12 Temmuz 2012 Perşembe

TGS 60 YAŞINDA...




Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), kuruluşunun 60. yılı nedeniyle yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, şunları kaydetti:
"Türkiye Gazeteciler Sendikası, basın emekçilerinin ekonomik, sosyal ve sendikal haklarının kazanılması ve korunmasının yanı sıra mesleki sorunlarının giderilmesi, basın ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskıların kaldırılması için tam 60 yıldır ilkeli ve cesurca bir mücadele vermektedir.
İşverenlerin ve siyasi iktidarların baskılarıyla kimi zaman zayıflatılmaya çalışılsa bile TGS’nin yürüttüğü bu mücadele hiçbir zaman geriletilemedi. Ne 1950’li yılların sonlarındaki baskıcı dönemde Gazeteciler Sendikası’nın hükümetin talimatıyla kapatılması, ne 1990’lı yıllarda medya patronlarının sendikasızlaştırma operasyonları, ne de günümüzde Anadolu Ajansı’nda siyasi iktidar eliyle yürütülen sendikasızlaştırma baskıları TGS’yi demokrasi ve sınıf mücadelesinden alıkoyabildi. TGS, ilkeli ve mücadeleci sendikal politikalarıyla hem bir sınıf örgütü olarak hem de bir meslek örgütü olarak, gazetecilik işkolunda her zaman varlığını korudu ve var olmaya da devam edecektir.
Bir meslek örgütü olarak, hapisteki gazeteciler sorununa dikkati çekmek amacıyla “basın ve ifade özgürlüğü kampanyasının” ulusal ve uluslararası düzeyde etkili biçimde sürdürülmesine öncülük eden Türkiye Gazeteciler Sendikası, bu ısrarlı ve ilkeli mücadelesinden dolayı, günümüzde tek parti iktidarının hedefi haline geldi. Buna rağmen TGS’nin sendikal kadroları, Olağan ve Olağanüstü Genel Kurulları ve yetkili tüm organları, basın ve ifade özgürlüğü mücadelesinden asla taviz verilmeyeceğini defalarca ilan etti. TGS, bu yoldaki mücadelesini her türlü baskı ve tehdide rağmen yılmadan, cesaretle sürdürecektir.
Bir sınıf örgütü olarak, TGS, emek hareketinin bütünleştirilmesi, çok sayıda işçi direnişindeki güçlerin birleştirilmesi, işçi sınıfının dayanışmasının yaygınlaştırılması, sendikal hak ve özgürlüklerin iyileştirilmesi, sendikal örgütlenmenin önündeki yasal ve fiili engellerin kaldırılması amacıyla mücadeleci tüm emek örgütleriyle birlikte hareket etmektedir.
İşçi sınıfının bir parçası olan basın emekçilerinin yasal ve meşru tek temsilcisi olan TGS, Türkiye İşçi Sınıfının ortak amaç ve çıkarları için verilen hak arama mücadelesinde de ön saflarda yer almaktadır.
İçinde bulunduğumuz zor koşullar; mesleki ve sendikal hakların teminat altına alınabilmesi için tüm basın emekçilerinin TGS çatısı altında güçlerini birleştirmesini ve dayanışmasını artırmasını zorunlu kılmaktadır.

"KIDEM TAZMİNATI EN HAYATİ HAKLARDAN BİRİSİ"

İşçi sınıfının en hayati haklarından birisi olan kıdem tazminatı, gazeteciler açısından özel bir öneme sahiptir. Gazetecilerin kıdem tazminatı hakkının yitirilmemesi için TGS çatısı altında işçi sınıfıyla birlikte mücadele edilmesi şarttır. Kıdem tazminatı hakkıyla ilgili olumsuz herhangi bir yasal değişiklik girişimi karşısında, üyesi bulunduğumuz Türk-İş Konfederasyonu Genel Kurulu’nda alınan karar doğrultusunda hayata geçirilecek olan “GENEL GREV” uygulamasına gazeteciler de TGS’nin çağrısı üzerine mutlak surette katılmaya hazırlanmalıdır.
TGS, kuruluşun 60’ıncı yıldönümünde, bir yandan mesleki ve sınıfsal mücadelesini sürdürmekte, diğer yandan yeni işyerlerinde örgütlenme faaliyetlerini hızla yaygınlaştırmaktadır. TGS, kısa süre içerisinde Evrensel, Hayat TV, Aydınlık, Ulusal Kanal ve BirGün gazetelerinde sendikal örgütlenmesini tamamlamış ve toplu sözleşme görüşmelerini başlatma aşamasına gelmiş olacaktır.
Halen örgütlü olduğumuz Anadolu Ajansı işyerlerinde hükümet güdümlü işveren baskısıyla Sendikamızdan ayrılmış olan tüm Üyelerimizi de yeniden TGS çatısı altına dönmeye çağırıyoruz. Anadolu Ajansı çalışanlarının mevcut sendikal haklarının devamının tek teminatı TGS’dir.
TGS’nin kuruluşunun 60’ıncı yıldönümü vesilesiyle tüm basın emekçilerini, bir kez daha örgütlenmeye, TGS çatısı altında buluşmaya, sendikal hak ve basın özgürlüğü mücadelemize destek olmaya çağırıyoruz.
Emeğin onuru sendikalı olmaktır."

