 Temmuz 2026 Perşembe
16 Temmuz 2026 Perşembe
1939 TRENİN ERZURUM'A VARMASI...
CİHAD BABAN: “EĞER ŞİMENDİFER
OLSAYDI 90 BİN ŞEHİT
OLMAZDI”
Trenin Erzurum’a gelmesi nedeniyle 20 Ekim 1939 tarihinde hizmete sunma tören hazırlıkları yapılır. Trenin şehirlerinde hizmete girmesi nedeniyle halk mutludur. Treni hizmete açacak olan kişi ise İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’dür.
İnönü’nün açılışını yapacağı ilde kendisini takip eden gazeteciler arasında Cihad Baban da vardır. Cihat Baban, İstanbul doğumludur, İstanbul Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul’da Son Posta gazetesinin yazı işleri müdür yardımcılığından sonra 1937’de Erzurum’a gider. Burada 29 Ekim’de “Doğu” adında bir gazete çıkarmaya başlar. Gazeteyi bir yıl kadar yayınlar, ancak gazeteyi 8 Kasım 1937’de kapatır.
Cihad Baban, törenin yapılacağı günün bir gün öncesinde
yani birinci teşrin (Ekim) ayının 19’unda Erzurum
Gazetesi’nde “Eski Doğu Başmuharriri” imzasıyla ve İnönü’yü kastederek;
“Bahtiyar Adam” başlıklı bir yazı kaleme alır.
Baban, yazısına; “Trenin Erzurum’a gelmesi münasebetiyle
Büyük Milli Şefin önünde onun şahsi zaferini kutlulayarak eğiliyoruz ve onun
uğurlu idaresinde arkasından yekpare bir kitle olarak gitmenin zevkini daha iyi
tadıyoruz” diye başlıyor.
Cihad Baban, 1939 Erzincan depremine de vurgu yaparak
devam ettiği yazısında şunları ifade ediyor:
“Memleketin bir tarafında zelzele afetimi olmuş, bir
vatandaşın burnu mu kanamış? İlk elem herkesten evvel onun vicdanında belirir.
Memleket bir refah ve ilerleyiş hamlesi mi yaşayacak? İlk planlar onun uykusuz
gecelerini doldurur.
Bütün bunlara rağmen dünyanın en bahtiyar adamı kimdir
diye bana bir sual soracak olsalar, derhal düşünmeden vereceğim cevap şudur:
-İnönü!...
Çünkü, İnönü büyük Türk milletinin vekâletini senelerce
çalıştıktan ve bu yurt uğruna didindikten sonra, kayıtsız ve şartsız olarak
uhdesine almak şerefine nail olan adamdır.
İnönü zaferi onundur. Lozan’da dünyanın en mütekkebir ve
mağrur insanlarına ölmüş zannedilen Türk deha ve istiklâlını o tanıtmıştır.
Bugün Erzurum’da İnönü’nün yeni bir zaferini kutluyoruz. İtiraf edelim ki bu günü bize gösteren, güzel Erzurum’a ve bütün memlekete şimendiferi kazandıran, devletin sarf ettiği milyonlardan ziyade İnönü'nün azmidir." ziyade İnönü'nün azmidir."
Erzurum
Gazetesi’nin 21 Ekim tarihli nüshası
“SARIKAMIŞ FELAKETİ OLMAZDI”
Cihad Baban, Erzurum Gazetesi’nin 21 Ekim tarihli
nüshasında da “Trenin Bize Kazandırdığı Zaferler” başlığıyla bir yazı daha
kaleme alır. Özetle şunları kaydeder:
“Eğer şimendifer Erzurum’u anayurdun merkezlerine bundan
30 yıl evvel bağlamış olsaydı, Sarıkamış felâketini Türk milleti 90 bin
evladını dondurarak ödemezdi.
Birinci zafer: Tabiata galebe çaldık, yurdu
külçeleştirdik. İkinci zafer: Tren refaha giden kapıyı açmıştır. Bu zafer
iktisadidir.
Tren toprak mahsulatını yerinde işleyecek olan müstakbel
Doğu sanayinin de mamulatını, iç ve dış pazarlara naklederek Cumhuriyet devrine
kadar yüzüne bakılmayan bir memleket parçasını harekete geçirecektir.
Artık Erzurum’daki talebe kolayca üniversiteye
gidebilecek, İstanbul’daki muallim kolayca Erzurum Lisesi’nde ders okutacaktır.
Üçüncü Zafer: Milli ve kültüreldir.
Dördünce zafer: Üzerinde her şeye rağmen ısrar edilen bir fikrin doğruluğunu ispat etmek bakımından siyasidir.”
Bu arada, 19 Ekim 1939 tarihli Erzurum Gazetesi'nin 11.
sayfasındaki reklâm..
(Süleyman Boyoğlu)
15 Temmuz 2026 Çarşamba
DÜNYADA İLK HAVA SAVAŞLARI...
“Türkiye, Rusya’dan S 400 hava savunma sistemi aldı” diye, ABD’nin söz verdiği F 35 uçaklarını vermemek için oyalama taktiği yıllardır sürüyor. Türkiye ise bu modern savaş uçaklarından almak için uğraşıp duruyor…
Türkiye bu savaş uçaklarını niye filosuna katmak istiyor? Çünkü günümüzde en etkili savaş uçaklarından olduğu için. Ben şimdi ukalalık edip bu konuda fazla ahkâm kesmek istemiyorum. Çok anladığım bir konu da değil…
Yalnız, tarihçi-yazar Orhan Koloğlu, Tarih ve Toplum Dergisi’nin 1988 yılı Şubat sayısında, “Gözlem Uçuşundan Saldırıya-Dünya’da İlk Hava Savaşı” başlıklı bir yazı kaleme almış, bu yazıdan faydalanacağım…
Dünyada 1782’de Fransız “Mongolfier Kardeşler”in balon
denemelerinin başarısından sonra havada uçma denemeleri hızla artar. 1789’da
balonlar savaş gözetleme aracı olarak kullanılmaya başlar. 1849
Avusturya-Venedik, 1860 Amerikan-İç, 1870-71 Prusya-Fransa savaşlarında ise
balon hem gözetleme, hem de insan ve eşya taşımak için kullanılır.
1900 yılına gelindiğinde uluslararası balon yarışmaları
yapılır. Bir yandan da uçak ve güdümlü hava araçları araştırmaları bir hayli
ilerler. 1903’de Wrigh Kardeşler, motorlu uçakla ilk uçuşu başarırlar. 1908
yılında havada uçakla iki saat 20 dakika kalarak rekor kırarlar.
1909’da ise dünyanın ilk uçak yarışı düzenlenir. Fransız
pilot Bleriot, Manş Denizi’ni aşarak yarışı kazanır. Bu yarışı kazanan aracın
niteliği üzerinde uzun tartışmalar yapılır; “Uçak mı yoksa balon mu daha
etkendir? Hava araçları savaş silahı olarak kullanılabilir mi?” diye…
O yıllarda genellikle ülkelerin Savaş Bakanlıkları balonu
savaş aracı olarak tercih ederler, buna yatırım yaparlar. Uçak henüz bir spor
ve yarışma aracı olarak sayılır. İngiltere, Almanya, Belçika, İtalya gibi
ülkelerde uçak yarışları düzenlenir ve büyük ödüller verilir. 1911 yılı
başlarında uçaklarla iki rekor kırılır. Saatte
İTALYA ASKERİ BALON
KULLANIR
Bu arada, İtalya ilk kez 1884’de askeri balon birliği kurar ve 1877’de Eritre sömürgesini ele geçirirken askeri balonlar kullanır. Yine İtalyanlar 1905’de ilk uçak denemeleri yaparken 1907’de balonlarla ilk askeri hava manevrasını dener. 1908’den itibaren de Savaş Bakanlığı hava kuvvetlerini geliştirmek için sistemli bir şekilde çalışır. Kendi balon ve uçaklarını yapabilecek seviyeye ulaşır. 1910’da ilk havacı kurbanını verir. 1911 yılı Mayıs’ında askeri uçuş okulunu açar. Libya savaşının ilanından önce büyük askeri manevralara hava kuvvetleri de katılır.
Hava araçlarının bu hızlı gelişmesi üzerine savaşta da kullanılmasını akla getirir. Uluslararası konferanslarda konu ele alınır. Çoğunlukla hukuk profesörlerinin katıldığı tartışmada; “Hava savaşı sanıldığı kadar barbar nitelikli olamaz, denizaltı savaşı ve mayın konarak hazırlanan tuzaklar ondan çok daha kanlıdır” görüşü benimsenir.
OSMANLI’DA BALON
GÖSTERİSİNE DAHİ İZİN VERİLMEZ
1909 yılı Mayıs ayında bir Fransız balonu, 1909 Kasım ve Aralık ayında ise iki Fransız pilotu İstanbul’da uçak gösterisi yaparlar. Konuyla Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa bizzat ilgilenir, yeni aracın önemini kavrar…
1910 yılında Avrupa’daki ateşe militerlerden bu konuda
ayrıntılı bilgi istenir, eğitim için subaylar gönderilir. Mısırlı Ahmet Zeki Paşa, 1 Mayıs 1911’de Mısır
Enstitüsü’nde yaptığı konuşmada, konuya gösterilen ilgiyi anlatır ve Fararb’lı
Türk bilgini El Cevheri’nin
Nişabur’da kanat takarak uçma deneyiminde bulunduğunu açıklar.
