(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Hayat Mecmuası eski yazı işleri müdürü, ressam Hikmet Andaç'ın "85. Realist Empresyonist Resim Sergisi" 16 Ocak Pazartesi günü Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Basın Müzesi'nde açılacak. Çemberlitaş-Divanyolu Caddesi No:76'da açılacak olan resim sergisi 3 Şubat tarihine kadar açık kalacak. (Tel: 0212 513 84 58/511 08 75)
Hikmet Andaç'ın eserlerinden bazıları...
YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
11 Ocak 2012 Çarşamba
HAYATTAN ALMAMIZ GEREKEN DERSLER...
HAYATTAN ALMAMIZ GEREKEN
100 DERS KİTABINDAN* ALDIĞIM
22 SÖZ
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
- EN BÜYÜK ZAMAN HIRSIZI KARASIZLIKTIR. (C.FLORY)
- HERKESE KARŞI NAZİK OL, FAKAT PEK AZ KİŞİYE SAMİMİ DAVRAN. (GEORGE WASHİNGTON)
- İRADENE HAKİM, VİCDANINA TUTSAK OL!
- ÖFKE KISA BİR DELİLİKTİR.
- EĞER ELİNİZDEKİ TEK ALET BİR ÇEKİÇSE HER PROBLEMİ BİRER ÇİVİ OLARAK GÖRMEYE BAŞLARSINIZ. (ABRAHAM MASLOW)
- SAADETİ TAŞKIN OLANIN ACISI DA O DERECE MATEMLİ OLUR. (SHAKESPEARE)
- HİÇBİR YETİŞKİN KENDİNİ DEĞİŞTİRMEYE CALIŞACAK KADAR ALÇAKGÖNÜLLÜ DEĞİLDİR. (LEC LACCOCA)
- İNSANI EN MUTLU EDEN ŞEY, İHTİYAÇLARIYLA VARLIKLARI ARASINDA BİR DENGE BULUNMASIDIR. (TRAVEIAN)
- DÜNYA'DAKİ HİÇBİR YOL KALPLE BEYİN ARASINDAKİ KADAR UZUN DEĞİLDİR. (LAGERLÖF)
- SIRRI SAKLARSAN KÖLENDİR, SÖYLERSEN EFENDİN. (İ.SİNA)
- KARŞINDAKİNİ YARGILAMADAN ÖNCE BİR SÜRE ONUN AYAKKABILARIYLA YÜRÜ. (KIZILDERİLİ ATASÖZÜ)
- SU BEDEN İÇİN NEYSE HEDEF DE ZİHİN İÇİN ODUR.
- BİR TEK DÜŞMANLA SIK SIK DÖVÜŞMEMELİSİN, ÇÜNKÜ ONA TÜM SAVAŞ SANATINI ÖĞRETİRSİN. (NAPOLEON BONAPARTE)
- YAPMADIĞINIZ ATIŞLARIN YÜZDE YÜZÜNÜ ISKALARSINIZ. (WAYNE GRETZKY)
- KALEM ZİHNİN SİLAHIDIR. (CARVANTES)
- GERÇEK SAADET, İNSANIN ALDIKLARINDA DEĞİL VERDİKLERİNDE GİZLİDİR. (CHRYSOS TOMUS)
- MESUT EVLİLİK KISA GİBİ GELEN UZUN BİR KONUŞMAYA BENZER. (ANDRE MOUROİS)
- SANA YAPILAN HAKSIZLIKLARI TOZA, İYİLİKLERİ İSE MERMERE YAZ. (BENJAMİN FRANKLİN)
- KURNAZ İNSAN OKUMAYI KÜÇÜMSER, BASİT İNSAN HAYRAN OLUR, AKILLI İNSAN YARARLANIR. (FRANCİS BACON)
- SABIR SEVİNCİN, ACELE PİŞMANLIĞIN ANAHTARIDIR. (BENJAMİN FRANKLİN)
- SENİN BARDAĞINI KIRDIKLARINDA DA KOMŞUNUN BARDAĞI KIRILDIĞINDA OLDUĞU GİBİ SAKİN OLMALISIN. (EPİCTETOS)
- SABIRLI BİR İNSANIN ÖFKESİNDEN SAKININ. (DRYDEN)
*JASON CARRIER, ÇEVİREN: ALPER YURDAKUL, NEDEN? KİTAP, 220 SAYFA.
(Gürcan ARITÜRK)
100 DERS KİTABINDAN* ALDIĞIM
22 SÖZ
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
- EN BÜYÜK ZAMAN HIRSIZI KARASIZLIKTIR. (C.FLORY)
- HERKESE KARŞI NAZİK OL, FAKAT PEK AZ KİŞİYE SAMİMİ DAVRAN. (GEORGE WASHİNGTON)
- İRADENE HAKİM, VİCDANINA TUTSAK OL!
- ÖFKE KISA BİR DELİLİKTİR.
- EĞER ELİNİZDEKİ TEK ALET BİR ÇEKİÇSE HER PROBLEMİ BİRER ÇİVİ OLARAK GÖRMEYE BAŞLARSINIZ. (ABRAHAM MASLOW)
- SAADETİ TAŞKIN OLANIN ACISI DA O DERECE MATEMLİ OLUR. (SHAKESPEARE)
- HİÇBİR YETİŞKİN KENDİNİ DEĞİŞTİRMEYE CALIŞACAK KADAR ALÇAKGÖNÜLLÜ DEĞİLDİR. (LEC LACCOCA)
- İNSANI EN MUTLU EDEN ŞEY, İHTİYAÇLARIYLA VARLIKLARI ARASINDA BİR DENGE BULUNMASIDIR. (TRAVEIAN)
- DÜNYA'DAKİ HİÇBİR YOL KALPLE BEYİN ARASINDAKİ KADAR UZUN DEĞİLDİR. (LAGERLÖF)
- SIRRI SAKLARSAN KÖLENDİR, SÖYLERSEN EFENDİN. (İ.SİNA)
- KARŞINDAKİNİ YARGILAMADAN ÖNCE BİR SÜRE ONUN AYAKKABILARIYLA YÜRÜ. (KIZILDERİLİ ATASÖZÜ)
- SU BEDEN İÇİN NEYSE HEDEF DE ZİHİN İÇİN ODUR.
- BİR TEK DÜŞMANLA SIK SIK DÖVÜŞMEMELİSİN, ÇÜNKÜ ONA TÜM SAVAŞ SANATINI ÖĞRETİRSİN. (NAPOLEON BONAPARTE)
- YAPMADIĞINIZ ATIŞLARIN YÜZDE YÜZÜNÜ ISKALARSINIZ. (WAYNE GRETZKY)
- KALEM ZİHNİN SİLAHIDIR. (CARVANTES)
- GERÇEK SAADET, İNSANIN ALDIKLARINDA DEĞİL VERDİKLERİNDE GİZLİDİR. (CHRYSOS TOMUS)
- MESUT EVLİLİK KISA GİBİ GELEN UZUN BİR KONUŞMAYA BENZER. (ANDRE MOUROİS)
- SANA YAPILAN HAKSIZLIKLARI TOZA, İYİLİKLERİ İSE MERMERE YAZ. (BENJAMİN FRANKLİN)
- KURNAZ İNSAN OKUMAYI KÜÇÜMSER, BASİT İNSAN HAYRAN OLUR, AKILLI İNSAN YARARLANIR. (FRANCİS BACON)
- SABIR SEVİNCİN, ACELE PİŞMANLIĞIN ANAHTARIDIR. (BENJAMİN FRANKLİN)
- SENİN BARDAĞINI KIRDIKLARINDA DA KOMŞUNUN BARDAĞI KIRILDIĞINDA OLDUĞU GİBİ SAKİN OLMALISIN. (EPİCTETOS)
- SABIRLI BİR İNSANIN ÖFKESİNDEN SAKININ. (DRYDEN)
*JASON CARRIER, ÇEVİREN: ALPER YURDAKUL, NEDEN? KİTAP, 220 SAYFA.
(Gürcan ARITÜRK)
10 Ocak 2012 Salı
ÇALIŞAN GAZETECİLER GÜNÜ...
TGC: "Çalışan gazetecilerin sorunları
ve basın özgürlüğü için TBMM’yi
göreve çağırıyoruz”
10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü nedeniyle TGC Yönetim Kurulu bir açıklama yaptı. Çalışan gazetecilerin günümüzde her zamankinden daha zor koşullarda görev yapma çabasında olduğu vurgulanan açıklamada, “Ne çalışan gazetecilerin sorunları ne de halkın doğru yansız bilgilenme hakkını sağlayacak basın özgürlüğü; gazetecileri, yazarları tutuklayarak terörist ilan ederek çözülebilir. Düşünceyi ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede demokrasiden söz etme olanağı yoktur” denildi.
TGC Yönetim Kurulu'nun açıklaması şöyle:
“10 Ocak 1961 tarihi gazeteciler açısından önemli günlerden biridir. Gazetecilerin sosyal ve ekonomik haklarını kabul edilebilir düzeye çıkarılması 51 yıl önce yürürlüğe giren 212 sayılı yasayla mümkün olabilmiştir. Ancak yasanın yaptırımlardan yoksun oluşu sermayenin ve siyasal iktidarların da yasaya sıcak bakmamaları nedeniyle yaygın uygulamadan kaldırılması sonucunu doğurmuştur.
Gazetecilerin özlük haklarının giderek yok edilmesi, editoryal bağımsızlığın ortadan kalkması, gazetecilerin sansür ve oto sansür baskısı altında çalışmaları sonucunu doğurmuştur. Günümüzde basın kuruluşlarında neredeyse nitelikli gazetecilere gerek kalmadığı gözükmektedir. Ceza yasasında ve terörle mücadele yasasının 6 ve 7. maddesi nedeniyle yüze yakın gazeteci cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunmaktadır. Bu durum basın özgürlüğü açısından ülkeler sıralamasında Türkiye’nin son sıralarda yer alması gibi demokrasi açısından hak etmediğimiz bir sonucu doğurmaktadır.