11 Temmuz 2012 Çarşamba

BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARI ANLATIYOR...

                                        (Fotoğraf: S. Boyoğlu)

                         TGS'NİN ESKİ GENEL SEKRETERLERİNDEN 
                                              SEDAT AĞRALI:
                      "İLK TOPLU SÖZLEŞMEYİ MİLLİYET’TE YAPTIK"

        Sosyal konuları konuşmak üzere 1962 yılında Bülent Ecevit’i ziyaret ettim. Ziyarette işçi işveren ilişkilerini ele aldık. Kendisi de gazeteciydi. Gazetecilerin çalışma koşullarının ağırlığını ve koşulların düzeltilmesi konusunu konuştuk. Yine sekiz saatlik çalışma üzerinde olan çalışmalara mesai verilmesini, yıllık izinleri ve kıdem tazminatını konuştuk. Bu konuştuklarımız 212 Sayılı Yasa’nın başlangıcı olan konulardı…
        İstanbul Gazeteciler Sendikası yöneticisi olarak Ankara’ya sıkça gidip geliyordum. Milliyet gazetesinin Ankara Bürosu’na uğradığımda Ecevit’le karşılaşırdık. Kendisiyle dışarıda da buluşur, gazetecilerin sorunlarını konuşurduk.
        Daha sonra Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) adını alan sendikanın genel sekreteri iken ilk toplu sözleşmeyi 1964 yılında Milliyet gazetesinde yaptık. Sözleşmeyi Ercüment Karacan’la birlikte imzaladık. Daha sonra Cumhuriyet’te Doğan Nadi ile Tercüman’da Kemal Ilıcak’la ardından Hürriyet gazetesinin sahibi Erol Simavi ile sözleşme imzaladık.
        Hayat Mecmuası, Anadolu Ajansı’nda da sözleşme yaptık. TGS Genel Sekreteri olduğum zaman toplam 9 gazete ile sözleşme imzaladık.
(Süleyman Boyoğlu)

10 Temmuz 2012 Salı

EMİNÖNÜ'NDE BİR GÜN...

                                                     Sultanhamam'da paketlenmiş ürünler ve insanlar...
                                                                    Yenicami Önü...
                                                         Yenicami önünde hatıra fotoğrafı pozu...
                                                         Yenicami önünde yorgunluk atanlar...
                                                        Vapur iskeleleri yakınında turşu satıcısı...
                                                     Karaköy-Salıpazarı'na yanaşan dev yolcu gemisi...
                                                                             (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

9 Temmuz 2012 Pazartesi

43 YILDA İKİNCİ ÇAY...

                                                 
1969 yılından beri Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) üyesi olan, çeşitli organlarda görev alan, yaklaşık 18 yıldır da Cemiyet yönetiminde bulunan TGC Genel Sekreter Yardımcısı Zafer Atay, çay içmeyi sevmiyor. Bugün ısrarlarımız üzerine bir bardak çay içmeyi denedi, bardaktan bir iki fırt çekip bıraktı. Zafer Atay, "1969 yılından beri Cemiyet üyesiyim. Çeşitli organlarda görev aldım. Necmi Tanyoloç'ın başkanlığı ile birlikte yaklaşık 18 yıldır da TGC Yönetim Kurulu'nda görev yapıyorum. Bu süre zarfında Cemiyet'te bu ikinci çay içişim. Gördüğünüz gibi onu da beceremedim..." dedi.  (Fotoğraf:Süleyman Boyoğlu)

ATEŞ NESİN...


