YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
3 Nisan 2013 Çarşamba
2 Nisan 2013 Salı
TARİHE VEDA...
Beyoğlu-Sıraselviler
Caddesi’nde bulunan yaklaşık 100 yıllık Majik
Sineması (1914 yılında sinema salonu olarak yapılan) ile bitişiğindeki
Maksim Gazinosu yıkıldı. Bu iki yerin yerine çok katlı otel ve ticaret merkezi
yapılacak.
Yukarıda
gördüğünüz fotoğrafı Mart ayının son günü çektim. Fotoğrafı çekerken 1979
yılına gittim. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nda (şimdiki
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi) okurken aynı zamanda da çalışıyordum.
Çalıştığım firma o yılların büyük boya fabrikalarından biriydi. Fabrikanın
muhasebe çalışanlarından bir kısmı (ben ve iki arkadaşım) Taksim-Kazancı Yokuşu’ndaki
(Osmanlı Sokak) Umum Sigorta Binası’nın üçüncü katında kiralanan bürolara
gönderildik.
Alt katımızdaki
bürolarda da çalıştığım şirketin yan kuruluşu bir boya fabrikası ile pazarlama
şirketi faaliyet gösteriyordu. Bu şirketlerde çalışanların bir kısmını Topkapı’ya
gelip gitmelerinden dolayı tanıyordum, tanımadıklarımla da kısa sürede
kaynaştık. Hatta Umum Sigorta binasının önündeki büyükçe balkonda öğlenleri küçük
plastik toplarla futbol maçı bile yapıyorduk. Bu toplarımız kimi zaman Maksim
Gazinosu’nun çatısına kaçardı ve maçı üzülerek sonlandırırdık.
Öğlen yemeğine
şirketin anlaştığı Emek Sineması’nın sokağındaki “Bap Cafeterya”ya; fırsat
buldukça da üçüncü sınıf öğrencisi olduğum Dolapdere’deki okuluma gidiyordum.
31 Mart Pazar
günü bu fotoğrafı çekerken yaklaşık üç yıl kadar çalıştığım eski büromu bir
süre hüzünle seyrettim…
(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman
Boyoğlu)
1 Nisan 2013 Pazartesi
30 Mart 2013 Cumartesi
TRT ANILARI...
Gürcan ARITÜRK
Kaseti eldeyken kızmıştı...
İstanbul'un ilçelerinde okul açılışlarını izlemişti TRT ekibi. Muhabir Çağatay Kudun'du. Üç okulun açılışını çekmişlerdi akşama kadar. O zamanlar TRT televizyonunda gündüz haberleri yeni başlamıştı, gündüz saatlerinde yeterince hazır görüntülü haber olmadığından da örneğin böyle okul açılışları grafikle yayınlanıyordu. Bu açılışlar da öyle olmuştu.
Çağatay Kudun, elinde okul açılışlarının kasetleri,
büroya döndüğünde, daha önce telefonla yazdırdığı okul açılış haberlerinin
grafikle yayınlandığını görünce çıldırdı, ”Madem görüntüsüz yayınlayacaklar da
bizi niye gönderdiler’, diye. Haber Müdürü Ali Kaptan "Çağatay kasetler elinde nasıl
yayınlasınlar" deyinceye kadar da siniri geçmedi.
29 Mart 2013 Cuma
ÖZGÜRLÜĞE MERHABA...
Evrim Yurteri'nin kişisel "Özgürlüğe Merhaba" adlı resim sergisi 13 Nisan tarihinde Caddebostan Kültür Merkezi'nde açılacak. Serginin açılışını Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk yapacak. Sergi 18 Nisan tarihine kadara açık kalacak.
27 Mart 2013 Çarşamba
24 Mart 2013 Pazar
ORTAKÖY'E KIYMAYIN EFENDİLER...
İstanbul
Büyükşehir Belediyesi zabıta ekiplerinin 21 Mart Perşembe günü sabaha karşı Beşiktaş
Belediyesi’nden habersiz Ortaköy meydanında bulanan “El Sanatları Pazarı”nı
yıkması tepkilere neden oldu.
Yaklaşık 30
yıldır bu meydanda hafta sonları tezgahlarında “el emeği göz nuru” hediyelik
eşya sattıklarını belirten tezgah sahipleri, Büyükşehir Belediyesi zabıta
ekiplerinin sabaha karşı 04.30 sıralarında yıkım yapmasına bir anlam
veremediklerini söylediler.
(Fotoğraflar: Ali Kılıç-Süleyman Boyoğlu)
22 Mart 2013 Cuma
ÂŞIK VEYSEL ANILDI...
(Fotoğraf: Şakir Palancıoğlu arşivinden)
Halk ozanı
Âşık Veysel Şatıroğlu, ölümünün 40. yılında (21 Mart Perşembe akşamı) İstanbul’da
Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda anıldı.
Anma
törenine Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden saat 18.00 sıralarında gazeteci Seraceddin
Zıddıoğlu birlikte gittim. Saat 19.00’da başlayacak törene İstanbul’un yoğun
trafiğini düşünerek zamanında yetişemeyebileceğimiz endişesiyle koşturmaya
başladık. Konser salonuna vardığımızda
saat de 18.50’yi gösteriyordu. Konserin kokteylin ardından saat 19.30’da
başlayacağını söylediklerinde boşuna koşuşturduğumuza üzüldük.
Zaman
geçirmek için biraz etrafı kolaçan ettik. Ardından anmanın yapılacağı salona
geçtik. Çocukluğumda Âşık Veysel’i hep annemin babası Adil Geniş dedeme benzetirdim.
Adil dedem de Yemen Cephesi’nde 7 yıl savaşıp esir kalıp döndükten (Üç yıl da
Kurtuluş Savaşı sırasında askerlik yapar) sonra gözlerini kaybetmişti. Yalnız, Âşık
Veysel’le hemen hemen aynı yaşlarda olan Adil Dedem’in de müziğe ilgisinin olduğunu yıllar sonra öğrendim. Annemin söylediğine göre Adil Dedem de çok iyi kaval çalarmış. Dedem aynı zamanda iyi bir anlatıcıydı. Yemen’de yaşadıklarını bir gün önce olmuş gibi çok net aktarırdı. Anlattıklarını neden not almadığıma ise hâlâ hayıflanırım...
