21 Aralık 2011 Çarşamba

BİR BELGESEL BİR GAZETECİ ÇAY VE SİMİT...

                                                          
                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
          
            Bâb-ı Âli News blog yazarı tarihçi Orhan Koloğlu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ile Beşiktaş Belediyesi’nin birlikte düzenlediği “Bir Belgesel Bir Gazeteci Çay ve Simit” etkinliğine katıldı. 
           Orhan Koloğlu, bu akşam Levent Kültür Merkezi’nde Lübnan’da 1975 yılında başlayan ve yıllarca süren iç savaşta kaçırılan insanların ailelerinin dramını anlatan “Melakı/Meleğin Kokusu” adlı 60 dakikalık belgesel film gösteriminin ardından bir konferans verdi.
           Koloğlu, 1970-71 yıllarında Lübnan’da Basın Ataşesi olarak görev yaptığını hatırlatarak şunları söyledi:
           “1975 yılında başlayan kavganın kökeni nerede bilinmiyor. Yalnız toplumsal olaylar bir birikimin sonucudur. Birden bire bir düğmeye basınca olmuyor. Çıkarı olan ülkeler uzun yıllar misyoner okullarıyla Lübnan’da müthiş çalıştılar. Bir hazırlık sonucu Lübnan’da çatışma başladı.”
          Orhan Koloğlu, Beyrut’un yapısının uluslararası bir yapıyı yansıttığını vurgulayarak, “Bizim Osmanlı dönemindeki Galata-Pera’ya benzer. Orada Hıristiyanların Müslüman ismini alacak kadar bir kaynaşma vardı. Beyrut Osmanlı’yı da bölme merkezlerinden biri olmuştu. Savaş çıkana kadar Beyrut çok lüks bir yerdi. Ortadoğu’nun önemli ticaret merkezlerinden biriydi, birden bire yok edildi. Sıfıra indirildi” şeklinde konuştu.
           Belgesel filmin Arap dünyasının iç karmaşasını acayip bir şekilde yansıttığına işaret eden Koloğlu, Arap dünyasının kendi içindeki bunalımının “birbirini yeme bunalımı” olduğunu vurgulayarak, “Arap toplumu sömürgecilere oyuncak olan bir toplum… Bunu anlamak mümkün değil” dedi.
(S. Boyoğlu)
                                   Koloğlu, konferans sonrası arkadaşı,TGC üyesi Etem Çalışkan'la....

ÇÖPLE YÜKSELEN HAYATLAR!..

                                                   (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

20 Aralık 2011 Salı

GÖP VE TGC GAZETECİLERİN GÖZALTINA ALINMASINI KINADI


            Türkiye’de demokrasinin birinci şartı olan basın özgürlüğünün ve hukukun üstünlüğü ilkesinin ayaklar altına alındığına dikkat çeken Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP), muhalif olan her gazetecinin  “Terör örgütü üyeliği ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek “ iddiasıyla gözaltına alınmasını protesto etti. 
           GÖP ülkede yaratılan korku ikliminden duyduğu kaygıları bir basın açıklamasıyla dile getirdi.Dönem Başkanlığını Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yaptığı GÖP’ün açıklamasında “Son olarak 38 meslektaşımız gözaltına alındı. Gazetecilere yönelik gözaltılar, tutuklamalar ve açılan davalar bu ülkede fikir suçlarını yeniden hortlatmıştır. Türkiye Çin’den sonra en fazla gazetecinin tutuklu olduğu ülke konumundadır” denildi. Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun açıklaması şöyle: 

          ÖZGÜR BASIN SİNDİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR

Türkiye’de özgür basın sindirilmeye çalışılıyor.2010 yılı gazeteciler için basın özgürlüğü açısından karanlık bir yıl oldu. 2011 yılının da 2010’dan daha kötü olduğunu gördük.Cezaevinde 66 gazeteci tutuklu. Gazetecilere yönelik yüzlerce yılı bulan dava ve ölüm tehditleri devam ediyor. Gazetecilerin mesleğini yapabilir hale gelmesi için bu yasalardaki maddelerin değiştirilmesi ve ölüm tehditlerini yapan kişilerin gün ışığına çıkarılması gerekiyor. Bu tehditlerin kaynağının ortaya çıkarılamaması, hükümetin durumdan rahatsızlık duymadığı izlenimi vermekte, basın özgürlüğüne ve gazetecilere yönelik tehditlere seyirci kalındığını düşündürmektedir. Gazetecilere yönelik gözaltılar, tutuklamalar ve açılan davalar bu ülkede fikir suçlarını yeniden hortlatmıştır. 
             
