15 Ocak 2022 Cumartesi

AHMET HAŞİM'İN SON GÜNLERİ...

 

                  Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

                   Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

                   Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

        Türkiye’de sanata ve kültüre önemli katkılarda bulunan, bir zamanların gözde dergisi Varlık’ta, Türk şairleri arasında özel bir yeri olan Ahmet Haşim’in son günleri, yani hasta hali anlatılıyor. Ortaokul Türkçe ve lise edebiyat kitaplarında şiirlerini okuduğumuz ve yorumladığımız Ahmet Haşim, 4 Haziran 1933’de İstanbul’da öldü. 

        1970’li yıllarda Esenler Ortaokulu'nda Türkçe öğretmenimiz olan Kenan Girgin, Ahmet Haşim’i “akşamların şairi” olarak nitelerdi. Ortaokul ve lise yıllarımda, aklımda kaldığı kadarıyla şairin toplum içine de pek çıkmadığı söylenirdi. Bunun nedeninin de geçirdiği bir hastalık (Halep çıbanı) sonucu, yüzünde bu hastalığın kalıcı izler bırakması olarak anlatılırdı. 

        Varlık Dergisi ölümünün üzerinden çok zaman geçmeden, 15 Temmuz 1933 tarihli ilk sayısında Bağdat (1887) doğumlu Haşim’e yer vermiş. Yer veren Varlık’ta, Ahmet Haşim’i anlatan kim mi? Dönemin yazarlarından, şairin arkadaşı Abdülhak Şinasi…

Bakın Abdülhak Şinasi (Hisar), hastalığında Kadıköy-Bahariye Caddesi'ndeki evinde ziyaret ettiği usta şair ve yazarı nasıl anlatmış:

“O’nu son görüşümde, büyük bir yorgunluk içinde yattığı yatağında âsabını dinlendiriyordu. Benzine bakılsa bir ölü gibi, fakat gözlerine ve sözlerine bakılsa halinin ümitsizliğini bilmiyor gibiydi. O gün birer itiraf tarzında söylediği bazı içli ve gözyaşılı sözlerini hatırlıyorum.

Fakat benim asıl rikkatime dokunan şey şu hali oldu: Kendisi hakkında bilmem hangi bir ecnebi gazetesinde yazılmış bir makaleyi arattırdı ve aradı. Bir kıymet atfettiği bu vesika kendisinde kalırsa artık emniyet altında olamazmış gibi bana: ‘Bulup size vereyim de sizde kalsın” demişti, ve bulamayınca çok üzüldü. Acaba o zaman da akibetini biliyor muydu? Müstakbel hayatı için deminki hülyaları ve kurduğu bütün plânlar zihninde ne çabuk bozulmuştu.”

                   RUŞEN EŞREF DE ZİYARETTE

Abdülhak Şinasi, bir müddet sonra Ruşen Eşref’in de Ahmet Haşim’in yanına geldiğini belirterek, yazısına şöyle devam ediyor:

“Ahmet Haşim bizden birer resim istiyor, ve mukabilinde bize birer resim vermek istiyordu. Bütün bunlar bana son ve ne elim bir hazırlanışın küçük teferruatı gibi görünmüştü.

Sonuncu kalacağını daha bilmediğim bu defaki ziyaretime giderken ona neler söyliyebilmek istiyordum. Ruhumuzun ince ince hazırladığı öyle müphem ve mühim sözler ki bunları ekseriya sevdiklerimize hayalen uzun uzun söyleriz de sonra onları görünce hayatın küçük ve maddeleşmiş itiyatları arasında kalarak bir türlü söyliyemez ve bunların yerine ancak en basit havai, sathi ve lüzumsuz şeyleri söyleriz. İşte ona kafamda hazırlanmış böyle cümlelerle gidiyordum.”

Abdülhak Şinasi, yazısında tekrar başa dönerek, Ahmet Haşim’in kapısını nasıl çaldıklarını, içeriye nasıl girdiklerini anlatıyor:

“Kapıyı yavaşça çaldım. Bir ağır hasta evindeki sessizlik.. Biri hizmetçi iki kadın.. Bir karyola değil bir kerevet üstüne yapılmış gibi bir yatak. Yanında üstü çiçeklerle, kâğıtlar ve kitaplarla dolu bir küçük masa. İki koltuk, birkaç sandalya. Üstündeki saksıda bir çiçek buketi duran bir soba ve üstünde aynasiyle bir konsol. Gayet mahalli eşyasile küçük, pek mütevazı, temiz bir oda. Pencereleri mahalle arasına bakarak metrûk bir bahçeye, manasız bir iki duvara, avare birkaç eve açılıyor.

Yatakta devetüyü renginde bir battaniye içine, bir kefene sarılmış gibi sarılı Ahmet Haşim’in incelmiş, ölen vücudü fakat harikulâde parlayan ve yaşayan açık gözleri. Bu gözler sanki küçülmüş, renksiz ve kansız kalmış yüzünü yemiş gibiydi..

Benzi bir ölü benziydi, o kadar uçuk. Ve ağzı bir ölü ağzıydı. İçi siyahlaşmış gibi. Ve dudakları sönmüş küllerin rengindeydi. Geçen defadan beri hastalık onu ölüme doğru sürüklemiş ve şimdi yaklaştırmıştı. Ahmet Haşim şimdiden ölmüş gibi öleceğini biliyor ve ölen insanın yalnızlığını duyuyordu.”

                         ODADAKİ MANZARA…

Şinasi, odada gördüğü manzaranın “Bir fakrü harabi perişanlığı” olmadığını, burada için için ağlayan başka bir devasızlık, başka bir çaresizlik hissettiğine vurgu yaparak, şöyle devam ediyor:

“Gördüm ki onu hayata bağlayacak rabıtaları sözlerimle tesis edemiyecektim. Ona istediğim sözlerin hiç birisini söyleyemedim.

Ahmet Haşim geçen defa arkadaşlarının kendisine gösterdikleri muameleden memnun ve adeta mahcuptu. Onlarla ve hayatla barışmak arzusunda tıpkı ölüm döşeğindeki Tevfik Fikret gibi şefkat ihtiyaciyle mütehassıstı. Fakat mazide arkadaşlarını birer birer kırmış ve kendisinden uzaklaştırmış olan şair ‘Başım” manzumesinde şikâyet ettiği başıyla, hakikaten muztarip, hasta, titiz ve öfkeli ruhiyle belki bu nüvazişin umduğu kadar temadi etmediğini, hatta hastalığından daha az sürdüğünü görerek, belki yalınızlığının ihtiyaciyle bu dostlukların daha faal olmasını istiyerek, sebebini iyi bilmiyorum, şimdi duyduğu yalnızlığı pek acı buluyordu..”

               DOSTLARI ŞİKÂYET..

Abdülhak Şinasi, yazısında sık sık başa dönüyor ve odadan içeri girdiğinde Ahmet Haşim’i somurtmuş, yüzünü duvara çevirmiş, dalgın bir vaziyette bulduğunu ifade ederek, şunları söylüyor:

“Geldiğimi duyunca silkinip dönerek ve bana büyük bir nüvazişle hitap ederek birçok dostlarının kendisini artık unutmuş ve bırakmış olduklarından acı acı şikâyet etti.

Müşterek dostlarımızı birer birer çekiştiriyordu. Hatta söz arasında bunlardan hasta olan birini görmeğe gideceğimi duyunca ‘Sakın benden de bir haber götürmüş olmayın’ dedi.

Ahmet Haşim bu küçük ve münzevi odasında ölüyor ve öldüğünü duyuyordu. Ve hiçbir şey bu kadar hazin, mahzun ve müessir olamazdı. Kendini hastalığa mahkûm eden taliinden şikâyet etti. Ve : -kelimelerini değiştirmiyorum- ‘Ben ki physlologique bir joie içinde yaşardım’ dedi.

O kadar yorgundu ki sözlerini tekzip ve tashih için cevap vermek ve başka fikir ve hisler telkin için söylemek bile ona nafile bir zahmet, bir eza ve bir eziyet çektirmek olacaktı. Ve hiçbir şey, hiçbir söz bu söz üstadını teselli edemiyecekti. Onun da benim eski bir cümlemi kabul ve tekrar ile ‘züğürt tesellisi’ diye yadetmiş olduğu bütün teselliler şimdi hep nafile tekrar edilecek beyhude sözlerdi.

Ölüm karşısında her şey hiçliğini o kadar vazih ifade ve itiraf ediyor ki ademe inanan ve tesellilerin hiçliğini bilen bir insana söylenecek söz kalmıyor.”

             “AHMET HAŞİM YALNIZ ÖLÜYORDU”

Abdülhak Şinasi, dostu Ahmet Haşim’in ölüme adım adım gidişini büyük bir üzüntüyle müşahede ettiğini belirterek, şöyle devam ediyor:

“Âsabımda bir heyecan halinde değil fakat zihnimde kat’i bir yeis halinde duyduğum en tahammül edilemez acılardan birini duyuyordum; karşımda dostum ve şairim Ahmet Haşim ölüm döşeğine uzanmış ve ademe döneceğini bile bile ölüyordu. Ve buna karşı yapılacak hiçbir şey yoktu. Burası yüz binlerce Türk evlerinin rastgele mütevazi bir odasıydı. Ahmet Haşim, burada yalnız ölüyordu. Fakat yalnız olmasa da ölecekti. Fakat ne kadar zengin, muteber, meşhur ve mes’ut olsa yine ölecekti. Beşeri çaresizlik ve trajedi buradaydı. Gözlerinden hâlâ taşan bu zekâ bile onu koruyup kurtarmayacak, bir takım maddi kuvvetlerin intizamından doğan, parlayan ve kendi akibetini bilen bu zekâ meş’alesi ademin içinde sönecek, bir takım maddi kuvvetlerin tesanüdünden doğan ve yaşayan bu ruh uçacak ve demin içinde dağılacaktı. Ve bunu görmenin teessürüyle ben de onun gibi eziliyordum.

Ne hazindir ki bir müddet evvel ölmüş olan Kontes de Noailles’den bahsile o gün ölümden bahsetmiş olduk. ‘L’ Honneur de Souffrir’ şiir şiir mecmuasındaki bütün şiirlerini ölüme tahsis etmiş ve ölümden harikulâde bir hassasiyetle bahsederek onu hiçbir şairin göstermemiş olduğu kadar muannit bir ısrar ile tahlil etmiş olan bu büyük şair Ahmet Haşim, benim kadar beğenmiyor, sevmiyor ve Bizansvari, ‘psal-modiante’ bulduğunu söylüyordu. Ve ben cevap vermekten çekiniyordum. Onu yormaktan ve hele yanında ölümden bahsetmekten korkarak…

Kendisine bir hafta, on gün sonra geleceğimi söyliyerek fakat içimden bu gözleri, bu ruhu tesellisiz ve ebediyen terk ettiğimi bir eza hissiyle duyduğumu kendime itiraf etmekten çekinerek ve gizlemek isteyerek, gelsem de onu bulacağımdan hiç emin olmayan bir hisle vedalaşıp ayrıldım.”

