YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
19 Mayıs 2012 Cumartesi
18 Mayıs 2012 Cuma
BİZİM İNSANLARIMIZ...
Bu fotoğrafı 16 Mayıs Çarşamba akşamı Kadıköy İETT otobüslerinin son durağında çektim. Fotoğrafı çektikten sonra yıllar öncesine gittim. Ulusal Basın Ajansı'nda (UBA) muhabir olarak çalışıyordum. Benden bir yıl kadar sonra Aydın Baylan da UBA'da çalışmaya başladı. Yöneticilerimiz her gün bizden en az bir tane özel haber istiyorlardı. Bizler de bu isteklerini yerine getirmeye çalışıyorduk. Yıl 1985'ti... Daha gazeteler Bâb-ı Âli'de taşınmamışlardı. Onun üzerinde muhabirin çalıştığı ajansta sabah toplantısından sonra her birimiz özel haber bulmak için bir yerlere dağılırdık. Bulmadan dönmezdik.
Aydın bir gün tarihi yarımadayı kolaçan ederken Beyazıt-Fakülte durağında tarihi bir taşın üzerinde İETT bileti satarak geçimini sağlamaya çalışan kadınla küçük çocuğunu görüntüleyip getirmişti. Aydın, bir bacağı olmayan ve çocuğuyla birlikte taşın üzerinde gece-gündüz yatıp kalkan, zor şartlarda yaşam savaşı veren bu kadının haberini fotoğrafıyla birlikte servise koymuştu. Aydın'ın çektiği bu fotoğraf bir kaç büyük gazetede yer almış ve bayağı bir ses getirmişti.
Bâb-ı Âli'nin acar muhabirlerinin çoğunlukta olduğu o yıllarda Aydın Baylan arkadaşımız bu fotoğrafıyla haklı bir gurur duymuştu. Ben de üstteki bu fotoğrafı çektikten sonra 1985'ten bugüne İstanbul'da değişen pek bir şeyin olmadığını, aynı görüntülerin hâlâ var olduğunu çektiğim fotoğrafla ispatladım. Aydın'ın çektiği fotoğrafta da kadının yanında koltuk değnekleri ile öteberileri vardı, benim çektiğim fotoğrafta da... Tek fark vardı; Aydın'nın görüntülediği karede anne ve kızı yüksekçe tarihi beyaz bir taşın üzerindeydi, benim görüntülediğim karede ise kadıncağız herkesin basıp geçtiği kirli kaldırım taşlarının üzerindeydi...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Aydın bir gün tarihi yarımadayı kolaçan ederken Beyazıt-Fakülte durağında tarihi bir taşın üzerinde İETT bileti satarak geçimini sağlamaya çalışan kadınla küçük çocuğunu görüntüleyip getirmişti. Aydın, bir bacağı olmayan ve çocuğuyla birlikte taşın üzerinde gece-gündüz yatıp kalkan, zor şartlarda yaşam savaşı veren bu kadının haberini fotoğrafıyla birlikte servise koymuştu. Aydın'ın çektiği bu fotoğraf bir kaç büyük gazetede yer almış ve bayağı bir ses getirmişti.
Bâb-ı Âli'nin acar muhabirlerinin çoğunlukta olduğu o yıllarda Aydın Baylan arkadaşımız bu fotoğrafıyla haklı bir gurur duymuştu. Ben de üstteki bu fotoğrafı çektikten sonra 1985'ten bugüne İstanbul'da değişen pek bir şeyin olmadığını, aynı görüntülerin hâlâ var olduğunu çektiğim fotoğrafla ispatladım. Aydın'ın çektiği fotoğrafta da kadının yanında koltuk değnekleri ile öteberileri vardı, benim çektiğim fotoğrafta da... Tek fark vardı; Aydın'nın görüntülediği karede anne ve kızı yüksekçe tarihi beyaz bir taşın üzerindeydi, benim görüntülediğim karede ise kadıncağız herkesin basıp geçtiği kirli kaldırım taşlarının üzerindeydi...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
TRT ANILARI...(9)
Gürcan Arıtürk
"İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret… O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır''
Çıkan haberleri okutmamak için
Spiker Salih Uzuner, radyo haberlerini okumaktadır, Atilla Çalışkan'a Salih'in elindeki bir haberin okunmaması gerektiği söylenir, Çalışkan da gereğini yapmak üzere canlı yayının yapıldığı stüdyoya girer, yavaş ve sessiz hareketlerle spikerin yanına gelir ama sessizliği devam ettiremez ve bağırarak falanca numaralı haberi okumaması gerektiğini söyler spikere. Ses mikrofona-yayına da gittiğinden kızılır Atilla Çalışkan'a bir yandan da ders aldığı düşünülür. Başka bir gün yine okunmaması gereken spikerin elindeki bir haber için stüdyoya gönderilir. Bu kez daha temkinlidir Çalışkan, Salih Uzuner'in arkasına geçer, uzun süre durur ve sıra o okunmaması gereken habere gelince spikerin ağzını kapatır hışımla.
"Ne diyor len bu karı?"
Genel Müdür Tayfun Akgüner döneminde 24 saat haber yayını yapan Radyo Haber'de çalışıyoruz. Emeklilik için gün sayan Bülent Güllapoğlu ile birlikte sabah nöbetine geldim. Anadolu Ajansı’ndan ve dış yayınlardan gelen çok sayıda haberi aldı Bülent Ağabey, zaten odada çok büyük bir kâğıt sirkülasyonu vardı. O yüzden de kâğıt çöpleri de büyüktü. Aldığı ham haber çoğu da haber olmayan kâğıtlarından çoğunu kendine, azını bana verdi. İşe yarayanları haber bültenine koymak üzere elimizde kalem oynatıyoruz.
Çoğu işe yaramadığından da ben kâğıt çöpüne (ne hikmetse) Bülent Ağabey ise yerlere atıyor. Onun bulunduğu masanın altı atık kâğıt dolu. O sırada temizlikçi kadın geldi, o kâğıtları bizim attığımızı düşünmedi demek ki (dün akşamdan sandı büyük bir ihtimalle) başladı söylenmeye. "Ulan ayı, işte burada kâğıt çöpü, buraya atsan olmaz mı? Eşek..." diye diye süpürdü ortalığı, böylesine lafları da bir kaç kez tekrarladı ve çıktı. Kadın çıkar çıkmaz Bülent Ağabey bana dönerek aynen "Ne diyor len bu karı" dedi.
17 Mayıs 2012 Perşembe
BASIN TRAFİK KARTI PROTOKOLÜ...
Basın Trafik Kartı Protokolü yürürlüğe girdi
Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ile Emniyet Genel Müdürlüğü arasında imzalanan “Basın Trafik Kartı Protokolu “ yürürlüğe girdi ve uygulanmasına başlandı.
Basın Kartı taşıyan gazeteciler, BYEGM İl Müdürlüğü olan illerde bu müdürlüklere, öteki illerde ise valiliklere başvurarak adlarına, fotoğrafları da bulunan Basın Trafik Kartı’nı düzenlettirebilecekler.
Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen Basın Trafik kartları, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenmiş Basın Kartı ile birlikte geçerli olacak.
Basın Trafik Kartı Protokolü hakkında ayrıntılı bilgi almak isteyen basın mensupları 3 sayfalık protokolun özgün metnine Türkiye Gazeteciler Cemiyeti‘nin (www.tgc .org.tr) adresinden ulaşılabilir.
16 Mayıs 2012 Çarşamba
TANCAN BALTALI 77 1 MAYIS'INI ANLATTI...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
TERCÜMAN GAZETESİ FOTO MUHABİRİ
TANCAN BALTALI'NIN GÖZÜYLE
1 MAYIS 1977
1 MAYIS 1977
“Tercüman gazetesinde çalışıyordum. 1 Mayıs sabahı erkenden muhabir arkadaşımla Tercüman gazetenin aracıyla Taksim’e gittik. Yanımda muhabir olarak sanırım Tokay Gözütok vardı. Şimdiki The Marmara Oteli’nin dördüncü katında gazetecilere bir oda ayırmışlardı. Odamızdan Taksim Meydanı’nı çok rahat görüyorduk. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in konuşma yapacağı kürsü tam karşımızdaydı. 1 Mayıs’a katılan grupların alana girişini dördüncü kattan fotoğraflıyorduk. Miting şenlik havası içinde geçiyordu. Ta ki Kemal Türkler konuşmasına başlayana kadar…
Kemal Türkler
konuşmasına başlayana kadar grupların sloganlar da ılımlıydı. Türkler konuşmaya
başladı. Türkler’in konuşmasının ortasında karşılıklı atılan sloganlar
sertleşti. Elektriklenmeler, gerilmeler, ardından da kıpırdanmalar başladı. Bir
şeyler olacağını hissetmeye başladık. Demeye kalmadı, Sular İdaresi tarafından
silah sesi geldi. Baktım olayların merkezi aşağısı, hemen aşağı indim. Otelin altındaki Kazan
restorana indim, otelin restoranıydı. Silahlar patlıyordu, tam siper yere yattım.