Ne çalışan gazetecilerin sorunları ne de halkın doğru yansız bilgilenme hakkını sağlayacak basın özgürlüğü; gazetecileri, yazarları tutuklayarak terörist ilan ederek çözülebilir. Düşünceyi ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede demokrasiden söz etme olanağı yoktur. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu; çalışan gazetecilerin sorunlarına ve basın özgürlüğüne ivedi olarak çözüm bulunması için TBMM’yi göreve çağırıyoruz.”
GAZETECİ-YAZAR EMİN KARACA
(Fotoğraf:Süleyman Boyoğlu)
EMİN KARACA İLE TV PROGRAMI ÜZERİNE:
Günümüz görsellikler çağı. O nedenle yazılı basında uzun zamandır diyeceklerimi dedikten sonra bir televizyon programı yapmak içimde bir ukde idi. Benim söyleyecek şeylerimin olması, YOL televizyonunun da “Buyurun bizde söyleyeceklerini sınırsız engelsiz biçimde söyleyebilirsiniz” daveti üzerine bu kanalda “Emin Karaca ile Unutmadan” programını beş haftadır sürdürmekteyim.
Benim bir yapımcı firmam ve ekibim var. Onların da yardım ve katkılarını alarak bu programı gerçekleştiriyorum. Belgesel sinema üzerine çalışan “Günebakan” firması ve başındaki Ayşe Ayben Altunç ve Bülent Yarbaşı adlarındaki genç arkadaşlarımın deneyimlerinden ve pratiklerinden yararlanarak programımı sürdürüyorum.
Konuklarımı seçerken ilk planda benim birebir tanıdığım kişiler oluyor. Bu bir süre daha böyle devam edecek. Sonra konuk ve konuyu genişleten bir espriye doğru gideceğiz… Ancak kamuoyunun da bildiği gibi bu tür programların sürmesi ve uzun ömürlü olması sponsor desteğine bağlı…
Konuk ve konu sürprizim olacak önümüzdeki haftalarda. Hiçbir televizyon kanalının hem konu olarak ekranına taşımayacağı, hem de konuk olarak çağıramayacağı kişiler olacak.
Gazeteci-yazar Emin Karaca’nın “Emin Karaca ile Unutmadan” programı her hafta Cuma akşamları YOL TV’de saat: 20.30'da yayınlanıyor. Programın tekrarı ise Pazar günleri gündüz kuşağında yer alıyor.
(Süleyman Boyoğlu)
(Süleyman Boyoğlu)
TUTUKLU GAZETE...
TUTUKLU GAZETE’NİN İKİNCİ SAYISI ÇIKTI
Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısı bugün çıktı. “Terörist değil gazeteciyiz” manşetiyle yayımlanan gazetenin ikinci sayısı, cezaevindeki 43 gazeteci ile yeni tahliye olan iki gazeteci ve iki konuk yazarın gönderdiği yazılarla 16 sayfa olarak hazırlandı. Siyah beyaz yayımlanan gazetenin ikinci sayısında cezaevinde gönderilen karikatürler de yar alıyor.
Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısına konuk yazar olarak Nevin Berktaş ve Ece Temelkuran da katıldı. Cezaevinden tahliye olduktan sonra geçirdiği kalp ameliyatı sonrası yaşamını yitiren Suzan Zengin’in anısına da gazetede bir köşe ayrıldı.
100 bin civarında basılan Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısında “genişleyen yazar kadrosu”ndan bazılarının yazıları özetle şöyle:
Ragıp Zarakolu: “İçeride olduğum için çok mutluyum, binlerce insan haksız yere tutuklanırken, dışarıda olmanın yükünü taşıyamazdım artık. Burada kendimi daha özgür hissediyorum!”
Nevin Berktaş: “Toplumun tüm kesimleriyle savaşa karşı mücadeleyi birleştirme ve özgürlükler için savaşı örgütleme büyük önem kazanmaktadır. Düşünce özgürlüğü için mücadeleyi de bu kapsamın dışında ele alamayız”
Ece Temelkuran: “Günün birinde ‘Siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?’ diye sormuştum. Sanırım artık o soru fazlasıyla naif. Artık şunu sormak gerekiyor: Siz ne zaman bu kadar profesyonel zalimler oldunuz? Ben buradayım arkadaş! Sen neredesin”
Doğan Yurdakul: Siz siz olun bütün siyasi davaların iddianamelerini tarayıp dokunanı yakan konuların ve sözcüklerin listesini yapın ve yazı işlerinin duvarına asın. Şike davasının iddianamesi ise tam metin el kitabı olarak spor servisi masalarının üstünde durmalı. Sonra demedi demeyin!”
Mustafa Balbay: Medyanın susturulması doğada oksijenin bitmesi demektir. Böyle bir ortamda en güçlü canlı bile ayakta duramaz. Türkiye’de her yer iktidar korkusuyla dolmaktadır…”
Nedim Şener: “Eğer sen de özgürsen, biz özgürüz her alanda. Ragıp Zarakolu’nun tutuklu olduğu ülkede kitaplar; Büşra Ersanlı’nın tutuklu olduğu ülkede bilim tutukludur. 100 meslektaşım tutukluysa, ben 100 kere tutukluyum. 100 gazeteci tutukluysa, gazetecilik tutukludur. Ben özgürsem, sen özgürsen, hepimiz özgür oluruz; yoksa hepimiz tutsak…”
Müyesser Yıldız: “Bu gazetenin çıkmasını organize eden, bizler için gösteriler yapıp, fotoğraflarımızı taşıyan siz değerli dostlara ufak bir uyarım var: Siz siz olun, bu işleri yapmayın. Yarın öbür gün ‘hasta ve hastalığı övmekten, tedaviyi etkilemekten, hastalık propagandası yapmaktan’ rehabilitasyon programına dahil edilebilirsiniz, aman dikkat!..”
Ahmet Şık: “Muhalif gazetecilere, öğrencilere, akademisyenlere, yayıncılara, Kürtlere, sosyalistlere varış noktası hapishaneler olan ‘tehcir’ uygulanıyor.”
Soner Yalçın: “Memleketimde mahpusluktan geçer aydın olmanın yolu… Ve ne yapayım: Yanlış doğru burası benim ülkem…”
Barış Pehlivan: Gazetecilik yaptım, ‘terörist’ diye demir parmaklıkların arkasına atıldım. Ama ne acı ki yalnız değilim… Onlarca gazeteci şu an benzer nedenlerle hapiste.”
Hikmet Çiçek: “ ‘Suçumuzu’ biliyoruz: AKP’nin temsil ettiği faşist diktatörlüğe karşı olmak. Gerisi teferruattır.”
Turhan Özlü: “Tüm meslektaşlarımızı TGS’ye üye olmaya çağırıyoruz.”
Tuncay Özkan: “Ben gazeteci değilmişim iktidara göre! Zırva tevil götürmez.”
"ALTEMUR'UN DAKTİLOSUNU GÖRDÜNÜZ MÜ?"...
(Fotoğraf: Ali Kılıç)
Tarihçi-gazeteci Orhan Koloğlu ile Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Genel Sekreter Yardımcısı Zafer Atay, yaklaşık 60 yıl önce gazetelerde yaşanan daktilo ve telefon sıkıntısını anlattılar.
"ALTEMUR'UN DAKTİLOSUNU GÖRDÜNÜZ MÜ?"
Zafer Atay:
1948-50 arası Altemur Kılıç Amerika’dan bir daktilo getirir. Bâb-ı Ali’de bir dedikodu; “Altemur’un daktilosunu gördünüz mü?” Herkes; "Yahu ne var niye görelim, daktilo ne?" diye birbirine soruyor. Cevap; "Yahu elde taşınıyor, kutunun içinde sapı varmış, istediği yere götürüyormuş!" Herkeste bir merak almış başını gitmiş.. Gören birbirine anlatıyor; "bir küçük daktilo, kutunun içinde taşınıyor. İster eve götürüyorsun, ister iş yerine…"
Bâb-ı âli’de çalışıp da portatif daktilo hiç görmeyen varmış. Çünkü o dönemde gazetelerde kocaman yerinden kalkmayan büro daktiloları kullanılıyormuş.
Yakın zamanda görüştüğüm Altemur Abi, "Şimdi de gazetede yazısını daktilo ile yazan tek adam benim" dedi.
Yakın zamanda görüştüğüm Altemur Abi, "Şimdi de gazetede yazısını daktilo ile yazan tek adam benim" dedi.
Orhan Koloğlu:
Daktilo gazetelerde daha çok muhasebenin işinde kullanılırdı. O da bir tane olurdu. Telefon ise hiç yoktu. Telefon yazı işleri müdüründe bir de patronda olurdu. Çok tanınmış bir yazarın oğlu İngiltere de tahsil etmişti. Döndü geldi Vatan gazetesinde çalışmaya başladı. Bu 1940’ların sonu 50’lerin başında oluyor. Daktilosu olduğu için büyük sükse yaptı. Yazılarını daktilo ile yazıyormuş. Yalnız akşam eve giderken daktiloyu gazetede bırakıyormuş. Ondan sonra gazetede daktiloyu paylaşma kavgası başlarmış…
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Zafer Atay: İlk daktilomu ben kendim aldım. Facit marka bir daktilo aldım. 400-500 lira maaş alırdım. Bir maaşımla aldım ben daktiloyu. Benden başka bir iki kişinin daha vardı. Daktilo kapanın elinde kalırdı.
Orhan Koloğlu:
1955’te 6-7 Eylül olaylarında Beyoğlu’ndayım hadiseyi haber vereceğim telefon bulamadım. Yurtdışına maçları izlemek için giderdim. Telefon için saatlerce beklerdim.
