26 Nisan 2020 Pazar

KORONA GÜNLERİNDE İSTANBUL'DA OLMAK... (1)

ADNAN GENÇ
(yeni1mecra.com)
25 Nisan 2020
Aylardır, sanki pandemi belası bize musallat olacakmış gibi bir öngörüyle; bu tarih kokan kadim kentten ayrılıp, Tekirdağ yakınlarındaki bir sahil köyüne yerleştim…Hele hele şimdilerde bu virüs nedeniyle iyice eve kapandığımız bu günlerde niyeyse, İstanbul’un kimi noktalarında olmak ve oralarda; tam da oraya özgü işler yapmak istiyorum. Elbette İstanbul’un trafik keşmekeşi özlenmez ama kentin sesi olan ve tanık olanda sahici ve kalıcı izler bırakan curcunasını özledim. Ne dersiniz, hadi büyücek bir turla hasret giderelim…      
Sultanahmet’in her zerresini özledim; Yeşilev’de rahat koltuklara gömülüp çay ısmarlamayı; Ayasofya’nın içinde ve Topkapı Sarayı’nın bahçelerinde küçük soluklanmalarla dolanmayı da… Biraz yürüyüp, Yerebatan üzerinden Cağaloğlu ve Nuruosmaniye kapısından içeri süzülüp Kapalıçarşı’da olmayı; Bedesten’in daracık yollarında vitrinlere dalıp gitmeyi; Şark Kahvesi’nde (artık iyice pahalı hale gelen) kahve yudumlayıp, geleni geçeni seyretmeyi; Sahafları ağır ağır gezerken, çıkışta çınar altında şair Hüseyin Avni Dede’yi görüp selam vermeyi ummayı; Bakırcılardan Rıza Paşa’yı inip taaa aşağılardaki çinileriyle meşhur Rüstem Paşa camiine giden yollarda olmayı; müstamel (kullanılmış) giysi satıcılarındaki en yenice duran kıyafetin fiyatını sormayı, hep özledim. Bir keresinde Hamlet’te Kral Cladius ve Baba Hamlet rollerini oynuyordum ve oradan esnafın üzerindeki takım elbiseyi almıştık… Mafyozo bir kraldım, çünkü… Hadi Mahmutpaşa’nın telaşlı kalabalığı arasından Mısır Çarşısına girelim ve Pandeli Lokantası’na çıktığımızı var sayalım…
Köprüyü mutlaka yayan geçerek, Tünel üzerinden İstiklal Caddesi’nin bir ucuna çıkıp, Taksim’e kadar yürüyelim. Durun, Tünel çıkışından itibaren kapanmadığını umarak Lale Plak vitrinine bakmak ve Mevlevihane’de soluklanmak… Görüyorsunuz, ne çok yer özlemişim… Cadde derken, elbette şimdiki halini değil de 20 yıl önceki halinde gezinmek isterim… Galatasaray meydandayız. Öğlen vakitleriyse, güneşin altında illa ki uzun uzadıya okunan bir basın açıklamasını dinlemek isterim… Özlem bu, şaşırmayın…
Tokatlayan’da Tarık Dursun K.’nın kitapevi olsa da vitrininde neler var diye, baksam. Serkdoryan Bloku altındaki İnci’ye girip Luka Zigoridis ustaya selam verip, profiterolünden yesem… Bağaz’a inelim diyenler mi, var?
Caddeyi çabuk geçtin diyenlere de bir hoşluk selamı olsun diye; Saray Sineması’na girip, sahiplerinden Mösyö Franco’ya da ‘merhaba mösyö’ derim, yani… İstanbul’daki ilk reostalı lambalar onun sinemasındaydı… Özlenmez mi; hele hele Emek Sineması’na girip daha geçen hafta rahmetli olan müdür Hikmet ağabeye de bir merhaba deyip, rahat koltuklarda filmin başlamasını beklemek. Pek hoş olurdu…
Ben Boğaz için İstanbul’un en güzel caddelerinden yürüyelim, derim. Park Otel zebanisi yok artık, rahat kaldırımlarından İnönü caddesinden ve bitimindeki parkın arasından Dolmabahçe’ye ineriz… Her türden medyanın gececi elemanları, sivil ve resmi polisler ile gerçekten lüzumsuz gürültücü motorcu gençlerle oturup çay içmeyi de, özlemişim…