Adil dedem ve annem İpek. Yıl 1975
Adil dedem ve annem İpek. Yıl 1975
Âşık
Veysel’le ilgili konuşmalar ve torunu Çiğdem Özer’e plâket verilmesinin ardından Can Dündar’ın hazırladığı belgesel gösterildi. Belgesel gösteriminden sonra Cengiz Özkan
saz arkadaşlarıyla enfes bir konser verdi. Cengiz Özkan’nın seslendirdiği
eserlerin tümü Âşık Veysel’e ait parçalardı. Ön sıralarda 60 ve 70’li yılların
fırtınalar estiren türkücüsü Nuri Sesigüzel ile TRT’nin şimdiki Türk Halk
Müziği şeflerinden Zafer Gündoğdu oturuyordu.
Nuri
Sesigüzel, Cengiz Özkan’a daha ilk türküsünde hayranlığını dile getiren sözler
sarf etmeye başladı. Özkan da ilgiye başıyla selam vererek karşılık veriyordu.
Sesigüzel, bir saatten fazla programını sürdüren Özkan’ın okuduğu bütün türkülere
hemen hemen eşlik etti. Hem de gözyaşları dökerek…
Özkan'a,
dinleyici koltuklarında oturan bizler de katkı sunduk. Bir ara dinleyicilerden
birisi Özkan’a “Kara Toprak...” diye bağırdı. Özkan, esprili bir şekilde “Acelen
ne?” diye yanıt verince gülüşmelere neden oldu. Daha sonra Özkan ve saz
arkadaşları bizi ak bulutların üzerinde uçurdu…
Gülseren halam ve ağabeyim Azamet'le Nuri Sesigüzel'i dinlediğimiz radyomuz...
Cengiz Özkan
ve arkadaşlarının programı saat 22.30 sıralarında son buldu. Kimse oturduğu
koltuktan kalkmak istemiyordu, ama program saati hayli uzadığından istemeyerek
yerlerimizden doğrulduk, çıkış kapılarına yöneldik. Zıddıoğlu, vestiyerden
paltosunu alırken Nuri Sesigüzel yanımızdan geçti. Zıddıoğlu’na:
- Seraceddin Bey ben Nuri Sesigüzel’i bekleyeceğim. Ona
bir çift söz söyleyeceğim, dedim.
NURİ SESİGÜZEL NİYE AĞLADI!..
NURİ SESİGÜZEL NİYE AĞLADI!..
Sesigüzel’in
dönüşünü bekledik. Tam önümüzden geçerken:
- Hocam birkaç dakikanızı rica ediyorum. Size söylemem
gereken birkaç sözüm var. Öncelikle çocukluğumda ben ve ailemin sizin
hayranınız olduğunu söylemek istiyorum. 60’lı yıllarda radyoda sizin
türküleriniz çalmaya başladığı zaman ben, küçük halam ve ağabeyim radyonun
başına çivilenir; 'Sarı Sabahlıkta Yakışmaz mı Anam Güzele' ve 'Durma Güzel Durma
Doldur' Testini ve 'Kara Kaş Gözlerin Elmas' türkülerinizi keyifle dinlerdik,
dedim.
Elini kalbinin üzerine götürerek:
- Allah razı olsun, dedi.
- Şimdi asıl söylemek istediğim konuya geleyim; Cengiz
Özkan’ı dinlerken büyük bir keyif aldığınızı, hayranlıkla dinlediğinize, hatta
gözyaşları döktüğünüze şahit oldum…
- Hem de ne gözyaşı… Bir sürü mendil ıslattım. Biliyor
musunuz ben Aşık Veysel’i yakından tanıdım ve konuştum. Anadolu’da bir yardım
konserinden sonra öğretmen oğlu beni büyük ozan Âşık Veysel’le tanıştırdı; İşte
dedi sana Nuri Sesigüzel’i getirdim’ dedi. Aşık Veysel bana ‘Ben seni radyodan
tanıyorum. Çok güzel sesin var. Ne mutlu ki bugün seninle karşılaşmak
mutluluğuna eriştim’ dedi. Ben de sizinle tanışmaktan çok mutlu oldum, dedim.
Sesigüzel'le sohbetimiz sırasında içimden ve daha sonra yolda
Seraceddin Zıddıoğlu ile yürürken:
-
Sanatçı dediğin işte böyle Nuri Sesigüzel gibi mütevazı olmalı, dedim ve
evlerimize doğru büyük ozanın dediği gibi "İnce Uzun" değil de “Karanlık bir yolda” yol aldık…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
21 Mart 2013 Perşembe
HİPODRUMU KADINLAR BASTI!
Futbol, basketbol, voleybol maçlarında kadınları görmeye alıştık peki ya at yarışlarında. Türk filmlerinde çocuklarının ilaç paralarını at yarışına yatıran babaları izlediğimizden midir bilinmez hipodromlar, kadınların uzak durduğu bir spor dalı oldu hep. Şimdi bu önyargıları bir kenara bırakıp, atları izleme zamanı…
Veliefendi Hipodromu, kadınlara pozitif ayrımcılığın uygulandığı ender yerlerden. Giriş ücreti erkekler için 2 TL, kadınlar için ise 1 TL… Hipodromda çok sayıda kadın görürseniz de şaşırmayın.
Bahman Gobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı adlı filmini izleyip atlara hayran kaldıysanız, PADOK adlı atların turladığı alanı görmeden ayrılmayın. Daha yakından görmek ve hatta onlara dokunmak istiyorsanız biraz arkadaki ahıra da gidebilirsiniz. Şansınız varsa seyisler, size yardımcı olacaktır.
