18 Temmuz 2012 Çarşamba

BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARI ANLATIYOR...


                                    
                                                        (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

 MİLLİYET GAZETESİ HABER MERKEZİ ESKİ GECE SORUMLUSU
 SERACEDDİN ZIDDIOĞLU, YEDEK SUBAY ÖĞRETMENKEN 
                BAŞINDAN GEÇEN BİR ANISINI ANLATTI:
                                          
            “1960 senesinde Konya’nın Ilgın kazasına bağlı Argıthan nahiyesinde yedek subay öğretmenlik yaparken, nahiyede fırıncılık yapan birisi ikiz kardeşinin bir vukuattan Bakırköy Akıl Hastanesi hapishanesinde yattığını söyledi. Bana ‘Yatan ikizimin adı Hasan’dır, kardeşim olarak söylemiyorum, ama çok iyi bir insandır. Uzun zamandır orada yatıyor. Sen gazetecisin bize yardımcı olup da oradan kurtarabilir misin?’ dedi.
Ben de ‘olur’ dedim. Orayla ilgili çok haber yaptım. Başhekimi de tanıyorum. İstanbul’a gittiğimde ilgilenirim’ dedim.
            Bir müddet sonra İstanbul’a geldim. Gazeteden hastanenin başhekimi Dr. Faruk Bayülken’e telefon ettim. ‘Hocam müsaitseniz size geleceğim’ dedim. Başhekim ‘Hay hay… Seni bekliyorum, istediğin zaman gel…’ dedi. Makamına gittim. Hoş-beşten sonra ‘Hayırdır Seraceddin Bey’ diye sordu. Ben de ‘Efendim ben yedek subay öğretmen olarak Konya’nın Ilgın kazasına bağlı Argıthan nahiyesinde görev yapıyorum. Oradaki bir fırıncı benden ricada bulundu. İkiz kardeşi Hasan’ın sizin hastanenize akıl sağlığının yerinde olup olmadığı için gönderildiğini söyledi. Kardeşinin çok iyi bir insan olduğunu, burada yattığına üzüldüğünü anlattı. Ben de bunu kurtarmanın yolu var mı? Kardeşinin söylediği gibi suçsuz yere mi yatıyor. Onu sizden öğrenmek ve yardımlarınızı rica etmek için geldim’, dedim.
           Bayülgen, Hasan’ın yattığı servise bakan şef doktoru aradı, ‘Seraceddin Bey’i sana gönderiyorum, ilgilenmenizi rica ediyorum’ dedi. Ben kalktım şef doktorun yanına gittim. Hastanın adını soyadını söyledim. ‘Bunu buradan çıkarmanın bir yolu var mı?’ dedim. Doktor da mahkemenin akıl sağlığının yerinde olup olmadığının tespiti için kendilerine gönderdiğini belirterek, ‘Hasan’ı buradan vereceğimiz raporla tekrar mahkemeye sevk ederiz, mahkemenin kararına göre işlem yapılır’ dedi.

                              "MÜCADELEYE DEVAM!.."

           Bu arada doktor hademe vasıtasıyla Hasan’ı yattığı yerden çağırtıp getirtti. Doktor odasına aldığı hastasıyla bir müddet konuştu. Sohbete ben de katıldım. Doktor ‘Bak Hasan senin nahiyende öğretmenlik yapan bir öğretmen geldi. Seni buradan çıkarmak istiyor. Ne diyorsun?’ dedi. Hasan biraz durdu ‘Efendim hoş gelmişsiniz, sefa gelmişsiniz. Ben buradan bir an önce çıkmak istiyorum. Buradan kurtarırsanız çok memnun olurum’ dedi. Sonra elimi öpmeye yeltendi. Doktor, bir soru sordu, ‘Hasan Konya’da Atatürk’ün büstünü çekiçle tahrip etmişsin, bir daha bu hareketi yapmayacaksın değil mi?’ dedi. Hasan ayağa kalktı; 'Doktor Bey mücadeleye devam!' dedi.
          Doktor benim gözümün içine ben onun gözünün içine bakarak, bir süre sessiz kaldık. Artık yapacak bir şey kalmamıştı. Doktor ‘Hasan’ı geri götürün’ diye talimat verdi…"
(Süleyman Boyoğlu)

14 Temmuz 2012 Cumartesi

ESENLER'DE TOPRAKLA GEÇEN BİR ÖMÜR...


                                              Ayşe Teyze kendi elleriyle diktiği incir ağacı ile
                                                       
         Süleyman Boyoğlu
           
           Özel bir hastanede doktorluk yapan arkadaşım Salih Çelik, 13 Temmuz Cuma günü telefonuma mesaj göndermişti. Salih “iletim merkezi”mizdi. Mesajında Esenler Ortaokulu’ndan arkadaşımız Yıldız’ın babasının vefat ettiği, 14 Temmuz Cumartesi günü de cenazesinin Yavuzselim Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verileceğini iletmişti. Çok zeki bir arkadaşımız olan (İlk mezunlarından olduğumuz Esenler Ortaokulu'nun üç sınıfının öğrencilerinin ad-soyad ve numaralarını bugün bile ezbere bilir)  Salih, aynı zamanda ortaokul arkadaşlarımız arasında en vefalı olanıdır. Kimin bir derdi bir sıkıntısı olsa, hemen yardımına koşar, elinden gelen bütün çabayı sarfeder.
          O nedenle Cumartesi günü öğlene doğru cenaze törenine katılmak için Yavuzselim Camii’ne gittim. Yıldız’ın babası Yavuzselim Mahallesi’nin “Bakkal Mehmet Amca”sıydı ve semtin en eski esnafındandı. Yavuzselim Mahallesi benim çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Namık Kemal Mahallesi ile komşu bir mahalleydi.
          Camiye vardığımda vakit erkendi, bir akrabamın işyerine uğradım. Bir süre orada vakit geçirdikten sonra tekrar camiye döndüm. Burada Esenler CHP eski ilçe başkanı ve belediye başkan adayı Cemal Kaya ile karşılaştım. Cemal Kaya’nın ablası Münüre de Yıldız gibi Esenler Ortaokulu’ndan arkadaşımdı.
         Cemal Kaya ile sohbet ederken, amcasının oğlu, benim de yine ortaokuldan arkadaşım Enver Kaya geldi. Cemal ve Enver’ler Namık Kemal Mahallesi’nde önemli bir araziye sahipti. Bu büyük arazinin bir kısmında amca çocukları ile halı saha işletiyorlardı. Bir zamanlar ortaokul arkadaşlarımdan bir gurupla bu halı sahada futbol maçı yapıyorduk.
          Enver ile uzun zamandır görüşemiyorduk, ayaküstü sohbet bizi kesmedi. Hava çok sıcaktı, insanı bunaltıyordu. Daha doğrusu gölgede bile şıpır şıpır terler akıttıryordu. “Haydi halı sahaya gidelim, bir şeyler içeriz, ondan sonra gidersin” teklifine bu yüzden hayır diyemedim.
                                                          Bel elinden hiç düşmüyor...
              