Abdülhak Şinasi, Kadıköy vapuruyla evine dönerken, güvertede Ahmet Haşim aklına gelir. Haşim’in Kadıköy’de sadece, iptidai bir muhite mecburiyetini düşünür. Akşam vakti olsa gerek ki Ahmet Haşim’in şu dizeleri aklına gelir:

Akşam, yine akşam, yine akşam…

Bir sırma kemerdir suya baksam!

Şairin “Merdiven” şiiri:

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

 Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta,

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

Not: Abdülhak Şinasi’nin kaleme aldığı yazının orijinal halini bozmamaya çalıştım.

                                        Ahmet Hilmi Yücebaş

Yeni İstanbul Gazetesi’nden gazeteci-yazar Ahmet Hilmi Yücebaş, 1967 yılının 4 Haziran’ında “Pazar Yankısı” adlı köşesinde  “Şair Hâşim’den Anılar ve Nükteler” başlığıyla bir yazı kale almış. Yücebaş, “Garp sembolizmini Şarkın mistik ruhu ile kaynaştırarak edebiyatımıza oya gibi şaheserler hediye eden” şair Ahmet Hâşim’in, 1933 yılında öldüğünü anımsatarak, şunları söylüyor:

“1907’de Galatasaray’dan mezun olan Hâşim, orada Ahmet Hikmet Müftüoğlu gibi edebiyat hocası ve Hamdullah Suphi, Abdülhak Şinasi, İzzet Melih ve Emin Bülend gibi edebiyata meftun ve sonradan edebiyat âlemimizde şöhret yapacak bir arkadaş muhiti buldu. 1909’da 1. Dünya Harbine yedek subay olarak katılan Haşim, muhtelif memuriyetlerde bulunmuş, Güzel Sanatlar Akademisi’nin estetik ve mitoloji hocası olarak çalışmıştır. Birçok dergi ve gazetelerde değerli yazıları ve şiirleri yayınlanan Haşim’in başlıca eserleri; Göl Saatleri, Piyale, Gurebâhane-i Lâklâkan, Bize Göre, Frankfurt Seyahatnamesi’dir.

Ahmet Hâşim’e dair bazı anıları ve nükteleri naklederek, ölümünün 34. yıldönümünde aziz şairin hatırasını yâd ediyoruz.”

                   KİTAPÇI’NIN İNSAFI

Ahmet Hâşim, eserini yayınlayacak kitapçılardan mühimce bir para istemişti. Kitapçı vermeyecekti, şair ısrar edince, kitapçı ilk defa mahcup oldu. Fakat intikamını almak için hileye müracaat etti:

-    Benim gözlerimden biri camlıdır İsviçre’de yaptırdım. Hangi gözümün cam olduğunu fark edebilirseniz istediğiniz parayı hemen veririm.

Başkaları da vardı. Şair Hâşim kitapçıyı dikkatle süzdü:

-   Sağ gözünüz cam!.. dedi.

        Adam merakla sordu:

-    Ne bildiniz?

-    İlk defa olarak o gözünüzde bir insaf parıltısı gördüm!..

Kitapçı paraları verdi.

                      HÂŞİM VE NÂZIM HİKMET

      Ahmet Hâşim, Nâzım Hikmet’e düşmandı. Eski İstiklâl mahkemesi azalarının da bulunduğu bir mecliste, sesini dehşetle ürperterek yumruğunu masaya vurdu:

-         Neden bu alçağı asmıyorsunuz, neden?

-         Hâşim’i kızdırmayı seven bir dostu sordu:

-         Neden asalım?

-         Komünist!..

     Dostu gülümseyerek omuz silkti:

-         Hâşim bu memlekette mürteci var mı?

-         Var..

-         Saltanatçı?

-         Var..

-         Halifeci?

-         O da var..

-         Eh, ne olur, bir de komünist bulunsun!..

      Hâşim, zehir gibi bir kahkaha attı:

-         Beyefendi, beyefendi… Sizin başınızda bir bit bulunsa, saçlarınızı şefkatle okşayarak: ‘Eh, ne olur, bir tanecik de bitimiz bulunsun! mu dersiniz?..

                         HÂŞİM VE PEYAMİ SÂFA

            Ahmet Hâşim, kendisiyle arası açık bulunan Peyâmi Safâ’yı ağabeyi İlhami Safâ’ya methediyordu:

-         Peyâmi bilgili ve sanatkâr adam!.. Peyâmi’de her şeyden fazla hayran olduğum taraf, terbiyesi ve centilmenliği.. Bir İngiliz centilmeninden hiç aşağı değil, bilâkis daha üstün..

         Aynı odada bulunan Selâmi İzzet, bu methiye karşısında dayanamayarak Haşim’e döndü ve:

-         Sen böyle konuşuyorsun ama, dedi. Peyâmi senin hakkında hiç de böyle konuşmuyor. Senin aleyhinde ağzına geleni söylüyor.

Ahmet Hâşim bir an durdu ve öfkeli bir sesle cevap verdi:

-         Yahu. Peyâmi’yi methediyorum diye size kim söyledi?..

                     ŞAİR VE ARMUT 

Şair Hâşim, kızınca gayet kaba kelimeler kullanır, çok şiddetle hücum eder, son derece dedikoduya düşkün bir sanatkârdı. Bir gün, zamanının şair geçinen ve tabii hiç sevmediği birisi hakkında şunları söylemişti:

-         Şu adama da şair diyorlar. Monşer bu. O kadar ahmak bir heriftir ki, İstiklâl Harbi sıralarında, Yunanlılar bulundukları kasabada, bunu yakaladıkları zaman, bir şey zannedip bir armut ağacına asarak idam etmek istemişlerdi. Armudun dalı kırıldıydı. Düşen monşer, herifi armut bile meyva sıfatiyle kabul etmiyor!..     

                             ŞAİRE ZİYAFET

     Ahmet Hâşim, bir gün Abdullah Efendi lokantasına girerken şair Salih Zeki’ye rastladı.. İkramı pek seven, fakat para harcamayı hiç sevmeyen Hâşim, yarım ağız bir nezaketle:

-         Buyurmaz mısınız? Dedi.

     Şair Salih Zeki, bu daveti pişkin bir samimiyetle kabul etti ve içeriye girdiler. Hâşim, canı sıkılarak listeye baktı ve iki kişinin masrafını bire indirmek endişesiyle en ucuz yemeği seçti.

-Bir çorba!

Salih Zeki listeye baktı ve garsona emretti:

   -Bir istakoz!

Sonra tekrar listeye bakan Haşim:

   -Bir ıspanak! dedi. Salih Zeki de tekrar emretti:

   -Bir hindi dolması!

Hâşim hazin bir sesle mırıldandı:

     -Bir şekerli kahve!

Şair Salih Zeki aynı eda ile devam etti:

   -Bir kaymaklı baklava!

      Bu son cümle, artık Hâşim’i çileden çıkarmıştı. Deli gözlerle Salih Zeki’ye bakarak:

    -Beyefendi! dedi. Şunları biraz kendi paranızla yiyecekmişsiniz gibi ısmarlasanız!.. 

                      USKUMRU DOLMASI

          Şair Hâşim, Kadıköy’ünde nişanlandığı kızın evine, yemeğe davet edilmişti: Şair, sofradaki uskumru dolmasını çok beğenerek methetmeğe başladı:

-Bu dolmaya bir tel dolap değil, bir kuyumcu cemekânı lâyık. Onu, fıstık üzümle dolu bir balık gibi değil, yakutlar, incilerle işlenmiş bir mücevher gibi teşhir etmeli..

        Müstakbel damadının bu iltifatından pek bahtiyar olan kayınvalide, sofradan artan bir dolmayı gazete kâğıdına sarıp Hâşim’in paltosunun cebine koymuştu. Gece evine dönerken ellerini cebine sokan Hâşim, orada ince uzun bir paket bulunca şaşırdı. Hemen, o meşhur telaşıyla soğuk Şubat mehtabının ışığında paketi açtı ve bir uskumru dolmasıyla karşılaşınca, bütün sanatkâr hırçınlığı ile geri döndü.

         Biraz sonra damat beyin kapıda bıraktığı paketi, hizmetçi kız yukarıya çıkarmıştı. Büyük hanım, baldız, kayınpeder merakla açtıkları paketin karşısında şaşırıp kaldılar:

Hâşim, parmağındaki nişan yüzüğünü uskumru dolmasının boynuna takıp iade etmişti. 

(Süleyman Boyoğlu)

 

 


13 Ocak 2022 Perşembe

"GÜLEN TÜRKÜCÜ" KAMİL SÖNMEZ...

                         

                 “Kötü insanların türküleri yoktur

                   İyi insanların türküleri vardır”

        Bu kez bloğumda, Karadeniz türküleri deyince ilk akla gelen ve bunları bütün Türkiye’ye sevdiren, gülünce gözlerinin içi gülen, ancak 20 Aralık 2012 tarihinde İstanbul’da geçirdiği beyin kanaması sonucu kaybettiğimiz Kamil Sönmez’i ağırlıyorum.

Yaklaşık iki yıldır böbrek yetmezliği sorunu yaşayan Kamil Sönmez’i radyo ve televizyon ekranlarında beğenerek dinliyor ve izliyordum. Kendisini yakından görmem ise 1983 yılı Mart ayında “kısa dönem” askerliğimi yaparken Manisa-Kırkağaç’ta oldu. Teslim olduğumuz ilk günde bir yakınını tabir yerindeyse elinden tutup getirmişti. Çok soğuk bir gündü, soğuğu iliklerimize kadar hissediyorduk. O soğukta bile gözlerinin içi gülüyor, tebessümü eksik olmuyordu.

Kamil Sönmez, vefat ettiğinde daha 65 yaşındaydı; ve Karadeniz halkına ve tüm Türkiye’ye daha güzel eserler verecek bir çağdaydı. Ne yazık ki ömrü yetmedi, ama bu kısa ömre bile çok şey sığdırdı…

Sönmez, 4 Mart 1947 tarihinde Ordu’nun Perşembe ilçesi Kozağzı Mahallesi’ndeki iki katlı bir evde dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Perşembe’de okudu. Sonra Giresun’da Öğretmen Okulu’na gitti. İkinci sınıftayken müzik öğretmeninin teşvikiyle Ankara Devlet Konservatuarı sınavlarına girdi. Opera ve Şan Bölümü’nde okurken, tiyatroya gönül verdi ve tiyatroya geçti. Askerlik sonrası Avni Dilligil Tiyatrosu’nda profesyonel oyuncu oldu. Sönmez, akademik geçmişini ve geleneksel icrayı çok usta bir biçimde harmanlayan bir sanatçıydı. Sanatçı, Ankara Sahnesi ve Ankara Kardeş Oyuncular Tiyatrosu’da da çeşitli rollerde oynadı.