“Atları da sevdim artık yarış oynamak istiyorum” diyorsanız önce yarışlarla ilgili bilgilerin yer aldığı bültenlerden edinmekte fayda var. Kum, çim ve toprak olmak üzere üç alanda koşan atlardan hangisinin şansının daha yüksek olduğunu bu bültenlerden öğrenebilirsiniz. Bu bültenlerde hangi atın en son ne zaman koştuğu yazıyor. Buna göre yorgun atlar yerine dinlenmişleri seçebilirsiniz. Ayrıca küçük bir tüyo; PADOK’ta hırçınlaşanlar genelde daha iyi koşuyor. Havanın nemli olup olmaması bile atları etkilediğinden koşuların sonuçlarını da değiştirebiliyor. Bunlara dikkat ettikten sonra sizi cüzi bir ödeme yaparak yarışları izleyebileceğiniz locaya alalım. Daha sonra elinizdeki kupona atların numaralarını sıralayın. Şansınız varsa sürpriz atı siz de bulabilirsiniz. Elbette oynarken çok da kaptırmayın. 5 TL’ye oynamak da yeterince eğlenceli. Kadınlar için uzun süre muamma olan “Ayrıl da gel” sözüne artık siz de hakimsiniz. İyi şanslar…
İki günde bir yapılan koşularda yarışan atların isimlerine de şaşırmayın. Ayşe, Fatma, Emine artık çok gerilerde kaldı. Şimdiki atlar, listelerde Last Poet, Close Related, Fast Ocean, Stella Gold gibi adlara sahip.
At yarışı oynamak istemiyorsanız da koşan atları izleyebilir, güzel havalarda hipodromun bahçesinde piknik yapmak için ayrılan yerlerde eğlenceli zaman geçirebilirsiniz. Geç saatlere kadar açık olan hipodromda ayrıca yabancı atların yarışacağı günleri kaçırmayın derim. Filmlerdeki görüntüleri aratmayan sahneler sizi alıp götürebilir. Binici çizmeleriyle 18. Yüzyıl İngiltere’sinden fırlamış kadınlar, Arap şeyhlerini yakından görebilirsiniz…
Berivan Tapan
20 Mart 2013 Çarşamba
İSTANBUL BAROSU GENEL KURULU...
TGC: “Gazetecilik özenle
yapılması gereken bir meslektir”
yapılması gereken bir meslektir”
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, İstanbul Barosu’nun Genel Kurul Toplantısı sırasında Akit Gazetesi’nin muhabiri Mehmet Özmen’in kürsüye çıkıp konuşmak istemesi ve düzenleme komitesi görevlileri tarafından zorla aşağı indirilmesiyle ilgili bir açıklama yaptı.
Cemiyetin açıklaması şöyle:
“Gazetecilerin görevi halkın gerçekleri öğrenme hakkına hizmet etmektir. Haberleştirmek için bulunduğu konunun tarafı olmak Türkiye Gazetecilik Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ne aykırıdır.
Bildirge’nin 13. maddesi 'Gazeteci, hangi konuda olursa olsun, elde ettiği bilgileri geniş biçimde yayın konusu yapmadan kendi yararına kullanamaz. Mesleğini, ne şekilde olursa olsun, (yasaların ve yönetmeliklerin kendisine tanıdığı hakların dışında) ayrıcalıklar kazanmak amacıyla kullanamaz' der.
Ayrıca bildirgenin özdeşleşme maddesi 'Gazeteci, uzmanlık alanı ne olursa olsun öncelikle gazetecidir. Polis muhabiri, polis veya sözcüsü, spor muhabiri kulüp yöneticisi veya sözcüsü, herhangi bir partiden sorumlu muhabir onun üyesi veya sözcüsü gibi davranmamalı ve bu yönde, yayın yapmamalıdır' diye gazeteciyi uyarır.
İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda Akit Gazetesi muhabiri Mehmet Özmen’in kürsüye çıkıp konuşmak istemesi bu maddelere aykırıdır. Aynı şekilde İstanbul Barosu Genel Kurulu’nu düzenlemekle görevli olan kişilerin gazeteciyi kürsüden zor kullanarak indirmeye çalışması da doğru değildir. Bu olaydan hareketle gazetecinin haber kaynaklarına, haber kaynaklarının da gazetecilere özenli davranması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyoruz.”
19 Mart 2013 Salı
OY CAVEMİ... (TİTO)
TİTO
Tüylü-sulu
ayvalarıyla meşhur Ayvalıdere’nin iki yakası 1950 sonrası yoğun gecekondu
baskısına maruz kaldı. İlk gelenler Tito rejiminden kaçıp “özgürlüğe merhaba!”
diyen Yugoslav göçmenleri idi. İki odalı gecekondularının birinde kendileri
kalıyor, diğer göz odalarında da ya inek ya da koyun-keçilerini
barındırıyorlardı.
Esenler-Ayvalıdere’ye
komşu ve enginarlarıyla meşhur Sağmalcılar da benzer görüntülerle, hatta daha
da fazlaca “muhacir”lerle dolmaya başladı. Geniş meraya sahip iki semtte “muhacirler” adeta yarışıyordu. Civarda
fabrika fazla olmadığından Karadeniz ve Doğu’dan gelenlerde onlara özenip
benzer işi yapıyorlardı. Bu yüzden zaman zaman hayvan otlatma yüzünden tartışmalar ve
kavgalar yaşanıyordu.
Büyüklerin tartışmasından ve kavgalarından
haliyle çocukları da etkileniyordu. “Çete”ler kurup karşı mahalleye saldırıya
geçiyorlardı. “Savaş aletleri” ise ay çiçeği (gündöndü) saplarıydı. Aslında
yaptıkları savaş değil de bir çeşit oyundu; çünkü o vakitler futbol, voleybol
ve basketbol pek bilinmiyordu. Daha doğrusu bu oyunları oynayacak topları yoktu. Çocukların bildiği misket (bilye), seksek, saklambaç, uzun eşek oynama,
konserve kutularıyla karpit patlatma ve çember çevirmeydi.