Yürüyelim, sarayın duvarları bitsin de eşe dosta MİT’in binası burası, biliyon mu, diyelim… Ortaköy meydanda tavla atmayı; Kuruçeşme sahilinde oturacak ve denizi görecek bir yer aramayı; Bebek kahvede iyice sosyete olmayı; az yürüyüp Divan’ın balkonunda paraya kıyıp mekik atıştırmayı (tamam, isteyen rakı yudumlasın artık) özledim… İlla da (tam mevsimi çünkü) Aşiyan mezarlığının hemen dibinden yürüyerek erguvan çiçekleriyle ‘yaşıyorum, ne keyif’ diyebilmek… Özlenmez mi? Esrarcı Ali Baba’yı geçmeyelim ama lokantalardan birinde soluklanıp, geçen şilepleri seyretsek…
Rumelikavağı’na kadar ara keyfi yapıp, yalı çapkını olup konup dursak tarih kokan binalara… Beyoğlu demişken, ben bıraktığımda gene feci pahalıcı olan Hacı Abdullah’a girmeyelim mi, yani? Bir keresinde hem karışık komposta almıştım, buz gibi; hem de kaymaklı (kıpkırmızı) ayva tatlısı… Soydurup paket ettirme şımarıklığıma da katlanırlardı, sağ olsunlar… 
Ancak 30 yıldan eski yolcular hatırlar. Beşiktaş – Üsküdar arasında 20 kişilik minnacık motorlar (kayık yahu) ulaşımı sağlardı. Öyle ki, motor bölümünde oturmuyorsanız, dışarıda elinizi denize sokarak bütün yolculuğu yapabilirdiniz… Üsküdar’a geldiysek, gene pahalıcı şahane yerlerden birine uğrayalım; Kanaat Lokantası’na. Sadece tatlı bölümü iki geniş buzdolabı boyunca uzanır; zeytinyağlılar ise yirmi çeşit olmazsa, dükkânı açmazlar benim bildiğim. Haa, meraklısına her gün kamyonla gelen taze kırmızı et de var tabii..                                                             
Bu yakada dolaşmadan önce mutlaka önermeliyim; Eminönü’nden bir Boğaz turu alın ve büyük motorla gezinin. Hele şansınıza ODTÜ’lülerin gezisi da Murat Belge de mikrofondan yalıları anlatsa… Kuzguncuk’ta semt kafelerinden hangisi olsa yeter. Bostan için verilen mücadeleyi de yanınızdakilere anlatın ama.. Ben hep öyle yaptım… Çengel’de 30 yıl kadar önce mevsimi geldiğinde, hemen her çeşit dükkânın kasasında bir çiçek sepeti olurdu ve içindeki hüsnüyusuflardan müşterilerine hediye edilirdi… Ben yaşadım, gördüm valla… Beylerbeyi ve Anadoluhisarı’na tepelerden denize doğru yürüyerek, inin. Hâlâ şaşırtıcı ahşap konakların İstanbul toplamını buralarda görebilirsiniz… Yoruldum ve inanın Boğaz’ın her iki yakasında da arabayla Karadeniz’e doğru yol almak şahanedir… Kanlıca’dan geçiyoruz ama tepedeki Hidiv Kasrı’nı unutmuyoruz. Ne güzel bahçe ve ne yavaş servis… Yürüyerek, eski Balıkadam Okuluna kadar orman içinden Boğaz’a inersiniz… Beykoz Abraham Paşa korusunda soluk alalım mı? Çaylar demlikle gelir ve bekletirseniz, şahane bir çay içersiniz…
Yolların yapı kalabalığına ve kabalığına bakmayın; Polonezköy’e geldik. Meydandaki Leo’nun Yeri’ni merkez alıp, sonundaki ikramları olan vişne likörüne kadar; ata bineceğiz, yürüyeceğiz ve temiz havayı soluyacağız…Yazdıkça aklımın gidip gidip geldiğini söylemeliyim… Çünkü Adalar’a bir ay boyunca giriş çıkış yasağı konmuş… Hadi her bir sokağını yürüyerek gezinin diyeceğim ama mecaliniz kaldıysa, Büyükada Aya Yorgi tepesine çıkın ve sefanız olsun… Hep sürsün… Canım İstanbul…
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

17 Nisan 2020 Cuma

ORHAN KOLOĞLU'NU KAYBETTİK...