Restoranın yek pare bir camı vardı. Hedef olmamak için camın perdesiyle kafamı
ve vücudumu gizledim, oradan fotoğraf çekmeye başladım. Kazancı yokuşunda yaşananları
çekiyorum. Yerde ezilmiş yatanların fotoğrafını çekiyordum. Yokuşun başında
otelin yanına bırakılan bir kamyonet vardı. Eğer o kamyonet olmasaydı, ölen hiç
kimse olmazdı. Çünkü ne amaçla bırakıldığını anlamadığım kamyonet hemen Kazancı
Yokuşu’nun başındaydı. Mitinge katılan ve panikten kaçan insanlar buraya akın
ediyordu.
Meydana
çıkmadık, zaten meydana panzerlerin girmesiyle insanlar dağılmıştı. Olaylar
bitmişti. Gazeteye gitmeye karar verdik. Orada ölenleri gözümüzle gördük, ama
kaç kişi olduklarını bilmiyorduk. Ölen ve yaralananların sayısını gazeteye
döndükten sonra öğrendik.
Bu arada gazetede bir gazetecinin ağır yaralandığı bilgisini
de aldık. O kişinin de Son Havadis gazetesi foto muhabiri Bahattin Şenol
olduğunu öğrendik. Bahattin kafasından yaralanmıştı. Ameliyattan sonra da Bahattin’in kafatası
çukur kalmıştı. Ezik gibiydi…
Çektiğim
fotoğraflar Tercüman gazetesinde sekiz sütun çıktı. Görüntü Kazancı
Yokuşu’ndaki facia görüntüleriydi… Bu olay bir anlık panik olayı neticesidir. Bu
olay hayatımda unutamayacağım bir facia olarak kaldı.”
(Süleyman Boyoğlu)
RUHİ SU 100 YAŞINDA...
Konser öncesi Köy Enstitüleri ve müzik alanında araştırmalar yapan ve 1993-96 yılları arasında İstanbul Şehir Tiyatroları Müdürlüğü, 1996-2005 yılları arasında da Kent Orkestrası Müdürlüğü görevinde bulunan, Ruhi Su'nun öğrencisi Karabey Aydoğan, "Beyazperdeden Ruhi Su Türküleri" hakkında bilgi verdi. Aydoğan, "Ruhi Su; bu toprağın çağdaş ve aydınlık sesidir. Ruhi Su 100 yaşında... O'na selam, ona sevgi, ona muhabbet, ona saygı hepimizden..." dedi. Ruhi Su etkinlikleri 30 Mayıs'a kadar devam edecek. (www.ruhisu.org)
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
KADIKÖY'DE YAŞAMAK BİR AYRICALIK...
Kadıköy'de yaşamak bir ayrıcalıktır. Günün her saatinde semtin değişik alanlarında kültürel faaliyetler düzenlenir.
Kadıköylüler bu etkinlikleri ilgi ile izlerler. Bunlara örnek; çarşıda bir kukla göstericisi kukla oynatıyor, vatandaşlarda ilgi ile izliyorlar ve izlence sonunda kuklacıyı çılgınca alkışlıyorlar. İstanbul'un Beyoğlu ilçesinden sonra kültürel anlamda en fazla etkinlik Kadıköy'de oluyor desek yanlış olmaz.
(Fotoğraf: Ali KILIÇ)
GÖP BAŞKANI SERTEL...
Atilla Sertel:
“Cezaevine de
övgüler düzüldü, hayaldi gerçek oldu!”
Gazetecilere
Özgürlük Platformu (GÖP), Adalet
Bakanlığı’nın daveti ile 11 Mayıs Cuma günü 12 gazeteci-köşe yazarının Silivri
Cezaevi İnfaz Kurumları Yerleşkesi’ne gerçekleştirdiği
inceleme ziyaretiyle ilgili bir açıklama yayımladı.
Gazetecilere
Özgürlük Platformu Dönem Başkanı ve Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel
Başkanı Atilla Sertel yaptığı yazılı açıklamada şunları kaydetti:
“Adalet Bakanı ve gazetecilerin
ziyareti gerçekleşmeden önce öneride bulunmuş ve meslek örgütlerinin başkanları
ile onların da önereceği gazetecilerin cezaevi ziyaretine katılmasını
vurgulamıştık. Cezaevinde yıllardır çile çeken meslektaşlarımızla görüşmeleri
ve sorunların onların ağzından dile getirilmesini önermiştik.”
Bütün bunlar olmadı…
Cezaevinde turistik bir gezi
gerçekleştirildi. Duvarlar, demir parmaklıklar, yataklar, yemekler,
kullanılmayan ve kullandırılmayan spor sahaları, bilgisayar odaları gezildi..
Duvara baktınız, insanı göremediniz.
Masaları, sandalyeleri gördünüz
üzerinde oturan yoktu…
Yemekleri tattınız, lezzetli buldunuz,
“Daha ne istiyorlar, bulmuşta bunuyorlar” tavrı içinde yazılar kaleme aldınız.
Düne kadar bir gazetecinin cezaevini
allayıp, pullayacak bir yazı kaleme alacağını asla düşünemezdik.
Hayaldi, gerçek oldu..
Gazeteci arkadaşlarınızla yüz yüze
gelmek konusunda ısrarcı olmalıydınız.
Yapmadınız!
Size gösterilen kısmıyla, bakanla
birlikte cezaevine baktınız.
Bizler arkadaşlarımızla açık görüşlerde
oturuyor, dertleşiyoruz.. Onların bir an önce özgür kalması dileğiyle ve biz
evimize giderken onların hücrelerine dönüşünün üzüntüsüyle yaşıyoruz.
Şunu unutmayın ki;
Yazılan her satır sizin çoluk
çocuğunuza bırakacağınız onur ya da utanç olacaktır.
Bakanın gözüyle değil vicdanınızın
gözüyle Silivri’ye, Cezaevi’ne, orada çile çeken insanlara bakınız..
Sayın Bakan’a bir kez daha
sesleniyoruz:
Yine sizinle birlikte Silivri
Cezaevi’ne gidelim ama bu kez gazeteci arkadaşlarımızın yattıkları hücrelerde
onları da dinleyerek gerçekleri görelim.
Bu gazetecilerin de kamuoyunun da
beklentisidir.
15 Mayıs 2012 Salı
"BAHARIN COŞKUSU" RESİM SERGİSİ...
Ümmü Gözalu'nun "Baharın Coşkusu" adlı resim sergisi dün Kadıköy-Barış Manço Kültür Merkezi'nde açıldı. Sergi 22 Mayıs tarihine kadar açık kalacak. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
TGC'NİN ÇINARLARI...
14 Mayıs 2012 Pazartesi
ŞAMPİYONLUK DERBİSİ İZLENİMLERİ...
İki fanatik Galatasaraylı (Fotoğraf: Ali Kılıç)
Fenerbahçe zindanında 11 cesur yürek,
bir ‘aslan’ ki, Fatih Terim...
SEVİM ERTEMUR
Yılın müthiş derbisi... Eskinin fanatik Galatasaraylısı olarak gitmekle gitmemek arasındaydım maça... Ama canımın son anda “anneler günü” armağanı oldu bana... Biletimi çantama özenle yerleştirdim. “Ama çok sert geçecek, çok olaylar olmasından da korkuluyor” uyarıları arasında “laci” kot pantolonumu, “laci” tişörtümü giyindim. “Hay Allah sarı bir tişörtüm bile yok!..” Üşürüm diye “kırmızı” polarımı alacaktım, ama ailemin kaygıları nedeniyle “rengini belli etmeyen” polarımı aldım. Aslında elimin kırmızıya uzanmasındaki amacım “dostluğu üstümdeki renklerde pekiştirmekti”... Biraz hurma, biraz ceviz, minik bir şişe su çantama attım ve adeta pikniğe gidiyormuşcasına bindin metrobüse... Vav, mentobüsün içi “sarı...”, “lacivert...”...