Çetelerin
kavgası en çok “Biz sizden önce mahalleye geldik”, “Yok biz sizden önce gelmiştik” gibi eften-püften tartışmalarından çıkıyordu. Bir de mahalleye yeni gelen yabancı bir çocuk kolay bir şekilde kabul edilmiyordu. Hele o çocuk güçsüz ve çelimsiz ise aralarında yer bulması
neredeyse imkânsız gibiydi. Ama iri yarı güçlü kuvvetliyse, bileği dönüyorsa saygı ile önünde
eğilirlerdi.
1960’lara
gelindiğinde her iki semt tam bir kozmopolit yerler haline gelmişti. Boşnağı,
Arabı, Arnavutu, Kürt’ü, Laz’ı, Alevisi, Sünnisi ile bir renk cümbüşü
oluşturuyordu. Büyükler arasında sorunlar fazla abartılmadan halledilirken,
çocuk çetelerin küçük sorunları bazen büyük meselelerin çıkmasına neden
oluyordu.
Tramvaylarda
bir süre vatmanlık yaptıktan sonra Ayvalıdere’ye yerleşen ve burada küçük bir
bakkal dükkânı açan Erzincanlı vatman Rıza (Ziya Bakkal), bir süre sonra memleketindeki eşi ile yedi çocuğunu da
İstanbul’a getirdi; “Boşnak Raşit”in tek gözlü gecekondusuna yerleşti.
Kendisinin pek bir sorunu yoktu, ama eşi ve çocuklarının semt insanlarıyla pek
bağdaştığı söylenemezdi.
İki tarafta
farklı kültürden geliyordu. Gelenekleri, görenekleri bir birine uymuyordu.
Birbirlerinin yaptığı konuşma ve hareketleri garipsiyorlardı. Özellikle de
çocuklar kültür ve dil farkından dolayı birbirlerini dışlıyorlardı.
Anadolu’dan gelenler muhacirleri “gavur” diye nitelerken, muhacir çocukları da onları “Kürt” ya da “Mağaradan gelme” diye hakir görüyordu.
Sokaklar
hemşeriler arasında paylaşılmıştı. Bir “Kürt” ya da bir “Kızılbaş” çocuğu
muhacir sokağındaki bir evde yaşamak zorundaysa işi gerçekten zordu. Ha keza
bir muhacir çocuğun da benzer bir durumla karşı karşıya kalması halinde işi gerçekten güçtü...
Anadolu’nun
bir köyünde Kürtçe’den başka bir dil bilmeyen bir Kürt çocuğu ile Boşnakça’dan başka bir dil bilmeyen çocuğun anlaşması çok güç oluyordu. Habire biri birlerini küçümsüyor, alaylı davranışlarda buluyorlardı. Bu durumdan en çok
zorlanan çocuklardan birisi de İbrahim'di. İbrahim "Ziya Bakkal"ın beş erkek çocuğundan biriydi, ama bir
kelime Türkçe bilmiyordu. Boşnak ev sahiplerinin çocukları ya da diğer komşu
çocuklarının oyunlarını izlemeye ve onlara katılmaya çalışma hamlesi hep boşa çıkıyordu. Katılma girişimleri tekme
ve tokadın yanı sıra, “İttir git pis Kürt… Kızılbaş!” gibi aşağılayıcı sözlerle püskürtülüyordu.
Bir bayram arifesi annesi köylerinde olduğu gibi iki kızıyla beraber akşamdan İbrahim'in ellerinin içlerine de kına yaktı. Sultan ana, kına iyi tutsun diye de ellerini bez parçalarıyla bir güzel sardı. İbrahim nereden bilsin bu kınanın sabah olduğunda başına dert açacağını... Neşeyle evden çıktı, daha sokağa adımını atar atmaz komşu çocukların:
- Aaaa
erkeğe bak! Sen kız mısın? Erkek adam eline hiç kına yakar mı? sataşmalarıyla ne yapacağını bilemedi, şaşırıp kaldı. Oysa köyünde bayramlarda kızlar gibi erkeklerin de ellerine kına
yakılırdı. Bu bir gelenekti. Kimse de kimseyi bu yüzden aşağılamaz, garipsemezdi. Alaya almalar artınca İbrahim koşarak gecekondunun bahçesinden içeri daldı. Gecekondunun dış kapısına sert bir tekme attı. Ardına kadar açılan kapıdan annesine Kürtçe:
- Ana bir
daha ellerime kına yakma. Macir çocukları; 'Erkek adam hiç kızlar gibi eline kına yakar mı!' diye beni kızdırıyorlar, diye gürledi.
Sultan kadın
şaşırdı kaldı. Oğlunun söylediklerine önce bir anlam veremedi. Sonra İbrahim'in evin
briket duvarına elinin içini kanatırcasına sürterek, kınanın kırmızılığını
çıkartmaya uğraştığını görünce:
- Oğlun sen delirdin
mi? Ne oldu sana böyle? Kim ne dedi?
- Daha ne
olsun? Evet delirdim! Macir çocukları bana 'Sen kız mısın? Kızlar eline kına yakar!' diyerek alay ettiler. Bir
daha kına istemiyorum…
- Tamam
oğlum, sakin ol... Onlar halt etmiş. Sen üzülme bir daha kına yakmam…
İbrahim iki gün gecekondunun bahçesinden dışarı çıkmadı. İki
gün sonra misket oynayan ev sahibi ve onların komşularının çocuklarını
seyretmek için kapı önüne çıktığında bu kez de:
- Bizden
uzaklaş… Bir daha yanımıza gelirsen kafanı kırarız! gibi tehdit içeren sözleriyle karşılaştı.