Zafer Atay:
Strasbourg'ta Avrupa Konseyi’nde Kıbrıs dolayısıyla Türkiye görüşülüyor. Haberi telefonla çalıştığım Tercüman gazetesine yazdırmak istedim. Fransız posta idaresinin küçük bir bürosu vardı. Oradaki görevliye İngilizce "telefonla görüşmek" istiyorum dedim. Nereyle görüşmek istediğimi sorunca Türkiye deyince kadın ayağa kalktı ellerini yumruk yaptı; “Mon Dieu” “Mon Dieu” kafasını yumruklamaya başladı. Yani Allahım Allahım diye kafasını yumrukladı. Bana “Bir arkadaşınız beş saattir İstanbul’u bağlamamı istiyor, bir türlü bağlanamıyoruz” dedi. O zaman otomatik teleks de yok. Telefon numarası gibi, hat yoksa teleks de bağlanmıyor…
Ama aynı gün Frankfurt büromuzun bağlanmasını istedim, hemen anında Frankfurt bağlandı. Haberimi Frankfurt üzerinden yazdırdım. Çünkü Frankfurt ile Türkiye arasında özel bir bağlantı var.
Orhan Koloğlu:
Avrupa’da özellikle Almanya’da baskı tesisleri olan gazetelerin özel teleks bağlantıları vardı. Yani direkt doğrudan bağlantı yapılırdı. Böyle bir hat vardı.
Zafer Atay:
Sonra ben haberimi Frankfurt’ta geçtim teleksle, onlarda haberi banda aldılar ve bandı İstanbul teleksine geçtiler. Bu olay 1974-75 yıllarında oluyor…
(Süleyman Boyoğlu)
9 Ocak 2012 Pazartesi
ATEŞ NESİN...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
HAFTADA BİR
NaNİK
Göz boyama
95 yaşındaki Evren'e müebbet hapis istenmiş
Doktoru kendisine, "Bu saatten sonra ne yersen ye"
dediği için istedikleri cezayı verebilirler!
***
Başka büyük yok...
CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce,
"Hüseyin Çelik, Erdoğan'ı bir kalemde satabilir" demiş
Talibi o kadar çok ki, her an mümkündür!
8 Ocak 2012 Pazar
TUTUKLU GAZETE...
CEZAEVİNDEKİ GAZETECİLERİN ÇIKARDIĞI "TUTUKLU
GAZETE"NİN İKİNCİ SAYISI, 10 OCAK’TA YAYIMLANIYOR
Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısı 10 Ocak’ta çıkıyor. “Terörist değil gazeteciyiz” manşetiyle yayımlanacak olan gazete, Aydınlık, Birgün ve Evrensel gazetelerinin eki olarak 10 Ocak Salı günü tüm bayilerde okuyucuyla buluşacak. Atılım gazetesi de 14 Ocak’ta yayımlanacak sayısında Tutuklu Gazete’yi ek olarak dağıtacak.
Türkiye Gazeteciler Sendikası'ndan (TGS) yapılan açıklamaya göre, Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısı, cezaevindeki 43 gazeteci ile yeni tahliye olan 2 gazeteci ve 2 konuk yazarın gönderdiği yazılarla 16 sayfa olarak hazırlandı. Siyah beyaz yayımlanan gazetenin ikinci sayısında cezaevlerinden gönderilen karikatürler de yer alıyor.
Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısına konuk yazar olarak Nevin Berktaş ve Ece Temelkuran yazılarını gönderdi.
Cezaevinden tahliye olduktan sonra geçirdiği kalp ameliyatının ardından yaşamını yitiren Suzan Zengin’in anısına da gazetede bir köşe ayrıldı.
Tutuklu Gazete, 100 binden fazla basılıp dağıtılacak.
GAZETE"NİN İKİNCİ SAYISI, 10 OCAK’TA YAYIMLANIYOR
Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısı 10 Ocak’ta çıkıyor. “Terörist değil gazeteciyiz” manşetiyle yayımlanacak olan gazete, Aydınlık, Birgün ve Evrensel gazetelerinin eki olarak 10 Ocak Salı günü tüm bayilerde okuyucuyla buluşacak. Atılım gazetesi de 14 Ocak’ta yayımlanacak sayısında Tutuklu Gazete’yi ek olarak dağıtacak.
Türkiye Gazeteciler Sendikası'ndan (TGS) yapılan açıklamaya göre, Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısı, cezaevindeki 43 gazeteci ile yeni tahliye olan 2 gazeteci ve 2 konuk yazarın gönderdiği yazılarla 16 sayfa olarak hazırlandı. Siyah beyaz yayımlanan gazetenin ikinci sayısında cezaevlerinden gönderilen karikatürler de yer alıyor.
Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısına konuk yazar olarak Nevin Berktaş ve Ece Temelkuran yazılarını gönderdi.
Cezaevinden tahliye olduktan sonra geçirdiği kalp ameliyatının ardından yaşamını yitiren Suzan Zengin’in anısına da gazetede bir köşe ayrıldı.
Tutuklu Gazete, 100 binden fazla basılıp dağıtılacak.
İSTANBUL'UN KÂBUSU; TANKERLER VE GÖKDELENLER...
ELEŞTİRİNİN ELEŞTİRİSİ...
CUMHURİYET KİTAP EKİ YÖNETMENİ TURHAN GÜNAY'A AÇIK MEKTUP
"Sayın Turhan Günay,
Cumhuriyet Kitap ekinin 3 Kasım 2011 günkü 1133. sayısında (sy 19) Ali Balkız imzasıyla Haydar Karataş'ın İletişim yayınlarından çıkan "Gece Kelebeği" adlı romanı "Gecenin Romanı" başlığıyla eleştirilmiş. Romanının konusunu tanıtan yazının ilk bölümleri bir tarafa ama yazının son bölümünde "Tüm bunlara karşın romanda bir güzele, 'İyi ama yanağında ben var' deyişinde olduğu gibi hatalar da yok değil" diye başlayarak bir dizi "sözde hata", sıralanmış. Bu hatalara "sözde" diyorum çünkü hiçbiri nesnel hata değil. Şöyle ki:
Baştan başlayalım: "İyi ama yanağında ben var" cümlesi neden bir güzele söylenemesin? Ben, kimine göre güzelliğe güzellik katan kimine göre de güzelliği gölgeyen bir unsurdur.
Romanın kahramanı Gülizar'ın "Şimşekler, gökgürlemeleri ile beraber fındık büyüklüğünde dolu yağmaya başladı" demesini eleştiren Ali Balkız, kızın, fındığı yaşadığı coğrafi bölge nedeniyle bilmesini garipsiyor, hatta daha da ileri giderek "Gülizar fındığı ne tattı ne de tanıdı" diyor. Böylece kendini hem yazar hem kahraman yerine koyuyor. Ama yiyeceklerin bilinmesinin yetiştikleri coğrafya ile sınırlı olmadığını bilmiyor.
Gülizar'ın " ...Tek varlığımız koyunumuzdu. Hayatta kalma hayalimiz onun memelerindeki sıvıya bağlıydı" cümlesini de eleştiriyor eleştirmen. "Gülizar sıvı yerine süt derdi" diyerek yine kendini romancı ve kahraman gibi hissediyor. Bu his onu hem yanıltıyor, hem de eleştirmenlikten uzaklaştırıyor. Zorlama bir eleştiri, çünkü süte her yerde her kişinin süt demesi beklenemez. Rakı'ya da herkes rakı demiyor, aslan sütü diyenler oluyor!
"Konuşmuyordu, koyuna deh dahi demiyordu" cümlesini de hatalı bulmuş Balkız. Neden olarak, koyuna değil, ata ve katıra "deh" denilebileceğini söylüyor. Balkız'a göre fındığı bilmeyen, süte sıvı dememesi gereken Gülizar, bu ayrımı nereden bilsin? Yazar tutarlı da eleştirmen değil. Üstelik hayvanlara yürü demek için "deh" denmesi Balkız'ın kafasında sadece bazı hayvanlara özgü ise de gerçek öyle değil.
"Yonca otu" denmesine de takılmış Ali Balkız. "Katırlar(...) boyunlarındaki heybenin içine doldurulmuş yonca otunu yerlerdi" cümlesindeki "yonca otu"na itirazı. Doğrusu "Yonca" diyor. Yonca deyince sanki sadece yonca otu anlaşılır. Oysa bir bankanın simgesidir, neredeyse bir şekil adıdır yonca. Yonca otu yerine yonca demek daha doğru olabilir ama yonca otu da yanlış değil. Ayrıca "yonca, heybenin dışına da doldurulmaz ki" diye abartıyor. O zaman leblebi için leb yazalım!
Son olarak Ali Balkız'a "Karlar düşer düşer ağlarım" şarkısını hatırlatmak istiyoruz. Çünkü eleştirmenliğe soyunmuş Balkız, "karlar" değil "kar" diyor. Oysa kazanç anlamında kar çoğul olmaz ama kışın gelen "kar" bazen "karlar" olabilir.
"Ali Okula geldi" yazanları "Okula gelen Ali'ydi" diye düzeltenleri, özgünlüğü anlamayan ve kişisel tercihlere saygı duymayanlarınları eleştirmen saymamanız dileğiyle...Ya da beni de eleştirmen saymanız isteğiyle...Hoşcakalın."