          ARAŞTIRMACI GAZETECİLİĞİN ÖNÜ KESİLİYOR

Gelişmelerin en endişe verici yanı araştırmacı gazetecilerin özgürce görev yapmalarının adeta bir kampanya halinde engellenmeye çalışılmasıdır. Araştırmacı gazeteciliğinin önünün kesilmesi, altında Türkiye’nin de imzasının bulunduğu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin tavsiye kararlarına aykırıdır. Halkın doğru ve yansız haber alma hakkının ve basın özgürlüğünün korunması bu ülkede herkes için gereklidir. Demokrasinin tahammül etme sanatı olduğunu hatırlatıyor, gazetecilere ve halkın gerçeklerini öğrenme hakkına yönelik baskılara artık dur denilmesini istiyoruz. Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını, TMK ve TCK’daki basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan maddelerin değiştirilmesini ve gözaltına alınan, tutuklanan tüm meslektaşlarımızın serbest bırakılmasını talep ediyoruz.Parlamentoyu acil yasa değişiklikleri konusunda duyarlı olmaya ve ivedilikle harekete geçmeye çağırıyoruz.

              TGC'DEN AÇIKLAMA

         Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu da yaptığı açıklamada, düşünceyi ifade özgürlüğüne, halkın doğru ve yansız bilgilenme hakkına yönelik baskıların giderek arttığına dikkat çekti.
         İstanbul ve Ankara’da düzenlenen operasyonlarda yine gazete muhabirlerinin gözaltına alındığı ev ve gazete bürolarına baskınlar yapıldığı hatırlatılan açıklamada şöyle denildi:
        “Türkiye basın özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü açısından çağdaş demokrasilerde rastlanmayan bir korkutma, sindirme dönemine girmiştir. İktidara muhalif gazete ve yazarlara, sosyalist basına ağır baskılar uygulanmaktadır. Sansür ve otosansür gazetecilerin ayrılmaz bir parçası haline getirilmek istenmektedir. İktidar yetkililerinin inkarları cezaevlerinde 60’ı aşkın gazeteci bulunması gerçeğini değiştirmekten uzaktır. TGC olarak iktidar ve muhalefetin salt gazeteciliğin gelişebilmesi için ceza yasası ve terörle mücadele yasasının 6 ve 7 maddelerinin değiştirilmesi yolunda ivedi çaba göstermeye çağırıyoruz. Halkımızın, gazetecilerimizin, bilim insanlarımız ve akademisyenlerimizin çağdaş demokratik bir toplumda yaşamak haklarıdır diye düşünüyoruz. İnsanlar üzerinde sindirme ve korku iklimi yaratmanın ülkenin dirliğine hiçbir yararı olamayacağı açıktır. Baskıların, gözaltına alma furyalarının biran önce sona erdirilmesini istiyor, yanlıştan dönmenin de bir erdem olduğunu hatırlatmak istiyoruz.”

TGC GENEL SEKRETER YARDIMCISI ZAFER ATAY'I ŞAŞIRTAN İLKLER...

                                 
                                                           Birincisi penisilin:

          İlkokul öğrencisiyim. 1949-50 olabilir. 8-10 yaşlarındayım. Olayın geçtiği yer benim doğup büyüdüğüm Antakya. Şehirde bir söylenti, bir haber dolaşmaya başladı: ‘Ekrem Bey’e verem ilacı gelmiş, hem de uçakla buzlar içinde hamal tarafından taşınmış…’
          Ekrem Bey şehrin sevilen gençlerinden biriydi. Verem olduğu için askeriyeden emekli edilmişti. Peki neymiş bu hamalın sırtında taşınan? Bir iğneymiş. Bu iğne yapılınca veremlinin akciğerindeki yara kuruyacakmış. Dilden dile dolaşan haber buydu…
          İlaç gelmiş, hastaya enjekte edilmişti, ama Ekrem Bey kurtarılamamıştı. Yıllar sonra bu ayrıntıları çözdüm. Durum sanırım şuydu; büyük bir ihtimalle Ekrem Bey’e Genelkurmay’daki arkadaşları bir yerden buldukları penisilini yolluyorlar. Penisilin İskenderun’a topçu uçağı ile geliyor. Buz ve hamal niye peki? İlk dönemde özellikle penisilin soğuk zincirde yani buzdolabında saklanıyor. Ve iki parça (tüp) penisilin... Birinde mayi (ilaçlı bir sıvı), bu tüp kırılıp enjeksiyona çekildikten sonra başka bir şişedeki toza zerkediliyor. O toz sulandırılıyor, ondan sonra hastaya enjekte ediliyor. Toz da sıvı da hepsi soğuk ortamda saklanıyor.
          Büyük ihtimal penisilin büyük bir buz kutusu içinde gelmiş. Buz kutusunu da tabii ki bir hamal taşımış. Yani uçakla buzlar içinde gelen şeyin penisilin olduğunu öğrendim. Meğer şehirde kulaktan kulağa söylenen verem ilacı imiş... 
                                                        İkincisi tükenmez kalem:

          Sanırım 1950’lerin başı olabilir. İlkokuldayım. Bir gün kendisi de öğretmen olan annem elinde beyaz plastik bir kalemle geldi; “Zafer bak dedi bu kalem yeni çıkmış. Yazıyorsun yazıyorsun bitmiyor” dedi. Çünkü o günlerde dolmakalemler ceplerde dolaştırılıyordu. Ancak mürekkebi bitince şişeyle satılan mürekkeple doldurmak şart. Tabii bizim gibi ilkokul öğrencilerinde dolmakalem söz konusu olamaz. O sıralar ilkokulda yazı dersi vardı. Kareli defterin karelerine düzgün yazı yazılması zorunlu bir dersti. Bunun için de hepimizin bir mürekkep hokkası ki o günler de dökülmeyen hokkaları var. Ve uçlu kalemi… Uçlu kalem hokkaya batırılır üç beş harften sonra biterdi, tekrar hokkaya batırılırdı..
           O yıllar bir de özellikle sarı matematik defterine yazmak için sabit kalemler vardı. Bunlar silinmez, hafif mora çalan kalemlerdi. Silgi ile silinmesi mümkün değildi. İşte bizim bildiğimiz kalemler; dolmakalem, kurşun kalem, bir de sabit kalemdi. Bir de ilk defa gördüğüm kalem annemin bana gösterdiği kalemdi; onun da tükenmez kalem olduğunu öğrendim. Yıllar sonra üniversite öğrencisi olarak İstanbul’a geldiğimde Sirkeci’de Büyük Postane’nin arkasındaki sokakta bu tükenmez kalemlerin çakmak doldurulur gibi doldurulduğunu da gördüm…

                                                     Üçüncüsü naylon gömlek:

            Yine 1950’ler. O günlerde gömlekler yıkandıktan sonra ütülenir ve yakalarının dik durması için kolalanırdı. Ev hanımları bir gömlekle uzun süre uğraşmak zorunda kalırdı. Kolalanmazsa yaka çabucak kıvrılır, dışa doğru kalkardı. Yaka çok çirkin bir görüntü alırdı. Bizden önce gömlek, kravat takmak zorunlu değildi. Bizim zamanımızda orta okul ve liseye  gömlek, kravatla gidilirdi.
            O günlerde yine rahmetli annem yaşadığımız Antakya’dan İstanbul’a gitti. Ne için gittiğini hatırlamıyorum. Dayımın oğlu ki ben dayımı hatırlamadığım için kendisine ‘Hakkı Dayı’ derdim. Dayım çocuk hastalıkları ihtisasını Paris’te tamamlayarak Türkiye’ye dönmüş ve ihtisas sınavına hazırlanmak için İstanbul’da bir hastanede çalışıyordu. Annemde kendisini ziyaret etmiş. (Annem İstanbul’u çok iyi biliyordu, çünkü İstanbul’da doğup büyümüştü) Annem Antakya’ya döndüğünde “Sana dayının gömleğinden alacağım” dedi ve hemen ardından müthiş açıklamayı yaptı: “Böyle bir gömleği hayatında görmedin. Dayın gömleği yanımda yıkadı astı, çabucak kurudu, hiç ütü-mütü istemeden sırtına geçirdi. Gömleğin ne yakası ne de başka bir yeri buruştu” dedi.
          Tabii en az annem kadar ben de şaşırdım. Ütüsüz kolasız, buruşmayan bir gömlekten bahsediyordu. Sonradan bu gömlekten Türkiye’ye de geldi. Herkes kullandı. Ben de kullanmaya başladım. Gömleğe bir de isim takıldı “Naylon gömlek”.. Uzun süre sağlıklı sağlıksız olup olmadığı tartışıldı. Neticede herkes bu çabucak yıkanan ve kuruyan gömleği giydi.   
(Süleyman Boyoğlu)

ANADOLU'DAN ESİNTİLER...


                                                   (Fotoğraflar: Ali Kılıç)

19 Aralık 2011 Pazartesi

DOĞAN HIZLAN'IN ÇOCUKLUĞU...


(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
                                               
                                                      HİKMET ANDAÇ, DOĞAN HIZLAN'IN
                                                          ÇOCUKLUĞUNU ANLATTI:

         Hayat Mecmuası’nın patronlarından Kemal Erhan’ın sahibi olduğu Bateş Yayınevi’nde ansiklopedi hazırlıyordum. O zaman Cumhuriyet gazetesinde çalışan Yener Süsoy bir gün odama geldi. “Hikmet Abi, Cumhuriyet ‘Yumruk’ adında günlük yayınlanacak bir romanın tefrikasına başlıyor. Günlük tefrikasına her gün bir tek resim yapar mısın’ dedi. Yani her tefrikaya bir resim… Ben de Cumhuriyet gazetesine giderek, günlük yayınlanacak tefrikanın fotokopilerini aldım. Ve evde 4-5 günlük resim yaptım.
         Yazı işlerine teslim ederken, arkadan bir ses “Ya bu resimler çok güzel. Bu resimleri kim yapıyor” dedi. Geri döndüm baktım Doğan Hızlan. Sonra konuşmaya başladık. “Doğan Bey ben sizin çocukluğunuzu biliyordum. Siz Samatya’daki Deniz Kulübü’nün önüne gelir yaz boyu kulübün önlerinde bulunan banklardan birisine oturuyordunuz. İki teyzeniz ya da halanızda yanınızda olurdu. Siz aralarında devamlı kuruyemiş yiyordunuz” dedim. Böyle söyleyince Doğan Hızlan “Vay! Benim çocukluğumu bilen biri çıktı” dedi. Biraz daha konuştuk. Bu arada resim çizmeye de Yumruk romanı bitinceye kadar devam ettim.
(Süleyman Boyoğlu)

MEDYA ŞEHİTLERİNİN VERDİĞİ MESAJ...