Tek tek
gelseler hepsini dövebileceğini gözüne kestiren İbrahim, kalabalık oldukları
için bu düşüncesini uygulamadı. Kös kös küçük bahçelerine döndü. Komşu çocuklarının tavrını annesine iletti:
- Oğlum
senin Macirlerin arasında işin ne? Sen de bir daha onların yanına gitme, bizim köylülerin çocuklarının olduğu
sokağa git, onlarla oyna, dedi.
İbrahim’in o
gün oyun oynama hevesi kalmamıştı, ama ertesi gün annesinin dediğini yaptı.
Köylülerinin oturduğu sokağa, onların çocuklarının yanına gitti. Birisi yakın akrabası olan üç çocuk
çamurdan ev yapıyordu. Ama hiç birini tanımıyordu, bir süre onları uzaktan izledi. Kendisini de çamurdan ev yapmaya
davet etmelerini bekledi. Epeyce bir zaman başlarında dikildi. Hemşeri
çocuklarının arada:
- Çekil
başımızdan… Uzaklaş! Gölge etme! diye azarlamalarına aldırış etmedi.
Bir süre
daha onları izlemeyi sürdürdü. Ta ki içlerinden birinin:
- .mına
koyduğum çocuğu niye başımızdan dikilip duruyorsun. Sana s.ktir git demedik mi? diye küfür etmesine kadar.
İbrahim koçlar gibi iki üç adım geri gitti. Sonra olanca gücü ve hızıyla hemşeri çocuklarının çamurdan yaptıkları eve doğru hamle yaptı, çamurdan eve bir tekme savurdu. Ardından da yerde çömelmiş vaziyette oturan çocuklara birer tekme vurdu. Sen misin üç çocuğa vuran! Üçü birden yerlerinden doğrulur doğrulmaz, İbrahim'in üzerine çullandı. İbrahim yediği tekmelerden bir şey anlamadı, ama sol gözünün üstüne yediği yumruk öyle sertti ki sersemledi, bayılacak gibi oldu. Zor ayakta durabildi. Ardından:
İbrahim koçlar gibi iki üç adım geri gitti. Sonra olanca gücü ve hızıyla hemşeri çocuklarının çamurdan yaptıkları eve doğru hamle yaptı, çamurdan eve bir tekme savurdu. Ardından da yerde çömelmiş vaziyette oturan çocuklara birer tekme vurdu. Sen misin üç çocuğa vuran! Üçü birden yerlerinden doğrulur doğrulmaz, İbrahim'in üzerine çullandı. İbrahim yediği tekmelerden bir şey anlamadı, ama sol gözünün üstüne yediği yumruk öyle sertti ki sersemledi, bayılacak gibi oldu. Zor ayakta durabildi. Ardından:
- Oy cavemi (oy gözüm)… Oy cavemi… Oy cavemi,
diye ağlayarak annesinin yanını boyladı.
Gecekondu
evlerinin kapısından içeri bu kez küfrederek girdi. Anında şişen ve moraran gözünü annesine
gösterdi:
- Bak senin gönderdiğin köylümüz olan çocuklar beni ne hale getirdi. Beni dövdüler. Senin yüzünden gözüm şişti, artık
hiçbir yere gitmeyeceğim, diye ağlamasını sürdürdü.
O günden
sonra annesi ne kadar ısrar ettiyse de İbrahim uzun bir süre evden dışarı çıkmadı.
İbrahim okul çağı gelince mahallesindeki Ayvalıdere İlkokulu'na kayıt oldu. Türkçe'yi az da olsa kavramıştı. Üçüncü sınıfta öğretmeni zor bir matematik sorusunu tüm sınıf öğrencilerine sordu. İbrahim hariç, hiç bir öğrenci bu zor soruyu çözemedi. Utangaç İbrahim sağ işaret parmağını başını aşmayacak şekilde kaldırarak; "Ben çözdüm öğretmenim!" dedi. Sınıfta herkes o ana kadar sessiz sakin bir çocuk olan İbrahim'in soruyu çözdüğünü söylemesine şaşırdı. Öğretmeni İbrahim'i "Gel tahtaya oğlum. Nasıl yaptın, çöz bakalım?" diye kara tahtanın önüne davet etti.
İbrahim, beyaz tebeşiri aldı eline, bütün sınıf arkadaşlarının pür dikkat bakışları altında kara tahta üzerinde soruyu çözdü. Öğretmeninden "aferin" alıp, yerine oturdu, yanında oturan Yugoslav göçmeni arkadaşı Hayrullah Kasniç; "Oğlum bu soruyu nasıl çözdün? Tito gibi adamsın! Bu soruyu ancak o çözerdi" demesiyle İbrahim'in adı artık "TİTO" oluverdi. İlkokulda ortaokulda, mahallede, iş yerlerinde "TİTO" olarak bilindi, bu adla çağrıldı...
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)İbrahim okul çağı gelince mahallesindeki Ayvalıdere İlkokulu'na kayıt oldu. Türkçe'yi az da olsa kavramıştı. Üçüncü sınıfta öğretmeni zor bir matematik sorusunu tüm sınıf öğrencilerine sordu. İbrahim hariç, hiç bir öğrenci bu zor soruyu çözemedi. Utangaç İbrahim sağ işaret parmağını başını aşmayacak şekilde kaldırarak; "Ben çözdüm öğretmenim!" dedi. Sınıfta herkes o ana kadar sessiz sakin bir çocuk olan İbrahim'in soruyu çözdüğünü söylemesine şaşırdı. Öğretmeni İbrahim'i "Gel tahtaya oğlum. Nasıl yaptın, çöz bakalım?" diye kara tahtanın önüne davet etti.
İbrahim, beyaz tebeşiri aldı eline, bütün sınıf arkadaşlarının pür dikkat bakışları altında kara tahta üzerinde soruyu çözdü. Öğretmeninden "aferin" alıp, yerine oturdu, yanında oturan Yugoslav göçmeni arkadaşı Hayrullah Kasniç; "Oğlum bu soruyu nasıl çözdün? Tito gibi adamsın! Bu soruyu ancak o çözerdi" demesiyle İbrahim'in adı artık "TİTO" oluverdi. İlkokulda ortaokulda, mahallede, iş yerlerinde "TİTO" olarak bilindi, bu adla çağrıldı...