Metrobüs köprü girişine yaklaşırken bir anda metrobüsün içi karıştı, ana-avrat küfredenler camlarını kırarcasına yumrukluyor, kimileri ise “Kaptan dur, kapıları aç” diye bağırıyordu. Son anda gördüm, sağ tarafta bariyerlerin arkasında beş GS formalı genç, elleriyle metrobüse doğru işaretler yapıyor. İçerdekiler ise metrobüsü durdurabilse onlara gününü kesin gösterecekler. Tabii onları sakinleştirmek bana ve birkaç akliselim FB’liye düştü. Birkaç dakika geçmeden metrobüs yine sallanmaya, camlar kırılırcasına dövülmeye başlandı. Ne oluyor demeye kalmadan oturduğum camın yanında GS bayrakları dalgalandıran gençlerin içerisinden sarktığı birkaç otomobil belirdi. Küfürler gırla, metrobüsün içindeki insan seli sanki yok etmek istercesine o otomobillere doğru akıyor... Ben bir yandan “sakin olun, sakin olun” diye onları yatıştırmaya çalışıyorum bir yandan ise gönlümdeki kır çiçeklerini atıyorum camdan dışarı, Kadıköy yakasında korkusuzca dolaşan bu “cesur yürekli” Cim Bom Bom’lulara...
Stada varmadan üçüncü bir tufan kopuyor. Onlarca polis aracı içinde birkaç GS bayrağı taşıyan otomobil. “Ne var bunda; Ne bu şiddet” diye içimden geçiriyorum bir yandan da FB’lilere “Sakin olun, sesiniz kısılacak, maça saklayın sesinizi” diyorum. Bazıları susuyor, ama o da ne bu kez sol yanımızda Galatasaraylı futbolcuları taşıyan kara camlı otobüs... Yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyorum. Hani camdan GS futbolcuların yüzünü görsem var ya her şey ortaya çıkacak. İyi ki görmüyorum. Elimi kaldırıp onlara el sallamak istiyorum. Ama silkelenip kendimi kendime getiriyorum. Acaba böyle bir şey yapsam ne olurduyu düşünemiyorum bile. Benimle birlikte maça gelen iki dostum var onlar Fenerbahçeli. Genç, birbirinden sevimli iki insan… Onların gözleri benim üstümde... Bense sakin, tüm duygularımı, düşüncelerimi dağlamışım, sadece derbiyi izlemeye gidiyorum. Hem de ömrü hayatımda ilk kez “Fenerbahçe zindanı”na...
Stada çıkan tüm yollar ana baba günü. Güçlükle maçı izleyeceğimiz tribüne ilerlerken “has FB”li yeğenim Nuri beni görüyor “Abla sen burada, bak karışmam ha...” diye bana takılıyor. Ben de hemen onun boynundaki atkıyı alıp “bak maçtan sonra da vermem” diyerek boynuma geçiriyorum. Sonra Gökhan, arkadaşları... Hepsi biliyor benim Cim Bom Bom’lu olduğumu... İşi şamataya vuruyorlar. Gönlümden geçeni onlara da söylüyorum. “Ben her zaman mazlumun yanındayım. Bu kez Aziz Yıldırım için şampiyon olmanızı istiyorum” diyorum. Gökhan, bana, inşallah ayağın uğurlu gelir, diyor. Şeytan sanki kafamı işgal ediyor, bir ses beynimde uğulduyor: “Bakalım kime uğurlu gelecek”...
Onlar bu arada beni adeta derdes edip kalabalığı yararak maçı izleyeceğim kapıya kadar götürüp “abla dikkatli ol, GS gol filan atar sakın havalara zıplama, rengini belli” etme diyerek içeri tıkıyorlar. Yerim güzel, alt tribündeyim. Onlar üstte oldukları için üzgünler. Şampiyon olacakları için sahaya inemeyeceklerinden yakınıyorlardı. Ne var ben de inerim, diye düşünüyorum. Bir derbiyi, üstüne üstlük şampiyonluk derbisini yaşamanın tüm keyfine kendimi hazırlamış durumdayım. O anda bir küfür başlıyor. Bir anda bütün stadda aynı küfür ve marş devam ediyor. Stad tıka basa dolu... Karşıda solda küçük bir köşe boş... Orası GS’liler içinmiş... Gözüm hep ordaydı, ama maç boyunca boş kaldı. Sonra birkaç Fenerli girip oturdu.
Önümde küçük bir çocuk ve annesi… Onların önünde delişmen, yerinde hiç duramayan, zıp zıp zıplayan, adeta bir adımda stada atlayabilecekmiş gibi maçı tüm heyecanıyla yaşayan, arkadaşları tarafından güçlükle yatıştırılabilen, oturtulan, yaptığı her küfürden sonra dönüp etraftaki kadınlardan özür dileyen Karadenizli bir delikanlı... Tüm tribünler hop oturup hop kalkıyor, çoğu küfürlü marşlar, sloganlar, ıslıklar, totemler... Sahanın iki yanında destek yazısının yazılı olduğu Aziz Yıldırım portreleri asılı Sonraki bütün maça bu topla damgasını vuruyor.
İlk yarıda tüm basın mensupları GS kalesinin arkasına konuşlanmış. Bu stattan GS hep yenilerek çıkmış ya... Yine atılan golleri çekecekler. Onlar da haklı, tüm stat sarı-lacivert. Seyirci muhteşem. Ben ise tüm takımlara yenilmek umurunda bile olmayan, ama tüm gücüyle GS maçına kilitlenen Fener’in yine böylesine bir seyirciyle galip olabileceğini, ama Fatih’i düşünüyorum... Şimdiki GS’li futbolcuların çoğunu bile tanımıyorum, ama Fatih Terim’le her yol açılır, her zaman umut vardır...
Ya kadınlar...
Ayağa kalkıp yanımdakinin omzuna elimi koyuyorum, biryandan onlarla birlikte hopur hopur hoplarken Fenerliler’in hep bir ağızdan söylediği “Seninle ağlarız, seninle güleriz” şarkısına katılıyorum, gözlerim biraz önce sahaya çıkarken ve tüm maç boyunca da süreceği gibi analarına-avratlarına on binlerce küfrün savrulduğu “11 cesur yürekte”...
Bazı sloganlara da katılıyorum. Hoş da oluyor, herkesin sloganı sonuçta kendine... Onlarla birlikte totem yapıyorum. Bazı erkeklerin küfürlerine aldırmıyorum artık, çünkü dönüp etraftakilerden en azından özür dilemeleri güzel... Ya kadınlar... Onların bazılarının statta daha da iğrenç olduğuna şahit oluyorum. İşin kötüsü onlar dönüp etraflarından özür bile dilemiyorlar... Yanımdaki kadına bakıyorum, çok da güzel bir kız aslında, ama ağzını doldurup, doldurup bağırınca nasıl da çirkinleşiyor...
Dört bir tarafımda stresini kusan insanlar ve şiddet... Bir saatten sonra tam bir gözlemci gibi etrafı seyrettiğimi farkediyorum. İnsanların halini... Maç mı, ikinci yarı başladı bile... Tam karşımda “İnananlar kazanır” pankartı... “Doğru” diye düşünüyorum, nedense hemen ardından da “Fatih Terim” geçiyor yüreğimden.... Hemen sol yanında ise “Siz yüreğinizi koyun, biz canımızı verelim” pankartı asılı...
