(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
17 Mayıs 2022 Salı
3 Mayıs 2022 Salı
17 Nisan 2022 Pazar
ÂŞIK DAİMİ ANILDI...
Ne ağlarsın benim zülfü siyahım
Bu da gelir bu da geçer
ağlama
Göklere erişti figanım ahım
Bu da gelir bu da geçer
ağlama…
Yukarıdaki sözlerin sahibi halk
ozanı Âşık Daimi (İsmail Aydın), Datça’da düzenlenen bir etkinlikle anıldı.
Datça Cemevi’ndeki etkinliğe Daimi dostları ve sevenleri katıldı. Törende bir
konuşma yapan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şube Başkanı Murat
Yıldırım, Âşık Daimi’yi İstanbul-Unkapanı’ndaki saz evinden tanıdığını
belirterek, kendisinin de bir süre kursiyer öğrencilerinden olduğunu söyledi.
Datça Cemevi’nde 16 Nisan
Cumartesi akşamı düzenlenen etkinlikte İnci Kement, Gülay Bahar, Macide Yalın,
Melek Gür, Zeki Şimşek, Bahattin Akbulut, Haşim Ballı ve Ömer Tekdağ adlı
sanatçılar, Daimi’nin eserlerini seslendirdi.
Daimi’nin ilk ustası dedesi
Dursun Dede’dir. Bir gece rüyasında Pir elinden bade-dolu içer, bundan sonra
“Âşık Daimi” mahlasıyla kendi eserlerini üretmeye başlar… İlk eseri olan “Bir
Seher Vaktinde İndim Bağlara”yı 1948 yılında yazıp besteler..
İstanbul’un alınışının 500.
yıldönümü olan 1953 yılında Behçet Kemal Çağlar ile İstanbul Radyosu’nda ilk
radyo programını yapar. Âşık Daimi, artık adını ve sesini yurt içinde ve yurt
dışında duyurur.
Âşık Daimi, daha sonra
Türkiye’yi köy köy, kent kent dolaşmaya başlar. Çağında yaşayan tüm ozanlarla
zaman zaman bir araya gelir. Bu ozanlardan bazıları; Âşık Veysel Şatıroğlu,
Âşık Ali İzzet, Âşık Dursun Cevlanı, Âşık Davut Sulari’dir.
Âşık Beyhani, Âşık Mahzuni ve Ekberi ise kendisinden yaşça küçük olan sevdiği ozanlardır. Daimi’yi iki dedesinden sonra etkileyen iki önemli isimden birisi Eyüp Dede İsyani, diğeri de Potik Dede’dir.
Yurt dışında da konserler
veren Âşık Daimi, aşağıdaki eserinde ise canlı varlıklar içinde en değerli
olanın insan olduğuna vurgu yapar:
Kâinatın aynasıyım
Mademki Ben Bir İnsanım
Hakkın varlık deryasıyım
Mademki ben bir insanım
İnsan Hak’ta Hak insanda
Arıyorsan bak insanda
Hiç eksiklik yok insanda
Mademki ben bir insanım
İlim bende kelam bende
Nice nice alem bende
Yazar levhi kalem bende
Mademki ben bir insanım
Bunca temenni dilekler
Vız gelir çarkı felekler
Bana eğilsin melekler
Mademki ben bir insanım
Tevrat’ı yazabilirim
İncil’i dizebilirim
Kuran’ım sezebilirim
Mademki ben bir insanım
Erken yaşta kaybettiğimiz (1983) Daimi’yi ben de Esenler-Çiftehavuzlar Mahallesi’nde “Büyükbina”da oturan kardeşi Süleyman Aydın’nın oğlunun sünnet düğününde yakından tanıdım. Kardeşi ile amcamgiller "kirvelik" bağı kurmuştu. Dayımın kahvesinin önünde bir söğüt ağacının altındaki masa etrafında otururken, tanımadığım, ilk defa semtte gördüğüm genç birisi geldi. Genç adam daha oturur oturmaz Daimi'ye hedef aldı; "Çok kibirlisiniz, kendinizi beğenmiş bir tavrınız var” dedi. Benim sağlık sorunu olduğunu düşündüğüm genci Daimi sabırla dinledi. Ardından da ciddi ve olgun bir tavırla; "Ben kibirli değilim, yanılıyorsun. Yapım öyle" demesi hâlâ gözlerimin önündedir. Mahalleden, aynı sokakta oturduğumuz bir arkadaşımın da Unkapanı’ndaki saz evinde Âşık Daimi’nin öğrencisi olduğunu, düzenlenen konserlerine gittiğimi de eklemek istiyorum…
Daimi (solda), amca oğlu Mehmet (ortada) ile bağlamacısı KemalİÇİMİ HÂLÂ KANATAN OLAY...