15 Mart 2013 Cuma
13 Mart 2013 Çarşamba
TGC BAŞARI ÖDÜLLERİ AÇIKLANDI...
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin 2012 Yılı Geleneksel Türkiye Gazetecilik Başarı Ödüllerini kazananlar belirlendi. Ödül töreninin tarihi ve yeri daha sonra açıklanacak.
Yönetmelik uyarınca ödül seçici kurulları şu isimlerden oluştu.
Gazetecilik: İsmail Ballı (İHA Genel Müdür Yardımcısı), Turhan Bozkurt (ZamanGazetesi Ekonomi Editörü), Necdet Doğan (Hürriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü), Sevim Ertemur (Gazeteci), Ayşe Özek Karasu (Habertürk Gazetesi Genel Koordinatörü), Vahap Munyar (TGC Başkan Yardımcısı) ve Tahir Özyurtseven (Milliyet Gazetesi Yayın Koordinatörü)
Radyo TV: Zafer Arapkirli (Habertürk TV Anchorman), Engin Başçı (TRT Muhabiri- İletişim Doktoru) Prof. Dr. Şükran Esen (Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema Bölümü Öğretim Üyesi), Sibel Güneş (TGC Genel Sekreteri-HTV İç Yapımlar Direktörü), Nurettin Soydan (Güneş Gazetesi Magazin Müdürü), DoğanŞentürk (Fox TV Haber ve Spor Genel Yayın Yönetmeni ve Sevinç Yeşiltaş
( TRT Prodüktörü)
İnternet: Mustafa Akgül (İnternet Teknolojileri Derneği Başkanı), Ercüment İşleyen (Milliyet Gazetesi İnternet Yayın Yönetmeni), Hakan Kara( Cumhuriyet Gazetesi Haber Müdürü), Erol Önderoğlu (Gazeteci), Olay Tan (Olay Haber Genel Yayın Yönetmeni), Dr. Recep Yaşar (TGC Yönetim Kurulu Üyesi), Ahmet Yeşiltepe (Ntvmsnbc Genel Yayın Yönetmeni)
Ödüle değer bulunan gazeteciler şöyle:
GAZETECİLİK
Haber:
Siyasal
Habertürk Gazetesi’nde 15.03.2012 tarihinde yayımlanan “Erbakanlar Yalı ve Para için Davalık Oldu” haberiyle Cemal Doğan Ödüle değer bulundu.
Milliyet Gazetesi’nde 24.09.2012 tarihinde yayımlanan “Ve Bir Gün 62 Tabut Döner Geriye” başlıklı haberiyle Namık Durukan övgüye değer görüldü.
Ekonomi:
Yurt Gazetesi’nde 26.03.2012 tarihinde yayımlanan “KC’den Battılar TOKİ’den Çıktılar” başlıklı haberiyle Berivan Tapan ödüle değer bulundu.
Radikal Gazetesi’nde 09.04.2012 tarihinde yayımlanan “Akbabalar” başlıklı haberiyle Sibel Cingi övgüye değer görüldü.
Çevre:
Radikal Gazetesi’nde 04.12.2012 tarihinde yayımlanan “İzmir’in Çernobili” başlıklı yazısıyla Serkan Ocak ödüle değer bulundu.
Sabah Gazetesi’nde 30.04.2012 tarihinde yayımlanan “Mühendis İşi Bir Tsunami“ başlıklı haberiyle Erhan Öztürk övgüye değer görüldü.
Eğitim
Posta Gazetesi’nde 06.09.2012 tarihinde yayımlanan “O Şimdi Öğretmen” başlıklı haberiyle Nedim Şener ödüle değer bulundu
Milliyet Gazetesi’nin 21.09.2012 tarihinde yayımlanan “Mamak’ta Bir Hababam Sınıfı” haberiyle Ayşegül Kahvecioğlu övgüye değer görüldü.
Sağlık
Hürriyet Gazetesi’nde 09.11.2012 tarihinde yayımlanan “İki Kez Öldü” başlıklı haberiyle Mesude Erşan ödüle değer bulundu.
Radikal Gazetesi’nde 16.08.2012 tarihinde yayımlanan “Öldüren Neşter” başlıklı haberiyle Mine Tuduk övgüye değer görüldü
Kültür Sanat-Magazin
Akşam Gazetesi’nde 25.08.2012 tarihinde yayımlanan “Taş Atan Mardin’li Brando” başlıklı haberiyle Melis Apaydın ödüle değer bulundu.
Habertürk’te 26.02.2012 tarihinde yayımlanan “Yersiz Yurtsuz Bir Orkestra” başlıklı haberiyle Heja Bozyel övgüye değer görüldü
Spor:
Hürriyet Gazetesi’nde 21.02.2012 tarihinde yayımlanan “ Dünya Böyle Yarış Görmedi” başlıklı haberiyle Celal Demirbilek ödüle değer bulundu.
Birgün Gazetesi’nde 07.06.2012 tarihinde yayımlanan “Nurettin, Buz Gibi Ofsaytta” başlıklı haberiyle Kemal Ilıkkan övgüye değer görüldü.
Köşe Yazısı:
Yeni Şafak Gazetesi’nde 25.05.2012 tarihinde yayımlanan “Özür Açıklanmaz, Özür Dilenir!” başlıklı köşe yazısıyla Ali Akel ödüle değer bulundu.
Araştırma:
Evrensel Gazetesi’nde 3l.05-03.06.2012 tarihinde yayımlanan “Suphi’nin Fermanı Meclis’te Açıklandı” başlıklı araştırmasıyla Nevzat Onaran ödüle değer bulundu.
Cumhuriyet Gazetesi’nde 26-30.11.2012 tarihinde yayımlanan “Türkiye Üzerinde Rabıta Gölgesi” başlıklı araştırmasıyla Işık Kansu övgüye değer görüldü.