 Tiyatroda oyunculuğunu sürdürürken, Zülfü Livaneli’nin yapımcılığını yaptığı ilk 45’lik plağını çıkardı. Bir yüzünde Ordu türküsü olan “Hekimoğlu” ile bir yüzünde Livaneli’nin Çukurova’dan derlediği sözlerle bestelediği “İnce Memed” adlı eserlerle de türkücülüğe başladı. Daha sonra halk türküleri sınavını kazanarak radyoya adım attı ve Karadeniz türkülerini en iyi şekilde yorumlayan bir sanatçı oldu.

Gülen Türkücü” oyunculuğunu sinema perdesine de taşıdı. Nüktedan kişiliği ve alçak gönüllüğü ile 1979 yılından itibaren; “Düşman-1979”, “Eşek Şakası-1980”, “Deli Kan-1981”,”Bizim Sokak-1981”, “O’na Çirkin Kral Derlerdi-1984”, “Sev Ölesiye-1984”, “Cilalı İbo Beni Anneme Götür-1985”, “Amerikalılar Karadeniz’de 2-2006”, “Islak Sokak-1987”, “Bir Kadın Düşmanı-1991”, “Bizim Mahalle-1993”, “Tirvana-2002”, “Kumsaldaki İzler-2002”, “Kınalı Kar-2002”, “Ölümsüz Aşk-2003”, “Fıkralarla Türkiye-2005”, “Sensiz Olmuyor-2005”, “Karagümrük Yanıyor-2006”, “Sev Kardeşim-2006”, “Aşkım Aşkım-2008” ve “Hırçın Kız Kadife-2009” gibi film ve dizilerde rol aldı.. Son olarak 2009 yılında Mahsun Kırmızıgül’ün yönettiği “Güneşi Gördüm” filminde oynadı.Sönmez, 1993 yılından beri de Kültür ve Turizm Bakanlığı, Devlet Türk Halk Müziği korosunda solistlik yapıyordu.

               KILIÇDAROĞLU “VEFA GECESİ”NDE

Sönmez’in vefatından önce (15 Kasım 2012) İstanbul- Kadıköy’deki Bostancı Gösteri Merkezi’nde “45. Sanat Yılı” kutlaması yapıldı. “Vefa Gecesi”ne Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile aralarında Ali Rıza Gündoğdu, Arif Sağ, Belkıs Akkale, Yavuz Bingöl, Zerrin Özer, İzzet Altınmeşe, Bedri Ayseli, Volkan Konak, Oktay Kaynarca ve Ahmet Özhan’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda sanatçı dostu ve arkadaşı katıldı. Kılıçdaroğlu, Sönmez’e sanata katkısından dolayı bir “teşekkür plâketi” verdi ve yaptığı konuşmada şöyle dedi:

“Kamil Sönmez, Türkiye’nin ortak paydası. Kamil Sönmez Türkiye’dir. Sanat hepimizin önem vermesi gereken bir alan ve sanatçılar hepimizin baş tacı emesi gereken kişilerdir. Bir toplumda varlığımızın temel nedeni sanattır ve sanatçıdır. Sanatçı elinde meşalesiyle toplumu aydınlatan, rüzgâra karşı yürüyen kişidir. Aykırı bir kişidir, çünkü sanatçı geleceğimizdir. Eğer sanatçı yürekliyse, onurluysa, dik duruyorsa, rüzgâra karış yürüyorsa, aykırı bir insansa onun önünde hiçbir güç duramaz.” 

 Sunuculuğunu Sevcan Orhan ve Sümer Ezgü’nün yaptığı gecede duygulanan ve gülen gözleri yaşlanan Kamil Sönmez, “Beni bu akşam burada onurlandırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Bu hastalık sırasında iki şeye inandım. Benim iki kocaman ailem var. Birincisi Sönmez ailesi, ikincisi de siz. Hepiniz, sanat camiası… Hepinize teşekkür etmek istiyorum” diye konuşmuştu.

                    SAVAŞ AY’IN YAZISI

 Kendisini de çok erken bir yaşta kanser illetinden kaybettiğimiz Savaş Ay, Sabah gazetesindeki 21 Aralık tarihli köşesinde; “Sanatın Himalaya’sını Yitirdik” başlığıyla kaleme aldığı yazısında, şunları yazdı:“Girdiği derin komadan uyanıp eski güzel hallerine dönmesini beklediğimiz Kamil Sönmez, Başkent Hastanesi’nde girdiği yaşam savaşını kaybetti.Kamil Sönmez’in ardından en güzel sözü bindiğim taksinin Karadenizli şoförü söyledi: ‘Ne takvimi, ne kıyameti ne Maya’sı Savaş Abi? Kamil Reis’le birlikte, Himalayamızı kaybettik biz.’

Böylesine bir naif tanımlama.. Kamil Sönmez gibi dev bir çınarda, Himalayalar kadar yüce gönüllü bir halk sanatçısında yakışıklı durdu gerçekten de. Umudumuz duvara çarptı, bir süredir uyanıp eski güzel hallerine dönmesini beklediğimiz Kamil Sönmez Usta, yoğun bakım servisinde girdiği yaşam savaşını kaybetti. İlk günden beri ailesinden biriymişcesine ilgi, özen, gayret gösterdiği hastasını kaybeden Başhekim Prof. Dr. Kürşat Tokel ağlamaklı bir sesle, ‘Kamil Sönmez yaygın bir beyin kanamasıyla geldi. Uyandırmaya çalıştık ama olmadı. Bu sabaha karşı 02.30’da kaybettik. Çok üzgünüz’ dedi. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum…”

Gazeteci Mevlüt Tezel de, aynı gün Sabah gazetesindeki köşesinde “Güzel İnsanları Kaybederken” başlıklı yazısında, şunları kaydetti: “Benim gibi 80’li yıllarda çocuk olanlar için Kamil Sönmez’in yeri ayrıydı. Karadeniz türkülerini geniş kitlelere sevdirmesi, kusursuz yorumu, efendiliği de önemli ama Kamil Sönmez hepimizin ‘Kamil Amcası’sı yapan, o meşhur gülüşüydü.

Kamil Amca güldüğünde içiniz huzur dolardı. Hele türküden sonra bir de Karadeniz fıkrası anlattı mı ‘Yaşamak güzel’ derdiniz. TRT’nin siyah-beyaz ciddi havasına rağmen; Kamil Amca ekrana çıktığında, evinize misafirliğe gelmiş gibi hissederdiniz. Mekânı cennet olsun.” 

Halk Müziği Sanatçısı Mercan Erzincan, her ulusun kendi coğrafyasını, kültürel etkileşimlerini, sosyal yapısını ve tarihsel süreçlerini halk müziklerini irdeleyerek anlayabileceğimizi vurguluyor. Mercan, Sol gazetesindeki yazısında şunları söylüyor: “Türk Halk Müziği, kültürel mirasımızın önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Bünyesinde barındırdığı en önemli özelliği olan yöresellik, bize bölgesel hatta köyden köye değişiklik gösteren ağız özellikleri hakkında bilgi verir.

               YÖRESİNİN MUTFAK LEZZETİNİ SEVDİRDİ

Karadeniz müziğimizin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden olan usta icracı Kamil Sönmez (Sonmer), tüm sanat yaşamı boyunca aldığı eğitimi ve yeteneklerini harmanlayarak bizlere kendi yöresinin aynası olabilmişti.

Halk müziğinde ağız ve şive özellikleri açısından icra edilmesi zor olan, hatta bu yöreden olmayan insanlardan dinlemekte zaman zaman zorlandığımız türkülerin ustası Kamil Sönmez, önemli bir icracıydı. Kendi mutfağının lezzetini, yurdun her yöresindeki insanlara sevdirmeyi başarmıştı.

Devlet Konservatuarı Opera Şan bölümü mezunu olan sanatçı, akademik geçmişini ve geleneksel icrayı çok ustalıklı bir biçimde harmanlamıştır. Bu anlamda Kamil Sönmez’in bulunduğu bu konum, günümüzde süren ‘halk müziğinde şan teknikleri ve eğitimi’ tartışmalarına önemli bir örnektir. Çünkü, usta-çırak geleneğini gönümüzde yaşatmak ne kadar zor ise de ustaların yaşamlarına bakarak başarının sırlarını yakalayabilmek, genç icracılar için önemli bir detaydır. Halk müziğinin emektarı gelecek nesillere önemli bir miras bırakmıştır ve kendisini her zaman saygıyla anacağız…”

“Kamil Sönmez, kulağımızı çınlatan Karadeniz türkülerinin unutulmaz sesiydi” diyen Yavuz Bingöl, şöyle diyor: “Kamil Abi’yle birlikte biraz daha derinleşti hayatı sorgulama isteğim. O, popüler kültüre ait 1 numara olmayı hiçbir zaman istemedi. Ailesi ve gerçek dostları için yaşadı. Ömrünü tamamladı ve gitti. Ardından muhteşem bir gülümseme bırakarak ve bize dedi ki ‘Nerede bir türkü söyleniyorsa oraya gidin, oradan kimseye kötülük gelmez, çünkü kötü insanların türküleri yoktur. Sadece iyi insanların türküleri vardır. Mekânın cennet olsun.” 

VONA, PERŞEMBE’NİN ESKİ ADI

Hürriyet gazetesi yazarı Yalçın Bayer de Kamil Sönmez’in ardından 22 Aralık 2012 tarihinde bir yazı kaleme aldı:

“Ne güzel türküdür o: Akşam oldu yanıyor da Vona’nın ışıkları”. İlk defa ondan dinlemiş ve sevmiştim bu güzel türküyü. Bu sayede Vona’nın, Perşembe’nin eski adı olduğunu da öğrenmiştik. Bu güzel türküyü zamanla diğerleri takip etti. Hatta bazıları onunla özdeşleşti de diyebiliriz. ‘Hekimoğlu’, ‘Hasan Geliyor Hasan’, Eminem Pazar mısın’, ‘Gemiciler Kalkalum’ gibi… Karadeniz türkülerinin ‘kutup yıldızı’ydı. Adamlığı sanatçılığının da ötesindeydi. Karadeniz’in gür sesi, gülen güldüren yüzüydü. En verimli çağında kaybettik onu.