                                           TGC GAZETECİLER SOSYAL DAYANIŞMA
                                           VAKFI BAŞKANI SELAMİ TURGUT GENÇ:

        Medyadan pırıl pırıl iki meslektaşımızın genç yaşta Van’daki depremde yaşamlarını yitirmeleri bütün Türkiye’yi derinden üzmesine rağmen bizlere de bir mesaj verdi.
        Bu mesajı TGC Gazeteciler Sosyal Dayanışma Vakfı olarak biz aldık. Gazeteciliğin, yani muhabirlik mesleğinin bir “ömür törpüsü”, olarak yıpratıcı ve son derece çileli yanı, bir defa daha karşımıza çıktı.
        Her gün gazete okuyucuları, haberlerle dolu o sayfaların ne zorluklarla oluştuğunu pek fark edemezler. İşte, o haberlerin hazırlanması bazen en değerli olan insan hayatına bile Van depreminde olduğu gibi mal olur.
        Biz, bu mesleğin, bu kadar trajik tarafını, dramını bildiğimiz için görevlerinde hayatlarını hiçe sayan Basın Şehitlerimize Vakıf olarak neler yapabiliriz, nasıl acılarını hafifletebiliriz diye derin düşünceler içindeyiz. Ama, derin bir gerçekle de yüz yüzeyiz.
        Meslektaşlarımızın kendi Vakıflarına bakış açıları istediğimiz ve umduğumuz seviyede olmadığı için, maddi olanaklarımızı artıramıyoruz. Kendi aramızda dayanışma duygusunu geliştirerek güçlenebilirsek ilk alacağımız karar Basın Şehitlerimizin ailelerini ve çocuklarının üzüntülerini nispeten hafifletecek bir gelire bağlamak olacaktır. Onların ailesini ve çocuklarını hiçbir teşekkülün şefkatine ve merhametine bırakmak istemiyoruz.
         Bizim kendi insanımıza kendimizin sahip çıkması en önemli kuralımızdır. Vakfımızı meslektaşlarımızdan başka kim güçlendirebilir, kim koruyabilir?
         Toplumumuzda, medyanın görünmeyen yüzündeki bu “haberci kahraman”ların mesleklerine hayranlık duyan insanlar pek çoktur.
          Bunların da bu olaylardan bizim aldığımız mesajı almalarını bekliyoruz.


ATEŞ NESİN

                                                            
                                                                Haftada Bir 
                                                                    NaNİK   
                                                            ------------------
                                                            Demeyin be...
                                                            Yoksulluk öldürüyormuş
                                                            Varsıllık  yoksa kazık mı diktiriyor ?
                                                                          ***
                                                            Yatıp kalkıp şükretsin
                                                            Bir üniversite öğrencisi yazdığı duvar
                                                            yazısı için 4 ay yatmış
                                                            Ya bir de diğerleri gibi; yazdığı gazete
                                                            yazısı için,  yıllarca hücrede çürüseydi
                                                            daha mı iyiydi?

18 Aralık 2011 Pazar

BEŞİKTAŞ'TAN ÜSKÜDAR'A GİDER İKEN...
















                                              (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

16 Aralık 2011 Cuma

KÖY DÜĞÜNÜ BÖYLE OLUR...



   Köy Düğünü... Yer Erzincan, yıl 1983...
                                                     (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

14 Aralık 2011 Çarşamba

BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARI ANLATIYOR...



                                                    (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu) 
                        