             Koloğlu'nun, sigara tiryakiliğini ve bırakmasını anlattığı köşe yazısı ve karikatürü...         
         Tarihçi-yazar, Bâb-ı Âli News'in Yayın Kurulu üyesi Orhan Koloğlu ağabeyi bugün kaybettik. Yeğeni Sina Koloğlu sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada; "Amcam Orhan Koloğlu'nu biraz önce kaybettik. Dolu dolu yaşadı... Son dakikaya kadar çalıştı. 90'na girerken 90'nıncı kitabını yazdı. Hepimizin başı sağ olsun. Çok yeni aldım haberi. Fazla da bir şey yazamıyor insan. İlk aklıma gelen ilk sözcükler bunlar. Huzur içinde uyu amca..." dedi. 
         Evet Sina Koloğlu, insanın aklına ilk anda fazla yazacak bir şey gelmiyor, ama daha sonra kendisiyle ilgili çok şey yazılacak, söyleyecek çok sözümüz olacak... Basın camiası gerçek bilge bir insanı daha kaybetti, ama eserleri, bizlere aşıladığı fikirleri yaşayacak..  
                                Koloğlu-S. Boyoğlu İstiklâl Caddesi'nde
          Orhan Koloğlu ile Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde (TGC) uzun yıllar birlikte çalıştık. TGC Başarı Ödülleri Ön Seçici Kurulu’nda kendisi başkanlık ben de koordinatörlük görevinde bulundum. Sekiz yıl görev yaptığım Cemiyet’te üç kitap yazdım. Bunlardan bir tanesi “Hazandan Önce Babıâli” idi. Koloğlu, bu kitabımda gazeteciliğe nasıl başladığını, hangi görevlerde bulunduğunu, neler yaşadığını uzun uzun anlatmıştı. Öteki kitaplarımdan biri de ağabeyi Doğan Koloğlu’nu anlatan “Galatasaraylı Doğan Koloğlu” adlı kitabımdı. Ben şimdi Koloğlu’nun kitabımda anlattıklarından iki anısını aktaracağım. Zira daha fazla ve farklı anlatımları hazırlamakta olduğum yeni kitabımda yer alacak.
                            Koloğlu, Ecevit, Hasan Esat Işık Azerbaycan'da
          Koloğlu, 12 Mart 1971 askeri muhtırasında Beyrut’ta basın ateşi olarak bulunmaktadır. Bir gün Yaşar Kemal, Çetin Altan gibi yazar ve gazetecilerin oturduğu İstanbul-Basınköy’deki dairesi gece süngülü askerlerce basılır.
                                  Ecevit'le Koloğlu ABD'de de
           Kapıyı annesi açar, başlarındaki teğmen; “Burada yasak ve komünist kitap ve yayınlar var, verin onlara bize” diye bağırır. Süngülü askerleri karşısında gören ve kalp rahatsızlığı olan kadıncağız şaşkın bir vaziyette; “Buyurun arayın, kitaplar işte burada” der.
                                     Koloğlu, İlhan Selçuk'la
           Koloğlu’nun çalışma odasının bir duvarı boydan boya kitaplarla doludur ve içlerinde hakikaten Pakistan’da toplayıp getirdiği Çin’in eski komünist liderlerinden Mao rejimine ait İngilizce kitaplar da vardır. Gelen kişiler o kadar cahildir ki Mao’nun bu kitaplarını bile göremezler. Evden hiçbir şey bulamadan ayrılırlar.
          Aynı gece Koloğlu’nun dairesinin dışında Basıköy’de oturan yazar Yaşar Kemal ve Çetin Altan’ın evleri de basılır…
                                     Koloğlu, Aziz Nesin'le
          Ertesi gün Koloğlu’nun annesi gazeteci bir kadın arkadaşını da alarak, “yasak yayın avına” çıkarlar. Kendilerine göre sakıncalı buldukları kitapları bir güzel leğene koyup, üzerine de su doldurup eritirler. Sonra da tuvaletin deliğinden aşağı boca ederler. Tabii eritilen ve tuvalet deliğine boca edilenler arasında Mao’yla ilgili yayınlar da vardır.
                            Koloğlu, CHP eski genel başkanı İsmet İnönü ile
          Koloğlu, 12 Mart 1971’de Lübnan’da görev yaparken Dışişleri Bakanlığı çağırdığı için Türkiye’ye döner. 12 Mart’ta ülke sıkıntılı bir dönemden geçmektedir. Herkes birbirinden korkmaktadır. Ankara’ya bakanlığa gider; “İşte ben geldim” der. “Seni polisten arıyorlar” derler. Aklına kötü şey getirmez. Oysa hakkında ihbar yapılmıştır; “Avrupa’ya kaçtı!” diye. Oysa ne Avrupa’sı Koloğlu, Beyrut’tadır; resmidir ve diplomatik pasaportu vardır. Polis ne bilsin bu durumunu; zira onlara ihbar yapılmıştır. Kolundan yakaladıkları gibi doğru mahkemeye götürürler, derhal tutuklanır. Ankara’nın meşhur cezaevine yani Ulucanlar’a götürülüp tıkılır. Ünlülerin hapsedildiği cezaevi olmasından dolayı bir diğer adı da “Hilton”dur. Hilton’da iki hafta yatak-yorgan olmadan, kimseye de haber veremeden yatar, sonra da salıverilir. Uzun süre işsiz-parasız kalır…
                                    Koloğlu-gazeteci Ethem Çalışkan ile
          Orhan Koloğlu, Bülent Ecevit hükümetleri döneminde Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürü olur ve Ecevit’le Moskova’ya gider. Moskova’ya gitmesiyle de “komünist” damgası yer. Ardından Tan gazetesinin sahibi Zekeriya Sertel’in 1978 yılında Türkiye’ye dönme kararı almasından sonra ona sarı basın kartı vermesi ise bu damgayı iyice pekiştirir.