Seyirci gerçekten canını verecek kadar heyecanlı... Saha da ise hiç bir heyecan yok (bu tamamen benim yorumum)... Oysa bu şampiyonluk maçı… Yaşanan sinir harbinin dışında bir şey yok. Ben kıran kırana bir maç, bol da gol bekliyorum. Hadi sarı kırmızılılar topu aralarında gezdirsinler, ama ya sarı lacivertlilerin neyine böyle bir oyun. Buldun mu topu son sürat karşı kalede olmalısın... Ah bu seyirci bizim olsa, diye düşünmeden edemiyorum. İki takım da aslında benim beklentimin altında. Ama GS’lılar daha iyi. Niye mi? FB zindanında, böyle muhteşem bir seyirciyi arkasına almış bir takım karşısında daha rahat oynuyorlar, ezilmiyorlar, dik duruyorlar en azından... Böyle bir seyircinin karşısında, özetle Fenerbahçe zindanında 11 cesur yürek, bir ‘aslan’ ki, Fatih Terim... Böyle bir ortamda oynamak gerçekten yürek ister. Galatasayarlı’lar köşesinden bakıldığında, en güzel adam da 5 dakikalık maç uzatması sırasında olması muhtemel bir-kaç FB atağını engelleyen kaleci Muslera...
Seyircinin “siz yatmaya alışkınsınız” eleştirileri ve küfürleri GS’lileri hedef alırken orta hakem Cüneyt Çakır’da onlar kadar ana-avrat küfürlerin hedefi oluyor. Sanırım bir maçta en çok “sarı kart” gösteren hakem olarak rekor da kırıyor... Ve peş peşe gelen kırmızı kartlar... Etrafımdaki stres ve şiddeti izlerken, adeta 50 bin kişiyi sırtımda taşımışım gibi yorulduğum maç sırasında, bir cesur yürek de bu hakem, diye düşünüyorum. Böylesine stresli maçı yönetebilmekte yürek ister doğrusu...
Bir seyircinin GS’li futbolculara, “anneler gününde ananızı .........z” sözü beynimi oyuyor... Ve 5 dakikalık uzatmadan sonra maçı bitiren düdük çalıyor. Fatih Terim’in deyimiyle 1. olarak gelen Galatasaraylı futbolcular ve yöneticiler “şampiyon” olarak bir anda Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın göbeğine akıyor. Sahanın etrafı polisler ve özel güvenlikçilerce sarılıyor. Fenerbahçe seyircisi üzgün, mutsuz, kahrolmuş, GS’lıların sevinci bazılarını daha da çileden çıkarıyor. Polis ve özel güvenlik GS’lilerin etrafını sarıyor. Her şeye rağmen ortada mutluluk yaşanıyor kısa bir süre de olsa, bu arada birkaç kişi bir şeyler fırlatmaya çalışıyor, saldırıyor. Seyircinin çoğunluğu ise “Fener buraya, Fener buraya” diye kendi takımını teselli etmeye çalışıyor. Sahaya inmeye çalışan bazı kişiler dikkat çekiyor. Bir özel güvenlik görevlisi koşarak gelip, tam bizim maçı izlediğimiz tribünün önündeki birini copluyor ve işte o anda ortalık bir anda karışıyor. Sol tribünden birileri aşağı inmeye çalışıyor, sandalyeleri kırıp sahaya atıyorlar. Bu arada karşı sağ tribünde karışıyor. Polisler ve özel güvenlik de oraya saldırınca iş iyice büyüyor. Bu kez güvenlik önde seyirce arkada kovalamaca başlıyor.
Sahaya inenler müthiş dayak yiyince, tribünlerdeki seyircinin tepkisi iyice yükseliyor. “Vurma, yapma” diye güvenlikçilere bağırıyorlar, küfür ediyorlar. Diğer polisler engel olmaya çalışıyor, ama fevri olarak bir polis çıkıp birini copluyor ve yatışacaksa da olaylar iyice büyüyor. GS’liler polis ve güvenlikçilerce oluşturulan ara koridordan odalara alınıyor. Şükrü Saraçoğlu’na tam bir kargaşa hâkim oluyor. Tüm bu kargaşanın ortasında nereden çıkıyorsa bir Galatasaraylı sahanın tam ortasında durup meşaleyi havaya kaldırmış kutlama yapıyor...
Ben öylesine bunları izlemeye ve telefonumla kaydetmeye dalmışım ki, genzim yanıyor. Maç sırasında yakılan meşalelerin etkisi herhalde diye boğazımı sıkıyorum. Bir de bakıyorum ki etrafımda kimse kalmamış, herkes kaçmış. Polis gaz bombası atmış tribünlere doğru...
Suçlular...
Ben bir Galatasaraylıyım, ama tarafsız değerlendirmem gerekiyorsa “olayların bu kadar büyümesinde bazı özel güvenlik görevlileri, bazı polisler ve de Başbakan’ın emriyle kupayı vermek zorunda kalan Futbol Federasyonu suçlu”. Elbette ki saldırgan seyirciler var, ama etrafımdaki çoğu insan her ne kadar küfür ediyor olsalar da aklıselim davranışlarına da şehit oldum. Saldırgan özel güvenlikçiler ve polisler de diğer arkadaşları gibi sakin davransaydı, pek çok çocuğun da aralarında bulunduğu seyircilerin üzerine gaz bombası atmasaydı olaylar bu kadar büyümeyecekti, tepkiler yükselmeyecekti... Ya aklıselim davranmayıp 50 bin seyirci sahaya inse...
Yenmekte, yenilmekte var. Şampiyon olmakta, olamamakta var. Ne zamanki yeneni kutlayabilmeyi başarıyorsak işte o zaman gerçekten medeni olmayı başarmışız demektir. Ve yöneticileri, Futbol Federasyonu da dahil buna. Dirayetli olmak, yönetmeyi bilmek, anında çözümler üretmeyi, sorunları çözücü olmak zorundalar... Maalesef tüm bu olaylar sırasında onlar ortalar da yoklardı. Onlar sahaya hâkim olsaydı, şiddet stattan dışarılara taşmayabilirdi...
Sezon boyunca ve maç öncesi ortamı geren spor yazarları, bazı spor gazeteleri de yaşanan şiddet olaylarının suçlusu. En akliselim davranması, toplumu şiddetin dışına çekecek olanların başında onlar geliyor çünkü...
Sokağa taştı
Biber gazının etkisiyle yalnız kaldığım türbinden koşar adım çıkıp, stat dışına çıkmaya çalışan kalabalığın arasına katılıyorum. Beraber maçı izlemeye gittiğim Ersin ve eşi hem üzgün, hem çıkan olaylardan tedirgin. Bir an önce oradan uzaklaşmak için Ersin bir eliyle eşini, bir eliyle de benim elimi tutuyor. İnsan seli içinde merdivenleri iniyoruz. Bağıran, çağıran, kızan insanlar. Herkes polisin, güvenlikçilerin davranışlarına kızgın.. Onları bir yandan sakinleştirmeye çalışıyorum. “Yavaş olun çocuklar var, ezilecekler...” Dışarısı ana-baba günü. Dışarıda da biber gazı atılmış, lokantalarda oturanlar, herkes berbat halde. Tepkiler iyici artıyor. Gemilere giden yolu polis kapatmış, onu görünce geri dönüyoruz, metrobüs tarafına yürümeye başlıyoruz. Bu kez sağ tarafta birikmiş bir grup polis, tüm tepkiler onlara yoğunlaşıyor. Yürümekte zorluk çekiyoruz. Etrafımdakilere, “Tamam dediğiniz her şeye katılıyorum. Ama çocuklar var. Yine bomba atarlarsa bu çocuklar ezilir. Susun ve biran önce burayı boşaltın” diye bağırıyorum. Önüm açılıyor. Elimde çocuk var sanan kenara çekiliyor. Yol verin, diye. Koskoca bir grup halinde köprünün üzerinden geçiyoruz otobüslere ulaşabilmek için... Yine polislerle karşı karşıya düşüyoruz. Bir grup genç polisler tepkilerini dile getiriyor. Sakinleştirmek ne mümkün.. Biraz ileride aynı gençler hemen önümüzde, şampiyonluğu “0-0” gibi bir skorla kaçırmayı
henüz hazmedememiş halde avaz avaz bağırıyor: Bir Galatasaraylıyı elime
geçirsem kıtır kıtır doğrarım...