İçimi hâlâ kanatan Daimi’yle ilgili
bir anıyı da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde görev yaparken, bir gazeteciden (Milliyet gazetesi muhabiri Seraceddin Zıddıoğlu’ndan) dinlemiştim.
1960’lı yıllarda Âşık Daimi, bir konser salonunda sahneye çıkma sırasını
beklerken, kendini bilmez bir komiserin; “Bak şimdi onu ayağıma kadar getirteceğim”
diyip, uzaktan sazı elinde olan Daimi’yi yanına çağırtıp, “hava atması”nı
unutamıyorum.
Daimi’nin çok beğenilen ve
hâlâ dillerden düşmeyen “Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım” adlı eserini ben 1970
yılında bir hemşerimiz olan yerel bir sanatçıdan (Nihat Fidanlı) teypten dinlemiş, sözlerini de
bir deftere yazmıştım. Ne yazık ki bu eserle ilgili yanlış bilgiler sosyal
medyada hâlâ farklı bir biçimde yazılıyor ve dolaşıyor. Yazılmaya da devam ediyor…
Daimi’nin 1951 yılında
evlendiği eşi Gülsüm’den yedi çocuğu oldu. Onurlu ve gururlu insan Daimi, hem
genç yaştaki oğlunu yitirmesi hem de 1980 askeri darbesinde uğradığı ağır
baskılara dayanamadı, 51 yaşındayken Hakk’a yürüdü…
(Süleyman
Boyoğlu)
11 Nisan 2022 Pazartesi
26 Mart 2022 Cumartesi
22 Mart 2022 Salı
ŞİMDİ YANIMDA OLSAN...
18 Mart 2022 Cuma
DOLMABAHÇE'DE KESİLEN AĞAÇLAR...
Dolmabahçe'de çürüyen çınar ağaçlarının İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce kesilmesi bir kaç gündür tartışılıyor. Oysa yol üzerindeki o çınar ağaçlarından çürüyenler, Kadir Topbaş'ın belediye başkanı olduğu 2012 yılının Mart ayında da kesilmiş, yerine genç çınarlar dikilmişti.
8 Mart 2022 Salı
BOLU'DA YAŞAMAK...
- Osmanlı Sarayı'ndaki Mengenli aşçılar dolayısıyla ünlenen mutfağının çeşitliliği nedeniyle yemek için ''hangi lokantaya gitsem?'' diye kendi kendine sormak, verilen cevaptan emin olamamaktır.
-Kent Müzesi'nde kağıt ve madeni paraları gördükten sonra parayı kullanan rahmetli İzzet Baysal'ın ne kadar büyük bir yardımsever olduğunu bir kez daha hatırlamaktır-hiç unutmamaktır.
(Gürcan Arıtürk)
4 Mart 2022 Cuma
3 Mart 2022 Perşembe
GAZETECİ SEFA ÖZKAYA'NIN ANISINA...
25 Şubat 2022 Cuma
"GÖÇMEN HALLERİ"...
İş
ve İşçi Bulma Kurumlarından gelecek çağrı mektubunu günlerce, aylarca, hatta
yıllarca bekleyen insanlarımız, aldıkları müjdeli haberin ardından bu kez de
sağlık kurumları önünde sıraya girdi. Alman doktorlarca tepeden tırnağa;
ağzındaki dişinden, vücudundaki herhangi bir ameliyat izine kadar muayene
edilen işçi adaylarımız, muayeneden başarılı çıktıklarında kendilerini şanslı
buluyorlardı. Bu muayeneden geçemeyenler ise hüsrana uğrayarak, ya köylerine ya
da şehirlerine dönüyorlardı.
İnsanlarımız
bir yandan yurt dışına kapağı atmak için mücadele ederken, Türkiye’deki işçi
sınıfı da yavaş yavaş uyanmaya başladı. Emek-sömürü, hak mücadelesi önce
dernekler, sonra da sendikalar aracılığıyla verilmeye başlandı. Toplu
sözleşmeli, grevli haklar elde edildi. Kısacası halk hakkını arıyordu.
Bunun önünü kesmek için eli bıçaklı-silahlı çeteler kullanılmaya başlandı. Ama
artık hiçbir güç, örgütlü hareket eden emek kesiminin gücünü kıramıyordu.