Röportaj:
Habertürk’te 18-20.10.2012 tarihinde yayımlanan “Bebeği Emzirmem” başlıklı röportajıyla Tekin Atay ödüle değer bulundu.
Akşam Gazetesi’nde 01-02.09.2012 tarihinde yayımlanan “Kurtarın Beni” başlıklı röportajıyla Şenay Yıldız övgüye değer görüldü.
Spor Köşe Yazısı:
Habertürk Gazetesi’nde 20.09.2012 tarihinde yayımlanan ”Hava, Şampiyonluk ve Yaşam!” başlıklı köşe yazısıyla Atilla Türker ödüle değer bulundu
Radikal Gazetesi’nde 18.04.2012 tarihinde yayımlanan “Masum Değiliz Hiç Birimiz” yazısıyla Banu Yelkovan övgüye değer görüldü.
Sayfa Düzeni:
a) Birinci Sayfa Düzeni:
Zaman Gazetesi’nin 24.11.2012 tarihli birinci sayfasıyla Ali Yağmur ödüle değer bulundu,
Habertürk Gazetesi’nin 11.08.2012 tarihli birinci sayfasıylaMuharrem Özyurt övgüye değer görüldü.
b) İç Sayfa Düzeni:
Star Gazetesi’nin 21.05.2012 tarihli 18. Sayfasıyla Gökhan Özödüle değer bulundu
Sözcü Gazetesi’nin 22.09.2012 tarihli 12 ve 13. sayfasıyla Hakkı Alakavukoğlu övgüye değer görüldü
c) Spor Sayfası Düzeni:
Habertürk Gazetesi’nin 12.11.2012 tarihli Spor Sayfasıyla Büşra Öztürk ödüle değer bulundu
Sözcü Gazetesi’nin 18.11.2012 tarihli spor sayfasıyla İbrahim Kasap övgüye değer görüldü
Karikatür:
Penguen Dergisi’nde 25.10.2012 tarihinde “Ben de Gazete Çıkardım” başlıklı karikatürüyle Selçuk Erdem ödüle değer bulundu.
Fotoğraf:
İHA’da 24.03.2012 tarihinde yayımlanan “Öğrencilerin Yol Çilesi” konulu fotoğrafıyla Ahmet Bilge ödüle değer bulundu.
Hürriyet Gazetesi’nde 12.12.2012 tarihinde yayımlanan “Oğlumu Bırakma” konulu fotoğraflarıyla Eyüp Serbest övgüye değer görüldü.
TELEVİZYON-RADYO
TV Haber Dalında
NTV’de 9.10.2012 tarihinde yayınlanan “Asi Nehrinde Can Pazarı” konulu programı ile İbrahim Ateşoğlu ve Gökhan Gerçek ödüle değer bulundu.
CHA’de 13.01.2012 tarihinde yayınlanan “ Anne Bebeğini Kurtardı” haberiyle Burhan Demircioğlu, övgüye değer görüldü.
TV Haber Program dalında
NTV’de 29.10.2012 tarihinde yayınlanan “Kayıp Çocuklar Dosyası” Programıyla Ergün Güven ödüle değer bulundu.
TV Belgesel Dalında:
TRT’de 10.07.2012 tarihinde yayınlanan “Bir Yurttaş Yaratmak” belgeseliyle Lütfi Özarslan ödüle değer bulundu.
Habertürk’te 03-04.05.2012 tarihinde yayınlanan “Fidanlar Kırıldığında” belgeseliyle Tayfun Gönüllü övgüye değer görüldü.
TV Kültür –Sanat- Magazin Programı dalında
TRT TÜRK’de 12.01.2012 tarihinde yayınlanan “Açık Şehir” programıyla Demet Haselçin ödüle değer bulundu.
TV Spor Programı Dalında
Bu dalda ödül verilmedi
TV Kamera Çalışması Dalında:
DHA’ da 03.09.2012 tarihinde yayınlanan “Suriye’den Akçakale’ye Düşen Top Mermisi” çalışmasıyla Ali Leylak ödüle değer bulundu.
Fox TV’de 04.12.2012 tarihinde yayınlanan “Fox Haber Ekibi Ölümden Döndü” çalışmasıyla Soner Dabağ övgüye değer görüldü.
Radyo Haber Program Dalında:
TRT’de 2012 yılı içinde yayınlanan “Sesli Rehber” programıyla Hakan Özalpuk ve Cumhur Özmakinacı ödüle değer bulundu.
İNTERNET:
Bu dalda ödüle değer eser bulunamadı.
JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ:
Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri Büyük Seçici Kurulu; Başka bir kurum tarafından
Ödüllendirildiği için değerlendirme dışı kalan ancak önemli bir gazetecilik başarısı olması nedeniyle 02.08.2012 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Şebbiha’nın Düştüğü An” başlıklı fotoğrafıyla Bünyamin Aygün’ü Jüri Özel Ödülüne değer buldu.
NEZİH DEMİRKENT ÖZEL ÖDÜLÜ:
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu 2012 Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri Yönetmeliği kapsamında Nezih Demirkent Özel Ödülü’nün Arda Akın’a verilmesini kararlaştırdı.
Hürriyet İnternet Sitesi’nde yayımlanan ve aralarında “Oslo İçin İfade Bombası” başlıklı haberinin yer aldığı başarılı gazetecilik örnekleri; ödül verilmesi için gerekçe kabul edildi.
"SANSÜR TBMM'YE DE SIÇRADI"...
