Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ölümünün 5. yıldönümünde gazeteci Hrant Dink ile ilgili bir mesaj yayınlayarak "yargılama süreci bitmemiştir ama davanın henüz sonuçlanmamış olması, vicdanlardaki sızıyı azaltmaya yetmeyecektir." dedi.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin açıklaması şöyle:
"Değerli meslektaşımız Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i aramızdan alınışının 5.yıldönümünde bir kez daha özlemle anıyoruz.
Hrant Dink’e düzenlenen suikastı tüm yönleri ile açığa çıkarması ve tetikçinin arkasındaki güçleri de belirleyerek sonuca ulaşması beklenen dava süreci kısa bir süre önce sonuçlanmasına karşın, kafalardaki sorular yanıtsız kalmıştır.
Yargılama süreci henüz bitmemiştir, ama durum vicdanlardaki sızıyı azaltacak bir düzeyde olmamıştır. Yargılamayı yapan hakimin bile sonuçtan tatmin olmadığını belirttiği dava ile ilgili eksikliklerin bundan sonraki süreçte giderilmesini bekliyoruz.
Kamu vicdanı, ancak adil bir yargılama ile bu cinayetin ardındaki gerçek suçluların ortaya çıkmasıyla rahatlayacaktır."
YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
19 Ocak 2012 Perşembe
18 Ocak 2012 Çarşamba
AYDIN DÖRTER ANLATIYOR...
Rahmetli Sabahattin Can'la çok samimiydik. Hemen hemen her gün beraberdik. Her öğlen Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nden (TGC) çıkıp Basın İlân Kurumu'na yemeğe giderdik. Bir gün Basın İlân Kurumu’nda öğle yemeğini yiyip çıktıktan sonra Cemiyet'e dönerken, karşıdan (Çemberlitaş tarafından, Yapı Kredi Bankası’nın önünde) bize doğru turist kılığında bir adam geliyordu. Adamın üzerinde kısa bir pantolon vardı. Pantolonun püskülleri sarkıktı… Başında kovboy şapkası… Üzerinde puanlı bir gömlek… Gömleğin kollarında da püsküller sarkıyordu.
Adamın kılık kıyafeti dikkatimizi çekti. Sabahattin Can bana döndü “Aydın şu gelen hıyara bak! Beş kuruşsuz Türkiye’ye geliyorlar, böyle dolanıyorlar. Kılıksız kıyafetsiz meymenetsiz bir adam!” dedi. Meğerse adam turist değilmiş, Türk’müş. Bizim söylediklerimiz duyunca, “Ulan deyyuslar… O nasıl konuşma, bana nasıl böyle söylersiniz” diye bir çıkıştı. Ne söyleyeceğimizi şaşırdık. İki metre boyunda dev gibi bir adamdı. Sabahattin de iri yarıydı, ama adamla başa çıkmamız mümkün değildi. Üzerimize yürüdü… Üzerimize yürüyünce geri dönüp kaçmaya başladık. O peşimizden biz önden Basın İlan Kurumu’na kadar bizi kovaladı. Kaçarken ayaklarımız kıçımıza vuruyordu. Nasıl kaçmayalım, öküz gibi bir adamdı. O hırsla bizi yakalasa mahvederdi… O günü iyi kurtardık...
(Süleyman Boyoğlu)
16 Ocak 2012 Pazartesi
85. YAŞ RESİM SERGİSİ...
Hayat Mecmuası eski yazı işleri müdürü ressam Hikmet Andaç'ın "85. Realist Empresyonist Resim Sergisi" Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Basın Müzesi'nde bugün açıldı. Serginin açılışını TGC Başkanı Orhan Erinç yaptı. (Fotoğraflar: Ali KILIÇ)
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
NÂZIM HİKMET ANILDI
Şair Nâzım Hikmet 110. doğum gününde Kadıköy Belediyesi tarafından Caddebostan Kültür Merkezi'nde anıldı. Anma töreninde şairin Tanburi Cemil Efendi'nin besteleri eşliğinde Kuvayı Milliye Destanı ile şiirleri okundu.
Anma etkinliğine şairin yeğeni Nâzım Yaltırım da katıldı.
(Fotoğraf: Ali Kılıç)
ATEŞ NESİN...
HAFTADA BİR
NaNİK
Farkımız
İngiltere'de 6 haftalık ölü bebeğin beynini
çalmışlar
Vay vicdansızlar vay...
Biz hiç olmazsa yaşarken sadece yıkıyoruz!..
***
Atın içeri
Tutuklu sanık Tümamiral Haydar Mücahit
Şişlioğlu,
"Bizi sırtımızdan vurdular" demiş
Yani şimdi sen yüce Türk adaletinin kanunlarını
uygulayanlara kalleş mi demek istiyorsun?
15 Ocak 2012 Pazar
EKMEK MÜCADELESİNDE HÜSRANA UĞRAMAK...
İstanbul'da kar yağışının ardından bugün hava günlük güneşlik oldu. Sarıyer'de bu durumu fırsat bilen balıkçılar, "rasgele" deyip ağlarını Boğaz'ın soğuk sularını saldılar.
Balıkçılar, bir müddet sonra dolduğunu sandıkları ağlarını ağır ağır teknelerine çekerlerken, umdukları gibi balık çıkmadı. Martılar da ağlardan kısmetlerine düşecekler için boşuna kanat çırptılar...
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
13 Ocak 2012 Cuma
GÖP: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ENGELLEYEN YASA MADDELERİ KALDIRILSIN...
93 gazetecilik meslek örgütünün oluşturduğu Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) yargılanan gazetecilerin davalarını izlemeyi sürdürüyor. GÖP temsilcileri bugün de 2. Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu olan gazeteci Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan’ın duruşmalarını izliyor.
Duruşma öncesinde GÖP Dönem Başkanı Orhan Erinç adına bir açıklama yapan TGC Yönetim Kurulu Üyesi Gülseren Ergezer Güver, “İleri demokrasiden söz edilen Türkiye’de basın ağır baskı altında. 67 gazeteci tutuklu, binlercesi hakkında soruşturma var, Balbay 1044 gündür, Özkan ise 4 yıldır tutuklu. Gazeteciler ya özgürlükleri ellerinden alınarak ya da işsiz bırakılarak susturuluyor. TBMM artık basın özgürlüğünü engelleyen yasa maddelerini düzeltmelidir” dedi.
Gülseren Ergezer Güver tarafından okunan GÖP açıklamasında şu görüşlere yer verildi:
“Türkiye basın özgürlüğü açısından ülkeler sıralamasında son sıralarda yer alıyor. Bu tablonun nedeni, başta Terörle Mücadele Yasası ve Ceza Yasası olmak üzere basın, düşünce ve ifade özgürlüğünü engelleyen bazı yasa maddeleridir. 1982 Anayasası’nda 70’e yakın maddede değişiklik yapılmış ama bu değişikliklerde ifade, basın ve vicdan özgürlüğü konuları yer almamıştır.
Sonuçta bugün 67 gazeteci cezaevindedir. Hapis cezası istemiyle yargılanan gazeteci sayısı 100’ü geçmiştir. Binlerce meslektaşımız, hakkında dava açıldığı için soruşturma ve dava baskısı altındadır. Yargılanan gazeteciler yazdıkları yazılar, yaptıkları haberler, yayınladıkları fotoğraflar, telefon görüşmeleri ya da telefon rehberlerindeki numaralarla ilgili sorgulandıkları halde 'terörist' olmakla suçlanmaktadır. Oysa gazeteci terörist değildir. Gazetecilerin susturulması sadece basın özgürlüğünün engellenmesi değil, halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkının engellenmesidir.