                                                       TANCAN BALTALI:                                        
       1973-74 yıllarında Tercüman gazetesinde çalışırken Kenan Akın’la Uganda’ya gittik. Suudi Arabistan’dan vize aldık. Çünkü Uganda’nın o zaman da şimdi de Türkiye’de konsoloslukları yoktu. Uganda’ya uçakla Kahire üzerinden gittik. Darbeyle iktidara gelen Uganda Devlet Başkanı İdi Amin’le röportaj yapmak istedik. Fakat İdi Amin’e ulaşamıyorduk, ulaşmak çok zordu.
       Orada Suudi Arabistan’ın Uganda’daki büyükelçisiyle tanıştık. Tanıştıran da Uganda’daki müftü oldu. Adam bize çok yardımcı oldu. Sonra müftü Uganda’nın Basın Yayın Genel Müdürlüğü ile kontak kurdu, gittik. Batı basınında İdi Amin hakkında abuk sabuk şeyler çıkıyordu. 15 gün kaldık. Müftü bizi Basın Yayın Genel Müdürü’yle buluşturdu. Basın Yayın Genel Müdürü bizden çekiniyordu. Çünkü bizim niyetimizi bilmiyor. İki tane Türk gazetecisi gelmiş haber yapmak istiyor. Adamcağız “Bakın dedi eğer ters bir yazı çıkarsa beni timsahlara atar” dedi. Adamı ikna edemedik, sonra müftü bize kefil oldu. Ardından Suudi Arabistan büyükelçisi kefil oldu. Sonra bizi Uganda’nın milli parkına gönderdiler, üç gün orada misafir ettiler. 
         Üç gün sonra Entebbe’ye gittik, İdi Amin bizi kabul etti. Görüştük. Dev gibi bir adamdı. Oturduğu masayı kaplıyordu. Korkmadık, ama heyecanlandık. Uganda’da o zaman Türkiye’yi kimse bilmiyordu. Biz “Müslüman’ız ” diye bizi kabul etti, yoksa kabul etmezdi. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen basın yayın genel müdürünün “Beni timsahlara atar” sözünü hiç unutamıyorum. (Süleyman Boyoğlu)

    Hikmet Andaç'ın Tancan Baltalı ve Kenan Akın'ın Uganda'ya gittikleri yıllarda SES
   dergisi için çizdiği İdi Amin karikatürü...

"VATANSIZ GAZETECİ"NİN İKİNCİ CİLDİ ÇIKTI...


         Gazeteci-yazar Doğan Özgüden'in kaleme aldığı "Vatansız Gazeteci"nin ikinci cildi Belge Yayınları'ndan çıktı. Doğan Özgüden, şöyle diyor:
        "Bu ikinci cildi yazarken Avrupa'daki en yaşlı siyasal sürgünümüz sevgili Fahrettin Petek 2011 yılı başında Paris'te, komünarların yattığı Père Lachaise Mezarlığı'nda son yolculuğuna uğurlandı. 12 Eylül sonrası sürgünleri Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya gibi…
       Onları ve onlar gibi siyasal sürgündeyken de savaşan ve arkalarında eserler bırakanları düşünüyorum.
       Dahası, Osmanlı'nın ve Türk Devleti'nin yerinden yurdundan ettiği çesitli kökenlerden ve inançlardan yüzbinleri…
       Sürgün yaşamımızda hep beraber olduğumuz, acıları ve sevinçleri birlikte paylaştığımız Kürt, Ermeni, Asuri-Keldani, Grek dostlarımızı...
      Ve en üretken yaşlarında Avrupa sermayesine satılarak yurdundan kopartılan Türk isçileri, Türk köylüleri.
       Onların acı vatan Avrupa'da doğmuş, büyümüş çocukları, torunları.
Afganistanlı, Arnavut, Angolalı, Azeri, Berber, Bolivyalı, Bosnalı, Brezilyalı, Bulgar, Burundili, Cezayirli, Faslı, Ganalı, Gineli, Hırvat, İranlı, Kamboçyalı, Kolombiyalı, Kongolu, Meksikalı, Nepalli, Pakistanlı, Perulu, Ruandalı, Rus, Sırp, Somalili, Sudanlı, Suriyeli, Tibetli, Tunuslu, Uruguaylı kardeşlerim.
       Sizler, Nazım'ın büyük insanlığının çocukları…
40 yıllık sürgün tek başına zor, acılı.
      Ama sürgün sizlerle güzel, sizlerle umut dolu…"


13 Aralık 2011 Salı

GAZETECİ ORHAN KOLOĞLU'NU ŞAŞIRTAN KÖYLER...

                                                           Fotoğraf: Ali KILIÇ
        
          Kastamonu Rotary Kulübü'nün düzenlediği “Engelliler Liderlik Konferansı” için iki hafta önce bu ile gittim. Dönüş yolunda arkadaşım İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Suat Gezgin, “Sana Yörük köyünü göstereyim” dedi. Merak ediyordum, çok da mutlu oldum. Çünkü köyün ortasında rahmetli olan sanatçımız Leyla Gencer’in bir büstü ile karşılaştım. Şaşırdım… Çünkü sanata uzun yıllar hizmet veren ve dünya çapında bir sanatçımız olan Leyla Gencer’e gösterilen vefa beni duygulandırdı.
        Büstte sanatçının yaşam öyküsü kayıtlıydı. Yanına konulmuş olan bir direk üzerindeki levhalarda da Leyla Gencer’in Newyork, Paris, Londra’ya ne kadar uzak olduğu yazılıydı. Ama büstün arkasında ve civarındaki evleri ise harabe görünümündeydi. Merak edip sordum ‘Köyde kaç tane ev var” diye… 138 hane imiş. İçinde yaşanılanlar ise sadece 40… Meğer bu köy Leyla Gencer’in ailesinin köyü imiş… Çok şaşırdım.
        Şaşkınlığım burada bitmedi. Daha sonra Daday ilçesine bağlı Sarıçam köyünde harabe haldeki başka bir eve götürdüler. Bu kez şaşkınlığın yerini öfke aldı. Öfkelenmeme neden de o evin Türkiye’de yıllarca başbakanlık yapmış Bülent Ecevit’in doğduğu ev olmasıydı. Evin alt katının ahır olarak kullanılması ise öfkemin kabarmasına sebep oldu.
       Bu duruma çok üzüldüm çünkü Ecevit’in başbakanlığı döneminde uzun yıllar yanında bulunmuş, Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü yapmış biriydim. Bir gazeteci olarak da uzun yıllar takip etmiştim. Hatta onun yanında bulunduğum için “Komünist” damgası yiyerek sürüm sürüm süründürülmüş, Libya’ya kapağı zor atmıştım…

                     KATKI İÇİN TEŞEKKÜR...