Bir yıldız gibi kayıp gitti sonsuzluğa doğru. Güneş yine doğudan doğacak, batıdan batacak. Akşam olunca yine yanacak Vona’nın ışıkları. Ruhu Vona’nın, Ordu’nun, Karadeniz’in, tüm ülkelerin ufuklarında dolaşırken…

Kim bilir, belki de yarım kalan türküsünü tamamlayacak:

‘Vona’dan görünüyor da/Ordu’nun ışıkları/Adamı öldürüyor da/Yarin konuşukları”.

Sümer Ezgü ise “Onun topluma bıraktığı en büyük değer, sevgi bağıydı. Kamil Ağabey çok engindi” derken Faruk Tınaz, “Benim için müthiş bir dosttu, güzel bir arkadaştı. Onunla aynı evi 4 yıl paylaştım, ama 30 yıllık bir dostluğumuz vardı. Türkiye için büyük bir kayıp” dedi.

“Allah ona kalp güzelliği vermişti” diyen Belkıs Akkale, gözyaşlarını içine akıttığını belirterek, Kamil Sönmez’in herkesin dostu ve ağabeyi olduğunu dile getirdi.

Arif Sağ, Sönmez’in çok eski bir dostu olduğunu, ilk plağı olan “Hekimoğlu”nu kendisinin okuttuğunu ve kaybından dolayı çok üzgün olduğunu söyledi. Hülya Polat, “Karadeniz’in efsanesini kaybettiklerini” vurguladı.

Erdal Erzincan da Kamil Sönmez’in hem sanatı hem de kişiliğiyle gönüllerinde çok önemli bir şahsiyet olduğunu vurguladı ve “Samimi gülen bir insanı görüyorduk Kamil Sönmez’de. Ömrünün sonuna kadar bu fotoğrafı hiç değiştirmedi” dedi.

Edip Akbayram, “Karadeniz müziği bugün revaçtaysa bu, Kamil Sönmez’in verdiği mücadelenin eseridir. Çok yönlü, dost ve sıcak bir insandı” diye duygularını dile getirirken, Yavuz Top, Sönmez’in kimseye bir zararı olmayan bir insan olduğuna vurgu yaptı ve zamansız gittiğini söyledi.

Tolga Sağ, “Kamil Sönmez deyince aklıma gülen gözleri, tebessümü geliyor. Sanırım oradan da gülümseyecek bize…” diye konuştu.

Kadir İnanır ise “O benim arkadaşımdı. Çok başarılı ve yetenekli ve aydın bir hemşerimdi. Girdiği ortama müthiş bir neşe katardı. Bir bilge gibiydi. Çok üzgünüm” diyordu.

                  DAVULCUOĞLU: YÜREKLERDE TAHT KURDU

Karadeniz türkülerini Kamil Sönmez gibi çok iyi yorumlayan Süreyya Davulcuoğlu ise acısını tarif etmesinin olanaksız olduğunu ifade ederek, “35 yıldır tanıyordum onu. Müziği dolu dolu yaşadı. Samimi duygularıyla, yüreklerde taht kurdu. Halk adamıydı” şeklinde duygularını dile getirdi.

O zamanın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Kamil Sönmez’in çocukluk arkadaşı olduğunu ve 15 yaşından beri tanış olduklarını söyledi. Sönmez ile Ordu’nun Perşembe ilçesinden akrabalık bağlarının olduğunu da vurgulayarak; “Kendisiyle çok eski hukukumuz var. Kamil çok esprili, samimi bir adamdı” şeklinde konuştu.

Gazeteler ve sosyal medyada sevenleri; “Sesimizi kaybettik” , “Karadeniz’in güldüren sesi söndü”, “Karadeniz Türküleri yetim kaldı”, “Karadeniz’in Türküleri babasız kaldı”, “Uşaklar ‘Kamil Baba’nız artık yok”, “Hekimoğlu ile İnce Memed öksüz kaldı”, “Türkiye ‘has uşağunu’ kaybetti”, “Karadeniz sesini kaybetti” diye başlıklar attı, paylaşımlar yaptı.

       Kardeşi Remzi Sönmez, “Hayattaki tek isteği, memleketi Ordu’ya gömülmekti. Zaten bu hayatta kendisi için başka da bir şey istememişti” dedi. Amcasının oğlu Ali Rıza Sönmez ise “Vasiyeti, öldüğü zaman annesinin yanına defnedilmekti” diye konuştu.

       İstanbul’da vefat eden Kamil Sönmez için 21 Aralık Cuma günü Üsküdar’da bulunan Şakirin Camii’nde Cuma namazını takiben cenaze namazı kılındı. Cenaze namazına CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran, CHP Gurup Başkan Vekili Akif Hamzaçebi, Türkiye Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Arif Sağ, Kadir İnanır, Edip Akbayram, Yavuz Bingöl, Ümit Tokcan, Mustafa Topaloğlu, Müşerref Akay, Orhan Gencebay, Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım ile çok sayıda siyasetçi ve sanatçı katıldı..

       Kılınan cenaze namazının ardından Sönmez’in cenazesi omuzlara alınarak cenaze aracına taşındı. Eşinin tabutunun ardından baka kalan ve ayakta durmakta zorluk çeken eşi Nilgün Sönmez, gazetecilerin sorusu üzerine; “Canım gitti” diyebildi. Sönmez’in cenazesi defin için memleketi Ordu’ya gönderildi.

       22 Aralık 2012 tarihinde Ordu’da eşi Nilgün, oğlu Murat, kızı Selin ve kardeşi Remzi Sönmez taziyeleri kabul etti. Sönmez, daha sonra toprağa verildi.

       Buradaki cenaze törenine de  dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Ordu Valisi Orhan Düzgün, CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Haluk Koç, Ordu Belediye Başkanı Seyit Torun, AKP milletvekilleri ile çok sayıda vatandaş katıldı.       

        Yine dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Sönmez için birer baş sağlığı mesaj yayınladılar.

https://youtu.be/6TJ5mZwlmhM

(Yazı: Süleyman Boyoğlu)

11 Ocak 2022 Salı

KIVIRCIK ALİ...

                                 GÜL TÜKENDİ BEN TÜKENDİM

                                  “Dertliyim arıldım gayrı

                                   Arıldım duruldum gayrı

                                   Cihana darıldım gayrı

                                   Yol tükendi ben tükendim”

                          
 
        Yukarıdaki dizelerle halkın sevgisini kazanan, ancak İstanbul-Büyükçekmece yakınlarında 2011 yılının 11 Ocak’ında, sabahın erken bir saatinde Atatürk Havalimanı’na giderken, kendi kullandığı otomobiliyle “ölüm virajı” olarak bilinen yolda kaza yaparak, genç yaşta (42) yaşamını yitiren halk müziği sanatçısı “Kıvırcık Ali” lakaplı Ali Özütemiz’in 11. ölüm yıl dönümü bugün...

        1999 yılında çıkardığı ilk solo albümü “Gül Tükendi Ben Tükendim” albümüyle hak ettiği şöhreti yakalayan ve gençliğinde saçları kıvır kıvır olması nedeniyle “Kıvırcık Ali’ lakabını alan Ali Özütemiz, kimilerine göre bağlama ustası, kimilerine göre arabeskçi, kimilerine göre de yanık sesiyle buram buram Anadolu kokusunu Türkiye’ye hatta dünyaya yayan gerçek bir halk müziği sanatçısı..

        Kalan Müzik’in sahibi (Ki onu da maalesef 2021 yılının 2 Haziran’ın da Bodrum’da geçirdiği bir kalp krizi sonucu kaybettik) Hasan Saltık’ın “Tarkan’dan sonra korsanı en çok yapılan kişi” dediği Ali Özütemiz, 1968 yılının 11 Ekim’inde Tokat’ın Turhal ilçesinin Erenli Köyü’nde doğdu.

        Dokuz kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gelen Ali Özütemiz’in ilk şansızlığı doğumundan 37 gün önce babasının ölümüyle başladı. Aynı adı taşıdığı babası da geçirdiği bir motosiklet kazası sonucu yaşamını yitirdi.

       Ali Özütemiz, köyünde ilkokulu bitirdi, ancak fakirlik sonucu eğitimine devam edemedi. Çobanlık yaptı. Her Alevi çocuğu gibi, köyde cem törenlerine katıldı, Alevi dedelerinin sazının tellerine dokunuşunu hayranlıkla izledi; sözlerini dinledi. Görmediği babası da (Âşık Ali) âşıklık geleneğini sürdürenlerdendi. Bağlama çalmaya heves etti.. Bağlama çalmayı köyün ozanı Mahmut Kaya, köy dedesi Sadık Körpeci ve ilkokul öğretmeni Fevzi Küpeli’den öğrendi. Öğrendiklerini cem törenlerinde, köy düğünlerinde sergiledi… 

                                         İSTANBUL’A GİDİŞ

      1983 yılında büyük ağabeylerinden Sadık’ın İstanbul’a götürmesiyle burada hayatı değişmeye başladı. Önce Kasımpaşa’da bulunan bir saz evinde (Güngör Saz ve Yapımevi) çıraklık yaparak iş hayatına atıldı.

       Ali Özütemiz, zaman buldukça çok keyif aldığı ve memleketinden getirdiği babasının bağlaması ile de hasbıhal etti. Sesi yanıktı ve güzeldi. Her Anadolu çocuğu gibi asıl merakı, amacı etkilendiği ve örnek aldığı sanatçılar olan Musa Eroğlu, Muhlis Akarsu, Ali Ekber Çiçek, Aşık Mahzunu Şerif, Arif Sağ, Belkıs Akkale ve Sabahat Akkiraz gibi ünlü tanınmış olmak ve topluma bir şeyler vermekti.

      Üç ay kadar Arif Sağ Müzik Okulu’nda (ASM) solfej dersleri aldı. Parasızlık yüzünden buradaki eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Tepebaşı Gazinosu’nda Bahar Plak tarafından düzenlenen bir ses yarışmasında “Aşıklama” dalında birinci oldu. Yine parasızlık, yoksulluk peşini bırakmadı. Konfeksiyon atölyelerinde çalışmaya başladı.  

       Hafta sonları eş, dost ve akraba düğünlerinde, akşamları da iş çıkışı gazinolarda, 90’lı yıllara damgasını vuran “Türkü Barlar”da kendince çalıp söylemeye başladı. Çaldığı bağlama ve söylediği yanık türküler kısa zamanda İstanbullu türkü severlerin dikkatini çekti, beğenisini kazandı.

      Çocukluğunda ve gençliğinde saçları kıvır kıvırdı Ali’nin… Saçlarının kıvır kıvır olmasından dolayı hem kendisi hem de sevenleri “Kıvırcık Ali” lakabını uygun buldu. Sonraki yıllarda başında saç kalmasa da Ali Özütemiz, artık bu lakapla anıldı.  