Özgür basının olmadığı bir ülkede özgür bir toplumdan, ileri demokrasiden söz edilemez.Çok sayıda yayın organının toplatılması, kapatılması, karikatür ve mizah dergilerinin poşete koyulması, internet sitelerine erişimin engellenmesi, radyo ve televizyon kuruluşlarına çeşitli yaptırımlar uygulanması, gazetecilerin iş güvencesinden yoksun bırakılması basının önündeki ciddi sorunlardandır. GÖP olarak TBMM’ye çağrımız şudur: Biz artık gazetecilik faaliyetinin suç sayılmadığı bir ülkede yaşamak istiyoruz. Bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılsın. Gazeteciler tutuksuz yargılansın, aylardır, yıllardır ellerinden alınan özgürlükleri geri verilsin. Editoryal bağımsızlığı ortadan kaldıran, basını oto sansüre yönelten baskılar kaldırılsın. Olağanüstü dönemlerin ürünü olan Özel Yetkili Mahkemeler kaldırılsın."
12 Ocak 2012 Perşembe
ÖLMEK ÜZERE OLAN BİR MESLEK ÜZERİNE...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Gürcan ARITÜRK
Başlığı Haluk Şahin'in Say Yayınları'ndan çıkan "Can Çekişen Bir Meslek Üzerine (Son Notlar)" kitabından bana göre "düzelterek" aldım. Aynı kapıya çıksa da "can çekişen" yerine "ölmek üzere" demek bana daha çarpıcı ve ürkütücü, dolayısıyla uyarıcı geldi. Zaten kitabın iki yerinde "Bu meslek ölmüş" alt başlığı var. Hatta öldürülmek üzere olan bir meslek de denilebilir. İçten ve dıştan öldürülen bir meslek demek lâzım…Her şeyi açık açık yazan Haluk Şahin, kitabın bir yerinde (sayfa 73) "Radikalden ayrıldıktan sonra.." dememeliydi. Keşke kitabın çoğu yerinde olduğu gibi burada da net olsaydı: Radikal gazetesinden kovulduğunu-atıldığını ayrıldıya çevirmeseydi. Bir keşke de: "Keşke bu kitabı daha önce yazsaydı."
Hocamızın üslubu yumuşak olabilir ama basın dünyasının -Haluk hocanın deyimiyle konvansiyonel medyanın-içinde bulunduğu ortam hem yeni teknolojik gelişmelerle hem de demokrasinin çoğunluğun dediği olarak görülmesi yüzünden sert. Gazetecilik zorda, komada, uzatmaları oynuyor!
Gerçi Haluk Şahin kitapta iki kişiye karşı oldukça sert: Radikal'den "ayrılmasına" neden olan Eyüp Can ve reklamlara çıkarak "gazetecilikten kazandığı prestiji satan" Cüneyt Özdemir, Haluk Hoca'dan kendi yazı ve yanıtlarıyla bile hak ettikleri karşılığı alıyorlar. Haluk hoca bu kitabı "Radikal'den ayrılmadan önce" yazsaydı, hiç olmazsa basın dışına itilmesini bu kitaba bağlardık!
Her neyse Haluk Şahin, basının içinde bulunduğu bunalımı çok güzel gözler önüne sermiş bu kitabıyla. Gazetecilerin inkâr edemeyecekleri gerçekleri, bir doktorun ölmek üzere olan hastaya verdiği "hastalığın seyir defteri" gibi…
Kitapta bir de manifesto var, özgür gazeteciliğin manifestosu. Viyana'da Uluslararası Basın Enstitüsü'nün 60. kuruluş yıldönümünde Dünya Basın Özgürlüğü Kahramanları ödüllerinin -alanlardan biri de Nedim Şener- verildiği toplantıda Sir Herold Evans'ın yaptığı konuşma. Haluk Şahin bu etkileyici konuşmanın tamamını çevirerek kitabına koymuş. Ben bu konuşmanın önemli bölümlerini uyarlayarak aktaracağım size. Neden uyarlayacağım derseniz, Evans'ın sözünü ettiği yabancı gazetecileri herkes tanımayabilir ama bizim basın kahramanlarımız ve şehitlerimizi anmak için, derim. Kısacası Rıfat Ilgaz'ın dediği gibi "Yerel olmadan Evrensel Olunmaz" diye.
-Ne zaman bir gazeteci olgulara saptırırsa, haberi kendi önyargılarına uydurursa "hakikatin leke düşmemiş çehresinin" bozulmasına neden olursa Hasan Tahsin'e ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir muhabir bölgesel nefret kışkırtıcılığı yaparsa Abdi İpekçi'nin mirasına leke düşürmüş olur.
-Ne zaman bir gazeteci rüşvet alırsa ya da çalıştığı kurum çakma haberler yayımlamak için para kabul ederse Uğur Mumcu'ya hakaret etmiş olur.
-Ne zaman bir gazeteci haber kaynağını açıklaması için baskı altında kalırsa buna asla yanaşmayan Sabahattin Ali'yi düşünmeli.
-Ne zaman bir gazeteci çağımızın zehirleri olan kokain, eroin, metanın pençesine düşer düşer ya da onların kötülüklerine göz yumarsa Adem Yavuz'un katilinin suç ortağı haline gelir.
-Ne zaman bir gazeteci uydurma haber yapar, söylenmemiş bir sözü söylenmiş gibi gösterir, kişisel inancının profesyonel merakını ezmesine izin verirse, Cengiz Polatkan'a ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir habercilik kuruluşu aşırı kar hırsını en iyisini yapmak tutkusunun önüne koyarsa Ümit Kaftancıoğlu'na ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir gazeteci kötü niyetle bir insanın şöhretini yok etmek için kalemine sarılırsa, Çetin Emeç'in adını kirletmiş olur.
-Ne zaman bir gazeteci basın özgürlüğünün yasalar ve geleneklerle korunduğu bir ülkede o özgürlüğü kişisel kan davası ya da siyasal yönlendirme amacıyla kötüye kullanırsa, Turan Dursun'a ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir gazeteci sürü güdüsüyle saldırır, dedikodu ticareti yapar, söylentilere kanar, kendisinin kullanılmasına izin verir, başkalarının özel yaşamını kaba yöntemlerle ayaklar altına alırsa, İzzet Kezer'e ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir foto muhabiri birilerinin o çok özel yas anını kaba bir şekilde istismar ederse, Musa Anter'e ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir gazeteci yapabileceğinin en iyisini yapmazsa Metin Göktepe'ye ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir haber kuruluşu dünyaya gözlerini kapatırsa-ki, dış bürolarını kapatan onca televizyon şebekesi geliyor aklıma- bizim dünyayı görmemizi sağlamak için canını vermiş Ahmet Taner Kışlalı'ya ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir gazete yöneticisi tehditler karşısında sinerse, Hrant Dink'in anısına leke sürmüş olur.
Hocamızın üslubu yumuşak olabilir ama basın dünyasının -Haluk hocanın deyimiyle konvansiyonel medyanın-içinde bulunduğu ortam hem yeni teknolojik gelişmelerle hem de demokrasinin çoğunluğun dediği olarak görülmesi yüzünden sert. Gazetecilik zorda, komada, uzatmaları oynuyor!
Gerçi Haluk Şahin kitapta iki kişiye karşı oldukça sert: Radikal'den "ayrılmasına" neden olan Eyüp Can ve reklamlara çıkarak "gazetecilikten kazandığı prestiji satan" Cüneyt Özdemir, Haluk Hoca'dan kendi yazı ve yanıtlarıyla bile hak ettikleri karşılığı alıyorlar. Haluk hoca bu kitabı "Radikal'den ayrılmadan önce" yazsaydı, hiç olmazsa basın dışına itilmesini bu kitaba bağlardık!
Her neyse Haluk Şahin, basının içinde bulunduğu bunalımı çok güzel gözler önüne sermiş bu kitabıyla. Gazetecilerin inkâr edemeyecekleri gerçekleri, bir doktorun ölmek üzere olan hastaya verdiği "hastalığın seyir defteri" gibi…
Kitapta bir de manifesto var, özgür gazeteciliğin manifestosu. Viyana'da Uluslararası Basın Enstitüsü'nün 60. kuruluş yıldönümünde Dünya Basın Özgürlüğü Kahramanları ödüllerinin -alanlardan biri de Nedim Şener- verildiği toplantıda Sir Herold Evans'ın yaptığı konuşma. Haluk Şahin bu etkileyici konuşmanın tamamını çevirerek kitabına koymuş. Ben bu konuşmanın önemli bölümlerini uyarlayarak aktaracağım size. Neden uyarlayacağım derseniz, Evans'ın sözünü ettiği yabancı gazetecileri herkes tanımayabilir ama bizim basın kahramanlarımız ve şehitlerimizi anmak için, derim. Kısacası Rıfat Ilgaz'ın dediği gibi "Yerel olmadan Evrensel Olunmaz" diye.