"Sayın Turhan Günay,
Cumhuriyet Kitap ekinin 3 Kasım 2011 günkü 1133. sayısında (sy 19) Ali Balkız imzasıyla Haydar Karataş'ın İletişim yayınlarından çıkan "Gece Kelebeği" adlı romanı "Gecenin Romanı" başlığıyla eleştirilmiş. Romanının konusunu tanıtan yazının ilk bölümleri bir tarafa ama yazının son bölümünde "Tüm bunlara karşın romanda bir güzele, 'İyi ama yanağında ben var' deyişinde olduğu gibi hatalar da yok değil" diye başlayarak bir dizi "sözde hata", sıralanmış. Bu hatalara "sözde" diyorum çünkü hiçbiri nesnel hata değil. Şöyle ki:
Baştan başlayalım: "İyi ama yanağında ben var" cümlesi neden bir güzele söylenemesin? Ben, kimine göre güzelliğe güzellik katan kimine göre de güzelliği gölgeyen bir unsurdur.
Romanın kahramanı Gülizar'ın "Şimşekler, gökgürlemeleri ile beraber fındık büyüklüğünde dolu yağmaya başladı" demesini eleştiren Ali Balkız, kızın, fındığı yaşadığı coğrafi bölge nedeniyle bilmesini garipsiyor, hatta daha da ileri giderek "Gülizar fındığı ne tattı ne de tanıdı" diyor. Böylece kendini hem yazar hem kahraman yerine koyuyor. Ama yiyeceklerin bilinmesinin yetiştikleri coğrafya ile sınırlı olmadığını bilmiyor.
Gülizar'ın " ...Tek varlığımız koyunumuzdu. Hayatta kalma hayalimiz onun memelerindeki sıvıya bağlıydı" cümlesini de eleştiriyor eleştirmen. "Gülizar sıvı yerine süt derdi" diyerek yine kendini romancı ve kahraman gibi hissediyor. Bu his onu hem yanıltıyor, hem de eleştirmenlikten uzaklaştırıyor. Zorlama bir eleştiri, çünkü süte her yerde her kişinin süt demesi beklenemez. Rakı'ya da herkes rakı demiyor, aslan sütü diyenler oluyor!
"Konuşmuyordu, koyuna deh dahi demiyordu" cümlesini de hatalı bulmuş Balkız. Neden olarak, koyuna değil, ata ve katıra "deh" denilebileceğini söylüyor. Balkız'a göre fındığı bilmeyen, süte sıvı dememesi gereken Gülizar, bu ayrımı nereden bilsin? Yazar tutarlı da eleştirmen değil. Üstelik hayvanlara yürü demek için "deh" denmesi Balkız'ın kafasında sadece bazı hayvanlara özgü ise de gerçek öyle değil.
"Yonca otu" denmesine de takılmış Ali Balkız. "Katırlar(...) boyunlarındaki heybenin içine doldurulmuş yonca otunu yerlerdi" cümlesindeki "yonca otu"na itirazı. Doğrusu "Yonca" diyor. Yonca deyince sanki sadece yonca otu anlaşılır. Oysa bir bankanın simgesidir, neredeyse bir şekil adıdır yonca. Yonca otu yerine yonca demek daha doğru olabilir ama yonca otu da yanlış değil. Ayrıca "yonca, heybenin dışına da doldurulmaz ki" diye abartıyor. O zaman leblebi için leb yazalım!
Son olarak Ali Balkız'a "Karlar düşer düşer ağlarım" şarkısını hatırlatmak istiyoruz. Çünkü eleştirmenliğe soyunmuş Balkız, "karlar" değil "kar" diyor. Oysa kazanç anlamında kar çoğul olmaz ama kışın gelen "kar" bazen "karlar" olabilir.
"Ali Okula geldi" yazanları "Okula gelen Ali'ydi" diye düzeltenleri, özgünlüğü anlamayan ve kişisel tercihlere saygı duymayanlarınları eleştirmen saymamanız dileğiyle...Ya da beni de eleştirmen saymanız isteğiyle...Hoşcakalın."
(Gürcan ARITÜRK)
5 Ocak 2012 Perşembe
TGC BAŞKANI ORHAN ERİNÇ:
“Türkiye, Ceza Hukuku’nun topluca gözden geçirilmesini zorunlu kılan bir süreçten geçmektedir”
Türkiye'deki 94 basın meslek örgütünden oluşan Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) temsilcileri Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda devam eden Oda TV duruşmasını izledi.
GÖP Dönem Başkanlığını yapan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç, GÖP adına bir basın açıklaması yaptı. Açıklama şöyle:
GÖP Dönem Başkanlığını yapan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç, GÖP adına bir basın açıklaması yaptı. Açıklama şöyle:
"Türkiye, Ceza Hukuku’nun topluca gözden geçirilmesini zorunlu kılan bir süreçten geçmektedir. Ceza hukukunun genel kurallarının kimi kez görmezden geliniyor olması yargı erkine duyulan güveni örselemek gibi bir sonuca doğru gitmektedir. Bir tedbir ve istisna olan tutuklamanın genel geçer bir kural olarak algılanması en çok meslektaşlarımızı etkilemektedir.
Sanık ve hükümlü arasındaki fark da özellikle hücre hapsi nedeniyle ortadan kalkmış olmaktadır.
Silivri’deki ana davaya bakan mahkeme, Ergenekon Terör Örgütü’nün varlığının henüz kesinleşmediğine vurgu yaparak 'iddia edilen Ergenekon Terör Örgütü' denilmesine karar vermiştir.
Oysa burada, Çağlayan’daki Adalet Sarayı’nda yargılanan Oda TV mensubu meslektaşlarımız 'Ergenekon Terör Örgütü’nün Medya Yapılanması' kesin iddiasıyla ve tutuklu olarak yargılanmaktadırlar.
İddianamelerde yer verilen, özel yaşamla ilgili konuşmalar, gazeteciliğin doğal görevleri arasında bulunan haber kaynakları ile görüşmeler, iddialar kapsamındaki belgeler olarak sunulmaktadır.
Meslektaşlarımızın evlerinde ve bilgisayarlarında yapılan aramalarda el konulan ve çoğunun kopyaları bile meslektaşlarımıza verilmeyen tutanaklar ortadayken 'delil karartma' gibi bir iddianın tutuklama gerekçesi olarak geçerli kılınmasını anlamak giderek daha da zorlaşmaktadır.
Temel ceza yasamız olan Türk Ceza Yasası’ndaki 'Suçta ve cezada kanunilik ilkesi' üst başlıklı 2’inci maddesinin uygulanması da hukukçular tarafından yadırganır olmuştur.
Özellikle maddede yer alan 'Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz' kuralının geçerli olup olmadığı bile tartışma konusudur.
'Gazetecilere Özgürlük Platformu' 94 gazetecilik meslek kurulunun oluşturduğu bir gazetecilik birlikteliğidir. Beklentisi de 'gazeteciler yargılanmasın' değil, 'usul ve ceza hükümlerine uygun biçimde ve tutuksuz yargılanmaları' isteği ile sınırlıdır.
Meslektaşlarımızı meslekten men etme gibi bir sonuç yaratan uygulamalara son verilmesi beklentimizi bir kere daha kamuoyunun bilgilerine sunuyoruz.”
KARİKATÜRİST HİKMET AKSOY'DAN BİR FIKRA...
İLAÇLARI SAKLA!...
Fadime doktorun yazdığı reçetedeki ilaçları aldıktan sonra köyün yolunu
tutar.
Bir hafta sonra ilçede pazarın kurulduğu gün tekrar çarşıya iner ve aklına
bitmek üzere olan ilaçlarını anımsayınca tekrar ilaç almak için eczacıya gider:
- Uşağum der, hau ilaçlarımdan baa gene versena... diye meramını anlatır.
Eczacı bilgisayardan bakar, Fadime'nin ilaçlarının bitmediğini görünce;
- Fadime Hala... Senin ilaçların var görünüyo, der.
Fadime merakla sorar:
-Uşağum, nasi göruniyi?
-Hâlâ, senin evde ilacın var görünüyo...
Fadime bu durum karşısında hemen eczaneden çıkıp telefonla evdeki gelini
Selfinaz'ı arar;
-Aluu... Aluu... Kıız Selfinaz, hau benim yatağun altındaki ilaçlarımi al,
senın odanda sakla... Haburadan görunıyi...
Fadime doktorun yazdığı reçetedeki ilaçları aldıktan sonra köyün yolunu
tutar.
Bir hafta sonra ilçede pazarın kurulduğu gün tekrar çarşıya iner ve aklına
bitmek üzere olan ilaçlarını anımsayınca tekrar ilaç almak için eczacıya gider:
- Uşağum der, hau ilaçlarımdan baa gene versena... diye meramını anlatır.
Eczacı bilgisayardan bakar, Fadime'nin ilaçlarının bitmediğini görünce;
- Fadime Hala... Senin ilaçların var görünüyo, der.
Fadime merakla sorar:
-Uşağum, nasi göruniyi?
-Hâlâ, senin evde ilacın var görünüyo...
Fadime bu durum karşısında hemen eczaneden çıkıp telefonla evdeki gelini
Selfinaz'ı arar;
-Aluu... Aluu... Kıız Selfinaz, hau benim yatağun altındaki ilaçlarımi al,
senın odanda sakla... Haburadan görunıyi...
"ÖTEKİ" ADLI ROMAN ÜZERİNE...
ÖTEKİ-BERİKİ
Ece Vahapoğlu'nun "Öteki" adlı romanı hakkında, Murat Belge'nin başka bir konuda yazdıklarından yararlanarak "Vahapoğlu bu kitabı modern hayata omuz vermek için yazmış. Türkiye'de ve dünyada gericiliğe karşı 'nesnel' olmaya çalışmış ama 'tarafsız' olma kaygısı hiç olmamış. Açık bir şekilde çağdaş yaşamdan yana" diyebiliriz. Roman da taraf olur mu demeyin, edebi değerini bir tarafa bırakarak yaşam değeri olan her kitabın -bu arada Duygu Asena'nın kitaplarının-tuttuğu bir yaşam biçimi, savunduğu bir takım değerler vardır. Oysa -kitabın 2 yerinde yanlış kullanılmış oysa- Vahapoğlu'nun mahalle baskısına boyun eğeceğini, en azından iş yaşamını tehlikeye atmamak için "ortada" bir kitap yazacağını sanırdım.