                                 89 YAŞINDA, AMA HÂLÂ DİNÇ

          Halı sahada ailelerimizden konu açıldı. Annesini sordum:
          - Annem kendi anlatımına göre şu an 89 yaşında, ama çok dinç. Yalnız böbreğinde büyük bir taş var. Salih’e götürüyorum bir iğne vuruyor, o iğne ile bir altı ay idare ediyoruz. Başka da önemli bir sağlık sorunu yok. Hâlâ bahçede çapa yapıyor. Bir de Kangal köpeğimiz var, ona bakıyor, dedi.
          Enver bunları söyleyince, şaşırdım. Maden sularımızı bitirir bitirmez:
          - Enver kalk annene gidiyoruz! Annenle görüşmek istiyorum! dedim.
          Vakit kaybetmeden halı sahanın hemen arkasında büyük bir alan üzerine kurulu evlerinin yolunu tuttuk. Yıllardır özlemini duyduğum yeşillik ve meyve ağaçlarının arasından geçerek, kendisinin de oturduğu üç katlı apartmanın kapısının önüne vardık. Kapının önünde iki kadın oturuyordu. Enver’e:
          - Annen içeride mi? dedim.
           Enver, şaşırdığımı anladı:
          - Soldaki annem, sağdaki de ablam, diye söyleyince hani derler ya, “küçük dilimi yutacaktım” aynen öyle oldum. Karşımda en fazla 75-80 yaşlarında gösteren sevimli bir teyze buldum. Selamlaştık. Enver:
          - Anne bu benim Esenler Ortaokulu’ndan arkadaşım, seninle röportaj yapmak istiyor. Senin bu yaşta olduğuna ve hâlâ bağ-bahçe işiyle uğraştığına inanamadı, ben de sana getirdim, dedi.
          Kapının önündeki plastik koltuklardan birer tane alıp Ayşe Teyze ile binanın arka kısmına geçtik. Arka kısım hem güneş almıyor hem de meyve ağaçlarının altıydı.

                  BABAM RUSLAR’A ESİR DÜŞÜYOR

          Meyvelerden neler yoktu ki; incir, armut, erik, ayva ve elma ağaçlarının dalları kırılıyordu…
          Ayşe Teyze:
         - Tüm bu meyvelerde emeğim vardır, çoğunu da ben diktim. Bu gördüğün büyük bostanı da hâlâ ben belliyor ve ekiyorum, demez mi!..
         Şaşkınlığım daha da arttı. O yaşta ve hâlâ enerjik oluşu beni gerçekten hayrete düşürdü. Ayşe Teyze'nin bu çalışkanlığı, tam bir Karadenizli kadın olduğunun ispatıydı...  
         “Maşallah sana Teyze” diyerek sorularımı sıraladım. Ayşe Teyze anlatımına babasıyla başladı:
         - Babamın ataları Maraş’tan Bayburt’a, Bayburt’tan da Maçka’ya gelmiş. Babamın sülalesi “Kakoşumoğulları” diye bilinir. Babama da “Kakoşumoğlu Şükrü” derlerdi. Babam Ruslar Maçka’yı işgal ettiğinde askere alınmış. Amcamın bedelini vermişler, parasızlıktan babamın verememişler… Babam yedi sene askerlik yapmış; Ruslara esir düşmüş. Babam ve iki arkadaşı Rusların elinden bir fırsatını bulup kaçmışlar. Babam; “Kaçarken hep doğuya kaçtık. Çünkü Türkiye’nin nerede olduğunu bilemiyorduk. Güneş ne tarafta doğuyorsa o tarafa doğru kaçtık” diyordu. Kaçarlarken köylüleri “Rüstemoğlu Gençağa”yı da kaçırmak istemişler, ama o tel örgülerin arkasındaymış. Babamlara “Siz beni bırakın, bana yaklaşmayın kaçın gidin” demiş. Gençağa’yı orada bırakıp kaçmışlar. Gençağa ile beraber bizim köyden beş kişi daha esirlikten dönememiş…
          Ayşe Teyze’ye dönemeyen o beş kişinin adlarını biliyor musun? dedim.
          - Bilmez olur muyum! Dönemeyenler; Kakoşumoğlu Mehmet, Kakoşumoğlu İbrahim, Kakoşumoğlu Kazım, Kakoşumoğlu Kamil, yine bir başka Kakoşumoğlu Mehmet. Bunların hepsi esir alınıyor, ama sülaleden bir tek babam 'Kakoşumoğlu Şükrü' kaçıyor, kurtuluyor. Diğer beş kişiden bir daha haber alınamıyor. Bu kaçmadan dolayı Kakoşumoğlu Şükrü’ye yani babama maaş bağlanmıyor…
          Ayşe Teyze’ye “seferberlik”te annenler ne yapmış? Nereye gitmişler? diye sordum:
          - Ruslar Maçka’ya geldiğinde, babam bedel ödeyemeyip askere gitmeden önce felçli annesini ve beş teneke unu sırtlayarak, annem (Havva), ağabeyim Hasan ve ablam Hanım’la köyü boşaltıp yine Maçka’ya bağlı Zano köyüne gidiyorlar. Annemler ve benden büyük kardeşlerim Zano’da bir yıl kaldıktan sonra dayımlarla (Kahraman, İsmail, Ali Osman, Süleyman) geri dönüyorlar. Dayımlar annemlere bir dam yapıyorlar, annemleri içine yerleştiriyorlar. Babam döndükten sonra annem abim Emin’e hamile kalıyor. Ben de 1923 yılında doğuyorum. Yani seferberlikten sonra…