-Ne zaman bir gazeteci olgulara saptırırsa, haberi kendi önyargılarına uydurursa "hakikatin leke düşmemiş çehresinin" bozulmasına neden olursa Hasan Tahsin'e ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir muhabir bölgesel nefret kışkırtıcılığı yaparsa Abdi İpekçi'nin mirasına leke düşürmüş olur.
-Ne zaman bir gazeteci rüşvet alırsa ya da çalıştığı kurum çakma haberler yayımlamak için para kabul ederse Uğur Mumcu'ya hakaret etmiş olur.
-Ne zaman bir gazeteci haber kaynağını açıklaması için baskı altında kalırsa buna asla yanaşmayan Sabahattin Ali'yi düşünmeli.
-Ne zaman bir gazeteci çağımızın zehirleri olan kokain, eroin, metanın pençesine düşer düşer ya da onların kötülüklerine göz yumarsa Adem Yavuz'un katilinin suç ortağı haline gelir.
-Ne zaman bir gazeteci uydurma haber yapar, söylenmemiş bir sözü söylenmiş gibi gösterir, kişisel inancının profesyonel merakını ezmesine izin verirse, Cengiz Polatkan'a ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir habercilik kuruluşu aşırı kar hırsını en iyisini yapmak tutkusunun önüne koyarsa Ümit Kaftancıoğlu'na ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir gazeteci kötü niyetle bir insanın şöhretini yok etmek için kalemine sarılırsa, Çetin Emeç'in adını kirletmiş olur.
-Ne zaman bir gazeteci basın özgürlüğünün yasalar ve geleneklerle korunduğu bir ülkede o özgürlüğü kişisel kan davası ya da siyasal yönlendirme amacıyla kötüye kullanırsa, Turan Dursun'a ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir gazeteci sürü güdüsüyle saldırır, dedikodu ticareti yapar, söylentilere kanar, kendisinin kullanılmasına izin verir, başkalarının özel yaşamını kaba yöntemlerle ayaklar altına alırsa, İzzet Kezer'e ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir foto muhabiri birilerinin o çok özel yas anını kaba bir şekilde istismar ederse, Musa Anter'e ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir gazeteci yapabileceğinin en iyisini yapmazsa Metin Göktepe'ye ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir haber kuruluşu dünyaya gözlerini kapatırsa-ki, dış bürolarını kapatan onca televizyon şebekesi geliyor aklıma- bizim dünyayı görmemizi sağlamak için canını vermiş Ahmet Taner Kışlalı'ya ihanet etmiş olur.
-Ne zaman bir gazete yöneticisi tehditler karşısında sinerse, Hrant Dink'in anısına leke sürmüş olur.
11 Ocak 2012 Çarşamba
HAVALİMANLARI MUHABİRLERİ DERNEĞİ...

(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
İSTANBUL HAVALİMANLARI MUHABİRLERİ
DERNEĞİ BAŞKANI CEMİL YILDIZ:
Türkiye’nin dünyaya açılan kapısı Atatürk Havalimanı… Dünyanın en büyük siyasetçileri, sanat yıldızları, aklınıza gelebilecek tüm ünlü kişiler mutlaka uğradı bu limanı… Aslında burası havalimanı değil, kelimenin tam anlamıyla hayat limanı… Ayrılıkta gözyaşları, kavuşmada sevinç ifadeleri kazınır hafızalara…
Peki, hiç düşündünüz mü filmlere konu olacak derecede önemli ve ilginç olayların yaşandığı bu hayat limanından nasıl haberdar olur insanlar… Hikâye 1988 yılında sayıları 15’i bulan havalimanı muhabirlerinin işte bu anlatılanlara tanıklığı ile başlıyor. Cağaloğlu’ndan ulaşımın çok zor olduğu Yeşilköy’deki havalimanına göreve göndermenin kriteri bile çok enteresan… O zamanlar haber müdürleri bizleri çağırır “Senin evin nerede? Havalimanı’na yakın mı?” derdi. Cevabımız “evet”se ertesi gün doğrudan Cağaloğlu-Yenikapı, oradan da 96 numaralı İETT otobüsü ile ver elini havaalanı…
İşte kriterler niye enteresan ona bir küçük not düşmek gerekirse o tarihlerde polis muhabirleri bırakın görev aracını, belediye otobüsleriyle ilçeden ilçeye geçip bir cinayet haberinin perde arkasını toparlıyor, gazetesine haber olarak yetiştiriyordu. Bu yüzden havalimanına yakınlık önem kazanıyordu.
Sadece ulaşım mı? Gazetecilerin havalimanında oturacakları, haber yazacakları bir mekanı dahi yoktu… Gah İstanbul Turizm Müdürlüğü’nün Ofisi, gah PTT’nin gümrüklü alandaki şubesi… Sağ olsun oradaki insanlar büyük bir kadirşinaslık gösterip, ellerinden gelen imkânı gazetecilere sunuyorlardı. Peki, taşıma suyuyla bu değirmen nereye kadar dönecekti… Üstelik havalimanı gibi nezih bir ortamda kurumlarla iletişim kurarken, münferit olarak başarılı olma imkânı, haber kaynağı yaratma olasılığı yok denecek kadar kısıtlıydı.
FAİK KAPTAN: BU BÖYLE OLMAYACAK
Havalimanı muhabirleri duayenlerinden Faik Kaptan (hâlâ DHA muhabiri olarak görev yapıyor) bir gün arkadaşları topladı: “Bu böyle olmayacak, buradaki kurumlarla hem sıkı iletişim kurmak hem de kamuoyuna sağlıklı doğru haberler aktarabilmek için bir tüzel kişiliğimiz olması gerekir” dedi. Her doğumda olduğu gibi dernekleşme faaliyetlerimizde de sancılı dönemler yaşadık. Önümüze akla gelmedik, içinden çıkılması zor bürokratik engeller çıkarıldı. Ancak biz iyi niyetli olduğumuzu, etik değerlere saygı çerçevesinde hareket edeceğimizi yetkililere anlatınca, gerek aprona serbest çıkma konusunda, gerekse gümrüklü sahalarda çekim yapma hususunda kapılar bir bir açılmaya başladı.
DERNEK KURULUR…
Takvimler 1992 yılının Nisan ayını gösterdiğinde tüzüğümüz hazır bütün kanuni işlemleri tamamlamış halde Dernekler Masası’na müracaatımızı yaptık. Ve İstanbul Havalimanları Muhabirleri Derneği’ni hayata geçirdik.
Herkesin kafasındaki soru “Artık bütün kapılar bize açılacak mı? Görevimizi rahatlıkla yapabilecek miyiz?” idi. Çünkü biz gazeteci olarak haber yapıp havalimanında aksayan yönleri dile getirdikçe, her hafta toplanan “Güvenlik Komisyonu” bazı gerçeklerin kamuoyu ile paylaşılmasından rahatsız olmaya başlamıştı. İlerleyen yıllarda verilen imkânların geri alınabileceği ihtimali bizleri rahatsız ediyordu. Bu sebeple bütün arkadaşlarla genel bir toplantı yapıp, etik değerlerimizi, havalimanına özgü haber tarzımızı, kurumlarla ilişkilerde izlenecek yöntemleri belirledik. Bu ilkeler dışına çıkanları da üçüncü ikazdan sonra üyelikten atma kararı aldık.