Ece Vahapoğlu hakkında önyargılarımda her ne kadar Okan Bayülgen'in programında Türkçe bir cümleyi bildiğini iddia ettiği yabancı dillerin hepsine çevirememesi de etkili olmuş olsa da medyada verdiği izlenim de çok parlak değildi bana göre. Şaşırttı beni, kitabının sonunda yazan bazı kişilerin dediği gibi "şaşırttı". Ayşe Kulin'in "Birgün" adlı romanında Leyla Zana ile hayali bir görüşme çerçevesinde kürt sorununa evkadını yaklaşımıyla karşıt görüşleri gözeterek ama her türlü teröre karşı çıkarak güzel -her zaman denge güzel değil ama dengeli-bir eser vermesi gibi, Vahapoğlu da dindar-laik çatışmasını laiklerden yana çıkarak ve "bitirerek" cesurca bir kitap-roman yazmış. Modern yaşama sahip çıkmış, insanın kendi yaşamına sahip çıkması kadar güzel bir şey olamaz.
Vahapoğlu, neredeyse roman kahramanlarından birini kendine benzeterek "sarı kırmızılı kaşkol" kitabını yazan Hıncal Uluç gibi taraflı olmuş ama karşı tarafı da anlamaya çalışmış. Anlamış mı? Karşı taraftan okuyanlar için anlamamış olabilir ama tıpkı yıldızların gögü aydınlatmadan ruhu aydınlatması gibi, ruhumuzu aydınlatmış.
İşte kitaptan öteki ile berikinin (Esin ile Kübra'nın) atışmaları-tartışmaları-çekişmeleri-diyalogları:
E-Dinin emirlerini yerine getirerek, sizin gibi yaşayan insanların hepsi cennete mi gidecek? Yani sizin hacı hoca kısmı bile bazen şaşabiliyor, kötülük yapıyor, sapıkça davranıyor. Bunların da mı kalbi temiz? Benim çevremdekiler namaz kılmaz, dua okumaz, örtünmez ama aralarında melek kadar iyi, kalpleri çok temiz olanlar var. Hangisi doğru?
K-O Kişiler maalesef gerçek müslümanlığı anlamayanlar Esinciğim. Ama dindarların aralarında da, çok fazla olmasa da, böyle şaşıranlar çıkabiliyor...Tamam kalbinin temiz olması güzel de, eğer bir müslümansan, ki öylesin, dininin emirlerini yerine getirmen gerekmez mi?
E-Evet Müslümanım. Türkiye'de doğdum. Nüfus cüzdanımın din bölümünde 'İslam' yazıyor. Ama bunlar, bugünün şartlarında benim eski insanlar gibi yaşamamı zorunlu kılmıyor ki?.
K-Pardon ama Allah dini sadece o çağa göre düzenlememiş ki..Kur'an-ı Kerim'de belli bir zaman limiti yok, şu tarihe kadar geçerlidir diye. Daha neler? Tövbe tövbe.
E-Peki sence Türkiye'de kaç türlü Müslüman var? Herkes birbirinden farklı. Sizde de aynı bizim gibi, kusura bakma yine 'siz' ve 'biz' ayrımı yapıyorum, farklı seviyelerde yaşam biçimleri var.
K-Evet çok doğru. Modern diye tabir ettiğin kesimde de fazla uçlarda veya daha normal yaşayanlar var. Dindar kesimde de kimi beş vakit namaz kılar, kimi sadece başını örter, kimi camiden çıkmaz, kimi iş kapmak için numaradan dindar görünür, kimi dini kendine göre yorumlamaya kalkar. Sonuçta hepimiz insanız. Bir insanın içini kimse bilemez ki.
E-Bu ülkede dinden soğumuş insanlar da var. Dinle alay edenler bile çıkıyor. Ya da daha çok benim gibi arada derede tipler bulunuyor.
K-Sen nasılmışsın bakayım?
E-Allah'a inanırım. Yalnız kendi dinime değil, tüm dinlere ve inanışlara saygı duyarım. Ama İslamın şartlarının hepsini yerine getirmem. Aslına bakarsan, iyi niyetli olmam ve kalbimin temizliği dışında, dine dair pek bir şey yapmıyorum
K-Tahmin ettiğim gibi. Böyle düşündüğünü biliyordum. Evet, Türkiye'de farklı seviyede dini inanış ve buna paralel yaşamlar var. Biraz önce bahsettiğin dinden neredeyse nefret eden kesim, dini emirleri reddettiği gibi, hayatını İslamiyete göre yaşayanlarla feci dalga geçiyor. Dindarları aşağılıyor, küçük görüyor. Hepsini cahil sanıyor. Dine adeta küfreden bu tarz insanların tam zıddında da benim gibi hayatını, hareketlerini, kıyafetlerini dinin emirlerine göre yaşayanlar var. Sonuçta bu kutuplaşma oluyor.
E-Bu sadece içimizde oluşmuş bir kutuplaşma değil bence; dış güçlerin de etkisi vardır.
X X X X
K-...peki sen Müslümanlığını ne zaman hatırlıyorsun?
E-Uçağa bindiğimde! Uçak azıcık sallanır gibi olsa hemen "Eşhedü.." diye kelimeyi şahadete başlıyorum.
K-Yani korktuğunda. Demek ki korku duygusu hissedince sığınacak bir güç arıyorsun ve o da pek tabii ki Allah oluyor.
E-Eh evet. Ama bu demek değil ki ben hayatımı dine göre yaşıyorum. Aklıma geldikçe dua okuyorum. Kendimi kötü hissedince Allah'a sığınıyorum.
K-Peki bu bencillik değil mi? Yani Allah'ı sadece kötü anlarda aramak.
E-Bencillik değil. Şükrettiğim anlar da var. Herkesin inancı ve uygulayışı kendine. Saçımı kapatmıyorum, örtünmüyorum, namaz kılmıyorum. Bunları bu çağa pek uygun bulmuyorum.
X X X X
E-..Bu kadar kapalı ve üst üste kıyafetler geçirince her normal insan terlemez mi?
K-Günde beş vakit namaz için uygun ortam olursa beş kez abdest alıyoruz. Bu nedenle gün boyunca terlesen bile yıkanıp temizlenmiş oluyorsun...Tamam kabul ediyorum; kapalı giyinmek sıcak havalarda bazen bunaltıyor. Başörtüsü taktığın anda kıyafetlerin bile başkalaşıyor. Mesela pantolondan ziyade daha çok etek giymek gerekiyor. Ama canım siz de mini etek giyiyorsunuz. Tamam çok rahatsız ettiğini söyleyemem ama o da bana acayip geliyor.
E-Yani Kübra sende mi? Tesettürlü kadınların başı açıklara saldırısı hep bu yönde oluyor zaten. Sanki başı açık bütün kadınlar mini etek giyiyor. Ya da zengin ve tanınmış birine alaycı bir dilde 'sosyete' tanımını yapıştırıveriyorsunuz. Sizin kafanızda da böyle kalıplar var.
K-Giyenler var ama...Hatta bazı kadınlar, üzerinde kıyafet yok denecek kadar küçüçük kumaş parçasıyla çıkıyor sokağa.
X X X X
E-Siz yeryüzündeki lütufların değerini bilir miydiniz?
K- (Kafasını anlamamış gibi salladı)
E-Hani sizin için bu dünyanın önemi yok, asıl önemli olan öbür dünya, yani ahiret ya, ondan böyle dedim. Dünyevi zevklerden uzak duruyorsunuz bildiğim kadarıyla. Bu yaşama bir kez imtihan amacıyla, sadece ahirette cennete gitmek için gelmişsiniz..
K-Mümin için en büyük hedef, Allah'ın rızasını kazanmak ve O'na kul olmanın lezzetini yaşamaktır. Dünyevi zevkler, yalnızca Allah'tan gelen birer nimettir. Allah dilerse bunları verir, dilerse geri tutar. Bundan dolayı insanın sıkıntı duyması, kendini strese sokması doğru olmaz. Temiz kalp nedir biliyor musun? Kalbin, dünyevi maceraların, küçük zevklerin heyecanıyla değil, Allah'ı bilmenin heyecanıyla dolu olmasıdır.
E-Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışmak dünyanın sunduğu nimetleri görmezden gelmek mi oluyor? Hem dünyayı da Allah yaratmadı mı? Hepimiz para kazanıyoruz, güzel evler, arabalar alıyoruz. Yaşadığımız yuvayla ilgilenmeyelim mı? Siz de evinizi dekore etmiyor musunuz? Pahalı eşyalar almıyor musunuzu? İster kabul edin ister etmeyin, dünyevileşiyorsunuz.
K-Bir insanın eviyle ilgilenmesi elbette ki kınanacak bir davranış değil. Ama insanın tüm dünyasının sadece bu dört duvarla sınırlı olması ve ideallerinin, alışkanlıklarının, sorunlarının yine aynı dört duvar arasına sıkışmış olması yanlış. Aksi taktirde insanlar yaşadıkları evler, bindikleri arabalar dahilinde düşünürlerse küçük bir maddesel dünyada yaşamış olurlar. Küçük hedefler, küçük amaçlar, küçük hesaplar ortaya çıkar.
X X X X
K-..Kadın açık olunca arzu nesnesi haline dönüşüyor. Bana laf atan veya yan gözle bakan var mı? Gördüğün gibi 'Türban' kadını özgürleştiriyor.
E-Nasıl böyle bir şey söylersin? Neredeyse, türban eşittir tacizden korunma, diyeceksin. Kadın kendi namusuna sahip çıkamaz mı? Neyse ya, yine türbanı övme. Hem madem Kur'an-ı Kerim mütevazı ve ölçülü giyinin, dikkat çekmeyin diyor; neden çoğunuz renkli, çiçekli, hatta işi Fosforlu Cevriye'ye benzeyecek kadar götüren tesettür kıyafetleri giyiyorsunuz?