NANİK ATAK
------------------

Altı çapanoğlu


Çıldırlılar Meclis'te," AKP'yi kazıyacağız" demiş
Eyvah, kazıdıkça kaplamaları dökülecek!

***

El elden üstündür

Adamın biri, Sivas'ın Suşehri ilçesinde, Muhsin Yazıcıoğlu parkı önünde, 35
yıldır aynı yerde ayakkabı boyuyormuş
Bu ülkede, özellikle meydanlarda, birileri hiç durmadan gözlerimizi
boyuyor ya!

8 Temmuz 2012 Pazar

BURGAZADA'DA 600 YILLIK ÇINAR...

                                                      (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

TRT ANILARI... (16)


                                                             (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

GÜRCAN ARITÜRK

     "İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret... O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
     Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!”



Sessiz güzeller yarışması

Pera Palas Otelinde dilsiz güzellik yarışması yapıldı. Yarışmayı izleyen TRT ekibinden muhabir Çağatay Kudun'a şaka olsun diye "bu haberi röportajlı istiyorlar" dedik. Önce itiraz etti, "bunlar dilsiz oğlum ne röpü" diye ama "biz anlamayız istiyorlar" deyince, sonradan birinci olan dilsiz güzel ile annesini bir köşeye çekmiş ve röportaj yapmaya kalkmıştı. Gelince savunması da şuydu: "Biraz konuşuyordu, annesi de bize ne dediğini anlatacaktı, ışığı görünce iyice tutuldu". Bu arada bu şakayı sadece muhabir değil, çeken kameraman da yemiş diyebilirsiniz ama haksızlık edersiniz. Çünkü bu röportaj girişimini çeken Salih Küçük, inatçı bir tiptir, muhabiri uyaracağına o muhabire uyar. Öyle ki muhabir geri geriye giderek anons yaparken giderken uçuruma düşecek olsa, uyarmaktan ziyade, muhabirin uçuruma düşüşünü çeker!

H'nin ortasında duran kameraman

Kenan Evren, Darlık Barajı'nda incelemelerde bulunacaktı; helikopterle gitti bölgeye. O gitmeden önce bir başka helikopterle basın mensupları bölgeye götürülmüştü. Öndeki helikopterden inen TRT 
kameramanı Özkan Ergin, Kenan Evren'in helikopterinin inişini de görüntülemek istiyordu, ama havada dolanan helikopter bir türlü inmiyordu.  Evren de sordu; "niye hâlâ inmediklerini" helikopter pilotuna, yanıt olarak da; "Şu aşağıdaki kameraman ineceğimiz yerin ortasından bir çekilirse ineceğiz paşam" aldı.

6 Temmuz 2012 Cuma

60'LI YILLARIN MAGAZİN GAZETECİLİĞİ...


                                          (Fotoğraf: S.Boyoğlu)
                  HAYAT MECMUASI YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
                   HİKMET ANDAÇ 60’Lİ YILLARIN
                   MAGAZİN GAZETECİLİĞİNİ ANLATTI:

        60’lı yılların magazin anlayışı ile bugünün magazin anlayışı arasında dağlar kadar fark var. O yıllarda içeride redaksiyonda masamda çalışırken, redaksiyon kapısı açıldı. Yaklaşık 20 kişinin çalıştığı bir yerdi redaksiyon yeri. O sırada içeriye hışımla Şevket Rado girdi. Hayat Mecmuası’nın kapağındaki Sofia Loren fotoğrafını herkese göstererek, “Fotoğrafın kadrını kim aldı?” diyerek masama geldi.
       Elindeki mecmuayı bana doğru tutarak, “Bu açık fotoğrafı niye koydun?” dedi. Ben de ‘Bu fotoğraf açık saçık fotoğraf değil’ dedim. Rado, eliyle Sofia Loren’in göğüs kısmını göstererek, yine hışımla “Bu açık değil de nedir?” dedi.
Ben de ‘Göğüsler açık değil ki… Sofia Loren’i koyduğumuz zaman tiraj alıyoruz’ dedim.