Osmanlı’nın o sıralarda Fransa’da Bleriot okullarında eğitim gören Yüzbaşı Fesa ve Teğmen Kenan’dan başka hiçbir şeyi yoktur; ne bir balon ne de bir uçak…
29 Eylül 1911’de İtalya savaş ilan ettiğinde muazzam bir
filo ve yüz bini aşkın askerin yanında 11 subay, 30 kara er yardımcısı, bir
onbaşı, 9 uçaktan oluşan hava birliğine sahiptir. 22 Ekim 1911 günü Yüzbaşı Piazza, “Bleriot” marka
uçağıyla Türk cephesi üzerinde ilk denem uçuşu yapar. Ertesi gün Piazza,
Aziziye kışlası üzerinde ilk hizmet uçuşunu yapar. Bu dünya tarihinde, havadan
daha ağır (balon olmayan) bir aracın ilk savaş gözlem uçuşudur.
18-19 Ocak 1912 Gargariş saldırısında 25 şehit ve 117
yaralı verilmesinde uçak ve balonların önemli katkısı olur. 4 Mart 1912’den
itibaren de gece uçuşlarına başlanılır, böylece gece baskınları hazırlıkları
gözlenir.
HAVADAN BOMBARDIMANIN İLK KEZ DENENMESİ
1911-12 savaşının insanlık tarihi açısından en önemli yanının, havadan bombardımanın ilk kez bu savaşta denenmiş olmasıdır. İlginç olan, 1 Kasım 1911 günü İtalyan Teğmen Gavotti adlı pilot, dünyada ilk kez biri Ayn Zara’ya, üçü de Tacura’ya olmak üzere, savaşta uçaktan bomba atmasıdır. Ondan sonra havadan bombardıman artarak devam eder.
Atılan bombalar “Cipelli” bombalarıdır. Yuvarlak ve mandal
için çıkıntılı, portakaldan biraz büyük, iki kilo ağırlığındaydılar. Pilot
bunları elle atar. Uçağın idaresini kaybetmemek için de mandalı dişi ile söker.
Bunlardan başka İsveç “Haasen” bombaları da kullanılır. Daha sonra içi
saçmalarla dolu İtalyan bombası ve yangın bombası da atılır.
28 Kasım 1911’de ilk uçak kazası yaşanır. İtalyanlar çabuk
davranıp, uçağı kendi taraflarına çekerler. Daha sonra ilk Türk hava
şehitlerinden olan Sadık Bey’in, Bingazi tarafından mitralyöz ateşiyle bir
uçağın pervanesini parçalayıp yere inmeğe zorladığı bilinir. Uçağın altında
çıkarılan havacı Moizo, Türk mülazim
Ragıp Efendi’ye teslim olur. Moizo’yu Aziziye Tabyası’na götürür. Komutan Neşet
Bey ve Kurmay Başkanı Fethi Bey uçağa girip inceleme yaparlar.
15 Aralık 1911’de Osmanlı kuvvetleri, Yarbay Roberti’nin
uçağına karşı topçu atışı yaparlar. 31 Ocak 1912’de 27 kurşunla yaralanan ilk
pilot da Carlo Monti olur.
İleri ülkeler dahil, Osmanlı’da da;“Balon mu alınsın,
yoksa uçak mı?” tartışmaları başlar. Bu tartışma Trablus Savaşı günlerinden
sonra da çözülmez. Yetkililerin konunun yabancısı olması yanında balon ve uçak
şirketleri temsilcilerinin kendi mallarını satmak için yarışa girmeleri de karar
vermeyi zorlaştırır. Bütün dünyaca hangisinin daha uygun olduğuna ise ancak
savaşın sonunda karar verilir.
1912 yılı başlarında, Osmanlı Harbiye Nezareti pilot
yetiştirmek üzere Fransa’ya subaylar gönderir. İki uçakla bir de balon satın
alır. Enver Bey (Paşa), hatıralarında uçak alınması için fakir bedevilerin bin
lira topladıklarını, karargâhındaki subay ve şeyhlerin de katkısıyla toplanan
paranın 600 İngiliz lirasını aştığını anlatır.
YENİ BİR SAVAŞ ALANI
Genel değerlendirmelerde, 1911-12 savaşına bakarak hava savaşlarının gelecekteki önemini kavrayanlar çıkar. General Douher; “Yeni bir silah belirdi: hava araçları; yeni bir savaş alanı açıldı; gökyüzü; savaş tarihine yeni bir olay eklendi: havada savaş ilkesi” der.
Libya Savaşı’nda uçaktan çok deniz kuvvetlerinin önemi ön
plana çıkar. Birinci Dünya Savaşı’nda ise Türkiye de dahil bütün ülkeler, hava
kuvvetlerine az oranda dayanır. Uçaktan savaş aracı olarak yararlanmaya ikinci
yıldan itibaren başlarlar. Buna karşılık, elle atılan bombaya yerden mavzer
tüfeğiyle karşılık vermekle başlayan “Hava Savaşları Çağı”, ondan 34 yıl sonra
bir bombayla 80 bin kişinin bir anda öldürülmesi aşamasına ulaşır. 75 yıl sonra
ise “Yıldızlar Savaşı” dönemine varır…
YEŞİLKÖY’DEN KALKAN UÇAKLAR
8 Şubat 1914 tarihinde büyük bir törenle İstanbul-Yeşilköy’de büyük bir törenle iki uçak Mısır’a uğurlamayı planlar. O dönemde Batılılar için bile iddialı sayılabilecek bir girişimi gerçekleştirmeye kalkışır. İstanbul-Adana-Halep-Beyrut-Şam-Kudüs-Kahire üzerinden İskenderiye’ye 2 bin 500 kilometrelik bir uçuş yapmayı planlar. Henüz uçakların narin yapılı olduğu ve pilotların da korumasız olduğu bir dönemde başta dört bin metreye ulaşan Toroslar olmak üzere birçok dağı nasıl aşacaklardı. Asıl önemlisi de mevsimin kış olmasıdır. Bu nedenle konaklayacakları yerlerde peşinen gerekli tamir önlemleri alınır.
Bütün dünyada uçak yarışları yapıldığı bir sırada böyle
büyük bir girişimin Türk toplumunda büyük bir heyecan yaratır. Konuyla başta
Harbiye Nazırı Enver Paşa olmak
üzere, bütün hükümet yakından ilgilenir.
Bu arada, uçaklardan “Muavenet-i Milliyet” adındakini
Fethi Bey kullanıyordu. Râsıt’ı (yardımcısı) Yüzbaşı Sadık Bey’dir. “Prens
Celâleddin” adındakinin pilotluğunu da Yüzbaşı Nuri Bey yapar. Râsıt’ı ise
Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’dir.
Mısır’da iki uçağın bir hafta içinde Kahire’ye varmaları
beklenir. Tören hazırlıkları yapılır. Hidiv, pilotları kabul edip yemek
verecektir. Ayrıca Birinci Vezir de yemek verecektir. İskenderiye de başında
Hidiv ailesi Ömer Tosun Paşa’nın bulunduğu bir komisyon kurulur. Uçaklara ve
pilotlara büyük bir karşılama yapma hazırlığı yapılır.
Şam’dan Kudüs’e uçarken Taberiye Gölü yakınında Cehennem Vadisi’nde sebebi belli olmayan bir kaza sonucu Fethi ve Sadık Beyler şehit olurlar.
Beyrut İngiliz Konsolosu, 2 Mart 1914 tarihinde
İstanbul’daki elçiye gönderdiği raporda kazayı şöyle anlatır:
“Türk havacıları Fethi ve Sadık Beylerin buraya gelişine
ait 19 Şubat 1914 tarihli raporuna ek olarak, 28 Şubat günü Valiye, her
ikisinin de uçaklarının Tiberias Gölü yakınlarındaki bir kazada düşmesi sonucu
öldükleri haberinin geldiğini üzülerek bildiririm.
Kazanın, gölün alçak seviyesine ani inişten doğan kötü
hava koşullarından ileri geldiği söyleniyor.
Bu iki genç subayın ölümü burada, bütün halk
tabakalarında, genel bir sempati yarattı ve 1 Mart’ta Şam’da yapılan cenaze
töreninde hazır bulunmak üzere buradan da bir heyet gönderildi. En kıdemli
olarak yaptığım öneri üzerine Beyrut’taki bütün konsolosluklar bayraklarını
yarıya indirdiler. Bu davranışımızı Vali ve yerli basın şükranla andı.
Kadersiz havacılar için, kentin ana camiinde dün yapılan
dualardan ayrıca, gelecek Cuma da büyük bir anma töreni düzenlenecek. Bu
ülkedeki uzun deneyimim sırasında, ne kadar önemli ya da popüler olursa olsun,
kimse için böyle bir gönel kaynaşmaya tanık olmamıştım.
5 Mart tarihli ek not: Evvelki raporumda bahsini ettiğim
Osmanlı askeri havacısı Nuri Bey, bugün Şam’dan geldi, yanında Teğmen Hakkı Bey
de var. Yarın Yafa üzerinden Mısır’a gidecekler..”
Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Türkiye kendi uçağını
yapma girişimde bulunur, iyi pilotlar yetiştirir, ancak “gizli bir el” ya da
“güç”, bu girişimleri engeller.