          Koloğlu, bir süre önce kaybettiğimiz Yayın Kurulu üyemiz Hikmet Aksoy ile..
          Bu damganın etkisi 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra daha da ağır olur. Acı ve sıkıntılı günler hiç peşini bırakmaz; “canına okunur”...
         1929 doğumlu Koloğlu, o kadar çalışkan ve birikimliydi ki gazetecilik ve tarih yazarlığı süresince 90 kitap yazdı ve bir rekora imza attı. 
                          Koloğlu, TGC Başarı Ödülleri Ön Seçici Kurul üyeleriyle

Yazı: Süleyman Boyoğlu
Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu-Ali Kılıç-Orhan Koloğlu arşivi)   

16 Nisan 2020 Perşembe

YAŞAMIN ZEVKLERİ Mİ?

KORONA GÜNLERİNDE EKSİKLİK VE PİŞMANLIK DUYMADAN OKUNACAK BİR YAZI:
                              HER SEFANIN BİR CEFASI OLUYOR 
                                                                                 
GÜRCAN ARITÜRK

              OKUMAK:  Okuma tutkunları, başka hayatlar da yaşar ama bazen duyarlı olduklarından ''bilip de yaşayamamanın yükünü'' taşır.

              SEKS: Bilgi, sevgi ve ''üretimle'' yaşama anlam katar ama  bazen yaşamın diğer zevklerini ''kaçırtır''.

             GEZMEK: Çok gezen çok bilir ama bazen yorgunluk her tarafı aynı hale getirir, hatta ''ressamın çayırlıklarını'' gerçekten güzel hale getirir.

             YEMEK: En azından ''ekmek parası'' için çalışılır ama bazen ''pasta'' kiloyu artırır, yaşamı (ve kalitesini de) azaltır.

              İÇMEK: Hayat sudur ama bazen ''şişede durduğu gibi durmuyor''.         

              ALMAK: Güçlü hissettiren zevk ama bazen vermek kadar zevkli değil.

              SATMAK: Karşılığını almak ne güzel ama bazen ''satmak'' diye bir şey var.

              YAZMAK: Bir tür boşalma ama bazen ''bazıları yazar, bazıları yaşar''.

              SİNEMA: Güzel bir rüya gibidir ama bazen ''uyanmak gerek.''

              TİYATRO: Yaşama canlı tanık olmanın hoşluğu ama bazen ''mış gibi yaşamanın'' dayanılmaz seyirliği.

               SPOR: Sağlam kafa için de gerekli ama bazen zorlama ''yırtar''.

               EŞYA: Sahip olmak güzel ama bazen sahip olmak için ''köle'' oluyoruz.