Ben “stresli ve şiddetli” insanlar arasında tüm duygularımı yitirmiş, sadece sakinleştirme modunda yürüyorum. Bu sözler bir kulağımdan girip, diğerinden çıkıyor. Ersin ise tedirgin halde elimi tutmuş beni başka bir yana götürmeye çalışıyor. Sonunda metrobüse ulaşıyoruz. Gazın etkisiyle ayılanlar, bayılanlar. Deli fişek bir grubun bindiği metrobüse binmiyoruz. Bir boş metrobüse binip, oturuyoruz. Bir anda doluyor. Öyle ayarlama yapılmış ki, onlarca metrobüs gelenleri bekliyor. Art arda insanlar doluyor ve otobüsler kalkıyor. Herkes sinir içinde, polisin davranışlarına tepkili… Sadece Fenerbahçe seyircisinin olduğu bir ortamda böylesine olayların çıkarılmasının tepkisi güvenlikçilerde yoğunlaşıyor...
İlk durakta bir anda ortalık karışıyor. Galatasaray forması giymiş biri ortaya çıkmış, sevinç gösterileri yapıyor. Karşılıklı atışmalar yaşanıyor. Kapıları açmasını söylüyor birileri şoföre, aklıselim olanlar ise “hiç durma, kapıları açma, devam et” diye bağırıyorlar. Kapılar açılmıyor. Biz uzaklaşırken oradan yanlış yerde ve zamanda kutlamam yapan kişi müthiş dayak yiyor.
Gelen her durakta sayıları artan Galatasaraylılarla karşılaşıyoruz. Allahtan şoförümüz akıllı, hiç bir durakta durmuyor ve kapıları açmıyor. Ama duraklardan geçerken müthiş bir gürültü kopuyor. Kapılar açılsa her durakta savaş çıkacak. İçeridekileri sakinleştirmek zor oluyor. Köprüye yaklaşırken ise şampiyonluğu kutlamak için Taksim’e giden konvoylar çıkıyor ortaya. Konvoydakilerle metrobüstekiler bir birlerine el-kol işaretleri yapıyor, yazamayacağım küfürleri haykırıyor. Zincirlikuyu’da duracağını sanıyordum, şoför gerçekten akıllı orada da durmadan Avcılar’a doğru sürüyor.
Sanki gol attı
İşte Mecidiyeköy. meşaleler sarı-kırmız aydınlatmış her yeri, trafik tıkanmış. Otobüstekiler söyleniyor: “Sanki gol attı”, “Kutlama yapmayı da beceremiyorlar”, “Biz olsak nasıl konvoy yapardık. Bak kutlamayı görselerdi...”
Eyvah... Mecidiyeköy durağı silme GS formaları giymiş insan dolu. Haykırışlar yükseliyor. Tabii dışarıdakilerde suçlu, onlar da el kol işareti yapıyor. Bunlar da, onları içeri davet ediyor. Şoföre “Aç kapıyı, aç kapıyı gelsin içeri” diye bağırıyorlar. Bazıları olay çıkmasın korkusuyla kapıların açılmamasını istiyor. İnecekler varmış, mecburen kapılar açılıyor. Bağırtılar yükseliyor. Ama ön kapıda çok kaliteli birkaç FB’li var, yol boyunca arkadakileri sakinleştirmeye çalıştı. İnenlerin ardından içeridekilerin çağırdıkları değil, ama üç-beş iri kıyım, yakışıklı, üstlerinde GS forması bulunan genç bindi. Oldukça sakin, efendi insanlar. Öndeki FB'li biri, geriye sakin olun işareti yaptı eliyle. Zaten binen GS’liler de umursamaz havada. Kapılar kapandı. Biraz uğultu vardı, ama bu kez dayanamadım dönüp onlara: “Burada suçlu olan kimse yok. Böyle bir seyirci hangi takımda var” diye sordum. Birkaç kişiden “Hiç kimsede” yanıtını alınca da bir futbol eleştirmeni havasında açtım ağzımı yumdum gözümü: “Bakın böyle muhteşem bir seyirciye böyle bir takım layık mıydı? Gözünüzle gördünüz, iyi oyun oynadılar mı? Hayır. Üstüne üstlük şampiyonluğa ulaşılacak maçta. Sahada futbol yoktu. Tamam, Galatasaray topu birbirine atsın, oyalama yapıp, son dakikayı beklesin. Ama Fenerli futbolcuya sayı lazım... Bunun içinde gol atması lazım. Topu ayağına alanın karşı kaleye koşması gerekmez mi?..”
Haklıydım. Maç yorumları başladı. Takımın ne kadar eksik olduğu, Semih’in zaten işe yaramadığı, Orhan’ın hiç oynayamayacağı bir maçta oynadığı (yeni futbolcuların hiçbirini tanımıyorum, bu bir itiraf) vs vs.
Gazeteci olduğumu söylemedim
Sonra da yorumlar geldi medya eleştirilerine dayandı. “Olaylara güvenlikçiler yol açtı, ama yarın medya hep FB seyircisini suçlar, öyle yazılar yazar” diye kaygılar dile getirildi. Gazeteci olduğumu söylemedim, ama “sanmıyorum gözler görmedi mi. Elbette görenler vardır. Tarafsızca yazarlar” dedim. Tam bu sırada ineceğim durağa geldiğim için “iyi akşamlar” diyerek ve yorumları geride bırakarak indim.
Eve geldiğimde ailem beni mutluluk sarmalıyla karşıladı, ama ben tüm olayları yaşamış birisi olarak çok mutlu değildim... İlk kez şampiyon olmak umurumda değil... FB olabilirdi, ben ona da sevinirdim böyle bir ortamda...
Çok yorgundum. On binlerce Fenerbahçeli’nin arasında bir Galatasaraylı olarak (belki benim gibi olanlar da vardır) yaşadığım şeyleri komik yanlarıyla tasvir ederek onları biraz güldürdükten sonra 50 bin kişinin yükü omuzlarımda bir halde yatağın yolunu tuttum...
Fenerbahçe zindanında 11 cesur yürek,
bir ‘aslan’ ki, Fatih Terim...
SEVİM ERTEMUR
Yılın müthiş derbisi... Eskinin fanatik Galatasaraylısı olarak gitmekle gitmemek arasındaydım maça... Ama canımın son anda “anneler günü” armağanı oldu bana... Biletimi çantama özenle yerleştirdim. “Ama çok sert geçecek, çok olaylar olmasından da korkuluyor” uyarıları arasında “laci” kot pantolonumu, “laci” tişörtümü giyindim. “Hay Allah sarı bir tişörtüm bile yok!..” Üşürüm diye “kırmızı” polarımı alacaktım, ama ailemin kaygıları nedeniyle “rengini belli etmeyen” polarımı aldım. Aslında elimin kırmızıya uzanmasındaki amacım “dostluğu üstümdeki renklerde pekiştirmekti”... Biraz hurma, biraz ceviz, minik bir şişe su çantama attım ve adeta pikniğe gidiyormuşcasına bindin metrobüse... Vav, mentobüsün içi “sarı...”, “lacivert...”...
Metrobüs köprü girişine yaklaşırken bir anda metrobüsün içi karıştı, ana-avrat küfredenler camlarını kırarcasına yumrukluyor, kimileri ise “Kaptan dur, kapıları aç” diye bağırıyordu. Son anda gördüm, sağ tarafta bariyerlerin arkasında beş GS formalı genç, elleriyle metrobüse doğru işaretler yapıyor. İçerdekiler ise metrobüsü durdurabilse onlara gününü kesin gösterecekler. Tabii onları sakinleştirmek bana ve birkaç akliselim FB’liye düştü. Birkaç dakika geçmeden metrobüs yine sallanmaya, camlar kırılırcasına dövülmeye başlandı. Ne oluyor demeye kalmadan oturduğum camın yanında GS bayrakları dalgalandıran gençlerin içerisinden sarktığı birkaç otomobil belirdi. Küfürler gırla, metrobüsün içindeki insan seli sanki yok etmek istercesine o otomobillere doğru akıyor... Ben bir yandan “sakin olun, sakin olun” diye onları yatıştırmaya çalışıyorum bir yandan ise gönlümdeki kır çiçeklerini atıyorum camdan dışarı, Kadıköy yakasında korkusuzca dolaşan bu “cesur yürekli” Cim Bom Bom’lulara...