Bugün de Rusya’dan aldığımız “S 400 hava savunma sistemi”
yüzünden bir sürü yaptırımla karşı karşıya kalıyoruz. Bu engelleri aşmanın yolu
ise kendi uçağını, kendi sistemlerini kurmak ve geliştirmekle olur. Daha
yapacak çok işimiz ve yolumuz var; hiçbir şey kolay olmuyor, olmayacak da…
Ama önce kafa yapımızı değiştirmemiz yanında, dış
politikamızı da gözden geçirmemiz gerekir diye düşünüyorum…
(Süleyman Boyoğlu)
10 Temmuz 2026 Cuma
"BİR İŞKENCECİ POLİSİN İTİRAFLARI"...
“İŞKENCECİ” SEDAT CANER ÖLDÜ
O yıllar, şimdi yayın hayatını sürdürmeyen Nokta Dergisi günlerce aylarca ses getiren bir habere imza atmıştı: “Bir İşkenceci Polisin İtirafları”…
“Türk basınında ilk kez, 63823 sicil No’lu polis memuru Sedat Caner’in itirafları” diye kapak
yapmıştı Nokta Dergisi…
Şimdi beni derginin kapak fotoğrafı değil de itirafçı
polisin adı dikkatimi çekmişti, zira Sedat, Esenler Ortaokulu’ndan sınıf
arkadaşımdı. Çiftehavuzlar Mahallesi’ndeki ortaokula Tozkoparan semtinden gelen
on kişiden biriydi. Çok hareketli bir arkadaşımızdı; sevimli ve cana yakındı.
Bir grup arkadaşımızla son sınıfta Belgrad Ormanı’na gitmişliğimiz, beraber
fotoğraflar çektirmişliğimiz de vardı. Okul bittikten sonra Sedat’la görüşmemiz
bir daha olmadı, sadece yine Tozkoparan’dan okula gelen kendisi gibi tiyatroya
meraklı olan Turan Sınav’la ikisinin polis olduklarını duymuştum.
Derginin iç sayfalarını çevirmeye başladım. Üçüncü sayfanın sağ üst köşesindeki anonsta şöyle yazıyordu:
“Bugüne dek yüzlerce kişi dilekçeleriyle, ifadeleriyle,
öyküleriyle, çektikleri işkenceleri dile getirdi. İnsanlığın yüz karası bu
eylemin sahipleri ise karanlıkta kaldılar; en fazla, duruşmalarda savunma
satırlarının arasında sıkıştılar. Ve bugün Türkiye’de ilk kez, bir
‘sorgulamacı’ karanlıktan çıkarak işkenceyi neden, nasıl, kimlere yaptığını Nokta’ya anlattı.”
Birçok şeyin yasak olduğu, birçok şeyin yazılamadığı 12
Eylül dönemi sona ermişti. Artık o rahatlıktan mı yoksa Sedat’ın gerçekten
çektiği vicdan azabından mı? Bilemem ama her zaman gözlerinin için gülen bu
arkadaşımızın bir “işkenceci” olmasına şaşırmıştım.
SEDAT CANER’İN ÖLÜM HABERİ
Yoğun bir günde olduğum 8 Temmuz Çarşamba günü yine ortaokuldan sınıf arkadaşımdan mesaj geldi; “Sedat Caner arkadaşımız bugün Hakk’ın rahmetine kavuştu. Yarın İzmit’te defnedilecek. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun inşallah..” diye.
Duygularım karmakarış oldu. Üç gün sonra böyle bir yazı kaleme alma gereği duydum. Önce Nokta Dergisi’nden Can San ve İpek Çalışlar’ın Sedat’la yaptıkları söyleşiyle devam edeceğim, sonra da ne zaman tekrar karşılaştığımı anlatacağım.
San ve Çalışlar soruyor, Sedat Yanıtlıyor. Sedat, işkence suçundan mahkûm olduğunda o zamanın Adalet Bakanı Necat Eldem’in yakın korumalığını yaptığını söylüyor.
Caner, mahkum oldukları davanın, Kahramanmaraş Emniyet
Müdürlüğü’nde görevli polis memurları Hüseyin Gülersönmez ve Mustafa Yazıcı ile
birlikte 22 Mayıs 1982 yılında Gaziantep’deki evinden alıp, “Gaziantep
Sorgulama Merkezi”nde çırılçıplak soyulup, elleri arkasından bağlanıp,
“Filistin askısı”na asılan 27 yaşındaki Cennet Değirmenci davası olduğunu
belirtiyor. Ancak bu olayda ne kendisinin ne de Mustafa Yazıcı’nın suçunun
olmadığını vurguluyor Sedat, şunları ifade ediyor:
“Cennet Değirmenci, Devrimci Halkın Birliği kuryesi
olaraktan geçiyordu. Gaziantep Düztepe’ye örgütün evine gittiğimizde Cennet
Değirmenci’yi evde yakaladık. Örgüt evinde yapmış olduğumuz aramalardan sonra
aldık Antep sorgulama binasına getirdik.
Üçümüz sorgulamayı yapacaktık. Emniyet Amiri Hüseyin
Gülersönmez, kendisinin orada kalıp Cennet Değirmenci’yi sorgulayacağını, bizim
de örgüt evine tekrar gidip hücre kurmamızı söyledi. Ve biz Mustafa Yazıcı ile
geri döndük. Grup amiri olan Hüseyin Gülersönmez’i orada bıraktık.
Biz oradan çıkarken Cennet Değirmenci’yi soymuş, Filistin
askısına alıyordu… Sabaha karşı üç buçukta tekrar sorgulama yerine geldik.
Sorgulama grubunda aşağıda görevli arkadaş, ‘Yukarıya çıkıp bir bakın, siz
gittiğinizden beri bu adam kızı vıyaklattırıp duruyor, gebertecek onu’ dedi.”
CENNET DEĞİRMENCİ’NİN İŞKENCEDE ÖLMESİ
Sedat, yukarıya çıktıklarında içeriden kapının kilitli olduğunu kaydediyor, şöyle devam ediyor:
“Açtı, girdik. Bir de baktık içeride Cennet Değirmenci’ye
suni teneffüs yaptırıyor. ‘Ne oldu buna diye sorduğumuzda Mustafa Yazıcı ile
ikisi kollarına girdiler. Ben de arabanın yanına indim. Getirdiler kızı arka
koltuğa oturttular. Ben hastaneye doğru yöneldim. Hüseyin Gülersönmez hastaneye
gitmeyeceğimizi hemen Maraş’a döneceğimizi söyledi. Bunun üzerine Maraş’a
dönmek için yola koyulduk… Narlı’ya geldiğimiz sırada kızın arka koltukta hiç
kımıldamaması dikkatimi çekmişti. Cennet Değirmenci ölmüştü.”
Üst düzey yetkililere haber verdiklerinde; “Hastaneye
götürün yolda ölmüş gibi yapın” dendiğini söyleyen Caner, şunları söylüyor:
“Maraş Devlet Hastanesi’ne gittiklerinde nöbetçi doktor,
kadının ölmüş olduğunu ve kabul edemeyeceğini söyledi. Biz de aldık,
doğum evinin altındaki morga götürdük. Ertesi gün saat 10 sıralarında otopsiye
savcı girdi. Fakat savcıyı kimse tanımıyordu. Yeni göreve başlamıştı. Ve ilk
nöbetiydi. Doktor ise eskiydi… Savcıdan korkusuna ilk tutulan otopsi raporu,
‘cebir, şiddet nedeniyle ölüm’ olarak yazıldı. Çünkü savcı doktordan
çekiniyordu. Doktor da savcıdan çekiniyordu. İkisi de birbirini tanımıyordu.”
İşkencenin bir raporla “belgelenmesi” sorgucular üzerinde
bir şok etkisi yapar. Sedat Caner; “Diğer karşılaştığımız olayların tam tersine
bir olaydı. Kapatılabilecek bir durumu yoktu” diyor ve tepkisinin şöyle olduğunu
söylüyor:
“Kim yaptıysa cezasını çeksin… Hüseyin Gülersönmez yaptı,
cezasını çeksin dedim.”
Üç polis Cennet Değirmenci’nin ölümüyle ilgili ifadeler verir.
Üçü de aynı ifadeyi verir. Caner; “Bize söz verdiler. ‘Sizi bu işten
kurtaracağız’ dediler” diyor.
1983 yılı Mayıs ayında Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep,
Adıyaman, Hatay, İçel illeri Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri
Mahkemesi’nde Cennet Değirmenci’nin ölüm olayı ile ilgili kamu davası açılır.
Mahkeme, 27 yaşındaki kumral, güzel, kültürlü Cennet Değirmenci’nin “Kollarından tutup evden çıkardıkları sırada direndiği ve arka üstü düştüğü, beyin kanamasının bu esnada meydana geldiği” iddiasını ikna edici bulmaz. Mahkeme üç sanığın “görevleri esnasında asli faili belli olmayacak surette ölüme sebep olmaktan” onar yıl hapsine karar verir. Ancak bu ceza, “geçmişteki sabıkasız halleri, varit olan ahlaki temayülleri ve savunma tarzları” gibi hafifletici nedenlerle indirilir. 1984 Şubatında, dörder yıl beşer ay onar gün hapis cezasına çarptırılırlar. Duruşmada üçü de hazır olmaz. Gıyaplarında okunan bu kararın Yargıtay tarafından da onaylanması üzerine kayıplara karışırlar.