Önce
12 Mart 1971 darbesi, ardından 1 Mayıs 77 katliamı, sonra “mezhep kavgası,
sağ-sol, öğrenci kavgası” görünümü altında binlerce insanımız öldürüldü.
Türkiye adım adım kardeş kavgasına sürüklendi. Sol bir “öcü” gibi gösterilmeye
çalışıldı, ama başarılamadı. Sol ister fabrikalarda, ister meydanlarda olsun örgütlü
gücünü göstermeye başladı. Bu güçten korkan gerici ve faşist güçler, solu ezmek
için her türlü yolu denedi, ancak yine de başarılı olamadı. Çareyi 12 Eylül
darbesini yapmakta buldular.
Binlerce
aydın, öğrenci, ilerici, demokrat işkenceden geçirildi. Canını
kurtaran kendisini yurt dışına attı. Kurtaramayan da işkence tezgâhlarından
geçti. Kimisi de işkence masasında kaldı. Sağ kalanlar da işkenceden dolayı ya
engelli kaldı ya da yıllarca hapis cezası aldı.
Diyeceksiniz
ki yurt dışına kapağı atanlar çok şanslı insanlardı. Hayır… Hiç de öyle değil, belki
vurulmadılar, ölmediler, ama onlar da Türkiye’deki insanlarımız kadar acı, çile
çektiler. Gittikleri ülkede dil bilmiyorlardı, sığınacakları bir kimseleri yoktu.
Çoğu derneklerde ve sokaklarda yattı. Memleket özlemi, aile özlemi, arkadaş
özlemi burunlarından tüttü..
Erdal Boyoğlu da 12 Eylül mağdurlarındandı. Boyoğlu, kendi yaşadıklarını
ve diğer mağdurların, mültecilerin ve sürgünlerin yaşadıklarını bir kitapta
topladı. Ön sözünü tarihçi-yazar Erdoğan
Aydın’ın yazdığı “Avrupa’da Sürgün,
Mülteci-Göçmen Halleri” kitap Notabene yayınlarından çıktı…
YAĞMUR VE UYKUDAKİ ŞİİR...
Ondokuzbinyıl önce…
Göklerden bir karar gelir,
Davudi bir ses inletir kutsal dağları;
“Dışarı gel Süleyman!”
Süleyman’ın gözleri açılır.
İlk gördüğü bir çift yaşlı
gözdür, yani, neden gözü yaşlıydı her iki gözün, anlamlandıramadı…
İlk duyduğu kendi çığlığıydı hem de
bir ilk nefesti o çığlık.
Yaşamının ilk nefesini aldı sonra bir
daha ve birçok defa daha
İki gözü yaşlı bir nefes…
Sonra iki soluk arasında bir defa göz
kırptı, sonra her gün her gece iki defa gözlerini kırptı ve bir soluk
aldı.
İlk dokunduğu üzerindeki beyaz örtüydü,
Üzerinden atıverdi -ki çok beyazdı- o
örtü.
Bir çift beyaz güvercin oluverdi o
beyaz örtü.
Kanat çırptılar bir süre başının
üzerinde.
Bir çift güvercin havalanmıştı o
gözlerini bir kez kırptığında iki soluk arasında,
Yanık karanfil kokusu ondokuzbinyıl
sonra gelecekti…
Sonra tavan aydınlandı gökyüzü
oldu.
Güneşi gördü, kuşları, kelebekleri
sonra bulutları, rüzgarın sesini dinledi, kokusu geldi doğanın..
Pencereye doğru geldi, perdeler
bembeyazdı üzerinden attığı örtü gibi beyaz.
Köpek havlamaları duydu, Yağmur hiç
durmadan yağıyordu…
Ürkek damlalar camda titreşerek
kayıyordu. İlk kez dışarıyı görüyordu.
Aniden Köpekler de sustu. Bir başına
kaldı orta yerde. Korktu, bir an içi titredi o boğuk sessizlikte, kimsesizdi..
Bir geçmişi yoktu, “bir geçmiş
edinmem gerekir” diye düşündü, iki göz kırpması arasında bir nefes alarak…
Sonra,
Ondokuzbinyıl geçti…
“Vakit geçmiyor”, dedi Süleyman. Ayağa kalktı sağ elini cebine soktu, eline gelen kağıt parçasını çıkardı o an sol eliyle alnına bir şaplak vurup, son ödeme tarihi geçmiş elektrik faturasını aniden görünce; “Allah kahretsin” dedi. Bir sigara yaktı, iki göz kırpması arasında bir nefes nikotin bu kez dilini yaktı, damağında kaldı acısı..
Diğer elini cebine soktu. Yüzü
sarardı, sonra elini boynunda ve boğazında gezdirdi.