          Safranbolu'nun minik bir modeli olan Yörük Köyü, 1997'de koruma altına alınıp turizme açıldı. Her tarafı kültür varlığı olarak tescillenen eserlerle dolu bir yer.
         Köyde en eskisi 450 yıllık 93 Safranbolu konağı, 300 yıllık bir çamaşırhane var. Burası, özellikle ilk ve sonbahar aylarında hareketleniyor. Yörük Köyü'nde hep uzaktan gördüğümüz Safranbolu evlerinin içini gezmek, köyün 750 yıllık tarihini ve yörüklerin yaşam tarzını yakından tanımak mümkün. www.tintintur.com

12 Aralık 2011 Pazartesi

BİR KAPAK DA BÂB-I ÂLİ'NİN BOYACISINDAN...





                               Engellilere destek amacıyla başlatılan "Bir Kapak Bin Özgürlük"
                               kampanyasına Bâb-ı Âli'nin ayakkabı boyacısı Mehmet Amca da
                               destek veriyor.
                                                  (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

ATEŞ NESİN


                                                      HAFTADA BİR
                                                          NaNİK

                                                      Temel atma
                                                      Türban ilköğretime inmiş
                                                      Eee n'apalım, ağaç yaşken eğilir!
                                                      ***
                                                      Orantısız vücutlar
                                                      Meclis Başkanı Cemil Çiçek, "Vücut ölçülerimize uygun
                                                      yeni bir anayasa yapmalıyız" demiş
                                                      Kambur, topal, çolak, sağır ve körlere uygun
                                                      anayasa nasıl olacaksa!

9 Aralık 2011 Cuma

USTA KARİKATÜRCÜLER ARASINDA BİR GÜN…

Süleyman BOYOĞLU
(TGC Basın Senatosu Sekreteri-TGC Gazetecilik
 Başarı Ödülleri Ön Seçici Kurul Koordinatörü)