              ANNEM BİR EKMEK İÇİN RUSLAR’LA ÇALIŞMIŞ

         Ayşe Teyze’ye Rusların köylerinde neler yaptıklarını da sordum:
         - Ruslar bizim köyde kilise yapmışlar, demiryolu yapmışlar; Maçka-Trabzon arasında… Sonra o demiryollarını bizimkiler söküp satmışlar. Annem, Ruslar yol yaparken onlara bir ekmeğe çalışmış akşama kadar… O zaman Rus askerleri çocuklara şeker verirmiş, ama çocuklar şekerin ne olduğunu bilmezlermiş…
         Zaman zaman eski günlere dalıp giden Ayşe Teyze’ye ne zaman evlendiğini soruyordum ki oğlu Enver’in oturduğu plastik koltukla beraber meyilli arazide arka üstü düşmek üzere olduğunu fark ettik, ama şansı varmış ki düşmedi. Enver'i daha sonra annesiyle aramızdaki boşluğa yerleştirdik. Enver, annesinin söylediklerini ilk defa duyuyormuş gibi can kulağı ile dinlemeye devam etti. Ha unutuyordum, sohbetimize önce Enver’in en büyük ablası Fatma sonra da küçük kız kardeşi Emine de eşlik etti:
         - Ben Mavura’ya yakın Solday’dan, şimdiki adı Sevinçli köyden 17 yaşında gelin geldim. Rahmetli eşim Bahri Bey’le akrabalığımız vardı. Mavura’da tarlalarımız vardı; mısır ekerdik. İneklerimiz de vardı, fakir değildik. Her yaz yaylaya çıkardık, yaylada evimiz vardı. Yaylaya çıkmamız bir gün sürerdi. Orada Karoptal (yayla şenliği) yapardık.
                                                       Çocuklarıyla...

                                  1958’DE ESENLER KÖYDÜ

         Ayşe Teyze’ye ne zaman İstanbul’a geldiğini sorduğumda ise:
         - 1958’de Esenler Köyü’ne geldik. Biz geldiğimizde Esenler'de fazla ev yoktu. Mahmutbey bucağına, Bakırköy kazasına bağlıydı. İstanbul’a beş çocukla geldim. Remziye, Fatma, Necati, Enver ve Şevket Maçka’da doğdu. Emine ile Ayhan ise burada doğdu.
        Ayşe Teyze, Trabzon’dan İstanbul'a gemiyle, Salıpazarı’ndan da kamyonla Esenler’e geldiklerini anlattı:
        - Esenler’e geldiğimizde Ekim ayıydı, diye devam ederken kızı Fatma söze karıştı:
        - Biz geldiğimizde okullar başlamıştı. Esenler Dörtyol’da tek katlı, tek sınıflı sarı bir bina vardı. Oraya yürüyerek giderdik. Bütün sınıflar bir arada eğitim görüyorduk, dedi.
        Kızı sözlerini tamamladıktan sonra Ayşe Teyze, konuşmasına kaldığı yerden devam etti.
        - Biz geldiğimizde oturacak bir evimiz yoktu. Bu bulunduğumuz büyük araziyi Yakup, Bahri ve Dursun’un babaları Kavasoğlu Şevket Ağa alıyor. Beyimin ağabeyi Yakup Ağa bizden önce yani 1936 yılında buraya geliyor.Önce Yakup Ağa buraya yerleşiyor...
         Ben 1958 yılında geldiğimde bizden önce gelip yerleşen Boşnaklar ve Arnavutlar da vardı. Onlar Yugoslavya ve Selanik tarafından gelmişlerdi. Bugün vefat eden rahmetli Bakkal Mehmet’ler, Raşitler, Memişler, Ferhatlar, Recep Altan’lar bizden önce varlardı. Bunlar inek besiciliği yapıyorlardı. Biz de onlara özendik, inek besiciliği yaptık. 
         Davutpaşa Askeri Fırını’na kadar bütün tarlalar, araziler bizimdi, sonra büyük bir kısmını sattık. Şevket Ağa’nın Beyazıt’taki üniversitenin altında dükkânları varmış, orada bakırcılık yapıyormuş. Kaynatam çok tutumluymuş, tramvayda hep ucuz mevkide seyahat edermiş. Eğer o erken ölmeseydi (gülerek), İstanbul’da epeyce arazi alırmış… Bizden başka Romanya’dan gelen eski muhtar Sami Dayangaç’ların arazisi de çoktu. 
         Sonra Esenler-Dörtyol’da; Gürsesler, Hoşmenler, Bayrampaşa’da; Şaban Ağalar (Bayrampaşa Stadyumu’nun olduğu yerin eski sahipleri) vardı.
         Bizim tarlalarda Davutpaşa Askeri Kışlası’ndaki askerler gelip tatbikat yaparlardı. Bir sabah bakardık, bizim tarlalarda askerler çukurlar kazmış, bir şeyler yapıyorlar…”