               ASKERLİK-ANNELİK: Aidiyet duygusunun zirvesi ama bazen savaş-büyük sorumluluk.

               EVLİLİK: Paylaşmanın ve sorumluluğun güzelliği ama bazen özgürlüğün sonu..

               SİYASET: Ülkeye hatta insanlığa hizmetin yolu ama bazen kandırmanın  çıkmaz sokağı.

               MESLEK: Her şeyden önce işe yaramanın hazzı ama bazen ''tembellik hakkı'' kadar değil.

               BAKIM: İnsanın kendisine bakması ne güzel ama bazen insan başkalarına da bakarak mutsuz olur.

               TIRAŞ-MAKYAJ: İnsanın kendisini iyi hissetmesi iyidir ama bazen ''seyirci hesaba çok katılır''.

               GİYİM: Temel gereksinimlerimizden birini karşılar ama bazen başkalarını karşılama biçimimizi olumsuz etkiler.

               AYAKKABI: Ne mutlu ayağın var ki alıyorsun ama bazen ''düşmanların bakacak diye''.

               SAĞLIK: Sağlıklı yaşamak gibi var mı ama bazen akranların kalmıyor.

               MÜZİK: Güzel duygular verir ve verdirir ama bazen mantığı yok sayan (temeli olmayan) bir coşku verir.

               ÇOCUK: Dünyaya gelişine ve büyümesine katkı iyi ama bazen gönlünü gönlüne uydurmaya kalkmak yükümlülüğü kötü.

               KİTAP: Okumak ve aktarmak için uygun ama bazen okumadan biriktirmek ve göstermek için.

               ve UYKU: Bir sonraki günü kaliteli yaşamak için kaçınılmaz ama bazen ölüm provası gibi. 
               
               SON SÖZ: Yerinde ve zamanında olmak kaydıyla her zevk bir de dozajındaysa ''ama bazen''siz olabilir değil mi? Yine de hayat ''eksiksiz'' ve pişman olmadan ''tam'' ve gerçekten güzel olmaz bence. 
           

15 Nisan 2020 Çarşamba

GEÇMİŞ ZAMAN SİYAH-BEYAZ FOTOĞRAFLARI...

        Ne zaman hüzünlensem aklıma çakılan görüntüler siyah-beyaz fotoğraflar oluyor. Başka bir renk algılayamıyorum (sanırım bana özgü bir durum değil…) ve ne zaman siyah-beyaz fotoğraf görsem hüzünleniyorum. Beynimden çıkardığım ilk çivi hüzün oluyor…
        Gariptir ama bu hüzün duygusu beni mutlu ediyor.
        Gönderdiğin fotoğraflara baktıkça beynimdeki tokmak sesleri geriye çekiliyor şu an savaşı kaybetmek üzereler.
        Aristo mantığında yalnızca siyah-beyaz vardır-Belki de büyük düşünür Beşiktaşlıydı. Kim bilir!
        Bulanık yani gri mantık yüzyıllar sonra (elli yıl kadar önce) belirsizliklerle çalışabilme, çözebilme yöntemi olarak ortaya çıktı, çıkarıldı. Bu beni mutlu ediyor işte…
        Fotoğraf salt fotoğraf değildir.
Yayınlanan ikinci kitabının ilk sayfalarındaki “içindekiler” bölümünün ne kadar önemli olduğunu tartıştığımızı ve “önemli” olmasında mutabık kaldığımızı anımsarsın.
       Siyah-beyaz fotoğrafların tek tek hazin öyküleri olduğuna inanırım.  Önemli olan onları konuşturmak… Bak göreceksin sana anlatacakları o kadar çok şey var ki…
       “İçindekiler” bölümü ile yetinmemek gerek, içine dalmak, biraz kazımak çok fazla eşelemek gerek. Biraz kurcaladığında önce isimleri bulacaksın belli belirsiz, sonra o isimlere maske takacaksın. O maskeler sen resmi eşeledikçe şekil alacaklar; bir elinde ıspatula diğerinde fırça dünyanın en yaratıcı heykeltıraşı, en iyi portre yapanı sen olacaksın ve her şey illa siyah-beyaz olacak.
        Sonra şekil verdiğin o maskelerin ne kadar tanıdık veya ne kadar tanımadık olduklarını gözlüğünün üzerinden bakarak küçük kızına anlatacaksın. Kırpıştırdığın gözündeki bir damla yaşı parmağınla silerken iliklerine işleyen o tatlı hüznü yudumlayacaksın. Şakağında pıt pıt atan o incecik damarın maskelerden en arkada kalanının geçmişten gelen ve beyninin bir kıvrımında kireçlenmeye yüz tutmuş o masum kini nasıl da eritip ter ile birlikte akıttığına tanık olacaksın-tarih bunları yazacak…
         Fotoğraf… İlla siyah-beyaz olanı…
        Adamı konuşturuyor…