Sedat Caner, tam iki yıl sonra yeniden ortaya çıkar ve
Nokta’ya “Her şeyi anlatmak istiyorum” diyerek, anlatır. O zamanki işkencenin
türleri olan “Filistin askısından”, “Tazyikli sudan”, “Kasap askısından”,
“Kaplumbağa hücresinden”, “Şap katılmış tuzlu peynir yedirmeden”, “Cop-şişe
sokmadan”, “Fosseptik çukurundan”, “Ameliyat masasından”, “Toplu işkenceden”,
“Çarmıhtan” ve “Falakadan” bahseder.
Nokta’ya özel hayatıyla ilgili açıklamalar da yapar Sedat
Caner. Caner, eşiyle İstanbul-Heybeliada Senatoryumu’nda yatarken tanıştığını,
iki çocuğu olduğunu, anne-babasının 8 yaşındayken ayrıldıklarını, annesinin
sanatçı Safiye Ayla’nın eşi Şerif Muhittin Targan’ın ağabeyi tarafından
evlatlık alındığını, Beyoğlu Ticaret Lisesi’nde okurken boykot yaptıkları için
gözaltına alındığını, okul müdürüne küfür etmesi yüzünden karakola
götürüldüğünü ve coplandığını da anlatır.
İETT’de çalışırken, maaşı yetmediği için 1978 yılı Ağustos ayında Etiler Polis Okulu’na girdiğini, babasının da polislikten ayrılma olduğunu söyleyen Caner, anlatımlarına özetle şöyle devam eder:
“Benim polislikte ilk görevim Kadıköy Mimarlık
Mühendislik’teydi. Ama Maraş olayları çıkınca 35 kişilik bir grupla
Kahramanmaraş’a gönderildik. Eşim doğum iznindeydi. Eşim benden iki ay sonra
Kahramanmaraş’a geldi. Benim şey… İşte, ilk işkencem Maraş’ta oldu. Bertis
Köyü’nde 45 yaşında bir erkekti. Şahıs bir şey itiraf etmedi. Ne mi hissettim?
Valla insan o durumda bir şey düşünemiyor. Zaten adam öldürmüş adamlar gözüyle
bakıyorduk onlara.”
İstanbul’daki bir göreve götürmek istediklerinde ikinci
çocuğu kızı dünyaya geldiği için gitmek istemediğini, ikna edilerek
götürüldüğünü, Maraş’a döndüğünde çocuğun 13 aylık olduğunu söyleyen Sedat
Caner, Edirne, Çanakkale, İzmir, Ankara, İstanbul, Balıkesir gibi illerde
dolaştıklarını, toplam 25 kişiye işkence yaptıklarını belirtiyor. Caner, şöyle
diyor:
“Doğum sırasında göreve gideceğimi eşime söylememiştim.
Tanıdık bir ebe vardı. Ona haber bıraktım. Pazar gezmemiz, akşam dostumuz,
ziyaretimiz filan olmuyordu. İzinli olduğum zaman da pek yoktu. Yaz tatiline
bir sefer gittik. 1982’de tayinim çıktığında senelik iznimi aldım. O zaman
eşimle birlikte İstanbul’a geldik.
Karımla aram Maraş’tan ayrılıncaya kadar iyiydi. Ama benim
ağabeyine yaptıklarımı öğreninceye kadar… Benim bir takım olaylara karıştığım
kayın biraderim tarafından anlatıldı kendisine. Ben kayınbiraderime de işkence
yaptım… Ailem işkence yaptığımı kayınbiraderimin olayından sonra öğrendi.
Kayınbiraderim beni sesimden dolayı tanımış.”
ARKADAŞIMI DA YAKALAYAN SEDAT
Sedat Caner’le ilgili asıl ilginç olayı en sona bıraktım. Gazetecilik Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nda okurken tanıştığım arkadaşım Kahramanmaraşlı Ali Arabul’u da İstanbul’a gelip gözaltına alandı Sedat…
Şöyle ki, arkadaşım Ali, 1978 Kahramanmaraş katliamı
sırasında mahalleri Yörük Selim’i nasıl yiğitçe savunduklarını, halkı
katliamdan en az kayıpla nasıl koruduklarını, bu nedenle halkın bu olaylardan
sonra kendilerine sempatiyle baktığını anlatırdı.
Ali Arabul,
İstanbul-Taksim’deki Aspen meyhanesinde barmenlik yapıyordu. Bazı günler
okula geliyordu. Ben de Ali’ye yakın bir yerdeki muhasebe bürosunda
çalışıyordum. Öğlen arasında veya akşam çıkışında bazen yanına uğrardım.
İşte bu Ali arkadaşımın akrabası (kardeşi ya da yengesi)
ile Sedat’ın eşi Kahramanmaraş’ta aynı hastanede görev yapıyorlarmış. Bu
nedenle de Sedat ile Ali zaman zaman buluşup, tavla oynarlarmış.
Ali aranır olunca, Ali’yi bulma görevi “tavla arkadaşı” Sedat
Caner’e verilmiş. Hastanede Sedat’ın eşiyle birlikte çalışan yengesi-kardeşi
gözaltına alınır. Ali’nin yerini söylemesi için baskı yapılır; işkence edilir.
Bir bacağı işkencede kırılır.
Yıllar sonra bir gün Şehzadebaşı’nda, Beyazıt-Kapalıçarşı
üzerinden Anadolu Ajansı’na işime giderken arkamdan birisi; “Süleyman Boyoğlu” diye seslenmez mi!.. Dönüp
baktım, ortaokuldan sonra hiç görmediğim, Nokta dergisinde ve birkaç gazetede
“İşkenceci Polis” diye lanse edilen Sedat… Yanıma yaklaştı, tokalaştık.
Cağaloğlu’na kadar yürüdük, konuştuk.
Arkadaşım Ali Arabul’u neden ve niçin gözaltına aldığını,
kardeşine-yengesine neden işkence yaptıklarını sordum. Böyle bir şey yapmadığını,
bizzat kadının işkencede kırılan ayağını Tozkoparan’daki annesinin evine
getirip iyileştirilmesine yardımcı olduğunu, ondan sonra Ali Arabul’u alıp
Maraş’a döndüklerini anlattı.
Ali Arabul’la Yörük Selim Mahallesi’ndeki kahvede neler
konuştuklarını nasıl tavla oynadıklarını 20-25 dakikalık yol boyunca konuştuk.
Sedat; “Ali Arabul’u bulmam için çok baskı altındaydım. Ali’yi bulmak
zorundaydım” demişti.
Anadolu Ajansı önüne geldiğimizde bana yakın bir yerde bir
büroda çalıştığını söyledi. O yoluna devam etti, ben ajanstaki işime döndüm.
Sedat Caner’le bazı toplantılarda ve etkinliklerde de
karşılaştık. Bu karşılaşma ve görüşmelerimizde Sedat’ı çok olgunlaşmış, hayattan
iyi dersler çıkarmış biri olarak görmüştüm.
Ne diyeyim! Sedat Caner artık yok. Benim onu affedecek bir
durumum yok. Onu işkence yaptıkları affetsin… Sedat’ı hep ortaokuldaki gibi
afacan, gözlerinin içi gülen, muzip, esprili bir arkadaş olarak hatırlamak
istiyorum, o kadar...
(Süleyman Boyoğlu)
Not: Ben de Sedat’la
bir görüşme girişiminde bulundum. Tozkoparan’da onu tanıyan bir arkadaşım
vasıtasıyla, ama çalıştığım gazetede kadrom bile yoktu, “emanet” gibi
duruyordum, görüşmemizi ve söylediklerini çarpıtabilirler diye vazgeçtim.
1 Temmuz 2026 Çarşamba
1980 ÖNCESİ SOL YAYINLAR
SOL YAYIN YÖNETİCİLERİNE 8 BİN YIL CEZA
İLHAMİ SOYSAL’IN
VERİLEN CEZALARA İSYANI
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Gençlik Kolları’nın 1978 yılı Ekim ayı bülteninde
yayınlanan bir araştırmaya göre, “sol
kesim”in 80’ne yakın gazete ve dergi yayınladığı görülüyor…
Bundan tam 34 yıl önce (1992) yılında Balıkesir-Ayvalık’ta
trafik kazasında hayatını kaybeden usta gazeteci-yazar İlhami Soysal da, 12 Eylül 1980 askeri darbe sonrası tutuklanan
gazete ve dergi yöneticilerine verilen cezaları, 1988 yılında Milliyet
gazetesindeki köşesinde ele alır… Soysal, sol dergi ve gazete yöneticilerine
verilen toplam 8 bin yıla yakın cezalar karşısında şaşkınlığını ve üzüntüsünü
gizlemez; “Ne bunlar? Neyin cezaları?” diye isyan eder…
Bugün de CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarda birçok
belediye başkanı ve yüzlerce çalışanı “yolsuzluk ve usulsüzlük yaptıkları”
suçlamasıyla gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, haklarında akıl almaz yıllara
varan cezalar isteniyor. Benzer şekilde gazeteciler de yaptıkları haberler
nedeniyle gözaltına alınıyor, aylar süren tutukluluk sonrası yargı önüne
çıkarılıyorlar. Yani 1980’li yılları aratmayan benzeri uygulamalarla,
olağanüstü bir dönemden geçiyormuşuz gibi aylar süren yargılamalar yapılıyor…
Milliyet gazetesinde 9 Ekim 1978 tarihinde yayımlanan
haberde; “CHP İstanbul Gençlik Kolları’nın ekim ayı bülteninde yayınlanan bir
araştırmaya göre, sol kesimde 80 gazete ve dergi yayınlanmaktadır” deniliyor.