         1960 İHTİLAL’İNDEN ÖNCE GÖZALTINA ALINANLARA SU VERDİM

         Ayşe Teyze, “1960 İhtilâli” öncesi bir grup öğrencinin gözaltına alınarak Davutpaşa Askeri Kışlası’na getirilmesini de anımsıyor:
         - Bizim tarlalardan aşağı geldiler. Çok kalabalıklardı, heyecanlılardı. Kaçar gibiydilar, su istediler, su verdik…
         Sohbetimizi noktalamak üzereyken, küçük kızı Emine daldan kopardığı kara eriklerden bir avuç yıkayıp bizlere uzattı. Erikler enfesti… Bir müddet sonra yine bir avuç erikle geldi. Ayşe Teyze, iki hafta sonra olgunlaşacak kendi elleriyle diktiği incirlerden yemeye beklediğini de söyledi:
         - Ama anneni de getir, yıllardır aynı mahallede oturuyoruz, birbirimizi tanımıyoruz. Annen kaç yaşında? dedi.
         - Doğum tarihini kendisi de ben de tam olarak bilmiyoruz, ama 81-82 yaşlarında. Kalp ve yüksek tansiyon sorunu var, dedim.
         - Benim de böbrek ve yüksek tansiyon sorunum var. Eski tanıdıklarımdan kimse kalmadı. Yaşı bana yakın, sen getir biz anlaşırız… Sakın unutma!  dedi.

                                                   Elleriyle beslediği Kangal cinsi köpekle...
         Ayşe Teyze’ye veda edip ayrılırken, kendi elleriyle beslediği “köpeklerin efendisi” kangalı görmeye gittik. Adı "Efe" olan heybetli Kangal cinsi köpek beni yabancı görünce zincirini koparacak gibi oldu. Çok korktum... Bir kaç kez ismiyle seslendim, sonra alıştı, ama yine de yanına yaklaşmaya ve sevmeye cesaret edemedim. Ayşe Teyze'ye "Kangallar ülkemizin en asil köpek cinslerinden,  geniş bir arazim olursa ben de böyle senin gibi Kangal cinsi bir köpek beslemeyi çok arzu ediyorum" dedim. 
      Ayşe Teyze ile yavruyken alıp büyüttüğü "Efe"sinin fotoğrafını çektikten sonra en kısa zamanda görüşmek üzere vedalaştık…   
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)  
          

TALİHSİZ KEDİ...


İstanbul-Tozkoparan'da muhtemelen bir fare için hazırlanan yapışkanlı tuzak, talihsiz bu kediyi bulmuş...
                                                                                   (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)  

13 Temmuz 2012 Cuma

BASINDA SANSÜRÜN KALDIRILIŞI...




      Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), sansürün ilk kez kaldırılışının 104. yıldönümü ve "Geleneksel Gazeteciler Günü" dolayısıyla 24 Temmuz 2012 Salı günü bir tören düzenledi. 
      TGC'den yapılan açıklamaya göre, The Marmara Oteli Taksim’deki Büyük Balo Salonu’nda 19.30-22.30 saatleri arasında yapılacak törende 2012 Basın Özgürlüğü Ödülleri de sahibini bulacak.
      Aynı törende Sürekli Basın Kartı taşımaya hak kazanan TGC üyelerine armağanları da verilecek. Tören  kokteyl prolonge ile sürecek. 

     ÖNEMLİ NOT: Güvenlik nedeniyle giriş kapısında davetiye kontrolü zorunlu olduğundan, töreni onurlandıracak üyelerin, 16 Temmuz Pazartesi gününden başlayarak 23 Temmuz 2012  Pazartesi günü saat 16.00‘ya kadar Cemiyet merkezinde ada yazılı davetiyelerini almaları ve yanlarında bulundurmaları gerekmektedir.

12 Temmuz 2012 Perşembe

TGS 60 YAŞINDA...




Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), kuruluşunun 60. yılı nedeniyle yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, şunları kaydetti:
"Türkiye Gazeteciler Sendikası, basın emekçilerinin ekonomik, sosyal ve sendikal haklarının kazanılması ve korunmasının yanı sıra mesleki sorunlarının giderilmesi, basın ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskıların kaldırılması için tam 60 yıldır ilkeli ve cesurca bir mücadele vermektedir.
İşverenlerin ve siyasi iktidarların baskılarıyla kimi zaman zayıflatılmaya çalışılsa bile TGS’nin yürüttüğü bu mücadele hiçbir zaman geriletilemedi. Ne 1950’li yılların sonlarındaki baskıcı dönemde Gazeteciler Sendikası’nın hükümetin talimatıyla kapatılması, ne 1990’lı yıllarda medya patronlarının sendikasızlaştırma operasyonları, ne de günümüzde Anadolu Ajansı’nda siyasi iktidar eliyle yürütülen sendikasızlaştırma baskıları TGS’yi demokrasi ve sınıf mücadelesinden alıkoyabildi. TGS, ilkeli ve mücadeleci sendikal politikalarıyla hem bir sınıf örgütü olarak hem de bir meslek örgütü olarak, gazetecilik işkolunda her zaman varlığını korudu ve var olmaya da devam edecektir.
Bir meslek örgütü olarak, hapisteki gazeteciler sorununa dikkati çekmek amacıyla “basın ve ifade özgürlüğü kampanyasının” ulusal ve uluslararası düzeyde etkili biçimde sürdürülmesine öncülük eden Türkiye Gazeteciler Sendikası, bu ısrarlı ve ilkeli mücadelesinden dolayı, günümüzde tek parti iktidarının hedefi haline geldi. Buna rağmen TGS’nin sendikal kadroları, Olağan ve Olağanüstü Genel Kurulları ve yetkili tüm organları, basın ve ifade özgürlüğü mücadelesinden asla taviz verilmeyeceğini defalarca ilan etti. TGS, bu yoldaki mücadelesini her türlü baskı ve tehdide rağmen yılmadan, cesaretle sürdürecektir.
Bir sınıf örgütü olarak, TGS, emek hareketinin bütünleştirilmesi, çok sayıda işçi direnişindeki güçlerin birleştirilmesi, işçi sınıfının dayanışmasının yaygınlaştırılması, sendikal hak ve özgürlüklerin iyileştirilmesi, sendikal örgütlenmenin önündeki yasal ve fiili engellerin kaldırılması amacıyla mücadeleci tüm emek örgütleriyle birlikte hareket etmektedir.
İşçi sınıfının bir parçası olan basın emekçilerinin yasal ve meşru tek temsilcisi olan TGS, Türkiye İşçi Sınıfının ortak amaç ve çıkarları için verilen hak arama mücadelesinde de ön saflarda yer almaktadır.
İçinde bulunduğumuz zor koşullar; mesleki ve sendikal hakların teminat altına alınabilmesi için tüm basın emekçilerinin TGS çatısı altında güçlerini birleştirmesini ve dayanışmasını artırmasını zorunlu kılmaktadır.