Biraz önceydi, kahveden ayrılması,
kendini bakkalın karşısında bozuk tretuvar taşlarında oturur bulması. Demek
okeyde verdiği evin elektrik parasıydı.
Bir an durakladı, sonra yalpaladı,
hangi yöne gideceğine karar veremedi.
Eve gitmek en son isteğiydi.
Asaf’ı bulması gerekti.
“Bilmiyorum artık sabah olur mu?”
diye düşündü, gökyüzüne bakarak eve geldi.
Sonra, oturduğu o kıçına batan sıkıcı tahta sandalyeden kalktı. Perdeyi araladı dışarıya baktı. Mahallede ölüm sessizliği hakim. Bir an gözleri karardı hafifçe sendeledi, ellerini pantolonun ceplerine soktu. Daha önceden bu duruma hazırlıklı olduğunu belli eder bir hareketle en yakınındaki beyaz badanalı ve eski İstanbul resimlerinin olduğu takvimin asılı durduğu duvara bir elini yaslayarak, belki de beş-on saniyelik bir duraksamadan sonra doğruldu. Şapkasını iki eli ile düzeltti, sol elini pantolon cebine soktu, başı öne eğik kapıya doğru gitti. “Dışarı çıksam zifiri karanlık, ancak korkmuyorum..” dedi.
Bekçi de ortalıkta yok, yaşasın
sokaklara bekçisizlik gelmiş. Düdük sesi duyulmuyor, bekçisiz ve düdüksüz bir
sessizlik içine içine işliyordu, ürperdi bir an.
Karşı evin damına baktı; “Baykuş
tünemiş karşı dama” dedi.
Nasıl olduysa baykuşu görmüştü karşı
damda, ya da baykuş bi türlü göstermişti kendini bilerek Süleyman’a..
O hangi evin damında ise “O evden
yakın zamanda ölü çıkar” diyordu bizden büyükler..
Baykuş, bir sevdiği varmış da ölmüş
gibi, ağıt yakmıyor, yalnız ağlıyor da ağlıyor.. sanki.. “Birisimi öldü?” diyecek oldu içinden çok sessizce, ürkek ve korkarak. "Yoksa ölecek birisi mi var… Varsa
sıralı ölümlerden olsun inşallah.." dedi.
İçi daraldı, eve dönesi geldi. "Tekrar
uykuya mı yatsam; acaba” dedi..
Ama uyku da tutmuyor.. Nâzım şimdi de bir şiir yaz bakalım gecenin bu vakti..
“Kabahat
sende! Beni uyutmuyorsun. Senden davacıyım” dedi, karanlığa
bakarak.
“Ne yapsam? Kendimi sokağa mı atsam?”
dedi ve hiçbir şey söylemeden kapıyı ağır ağır açtı avluya çıktı. Üç adım
sonra sokak kapısına ulaştı ve arkasına bakmadan çıktı. Ama o da nesi? Sokak
lambaları da yanmıyor!
Gecenin zifiri karanlığında önünü
göremiyordu.
Baykuş olduğu yerde kafasını çevirdi seslendi Süleyman’a; “Ey Süleyman! Sana Allah katında öğretildi, sen kuşdilini iyi bilirsin beni dinle. Romalılardan beri insanoğlu benden korkar, ben kötülüğün habercisiyim, uğursuzum, kaç benden!”..
Süleyman kaçtı… Bir labirentte buldu
kendini.
Mahallesinde ve tanıdık
sokaklardaydı artık, gözü kapalı dolaşabilirdi. Tüm evlerin kapılarının
hangi renk olduğunu, o evlerde kimlerin yaşadığını da bilirdi, ancak babası, annesi
ve öğretmenleri labirentte nasıl kaybolmayacağını öğretmemişlerdi Süleyman’a.
Bu labirentten çıkması gerekti.