Yıllar su gibi akıyordu. 1999 yılında yaşanan deprem felaketinin en çok akıllarda kalan fotoğrafı, ne yazık ki Türkiye’nin vitrini Atatürk Havalimanı’nda beyinlere kazındı. Himalaya Dağları’ndaki Budist bir rahibin başını çektiği birçok ülkenin de katkıda bulunduğu tonlarca gıda, ilaç ve eşyadan oluşan yardım malzemeleri Atatürk Havalimanı’nda çürümeye terk edilmişti. Sebepse deprem gecesi mülki idare amirinin Amerika’ya uçmasıydı. Kendince gerekçesi hazırdı. İddiaya göre bu mülki idare amirinin çok önceden vazifelendirildiği bir durumdu. Ve amir havalimanında olmadığı için binlerce kilometre uzaktan gelen yardımlar 120 kilometre mesafedeki deprem bölgesine bir türlü gönderilemiyordu. Çünkü imza olmadan, envantere geçirilmeden bu yardımların sevkiyatı mümkün değildi.
Gazetecilik refleksi ile bütün havalimanı muhabirleri gerçekten büyük bir insanlık ayıbı olan bu haberi bağlı oldukları ajans ve gazeteler geçtiler. Yani mesleğe başlarken etik değerlere bağlı kalmaktan başka bir amaçları yoktu. Bunun gereğini yerine getirdiler. Derken depremin altıncı günü mülkü idare amiri havalimanına döndü ve aynı gün "Güvenlik Komisyonu"nu topladı. Rutin bir gündem olacağını zanneden komisyon üyeleri, mülkü idare amirinin “Artık bu gazeteciler de çok oluyor. Bizi yerden yere vurdular, dünyaya rezil ettiler. Bu aprona çıkışlara bir sınırlama getirmeliyiz” dediği iddia edildi.
Gazetecilik refleksi ile bütün havalimanı muhabirleri gerçekten büyük bir insanlık ayıbı olan bu haberi bağlı oldukları ajans ve gazeteler geçtiler. Yani mesleğe başlarken etik değerlere bağlı kalmaktan başka bir amaçları yoktu. Bunun gereğini yerine getirdiler. Derken depremin altıncı günü mülkü idare amiri havalimanına döndü ve aynı gün "Güvenlik Komisyonu"nu topladı. Rutin bir gündem olacağını zanneden komisyon üyeleri, mülkü idare amirinin “Artık bu gazeteciler de çok oluyor. Bizi yerden yere vurdular, dünyaya rezil ettiler. Bu aprona çıkışlara bir sınırlama getirmeliyiz” dediği iddia edildi.
KAR TANELERİNDE KARARTMA…
Komisyondaki bu konuşmalar ve tartışmalar bir şekilde gazetecilerin kulağına geldi. Tekrar mülki idare amiri ile görüşen gazeteciler, niyetlerinin sadece olumsuz bir gidişatı düzeltmek olduğunu söyleseler de komisyonun kararı aşağı yukarı belliydi. Kar tanelerinde karartmaya gidilecekti. İlk aşamada aprona çıkış hanesi kapatıldı ve çıkışlar sadece mülki idare amirinin yetkisine bırakıldı. Ancak havalimanı muhabirleri bu tür engellemelere aldırış etmeden görevlerini sürdürdüler. Neticesi de tıpkı deprem felaketindeki gibi olumluydu. Haberlerden sonra deprem yardımları kesintiye uğramadan havalimanından felaket bölgesine ulaşıyordu. Yani bir şeyler düzelmişti, yoluna girmişti.
Benzeri bir hadisede 2006 yılında terörle mücadele sırasında şehit olan bir binbaşının cenazesinin İstanbul’a getirilişinde yaşandı. Şehidin cenazesi sıradan bir valiz gibi yük çeken bir traktörün arkasına konarak taşındı. Bu hem haber değeri olan bir konu hem de yüreğimizi sızlatan bir görüntüydü. Bundan sonra cenazelerde benzeri yaşanmasın diye havalimanı muhabirleri bu fotoğrafı merkezlerine geçerek, gazete sayfalarına taşıdılar. Ertesi gün yine kızıl kıyamet koptu. “Vay efendim siz misiniz bu haberi yazan!” diye şikâyetler ayyuka çıktı. Mülki idare amiri olağan olarak yapılan gün dışında acilen "Güvenlik Komisyonu"nu toplantıya çağırdı. Ve gazetecilerin daha fazla engelle karşılaşmaları için sıkı tedbirler almayı önerdi. Komisyon üyelerinden bazıları duruma itiraz etti ve çok ateşli tartışmalar yaşandı. Ancak son söz yine mülki idare amirinindi ve “hane karartma” işlemi devam etti.
ŞEHİT CENAZELERİ
Artık şehit cenazelerinin gelişinde muhabirler aprona alınmamaya başlandı. Gazeteciler fotoğraf çekmiyor, haber yazamıyordu, ama şehit binbaşıya reva görülen uygulama artık anlı şanlı bir karşılama törenine dönmüştü. Şehit cenazeleri tören mangası eşliğinde, Mehmetçiğin omzunda al bayrağa sarılı olarak yakınlarına teslim ediliyordu. İnsan elini bir vicdanına koyar. Her olayda bir şeyleri düzeltme çabasında olan gazetecileri mi suçlu? Yoksa bir şeyleri düzeltmek için kıllarını bile kıpırdatmayan, üstelik fatura her seferinde gazetecilere kesen yetkililer mi?..
Bir dönemler havalimanı muhabirleri dışında havacılık haberlerini dışarıdan “facia ucuz atlatıldı, Motoru yanan uçak tehlike atlattı, yolcular ölümden döndü” gibi başlıklarla yazan gazetecilerin haberleri de havalimanı muhabirlerine mal edildi. Çünkü maksat üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekti. Anlayış “Ya bu gazeteciler ortalıkta ne kadar az dolaşırsa o kadar iyi olur” mantalitesine kadar gelip dayandı. Ama yıllarını havacılık haberlerine adayan havalimanı muhabirleri, bizzat dışarıdan yapılan haberlerdeki imzaları göstererek, “Bakın bunlar bize ait değil, bizim yazdıklarımızı her gün siz de okuyorsunuz” diyerek yetkililere gerçeği anlattılar. Ancak yine değişen bir şey olmadı. Bu defa da yolcuların uçağa geçtiği son nokta olan “arınmış salonlar” gazetecilere kapatıldı. Bu töhmet altında kalmamak için mücadele eden havalimanı muhabirleri etik değerlere ne kadar bağlı olduklarını göstermek için THY Teknik ile anlaşıp, havacılık terimlerini halkın anlayacağı bir dille haberlerde yazmak için eğitim aldılar. Bu eğitimlerden sonra en çok yanılgı içinde olunan uçağın motoru aldı, tehlike atlatıldı anlayışındaki algılamalar yavaş yavaş tarihe karıştı… Çünkü yaşanan sadece yakıt fazlalığından dolayı “alev uzamaları”ydı. Buna benzer birçok yanlış algı giderildi.