"KIDEM TAZMİNATI EN HAYATİ HAKLARDAN BİRİSİ"

İşçi sınıfının en hayati haklarından birisi olan kıdem tazminatı, gazeteciler açısından özel bir öneme sahiptir. Gazetecilerin kıdem tazminatı hakkının yitirilmemesi için TGS çatısı altında işçi sınıfıyla birlikte mücadele edilmesi şarttır. Kıdem tazminatı hakkıyla ilgili olumsuz herhangi bir yasal değişiklik girişimi karşısında, üyesi bulunduğumuz Türk-İş Konfederasyonu Genel Kurulu’nda alınan karar doğrultusunda hayata geçirilecek olan “GENEL GREV” uygulamasına gazeteciler de TGS’nin çağrısı üzerine mutlak surette katılmaya hazırlanmalıdır.
TGS, kuruluşun 60’ıncı yıldönümünde, bir yandan mesleki ve sınıfsal mücadelesini sürdürmekte, diğer yandan yeni işyerlerinde örgütlenme faaliyetlerini hızla yaygınlaştırmaktadır. TGS, kısa süre içerisinde Evrensel, Hayat TV, Aydınlık, Ulusal Kanal ve BirGün gazetelerinde sendikal örgütlenmesini tamamlamış ve toplu sözleşme görüşmelerini başlatma aşamasına gelmiş olacaktır.
Halen örgütlü olduğumuz Anadolu Ajansı işyerlerinde hükümet güdümlü işveren baskısıyla Sendikamızdan ayrılmış olan tüm Üyelerimizi de yeniden TGS çatısı altına dönmeye çağırıyoruz. Anadolu Ajansı çalışanlarının mevcut sendikal haklarının devamının tek teminatı TGS’dir.
TGS’nin kuruluşunun 60’ıncı yıldönümü vesilesiyle tüm basın emekçilerini, bir kez daha örgütlenmeye, TGS çatısı altında buluşmaya, sendikal hak ve basın özgürlüğü mücadelemize destek olmaya çağırıyoruz.
Emeğin onuru sendikalı olmaktır."

11 Temmuz 2012 Çarşamba

BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARI ANLATIYOR...

                                        (Fotoğraf: S. Boyoğlu)

                         TGS'NİN ESKİ GENEL SEKRETERLERİNDEN 
                                              SEDAT AĞRALI:
                      "İLK TOPLU SÖZLEŞMEYİ MİLLİYET’TE YAPTIK"

        Sosyal konuları konuşmak üzere 1962 yılında Bülent Ecevit’i ziyaret ettim. Ziyarette işçi işveren ilişkilerini ele aldık. Kendisi de gazeteciydi. Gazetecilerin çalışma koşullarının ağırlığını ve koşulların düzeltilmesi konusunu konuştuk. Yine sekiz saatlik çalışma üzerinde olan çalışmalara mesai verilmesini, yıllık izinleri ve kıdem tazminatını konuştuk. Bu konuştuklarımız 212 Sayılı Yasa’nın başlangıcı olan konulardı…
        İstanbul Gazeteciler Sendikası yöneticisi olarak Ankara’ya sıkça gidip geliyordum. Milliyet gazetesinin Ankara Bürosu’na uğradığımda Ecevit’le karşılaşırdık. Kendisiyle dışarıda da buluşur, gazetecilerin sorunlarını konuşurduk.
        Daha sonra Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) adını alan sendikanın genel sekreteri iken ilk toplu sözleşmeyi 1964 yılında Milliyet gazetesinde yaptık. Sözleşmeyi Ercüment Karacan’la birlikte imzaladık. Daha sonra Cumhuriyet’te Doğan Nadi ile Tercüman’da Kemal Ilıcak’la ardından Hürriyet gazetesinin sahibi Erol Simavi ile sözleşme imzaladık.
        Hayat Mecmuası, Anadolu Ajansı’nda da sözleşme yaptık. TGS Genel Sekreteri olduğum zaman toplam 9 gazete ile sözleşme imzaladık.
(Süleyman Boyoğlu)

10 Temmuz 2012 Salı

EMİNÖNÜ'NDE BİR GÜN...