                                      GURUP TURNALAR

       Kıvırcık Ali, şöhret basamaklarını ağır ağır ve emin adımlarla çıkıyordu. Bir süre ünlü sanatçıların arkasında bağlama çaldı.

     1988 yılına gelindiğinde Kıvırcık Ali daha 20 yaşındayken akrabası Şadıman Baş ile evlendi. 1990-91 yılları arasında askerliğini yaptı. Beşer yıl arayla oğlu Eren ile kızı Ecem Gül dünyaya geldi. 1995’te İbrahim Akkaya ve Mustafa Yılmaz ile “Gurup Turnalar”ı kurdu ve “Türkülerden Türkülere Yol Eyledik” adlı ilk albümlerini 1996’da Devsan Kasetçilik etiketiyle çıkardılar ve böylece profesyonelliğe ilk adımını atmış oldu. Albümde “Bu yıl benim yeşil bağım kurudu”, “Ordunun dereleri” ve “Güzelliğin on para etmez” gibi eserleri yorumladılar. 1997 yılında gruba Çiğdem Çiftçi de katıldı. 1998’de “Türküler Kimliğimiz” adlı albümleri yayımlandı.

        Kıvırcık Ali, 1994-98 yılları arasında zor koşullar altında besteleri kendisine ait üç albüm yaptı, ama maddi olanaksızlık yüzünden bu albümleri piyasaya süremedi.

     1999 yılında prodüktör olan kirvesi İbrahim Yılmaz’ın desteğiyle ilk solo albümü olan “Gül Tükendi Ben Tükendim”i İber Müzik’ten çıkardı. 2000 yılında “Isırgan Otu”nu, 2003’te Arzu Şahin’le ortak çalışması olan “Düet” albümü yayımlandı. Artık albümleri halk müziği kategorisinde en çok satanlar listesine giriyordu.

      Bu albümlerle Kıvırcık Ali’nin şöhreti tüm Türkiye’de yayıldı. Ünü Türkiye ile kalmadı, yurt dışında da yayılmaya başladı. Avrupa ülkeleri, Kanada ve Avusturalya’da üst üste davetler, konser teklifleri almaya başladı. Hatta bir Almanya seyahati öncesi konsolosluğun vize veremeyeceğini söylemesi üzerine, bu ülkede yaşayan yurttaşlar, konsolosluğu telefon yağmuruna boğarlar. Bu yoğun telefon trafiği üzerine konsolosluk, vize sorununu çözer… 

                                      “İN MİSİN CİN MİSİN?”

       Hürriyet gazetesinden Şermin Sarıbaş, bir röportaj için Kıvırcık Ali ile buluşur. 14 Eylül 2003 tarihinde bu röportaj gazetede yayınlanır. Buluştukları mekanda giren çıkan herkesin Kıvırcık Ali’ye selam verdiğine ve gelip tebrik ettiklerine şahit olur. Sarıbaş, röportaj yazısına şöyle giriş yapar:

      “Bu durumu gözlerimle görmesem popülerliğine zor inanırdım. Ufak tefek küçük bir adam.. Bir de ‘Siz kimsiniz?’ diye sorduğumda; ‘Doğum tarihimden mi başlayayım’ diye cevap vermese ve sürekli canım ablam demese…”

      Sarıbaş’ın ilk sorusu; “İn misiniz, cin misiniz bir Kıvırcık Ali’dir gidiyor. Siz kimsiniz?”.

      Bu soruya Kıvırcık Ali; “İnden sonra söylediğiniz cin benim. Dedemin lakabı Cin Ali’ydi. Ben de ona benzediğim için bana da Cin Ali diyorlardı. Ben şimdi konuyu direkt doğum tarihimden mi başlasam?” der.

     Şermin Sarıbaş, “O kadar geri gitmesek!” diyince de başlar anlatmaya:

     “1968’de Tokat’ta doğdum. Hemen hemen her köylüde bir saz olurdu. Ben de öyle uğraşa uğraşa saz çalmayı öğrendim. Askerden döndükten sonra kendimi İstanbul’a attım. O zamanlar saçlarım kıvırcık  olduğu için Kıvırcık Ali dediler ama şimdi gördüğünüz gibi tarama özürlüyüm.”

     “Hâlâ böyle komik olmuyor mu?” sorusuna hazır cevap olan Kıvırcık Ali; Saç ektirmeyi düşündüm ama kıvırcık saç bulamıyorum ki… Konserlerde saç ektireyim mi diye soruyorum, ‘Hayır’ diye bağırıyorlar. E, işime geliyor valla” diyecek kadar da dalgacı…

      Kıvırcık Ali, Toronto’dan memleketin ücra köşelerine kadar her yerde konser vermişsiniz. Nedir kerametiniz? Nedir bu popülerlik?” sorusuna “Toronto’ya da, Avusturalya’ya da gittim. Benim ünüm daha ziyade kulaktan kulağa duyuldu” diyor. 

                            “UNKAPANI’NDA ÇOK YATIP KALKTIM”

       Kıvırcık Ali, “Popüler değilim diyorsunuz ama Tarkan’dan sonra en fazla korsan kaseti satılan kişi sizmiş siniz. Doğru mu?” sorusuna ise, “Bugün popüler olabilirim, yarın da. Benim derdim bu değil ki. Bugün Âşık Veysel’in türkülerini hâlâ herkes okuyor, esas olan bu. Yoksa bugün popüler olmuşum, kime ne? Söylediğim türküler beğeniliyor, o yüzden de korsanı yapılıyor. Benim kimseyle aşık atacak halim yok, tek derdim kendimi aşabilmem” diye de hem mütevazi hem de hedefini belirten bir tavır takınıyor.

       Kendi alanında bu popülerliğin tahmin ettiğinin daha da fazlasında olduğunu vurgulayan Kıvırcık Ali, kanaatkâr olduğunu ve asıl amacının iyi türkü söylemek olduğunu da vurguluyor.

      “Kaç yıldır İstanbul’dasınız? Şarkıcılığa başlamak için Unkapanı’dan yatıp kalkanlardan mıydınız?” sorusuna Kıvırcık Ali, şöyle yanıt veriyor:   

      “Çok yattım kalktım. 20 yıl önce İstanbul’a geldim ve Unkapanı’nın her taşını ezbere bilirim. O dönemde bar, pavyon, düğün salonu, restoran her yerde çalıştım. Bir ses yarışması yapılmıştı. Aşıklama dalında birinci olmuştum, ama sonra onlardan da bir ses çıkmadı.”

        Kıvırcık Ali, albümlerinde en az 10 parçanın müziğinin kendisine ait olduğunu, Sibel Can’a birkaç beste verdiğini ifade ediyor. Bir başka soru üzerine dinleyenlerinin ise; “Sağcısı, solcusu, rock’çısı herkes dinliyor. Taksim’de bir rock barın yanındaki türkü barda çıkıyordum. Yandaki yerden çıkanlar gelip beni dinliyorlardı. ‘Biz türkü dinlemezdik, ne güzel söylüyorsun’ diyorlardı! diye yanıt veriyor. 

        “KİMSE HOCAM OLMADI” 

       Şermin Sarıbaş’ın bir başka sorusu üzerine iki albüm çıkardığını, ilk albümünün “Gül Tükendi Ben Tükendim”, ikinci albümünün ise “Isırgan Otu” olduğunu belirtiyor, “Ders aldığınız tanınmış hocalar var mı?” sorusuna ise şu yanıtı veriyor:

      “Kimse hocam olmadı. Müzik konusunda bir dershaneye gittim ama aidatımı ödeyemeyince atıldım. Ama yol göstericilerim, manevi destekçilerim oldu; Musa Eroğlu, Sebahat Akkiraz. Onlar bana nasıl biri olmam, nasıl davranmam gerektiğini öğrettiler.”

     Özcan Deniz, İbrahim Tatlıses, Mahsun Kırmızıgül’ün olduğu gibi sizin de kadın hayranlarınız var mı? Hani sahneye külot fırlatanlardan!” şeklindeki soruya ise Kıvırcık Ali; “Yok be, benimkiler utangaç, gül atıyorlar. En fazla öpücük gönderiyorlar” cevabının ardından “Bu kadar konser, popülerlik size yol, su, elektrik olarak geri dönüyor mu? Yani paralı, zengin biri misiniz?” sorusuna, “Zengin değilim. Birkaç yeğenimi okutacak ve bana babalık eden birine ev yaptıracak kadar para kazandım o kadar” diyor Kıvırcık Ali. 


EŞİNİ BOŞAMASI 

     “Teamülleri bozmayıp, parayı bulduğunuz ilk an eşinizi boşamışsınız ama…” şeklindeki imalı soruya Kıvırcık Ali, şöyle diyor:

     “Valla öyle değil. Aşamadığımız sorunlar vardı, ben biraz ünlenmeye başlayınca da sorunlar arttı.”

      Kıvırcık Ali, Alevi kültürünü arabeskleştirdiği yönündeki eleştiriler üzerine, türküleri bağırarak söylemeyi sevdiğini söyler.  

      Kıvırcık Ali’nin 2006 ve 2008’de de sırasıyla “Üçüncü Gurbet”, “Geriye Dönün Seneler” ve “Hepimize Yeter Dünya” albümleri yayımladı. Kıvırcık Ali artık bir fenomendi; bütün televizyon kanalları, radyo kanalları peşine düştü. Hiçbir kanalın ve de radyonun davetini geri çevirmedi.

       Kıvırcık Ali, 22 Ocak 2010 tarihinde ise model ve sinema oyuncusu Aslı Güven’le ikinci evliliğini yaptı. 11 Ocak 2011 tarihinde öldüğünde eşi Aslı Güven üç haftalık hamileydi. 

                                   KIVIRCIK ALİ’NİN ÖLÜMÜ

       Kıvırcık Ali, geç saatlere kadar albüm çalışmalarını sürdürdüğü Beşiktaş’taki stüdyodan eve geç bir saatte geldi. 11 Ocak sabahı 05.30’da Ankara’ya TRT’deki canlı müzik programına katılmak için Büyükçekmece-Tepekent’teki evinden 34 EJ 6117 plakalı cipiyle çıktı. Zeminin buzlu ve kaygan olması nedeniyle aracı Büyükçekmece Tepecik (D-569 nolu) bağlantı yolunda yoldan çıktı ve takla attı. Cipin içinde sıkışan Kıvırcık Ali’ye yurttaşlar ve itfaiye ekipleri müdahale etti, ancak ağır yaralı olan sanatçıyı kurtaramadılar. Cenazesi Büyükçekmece Eğitim ve Araştırma Hastanesi morguna kaldırıldı.

