YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
7 Ağustos 2015 Cuma
13 Temmuz 2015 Pazartesi
KÖY ENSTİTÜLÜ FİKRET CAN...
Fikret Can
Fikret
öğretmen, Sunar Sitesi’nde Bahri Savcı, Halit Çelenk, Aziz Nesin, Fakir Baykurt,
Talip Apaydın, İlhami Soysal, Ruhi Su gibi Türkiye’nin nadir yetiştirdiği
kişilerle komşuluk yaptığını, ama şimdi hiç birinin hayatta olmadığını üzülerek
anlattı.
Fikret
öğretmen, İkinci Dünya Savaşı’nın
yaşandığı yıllarda Savaştepe Köy Enstitüsü’ne hasta olan bir öğrencinin yerine
kaydolduğunu, ancak bir süre sonra hasta öğrencinin iyileşip sınıfa döndüğünü
söylerken hâlâ o günü yaşıyormuş gibiydi:
“İkinci Dünya
Savaşı yılları bir tek fazla sandalye yok. Yerine yazıldığım arkadaş geldi
yerime oturdu. Çok üzüldüm; ‘Ben ölürüm de buradan gitmem. Arkadaşlar arkamdan
teneke çalarlar’ dedim. Ve okulda kaldım. Bizden önce (1940’ta) girenler 40
kişiydi, biz 210 kişiydik. Okul mevcudu toplam 250 kişiydi. Sonra bu okul bin
öğrenci mezun verdi. İlk mezunlarını da 1944’te verdi, ben 1945 Ekim mezunuyum.
Ocak ayında staj gördüm, aynı yıl Ekim
ayında da Balıkesir-Danişment Ören Köyü’nde öğretmenliğe başladım.”
Gittiği derme-çatma
köy okulunu köylülerin yaptığını, ancak tek gözlü sınıfta sıra, tahta ve
masanın bulunmadığını ifade eden Fikret Öğretmen şöyle devam etti:
“Elim keser,
testere tutardı. Ben aynı zamanda marangozdum. Köy Enstitüsü’nde demircilik,
inşaat, marangozluk branşı vardı. Ben marangozluktan mezun oldum. Sınıfa 45
çocuk aldım. Yaşı geçmiş 12 yaşındaki çocukları bile kaydettim. Muhtara kireç
aldırdım sınıfı badana yaptık. Tahta aldırdım masa, sıra yaptım. Kontrplak
aldırdım üzerine yumurta sürdüm kara tahta yaptım.”
20 lira
maaşla 45 çocuğa okuturken Fikret öğretmene Milli Eğitim’den bir emir gelir; “Kadınları
da okutacaksın!”. Fikret Öğretmen 25-30 yaşındaki kadınlara da okuma-yazma
öğretmeye başlar. Ardından “Gençleri de okutacaksın!” emri gelir. Bu kez akşamları
geç saatlere kadar gençleri okutur. Çünkü gündüz hepsinin işi-gücü vardır. Ders
bitince de gençler kendisinden “talim yaptırmasını” isterler. Fikret Öğretmen,
askerliğini henüz yapmadığı için “olmaz” dese de 17-18 yaşlarındaki gençlere
dinletemez, köy enstitüsünden gördüklerini gençlere uygulatır.
Askere giden
gençlerden birisi; “Öğretmenim iyi ki bizi okuttunuz, burada okuma yazma
bilmeyenleri palaska ile dövüyorlar. Sayenizde dövülmeden askerlik yapıyoruz”
diye mektup yazar. Askerli bitiminde de kendisine bir çakı hediye olarak
getirir.
“BENİM HERİF
KAZIKLA DÖVÜYOR”
Fikret
Öğretmen, Savaştepe Köy Enstitüsü’nde okurken ellerinde mandolin, ceplerinde
kitap olmadığı zaman öğretmenlerden azar işittiklerini, Yunan klasiklerini
okuduklarını ve öğretmenlerinin kendilerinden okuyup okumadıklarını ispatlamaları
için de özetlerini istediklerini anlattı. Fikret Öğretmen, piyeslere de önem
verdiklerini belirterek, Bergama’da Sofokles
tarafında yazılan Yunan tragedyası “Kral
Oedipus”u sahnelediklerini ve büyük beğeni aldıklarını de sözlerine ekledi.
Ya bugünkü
eğitim sistemi! Nereden Nereye…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
8 Temmuz 2015 Çarşamba
İTALYA'NIN NAPOLİ KENTİ...
İtalya'nın Napoli kenti ortaçağda zengin-fakir ayrımının uçuruma dönüştüğü bir yer olarak bilinir. O zamanki suç oranının yüksekliğinin etkileri hâlâ görülür. (Adı çıkmaz 9'a inmez 8'e anlamında da). Yukarıdaki iki fotoğrafta ise kente-tarihe karşı işlenmiş bir suç görülüyor. Kalenin üzerine ev yapmışlar daha ne olsun! Ortaçağda Napoli'de geçen "Kan Kardeşler" adlı bir filmde, fakir bir çocuk, faytondaki zengin kadının kulağından kopardığı küpeyi kanlar içinde bir aracıya verip ekmek alıyordu. Burada ise geçmiş verilip gelecek satın alınmak istenmiş ama olmamış! (Fotoğraflar: Gürcan Arıtürk)
7 Temmuz 2015 Salı
6 Temmuz 2015 Pazartesi
BİZİM KADINLARIMIZ...
Denize yakın köylerde yaşayan ancak suya ayak sokmayan bir bohçacı, Temmuz sıcağında kızgın kumlar üzerinde naylon terlikle üç kuruş kazanmak için güçlükle ilerlerken, Nâzım Hikmet Ran'ın kaleme aldığı "Bizim Kadınlarımız" şiirini anımsatıyor... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç mübarek elleri,
ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
Bizim Kadınlarımız...
4 Temmuz 2015 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