Gençlik Kolları’nın açıklamasında, o dönem Türkiye’de
resmi, yarı-resmi, ideolojik-politik bir yayın organı olmayan tek partinin CHP
olduğu belirtiliyor ve parti merkezinin eğitim ve yayın sorununu yerine
getirmesi isteniyor, şunlar vurgulanıyor:
“Yayın organının veya eğitimin merkezi sorumlu kurullar
tarafından üstlenilmesi çok önemlidir.
Partimizin merkezi ve sorunlu olarak birçok konudaki
görüş, tahlil ve yorumları açıklığa kavuşturulmamışken, bu konuda yayın yapma
hakkı illere ve başka kişilere devredilmemelidir.”
Gençlik Kolları açıklamasında; “Bilinen bütün bu gerçekler
nedeniyle, yayın ve eğitim sorunu-doğrusuyla, yanlışıyla, sevabıyla, günahıyla
merkezi olarak yürütülmelidir...” denilerek, Türkiye’de sol grupların
çıkardıkları yayın ve eğilimleri şöyle sıralıyorlar:
TÜRKİYE İHTİLALCİ
KOMÜNİST PARTİSİ (TİKP) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:
1-Aydınlık (Aylık)
2-Aydınlık (Günlük gazete)
3-Halkın Sesi (Aydınlık günlük gazete ile birleşti, yayın
hayatına son verdi)
4-Partinin Yolu (Aylık)
5-Halkın Yolu (Haftalık-Yayın hayatına son verdi TİKP
saflarına geçti)
6-Halkın Kurtuluşu (Haftalık gazete)
7-Halkın Kurtuluşu Yolunda Gençlik
8-Parti Bayrağı (Aylık)
9-Yoldaş (HAWAL) (Gizli yayın)
10-Güney (Aylık sanat dergisi-Arnavutluk Emek Partisi
(AEP) doğrultusunda)
11-Eğitimli Gençlik (YDGF doğrultusunda-Eğitim Enstitüleri
için.)
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
(TİP) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:
12-Çark Başak (TİP’in resmi yayını)
13-Yürüyüş (Haftalık)
14-Yurt ve Dünya (3 aylık)
15-Genç Öncü
16-Görev
TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ (TSİP) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:
17-İlke (Aylık)
18-Kitle (Haftalık)
19-Sosyalist Gençler (SGB doğrultusunda)
20-Genç Sosyalist (SGB doğrultusunda)
21-Yeni Genç İşçi (15 günlük)
22-Gerçek (Haftalık siyasi gazete)
23-Kadın Dayanışması (Barış, Demokrasi, Eşitlik
Mücadelesi-Parti yönetimi ve muhalefeti yayınları olarak)
TEP DOĞRULTUSUNDA
YAYIN YAPANLAR:
24-Emekçi (Aylık)
25-Bağımsız Türkiye (Haftalık)
26-Proleter (Parti yönetimi ve muhalefeti yayınları
olarak)
VP DOĞRULTUSUNDA
YAYIN YAPANLAR:
27-Sosyalist (Haftalık)
28-Devrimci Derleniş
29-İşçi Sınıfı Yörüngesine Çağrı (Aylık)
30-Vatandaş (Aylık)
31-Kıvılcım (İki aylık-Parti yönetimi ve muhalefeti
yayınları olarak, Dr. Hikmet Kıvılcımlı doğrultusunda)
SDP DOĞRULTUSUNDA
YAYIN YAPANLAR:
32-Sosyalist Yarın (Haftalık-İbrahim Kaypakkaya
doğrultusunda)
33-Halkın Birliği (Haftalık)
34-Halkın Ormanı (Orman Köylüleri için)
35-Devrimci Ses
36-Partizan (AEP doğrultusunda)
37-Devrimci Demokrat Gençlik
DEVRİMCİ DEMOKRAT
GENÇLİK (DEVRİMCİ HALK KÜLTÜR DERNEĞİ) DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:
38-Roja Welat (Türkçe-Kürtçe-15 günlük)
39-Özgürlü Yolu (Aylık)
ASDK-DER
(ANTİ-SÖMÜRGECİ DEMOKRATİK KÜLTÜR DERNEĞİ-TÜM DEV-GENÇ) DOĞRULTUSUNDA YAYIN
YAPANLAR:
40-Devrimci Yol (15 günlük)
41-Devrimci Gençlik (15 günlük)
42-Liseli Dev-Genç
43-Dev-Genç (Bağımsızlık ve Demokrasi Mücadelesinde)
“KURTULUŞ” SİYASETİ
DOĞRULTUSUNDA DEVRİMCİ GENÇLER ÖRGÜTÜ (DEV-GÖR) VE DEVRİMCİ ÖĞRENCİLER BİRLİĞ
(DÖB) YAYIN YAPANLAR:
44-Kurtuluş Sosyalist Dergi (KSD)-Aylık
45-Kurtuluş İçin İleri (15 günlük)
46-Kurtuluş (Aylık)
47-Cephe (Emperyalizme ve Oligarşiye karşı-15 günlük)
48-Sürekli Devrim (Aylık)
TROÇKİST
DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:
49-Devrimci Militan (Aylık)
50-Birikim (Aylık-Sosyalist Kültür Dergisi)
51-Tek Yol Devrim (Antalya’da çıkan bölgesel yayın)
52-İşçi Davası (Zonguldak’ta çıkan günlük gazete)
53-Emeğin Kurtuluşu Yolunda IŞIK
54-Devrimci Halkın Yolu (Kapanan Halkın Yolu’na karşı
olanların çıkardığı, devam ettirdiği yayın)
55-Devrimci Teori (Devrimci Halkın Yolu gazetesinin aylık
eki)
56-Yeni Ülke (3 aylık siyasi dergi)
TOPLUMSAL İLERLEME
DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPAN:
57-İlerici Yurtsever Gençlik (İGD doğrultusunda-15 günlük)
58-Liseli Gençlik (İLD doğrultusunda)
59-Kadınların Sesi (İKD doğrultusunda)
60-Ürün (Aylık)
61-Barış ve Sosyalizm Sorunları (Aylık)
62-Katkı (Türkiye Komünistlerinin fikir dergisi-Aylık)
63-Sosyalizm-Teori ve Pratik (Aylık çeviri dergisi
Ankara-Novosti Pres ajansı)
64-Atılım (TKP MK organı-Almanya ve İngiltere baskısı)
65-İşçinin Sesi-İngiltere Türkiyeli İlericiler Birliği
yayın organı
66-Öğrenci Gençlik-aylık-İngiltere Türk Öğrenci
Federasyonu Yayın Organı
67-İlerici Kadın (Aylık-İngiltere Türkiyeli Kadınlar
Birliği yayın organı
68-Yeni Çağ (Aylık-yurt dışı-Genç Emekçiler Birliği-GEB
doğrultusunda)
69-Emeğin Birliği-aylık-Fabrikalar, tarlalar, siyasi
iktidar her şey emeğin olacak)
70-Emeğin Birliği (Yaşasın İşçilerin, yoksul köylülerin,
gençliğin devrimci mücadele birliği-aylık kitle gazetesi)
DEMOKRATİK SOL
DOĞRULTUSUNDA YAYIN YAPANLAR:
71-Özgür İnsan (Aylık)
72-Özgür Toplum (Haftalık-Demokrasi için toplumcu düşün
olarak çıkıyor)
73-Özyönetim-aylık-Ankara
74-Halk İktidarı-İstanbul
75-Demokrasi İçin Toplumcu Düşün-aylık-Ankara
76-Umut (15 günlük)
77-Tartışma (Aylık-İstanbul-DSDF Demokratik Sol Dernekler
Federasyonu yayın organı
78-Demokratik Sol Bildirge (Aylık-Ankara)
DAYAK VE SAYI
Balıkesir-Ayvalık’ta 22 Eylül 1992 tarihinde geçirdiği
trafik kazası sonucu yaşamını yitiren gazeteci-yazar İlhami Soysal, 12 Ekim 1988’de Milliyet gazetesindeki köşesinde;
“Dayak ve Sayı” başlıklı bir yazı kaleme alır.
İlhami Soysal, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası “sol
yayın” yapan gazete ve dergi sahip ve yöneticilerine istenen bin yılı aşkın
hapis cezasına adeta isyan eder:
“Yedi yüz kırk sekiz yıl altı ay hapis… Altı yüz altmış
bir yıl iki ay hapis… Yüz otuz yıl hapis… Kırk iki yıl hapis… Kırk bir yıl
hapis… Yirmi üç yıl on ay hapis… Ne bunlar? Neyin cezaları?
Sonra da demokrasi… Sonra da insan hakları özgürlük,
Batı’yla bütünleşme falan ha… Hadi canım siz de! Ya da son günlerin moda
deyimiyle: Hayret bir şey!..” diye öfkelenir.
Nasıl öfkelenmesin İlhami Soysal, 1966 yılında Akşam
gazetesi Ankara temsilcisiyken yazdığı yazılar nedeniyle kaçırılıp dövülür.