Yazı: Sakip BAYHAN
Fotoğraflar: Saadet Berköz Canoğlu'nun arşivinden...

17 Mart 2020 Salı

TÜRKİYE İLE İLGİLİ İKİ ARAŞTIRMA...


              Gürcan ARITÜRK

            Gözden kaçmasın, aşağıdaki ''Babalık Araştırması'' normal diyebileceğimiz ama kanıksamamamız gereken bir durumu ortaya koyuyor. ''Okuma Süresi Araştırması'' ise AB bağlantılı olmasa ''kendi kendimize gaz mı?'' diyebileceğimiz türden sonuç veriyor. Ne olur bu ikinci araştırmadan yine de ''okuyoruz işte'' sonucu çıkarmayalım. Ne okuduğumuza da bakalım. Aşağıda biri yerli öteki uluslararası 2 bilimsel araştırmayı özetledim. Birinci araştırma sonucunu yapan Vakfın adında anne ve çocuğun yanında babanın olmaması da araştırma sonuçları hakkında ipucu veriyor sanki!  İkinci araştırma sonuçlarını okurken, yıllar önce üniversitede istatistik dersi hocamız rahmetli Profesör Erden Öney'in ''2 tür yalan vardır, birinin mumu yatsıya yanar. Ama istatiki yalanın sönmez'' deyişini akılda tutmanızı da isterim. G.A   

                    TÜRKİYE'DE BABALIK ARAŞTIRMASI
             (AÇEV'in araştırmasına 51 ilden 3 bin 235 baba katıldı.)

           Türkiye'de babaların yüzde 91'i çocuk bakımında birincil sorumlunun anne olduğunu söylüyor.              
           Türkiye'de babalık araştırmasına göre babalar en çok çocuklarının zihinsel gelişimi konusunda desteğe ihtiyaç duyuyor.
           Anne Çocuk Eğitim Vakfı'nın 51 ilden 3 bin 235 baba ile gerçekleştirdiği araştırmada, babaların yarısının, çocuğunu hiçbir zaman tuvalete götürmediği belirlendi.
           Babaların yüzde 36'sı  çocuğunun altını hiç değiştirmemiş, çocuğunun tırnaklarını hiç kesmeyen baba oranı da üçte biri buluyor.
           Araştırma, çocukları hastalandığında babaların yüzde 84'ünün onların yanında olduğunu ortaya koyarken bu oran ve ilgi, eğitim söz konusu olunca yüzde 35'e düşüyor.
           Babalar çocukların okul etkinliklerine de daha az katılıyor.
           Babaların ev dışında çocuklarıyla daha çok akraba ziyaretine ve alışveriş merkezlerine gittikleri görülüyor. 
           Çocuğunu uygun sinema ve tiyatroya götüren baba oranı yüzde 30'da kalıyor.

           Günde ortalama 9 saat 20 dakikalarını işte geçiren babaların çocuklarına  2 saat 20 dakika ayırabildikleri ama bu zamanın da onların gelişimlerini destekleyici nitelikte olmadığı araştırmanın bir diğer sonucu.
           Babaların yalnızca yarısı çocuklarına masal ve hikâyeler anlatıyor.                       
           Yüzde 57 oranında baba çocuklarıyla birlikte kurmaca oyunlar oynamıyor.
           Araştırmaya katılan babaların yüzde 38'i babalık eğitim almak istiyor, yüzde 43 oranında baba ise babalık eğitimi için vakit bulamadığını söylüyor.