                                                     Sultanhamam'da paketlenmiş ürünler ve insanlar...
                                                                    Yenicami Önü...
                                                         Yenicami önünde hatıra fotoğrafı pozu...
                                                         Yenicami önünde yorgunluk atanlar...
                                                        Vapur iskeleleri yakınında turşu satıcısı...
                                                     Karaköy-Salıpazarı'na yanaşan dev yolcu gemisi...
                                                                             (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

9 Temmuz 2012 Pazartesi

43 YILDA İKİNCİ ÇAY...

                                                 
1969 yılından beri Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) üyesi olan, çeşitli organlarda görev alan, yaklaşık 18 yıldır da Cemiyet yönetiminde bulunan TGC Genel Sekreter Yardımcısı Zafer Atay, çay içmeyi sevmiyor. Bugün ısrarlarımız üzerine bir bardak çay içmeyi denedi, bardaktan bir iki fırt çekip bıraktı. Zafer Atay, "1969 yılından beri Cemiyet üyesiyim. Çeşitli organlarda görev aldım. Necmi Tanyoloç'ın başkanlığı ile birlikte yaklaşık 18 yıldır da TGC Yönetim Kurulu'nda görev yapıyorum. Bu süre zarfında Cemiyet'te bu ikinci çay içişim. Gördüğünüz gibi onu da beceremedim..." dedi.  (Fotoğraf:Süleyman Boyoğlu)

ATEŞ NESİN...


NANİK ATAK
------------------

Altı çapanoğlu


Çıldırlılar Meclis'te," AKP'yi kazıyacağız" demiş
Eyvah, kazıdıkça kaplamaları dökülecek!

***

El elden üstündür

Adamın biri, Sivas'ın Suşehri ilçesinde, Muhsin Yazıcıoğlu parkı önünde, 35
yıldır aynı yerde ayakkabı boyuyormuş
Bu ülkede, özellikle meydanlarda, birileri hiç durmadan gözlerimizi
boyuyor ya!

8 Temmuz 2012 Pazar

BURGAZADA'DA 600 YILLIK ÇINAR...

                                                      (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

TRT ANILARI... (16)


                                                             (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

GÜRCAN ARITÜRK

     "İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret... O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
     Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!”



Sessiz güzeller yarışması

Pera Palas Otelinde dilsiz güzellik yarışması yapıldı. Yarışmayı izleyen TRT ekibinden muhabir Çağatay Kudun'a şaka olsun diye "bu haberi röportajlı istiyorlar" dedik. Önce itiraz etti, "bunlar dilsiz oğlum ne röpü" diye ama "biz anlamayız istiyorlar" deyince, sonradan birinci olan dilsiz güzel ile annesini bir köşeye çekmiş ve röportaj yapmaya kalkmıştı. Gelince savunması da şuydu: "Biraz konuşuyordu, annesi de bize ne dediğini anlatacaktı, ışığı görünce iyice tutuldu". Bu arada bu şakayı sadece muhabir değil, çeken kameraman da yemiş diyebilirsiniz ama haksızlık edersiniz. Çünkü bu röportaj girişimini çeken Salih Küçük, inatçı bir tiptir, muhabiri uyaracağına o muhabire uyar. Öyle ki muhabir geri geriye giderek anons yaparken giderken uçuruma düşecek olsa, uyarmaktan ziyade, muhabirin uçuruma düşüşünü çeker!

H'nin ortasında duran kameraman

Kenan Evren, Darlık Barajı'nda incelemelerde bulunacaktı; helikopterle gitti bölgeye. O gitmeden önce bir başka helikopterle basın mensupları bölgeye götürülmüştü. Öndeki helikopterden inen TRT 
kameramanı Özkan Ergin, Kenan Evren'in helikopterinin inişini de görüntülemek istiyordu, ama havada dolanan helikopter bir türlü inmiyordu.  Evren de sordu; "niye hâlâ inmediklerini" helikopter pilotuna, yanıt olarak da; "Şu aşağıdaki kameraman ineceğimiz yerin ortasından bir çekilirse ineceğiz paşam" aldı.

6 Temmuz 2012 Cuma

60'LI YILLARIN MAGAZİN GAZETECİLİĞİ...


                                          (Fotoğraf: S.Boyoğlu)
                  HAYAT MECMUASI YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
                   HİKMET ANDAÇ 60’Lİ YILLARIN
                   MAGAZİN GAZETECİLİĞİNİ ANLATTI:

        60’lı yılların magazin anlayışı ile bugünün magazin anlayışı arasında dağlar kadar fark var. O yıllarda içeride redaksiyonda masamda çalışırken, redaksiyon kapısı açıldı. Yaklaşık 20 kişinin çalıştığı bir yerdi redaksiyon yeri. O sırada içeriye hışımla Şevket Rado girdi. Hayat Mecmuası’nın kapağındaki Sofia Loren fotoğrafını herkese göstererek, “Fotoğrafın kadrını kim aldı?” diyerek masama geldi.
       Elindeki mecmuayı bana doğru tutarak, “Bu açık fotoğrafı niye koydun?” dedi. Ben de ‘Bu fotoğraf açık saçık fotoğraf değil’ dedim. Rado, eliyle Sofia Loren’in göğüs kısmını göstererek, yine hışımla “Bu açık değil de nedir?” dedi.
Ben de ‘Göğüsler açık değil ki… Sofia Loren’i koyduğumuz zaman tiraj alıyoruz’ dedim.

                  "BANA MÜSAADE"

       Sonra Şevket Rado mecmuanın iç sayfalarını göstererek, sol sayfanın üstündeki başlığı işaret etti. Ben sayfaların başlıkları çatışmasın diye sağ taraftaki konunun başlığını ortaya almıştım. Rado, “Bu konunun başlığı üstte güzel, fakat sağdaki sayfanın başlığının ne işi var kıçta” derken, elindeki mecmuayı aldım. Sonra mecmuayı ortadan ikiye katladım. Masanın üstüne vurur gibi yaptım ve ‘Bu iş bu kadar olur. Bana müsaade…’ dedim ve pardösümü askıdan alarak dışarı çıktım.
       O yıllar sıkça uğradığımız Çamlı Lokantası’na gittim. Çamlı Lokantası o sıralar 2. Mahmut Türbesi’nin tam karşısındaydı. Biz gazeteciler arada sırada orada içki içerdik. Masada otururken, bir baktım mecmuada benim yardımcım olan Şekip Gümüşkanat geldi, “Şevket Rado sizi istiyor Hikmet Abi” dedi. Ben de 'Bir iki saat sonra geleceğimi söylersin' dedim. Arkadaş gitti ben de bir iki saat sonra Şevket Rado’nun odasının kapısını tıklatarak yanına gittim.