      Kazanın yaşandığı virajda, uyarı tabelasının bulunmadığı saptandı. Çatalca yönünden gelen araçlar, ünlü sanatçı Özütemiz’in kaza yaptığı noktaya geldiğinde aniden viraja girmek zorunda kalıyor. Ayrıca, kazanın olduğu noktada park halinde bir TIR dorsesi görülüyor. Üzerinde “satılık” ilanı olan dorse, yasak olmasına rağmen yolun kenarında duruyor. Ali Özütemiz’in çamurdan kayıp, dorsenin tekerleğine çarparak takla attığı belirtiliyor.

        Kazanın ardından Kıvırcık Ali’nin aracının görüntüsü ve yola dağılan müzik CD’leri kazanın şiddetini anlatır nitelikteydi. Sanatçının hurdaya dönen aracının hemen yanında daha önce vermiş olduğu bir konsere ait afiş de dikkatlerden kaçmadı. 

         CEMEVİNDE İZDİHAM 

       Bilirkişi, yoldaki işaret ve levhaları eksik olduğu için Karayolları ile emniyet kemeri takmayan Kıvırcık Ali’yi eşit oranda tali kusurlu buldu.

         Kıvırcık Ali için 12 Ocak 2001 Çarşamba günü kendisinin yaptırdığı Er Mahmut Dede Cemevi’nde tören düzenlendi. Binlerce kişinin katıldığı ve izdihamın yaşandığı törende cemevinin önüne büyük bir Kıvırcık Ali’nin posteri asıldı. Caddeler kalabalık tarafından doldurulunca bazı vatandaşlar çevredeki binaların çatılarına çıktı. Törende cenaze namazısını kıldıracak Alevi Dedesi güç anlar yaşadı. Devreye halk müziği sanatçısı Arif Sağ girdi. Daha sonra Özütemiz için Alevi-Bektaşi usulüyle tören düzenlendi ve helallik istendi. Cenaze Hadımköy Gülbahçe Mezarlığı’na götürülürken, vatandaşlar tabutuna karanfiller attı. Aracın arkasındaki kalabalık nedeniyle TEM Otoyolu Avcılar bağlantı yolu bir süre trafiğe kapandı. Kıvırcık Ali, daha sonra toprağa verildi. Bu arada, oğlu Eren Özütemiz, babasının kendisine emanet ettiği bağlamayı tören boyunca elinden hiç bırakmadı.

         Cenaze törenine ailesinin yanında sanatçı arkadaşları Güler Duman, Emre Saltık, Tolga ve Pınar (Aydınlar) Sağ, Erdal Erzincan, Ferhat Tunç, Muharrem Temiz, Hakkı Bulut, Özcan Türe, Cengiz Özkan, Hüseyin Uğurlu, Suavi, Arif Sağ, Musa Eroğlu, Belkıs Akkale, Onur Akın, Nuri Sesigüzel, Sabahat Akkiraz, Mustafa Özarslan, Kubat, Ali Rıza Binboğa, Özlem Özdil, Aydın Öztürk, Ali Mahzuni, Arzu, Talip Şahin, Celal Yarıcı, Ceylan gibi isimler katıldı.

        Cenaze törenine Avcılar Belediye Başkanı Mustafa Değirmenci, Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi, DİSK eski genel başkanı Rıdvan Budak, Esenyurt eski belediye başkanı Gürbüz Çapan, CHP İstanbul İl Başkanı Nebil İlseven, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, CHP İstanbul eski il başkanı Berhan Şimşek, CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen, Edip Akbayram, futbolcu Ümit Özat, Davut Güloğlu, İbrahim Tatlıses gibi isimler katıldı.. 

       “BU ÜLKEYE ÖZGÜRLÜK GETİREMEDİK 

      Tören öncesi, “Ali bizi bırakıp niye gittin?” diyen Mehmet Sevigen, gözyaşları içinde, şunları ifade etti:

      “Ali sana bir şey söyleyeceğim; bu ülkeye daha demokrasiyi getiremedik. Özgürlüğü getiremedik. Ali, Alevilere özgürlüğü getiremedik. Bu ülkede demokratik, laik cumhuriyeti savunanların boynu bükük.. Daha Türkiye’de göğsümüzü gere gere özgürlük türküleri söyleyemedik Ali.. Seni çok seviyorum canım arkadaşım. Çok zamansız gittin.”

      Kıvırcık Ali’nin menajeri Uğur Özayvaz, Ali’nin Ankara TRT’de öğlen saat 13:00’te olan bir müzik programına katılmak için evden sabah erkenden ayrıldığını ifade ederek, kazanın gizli buzlanmadan kaynaklandığını ve aracın birkaç takla attığını söyledi.

      Kazanın meydana geldiği yere yakın yerde bulunan ve kazayı gören otoparkın sahibi Cafer Gaffaroğlu ise patlama sesi gibi bir gürültü duyduğunu belirterek; “Dışarı baktığımda bir aracın takla attığını gördüm. Araçtaki sürücüye yöneldim, ama kendinde değildi. Otomobilden çıkarmaya ama sıkışmıştı.  Sağlık ve itfaiye ekiplerine hemen haber verdim. İtfaiye ekipleri çıkardıktan sonra sağlık ekipleri yaralıya kalp masajı yaptı, ancak kurtaramadı” dedi.     

           DİLİ BAL DÖKEN OĞUL… 

      Tabutun başında uzun süre ağlayan Kıvırcık Ali’nin annesi Güllü Özütemiz, “Dilin bal dökerdi can oğlum” diye ağıt yakarken, ablası Fadime; “Kendi çaldığıma kendim ağlamayınca beste yapamıyorum diyordun can kardeşim” diye gözyaşları döktü. Kıvırcık Ali’nin Ankara’da 19 günlük asker olan oğlu Eren de babasının cenaze töreninde hazır bulundu. Çok üzgün olan Eren’i ve kardeşi Ecem Gül’ü teselli etmek çok güç oldu. 

      “Onun acıklı sesi çok sevildi” diyen Arif Sağ, Kıvırcık Ali’nin kaybının ardından şunları söyledi:

      “Ani kaybı beni çok üzdü. Türkiye’de müzik yapıp sürdürmek, çalıp söylemek ve sivrilmek zor.. Kıvırcık Ali, köyden gelip kurtlar sofrasında yer bulmuştur ki bu hiç kolay değil. Şu an Türkiye’de menajerler ve yatırımlarla sanatçılar oluşturuluyor. O, köyden bağlamasıyla gelip kendine bir taht kurdu. Bu onun hem iyi niyeti, hem de yeteneğiyle gerçekleşti. Acıklı sesi çok sevildi.”

      Halk Müziği sanatçısı Musa Eroğlu, haberi duyduğunda inanamadığını belirterek, “Şoke oldum. İçimiz sızlıyor. Dürüst, iyi kalpli gerçek bir dosttu. Allah rahmet eylesin. Ailesine, sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum” dedi.

      Emre Saltık da, “O gece Ali’nin son albüm çalışması için buluşmuştuk. 20:00’ye kadar repertvuar çalışmalarını tamamlamıştı. Günlerdir çağırıyordu, iyi ki gitmişim. Meğer son görüşmemiz olacakmış. Buraya tırnaklarıyla kazıya kazıya gelen çalışkan bir arkadaşımızdı. Olgunluk döneminde aramızdan ayrıldı. Yüreğimizde yer alacak” demişti, ama kendisi de çok genç yaşta (11 Mart 2017 tarihinde 57 yaşında) o da geçirdiği kalp krizi sonucunda kaldırıldığı Büyükçekmece’deki özel bir hastanede bu dünyadan göçtü gitti.    

      Ferhat Tunç, Kıvırcık Ali için; “Ali bizim dostumuz, kardeşimiz, ailemizdi. Ali çok alçak gönüllü, herkesin yardımına koşan ve başarılı bir insandı. Soyadı gibi temiz bir insandı. Böyle bir ölümü hak etmedi. Sözün bittiği yerdeyiz. Türkiye’nin başı sağ olsun” diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

       “Evladım gibiydi” diyen Edip Akbayram, şunları söyledi:

       “Evladımı kaybetmiş gibiyim. Bana baba, eşime de anne derdi. Beraber festivallere katıldık. Onun şarkılarını seslendirdim. Müzisyenliğiyle, kuş gibi yüreğiyle, insanlığıyla pırıl pırıl bir çocuktu. Ölümü çok erken oldu.”

      TRT Halk Müziği Korosu şeflerinden Zafer Gündoğdu, Kıvırcık Ali’nin ölümünün erken bir ölüm olduğunu vurgulayarak; “Çok sevdiğim bir insanı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyorum. Adam gibi bir adamı kaybettik. Ali’ye ölüm yakışmadı. Onu her zaman dostluk ve kardeşlik mesajlı türküleriyle hatırlayacağız. Acımız büyük” diye konuştu.

      Tolga Sağ, Kıvırcık Ali’nin büyük bir sanatçı olduğunu, halk müziğini insanlara sevdirdiğini söyledi. Sağ, ayrıca, kazanın çok tehlikeli bir yolda yaşandığını, tehlikenin hâlâ devam ettiğini vurguladı.

      Belkıs Akkale ise “Çok sevdiğimiz bir kardeşimizdi. Müziğiyle, insanlığıyla, hepimizin gönlünde yer eden bir sanatçıydı. Tansiyonum çok yüksek ama sürüne sürüne de olsa gidip cenaze törenine katılacağım” dedi.

      Kıvırcık Ali’nin yeni albümünü çıkaracak olan İber Müzik’in sahibi  İbrahim Yılmaz, üzgün olduğunu belirterek, Ali ile en son “Perişan Halim” adlı türküsünü okuduğu sırada görüştüklerini söyledi. Yılmaz, “TRT’ye gidiyordu. Albüm çalışmasını yapıyorduk. ‘Perişan Halim’ adlı bir çalışmasını onaylamıştık. En son orada görüştük. Repertuvarını seçmiştik. Çok üzgünüz” dedi.

      Onur Akın ise Kıvırcık Ali’nin kaybının müzik ve sanat adına büyük bir kayıp olduğunu vurgulayarak, “En üretken ve kendi müzikal tarzını yaratmış sanatçılardan biriydi. Müthiş bir sevgi yakaladı bu ülkede. Bu kalabalıktan belli” diye konuştu.

     Turhallılar Derneği Başkanı Rıza Adıgüzel de Kıvırcık Ali’nin çok yardımsever bir insan olduğuna vurgu yaparak, şöyle dedi:

     “Ali hayır işlerinde hep önde giderdi. Çocuklara burs dendiğinde hiç tereddüt etmeden koşardı. Birisinin hayrına bir program düzenlendiğinde hiçbir ücret talep etmezdi.” 