1972 yılında İstanbul’da “kontrgerilla” elemanlarınca kaçırılıp, 26 gün işkence
edilir.
Soysal, bu cezalar; “1980 öncesinde Balgat’ta rasgele bir
kahveye girip tabancalarla orayı tarayıp bir sürü insanın ölümüne neden olan
‘Balgat Katliamı’ sanıklarının cezaları mı? Değil…” der ve şöyle devam eder:
“Bahçelievler’de bir evdeki TİP’li yedi genci bağlayıp
boğazlayan kanlı katillere verilen cezalar mı? O da değil…
İstanbul Üniversitesi önünde gençlerin üzerine bomba
atanlara verilen cezalar mı? Hayır o da değil…
Prof. Dr. Cahit Orhan Tütengil’i, Prof. Dr. Bedri
Karafakioğlu’nu, yazar Ümit Kaftancıoğlu’nu, DİSK’in eski genel başkanı Kemal
Türkler’i, eski bakanlardan Gün Sazak’ı, diş doktoru Sevinç Özgüner’i,
Malatya’nın eski belediye başkanı ve eski milletvekili Hamit Fendoğlu ile
çocuklarını ve torunlarını bombalı pakatle öldürenlere verilen cezalar mı?
Maraş’taki soykırımı, Çorum’daki kardeş kavgasını yaratanlara biçilmiş cezalar
mı? Hayır bu da değil…”
“Ülkeyi çağ dışı karanlıklara sürükleyen, laikliği, eğitim
birliğini, insan haklarını ortadan kaldıran, devletin görevlilerinin kökü
dışarıda kimi kuruluşlarca maaşa bağlanmasını sağlayan, bu yolda kararlar alıp
imzalar atanlar, ahbap çavuş ilişkileriyle falan dostunun sözüne güvenip ülke
güvenliği için hayati önemde önlemlerle son verip sonra aldatıldıklarını
gördüklerinde ne diyeceklerini bilemeyenlere biçilmiş cezalar mı?.
Yok canım olur mu hiç öyle şey? Peki ülke ekonomisini
batıranlar, enflasyonu yüzde seksenlere fırlatanlar, ulusal bir kurtuluş savaşı
sonrasında kan ve can pahasına kaldırılmış kapitülasyonları yeniden
hortlatanlar, hayali ihracatçılar, karaborsacılar, silah tüccarları, banker
faciasını yaratanlar için mi bu cezalar?”
VERİLEN CEZALAR DÜŞÜNCELERİ AÇIKLAMAYA
İlhami Soysal; “Gene bilemediniz… Bilemezsiniz de” diyip yazmaya devam eder:
“Efendim bu cezalar, üç-beş bin bile sattıkları kuşkulu,
etkinliklerinin ne olduğu hep sorulabilecek kimi sol dergilerin yazı işleri
müdürlerine biçilmiş hapis cezalarının bir bölümü. Evet, ortada silah, kan,
ateş, barut falan yok. Sadece ve sadece yazı çizi, düşüncelerini açıklama ve bu
açıklamalara yardımcı olmak suçlarına verilen cezalar bunlar…
Halkın Kurtuluşu adlı derginin yazı müdürü Veli Yılmaz’a
biçilmiş cezaların toplamı yedi yüz kırk sekiz yıl altı ay ağır hapis… Aynı
derginin bir başka yazı işleri müdürü Osman Taş’a altı yüz altmış bir yıl iki
ay ağır hapis… Halkın Yolu yazı işleri müdürü Alaaddin Şahin’e biçilen ceza yüz
otuz yıl ağır hapis… İlerici Yurtsever Gençlik Dergisi yazı işleri müdürü Erhan
Tuskan’a biçilen ceza yüz yirmi üç yıl ağır hapis… Halkın Sesi gazetesi yazı
işleri müdürü Mustafa Tütüncübaşı’na kırk iki yıl, Bağımsız Türkiye ve Devrimci
Militan dergisi yazı işleri müdürü Mehmet Üzgen’e kırk bir yıl hapis…”
Soysal; “Hepsi bu kadar mı diyeceksiniz. Olur mu? Elbette
ki dahası da var” diyip listenin devamını sıralıyor:
“Savaş Yolu gazetesi yazı müdürü Candemir Özler’e 23 yıl
10 ay ağır hapis, Kitle gazetesi yazı işleri müdürü Bektaş Erdoğan’a 36 yıl,
Partizan dergisi yazı işleri müdürü İrfan Aşık’a 17 yıl, Kitle gazetesi yazı
işleri müdürü Feyzullah Özer’e 17 yıl 6 ay, Genç Sosyalist dergisi yazı işleri
müdürü Hüseyin Ülgen’e 12 yıl, 3 ay, Halkın Kurtuluşu dergisi yazı işleri
müdürü Nevzat Açan’a 21 yıl 7 ay, Birlik Yolu gazetesi yazı işleri müdürü Ali
Babuş’a 18 yıl, Sağlıkçının Sesi dergisi yazı müdürü Fuat Akyürek’e 10 yıl 8
ay, Özgürlük gazetesi yazı müdürü Mustafa Çolak’a 9 yıl 3 ay, Halkın Kurtuluşu
dergisi yazı işleri Galip Demircan’a 15 yıl, Güney Kültür ve Sanat dergisi yazı
yazı müdürü Ersan Sarıkaya’ya 7 yıl 6 ay, Halkın Sesi gazetesi yazı müdürü
Fikret Ulusoydan’a 66 yıl, Halkın Birliği dergisi yazı işleri müdürü Mete
Dalgın’a 30 yıl, Kıvılcım dergisi yazı müdürü Muhittin Göktaş’a 7 yıl 6 ay
hapis… Devrimci Proleterya dergisi yazı işleri müdürü Remzi Küçükertan’a 7 yıl
6 ay hapis…”
CEZASI SAPTANAMAYAN YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
“Bir de yediği toplam cezanın nereler vardığı saptanamayan Emeğin Birliği dergisi yazı işleri müdürü Hacı Ali Özer”in de bulunduğuna vurgu yapan İlhami Soysal, tüm bu gençlerin, bu cezaları yediklerini ve Türkiye’nin dört bir yanındaki hapishanelere dağıtıldıklarını, cezalarını çektiklerini belirtiyor. Soysal, şunları ifade ediyor:
“Ömrü yeten olursa, cezaları bitince salıverilecekler…
Bir de yargılananlar var. İşte onlardan da
saptayabildiklerimizin listesi:
“Semih Özal, Sayıl Silan, Müslim Çolak, Sadun Sönmez, Lemi
Akan, Muharrem Şemşek, Ahmet Taştan, Turgay Fişekli, Tamer Kayaş, Erol Gözmen,
Yalçın Yusufoğlu, Ayşe Nuran Saygılı, Erhan Taşkın, Işık Yurtçu, Ayhan Erkan,
Necdet Onur, İlhan Akalın, Uğur Tekin, Metin Çulhaoğlu, Yunus Er, Atilla Aksu,
Fatma Yazıcı…”
Soysal, daha adlarını saptayamadıkları, bu kadar daha yazar-çizer olduğunu, hepsinin de “yazı suçlusu” ve sol kesimdeki kalemler olduğuna dikkat çekiyor… İlhami Soysal, bu kadar büyük bir kitle oluşturmamakla beraber sağ kesimde de bir çok basın emekçisinin amatörce yazdıklarından çizdiklerinden dolayı hapishaneleri doldurduklarını kaydediyor, yazısını halen kendisiyle ilgili fıkralar anlatılan-yazılan “Kadı Karakuşi”nin adaletine gönderme yaparak bitiriyor:
“Şimdi bu listelere, bu cezalara bakıp da Kadı Karakuş’un
daha sanığı dinlemeden ve savunmasını almadan, ‘Yıkın şunu da atın yüz sopa’
demesi karşısında isyan eden sanığın ‘Sen ya hiç dayak yemedin, ya da sayı
saymasını bilmiyorsun’ demesini gelin de anımsamayın.
748 yıl hapis, 661 yıl 2 ay hapis, 130 yıl hapis… Sonra da
demokrasi… Sonra da insan hakları, özgürlük, Batı’yla bütünleşme falan ha… Hadi
canım siz de! Ya da son günlerin moda deyimiyle: ‘Hayret Bir Şey!’...”
Şimdi aramızda olmayan üstat Soysal, iyi ki bugünleri görmedi, eğer bugün yaşananları görseydi ve şahit olsaydı; “Vay ülkemin ve gazetecilerinin başına gelenlere” diyip sayfalar dolusu bir kitap yazardı...
GÜNAYDIN GAZETESİ’NDEN:
BUNLAR KİM?
Öte yandan, 3 Mayıs 1977 tarihli Günaydın gazetesi, “Fatih’in topundan, Barbaros’un türbesinden, camilerin duvarına kadar her yere yazılar yazan ve olaylar çıkaran grupların amaçlarını açıklıyoruz: Bunlar Kim?” başlığı altında “eylemci gruplar” tarafından yazılıp sokaktaki vatandaşın kimin yazdığını bilmediği ve anlamadığı sloganların sahiplerini açıklamış…
O sıralar sahibi Haldun
Simavi olan gazete, DEV-GENÇ’le
başlamış. Dev-Genç’in yayın organının adı Devrimci Yol olan haftalık bir
dergisi olduğunu belirtiyor, grubun amacını şöyle aktarıyor:
“Daha çok kitlesel gösteriler yaparak halkı devrimci
hareket içinde eğitmek gerekmektedir. Sovyetler Birliği emperyalist değil,
sadece revizyonisttir. Emperyalizmle yerli sermayedarlar içice girip bir blok
teşkil etmişlerdir ve özünde oligarşik bir dikta yönetimini sürdürürler.