                TARTIŞMANIN SEBEBİ SOFIA LOREN

      Bana kapıyı kapamamı söyledi. Kapıyı kapadıktan sonra bana, “Sen son zamanlarda çok çalışıyorsun, sinirlerin bozuk. Benim de sana çıkıştığım açık-seçik Sofia Loren’in fotoğrafı konusu Kazım Taşkent’in eşi Ayşe Hanım’ın eleştirisi yüzünden, bu çıkışı yapmak zorunda kaldım. Gördüğüm kadarıyla çok yorgunsun, muhasebeye bildiriyorum, sana bir maaş ikramiye veriyorum” dedi.
Ben odasından çıktım. Armağan edilen ikramiyeyi aldım.
      O zaman Hayat Mecmuası’nda tahrik edici fotoğraflar basılmazdı. Ünlü bir artist olan Sofia Loren’in göğüslerinin görünmesi değil de göğüslerinin arasındaki çizginin görülmesi bile sorun oluyordu. O yüzden kadın fotoğrafı seçerken çok dikkat ediyorduk.

                  "BİZ AİLE MECMUASIYDIK"

     Bugünkü magazin gazeteleri ve dergilerine bakıyorum da anlayışımız arasındaki farkı çok net olarak görüyorum. Biz bir aile mecmuasıydık. Okurlarımızdan çok olumlu tepkiler ve takdir alıyorduk. Kadın okuyucularımız Hayat Mecmuası okuduklarını göstermek için koltuk aralarında Hayat Mecmuası’nı gösterir biçimde taşırlardı. Bazı sayılarda iadesiz 550 bin tirajı bulduğumuz oluyordu….
(Süleyman Boyoğlu)

5 Temmuz 2012 Perşembe

ECEVİT İNZİBATLAR ARASINDA...

                         
                                                         (Fotoğraf: S. Boyoğlu)
           12 Eylül askeri darbesi sonrası Zincirbozan ve Hamzakoy’da zorunlu ikamete tabi tutulan eski başbakanlardan Süleyman Demirel, Bülent Ecevit ve öteki siyasiler bir süre sonra Ankara’ya döndüler. Siyasilerden çoğu köşesine çekilirken, Bülent Ecevit, asıl mesleğine döndü ve “Arayış” dergisini çıkardı. Arayış dergisindeki yazılarından dolayı birkaç kez yargılandı. O sıralar Anadolu Ajansı’nda foto muhabiri olarak görev yapan Caner Gören, gazetecilik hayatının en önemli fotoğraflarından birini Bülent Ecevit eski Ankara Adliyesi’ne inzibatlar arasında getirilirken çekti. Bu fotoğrafı yıllar sonra Foto Muhabirleri Derneği’nin yayın organı olan “Foto Muhabiri” dergisinin Haziran 2012 tarihli 13. sayısının kapağında yer aldı.
                                                              (Fotoğraf: Caner Gören)
          Caner Gören, çektiği bu fotoğrafın öyküsünü şöyle anlattı:
“Bu fotoğrafı çektiğim gün, sıkıyönetim mahkemelerine akredite diğer foto muhabirleri zamanında gelerek, mahkeme salonundaki yerlerini almışlardı. Bülent Ecevit’in sanık olarak ifade vereceği salonda kendi görüş açılarına göre de en iyi yerleri kapmışlardı. Ben ise mahkemeye çok geç kalmıştım. Panik halde mahkemenin dış kapısına geldiğimde, Ajansın aracından indim. O sırada Ecevit’i taşıyan araç da kapının önünde belirdi. Kapıda benden başka gazeteci yoktu. Ecevit’in arabadan inip inzibatlar arasında duruşma salonuna girişine kadar ki bütün hareketlerini görüntüledim. Ve ortaya bu kare çıktı…”
          Gören, darbelerin konuşulduğu bu günlerde bu fotoğrafının dergide yer almasını da anlamlı bularak,  “Yıllarca başbakanlık yapmış, Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirmiş, ABD’nin yasak koymasına rağmen haşhaş ekmiş, halkın ‘Karaoğlan’ adını verdiği Bülent Ecevit’in inzibatlar arasında ‘mevcutlu’ götürülmüş olması hâlâ içimi burkuyor” dedi.
           Caner Gören, şunları söyledi:
“12 Eylül yönetimi bu yargılamalarla o yıllar asıl mesleği gazetecilik olan Bülent Ecevit’e, ‘Sen artık yazı yazma köşene çekil’ diyordu. Bugün de benzer uygulamalar yaşanıyor; birçok gazeteci yazdıkları yazılardan dolayı hapiste tutuluyor.”
 (Süleyman Boyoğlu)   


4 Temmuz 2012 Çarşamba

SULTANAHMET HATIRASI...

                                                      (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

DEMİR FEYİZOĞLU ECEVİT'E ÇAY İKRAMINI ANLATTI...