Stada varmadan üçüncü bir tufan kopuyor. Onlarca polis aracı içinde birkaç GS bayrağı taşıyan otomobil. “Ne var bunda; Ne bu şiddet” diye içimden geçiriyorum bir yandan da FB’lilere “Sakin olun, sesiniz kısılacak, maça saklayın sesinizi” diyorum. Bazıları susuyor, ama o da ne bu kez sol yanımızda Galatasaraylı futbolcuları taşıyan kara camlı otobüs... Yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyorum. Hani camdan GS futbolcuların yüzünü görsem var ya her şey ortaya çıkacak. İyi ki görmüyorum. Elimi kaldırıp onlara el sallamak istiyorum. Ama silkelenip kendimi kendime getiriyorum. Acaba böyle bir şey yapsam ne olurduyu düşünemiyorum bile. Benimle birlikte maça gelen iki dostum var onlar Fenerbahçeli. Genç, birbirinden sevimli iki insan… Onların gözleri benim üstümde... Bense sakin, tüm duygularımı, düşüncelerimi dağlamışım, sadece derbiyi izlemeye gidiyorum. Hem de ömrü hayatımda ilk kez “Fenerbahçe zindanı”na...
Stada çıkan tüm yollar ana baba günü. Güçlükle maçı izleyeceğimiz tribüne ilerlerken “has FB”li yeğenim Nuri beni görüyor “Abla sen burada, bak karışmam ha...” diye bana takılıyor. Ben de hemen onun boynundaki atkıyı alıp “bak maçtan sonra da vermem” diyerek boynuma geçiriyorum. Sonra Gökhan, arkadaşları... Hepsi biliyor benim Cim Bom Bom’lu olduğumu... İşi şamataya vuruyorlar. Gönlümden geçeni onlara da söylüyorum. “Ben her zaman mazlumun yanındayım. Bu kez Aziz Yıldırım için şampiyon olmanızı istiyorum” diyorum. Gökhan, bana, inşallah ayağın uğurlu gelir, diyor. Şeytan sanki kafamı işgal ediyor, bir ses beynimde uğulduyor: “Bakalım kime uğurlu gelecek”...
Onlar bu arada beni adeta derdes edip kalabalığı yararak maçı izleyeceğim kapıya kadar götürüp “abla dikkatli ol, GS gol filan atar sakın havalara zıplama, rengini belli” etme diyerek içeri tıkıyorlar. Yerim güzel, alt tribündeyim. Onlar üstte oldukları için üzgünler. Şampiyon olacakları için sahaya inemeyeceklerinden yakınıyorlardı. Ne var ben de inerim, diye düşünüyorum. Bir derbiyi, üstüne üstlük şampiyonluk derbisini yaşamanın tüm keyfine kendimi hazırlamış durumdayım. O anda bir küfür başlıyor. Bir anda bütün stadda aynı küfür ve marş devam ediyor. Stad tıka basa dolu... Karşıda solda küçük bir köşe boş... Orası GS’liler içinmiş... Gözüm hep ordaydı, ama maç boyunca boş kaldı. Sonra birkaç Fenerli girip oturdu.
Önümde küçük bir çocuk ve annesi… Onların önünde delişmen, yerinde hiç duramayan, zıp zıp zıplayan, adeta bir adımda stada atlayabilecekmiş gibi maçı tüm heyecanıyla yaşayan, arkadaşları tarafından güçlükle yatıştırılabilen, oturtulan, yaptığı her küfürden sonra dönüp etraftaki kadınlardan özür dileyen Karadenizli bir delikanlı... Tüm tribünler hop oturup hop kalkıyor, çoğu küfürlü marşlar, sloganlar, ıslıklar, totemler... Sahanın iki yanında destek yazısının yazılı olduğu Aziz Yıldırım portreleri asılı Sonraki bütün maça bu topla damgasını vuruyor.
İlk yarıda tüm basın mensupları GS kalesinin arkasına konuşlanmış. Bu stattan GS hep yenilerek çıkmış ya... Yine atılan golleri çekecekler. Onlar da haklı, tüm stat sarı-lacivert. Seyirci muhteşem. Ben ise tüm takımlara yenilmek umurunda bile olmayan, ama tüm gücüyle GS maçına kilitlenen Fener’in yine böylesine bir seyirciyle galip olabileceğini, ama Fatih’i düşünüyorum... Şimdiki GS’li futbolcuların çoğunu bile tanımıyorum, ama Fatih Terim’le her yol açılır, her zaman umut vardır...
Ya kadınlar...
Ayağa kalkıp yanımdakinin omzuna elimi koyuyorum, biryandan onlarla birlikte hopur hopur hoplarken Fenerliler’in hep bir ağızdan söylediği “Seninle ağlarız, seninle güleriz” şarkısına katılıyorum, gözlerim biraz önce sahaya çıkarken ve tüm maç boyunca da süreceği gibi analarına-avratlarına on binlerce küfrün savrulduğu “11 cesur yürekte”...
Bazı sloganlara da katılıyorum. Hoş da oluyor, herkesin sloganı sonuçta kendine... Onlarla birlikte totem yapıyorum. Bazı erkeklerin küfürlerine aldırmıyorum artık, çünkü dönüp etraftakilerden en azından özür dilemeleri güzel... Ya kadınlar... Onların bazılarının statta daha da iğrenç olduğuna şahit oluyorum. İşin kötüsü onlar dönüp etraflarından özür bile dilemiyorlar... Yanımdaki kadına bakıyorum, çok da güzel bir kız aslında, ama ağzını doldurup, doldurup bağırınca nasıl da çirkinleşiyor...
Dört bir tarafımda stresini kusan insanlar ve şiddet... Bir saatten sonra tam bir gözlemci gibi etrafı seyrettiğimi farkediyorum. İnsanların halini... Maç mı, ikinci yarı başladı bile... Tam karşımda “İnananlar kazanır” pankartı... “Doğru” diye düşünüyorum, nedense hemen ardından da “Fatih Terim” geçiyor yüreğimden.... Hemen sol yanında ise “Siz yüreğinizi koyun, biz canımızı verelim” pankartı asılı...
Seyirci gerçekten canını verecek kadar heyecanlı... Saha da ise hiç bir heyecan yok (bu tamamen benim yorumum)... Oysa bu şampiyonluk maçı… Yaşanan sinir harbinin dışında bir şey yok. Ben kıran kırana bir maç, bol da gol bekliyorum. Hadi sarı kırmızılılar topu aralarında gezdirsinler, ama ya sarı lacivertlilerin neyine böyle bir oyun. Buldun mu topu son sürat karşı kalede olmalısın... Ah bu seyirci bizim olsa, diye düşünmeden edemiyorum. İki takım da aslında benim beklentimin altında. Ama GS’lılar daha iyi. Niye mi? FB zindanında, böyle muhteşem bir seyirciyi arkasına almış bir takım karşısında daha rahat oynuyorlar, ezilmiyorlar, dik duruyorlar en azından... Böyle bir seyircinin karşısında, özetle Fenerbahçe zindanında 11 cesur yürek, bir ‘aslan’ ki, Fatih Terim... Böyle bir ortamda oynamak gerçekten yürek ister. Galatasayarlı’lar köşesinden bakıldığında, en güzel adam da 5 dakikalık maç uzatması sırasında olması muhtemel bir-kaç FB atağını engelleyen kaleci Muslera...
Seyircinin “siz yatmaya alışkınsınız” eleştirileri ve küfürleri GS’lileri hedef alırken orta hakem Cüneyt Çakır’da onlar kadar ana-avrat küfürlerin hedefi oluyor. Sanırım bir maçta en çok “sarı kart” gösteren hakem olarak rekor da kırıyor... Ve peş peşe gelen kırmızı kartlar... Etrafımdaki stres ve şiddeti izlerken, adeta 50 bin kişiyi sırtımda taşımışım gibi yorulduğum maç sırasında, bir cesur yürek de bu hakem, diye düşünüyorum. Böylesine stresli maçı yönetebilmekte yürek ister doğrusu...