Doğu’da ise Kürt halkına milli zulüm uygulanmaktadır. Türkiye’nin Milli
Demokratik Devrim sürecinden geçmesine gerek yoktur. Tek Yol Devrim’dir.”
Dev-Genç’lilerin attıkları sloganların ise; “Tek Yol
Devrim”, “Katil Oligarşi”, “Faşizme Ölüm Halka Hürriyet”, “141-142’ye Hayır”,
“Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Mücadelemiz”, “Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı
Kurtuluşa Kadar Savaş” ve “Doğuda Milli Zulme Son”.
Gazete sonra aşağıdaki gruplar ve amaçlarıyla devam
ediyor:
Halkın Kurtuluşu:
Haftalık Halkın Kurtuluşu adlı haftalık bir yayın organı
var. Grubun amacı:
Türkiye’de devrim, Latin Amerika tipi gerilla hareketleri
sürdürülmek suretiyle gerçekleşebilir. Doğuda yaşayan Kürtler ayrı bir halktır
ve bu halka karşı milli bir zulüm uygulanmaktadır. Bu halkın bağımsız bir
devlet olarak varlığını sürdürmesi gerekir. Türkiye’nin feodal yapısını
değiştirebilmek için sosyalist devrimden önce bir Ulusal Demokratik halk
devriminden geçmesi gerekmektedir.
Grubun duvar yazıları ise; “Faşizme Ölüm Halka Hürriyet”,
“Kurdara Azadi”, “Doğuda Referandum”, “Doğuda Milli Zulme Son”, “İşçiler
Sendika Yönetimine”, “Ne Amerika Ne Rusya Bağımsız Türkiye”, “Yaşasın Ulusal
Demokratik Halk Devrimi” ve “Sendika Ağalığına Son”dur.
Halkın Gücü:
Halkın Gücü adlı haftalık bir yayın organı var. Grubun
amacı:
Türkiye’de halk devrimi silahlı ayaklanma ile
gerçekleşecektir. Seçimlere ve parlamentoya dayalı mücadele halkın kurtuluşunu
sağlayamaz. Türkiye’nin toplumsal yapısında, toprak ağalarına dayalı, feodal
ilişkiler varlığını sürdürmektedir. Bu feodal ilişkilerin ortadan
kaldırılabilmesi için bir Milli Demokratik Devrim sürecinden geçilecektir. Bu
sürecin gerçekleştirilebilmesi için gerilla tipi hareketlerle kurtarılmış
bölgeler ele geçirilecektir.
Duvar yazıları; “Yaşasın Halk Savaşı”, “Sovyet Sosyal
Emperyalizmine Hayır”, “Kahrolsun Patron Ağa Devleti”, “Kürtlere Özgürlük”,
“İbrahim Kaypakkayalar Ölmez”, “Ağalık Düzenine Son”, “İşçiler Sendika Yönetimine”
ve “Kahrolsun Sovyet Sosyal Emperyalizmi”dir…
Halkın Yolu:
Halkın Yolu adlı haftalık bir yayın organı var. Amacı:
Türkiye’de halk devrimi ancak silahlı eylemle
gerçekleşebilir. Parlamenter ve seçime dayanan mücadele biçimlerine itibar
etmemek gerekir. Devrime giden yolda Milli Demokratik Devrim sürecinden
geçilmesi zorunludur. Toplumsal yapıda hâla ağırlığını sürdüren, feodal
ilişkiler vardır. Türkiye’de halk devrim hareketine katılmak için bir kıvılcım
beklemektedir. Bu kıvılcım kurtarılmış bölgeler yaratılarak sıçratılabilir.
Duvar yazıları: “Ne Amerika Ne Rusya”, “Kahrolsun Faşist
Diktatörlük”, “İş, Toprak Hürriyet Faşizme Nihayet”, “Kahrolsun Amerikan
Emperyalizmi ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi”, “Kürtlere Özgürlük”, “İşçiler
Sendika Yönetimine” ve “Bağımsızlık, Toprak, Özgürlük”…
Halkın Birliği
(İbrahim Kaypakkaya yanlıları):
Halkın Birliği adlı haftalık yayın organı var. Amacı:
Türkiye’de sosyalist devrim silahlı olacaktır. Türkiye halkları parlamenter
demokrasi ve seçimle kurtarılamaz. Türkiye’de kapitalist üretim ilişkileri
hâkim olmakla birlikte toprak ağalığına dayalı feodal ilişkiler de vardır. Bu
nedenle önce, toplum, bir Milli Demokratik Devrim aşamasından geçecektir. Bu
aşamayı sağlayacak iktidarın kurulabilmesi için, gerilla tipi eylemler sürdürülüp
kurtarılmış bölgeler ele geçirilmelidir.
Duvar yazıları: “Sovyet Sosyal Emperyalizmine Hayır”, “Ne
Amerika Ne Rusya Bağımsız Demokratik Türkiye”, “İbrahim Kaypakkayalar Ölmez”,
“İşçiler Sendika Yönetimine”, “Kahrolsun Sosyal Emperyalizm”, “Doğuda Milli
Zulme Son” ve “Kürtlere Özgürlük”…
Sosyal İlerleme
(Türkiye Komünist Partisi-TKP yanlıları):
İlerici Yurtsever Gençlik adlı haftalık, Ürün adlı da
aylık dergileri var.
Grubun amacı: Silahlı mücadele ve gerilla tipi eylemlere
karşıdırlar. Amerika’yı emperyalist bir ülke o Sovyetler Birliği’ni dünyada
sosyalizmin tek temsilcisi olarak görürler. Türkiye’de sosyalist mücadelenin
demokratik yollarla olacağına ve bu nedenle de demokratik hakların
genişletilmesi için mücadele verilmesi gerektiğine inanırlar. Türkiye Komünist
Partisi adlı örgütün, Türkiye’de yasal olarak kurulabilmesi için 141-142’nci
maddelerin kaldırılmasını istemekte…
Duvar yazıları: “Bağımsızlık, Demokrasi ve Toplumsal
İlerleme savaşımında ileri”, “NATO’ya CENTO’ya Hayır”, “Faşizme Geçit Yok”,
“141-142’ye Hayır”, “Bütün Ülkelerin İçileri Birleşin”, “Analar Doğurur
Faşistler Öldürür”, “İleri Demokratik Bir Düzen”, “İşçi Sınıfının Partisine
Özgürlük” ve “Yaşasın Proleterya Enternasyonalizmi”…
Mihriciler (Mihri
Belli yanlıları):
EMEK adlı aylık bir dergi ile Bağımsız Türkiye adlı bir
haftalık dergileri var.
Grubun amacı: Türkiye’de sosyalizmin gerçekleşebilmesi
için toplumun önce bir Milli Demokratik Devrim sürecinden geçmesi
gerekmektedir. Bu sürecin yaşanabilmesi için işçi ve köylülerin öncülüğünde
iktidarın ele geçirilmesi gerekmektedir. İktidarı ele geçirmek için işçi ve
köylüler birleşecekler, hatta emperyalizmin baskısı altında olan yerli sermaye
sınıfı bile işçilerin yanında saf tutacaktır. Çeşitli sınıfların bir araya
gelmesiyle oluşan iktidar Milli Demokratik Devrim yapacak ve Türkiye’de
sosyalizmi kuracaktır…
Duvar yazılar: “Bağımsız Türkiye”, “Kahrolsun Faşizm”,
“Gerçekten Tam Demokratik ve Bağımsız Türkiye”, “NATO’ya CENTO’ya Hayır” ve
“Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi”…
Aydınlıkçılar (Doğu
Perinçek ve Çin Cumhuriyeti yanlıları):
Aylık AYDINLIK, haftalık Halkın Sesi yayınları var. Grubun
amacı: Amerika olduğu gibi Rusya da emperyalist amaçlarla hareket etmektedir.
Savaş her ikisine karşı da verilmelidir. Türkiye’de toprak ağalığına dayanan
feodal ilişkileri ortadan kaldırmalıdır. Toprak ağalarının topraklarına el
konulup, köylülere dağıtılması gereklidir. Doğuda yaşayan Kürtler ayrı bir
halktır. Ancak Türk halkı ile Kürt halkının mücadelesi ortaktır. Türkiye’nin
Sovyetler Birliği ile ekonomik ve kültürel alanda ilişki kurmasına kesinlikle
karşılar.
Duvar yazılar: “Ne Amerika Ne Rusya Bağımsız Demokratik
Türkiye”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi”,
“Yeni Çarlara Hayır”, “Yeni Çarlarla İşbirliğine Hayır” ve “Kürtler Üzerindeki
Milli Baskıya Son”…
Kurtuluş (Mahir
Çayan’ın görüşlerini savunan):
Bu gruba Kaçaroğlu Grubu da deniliyor. Kurtuluş adlı bir
aylık dergisi, İleri adlı bir haftalık dergisi var.