        Karikatürcüler Derneği önceki başkanlarından Raşit Yakalı üstadımız, 8 Aralık Perşembe günü saat 13.00-17.00 saatleri arası beni Tepebaşı’ndaki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Karikatür ve Mizah Merkezi’ne yani Karikatürcüler Derneği Lokali’ne çay içmeye-simit yemeğe davet etti.
        Öğlene kadar Cemiyet’teki çalışmalarımı bitirdim. Öğlen saat 12.00’yi biraz geçe Cağaloğlu’ndan yürüyerek Tünel’e gittim. Tünel çıkışında daha önce meslektaşımız olan şimdi ise bir lisede “Gazetecilik” dersi veren Sema Kahraman’la karşılaştım. Sema’ya İstiklal Caddesi’nden Taksim’deki tramvay durağına yürüyeceğimi, orada Raşit Yakalı ile buluşacağımı söyledim. “Vaktin varsa ve de yürümek istersen birlikte gidelim” dedim. Sema da “Aa çok iyi olur. Ne tesadüf benim de üniversitede mastır konum karikatür tarihi” dedi. O zaman birlikte tramvay durağına gidelim, oradan Raşit Yakalı ile buluşur, Karikatürcüler Lokali’ne gideriz” dedim. Sema sevinçle “harika” dedi.
       Raşit Bey, her zaman dakik bir insandır. Buluşma yerine bizden önce gelmişti. Sema ile tanışmıyorlardı, tanıştırdım. Otobüsle mi gitsek, yürüsek mi diye kısa bir ikilem yaşadık. Sonra yine İstiklal Caddesi’nden yürümeye karar verdik. Raşit Yakalı’ya simit alalım mı yoksa almışlar mıdır diye sordum. Raşit Yakalı “Erdoğan Bozok Bey’i bir arayayım, almamışsa biz alırız” dedi. Erdoğan Bozok’u aradı, ulaşamadı. Raşit Yakalı “ne olur ne olmaz” diyerek, gazetecilerin çay içerken olmazsa olmazı olan simitlerden birkaç tane aldı. Yolda yürürken Sema ile Raşit Yakalı’nın fotoğrafını çektim. Çekerken de “Bu fotoğrafı Yenge Hanım’a ileteceğim. Fotoğraf altına da Raşit Bey ve bayan arkadaşı diyeceğim” diye espri yaptım.
              Keyifli bir yürüyüşten sonra Karikatürcüler Lokali’ne vardık. Lokal Kasımpaşa Stadyumu’nun üst tarafındaydı. Tepebaşı’ndaki TRT binasının da karşı yakasındaydı. Lokalin yöneticisi karikatürist Erdoğan Bozok, Yurdagün Göker, Ruhi İdacıtürk bizi bir ev sahibi sıcaklığı ile karşıladı. Bir müddet sonra da “bol ödüllü” karikatürist Ahmet Öztürklevent geldi. Simit ve çatalları Raşit Bey almıştı. Ruhi İdacıtürk de eşinin yaptığı kekleri orta yere koydu. Çok geçmedi Erdoğan Bozok da kendi elleriyle demlediği çayları ince belli bardaklar içinde bizlere sundu. Peş peşe çaylar içildi, simitler yenildi. Ardından da koyu muhabbet başladı.
        Ruhi İdacıtürk, dijital teknoloji olan “Tablet Çizim” konusunda bizlere bilgi verdi. İdacıtürk, şöyle dedi:
        “Tablet bilgisayara bağlı olarak kullanılıyor. Yani bilgisayar ekranı kullanılıyor. Fare yerine de özel bir kalemle çalışıyoruz. Tabletle daha net sonuç alınıyor, ama Türkiye’de henüz çok yaygın değil. Artık karikatür resme, resim karikatüre yaklaştı.”
         Karikatürcüler Lokali’nin muhteşem bir manzarası vardı. Kasımpaşa Stadı hemen önümüzde yemyeşil, biraz uzağa bakınca “Altınboynuz” bizi büyüledi. Lokali çok beğendiğimi Erdoğan Bozok Bey’e söylediğimde, “Evet, ferah bir yer. Herhangi bir sıkıntımız yok, ama yeni merkezimizi henüz duyuramadık” diye yanıt verdi.
          Bozok,  mizah merkezinin İstanbul’un göbeğinde bir yer olduğunu belirterek, çevre okullardan büyük ilgi gördüğünü ifade etti. Bozok, üç sergi salonuna sahip merkezi galeri olarak kullandıklarını ve önümüzdeki günlerde değişik etkinlikler gerçekleştireceklerini belirtti.
         Bozok merkezde ustalara saygının bir ifadesi olarak “Cemal Nadir Caddesi” bulunduğunu da anlatarak, şunları kaydetti:
         “ Nasreddin Hoca, İncili Çavuş fıkraları, Karagöz, Orta Oyunu gibi zengin halk mizahımızdan beslenen Türk karikatürünün basınımızda yer alması 1870’lere dayanır. 40 bine yakın orijinal karikatürün bulunduğu merkezimizde 1870’te başlayıp günümüze doğru gelen ‘Başlangıçtan Günümüze Türk Karikatürü Sergisi’  var. ‘Kütüphane ve Arşiv Bölümü’müz var. Ve araştırmacıların hiçbir yerde bulamayacağı bilgi-belge ve yayınlar var. Karikatürcülerin ve ailelerinin müzeye bağışladığı kitaplardan oluşan bir kütüpahemiz de var.”
         Daha sonra hep birlikte merkezi gezdik. Merkezin kütüphanesinde Nehar Tüblek, Ferruh Doğan ve Semih Balcıoğlu başta olmak üzere rahmetli olmuş üstadların adlarının yazılı olduğu bölümleri gezdik.
                                                          İBB Kültür Merkezi Sorumlusu Ayten Türkü bilgi verirken
          Bolca fotoğraf çektikten sonra Karikatürcüler Derneği Lokali’nden hep birlikte ayrıldık. Yürüyerek İstiklal Caddesi’ne çıktık. Galatasaray Lisesi önünde Erdoğan Bozok ve Ruhi İdacıtürk’le vedalaştık. Ahmet Öztürklevent’e ve Yurdagün Göker’e daha önce lokalde veda etmiştik. Eşimle burada buluşacaktım, eşimle buluştum. Raşit Bey’le birlikte Taksim Meydanı’na çıktık, Raşit Bey’le de burada vedalaştık…
          Bâb-ı Âli’den uzak yarım günüm işte böyle geçti…

GAZETECİLİK BAŞARI ÖDÜLLERİ...

       
       Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) tarafından 1959 yılından bu yana düzenlenen "Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri"ne başvurular başladı. Gazetecilerin 15 Aralık 2010-15 Aralık 2011 (dahil) tarihleri arasında yayınlanan ödüle aday eserleriyle en geç 6 Ocak 2012 Cuma günü Saat 17.00’ye kadar  TGC Genel Sekreterliği'ne iletmeleri gerekiyor.
       Başvurularda aranan şartlar şöyle:

       Adayın kısa özgeçmişi ve vesikalık bir fotoğrafı ile birlikte;
      - Basın için 7 adet bir asıl 6 fotokopi,
      - Radyo için 7 adet CD-DVD formatında ses kaydı,
      - Televizyon için 7 adet CD ya da DVD formatında   görüntü,
      -İnternet katılımcıları için haber sitesinin bir günlük yayınının disket ya da CD olarak ulaştırılması, ayrıca  yazıcıdan alınan 7 kopyasının eklenmesi zorunludur. 
     Radyo ve Televizyon  dallarında yayının gün ve saatini belirten yayın yetkilisi yazısı eklenmiş olmalıdır.
     Ayrıntılı bilgi TGC merkezinde ve www.tgc.org.tr internet adresinden alınabilir.
    Türkocağı Cad. No.1
    Cağaloğlu-İstanbul
    Tel: 02125138300
    Fax: 02125268046

    E-Posta: tgc@tgc.org.tr
    Web: www.tgc.org.tr

SEDAT SİMAVİ ÖDÜLLERİ...

         Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) 2011 Sedat Simavi Ödülleri’ne değer görülen sanatçı, gazeteci, yazın, spor ve bilim insanlarına verilecek ödüller açıklandı. TGC’nin kurucu başkanı Sedat Simavi adına 35 yıldan bu yana sürdürülen ödüller; gazetecilik, radyo, televizyon, edebiyat, sosyal bilimler, fen bilimleri, sağlık bilimleri, görsel sanatlar ve spor alanlarında veriliyor. Ödüller 22 Aralık Perşembe günü saat 19.00’da, The Marmara Taksim Oteli’nde düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.
        Ödülleri bu yıl kazananlar ve eserleri şöyle:

GAZETECİLİK ÖDÜLÜ:
Enis YILDIRIM
Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan “Seçimlere Doğru ‘Koşar Adım’ İhale” başlıklı haberiyle.

Seçici Kurul ayrıca,
Mediha OLGUN’u Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Kadının Şiddetle İmtihanı” başlıklı yazı dizisi nedeniyle övgüye değer gördü.

RADYO ÖDÜLÜ:
Gaye Nadide ÇAĞLAYAN - Defne KAYHAN - İdil AKÇIL
TRT Radyo 3’te yayınlanan “Arkadaşım Müzik (6 bölüm)” adlı radyo programıyla.

Seçici Kurul ayrıca,
Aybeniz Ece UÇAN ‘ı TRT Radyo 3’te yayınlanan “Göç Şarkıları” adlı radyo programı nedeniyle övgüye değer gördü.

TELEVİZYON ÖDÜLÜ:
Mete ÇUBUKÇU – Mesut SERT
NTV’ de yayınlanan “Mısır’da İsyan Ateşi” adlı haber programıyla.
           
Seçici Kurul ayrıca,
Sevinç YEŞİLTAŞ’ ı TRT Haber kanalında yayınlanan  “Dostluğu Hatırlamak” adlı
belgesel programı nedeniyle övgüye değer gördü.

EDEBİYAT ÖDÜLÜ:
Burhan SÖNMEZ
“Masumlar” adlı romanıyla.

SOSYAL BİLİMLER ÖDÜLÜ:
Prof. Dr. Bilsay KURUÇ
“Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye” adlı eseriyle.
    
Seçici Kurul ayrıca,
M. Şinasi ACAR’ı “Osmanlı’da Günlük Yaşam Nesneleri” adlı eseri nedeniyle övgüye değer gördü.

FEN BİLİMLERİ ÖDÜLÜ:
Doç. Dr. Müfit SEZER “Devirsel P-Grupları İçin Açık Ayrıştıran Değişmezler” adlı eseriyle.

SAĞLIK BİLİMLERİ ÖDÜLÜ:
Prof. Dr. Ayşe Nurten AKARSU
“İleri Mikroftalmi ve Ciddi Yüz Yanıklarına Yol Açan ALX1 Bozukluğu: Otozomal-Resesif ALX ile İlişkili Frontonasal Displazi Spektrumu”  adlı çalışmasıyla.

GÖRSEL SANATLAR ÖDÜLÜ:
İnci EVİNER
“Galeri Nev ve Paris Modern Sanatlar Müzesi ‘Kırık Manifestolar’ Sergisi” ile.

SPOR ÖDÜLÜ:
Yıldız Kız Voleybol Milli Takımı
“Dünya ve Avrupa Voleybol Şampiyonu” olması nedeniyle.

Seçici Kurul ayrıca,
Ediz YILDIRIMER’ i “Avrupa Gençler Yüzme (800 metre) Şampiyonu” olması
nedeniyle övgüye değer gördü.

HİKMET ANDAÇ İLE MİNİ BİR RÖPORTAJ

Babııalı çınarlarından eski Hayat mecmuasının yayın yönetmeni ressam,karikatürist Hikmet Andaç abimiz bu günlerde 85.yaş günü nedeniyle bir sergi hazırlığı içinde. Onunla karikatür üzerine yaptığım mini bir röportaj.Sergi gününü ve yerini ayrıca duyuracağım.Raşit Yakali
Tıklayınız...
http://www.facebook.com/rasityakali?ref=tn_tnmn#!/video/video.php?v=2682767235642

 

7 Aralık 2011 Çarşamba