                                                         (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
           
             Bülent Ecevit Zincirbozan’dan döndükten birkaç gün sonra Gönen’e geldi. O sıralar ben Günaydın gazetesinin “Denizkent Tatil Köyü”nün müdürüydüm. Denizkent’in yanında emekli bir öğretmen olan Sezai Bey, on odalı bir pansiyon çalıştırıyordu.
             Bülent Ecevit’in birkaç gün dinlenmek için Sezai Bey’in mütevazi bir yeri olan pansiyonuna geldiği haberini aldım. Hemen Sezai Bey’in pansiyonuna gittim. Kaldıkları yer küçük bir odaydı. Odanın ortasında küçük bir masa dikkatimi çekti. Yanında eşi Rahşan Hanım da vardı. Kendimi tanıttım ve kendisini Günaydın gazetesinin işlettiği Denizkent Tatil Köyü’ne yemeğe davet ettim. Teşekkür ederek yemek davetimi kabul etmedi.
            Aklıma çok sevdiği çay geldi. ‘Sizi yemeğe değil, çay içmeye davet ediyorum’ dedim. Bunun üzerine “Sizi rahatsız etmeyeyim” dedi. Ben de ‘Hayır efendim, arkadaşlarım da sizi görmekten mutlu olacaklar’ dedim. Böyle söyleyince “Tamam” dedi. Ve ertesi gün akşam saat 17.oo gibi eşi Rahşan Hanım’la birlikte Denizkent’e geldiler. Havuz başında uzun bir masa hazırlatmıştım. Çay eşliğinde pasta ve kurabiyelerden ikram ettim… 
             Denizkent’te Günaydın gazetesinden arkadaşlarım geçmiş olsun dileklerini ilettikten sonra, bir süre sohbet ettik. Ama sohbette siyaset konuşulmadı.
             Ecevit ve eşi Rahşan Hanım, Sezai Bey’in pansiyonunda üç dört gün kaldıktan sonra Gönen’den çok mutlu ayrıldılar. Çünkü Zincirbozan’daki “gözetim altından” sonra ilk kez mütevazi bir tatil yapıyorlardı…
(Süleyman Boyoğlu)

3 Temmuz 2012 Salı

ÇOCUKLAR VE MANTAR BARİYERLER...



Cağaloğlu'nda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) önündeki Türkocağı Caddesi'ne araç girişlerinin (10.oo-18.oo saatleri arası) yasak olduğu bir saatte çocuklar "Hidrolik mantar bariyerler"in üzerine oturarak oyun oynamaya başladılar. Annelerinin ve görevlinin uyarılarına aldırış etmeyen ve uyaranlarla dalga geçen çocuklar, görevlinin bir araç geçişine izin vermek için  mantar bariyerlerin düğmesine basmasıyla büyük panik yaşadılar, ardından da kaçtılar... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

2 Temmuz 2012 Pazartesi

CUMHURİYET ANITI'NIN ARAP MİSAFİRLERİ...

                              
                                                        (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

ATEŞ NESİN...






                                                             NANİK ATAK
                                                             --------------------


Haddini aşmak

Generaller sınıra gitmiş
Başımızdaki hükümet tüm sınırları aşarken, dışarıda özgür kalan üç beş 
generalin sınıra gitmesi pek de övünülecek bir şey değil doğrusui!


***


İvedi önlem

1 Temmuz 2012 Pazar

TRT ANILARI...(15)

                                                  

GÜRCAN ARITÜRK

     "İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret…  O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
     Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!"





               "Sizi kim gönderdi bilmiyorum ama.."

Kuruçeşme'de birbiriyle çarpışan 2 helikopterden birinin pilotu ölmüş, diğerinin pilotu ise yargılanıyordu. İlk duruşmasına TRT ekibi olarak gittik. Kameraman Özkan Ergin, sıcakkanlı her gördüğü insanla konuşmayı hatta samimi olmayı seven bir ağabeyimizdir. Hele adliye koridorlarının o soğuk ortamında yargılanan pilotun da çalıştığı helikopter şirketinden bir pilotla havadan sudan konuşmaya başladı. Tabii ön kabulleri vardı,
bunlardan biri de aynı şirkette çalışan pilotlar birbirini tutar. O da ona göre konuşuyor, yargılanan pilotla çok uçtuklarını iyi bir pilot olduğunu falan söylüyordu, öyle olduğuna inandığından değil, laf olsun diye. Ama ummadığı bir tepki ile karşılaştı: "Sizi kim gönderdi bilmiyorum ama ben ifademi değiştirmem" Meğer bu pilot bir pilotun öldüğü bu olayda aynı şirkette çalıştığı pilotu sorumlu tutan bir ifade vermiş ve vermeye devam edecekmiş. Boşboğazlık neredeyse pahalıya patlayacaktı.

                        Bakan ama göremeyen!

Hep isim verdim ama bu kez vermeyeceğim. Kabinenin önemli bir bakanı bir gün konuşmasından sonra bana konuşma metnini bizzat verdi. Üzerine TRT'ye yazmıştı. Daha doğrusu böyle yazmak istemişti ama gerçekte yazdığı Te Re Te'ye idi. Bir zamanlar yabancı bir resmi televizyondan söz ederken o ülkenin TRT'si diyen bakan da aklıma geldi.

                       TV'ye çıkacağım diye

TRT Trabzon Muhabiri Cengiz Erdil, Karadeniz’in o deniz kenarından yükselen tepelerinden birinde ilkel bir asansör sistemi kurarak kum ya da taşı yukarıya çıkartan bir kişiyle röportaj yapacaktır. Kum ya da taş taşıyan asansör aslında alttan yani deniz kenarından kumanda edilmektedir, üstte de bir başka biri kumu alıp boşaltmaktadır. Ne var ki adam televizyona çıkacağım diye heyecandan, Cengiz Erdil'in asansörle yukarı çıkarken röportaj yaparız isteğine boyun eğer. Muhabir, kameraman ve adam röportaj yapa yapa asansörle yukarı çıkarlar, ancak altta asansörü kumanda edecek kişi olmadığından bir süre ilkel asansörde asılı kalırlar. Röportaj bitmiştir ama röportaj yapılan yeri terk etmek uzaktan gelen bir adamın yaklaşık 1 saat sonra alttan düğmeye basmasıyla mümkün olur.
 

AFİYET OLSUN!..

                                                          (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)