K-Herkes bir değil ki. Nasıl ben bütün başı açıklar için seni baz alamazsam, sen de tüm kapalıları bana sorma. Örtünenler arasında dindarlar var, birtakım cemaatlere mensup olanlar var ya da sosyoekomonik durumu gereği öyle görünenler var. Fakat haklısın, bence de o kadar dikkat çekici giyinmek yanlış. Dinin felsefesine aykırı. Örtü, namazlarımıza göre planladığın günlük hayatını, daha itinalı olduğun insani ilişkilerini, daha dikkatli olduğun ahlaki bakışını tamamlayan içsel bir şey. Belki de bir yere tutunmak..Ama kara çarşaf da bana göre aşırı uç. Onu ben de tasvip etmiyorum. Dinimizin bir emri değil. Her şeyin ölçülü ve dengede olması güzel.
E-Örtülen şu saçlar..Saçın tahrik unsuru olduğunu düşünmüyorum, belki şekli olabilir.
K-Blendax reklamı gibi dolanırsan gayet tahrik edici.
E-Mesela kafanı, üstünü başını örtüyorsun ama ayaklar açık. Kadın üstünü sıkı sıkı örtmüş açık ayakkabı ya da sandalet giymiş..Ayak parmakları ortada...Cazibelerini sergilemekten kaçınmıyorlarsa neden kapanıyorlar? Kadınların ayağını görüp tahrik olan bir sürü erkek var.
K-Erkekler neden tahrik olurlar bilemem ama abdest bölgeleri, yani bileğe kadar eller, ayaklar ve yüz açık olacak şekilde örtünme gerekli; geri kalan yerler açık kalabilir. Yani ayak parmaklarının görünmesinde sakınca yok.
(Gürcan ARITÜRK)
Ece Vahapoğlu'nun "Öteki" adlı romanı hakkında, Murat Belge'nin başka bir konuda yazdıklarından yararlanarak "Vahapoğlu bu kitabı modern hayata omuz vermek için yazmış. Türkiye'de ve dünyada gericiliğe karşı 'nesnel' olmaya çalışmış ama 'tarafsız' olma kaygısı hiç olmamış. Açık bir şekilde çağdaş yaşamdan yana" diyebiliriz. Roman da taraf olur mu demeyin, edebi değerini bir tarafa bırakarak yaşam değeri olan her kitabın -bu arada Duygu Asena'nın kitaplarının-tuttuğu bir yaşam biçimi, savunduğu bir takım değerler vardır. Oysa -kitabın 2 yerinde yanlış kullanılmış oysa- Vahapoğlu'nun mahalle baskısına boyun eğeceğini, en azından iş yaşamını tehlikeye atmamak için "ortada" bir kitap yazacağını sanırdım.
Ece Vahapoğlu hakkında önyargılarımda her ne kadar Okan Bayülgen'in programında Türkçe bir cümleyi bildiğini iddia ettiği yabancı dillerin hepsine çevirememesi de etkili olmuş olsa da medyada verdiği izlenim de çok parlak değildi bana göre. Şaşırttı beni, kitabının sonunda yazan bazı kişilerin dediği gibi "şaşırttı". Ayşe Kulin'in "Birgün" adlı romanında Leyla Zana ile hayali bir görüşme çerçevesinde kürt sorununa evkadını yaklaşımıyla karşıt görüşleri gözeterek ama her türlü teröre karşı çıkarak güzel -her zaman denge güzel değil ama dengeli-bir eser vermesi gibi, Vahapoğlu da dindar-laik çatışmasını laiklerden yana çıkarak ve "bitirerek" cesurca bir kitap-roman yazmış. Modern yaşama sahip çıkmış, insanın kendi yaşamına sahip çıkması kadar güzel bir şey olamaz.
Vahapoğlu, neredeyse roman kahramanlarından birini kendine benzeterek "sarı kırmızılı kaşkol" kitabını yazan Hıncal Uluç gibi taraflı olmuş ama karşı tarafı da anlamaya çalışmış. Anlamış mı? Karşı taraftan okuyanlar için anlamamış olabilir ama tıpkı yıldızların gögü aydınlatmadan ruhu aydınlatması gibi, ruhumuzu aydınlatmış.
İşte kitaptan öteki ile berikinin (Esin ile Kübra'nın) atışmaları-tartışmaları-çekişmeleri-diyalogları:
E-Dinin emirlerini yerine getirerek, sizin gibi yaşayan insanların hepsi cennete mi gidecek? Yani sizin hacı hoca kısmı bile bazen şaşabiliyor, kötülük yapıyor, sapıkça davranıyor. Bunların da mı kalbi temiz? Benim çevremdekiler namaz kılmaz, dua okumaz, örtünmez ama aralarında melek kadar iyi, kalpleri çok temiz olanlar var. Hangisi doğru?
K-O Kişiler maalesef gerçek müslümanlığı anlamayanlar Esinciğim. Ama dindarların aralarında da, çok fazla olmasa da, böyle şaşıranlar çıkabiliyor...Tamam kalbinin temiz olması güzel de, eğer bir müslümansan, ki öylesin, dininin emirlerini yerine getirmen gerekmez mi?
E-Evet Müslümanım. Türkiye'de doğdum. Nüfus cüzdanımın din bölümünde 'İslam' yazıyor. Ama bunlar, bugünün şartlarında benim eski insanlar gibi yaşamamı zorunlu kılmıyor ki?.
K-Pardon ama Allah dini sadece o çağa göre düzenlememiş ki..Kur'an-ı Kerim'de belli bir zaman limiti yok, şu tarihe kadar geçerlidir diye. Daha neler? Tövbe tövbe.
E-Peki sence Türkiye'de kaç türlü Müslüman var? Herkes birbirinden farklı. Sizde de aynı bizim gibi, kusura bakma yine 'siz' ve 'biz' ayrımı yapıyorum, farklı seviyelerde yaşam biçimleri var.
K-Evet çok doğru. Modern diye tabir ettiğin kesimde de fazla uçlarda veya daha normal yaşayanlar var. Dindar kesimde de kimi beş vakit namaz kılar, kimi sadece başını örter, kimi camiden çıkmaz, kimi iş kapmak için numaradan dindar görünür, kimi dini kendine göre yorumlamaya kalkar. Sonuçta hepimiz insanız. Bir insanın içini kimse bilemez ki.
E-Bu ülkede dinden soğumuş insanlar da var. Dinle alay edenler bile çıkıyor. Ya da daha çok benim gibi arada derede tipler bulunuyor.
K-Sen nasılmışsın bakayım?
E-Allah'a inanırım. Yalnız kendi dinime değil, tüm dinlere ve inanışlara saygı duyarım. Ama İslamın şartlarının hepsini yerine getirmem. Aslına bakarsan, iyi niyetli olmam ve kalbimin temizliği dışında, dine dair pek bir şey yapmıyorum
K-Tahmin ettiğim gibi. Böyle düşündüğünü biliyordum. Evet, Türkiye'de farklı seviyede dini inanış ve buna paralel yaşamlar var. Biraz önce bahsettiğin dinden neredeyse nefret eden kesim, dini emirleri reddettiği gibi, hayatını İslamiyete göre yaşayanlarla feci dalga geçiyor. Dindarları aşağılıyor, küçük görüyor. Hepsini cahil sanıyor. Dine adeta küfreden bu tarz insanların tam zıddında da benim gibi hayatını, hareketlerini, kıyafetlerini dinin emirlerine göre yaşayanlar var. Sonuçta bu kutuplaşma oluyor.
E-Bu sadece içimizde oluşmuş bir kutuplaşma değil bence; dış güçlerin de etkisi vardır.
X X X X
K-...peki sen Müslümanlığını ne zaman hatırlıyorsun?
E-Uçağa bindiğimde! Uçak azıcık sallanır gibi olsa hemen "Eşhedü.." diye kelimeyi şahadete başlıyorum.
K-Yani korktuğunda. Demek ki korku duygusu hissedince sığınacak bir güç arıyorsun ve o da pek tabii ki Allah oluyor.
E-Eh evet. Ama bu demek değil ki ben hayatımı dine göre yaşıyorum. Aklıma geldikçe dua okuyorum. Kendimi kötü hissedince Allah'a sığınıyorum.
K-Peki bu bencillik değil mi? Yani Allah'ı sadece kötü anlarda aramak.
E-Bencillik değil. Şükrettiğim anlar da var. Herkesin inancı ve uygulayışı kendine. Saçımı kapatmıyorum, örtünmüyorum, namaz kılmıyorum. Bunları bu çağa pek uygun bulmuyorum.
X X X X
E-..Bu kadar kapalı ve üst üste kıyafetler geçirince her normal insan terlemez mi?
K-Günde beş vakit namaz için uygun ortam olursa beş kez abdest alıyoruz. Bu nedenle gün boyunca terlesen bile yıkanıp temizlenmiş oluyorsun...Tamam kabul ediyorum; kapalı giyinmek sıcak havalarda bazen bunaltıyor. Başörtüsü taktığın anda kıyafetlerin bile başkalaşıyor. Mesela pantolondan ziyade daha çok etek giymek gerekiyor. Ama canım siz de mini etek giyiyorsunuz. Tamam çok rahatsız ettiğini söyleyemem ama o da bana acayip geliyor.
E-Yani Kübra sende mi? Tesettürlü kadınların başı açıklara saldırısı hep bu yönde oluyor zaten. Sanki başı açık bütün kadınlar mini etek giyiyor. Ya da zengin ve tanınmış birine alaycı bir dilde 'sosyete' tanımını yapıştırıveriyorsunuz. Sizin kafanızda da böyle kalıplar var.