Bir seyircinin GS’li futbolculara, “anneler gününde ananızı .........z” sözü beynimi oyuyor... Ve 5 dakikalık uzatmadan sonra maçı bitiren düdük çalıyor. Fatih Terim’in deyimiyle 1. olarak gelen Galatasaraylı futbolcular ve yöneticiler “şampiyon” olarak bir anda Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın göbeğine akıyor. Sahanın etrafı polisler ve özel güvenlikçilerce sarılıyor. Fenerbahçe seyircisi üzgün, mutsuz, kahrolmuş, GS’lıların sevinci bazılarını daha da çileden çıkarıyor. Polis ve özel güvenlik GS’lilerin etrafını sarıyor. Her şeye rağmen ortada mutluluk yaşanıyor kısa bir süre de olsa, bu arada birkaç kişi bir şeyler fırlatmaya çalışıyor, saldırıyor. Seyircinin çoğunluğu ise “Fener buraya, Fener buraya” diye kendi takımını teselli etmeye çalışıyor. Sahaya inmeye çalışan bazı kişiler dikkat çekiyor. Bir özel güvenlik görevlisi koşarak gelip, tam bizim maçı izlediğimiz tribünün önündeki birini copluyor ve işte o anda ortalık bir anda karışıyor. Sol tribünden birileri aşağı inmeye çalışıyor, sandalyeleri kırıp sahaya atıyorlar. Bu arada karşı sağ tribünde karışıyor. Polisler ve özel güvenlik de oraya saldırınca iş iyice büyüyor. Bu kez güvenlik önde seyirce arkada kovalamaca başlıyor.
Sahaya inenler müthiş dayak yiyince, tribünlerdeki seyircinin tepkisi iyice yükseliyor. “Vurma, yapma” diye güvenlikçilere bağırıyorlar, küfür ediyorlar. Diğer polisler engel olmaya çalışıyor, ama fevri olarak bir polis çıkıp birini copluyor ve yatışacaksa da olaylar iyice büyüyor. GS’liler polis ve güvenlikçilerce oluşturulan ara koridordan odalara alınıyor. Şükrü Saraçoğlu’na tam bir kargaşa hâkim oluyor. Tüm bu kargaşanın ortasında nereden çıkıyorsa bir Galatasaraylı sahanın tam ortasında durup meşaleyi havaya kaldırmış kutlama yapıyor...
Ben öylesine bunları izlemeye ve telefonumla kaydetmeye dalmışım ki, genzim yanıyor. Maç sırasında yakılan meşalelerin etkisi herhalde diye boğazımı sıkıyorum. Bir de bakıyorum ki etrafımda kimse kalmamış, herkes kaçmış. Polis gaz bombası atmış tribünlere doğru...
Suçlular...
Ben bir Galatasaraylıyım, ama tarafsız değerlendirmem gerekiyorsa “olayların bu kadar büyümesinde bazı özel güvenlik görevlileri, bazı polisler ve de Başbakan’ın emriyle kupayı vermek zorunda kalan Futbol Federasyonu suçlu”. Elbette ki saldırgan seyirciler var, ama etrafımdaki çoğu insan her ne kadar küfür ediyor olsalar da aklıselim davranışlarına da şehit oldum. Saldırgan özel güvenlikçiler ve polisler de diğer arkadaşları gibi sakin davransaydı, pek çok çocuğun da aralarında bulunduğu seyircilerin üzerine gaz bombası atmasaydı olaylar bu kadar büyümeyecekti, tepkiler yükselmeyecekti... Ya aklıselim davranmayıp 50 bin seyirci sahaya inse...
Yenmekte, yenilmekte var. Şampiyon olmakta, olamamakta var. Ne zamanki yeneni kutlayabilmeyi başarıyorsak işte o zaman gerçekten medeni olmayı başarmışız demektir. Ve yöneticileri, Futbol Federasyonu da dahil buna. Dirayetli olmak, yönetmeyi bilmek, anında çözümler üretmeyi, sorunları çözücü olmak zorundalar... Maalesef tüm bu olaylar sırasında onlar ortalar da yoklardı. Onlar sahaya hâkim olsaydı, şiddet stattan dışarılara taşmayabilirdi...
Sezon boyunca ve maç öncesi ortamı geren spor yazarları, bazı spor gazeteleri de yaşanan şiddet olaylarının suçlusu. En akliselim davranması, toplumu şiddetin dışına çekecek olanların başında onlar geliyor çünkü...
Sokağa taştı
Biber gazının etkisiyle yalnız kaldığım türbinden koşar adım çıkıp, stat dışına çıkmaya çalışan kalabalığın arasına katılıyorum. Beraber maçı izlemeye gittiğim Ersin ve eşi hem üzgün, hem çıkan olaylardan tedirgin. Bir an önce oradan uzaklaşmak için Ersin bir eliyle eşini, bir eliyle de benim elimi tutuyor. İnsan seli içinde merdivenleri iniyoruz. Bağıran, çağıran, kızan insanlar. Herkes polisin, güvenlikçilerin davranışlarına kızgın.. Onları bir yandan sakinleştirmeye çalışıyorum. “Yavaş olun çocuklar var, ezilecekler...” Dışarısı ana-baba günü. Dışarıda da biber gazı atılmış, lokantalarda oturanlar, herkes berbat halde. Tepkiler iyici artıyor. Gemilere giden yolu polis kapatmış, onu görünce geri dönüyoruz, metrobüs tarafına yürümeye başlıyoruz. Bu kez sağ tarafta birikmiş bir grup polis, tüm tepkiler onlara yoğunlaşıyor. Yürümekte zorluk çekiyoruz. Etrafımdakilere, “Tamam dediğiniz her şeye katılıyorum. Ama çocuklar var. Yine bomba atarlarsa bu çocuklar ezilir. Susun ve biran önce burayı boşaltın” diye bağırıyorum. Önüm açılıyor. Elimde çocuk var sanan kenara çekiliyor. Yol verin, diye. Koskoca bir grup halinde köprünün üzerinden geçiyoruz otobüslere ulaşabilmek için... Yine polislerle karşı karşıya düşüyoruz. Bir grup genç polisler tepkilerini dile getiriyor. Sakinleştirmek ne mümkün.. Biraz ileride aynı gençler hemen önümüzde, şampiyonluğu “0-
Ben “stresli ve şiddetli” insanlar arasında tüm duygularımı yitirmiş, sadece sakinleştirme modunda yürüyorum. Bu sözler bir kulağımdan girip, diğerinden çıkıyor. Ersin ise tedirgin halde elimi tutmuş beni başka bir yana götürmeye çalışıyor. Sonunda metrobüse ulaşıyoruz. Gazın etkisiyle ayılanlar, bayılanlar. Deli fişek bir grubun bindiği metrobüse binmiyoruz. Bir boş metrobüse binip, oturuyoruz. Bir anda doluyor. Öyle ayarlama yapılmış ki, onlarca metrobüs gelenleri bekliyor. Art arda insanlar doluyor ve otobüsler kalkıyor. Herkes sinir içinde, polisin davranışlarına tepkili… Sadece Fenerbahçe seyircisinin olduğu bir ortamda böylesine olayların çıkarılmasının tepkisi güvenlikçilerde yoğunlaşıyor...
İlk durakta bir anda ortalık karışıyor. Galatasaray forması giymiş biri ortaya çıkmış, sevinç gösterileri yapıyor. Karşılıklı atışmalar yaşanıyor. Kapıları açmasını söylüyor birileri şoföre, aklıselim olanlar ise “hiç durma, kapıları açma, devam et” diye bağırıyorlar. Kapılar açılmıyor. Biz uzaklaşırken oradan yanlış yerde ve zamanda kutlamam yapan kişi müthiş dayak yiyor.
Gelen her durakta sayıları artan Galatasaraylılarla karşılaşıyoruz. Allahtan şoförümüz akıllı, hiç bir durakta durmuyor ve kapıları açmıyor. Ama duraklardan geçerken müthiş bir gürültü kopuyor. Kapılar açılsa her durakta savaş çıkacak. İçeridekileri sakinleştirmek zor oluyor. Köprüye yaklaşırken ise şampiyonluğu kutlamak için Taksim’e giden konvoylar çıkıyor ortaya. Konvoydakilerle metrobüstekiler bir birlerine el-kol işaretleri yapıyor, yazamayacağım küfürleri haykırıyor. Zincirlikuyu’da duracağını sanıyordum, şoför gerçekten akıllı orada da durmadan Avcılar’a doğru sürüyor.
Sanki gol attı
İşte Mecidiyeköy. meşaleler sarı-kırmız aydınlatmış her yeri, trafik tıkanmış. Otobüstekiler söyleniyor: “Sanki gol attı”, “Kutlama yapmayı da beceremiyorlar”, “Biz olsak nasıl konvoy yapardık. Bak kutlamayı görselerdi...”