Grubun amacı: Gerilla tipi eylemler ve kurtarılmış
bölgeler yaratarak Türkiye’de devrimi gerçekleştirmek istemektedirler. Diğer
gruplardan farklı olarak Sovyetler Birliği’ni emperyalist değil sadece
revizyonist olarak nitelemektedir. Parlamenter ve seçime dayanan bir mücadele
biçimine inanmıyorlar. Türkiye’de Milli Demokratik devrim sürecine gerek
yoktur. Tek kurtuluş, Tek Yol Devrim’dir. Devrim gerçekleştiği zaman, toplum
süratle sosyalizmi kuracaktır. Devrimin gerçekleşeceği süreçte çeşitli evrelere
gerek yoktur.
Duvar yazıları: “Sovyet Revizyonizmine Hayır”, “Mahir,
Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa Kadar Savaş”, “Kahrolsun Oligarşik Dikta”, “ Doğuda
Milli Zulme Son” ve “Sovyet Revizyonizmine Son”…
PİM (Pahalılık ve
İşsizlikle Mücadele Derneği):
Sosyalist adlı haftalık bir dergisi var. Amacı: Türkiye’de
işçi sınıfı iktidarı genel grev ve kitlesel eylemler sonunda kurulabilir. Bu
nedenle, işçi direniş komiteleri örgütlenip, işçiler eylem içinde
eğitilmelidirler. Halka, işsizlik, pahalılık gibi somut sorunları ve onlara
sömürüyü anlatarak yaklaşmak gerekir. Hikmet Kıvılcımlı’nın çizgisinden yürümek
gerekir. Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik yapısını en iyi tahlil eden Hikmet
Kıvılcımlı’dır. Her şey onun kitaplarında vardır.
Sloganları: “Örgütsüz Halk Köle Halktır”, “Kahrolsun
Faşizm”, “Bağımsız Türkiye”, “Sosyalist Devrim”, “Genel Grev Hakkı”, “Herkese
İş Köylüye Toprak” ve “İşçiler Sendika Yönetimine”…
Emeğin Birliği:
Emeğin Birliği adlı yayın organı var. Grubun amacı:
Türkiye’deki mevcut iktidar Amerikan Emperyalizminin işbirlikçisidir. Onunla
bütünleşmiş ve organik bağlar kurmuştur. Türkiye’de, mevcut sermaye iktidarına
olduğu kadar Amerikan emperyalizmine karşı da savaşmak gerekir. Devrim,
kitlelerinin örgütlenmesi ve siyasal hayata ağırlıklarını koymasıyla
gerçekleşecektir. Devrimci hareket koşulların elverdiği biçimde, gerek silahlı
yolla ve gerekse demokratik hareketlerle gerçekleştirilecektir.
Duvar yazıları: “Kahrolsun Oligarşik Dikta”, “Kahrolsun
Amerikan Emperyalizmi”, “Bağımsız Türkiye”, “Kürt Ulusu Üzerindeki Milli
Baskıya Son” ve “Devrimciler Ölür Devrimler Ölmez”…
Proleter:
Proleter adlı haftalık yayın organları var. Amaçları:
Mihri Belli Grubu’ndan kopan bu grup, Türkiye’de, acil görevin bir Milli
Demokratik Devrim işçi sınıfının öncülüğünde olacak, sonra sosyalizme
geçilecektir. Türkiye, Amerikan emperyalizminin kesin sömürüsü ve boyunduruğu
altındadır. Bu boyunduruktan kurtulmak için kitlesel eylemler düzenlemek ve
işçi sınıfının partisini kurmak gerekir. Bu parti sosyalizme gidecek yolda
rehber olacaktır.
Duvar yazıları: “Tam Bağımsız ve Demokratik Türkiye”, “ Kahrolsun
Faşizm”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi”, “Bağımsız Türkiye”, “Herkese İş”,
ve “NATO’ya CENTO’ya Hayır”…
Devrimci Doğu Kültür
Dernekleri (DDKD):
Yayın organı Özgürlük yoludur. Grubun amacı: Doğu Anadolu
bölgesinin aslında Kürtlerin öz toprakları olduğunu ve burada bir Kürt
devletinin kurulması gerektiğini savunuyorlar. Türkiye’nin bu bölgeyi, sömürge
haline getirdiği ve Türk halkının Kürt halkını sömürdüğünü ileri sürüyorlar. Bu
sömürüye son vermek için Kürt halkının mücadele vermesi gerektiği ve bağımsız
bir devlet olması gerektiği belirtiyorlar. Kürt halkı bağımsızlığını kazanırken
Kürt milli burjuvazisini de yanına alacaktır. Kürt bağımsızlığı gerçekleşince
Kürt burjuvalarının hesabı görülecektir.
Duvar yazılar: “Kurdara Azadi” , “Kahrolsun Sömürgecilik”,
“Doğu’da Milli Zulme Son”, “Amerikan Emperyalizmine Hayır”, “Kürtlere Özgürlük”
ve “Her Türlü Sömürgeciliğe Paydos”…
Türkiye Halk
Kurtuluş Partisi Cephesi THKP-C(Mahir Çayan’cı grup):
Yayın organı yok. Grubun amacı: Türkiye’de sosyalist
devrim ancak silahlı ayaklanmayla gerçekleşebilir. Latin Amerika ülkelerinde
olduğu gibi, Türkiye’de de gerilla tipi mücadele başlatılmalıdır. Özellikle,
kentlerde gerilla tipi eylemler başladığında halk harekete geçecektir. Halkın,
harekete geçmesi için her türlü birikim ve neden hazırdır. Yeter ki hareketi
halka sıçratalım. Kentlerde, devrimci terör yaratıp, burjuvazinin yıkılmasının
ne kadar kolay olduğunu halka göstermek gerekmektedir.
Duvar yazılar: “Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa Kadar
Savaş”, “Tek Yol Devrim”, “Kızıldere’yi Unutmayacağız”, “Kahrolsun Oligarşik
Dikta”, “Çayan seni unutmadık” ve “Ulaşlar Ölmez”…
Komandolar (MHP’ye
yakınlığıyla bilinen):
Devlet adlı haftalık yayın organları var.
Grubun amacı: “Toplumda sağ ideolojinin gerçekleşmesini
istiyorlar. En az 100 milyon nüfuslu bir Türkiye’nin kurulmasından yanadırlar.
Bu yüzden de doğum kontrolüne karşıdırlar. Türkiye’de, komünizmin hızla
yayıldığını iddia edip komünist tehlikeye karşı silahlı mücadeleyi önermekte ve
silahlanmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışındaki Türklerin de
esaretten kurtarılarak Milli bayrak altında toplanmasını istemektedirler.
Sloganları: “Tanrı Türkü Korusun”, “İşçi Fabrikaya Ortak”,
“Vietnam Değil Türkistan”, “Başbuğ Türkeş”, “Kahrolsun Komünizm”, “Kızıl
Köpeklere Ölüm”, “Komünistler Moskova’ya” ve “100 Milyonluk Türkiye”…
Akıncılar (Milli
Selamet Partisi-MSP’ye yakın grup):
Yayın organı yok. Grubun amacı: Türkiye’de şeriata dayalı
bir devlet kurulmasından yanadırlar. Şiddet hareketlerine karışmaktan,
titizlikle kaçınmaktadırlar. Kur’an-ı Kerim esasına dayanan ve onu rehber
edinen bir toplumun kurulmasından yanadırlar. Türkiye’de, ahlakın özellikle
Atatürk ideolojisiyle büyük çapta dejenere edildiğine inanmaktadırlar. Ortak
Pazar’a karşıdırlar. Milli Sanayiye, Milli Tarıma, İslam Ortak Pazar’a dayalı
bir toplumdan yanadırlar.
Duvar yazıları: “Kurtuluş İslâm’dadır”, “ “Önderimiz
Kur’an’dır”, “Milli Ahlak, Milli Görüş”, “Yeniden Büyük Türkiye”, “Tek Yol
İslâm”, “Önce İman”, “Büyük Türkiye’ye Giden Yol İslâmdan Geçer”, “Önderimiz
Kur’an Yolumuz İslâm” ve “İşçi Fabrikaya Ortak”…
Bu arada, örgütler birbirlerinin özellikle geceleri
yazdıkları duvar yazılarına da müdahale ediyorlar.
“AP” yazan bir yazının başına S ekleyip “SAP” yapmak mı dersin, CHP’nin C’sini O
yapıp, P’sini de A yapıp “OHA” yazan
mı dersin, DİSK’in sonuna O ekleyip DİSKO
yazan mı dersin, MHP’nin H ile P’sini değiştirip bir de X işareti koyup MARX yapan mı dersin, MSP’nin M’sinin
önüne İ, P’sini A yazıp İMSAK yazan
mı dersin, TSİP’in T’sinin önüne ve sonuna A yazıp ATSİPA yazan mı dersin, bir mücadeledir alıp başını gitmiş..
(Süleyman Boyoğlu)
Not: Gazetelerden yararlanarak hazırladığım bu yazıda, 1980 öncesi gruplar, özellikle 1977 yılına kadar bilinen gruplar ve onlarla ilgili bilgiler ve yorumları aktarabildim. Bu tarihten sonra da birçok grup oluştu. 1977 sonrası kurulan örgüt ve yayınları konusunda bilgiler edinebilirsem, onları da bu blokta yayınlamak istiyorum.



.jpeg)





