                          OKUMAYA AYRILAN SÜRE

(Türkiye, günde ortalama 7 dakika ile Avrupa'da 6. oldu-Türkiye'nin geçtikleri arasında İngiltere ve Fransa da var)

        Avrupa İstatistik Ofisi'nden Türkiye ile ilgili ''iyi haber''...
        Türkiye, Avrupa'da okumaya ayrılan süre bakımından 15 ülke arasında altıncı oldu.
        Hep yakınılır, Türkiye'de kitap okuma oranının az olmasından.
        Avrupa Birliği'nin resmi kurumlarından Avrupa İstatistik Ofisi'nin araştırma sonuçları durumun ''hiç de vahim'' olmadığını ortaya koydu. 
        15 Avrupa ülkesinde 2008-2015 yılları arasında kitap okumaya ayrılan süre bakımından yapılan araştırmada Türkiye altıncı sırada.
        Yayımlanan araştırma sonucuna göre günde ortalama 7 dakika  kitap okunan Türkiye, Almanya ve Lüksemburg ile aynı düzeyde.
        Estonya'nın günde 13 dakika ortalama okuma süresiyle birinci olduğu araştırmada Türkiye, Finlandiya, Polonya, Macaristan ve Yunanistan'ın ardından altıncı sırada yer aldı.
       Türkiye okumaya ayrılan süre bakımından İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, İspanya, Hollanda ve Romanya'yı geride bıraktı. 
                                           
                                                    (Fotoğraflar: S.Boyoğlu)

8 Mart 2020 Pazar

DATÇA'DA KADINLAR YÜRÜDÜ...

              Datça'da “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” etkinliği Pir Sultan Abdal Kültür ve Dayanışma Derneği (PSAKD) binasında yapılan sabah kahvaltısıyla başladı. Kadınlar, daha sonra Atatürk Caddesi’nden Cumhuriyet Meydanı’na kadar “Susma Korkma İtaat Etme”, “Kadınlara Özgürlük”, "Ar Benim Namus Benim Kahyam mısın Sen Benim?”, "Aş mı Verdin? İş mi Verdin? Üç Çocuğu Ne İstersin?", "Kadın Kadındır Çiçek Babandır" şeklinde sloganlar atarak ve çeşitli dövizler taşıyarak yürüdüler.
              Meydanda basın açıklaması yapan Datça Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı avukat Gülhan Keleş, “Biz kadınlar hayatın her alanında eşit olmak ve eşit söz sahibi olmanın yanı sıra, en temel hak olan; yaşam hakkımızı savunmak için tüm dünyada mücadele etmeye devam ediyoruz” dedi.
              Avukat Keleş, Türkiye’de her gün en az üç kadının öldürülmesi gerçeğinin içlerini yaktığını, buna neden olan şiddetin kaynağının, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve o yönde uygulanan politikalar olduğunu vurguladı.
             Muğla ilinde kadına yönelik şiddetin ülke genelinde ilk beş il arasında yer aldığına dikkat çeken Gülhan Keleş, şunları kaydetti:
           “Uluslararası alanda imzalanan başta İstanbul Sözleşmesi olmak üzere, iç hukuktaki ana mevzuat olan 6284 sayılı kanun hükümleri, istisnasız keyfi muameleye tabi olmadan uygulanmak zorundadır.
            İstanbul Sözleşmesi gereği imzacı devletler, devlet kurumları ve yerel yönetimler toplumsal cinsiyete duyarlı, kapsayıcı ve eş güdümlü politikalar uygulayarak, kadın erkek eşitliğini sağlayabilir.
          Bu nedenle Datça Kent Konseyi Kadın Meclisi olarak, yerel yönetimlere diyoruz ki; Muğla ilinin her ilçesinde Kent Konseyi Kadın Meclisleri kurulsun. Her ilçesinde cinsel taciz ve saldırıya karşı destek birim merkezleri, 7/24 saat faaliyet gösteren Alo Şiddet Hattı kurulsun.
          6284 sayılı Kanun ve İstanbul Sözleşmesi her ilçede yerel yönetimler tarafından etkin bir şekilde uygulansın.”
          Etkinlik daha sonra söz alan kadınların şiir okumaları ve konuşmalarıyla sona erdi. 
          Bu arada, Muğla Büyükşehir Belediyesi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle PTT binası önünde iki kamyonla getirdiği çiçek saksılarını kadınlara ve yurttaşlara ücretsiz dağıttı.






                         (Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
     


          

6 Mart 2020 Cuma

RAŞİT YAKALI...

                                              MECLİS'TE YUMRUKLAŞMA (!)

26 Şubat 2020 Çarşamba