GÖZDEN IRAK GÖNÜLDEN UZAK
Havalimanı muhabirlerinin çilesi, mücadelesi sadece mülki idareyle değil, bağlı oldukları gazete, televizyon ve ajansların haber merkezleriyle de ilgiydi. Hani bir atasözü vardır ya “Gözden ırak olan gönülden ırak olur…” misali, havalimanı muhabirleri hep üvey evlat muamelesi görür. Genelde merkezde çalışanların kanaati de “Ya adama bak ne avanta yere düştü, Past bilet bedava, istedikleri ülkeye uçuyorlar” tarzındadır. Oysa “hekimden sorma çekenden sor demişler acısını dertlerini…” Havalimanına servis yok... Aracını park edeceksin yer yok… Yemek yok… Oooh ne güzel İstanbul! Buyurun beyler isterseniz bir aylığına sizlerle yer değiştirelim. O zaman belki anlarsınız üvey evlatlığın ne olduğunu!.. Yüzlerce rutin haber içinde boğulurken bir de haber toplantılarında “Ya sizden hiç özel haber gelmiyor havalimanı muhabirleri!” diye bir de şikâyetçi olmazlar mı? Gel de çık işin içinden…
ENİŞTE WENDE’DEN ÖVGÜLER…
Bir de gezdiğimizden, tozduğumuzdan bahsederler. Yahu kardeşim ne gezmesi hiç mi izlenim haberleri okumuyorsunuz? "Google hazretleri"ne bir müracaat edin de özellikle son yıllarda en iyi gezi haberlerini kimlerin yaptığına bir bakın… Havalimanı muhabirleri olmasaydı, Lufthansa’nın Türkiye Genel Müdürü Gregor Wende’nin “eniştemiz” olduğunu kamuoyu nereden bilecekti? Türk dostu Wende, 2011 yılı Aralık ayında Sivil Havacılık Genel Müdürü Bilal Ekşi’yi ziyarete gidiyor. Söz aynen şu: “Ooooo enişte hoş geldin. Ya sen Türk basınında bizden daha çok boy gösteriyorsun. Nedir bunun sırrı?” diye soruyor. Wende “Sizin gerçekten çok kıymetli havacılık muhabirlerinizin sayesinde bunlar oluyor. Onlar hem uçtukları havayolu şirketini hem de uçulan şehirleri çok iyi tanıtıyorlar” cevabını veriyor. Yani havalimanı muhabirleri uçuyorlar ama boşuna değil…
Yıllar geçtikçe Atatürk Havalimanı kaynaklı haberler hem THY hem de yurt dışında büyük bir marka haline gelen TAV Havalimanları Holding’i zirveye taşıdı. En çok okunan ve tıklanan haberler kategorisinde dünyanın büyük havayolu şirketlerini geride bırakan bu iki otorite, havalimanı muhabirlerinin sektördeki önemini çok iyi kavramış durumdalar… Atatürk Havalimanı Mülki İdare Amiri İstanbul Vali Yardımcısı Ahmet Aydın, gerçekten büyük bir şehri yönetmenin sorumluluğu ile hareket ediyor. Onun gelişiyle birlikte gazetecilerin havalimanındaki haber takipleri eskiye nazaran daha rahat bir şekilde gerçekleştiriyor…
İstanbul Havalimanları Derneği, 2007 yılında “Objektiften Havalimanı” adlı fotoğraf sergisini açarak, Atatürk Havalimanı’nın 25 yıllık geçmişini nostaljik bir sunumla ziyaretçilere açtı. Üyelerinin gelişimine katkıda bulunacak faaliyetleri sürekli hale getiren dernek, “Havacılık sektörü medya ilişkileri” konulu bir de panel düzenledi. Panele konuşmacı olarak katılan halkla ilişkilerin duayeni Betül Mardin, havacılık sektörünün krizi iyi yönetebilmesi için mutlaka havalimanı muhabirleriyle yaşanan bütün gerçekleri paylaşmalarını önerdi.
Halen Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali “ofisler katı”ndaki merkezinde faaliyetini sürdüren derneğin 45 üyesi bulunuyor. Bunlardan 25’i her gün havalimanında aktif olarak görev yapıyor. Diğer üyeler ise meslektaşlarının izinli olduğu günlerde nöbeti devralıyor. Dernek ikinci şubesini yolcu kapasitesi yılda 15 milyona yaklaşan Sabiha Gökçen Havalimanı’nda açmanın hazırlıklarını da yapıyor. Atatürk Havalimanı ise yılda 37 milyon 250 bin kişiye hizmet veriyor. Liman bu özelliğiyle Türkiye’nin 82. vilayeti olarak adlandırılıyor…
ANEKDOTLAR…
“ÖZAL KARISIYLA HASRET GİDERDİ”
Sene 1989… O zaman başbakan olan merhum Başbakan Turgut Özal’ın İstanbul’dan Ankara’ya gideceğini öğrendik. Teyit etmek için VİP listesine baktık. Ancak ismi görünmüyordu. Haber kaynağımızın doğru istihbaratına güvenerek fotoğraf makinelerimizi kapıp VIP’e koştuk. Odaları aradık, ortada kimsecikler yoktu. Ardından hemen aprona çıktık, Özal eşi Semra Hanım’la dudak dudağa öpüşüyordu. Bu arada fotoğraf çekmeye çalışan bir arkadaşımız kendini Özal’ın en heybetli koruması Nurettin’in kucağında buldu. Arkadaşımızı 360 derece çeviren koruma, fotoğraf çekmesine engel oldu. Tam bu sırada Özal korumalarına bağırarak, “Yahu bırakın gelsin gazeteci arkadaşlar… Burada biz kötü bir şey yapmıyoruz ki helâlimizi öpüyoruz. Bırakın gelsinler çeksinler” dedi. Hepimiz şaşkına döndük. Normalde basınla arası limoni olan Özal, özel hayatının görüntülenmesine bile müsaade ediyordu. Fotoğraflar çekildi, haberler yazıldı. Ertesi gün gazetelerde boy boy manşetler: “Özal karısıyla böyle hasret giderdi!”
SADDAM’IN CEHENNEM TOPU
Birinci Körfez krizinin yaşandığı günlerdi. Sene 1991… Mart ayının ortaları… Körfez’de tansiyon iyice yükselmiş, İsrail Bağdat’ı, Irak Tel Aviv’i füzelerle vuruyor. El Hüseyin’ler vuruyor, Toma Hawk’lar karşılıyor… Yine olan yüzlerce sivile oluyordu. Ekranlarda acı ve gözyaşı vardı. Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, o zamanlar en yakın komşusu Türkiye’yi bile vuracağını açık şekilde dile getiriyordu. Bunun için de Rusya’da yapılan ve adına “Cehennem Topu” denilen füze rampasını deniz yoluyla Irak’a getirmeye çalışıyordu. Gemi boğazdan geçecek diye bütün haber merkezleri, muhabirler, canlı yayın ekipleri Boğaz’ın dört bir yanında nöbet tutuyordu.
İşin gecesi gündüzü kalmamıştı. Sonunda Cehennem Topu’nun gelip geçeceği yer bir gümrük kapısıydı. Topu taşıyan gemi ya Boğaz’ı kılavuz kaptan almadan kaçak yollarla geçecek ya da gümrüğe yakalanacaktı. Sonunda topun Türkiye’deki ilk durağı Haydarpaşa açıklarıydı. Kılavuz kaptan almadan geçiş yapacağı öğrenilen Rus bandıralı bir gemi, Boğaz açıklarında Haydarpaşa Gümrük Muhafaza ekipleri ve deniz polisi tarafından ikaz edilerek durduruldu. Demonte haldeki Saddam’ın “Cehennem Topu”na el konulmak üzere gemi kıyıya çektirildi.
Cehennem Topu da gümrüklü alandaki sundurmaya çekildi. Daha önce Atatürk Havalimanı’nda Gümrük Muhafaza Bölge Amirliği yapan Necati Yıldırım, beni arayarak, “Burada bomba bir haber var. Bütün Bâb-ı Âli günlerdir takip ettiniz, ancak Saddam’ın Topu’nu yakalamak bize nasip oldu. Burada koruma imkânları sınırlı olduğu için yarın büyük bir tırla Atatürk Havalimanı’na getireceğiz” dedi.
Kendi kendime “işte hayatımın haberini yakaladım” diyerek, ertesi gün için hazırlıklara başladım. Ancak “iki kişinin bildiği sır değildir” sözü gerçek oldu. Ve Necati Bey, Sabah gazetesi havalimanı muhabiri Celal Uçan’ı da aramıştı. Aslında iştahım biraz kaçtı, ama havalimanında en iyi anlaştığım insanda Celal’di. Beraber plan yaptık, sabah erken saatinde Atatürk Havalimanı Kargo Gümrüğü’ne konuşlandık. Çünkü her şey o kadar kolay olmayabilirdi. Bir aksilik çıkabilir, polis engelleyebilirdi. Bu yüzden gümrük apron kısmına geçip, kendimizi garantiye aldık. Doğrusunu söylemek gerekirse saklandık…
Necati Yıldırım Bey’in direktifleriyle tır gümrüklü sahaya girdi ve akıl almaz uzunluktaki top namlusu aşağı indirildi. Ne kadar geriye gitsek de namlu fotoğraf karesine sığmıyordu. Bir de daha da geri gidersek yakayı ele verme ihtimali vardı. Bu ihtimali de gözeterek, kurtarabildiğimiz kadarıyla fotoğraflar çektik. Aynı gizlilikle görev tamamlayıp, heyecanla kimseye çaktırmadan havalimanından gazetelerimize geçtik.