Basın özgürlüğü sıralamasında Dünya ülkeleri arasında 154. sırada yer alan Türkiye’de gazetecilerin yaşadığı sorunlara bir yenisi daha eklendi. TBMM Basın ve Yayın Mensuplarının Çalışmaları Hakkında Yönetmelik değişikliği ile Meclis'de çalışan parlamento muhabirlerine ilişkin kurallar yeniden belirlendi. Gazetecilerin yapacağı her türlü canlı yayın, film ve fotoğraf çekimi Meclis Başkanı’nın iznine bağlandı. Bu gelişmeyi Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu bir açıklama yaparak kınadı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun açıklaması şöyle:
“TBMM Basın ve Yayın Mensuplarının Çalışmaları Hakkındaki Yönetmelik Değişikliği ile yeni getirilen uygulamalar sansürün TBMM çatısı altında uygulanıyor olması anlamına geliyor. Bu bir demokrasi ayıbıdır. Basın özgürlüğünün teminatı olarak gördüğümüz Meclis’in halkın gerçekleri öğrenme hakkına hizmet eden gazetecilere getirdiği kısıtlamalar kabul edilemez. Halkın temsilcilerinin bulunduğu bir çatı altında, kamu yararı adına çalışan gazetecilerin engellenmesi hiçbir mantıkla bağdaşmamaktadır.
Yönetmelik değişikliğine göre TBMM yerleşkesinde, her türlü canlı yayın, film ve fotoğraf çekimleri için başkanlığın izni istenirken, bu izinlerin de sadece bir kişi,mekan ve zaman ile sınırlı olarak verilecek. TBMM Genel Kurul toplantılarında, daha önce de olduğu gibi basın locasından flaş kullanılmamak kaydıyla fotoğraf çekimi yapılabilecek, görüntü temini ise yine TBMM Televizyonundan sağlanacak. TBMM Genel Kurulu'na Meclis-TV dışında kamera alınmayacak. Kameramanlar ve foto muhabirleri Basın Bürosunda yapılan basın toplantıları hariç izinsiz olarak kamera ve fotoğraf makineleriyle birlikte TBMM binalarında ve bahçelerinde dolaşamayacak, izin verilmedikçe komisyon ve siyasi parti grup toplantı salonlarına giremeyecekler.
TBMM Başkanlığı’na hükümete ve muhalefet partilerine bu ayıbın ortadan kaldırılması için çağrıda bulunuyoruz.”
7 Mart 2013 Perşembe
SAVAŞ VE ÇOCUK...
Suriye'deki iç savaşın acısını en çok çocuklar çekiyor. Aileleriyle Suriye'den kaçarak ülkemize gelen çocuklardan ikisi Eminönü'nde bir lokma ekmek ve kolayla karınlarını doyurmaya çalışıyor... (Fotoğraf: Ali Kılıç)
6 Mart 2013 Çarşamba
5 Mart 2013 Salı
GÖP: GAZETECİLER İKTİDARIN MEMURU DEĞİLDİR...
Meslek örgütlerinin oluşturduğu Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP), Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Milliyet Gazetesi’nde yer alan "İmralı Tutanakları"nın yayınlanmasının ardından “Batsın senin gazeteciliğin” diyerek yaptığı açıklamaya tepki gösterdi.
GÖP yaptığı açıklamada, şu görüşlere yer verdi:
“Türkiye 2013 yılında Dünya basın özgürlüğü sıralamasında 154. sırada yer alıyor. Bundan hiçbir rahatsızlık duymayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan her fırsatta da medyanın hangi haberi yapıp, hangi haberi yapmayacağı konusunda görüşlerini açıklamakta, medyayı hedef göstermekte, itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır.
Medyayı memur gibi görme anlayışı bu ülkedeki basın özgürlüğü anlayışını aşındırmaktadır. Gazetecinin görevi halkın gerçekleri öğrenme hakkına hizmet etmektir. Milliyet gazetesinde yer alan haberi yazan meslektaşımız da bu görevini yerine getirmiştir. Kendisini kutluyoruz. Başbakan’ı basın ve ifade özgürlüğüne, halkın haber alma hakkına saygılı olmaya davet ediyor, barış dilini siyasetçilerin de sahiplenmesini diliyoruz.”
Medyayı memur gibi görme anlayışı bu ülkedeki basın özgürlüğü anlayışını aşındırmaktadır. Gazetecinin görevi halkın gerçekleri öğrenme hakkına hizmet etmektir. Milliyet gazetesinde yer alan haberi yazan meslektaşımız da bu görevini yerine getirmiştir. Kendisini kutluyoruz. Başbakan’ı basın ve ifade özgürlüğüne, halkın haber alma hakkına saygılı olmaya davet ediyor, barış dilini siyasetçilerin de sahiplenmesini diliyoruz.”
3 Mart 2013 Pazar
"MEŞHUR MENEMENCİ" KİTAP YAPACAK...
Kadıköy'ün "Meşhur Menemenci"si Cemal Polat, dükkânına menemen yemeye gelen müşterilerinin duygularını yazıp duvara astığı pusulaları bir kitapta toplamayı düşünüyor. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
YELKENLİDE RESİM SERGİSİ...
Kadıköy'de Kurbağalıdere'nin denizle buluştuğu "Dereağzı"nda demir atan "Rus Helon" adlı yelkenlide resim sergisi açıldı. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
KADIN KARİKATÜRCÜLER SERGİSİ...
Karakatürcüler Derneği'nin, "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" dolayısıyla düzenlediği "Uluslararası Kadın Karikatürcüler Sergisi" 16 Mart Cumartesi günü Tepebaşı'ndaki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Karikatür ve Mizah Merkezi'nde açılacak. Sergi 16 Nisan tarihine kadar açık kalacak. Sergide, 18 farklı ülkeden 52 kadın karikatürcünün eserleri yer alacak.
Karikatürcüler Derneği'nin bu yıl sadece kadın çizerlere ayırdığı sergi, 7-27 Mart tarihleri arasında İzmir Çetin Emeç Sanat Galeresi'nde, 16-30 Mart tarihleri arasında Eskişehir Eğitim Karikatürleri Müzesi'nde, 9-27 Mart tarihleri arasında Trabzon Sanat Evi'nde, 8-17 Mart tarihleri arasında da Zonguldak Maden Mühendisleri Lokali'nde sanatseverlerce görülebilecek.
1 Mart 2013 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)