Eyvah... Mecidiyeköy durağı silme GS formaları giymiş insan dolu. Haykırışlar yükseliyor. Tabii dışarıdakilerde suçlu, onlar da el kol işareti yapıyor. Bunlar da, onları içeri davet ediyor. Şoföre “Aç kapıyı, aç kapıyı gelsin içeri” diye bağırıyorlar. Bazıları olay çıkmasın korkusuyla kapıların açılmamasını istiyor. İnecekler varmış, mecburen kapılar açılıyor. Bağırtılar yükseliyor. Ama ön kapıda çok kaliteli birkaç FB’li var, yol boyunca arkadakileri sakinleştirmeye çalıştı. İnenlerin ardından içeridekilerin çağırdıkları değil, ama üç-beş iri kıyım, yakışıklı, üstlerinde GS forması bulunan genç bindi. Oldukça sakin, efendi insanlar. Öndeki FB'li biri, geriye sakin olun işareti yaptı eliyle. Zaten binen GS’liler de umursamaz havada. Kapılar kapandı. Biraz uğultu vardı, ama bu kez dayanamadım dönüp onlara: “Burada suçlu olan kimse yok. Böyle bir seyirci hangi takımda var” diye sordum. Birkaç kişiden “Hiç kimsede” yanıtını alınca da bir futbol eleştirmeni havasında açtım ağzımı yumdum gözümü: “Bakın böyle muhteşem bir seyirciye böyle bir takım layık mıydı? Gözünüzle gördünüz, iyi oyun oynadılar mı? Hayır. Üstüne üstlük şampiyonluğa ulaşılacak maçta. Sahada futbol yoktu. Tamam, Galatasaray topu birbirine atsın, oyalama yapıp, son dakikayı beklesin. Ama Fenerli futbolcuya sayı lazım... Bunun içinde gol atması lazım. Topu ayağına alanın karşı kaleye koşması gerekmez mi?..”
Haklıydım. Maç yorumları başladı. Takımın ne kadar eksik olduğu, Semih’in zaten işe yaramadığı, Orhan’ın hiç oynayamayacağı bir maçta oynadığı (yeni futbolcuların hiçbirini tanımıyorum, bu bir itiraf) vs vs.
Gazeteci olduğumu söylemedim
Sonra da yorumlar geldi medya eleştirilerine dayandı. “Olaylara güvenlikçiler yol açtı, ama yarın medya hep FB seyircisini suçlar, öyle yazılar yazar” diye kaygılar dile getirildi. Gazeteci olduğumu söylemedim, ama “sanmıyorum gözler görmedi mi. Elbette görenler vardır. Tarafsızca yazarlar” dedim. Tam bu sırada ineceğim durağa geldiğim için “iyi akşamlar” diyerek ve yorumları geride bırakarak indim.
Eve geldiğimde ailem beni mutluluk sarmalıyla karşıladı, ama ben tüm olayları yaşamış birisi olarak çok mutlu değildim... İlk kez şampiyon olmak umurumda değil... FB olabilirdi, ben ona da sevinirdim böyle bir ortamda...
Çok yorgundum. On binlerce Fenerbahçeli’nin arasında bir Galatasaraylı olarak (belki benim gibi olanlar da vardır) yaşadığım şeyleri komik yanlarıyla tasvir ederek onları biraz güldürdükten sonra 50 bin kişinin yükü omuzlarımda bir halde yatağın yolunu tuttum...
ATEŞ NESİN...
NaNiK ATAK
------------------
El ve kol hareketleri
"19 Mayıs" Spor Bakanlığı'na devredilmiş
Zaten Atatürk de 19 Mayıs 1919'da
Samsun'a spor olsun diye çıkmıştı!
***
Kader kısmet
Sınırlar askerin elinden alınıyormuş
Fark etmez...
Dost ya da düşman nasıl olsa sonuçta
içimizden birilerinin eline geçecek!
11 Mayıs 2012 Cuma
TRT ANILARI... (8)
Gürcan Arıtürk
"İnsan bazen, yaşadı mı,
duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam
biraz da bu karmadan ibaret… O yüzden
anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi
olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile
hatırlamak yeterince güzel!
Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınız!"
Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınız!"
Papyon Teyfik
Bir tarihte rahmetli Teyfik Fikret Dinçer, Gölcük'ten tatbikat haberi yazdırırken aniden durup, 'gerisini sen yazarsın' dedi ve kapattı telefonu. Genç bir muhabirdim, telaşlandım. Meğer tatbikat haberleri aşağı yukarı aynı olurmuş, 'mavi kuvvetler', 'kırmızı kuvvetler' diye devamını rahmetli Ali Kaptan yazmıştı. Yine Ali Kaptan bir tarihte tatbikatta anons yapacak, belki de TRT tarihinde ilk, imza atmak gibi habere, Ali Kaptan anons yaparken yanında Teyfik Fikret Dinçer de durmuş. Tabii bir de Teyfik Fikret Dinçer'in 12 Eylül döneminde Merkez Komutanlığı'ndan arayan ve "ben teğmen Namık Kemal" diyen birine "ben de Teyfik Fikret'im komutan" demesi ve şikâyet edilmesi hadisesi var.
Canlı Yayında 3-0
1994 yerel seçimlerinde TRT olarak İstanbul'da 3 yerde canlı
yayın kurduk. Bunlar 3 büyükşehir belediye başkanı adayının seçimi takip
edecekleri yerlerdi. DYP'nin adayı Bedrettin Dalan'ın yanında ben, CHP'nin
adayı Zülfü Livaneli'nin yanında Nurullah Kadirioğlu, ANAP adayı İlhan
Kesici'nin yanında da Kemal Aslan muhabir olarak görevliydik. O seçimi
biliyorsunuz RP adayı Recep Tayyip Erdoğan kazanmıştı. Seçimi kaybettiklerini anlayan 3
belediye başkan adayı da canlı yayın yerlerini terketti. Bize de sinek avlamak
düştü. Yalnızca Nurullah Kadirioğlu, sabah gazetelerini toplayıp onlardan seçim
sonuçlarıyla ilgili haberler okuyarak yayını doldurmayı denedi.
10 Mayıs 2012 Perşembe
TGC ŞİİR VE MUSİKİ GÜNLERİ...
Türkiye Gazeteciler
Cemiyeti’nin düzenlediği "TGC Basın Müzesi Şiir ve Musiki Günleri" sezonunun
son etkinliği,
üyelerimiz, sanatçılar ve sanatseverlerin katılımlarıyla 12 Mayıs 2012 Cumartesi
günü saat 13.00-15.30 arasında
yapılacak.
TGC Genel Sekreter Yardımcısı Ahmet Özdemir’in yöneteceği etkinlikte ağırlıklı olarak "Şiirimizde ve Musikimizde Anne ve Baba Sevgisi” konusu işlenecek. Konuk şairler, şiirlerini okurken, müzisyenler şarkı ve türküleriyle programa duygu ve anlam katacaklar.
TGC Genel Sekreter Yardımcısı Ahmet Özdemir’in yöneteceği etkinlikte ağırlıklı olarak "Şiirimizde ve Musikimizde Anne ve Baba Sevgisi” konusu işlenecek. Konuk şairler, şiirlerini okurken, müzisyenler şarkı ve türküleriyle programa duygu ve anlam katacaklar.
Adres: TGC
Basın Müzesi Divan yolu
Caddesi No:76 Çemberlitaş
Caddesi No:76 Çemberlitaş
Tel: 0212 519 59 09/0212 513 84
58/0505
556 74 63
8 Mayıs 2012 Salı
EDEBİYAT FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİ TGC'DE...
İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümü son sınıf öğrencilerinden Melis Sezen Güneş ve Filiz Nergiz, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'ni (TGC) ziyaret etti. Güneş ve Nergiz, Bâb-ı Âli'nin duayenlerinden Hayat Mecmuası eski yazı işleri müdürü Hikmet Andaç, usta gazeteciler Agâh Güçlü ve Seraceddin Zıddıoğlu'na "Türk Dili ve Edebiyatı mezunları kendi dalları dışında hangi meslekleri icra edebileceklerini" sordular. Öğrenciler, tez konuları olan çalışma (travaille) hakkında duayenlerin anlattıklarını can kulağı ile dinlediler, notlar aldılar... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