Necati Yıldırım Bey’in direktifleriyle tır gümrüklü sahaya girdi ve akıl almaz uzunluktaki top namlusu aşağı indirildi. Ne kadar geriye gitsek de namlu fotoğraf karesine sığmıyordu. Bir de daha da geri gidersek yakayı ele verme ihtimali vardı. Bu ihtimali de gözeterek, kurtarabildiğimiz kadarıyla fotoğraflar çektik. Aynı gizlilikle görev tamamlayıp, heyecanla kimseye çaktırmadan havalimanından gazetelerimize geçtik.
FİLME KONU OLDU
Ertesi gün Türkiye ve Sabah gazetesinin manşeti “Saddam’ın Cehennem Topu Yakalandı” idi. İyi güzel, haberi yaptık, birer primi de hak ettik, ama bir de tilki gibi kürkçü dükkânına dönmek vardı. Biz de döndük… Havalimanı'nda meslektaşlarımızın yüzünden düşen bin parça idi… Akla gelmez serzenişlerle karşılandık… Birçok arkadaşımız, işini kaybedecek konuma geldi… Yedikleri fırçanın bini bin para oldu… Çoğu bizden yaşça büyük olan meslektaşlarımız altı ay bizimle hiç konuşmadı. Ama zaman gerçekten her şeyin ilacı oldu…
Bu haberde sevindiren taraf ise Saddam’ın Cehennem Topu haberi ve fotoğraflarının AP ve Reuters tarafından bütün dünyaya duyurulmasıydı. Jack Nicholsan ile Nick Nolte’nin başrollerini paylaştığı Hollywood yapımı bir film haline geldi. Türkiye’de noktalanan bu serüven, haberimiz sayesinde Amerikan filmi olarak dünya kamuoyu ile paylaşıldı…
(Süleyman Boyoğlu)
85. YAŞ RESİM SERGİSİ...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Hayat Mecmuası eski yazı işleri müdürü, ressam Hikmet Andaç'ın "85. Realist Empresyonist Resim Sergisi" 16 Ocak Pazartesi günü Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Basın Müzesi'nde açılacak. Çemberlitaş-Divanyolu Caddesi No:76'da açılacak olan resim sergisi 3 Şubat tarihine kadar açık kalacak. (Tel: 0212 513 84 58/511 08 75)
Hikmet Andaç'ın eserlerinden bazıları...
Hayat Mecmuası eski yazı işleri müdürü, ressam Hikmet Andaç'ın "85. Realist Empresyonist Resim Sergisi" 16 Ocak Pazartesi günü Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Basın Müzesi'nde açılacak. Çemberlitaş-Divanyolu Caddesi No:76'da açılacak olan resim sergisi 3 Şubat tarihine kadar açık kalacak. (Tel: 0212 513 84 58/511 08 75)
Hikmet Andaç'ın eserlerinden bazıları...
HAYATTAN ALMAMIZ GEREKEN DERSLER...
HAYATTAN ALMAMIZ GEREKEN
100 DERS KİTABINDAN* ALDIĞIM
22 SÖZ
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
- EN BÜYÜK ZAMAN HIRSIZI KARASIZLIKTIR. (C.FLORY)
- HERKESE KARŞI NAZİK OL, FAKAT PEK AZ KİŞİYE SAMİMİ DAVRAN. (GEORGE WASHİNGTON)
- İRADENE HAKİM, VİCDANINA TUTSAK OL!
- ÖFKE KISA BİR DELİLİKTİR.
- EĞER ELİNİZDEKİ TEK ALET BİR ÇEKİÇSE HER PROBLEMİ BİRER ÇİVİ OLARAK GÖRMEYE BAŞLARSINIZ. (ABRAHAM MASLOW)
- SAADETİ TAŞKIN OLANIN ACISI DA O DERECE MATEMLİ OLUR. (SHAKESPEARE)
- HİÇBİR YETİŞKİN KENDİNİ DEĞİŞTİRMEYE CALIŞACAK KADAR ALÇAKGÖNÜLLÜ DEĞİLDİR. (LEC LACCOCA)
- İNSANI EN MUTLU EDEN ŞEY, İHTİYAÇLARIYLA VARLIKLARI ARASINDA BİR DENGE BULUNMASIDIR. (TRAVEIAN)
- DÜNYA'DAKİ HİÇBİR YOL KALPLE BEYİN ARASINDAKİ KADAR UZUN DEĞİLDİR. (LAGERLÖF)
- SIRRI SAKLARSAN KÖLENDİR, SÖYLERSEN EFENDİN. (İ.SİNA)
- KARŞINDAKİNİ YARGILAMADAN ÖNCE BİR SÜRE ONUN AYAKKABILARIYLA YÜRÜ. (KIZILDERİLİ ATASÖZÜ)
- SU BEDEN İÇİN NEYSE HEDEF DE ZİHİN İÇİN ODUR.
- BİR TEK DÜŞMANLA SIK SIK DÖVÜŞMEMELİSİN, ÇÜNKÜ ONA TÜM SAVAŞ SANATINI ÖĞRETİRSİN. (NAPOLEON BONAPARTE)
- YAPMADIĞINIZ ATIŞLARIN YÜZDE YÜZÜNÜ ISKALARSINIZ. (WAYNE GRETZKY)
- KALEM ZİHNİN SİLAHIDIR. (CARVANTES)
- GERÇEK SAADET, İNSANIN ALDIKLARINDA DEĞİL VERDİKLERİNDE GİZLİDİR. (CHRYSOS TOMUS)
- MESUT EVLİLİK KISA GİBİ GELEN UZUN BİR KONUŞMAYA BENZER. (ANDRE MOUROİS)
- SANA YAPILAN HAKSIZLIKLARI TOZA, İYİLİKLERİ İSE MERMERE YAZ. (BENJAMİN FRANKLİN)
- KURNAZ İNSAN OKUMAYI KÜÇÜMSER, BASİT İNSAN HAYRAN OLUR, AKILLI İNSAN YARARLANIR. (FRANCİS BACON)
- SABIR SEVİNCİN, ACELE PİŞMANLIĞIN ANAHTARIDIR. (BENJAMİN FRANKLİN)
- SENİN BARDAĞINI KIRDIKLARINDA DA KOMŞUNUN BARDAĞI KIRILDIĞINDA OLDUĞU GİBİ SAKİN OLMALISIN. (EPİCTETOS)
- SABIRLI BİR İNSANIN ÖFKESİNDEN SAKININ. (DRYDEN)
*JASON CARRIER, ÇEVİREN: ALPER YURDAKUL, NEDEN? KİTAP, 220 SAYFA.
(Gürcan ARITÜRK)
100 DERS KİTABINDAN* ALDIĞIM
22 SÖZ
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
- EN BÜYÜK ZAMAN HIRSIZI KARASIZLIKTIR. (C.FLORY)
- HERKESE KARŞI NAZİK OL, FAKAT PEK AZ KİŞİYE SAMİMİ DAVRAN. (GEORGE WASHİNGTON)
- İRADENE HAKİM, VİCDANINA TUTSAK OL!
- ÖFKE KISA BİR DELİLİKTİR.
- EĞER ELİNİZDEKİ TEK ALET BİR ÇEKİÇSE HER PROBLEMİ BİRER ÇİVİ OLARAK GÖRMEYE BAŞLARSINIZ. (ABRAHAM MASLOW)
- SAADETİ TAŞKIN OLANIN ACISI DA O DERECE MATEMLİ OLUR. (SHAKESPEARE)
- HİÇBİR YETİŞKİN KENDİNİ DEĞİŞTİRMEYE CALIŞACAK KADAR ALÇAKGÖNÜLLÜ DEĞİLDİR. (LEC LACCOCA)
- İNSANI EN MUTLU EDEN ŞEY, İHTİYAÇLARIYLA VARLIKLARI ARASINDA BİR DENGE BULUNMASIDIR. (TRAVEIAN)
- DÜNYA'DAKİ HİÇBİR YOL KALPLE BEYİN ARASINDAKİ KADAR UZUN DEĞİLDİR. (LAGERLÖF)
- SIRRI SAKLARSAN KÖLENDİR, SÖYLERSEN EFENDİN. (İ.SİNA)
- KARŞINDAKİNİ YARGILAMADAN ÖNCE BİR SÜRE ONUN AYAKKABILARIYLA YÜRÜ. (KIZILDERİLİ ATASÖZÜ)
- SU BEDEN İÇİN NEYSE HEDEF DE ZİHİN İÇİN ODUR.