     ERDOĞAN VE KILIÇDAROĞLU’NDAN MESAJ 

      Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Avcılar’daki Er Mahmut Dede Cemevi’nde düzenlenen cenaze törenine katıldı. Özütemiz’in çocuklarına, annesine ve eşi Aslı’ya başsağlığı diledi. Kılıçdaroğlu, yayımladığı mesajında da Kıvırcık Ali’nin ölümünü büyük bir üzüntüyle öğrendiğini belirterek, şöyle dedi:

      “Türkülerden Türkülere Yol Eyleyin” Kıvırcık Ali, ‘Geriye Dönün Seneler’, ‘Hepimize Yeter Dünya’ ve ‘Gül Tükendi Ben Tükendim’ ile her türkü severin evine girdi. Türküleri dillerden dillere dolaşacak olan Kıvırcık Ali’ye rahmet, Özütemiz ailesi ile türkü severlere başsağlığı dilerim.”.  

      O dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan da şöyle bir mesaj gönderdi. Mesajında şunları söyledi:

    “Türk Halk Müziği sanatçısı Ali Özütemiz’in geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmesinden büyük üzüntü duydum. Merhum Özütemiz, ozanlık geleneğimize yaptığı katkıları, özgün yorum ve besteleriyle daima anılacaktır. Merhuma Allah’tan rahmet, ailesine, sanat dünyamıza başsağlığı diliyorum.”

     Cenaze törenine civar illerden ve İstanbul’dan binlerce seveni katıldı. Cemevine sığmayan sanatçının yakınları ve sevenleri gözyaşları döktü. Cemevine bir de “Bütün dostların burada sen neredesin Alim?” diye yazan bir de pankart asıldı.

     Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan, Kıvırcık Ali ile ilgili Twitter’da ilginç saptamalar yaptı:

    - Soyadı ‘Özütemiz’ imiş Kıvırcık Ali’nin.. Hakikaten öyleydi. Tertemizdi.

    - Alevi idi… 28 Şubat’nın en karanlık günlerinde bugün demokratım diye şişinenler, Kanal 7’nin kapısını çalmazken, o Kanal 7’den çıkmazdı.

    Ahmet Hakan, 13 Ocak 2011 tarihli Hürriyet gazetesindeki köşesinde ise şunları yazdı:

    “İşte yine ‘yanar içimiz, göynür özümüz’. Çünkü gök ekin biçildi. Kıvırcık Ali genç yaşta öldü. O kıvırcık Ali ki… Büyükşehirlerde köylerini özleyenlerin türküsünü söyledi. O kıvırcık Ali ki… Şeref açken şerefsizin malı götürmesine kafayı taktı. Üstelik delikanlıydı da… 28 Şubat günlerinde bugünün nice demokratının yanına bile yaklaşamadığı Kanal 7’ye çıkıp sazını çaldı, türküsünü söyledi. Allah rahmet eylesin.”

    Ahmet Hakan’a destek veren Haber 7 yazarı Dr. Senai Demirci de;    “Kıvırcık Ali’nin delikanlılığına ben de şahidim. Kanal 7’de görünmekten İslamcıların bile korktuğu dönemlerde o hiç korkmadı” dedi.

       Yanık sesli Kıvırcık Ali, çalışmalarını duyurduğu www.kıvircik-ali.com adlı internet sitesinde, yeni albüm hazırlığında olduğunu duyurmuştu. Kıvırcık Ali, kendisine mesaj gönderen kanser hastası bir hayranına; “Hayat sürprizlerle dolu” diye yanıt vermişti. 

                     HASAN SALTIK’IN SÖZLERİ 

      Kıvırcık Ali’nin ölüm haberini alan sevenleri ve hayranları internet sitesine üzüntülerini yazdı.

      Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık, Kıvırcık Ali ilgili şunları söylüyor:

     “Herkes adını görüyor, kimdir bilmiyor. Büyük şirketlerin patronlarının önüne bandrol rakamları geldiğinde herkes en üst sıralarda Kıvırcık Ali ismini görüyor ama kimse hakkında bir şey bilmiyor. Tarkan’dan sonra korsanı en çok yapılan kişi o. Tuhaf bir dinleyici kitlesi var, popülaritesi inanılmaz, sağcısı da solcusu da onu dinliyor.”

      Ada Müzik’ten Bülent Forta ise şöyle diyor:

      “Gurbetçiler ve varoşlar dinliyor. Kıvırcık Ali’nin kasetleri şu an en çok satanlar arasında. Özellikle Alevi müziğini ve türküleri arabeske yakın bir formda birleştiren yorumuyla, toplumun en alt kesiminde yaşayan insanlara hitap edebiliyor. Arabeskin Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses gibi yorumcularının giderek ‘modernleşmesi’ ve ezilenlerin yaşam koşullarından uzaklaşmaları Ahmet Kaya gibi protest müziği arabeske yakın formlarda icra eden bir sanatçının ölümü boşluk yarattı. Özellikle Almanya’da ‘gurbetçiler’ arasında Anadolu’da ve varoşlarda bir dinleyici kitlesi yarattı.”   

         ZÜLFÜ LİVANELİ: KARDEŞİM ALİ DE GİTTİ 

       Sanatçı Zülfü Livaneli, Vatan gazetesinde 14 Ocak 2011 tarihinde “Ali” başlığıyla yazdığı yazısında şöyle diyor:

       “Sevgili kardeşim Ali de gitti. Yurt dışında olduğum için cenazesine bile katılamadım. Bu yaz Ege’de bir konserde birlikte söylemiştik. Kıvrak sazı, hoş sohbeti, yanık sesi artık sadece kayıtlarda, albümlerde kaldı. Ne uğruna? Yollardaki ihmal, yanlış park etme, buzlanma, çamur birikintisi gibi olmaması gereken yanlışlar, ihmaller uğruna. Onur Bayraktar kardeşimizi de yine böyle ihmaller zinciri sonucunda kaybetmiştik. Barış Akarsu’yu da. Her gün en az bir kere aklıma gelen sevgili dostum Adnan Kahveci’yi de. Otomobillerin içinde ne çok hayat sönüyor. …/..”         

          Akşam gazetesinden Burhan Ayeri de 12 Ocak 2011 tarihli köşe yazısında, Kıvırcık Ali’nin kaybına yer verdi. Ayeri; “Genç bir yeteneği kaybettik. THM’nin son dönem protestlerinden Kıvırcık Ali trafik kazası sonucu vefat etti. Türkülerinde söylediği gibi ‘Ciğerimiz yandı’. ‘Isırgan Otu’ olup içimizi dağladı. Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Kendisini son olarak TRT Müzik’te Turnalar programında canlı olarak izlemiştik” diyor.             

       YÜKSELİR: SENİN ADIN NEDEN KIVIRCIK ALİ? 

      Sabah gazetesi yazarlarından Sevilay Yükselir, 14 Ocak 2011 tarihli köşe yazısında Kıvırcık Ali’ye de yer verir. Yükselir, şunları yazar:

     “Tanımazdım yakınen. Ama eşimden dolayı bilirdim. O çok iyi tanırdı çünkü. ‘Şeker gibidir Ali. Şahane bir şahsiyettir! Büyük ozandır!’ derdi hep. Birçok kez sahnesini izledim. Bir keresinde masamıza buyur etmiştik. Sormuştum merakla: ‘Saç yok kafanda neden ön adın Kıvırcık, Ali Bey?’

      Gülmüştü kahkahalarla. “Sen bakma ama şimdi kel olduğuma ablacağım. Dökülmeselerdi kıvır kıvır olacaklardı!’

Anlatmıştı uzun uzun mazisini.. Ne çileliydi yaşamı. Çok acımıştım. İçim sızlamıştı öyküsünü dinlediğimde. Annem verdi acı haberi. İki gözü iki çeşme.. ‘Kıvırcık ölmüş kızım’ derken sanki evden, aileden birini kaybetmiş gibiydi. Bütün türkü severler için ayrı bir yeri vardı Kıvırcık Ali’nin.

      Nitekim cenazesinde gördüğüm manzara bunun bir ispatıydı. Bağışlarıyla yapılan Avcılar’ın Yeşilkent Mahallesi’ndeki Er Mahmut Cemevi’ne giriş de çıkış da neredeyse mümkün değildi. Kıvırcık’ın türkülerinde kendini bulan sevenleri akın akın gelmişti cenaze törenine. Nasıl bir sevgi seli.. Nasıl bir ağlayış ardından.. Çok üzüldüm. Ama çok! Bir yandan da hayran kaldım tabii.. Genç bir ozanın ardından on binlerce insanın hep bir ağızdan ‘Gurban olam sana Aliiii’ haykırışları ile gözyaşı dökmesi beni çok derinden etkiledi. Allah bütün ozanlara… Bütün saz üstatlarına Kıvırcık gibi uğurlanmak nasip etsin. Güle güle Kıvırcık… Güle güle sana… Ruhun şad olsun kardeşim. Mekanın da cennet…” 

       İLKNUR: BU NASIL GİTMEK KURBAN OLDUĞUM 

       Cumhuriyet gazetesi yazarlarında Miyase İlknur da 13 Ocak 2011 tarihinde “Bu nasıl gitmek kurban olduğum” başlıklı bir yazı yazdı. İlknur, özetle şöyle dedi:

      “Kıvırcık Ali, sık albüm yapan sanatçılardandı. Kendi solo albümleri dışında diğer sanatçı arkadaşlarının albümlerine vokalist olarak sesini katardı. O yüzden kendisine ‘milli vokalistimiz’ diye takılmadan edemezdik. Kıvırcık Ali’nin buna da cevabı hazırdı: ‘Kurban olduğum ablam, sen de yap bir albüm sana da vokalistlik yapmazsam namerdim.’

       Kıvırcık Ali, kısa süren yaşamında milyonlarca hayran kitlesine ulaşmayı başardı. Ama önceki gün sabah seherinde yoldaki buzlanmayı fark edip son model cipinin direksiyonuna hakim olmayı başaramadı ve genç yaşta aramızdan ayrıldı. Keşke yine o yokluk günlerindeki gibi otobüs duraklarında saatlerce bekleseydi de o meşum kazaya kurban gitmeseydi. Kendisi dünyaya gözünü açmadan babasını kaybetmişti. Ne garip şimdi de eşinin karnındaki bebeği kendisiyle aynı kaderi paylaşacak.”

         Hürriyet Kelebek ekinden Cengiz Semercioğlu ise “Kıvırcık da trafik kurbanı” başlığıyla kaleme aldığı yazısında, karayollarının iyi yapılmadığına işaret ederek; “Bakın son olarak Türk halk müziğinin en sevilen isimlerinden Kıvırcık Ali trafik kazasında hayatını kaybetti. Henüz 42 yaşındaydı” diyor.