K-Giyenler var ama...Hatta bazı kadınlar, üzerinde kıyafet yok denecek kadar küçüçük kumaş parçasıyla çıkıyor sokağa.
X X X X
E-Siz yeryüzündeki lütufların değerini bilir miydiniz?
K- (Kafasını anlamamış gibi salladı)
E-Hani sizin için bu dünyanın önemi yok, asıl önemli olan öbür dünya, yani ahiret ya, ondan böyle dedim. Dünyevi zevklerden uzak duruyorsunuz bildiğim kadarıyla. Bu yaşama bir kez imtihan amacıyla, sadece ahirette cennete gitmek için gelmişsiniz..
K-Mümin için en büyük hedef, Allah'ın rızasını kazanmak ve O'na kul olmanın lezzetini yaşamaktır. Dünyevi zevkler, yalnızca Allah'tan gelen birer nimettir. Allah dilerse bunları verir, dilerse geri tutar. Bundan dolayı insanın sıkıntı duyması, kendini strese sokması doğru olmaz. Temiz kalp nedir biliyor musun? Kalbin, dünyevi maceraların, küçük zevklerin heyecanıyla değil, Allah'ı bilmenin heyecanıyla dolu olmasıdır.
E-Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışmak dünyanın sunduğu nimetleri görmezden gelmek mi oluyor? Hem dünyayı da Allah yaratmadı mı? Hepimiz para kazanıyoruz, güzel evler, arabalar alıyoruz. Yaşadığımız yuvayla ilgilenmeyelim mı? Siz de evinizi dekore etmiyor musunuz? Pahalı eşyalar almıyor musunuzu? İster kabul edin ister etmeyin, dünyevileşiyorsunuz.
K-Bir insanın eviyle ilgilenmesi elbette ki kınanacak bir davranış değil. Ama insanın tüm dünyasının sadece bu dört duvarla sınırlı olması ve ideallerinin, alışkanlıklarının, sorunlarının yine aynı dört duvar arasına sıkışmış olması yanlış. Aksi taktirde insanlar yaşadıkları evler, bindikleri arabalar dahilinde düşünürlerse küçük bir maddesel dünyada yaşamış olurlar. Küçük hedefler, küçük amaçlar, küçük hesaplar ortaya çıkar.
X X X X
K-..Kadın açık olunca arzu nesnesi haline dönüşüyor. Bana laf atan veya yan gözle bakan var mı? Gördüğün gibi 'Türban' kadını özgürleştiriyor.
E-Nasıl böyle bir şey söylersin? Neredeyse, türban eşittir tacizden korunma, diyeceksin. Kadın kendi namusuna sahip çıkamaz mı? Neyse ya, yine türbanı övme. Hem madem Kur'an-ı Kerim mütevazı ve ölçülü giyinin, dikkat çekmeyin diyor; neden çoğunuz renkli, çiçekli, hatta işi Fosforlu Cevriye'ye benzeyecek kadar götüren tesettür kıyafetleri giyiyorsunuz?
K-Herkes bir değil ki. Nasıl ben bütün başı açıklar için seni baz alamazsam, sen de tüm kapalıları bana sorma. Örtünenler arasında dindarlar var, birtakım cemaatlere mensup olanlar var ya da sosyoekomonik durumu gereği öyle görünenler var. Fakat haklısın, bence de o kadar dikkat çekici giyinmek yanlış. Dinin felsefesine aykırı. Örtü, namazlarımıza göre planladığın günlük hayatını, daha itinalı olduğun insani ilişkilerini, daha dikkatli olduğun ahlaki bakışını tamamlayan içsel bir şey. Belki de bir yere tutunmak..Ama kara çarşaf da bana göre aşırı uç. Onu ben de tasvip etmiyorum. Dinimizin bir emri değil. Her şeyin ölçülü ve dengede olması güzel.
E-Örtülen şu saçlar..Saçın tahrik unsuru olduğunu düşünmüyorum, belki şekli olabilir.
K-Blendax reklamı gibi dolanırsan gayet tahrik edici.
E-Mesela kafanı, üstünü başını örtüyorsun ama ayaklar açık. Kadın üstünü sıkı sıkı örtmüş açık ayakkabı ya da sandalet giymiş..Ayak parmakları ortada...Cazibelerini sergilemekten kaçınmıyorlarsa neden kapanıyorlar? Kadınların ayağını görüp tahrik olan bir sürü erkek var.
K-Erkekler neden tahrik olurlar bilemem ama abdest bölgeleri, yani bileğe kadar eller, ayaklar ve yüz açık olacak şekilde örtünme gerekli; geri kalan yerler açık kalabilir. Yani ayak parmaklarının görünmesinde sakınca yok.
(Gürcan ARITÜRK)
BÂB-I ÂLİ'DE "ÜÇ ÇOCUK"LU BİR AİLE...
Cağaloğlu-Nuruosmaniye Caddesi'nde "Üç Çocuk!"la geziye çıkan karı-koca
bu turistler, "ya kaybolurlarsa" diye önlem almayı da ihmal etmemişler...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
bu turistler, "ya kaybolurlarsa" diye önlem almayı da ihmal etmemişler...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
2 Ocak 2012 Pazartesi
HÜRRİYET'İN EKONOMİ MÜDÜRÜ VAHAP MUNYAR ANLATIYOR...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Çalışma hayatına 1978 yılında Arşiv Küpür Aktüalite (AKA) Ajansı’nda arşivde gazete keserek başladım. O sırada Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nda (MÜ İletişim Fakültesi) öğrenciydim. Ajansın ortağı Sevin Okyay’dı. Türkiye’nin en iyi çevirmeni…
Bir sene kadar orada çalıştım. 1979’da ANKA Ajansı İstanbul Bürosu’na geçtim. ANKA'da hem çalıştım hem de okudum. ANKA’da artık muhabirlik yapıyordum ve tam gün çalışıyordum. 1980’de şimdi tarihe gömülmüş olan Ulusal Basın Ajansı'nda (UBA) çalışmaya başladım. 1981 yılı Mart ayı başında kadromu yapmayacaklarını anlayınca, o sırada fırsat da doğdu, Dünya gazetesine geçtim. O yılın Mart ayında gazete ekonomi gazetesine dönüşmüştü. O tarihte gazete hâlâ Hürriyet’in malıydı. Aynı yılın Ekim ayında Dünya’dan ayrıldım, iki ay yeniden UBA ajansında çalıştım, Aralık ayında da Tercüman gazetesi istihbarat servisinde muhabir olarak başladım.
O sırada Güneri Civaoğlu, Güneş gazetesini kurmak üzere Tercüman’dan ayrılınca gazetede önemli boşluk doğdu. Ben Tercüman'a başladığımda Bekir Aydın istihbarat şefi, Hakkı Öcal genel yayın müdürü, Ünal Sakman yazı işleri müdürü, Şakir Süter de haber müdürüydü. Sporun başında ise Necmi Tanyolaç Güneş gazetesine geçtiği için Atilla Gökçe vardı. Şimdiki TGC Genel Sekreter Yardımcısı Zafer Atay da dış haberler müdürüydü. Güneş’e transferle birlikte yine de Tercüman’da iyi bir kadro yerine korumuştu. Ayrıca o dönemde gazetede Yüksel Baştunç gece sorumlusu, Ahmet Taşgetiren de yardımcısıydı. İstihbarat’ta beraber çalıştığımız Servet Kabaklı, Kamuran Abacıoğlu gibi isimler de vardı.
Tercüman’a geçiş nedenim, Bekir Aydın’ın bir piyasa muhabiri aramasıydı. Orada iki buçuk yıl çalıştım. 1984 yılı Mart ayında Hürriyet gazetesi ekonomi servisine geçtim. Hürriyet’e çağıran Enis Berberoğlu oldu. Enis benim Dünya gazetesinde birlikte çalıştığım bir isimdi. Servisin başında da Cahit Düzel vardı. Cahit Düzel, Dünya'yı ekonomi gazetesine dönüştüren kişidir. Beni de Cahit oradan tanıyordu. Hürriyet’e geçişim de böyle oldu. O sırada gazetenin başında da Çetin Emeç vardı.
ÇETİN EMEÇ’LE GÖRÜŞMEMİZ İKİ DAKİKA SÜRDÜ
Çetin Emeç beni görüşme için çağırdı. Emeç'le görüşmemiz iki dakika sürdü. Bana "Ben seni sadece fiziki olarak görmek istiyordum. Eğer Cahit Düzel seni almak istediyse ve karar verdiyse geri kalan yetki tamamen ondadır" dedi. Böylece Hürriyet’te 1984 yılı Mart ayında başladım. Cahit Düzel’le çalıştığımız dönemde Hürriyet’in ekonomi sayfasının boyutu yarım sayfa idi. Ege Cansen de hafta de iki gün köşe yazıyordu. Hürriyet’in o zamandan beri ara vermeden yazan tek yazarıdır.
1986-87 yılları arasında altı ay Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü bursu ile İngiltere’ye dil eğitimine gittim. 1987 yılı Mayıs ayında aldığım teklif üzerine Hürriyet’ten ayrılıp yeni kurulmakta olan SÖZ gazetesine dört yazı işlerinden biri olarak geçtim. Gazetenin genel yayın müdürü Ercan Arıklı, yardımcısı Umur Talu, yazı işleri koordinatörü Mehmet Yaşin, diğer yazı işleri müdürü arkadaşlar da Ergun Babahan, Murat Köprü ve Erhan Key’di. Gazetenin çıktığı, yayına başladığı günün gecesi gazete döndüğünde diğer büyük ortak Dinç Bilgin, çıkan sayıyı beğenmedi. Değiştirmek üzere o zaman Sabah gazetesi genel yayın müdürü olan Zafer Mutlu ve ekibini getirerek masanın başına oturttu. Biz de hemen Umur Talu ile birlikte sekiz kişi topluca ayrıldık.