- BİR TEK DÜŞMANLA SIK SIK DÖVÜŞMEMELİSİN, ÇÜNKÜ ONA TÜM SAVAŞ SANATINI ÖĞRETİRSİN. (NAPOLEON BONAPARTE)
- YAPMADIĞINIZ ATIŞLARIN YÜZDE YÜZÜNÜ ISKALARSINIZ. (WAYNE GRETZKY)
- KALEM ZİHNİN SİLAHIDIR. (CARVANTES)
- GERÇEK SAADET, İNSANIN ALDIKLARINDA DEĞİL VERDİKLERİNDE GİZLİDİR. (CHRYSOS TOMUS)
- MESUT EVLİLİK KISA GİBİ GELEN UZUN BİR KONUŞMAYA BENZER. (ANDRE MOUROİS)
- SANA YAPILAN HAKSIZLIKLARI TOZA, İYİLİKLERİ İSE MERMERE YAZ. (BENJAMİN FRANKLİN)
- KURNAZ İNSAN OKUMAYI KÜÇÜMSER, BASİT İNSAN HAYRAN OLUR, AKILLI İNSAN YARARLANIR. (FRANCİS BACON)
- SABIR SEVİNCİN, ACELE PİŞMANLIĞIN ANAHTARIDIR. (BENJAMİN FRANKLİN)
- SENİN BARDAĞINI KIRDIKLARINDA DA KOMŞUNUN BARDAĞI KIRILDIĞINDA OLDUĞU GİBİ SAKİN OLMALISIN. (EPİCTETOS)
- SABIRLI BİR İNSANIN ÖFKESİNDEN SAKININ. (DRYDEN)
*JASON CARRIER, ÇEVİREN: ALPER YURDAKUL, NEDEN? KİTAP, 220 SAYFA.
(Gürcan ARITÜRK)
10 Ocak 2012 Salı
ÇALIŞAN GAZETECİLER GÜNÜ...
TGC: "Çalışan gazetecilerin sorunları
ve basın özgürlüğü için TBMM’yi
göreve çağırıyoruz”
10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü nedeniyle TGC Yönetim Kurulu bir açıklama yaptı. Çalışan gazetecilerin günümüzde her zamankinden daha zor koşullarda görev yapma çabasında olduğu vurgulanan açıklamada, “Ne çalışan gazetecilerin sorunları ne de halkın doğru yansız bilgilenme hakkını sağlayacak basın özgürlüğü; gazetecileri, yazarları tutuklayarak terörist ilan ederek çözülebilir. Düşünceyi ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede demokrasiden söz etme olanağı yoktur” denildi.
TGC Yönetim Kurulu'nun açıklaması şöyle:
“10 Ocak 1961 tarihi gazeteciler açısından önemli günlerden biridir. Gazetecilerin sosyal ve ekonomik haklarını kabul edilebilir düzeye çıkarılması 51 yıl önce yürürlüğe giren 212 sayılı yasayla mümkün olabilmiştir. Ancak yasanın yaptırımlardan yoksun oluşu sermayenin ve siyasal iktidarların da yasaya sıcak bakmamaları nedeniyle yaygın uygulamadan kaldırılması sonucunu doğurmuştur.
Gazetecilerin özlük haklarının giderek yok edilmesi, editoryal bağımsızlığın ortadan kalkması, gazetecilerin sansür ve oto sansür baskısı altında çalışmaları sonucunu doğurmuştur. Günümüzde basın kuruluşlarında neredeyse nitelikli gazetecilere gerek kalmadığı gözükmektedir. Ceza yasasında ve terörle mücadele yasasının 6 ve 7. maddesi nedeniyle yüze yakın gazeteci cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunmaktadır. Bu durum basın özgürlüğü açısından ülkeler sıralamasında Türkiye’nin son sıralarda yer alması gibi demokrasi açısından hak etmediğimiz bir sonucu doğurmaktadır.
Ne çalışan gazetecilerin sorunları ne de halkın doğru yansız bilgilenme hakkını sağlayacak basın özgürlüğü; gazetecileri, yazarları tutuklayarak terörist ilan ederek çözülebilir. Düşünceyi ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede demokrasiden söz etme olanağı yoktur. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu; çalışan gazetecilerin sorunlarına ve basın özgürlüğüne ivedi olarak çözüm bulunması için TBMM’yi göreve çağırıyoruz.”
GAZETECİ-YAZAR EMİN KARACA
(Fotoğraf:Süleyman Boyoğlu)
EMİN KARACA İLE TV PROGRAMI ÜZERİNE:
Günümüz görsellikler çağı. O nedenle yazılı basında uzun zamandır diyeceklerimi dedikten sonra bir televizyon programı yapmak içimde bir ukde idi. Benim söyleyecek şeylerimin olması, YOL televizyonunun da “Buyurun bizde söyleyeceklerini sınırsız engelsiz biçimde söyleyebilirsiniz” daveti üzerine bu kanalda “Emin Karaca ile Unutmadan” programını beş haftadır sürdürmekteyim.
Benim bir yapımcı firmam ve ekibim var. Onların da yardım ve katkılarını alarak bu programı gerçekleştiriyorum. Belgesel sinema üzerine çalışan “Günebakan” firması ve başındaki Ayşe Ayben Altunç ve Bülent Yarbaşı adlarındaki genç arkadaşlarımın deneyimlerinden ve pratiklerinden yararlanarak programımı sürdürüyorum.
Konuklarımı seçerken ilk planda benim birebir tanıdığım kişiler oluyor. Bu bir süre daha böyle devam edecek. Sonra konuk ve konuyu genişleten bir espriye doğru gideceğiz… Ancak kamuoyunun da bildiği gibi bu tür programların sürmesi ve uzun ömürlü olması sponsor desteğine bağlı…
Konuk ve konu sürprizim olacak önümüzdeki haftalarda. Hiçbir televizyon kanalının hem konu olarak ekranına taşımayacağı, hem de konuk olarak çağıramayacağı kişiler olacak.
Gazeteci-yazar Emin Karaca’nın “Emin Karaca ile Unutmadan” programı her hafta Cuma akşamları YOL TV’de saat: 20.30'da yayınlanıyor. Programın tekrarı ise Pazar günleri gündüz kuşağında yer alıyor.
(Süleyman Boyoğlu)
(Süleyman Boyoğlu)
TUTUKLU GAZETE...
TUTUKLU GAZETE’NİN İKİNCİ SAYISI ÇIKTI
Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısı bugün çıktı. “Terörist değil gazeteciyiz” manşetiyle yayımlanan gazetenin ikinci sayısı, cezaevindeki 43 gazeteci ile yeni tahliye olan iki gazeteci ve iki konuk yazarın gönderdiği yazılarla 16 sayfa olarak hazırlandı. Siyah beyaz yayımlanan gazetenin ikinci sayısında cezaevinde gönderilen karikatürler de yar alıyor.
Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısına konuk yazar olarak Nevin Berktaş ve Ece Temelkuran da katıldı. Cezaevinden tahliye olduktan sonra geçirdiği kalp ameliyatı sonrası yaşamını yitiren Suzan Zengin’in anısına da gazetede bir köşe ayrıldı.
100 bin civarında basılan Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısında “genişleyen yazar kadrosu”ndan bazılarının yazıları özetle şöyle:
Ragıp Zarakolu: “İçeride olduğum için çok mutluyum, binlerce insan haksız yere tutuklanırken, dışarıda olmanın yükünü taşıyamazdım artık. Burada kendimi daha özgür hissediyorum!”