        Milliyet gazetesinde Cem Dizdar da 12 Ocak 2001 tarihinde köşesinde Kıvırcık Ali’ye yer vermiş:

        “Dökülmeden önce kıvır kıvır olan saçlarından almıştır lakabını herhalde. Hiç tanımadım, ama epey dinledim. Pes girer dike çıkar, çok bağırırdı. O yüzden aslında benim türkücüm değildi. Lakin memleketin daha iyi, daha yaşanır bir yer olması için her taşın altına sokardı elini. ‘Şeref ekmek bulamazken şerefsiz bulur’ diyen sesini taşıyabileceği her yere taşırdı. Dün sabaha karşı takla atan aracının içinde öldü nam-ı diğer Kıvırcık Ali, Ali Özütemiz. Geride üzgün bir dünya bıraktı.”

         YALÇIN BAYER: CENAZE NEDEN KALABALIKTI 

       Hürriyet gazetesi yazarlarından Yalçın Bayar, köşesinde “Kıvırcık Ali’nin cenazesi neden bu kadar kalabalıktı” başlığıyla kaleme aldığı yazısında şunları söylüyor:

      “Bir gecekondu semtinde, halk müziği sanatçısı Ali Özütemiz’in cenazesi kadar büyük bir kalabalık görmedik. Avcılar’ın, TEM’e bakan kesimindeki Yeşilkent mahallesinden geçip Er Mahmut Dede Cemevi’ne ulaşmak mümkün değildi. TEM’e çıkışlar durmuştu. 50 bin kişi dersek, az söylemiş oluruz. Belki son yıllarda İstanbul’da en büyük cenaze töreni sayılabilir. Bu mahallede Turhallılar, Zileliler, Niksar ve Erbaalılar oturuyor; yani Tokatlılar…

       Yoksulluk diz boyu.. Yoların kaldırımları yok. ‘Kıvırcık Ali’ ne kadar seviliyormuş; bunun yanıtını çözmeye çalıştık.

       Başında ‘Hz. Ali’ yazılı bant bulunan bir genç ‘Ben onun sazına ve Isırgan Otu türküsüne baygınım’ dedi. Büyükçekmece’den Dr. Ali Şeker, dedi ki;

       ‘Bir kere soyadı gibi temiz, saygın, sevilen, dürüst, namuslu, özel kanallara çıkmak için yalakalık yapmayan, herkese yardımcı olmaya çalışan, sazı sözü bir güzel bir can…’

        Cemevi yapılmasına büyük katkı vermiş Özütemiz.. İki yıl önce CHP‘ye üye olmuş. CHP’de İl başkanlığının devir teslim töreni cenaze nedeniyle bugün ertelendi. Nebil İlseven ile Berhan Şimşek de oradaydı. Halk müziği sanatçılarının hemen hepsi oradaydı.  Arif Sağ, ‘Genç yaşta kaybı hepimizi yaktı, o benim kardeşimdi’ dedi. CHP milletvekili Mehmet Sevigen’in ‘İnsanlar arasında eşitlik sağlayamadık, sosyal demokrasiyi yerleştiremedik, cemevlerini ibadethane saydıramadık be Alim’ diye özetlenebilecek konuşması nedeniyle binlerce kişi ağladı.

        Ne acıdır ki; ‘Kıvırcık Ali’nin babası ‘Aşık Ali’ de, kendisi doğmadan 37 gün önce motosiklet kazasında ölmüş.

        Cenaze İstanbul’daki Alevilerin en büyük buluşmasıydı; sosyolojik gözle de bakmak gerekiyor. Müziği mi, saygınlığı mı etkendi? Gözden kaçmaması gereken bir şey daha vardı; Alevilerin bu ‘toplumsal duruşu’nun arkasında bir mesaj var da ama kime?” 

        ALİ TEZEL: İŞ KAZASIDIR 

        Haber Turk gazetesi yazarı Ali Tezel, 19 Ocak 2011 tarihli köşesinde “Kıvırcık Ali’nin yakınlarına her ay 2 maaş verilmelidir” başlıklı bir yazı kaleme aldı. “Kıvırcık Ali, Ankara’da bir etkinliğe katılmak için aracıyla yola çıkıp, geçirdiği trafik kazası sonucu vefat etti. Bağ-Kur’lu olan Ali’nin olayı 5510 sayılı Kanun’a göre iş kazasıdır ve geride kalanlara her ay 2 aylık gelir verilmelidir” diyen Tezel, şunları kaydetti:

       “Ali Özütemiz, namı diğer Kıvırcık Ali, 01.10.1999 tarihinde vergi mükellefi olmuş. Bağ-Kur öncesinde bir süre SSK’lı çalışması bulunmakta olup işçilik sıfatı 05.12.2000 tarihinde sona ermiş. Yasal olarak, asasında 06.12.2000 tarihinde 4/B yani Bağ-Kur sigortalısı olması gerekmekle birlikte Sosyal Güvenlik Kurumu hata ile 01.07.2002 tarihinde tescil başlatıp, Bağ-Kur kapsamına almış. Kendi hesabına bağımsız çalışması nedeniyle bu sigortalılık devam ediyor.

      5910 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 13’üncü maddesine göre;

“İş kazası;

a) Sigortalının iş yerinde bulunduğu sırada,

b) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,

c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,

d) Bu kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının “a” bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,

e) Sigortalıların işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında meydana gelen ve sigortalıya hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özre uğratan olaydır.”

      Kanundan görüleceği üzere kaza “b) sigortalı kendi hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle” kaza meydana geldiği için Kıvırcık Ali iş kazasında vefat etmiştir.

      Kıvırcık Ali’nin ölümüne sebep olan olay iş kazası sayıldığı için, ayrıca geride kalanlara kanunun 20’nci maddesine göre iş kazası ölüm geliri de bağlanacaktır.

      “Madde 20- İş kazası veya meslek hastalığına bağlı nedenlerden ölen sigortalının hak sahiplerine 17’nci madde gereğince tespit edilecek aylık kazancının yüzde 70’i, 55’nci maddenin ikinci fıkrasına göre güncellenerek 34’üncü maddeye göre gelir olarak bağlanır. İş kazası veya meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücünü yüzde 50’nin altında kaybetmesi nedeniyle sürekli iş göremezlik geliri bağlanmış iken ölenlerin, ölümün iş kazası veya meslek hastalığına bağlı olmaması halinde sigortalının almakta olduğu sürekli iş göremezlik geliri, 34’üncü maddeye göre hak sahiplerine gelir olarak bağlanır. Sigortalı sayılanların hak sahiplerine gelir bağlanabilmesi için, kendi sigortalılığından dolayı, gene sağlık sigortası dahil prim ve prime ilişkin her türlü borçlarının ödenmiş olması zorunludur.”       

                 ÖLÜM AİHM’E TAŞINDI 

      Kıvırcık Ali’nin can verdiği Tepecik yolundaki trafik kazasında, İstanbul Valiliği’nin sorumlular hakkında soruşturma izni vermemesi üzerine, Ali Özütemiz’in eski eşi ve çocukları Eren ile Ecem Gül, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuruda bulunarak, 300 bin euroluk tazminat talebinde bulundu.

      Bilirkişi raporu Kıvırcık Ali’yi emniyet kemeri takmadığı ve aşırı hız yaptığı, Karayolları Genel Müdürlüğü Müdürlüğü’nü ise trafik işaretleri ve levhalarının eksik olması nedeniyle eşit oranda kusurlu bulmuştu. Bunun üzerine savcılık, Karayolları’ndan, trafik işaret ve levhalarının konmasında kimlerin kusurlu olduğunun bildirilmesini istedi. Karayolları isimleri bildirdi. Savcılık ismi geçen sorumlular için İstanbul Valiliği’nden soruşturma izni istedi. Valilik, soruşturma izni vermeyince iç hukuk yollarının tükendiği gerekçesiyle Kıvırcık Ali’nin ailesi AİHM’e başvurdu.  

       Ailenin avukatı Rezan Epözdemir, 9 Ekim 2012 tarihinde Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne gelerek, iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine AİHM başvurduklarını söyledi. Epözdemir, sanatçının devlet tarafından gerçekleştirilen kusurlu eylemler neticesinde öldüğünü ve sorumluların korunduğunu belirterek, şunları söyledi:

       “Yolda trafik işareti yok, aydınlatma yok, kaya tuzu kullanılmamış ve bu mıcır etkisi yapmış. Yol kenarında TIR dorseleri var. Onlara çarpmamak için rahmetli kazaya maruz kalıyor. Bütün bu ihmaller zinciri nedeniyle taksirli ölüme sebebiyet vermekten dolayı savcılığa başvurmuştuk.”

       Karayolları Genel Müdürlüğü yetkilileriyle ilgili ilk polis tutanağında kusurun Özütemiz’de olduğunu ifade eden Epözdemir, “Akabinde keşif yapıldı, bilirkişiler Karayolları yetkililerinin de kusurlu olduğunu söylediler.  Sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’ne (İTÜ) gitti dosya. İTÜ tanzim ettiği raporunda yine alt düzeyde Karayolları yetkililerinin de kusurlu olduğunu belirtti” dedi.

       Epözdemir, “Türkiye’de ilk defa taksirle ölüme sebebiyet vermekten  dolayı Karayolları yetkilileri hakkında dava açılacaktı” diyerek, AİHM’nin birçok kez mahkum ettiğini söyledi.

      Dava açılma aşamasında kamu görevlisi olan Karayolları yetkilileri için savcılığın izin istediğini anlatan Epözdemir, “Bölge İdare Mahkemesi itirazımızı reddetti. Böylece savcılık tarafından takipsizlik kararı verildi. İç hukuk yolu tükenmiş oldu. İç hukuk yolunun tükenmesinin ardından  kamu vicdanı rahatlamadığı, adalet tecelli etmediği ve ailede hala makul soru işaretleri olduğu için süreci uluslar arası yargıya intikal ettirdik. Bugün itibariyle AİHM başvurduk” şeklinde konuştu.  

      Ailesi tarafından Karayolları Genel Müdürlüğü aleyhine açılan dava hakkında  “Karayolları Genel Müdürlüğü’nün ihmali var” diyen mahkeme, 294 bin lira tazminat cezasına hükmetmişti. Ailesi tarafından talep edilen tazminat ise 1 milyon 200 liraydı. Aile bundan sonra AİHM’den verilecek kararı bekleyecek.

                               Kıvırcık Ali, bugün de mezarı başında anıldı                                                                                                   

(Yazı: Süleyman Boyoğlu)