Oradan yine aynı ay Milliyet gazetesi ekonomi servisine Necati Doğru’nun yanına geçtim. 1985 yılında Cahit Düzel Hürriyet’ten ayrılıp Milliyet’e gidince, Hürriyet’e Necati Doğru ekonomi müdürü olarak transfer edildi. Orada bir buçuk yıl kadar beraber çalıştık.
DEMİRKENT: ÇEK GİT MEMLEKETİNE
Söz gazetesinde teklif aldığımda bazı büyüklerime danıştım. Bunlardan biri Nezih Demirkent idi. Demirkent Hürriyet yöneticileri için "Onlar sana bizim oğlan muamelesi çekiyor. Yöneticilik falan vermezler, hemen ayrıl" teklifi değerlendir. Gazete tutmaz ise eğer Hürriyet’ten ayrıldığın kadar maaşla bir iş bulursun. Bulamazsan da çek git memleketine" dedi. Necati Doğru’ya da danıştık. O zaman Milliyet’te olan Doğru da "O gazetenin tutacağı yok, işsiz kaldığınız anda Hürriyet’teki maaşınızın aynısına sizi alırım" dedi.
Biz Söz gazetesine Celal Pir ve Erkan Çelebi ile beraber gitmiştik. 1987 yılında Hürriyet’te çalışan Uğur Dündar bizim yeniden Hürriyet’e dönmemizi istedi. Ve bizim için Çetin Emeç nezdinde aracılık yaptı. Çetin Emeç’in verdiği yanıt; "Onları hemen şimdi almam, piyasada biraz burunları sürtsün sonra bakarız" olmuş. Milliyet gazetesi yönetimi beni yazı işleri müdür yardımcısı olarak almak istedi, ancak Celal Pir ve Erkan Çelebi ile birlikte kendimizi daha iyi gösteririz, Çetin Emeç’e cevabımızı daha iyi veririz diye Necati Doğru’nun yanında ekonomi servisinde çalışmaya karar verdik.
Milliyet’te beş yıl çalıştım. Bu arada bir kere Hürriyet’ten teklif aldım. Yazı işleri masasında editör olarak istediler. Ben kabul etmedim. 1992 yılı Ekim ayında o günlerde Hürriyet’in Ankara bürosunda temsilci yardımcısı olan Enis Berberoğlu aradı. Gazetenin yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün kendisine ekonomi müdürlüğünü teklif ettiğini bildirdi. Kendisinin de Özkök’e koşul olarak "Vahap Munyar’ı yardımcım olarak alırsan kabul ederim" dediğini aktardı. Ben de hemen kabul ettim ve birlikte Hürriyet’in ekonomi servisinde tekrar çalışmaya başladık.
Hürriyet’e ekonomi müdür yardımcısı olarak başladım. Zamanla Enis Berberoğlu, adım adım günlük köşe yazılarına ağırlık vermeye başladı. Bir süre sonra da Özkök’ten kendisini ekonomi müdürlüğünden almasını rica etti. Yerine beni önerdi. Özkök iki yıl kadar beni kabul etmedi. Sayfanın üzerine sadece “Editör” olarak adımı yazdı. Artık bu dönemde ekonomi sayfasının sayısı da dörde çıkmıştı.
Hürriyet’ten önce Günaydın gazetesi dört sayfa denemesini yapmıştı. Milliyet’te de Necati Doğru ile çalıştığımız dönemde üç sayfaya çıkmıştık. Bu dönemde Güneş gazetesinde de üç dört sayfa ekonomi sayfası yapılmaya başlanmıştı. Sayfalar neden arttı derseniz; reklâm veren kendini ekonomi sayfalarında görmek istedi. Bir nedeni de borsa ve kur tablolarının büyükçe bir yer tutmasıydı.
ERTUĞRUL ÖZKÖK’ÜN SÖZLERİ…
İki yıl sayfanın üstünde ismim “editör” olarak çıktı. Ondan sonra Enis Berberoğlu, tekrar Ertuğrul Özkök nezdinde baskı yaptı. Berberoğlu, “Benim sayfalarla artık hiç ilgim yok, künyeden benim adımı çıkarın” dedi. İki yıllık o süreçten sonra Özkök ikna olmuş olmalı ki bu kez kabul etti, adımı künyeye koydu ve haftada birgün yazı yazmama izin verdi. Yazı yazmama izin verirken de “Ben senin değerli fikrini merak etmiyorum, sakın fikrini yazma, bize o köşeden bilgi sat” dedi. O gün bugündür köşeden bilgi satmaya çalışıyorum. Köşeden bilgi satmam altı yılı geçti…
Ekonomi canlandıkça ve büyüme hızlandıkça değişik sektörlerden kimi zaman otomotiv, kimi zaman inşaat sektörü öne çıktı. Hazır giyim konfeksiyon sektörü de bunları izledi. O istekle beraber ekonomi sayfalarında artış oldu. Mesela bizim Hürriyet’te yaptığımız ekonomi sayfası sayısı rekor oldu. Bazı yıllar sayfa sayısı 22’yi buldu. Bu iki defa oldu. Birincisi 2008 yılının ilk yarısında ikincisi de 2011 yılının Aralık ayında gerçekleşti.
İLK HAZIRLAYAN ALİ GEVGİLİLİ
İLK HAZIRLAYAN ALİ GEVGİLİLİ
Abdi İpekçi Milliyet gazetesinin genel yayın müdürüyken, Ali Gevgilili’den ekonomi sayfası hazırlamasını istemiş, gazetenin bir sayfasının üstünde “iktisat” klişesini ilk Milliyet kullanmış.
O dönemde örneğin Hürriyet gazetesinde yukarıdan aşağı üçüncü sayfada üç sütun bir bölüm vardı. Orayı Zafer Toraman yönetir, daha çok çalışma hayatı ve altın haberlerini kullanırdı. Daha sonra Necati Doğru Günaydın gazetesindeki ekibiyle beraber gazetenin boyutundan daha küçük, yine gazetenin içinde dört sayfa yapmaya başladı. Doğru’nun ekonomi sayfalarını yönetmeye başlamasıyla o insana kuru gibi gelen haberlerin şekli değişti.
Necati Doğru’nun ilkesi şuydu; "Ekonomi haberini okuma yazmayı zor çözen bir çoban bile okuyabilmeli ve anlayabilmeli" şeklindeydi. O habercilik anlayışı zamanla bütün ekonomi bölümlerine yayılmaya başladı. Ve o güne kadar daha çok emisyon hacmi, Merkez Bankası bilançosu benzeri kuru ve pek kimsenin anlayamadığı haberlere yer verilirken, ekonomi sayfaları yönünü sokaklara, pazarlara ve vitrine çevirdi… Böylece ekonomi sayfalarının sayısı hem artmaya hem de daha çok ilgi görmeye başladı.
Bugün ekonomi basının geldiği noktayı şöyle değerlendirmek mümkün. Bir kere hem gazeteler için hem de özellikle haber kanalı olan televizyonlar için vazgeçilmez bölüm ve birimler haline geldi. Çünkü iş adamından sokaktaki vatandaşa kadar herkes artık cebiyle ilgilendiği için ekonomi haberlerine daha çok yer verilmeye başlandı.
EKONOMİ GAZETECİLİĞİNİN ÖNEMİ ARTTI
EKONOMİ GAZETECİLİĞİNİN ÖNEMİ ARTTI
Şu an iki kanal sadece ekonomi haberciliği yapıyor. Biri CNBC diğeri de Bloomberg… Bu televizyon kanallarının tutmasına yazılı basının katkısı oldu. Gazetelerde ekonomi sayfalarının artmasının kendileri için iyi bir yol olduğunu gördüler. Bence şu anda ekonomi sayfaları ve televizyon ekonomi haberleri ve yayınları artık vazgeçilmez noktada. Kimi izleyici ve okur borsadaki şirketlerin hisse senetlerini izlemek, o şirketlerin bilançosunu, ürünlerinin nerelere gittiğini bilmek istiyor. O yüzden de hem gazetelerde hem de ekonomi yayını yapan televizyon kanallarında şirket haberleri öne çıkıyor. Bunların dışında Türk ekonomisi dünya ile çok entegre hale geldi. Türkiye’de çok sayıda uluslararası şirketin yatırımı var. Dolayısıyla dünyadaki çeşitli ülkelerin ekonomilerinde meydana gelen en küçük bir hareket herkesi yakından ilgilendiriyor. Amerika’daki Avrupa’daki bankaların yaşadığı sıkıntı bize de yansıyor. Tüm bunlar ekonomi haberciliğinin önemini daha da artırıyor.
Eskiden gazetelerin ve şimdide televizyon kanallarının açık duran bölümlerinin dış haberler birimleri olarak bilinirdi, ama günümüzde aynı durum ekonomi haberleri ve ekonomi haberciliği için de söz konusu. Çünkü bizde iş günü biterken Amerika’da borsalar açılıyor ve başlıyor. Gece yarısı orası kapanırken, bu kez Çin ve Japonya açılıyor, devreye giriyor. Dolayısıyla artık ekonomi haberciliği yapanların tabiri caizse günün 24 saatini izlemeleri gerekiyor.
(Süleyman Boyoğlu)
(Süleyman Boyoğlu)
ATEŞ NESİN

HAFTADA BİR
NaNİK
Öğüt
Vatandaşları uyaran işadamı Rahmi Koç,
"2012 yılında ayağınızı yorganınıza göre
1 metre daha az uzatın" demiş
Korkulu rüya görmektense uyanık kalmak evladır...
Onun için siz siz olun en iyisi yatağa hiç girmeyin!
***
Kapanan dönem
Türkücü Hasan Mutlucan hayatını kaybetmiş
Baktı ki, bu ülkede artık kendisine gerek yok,
mutlaka kahrından ölmüştür!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