Nevin Berktaş: “Toplumun tüm kesimleriyle savaşa karşı mücadeleyi birleştirme ve özgürlükler için savaşı örgütleme büyük önem kazanmaktadır. Düşünce özgürlüğü için mücadeleyi de bu kapsamın dışında ele alamayız”
Ece Temelkuran: “Günün birinde ‘Siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?’ diye sormuştum. Sanırım artık o soru fazlasıyla naif. Artık şunu sormak gerekiyor: Siz ne zaman bu kadar profesyonel zalimler oldunuz? Ben buradayım arkadaş! Sen neredesin”
Doğan Yurdakul: Siz siz olun bütün siyasi davaların iddianamelerini tarayıp dokunanı yakan konuların ve sözcüklerin listesini yapın ve yazı işlerinin duvarına asın. Şike davasının iddianamesi ise tam metin el kitabı olarak spor servisi masalarının üstünde durmalı. Sonra demedi demeyin!”
Mustafa Balbay: Medyanın susturulması doğada oksijenin bitmesi demektir. Böyle bir ortamda en güçlü canlı bile ayakta duramaz. Türkiye’de her yer iktidar korkusuyla dolmaktadır…”
Nedim Şener: “Eğer sen de özgürsen, biz özgürüz her alanda. Ragıp Zarakolu’nun tutuklu olduğu ülkede kitaplar; Büşra Ersanlı’nın tutuklu olduğu ülkede bilim tutukludur. 100 meslektaşım tutukluysa, ben 100 kere tutukluyum. 100 gazeteci tutukluysa, gazetecilik tutukludur. Ben özgürsem, sen özgürsen, hepimiz özgür oluruz; yoksa hepimiz tutsak…”
Müyesser Yıldız: “Bu gazetenin çıkmasını organize eden, bizler için gösteriler yapıp, fotoğraflarımızı taşıyan siz değerli dostlara ufak bir uyarım var: Siz siz olun, bu işleri yapmayın. Yarın öbür gün ‘hasta ve hastalığı övmekten, tedaviyi etkilemekten, hastalık propagandası yapmaktan’ rehabilitasyon programına dahil edilebilirsiniz, aman dikkat!..”
Ahmet Şık: “Muhalif gazetecilere, öğrencilere, akademisyenlere, yayıncılara, Kürtlere, sosyalistlere varış noktası hapishaneler olan ‘tehcir’ uygulanıyor.”
Soner Yalçın: “Memleketimde mahpusluktan geçer aydın olmanın yolu… Ve ne yapayım: Yanlış doğru burası benim ülkem…”
Barış Pehlivan: Gazetecilik yaptım, ‘terörist’ diye demir parmaklıkların arkasına atıldım. Ama ne acı ki yalnız değilim… Onlarca gazeteci şu an benzer nedenlerle hapiste.”
Hikmet Çiçek: “ ‘Suçumuzu’ biliyoruz: AKP’nin temsil ettiği faşist diktatörlüğe karşı olmak. Gerisi teferruattır.”
Turhan Özlü: “Tüm meslektaşlarımızı TGS’ye üye olmaya çağırıyoruz.”
Tuncay Özkan: “Ben gazeteci değilmişim iktidara göre! Zırva tevil götürmez.”
"ALTEMUR'UN DAKTİLOSUNU GÖRDÜNÜZ MÜ?"...
(Fotoğraf: Ali Kılıç)
Tarihçi-gazeteci Orhan Koloğlu ile Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Genel Sekreter Yardımcısı Zafer Atay, yaklaşık 60 yıl önce gazetelerde yaşanan daktilo ve telefon sıkıntısını anlattılar.
"ALTEMUR'UN DAKTİLOSUNU GÖRDÜNÜZ MÜ?"
Zafer Atay:
1948-50 arası Altemur Kılıç Amerika’dan bir daktilo getirir. Bâb-ı Ali’de bir dedikodu; “Altemur’un daktilosunu gördünüz mü?” Herkes; "Yahu ne var niye görelim, daktilo ne?" diye birbirine soruyor. Cevap; "Yahu elde taşınıyor, kutunun içinde sapı varmış, istediği yere götürüyormuş!" Herkeste bir merak almış başını gitmiş.. Gören birbirine anlatıyor; "bir küçük daktilo, kutunun içinde taşınıyor. İster eve götürüyorsun, ister iş yerine…"
Bâb-ı âli’de çalışıp da portatif daktilo hiç görmeyen varmış. Çünkü o dönemde gazetelerde kocaman yerinden kalkmayan büro daktiloları kullanılıyormuş.
Yakın zamanda görüştüğüm Altemur Abi, "Şimdi de gazetede yazısını daktilo ile yazan tek adam benim" dedi.
Yakın zamanda görüştüğüm Altemur Abi, "Şimdi de gazetede yazısını daktilo ile yazan tek adam benim" dedi.
Orhan Koloğlu:
Daktilo gazetelerde daha çok muhasebenin işinde kullanılırdı. O da bir tane olurdu. Telefon ise hiç yoktu. Telefon yazı işleri müdüründe bir de patronda olurdu. Çok tanınmış bir yazarın oğlu İngiltere de tahsil etmişti. Döndü geldi Vatan gazetesinde çalışmaya başladı. Bu 1940’ların sonu 50’lerin başında oluyor. Daktilosu olduğu için büyük sükse yaptı. Yazılarını daktilo ile yazıyormuş. Yalnız akşam eve giderken daktiloyu gazetede bırakıyormuş. Ondan sonra gazetede daktiloyu paylaşma kavgası başlarmış…
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Zafer Atay: İlk daktilomu ben kendim aldım. Facit marka bir daktilo aldım. 400-500 lira maaş alırdım. Bir maaşımla aldım ben daktiloyu. Benden başka bir iki kişinin daha vardı. Daktilo kapanın elinde kalırdı.
Orhan Koloğlu:
1955’te 6-7 Eylül olaylarında Beyoğlu’ndayım hadiseyi haber vereceğim telefon bulamadım. Yurtdışına maçları izlemek için giderdim. Telefon için saatlerce beklerdim.
Zafer Atay:
Strasbourg'ta Avrupa Konseyi’nde Kıbrıs dolayısıyla Türkiye görüşülüyor. Haberi telefonla çalıştığım Tercüman gazetesine yazdırmak istedim. Fransız posta idaresinin küçük bir bürosu vardı. Oradaki görevliye İngilizce "telefonla görüşmek" istiyorum dedim. Nereyle görüşmek istediğimi sorunca Türkiye deyince kadın ayağa kalktı ellerini yumruk yaptı; “Mon Dieu” “Mon Dieu” kafasını yumruklamaya başladı. Yani Allahım Allahım diye kafasını yumrukladı. Bana “Bir arkadaşınız beş saattir İstanbul’u bağlamamı istiyor, bir türlü bağlanamıyoruz” dedi. O zaman otomatik teleks de yok. Telefon numarası gibi, hat yoksa teleks de bağlanmıyor…
Ama aynı gün Frankfurt büromuzun bağlanmasını istedim, hemen anında Frankfurt bağlandı. Haberimi Frankfurt üzerinden yazdırdım. Çünkü Frankfurt ile Türkiye arasında özel bir bağlantı var.
Orhan Koloğlu:
Avrupa’da özellikle Almanya’da baskı tesisleri olan gazetelerin özel teleks bağlantıları vardı. Yani direkt doğrudan bağlantı yapılırdı. Böyle bir hat vardı.
Zafer Atay:
Sonra ben haberimi Frankfurt’ta geçtim teleksle, onlarda haberi banda aldılar ve bandı İstanbul teleksine geçtiler. Bu olay 1974-75 yıllarında oluyor…
(Süleyman Boyoğlu)
9 Ocak 2012 Pazartesi
ATEŞ NESİN...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
HAFTADA BİR
NaNİK
Göz boyama
95 yaşındaki Evren'e müebbet hapis istenmiş
Doktoru kendisine, "Bu saatten sonra ne yersen ye"
dediği için istedikleri cezayı verebilirler!
***
Başka büyük yok...
CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce,
"Hüseyin Çelik, Erdoğan'ı bir kalemde satabilir" demiş
Talibi o kadar çok ki, her an mümkündür!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