Gecenin ıssız bir vakti… “Savrulmak istemiyorum, kaybolmak istemiyorum bu karanlıkta” dedi, ardından silah sesleri duydu. Süleyman, “Bir duvar dibi en güvenli olmalı” diye düşündü. Beyaz fakat çok kirli bir duvara sırtını dayadı, sağ tarafına baktı kırmızı boya ile çok acele yazılmış olduğu çok belli olan “Tek yol…” yazısını gördü. Harflerden aşağı doğru akan kırmızı akıntılar kan damarları gibiydi. Yukarıdan aşağıya duvarın dibindeki yeni filizlenmeye başlayan bir çiçeğin yemyeşil fidanının köküne doğru akıyordu, hem de kıpkırmızıydı… Yazının devamı yaslandığı yerde kalmıştı, dönüp bakamadı, ne yazılmışlığını da merak etmedi. O kirli beyaz duvara yazılan kıpkırmızı yazıya bakmak istemedi.. Sol gözünden bir damla yaş geldi. O tek damla yaşı bir mendile koydu. Mendili altı kez katladı ve altı köşeli, --Annesi vermişti, ne zaman verdiğini hatırlamıyordu. Kendini bildi bileli boynundaydı -- ceylan derisinden yapılmış muskanın içine yerleştirdi, tekrar boynuna astı. Ömrü boyunca saklayacağına söz verdi kendine… Ve bir daha gökyüzüne hiç bakmadı Süleyman ömrü boyunca…
“Ne kadar ikilemde kaldım bilemedim”
diye başlamıştı konuşmasına. “O duvar dibinde ne kadar kalmıştım bilmiyorum”,
dedi.
Ne olursa olsun diyip dizlerinin
üzerinde ve sürünerek o duvar dibinden uzaklaştı.
Kendini dışarı attı. Huzur veren bir
sessizlik vardı. O duvar dibi iyi gelmişti sanki.
Demeye kalmadı, bekçiyle burun buruna
geldi. Bekçi
silahını doğrulttu; ‘Dur kıpırdama!’
Elleri havada bekledi. Zaten
kıpırdadığı da yok. Bekçi, silah elinde burnuna dayadı namluyu. Çok korktu…
“Darbe oldu haberin yok mu?” dedi.
Bıyıklı ve kravatlı ve şapkalı kahverengi bekçi…
Bu gün ayın 12’si değil mi? Aylardan
Eylül mü? Hangi yıldayız dağıldı birden..
Şaka yapıyor zannetti;
‘Kim yaptı darbeyi?’ dedi.
Çakallar!!!
‘Ama kan dökmediler’ dedi.
O eskiden de şimdi kan emiyorlar…
Nasıl oldu da anlayamadık?
‘Kırk yıldır uykudaydınız’ diye
gürledi..
Ama…
“Aması maması yok” dedi bekçi…
“Geçmiş olsun, hadi evine!”…
Süleyman’ın sol omzuna Hüthüt kuşu
kondu, hiç konuşmadılar, bakıştılar.
Süleyman asasına dayandı bir ömür ve
öylece kala kaldı…
(Yazı: Sakip Bayhan)
YAĞMUR VE UYKU…
Yağmur hiç durmadan yağıyor
Köpekler de sustu…
Vakit geçmiyor,
Bilmiyorum artık sabah olur mu?
Mahallede ölüm sessizliği hakim.
Dışarı çıksam zifiri karanlık
Bekçi de ortalıkta yok;
Düdük sesi duyulmuyor…
Baykuş tünemiş karşı dama
Ağıt yakmıyor;
Ağlıyor da ağlıyor..
Birisi mi öldü!
Yoksa ölecek birisi mi var…
İçim daraldı (darlandı)…
Tekrar uykuya mı yatsam;
Ama uyku da tutmuyor..
Ne yapsam?
Kendimi sokağa mı atsam?
Ama sokak lambaları da yanmıyor
Gecenin ıssız bir vakti…
Ne kadar ikilemde kaldım
Bilmiyorum…
Ne olursa olsun diyip
Kendimi dışarı attım.
Bekçiyle burun buruna geldim;
Silahını doğrulttu ‘Dur kıpırdama’!
Zaten kıpırdadığım yok…
“Darbe oldu haberin yok mu?” dedi.
Şaka yapıyor zannettim;
‘Kim yaptı darbeyi?’ dedim.
Çakallar!!!
‘Ama kan dökmediler’ dedim.
O eskiden de şimdi kan emiyorlar…
Nasıl oldu da anlayamadık?
‘Kırk yıldır uykudaydınız’
Ama…
Aması maması yok…
Geçmiş olsun, hadi evine…
(Süleyman Boyoğlu-11 Ocak
2022 Datça-Kızlan)
22 Şubat 2022 Salı
18 Şubat 2022 Cuma
15 Şubat 2022 Salı
"SEVGİNİN DİLİ"..
Biz seninle aynı dili konuşuyoruz
Sevginin diliyle
Seninleyken içime yayılan
Huzuru buluyorum Sevgilim
Seninle güzellikleri yaşayacağız
Her şey seninle birlikteyken güzel bana
İnanıyorum
Biz seninle çok mutlu olacağız
(Hüseyin Boyoğlu)