                  "BANA MÜSAADE"

       Sonra Şevket Rado mecmuanın iç sayfalarını göstererek, sol sayfanın üstündeki başlığı işaret etti. Ben sayfaların başlıkları çatışmasın diye sağ taraftaki konunun başlığını ortaya almıştım. Rado, “Bu konunun başlığı üstte güzel, fakat sağdaki sayfanın başlığının ne işi var kıçta” derken, elindeki mecmuayı aldım. Sonra mecmuayı ortadan ikiye katladım. Masanın üstüne vurur gibi yaptım ve ‘Bu iş bu kadar olur. Bana müsaade…’ dedim ve pardösümü askıdan alarak dışarı çıktım.
       O yıllar sıkça uğradığımız Çamlı Lokantası’na gittim. Çamlı Lokantası o sıralar 2. Mahmut Türbesi’nin tam karşısındaydı. Biz gazeteciler arada sırada orada içki içerdik. Masada otururken, bir baktım mecmuada benim yardımcım olan Şekip Gümüşkanat geldi, “Şevket Rado sizi istiyor Hikmet Abi” dedi. Ben de 'Bir iki saat sonra geleceğimi söylersin' dedim. Arkadaş gitti ben de bir iki saat sonra Şevket Rado’nun odasının kapısını tıklatarak yanına gittim.

                TARTIŞMANIN SEBEBİ SOFIA LOREN

      Bana kapıyı kapamamı söyledi. Kapıyı kapadıktan sonra bana, “Sen son zamanlarda çok çalışıyorsun, sinirlerin bozuk. Benim de sana çıkıştığım açık-seçik Sofia Loren’in fotoğrafı konusu Kazım Taşkent’in eşi Ayşe Hanım’ın eleştirisi yüzünden, bu çıkışı yapmak zorunda kaldım. Gördüğüm kadarıyla çok yorgunsun, muhasebeye bildiriyorum, sana bir maaş ikramiye veriyorum” dedi.
Ben odasından çıktım. Armağan edilen ikramiyeyi aldım.
      O zaman Hayat Mecmuası’nda tahrik edici fotoğraflar basılmazdı. Ünlü bir artist olan Sofia Loren’in göğüslerinin görünmesi değil de göğüslerinin arasındaki çizginin görülmesi bile sorun oluyordu. O yüzden kadın fotoğrafı seçerken çok dikkat ediyorduk.

                  "BİZ AİLE MECMUASIYDIK"

     Bugünkü magazin gazeteleri ve dergilerine bakıyorum da anlayışımız arasındaki farkı çok net olarak görüyorum. Biz bir aile mecmuasıydık. Okurlarımızdan çok olumlu tepkiler ve takdir alıyorduk. Kadın okuyucularımız Hayat Mecmuası okuduklarını göstermek için koltuk aralarında Hayat Mecmuası’nı gösterir biçimde taşırlardı. Bazı sayılarda iadesiz 550 bin tirajı bulduğumuz oluyordu….
(Süleyman Boyoğlu)

5 Temmuz 2012 Perşembe

ECEVİT İNZİBATLAR ARASINDA...

                         
                                                         (Fotoğraf: S. Boyoğlu)
           12 Eylül askeri darbesi sonrası Zincirbozan ve Hamzakoy’da zorunlu ikamete tabi tutulan eski başbakanlardan Süleyman Demirel, Bülent Ecevit ve öteki siyasiler bir süre sonra Ankara’ya döndüler. Siyasilerden çoğu köşesine çekilirken, Bülent Ecevit, asıl mesleğine döndü ve “Arayış” dergisini çıkardı. Arayış dergisindeki yazılarından dolayı birkaç kez yargılandı. O sıralar Anadolu Ajansı’nda foto muhabiri olarak görev yapan Caner Gören, gazetecilik hayatının en önemli fotoğraflarından birini Bülent Ecevit eski Ankara Adliyesi’ne inzibatlar arasında getirilirken çekti. Bu fotoğrafı yıllar sonra Foto Muhabirleri Derneği’nin yayın organı olan “Foto Muhabiri” dergisinin Haziran 2012 tarihli 13. sayısının kapağında yer aldı.
                                                              (Fotoğraf: Caner Gören)
          Caner Gören, çektiği bu fotoğrafın öyküsünü şöyle anlattı:
“Bu fotoğrafı çektiğim gün, sıkıyönetim mahkemelerine akredite diğer foto muhabirleri zamanında gelerek, mahkeme salonundaki yerlerini almışlardı. Bülent Ecevit’in sanık olarak ifade vereceği salonda kendi görüş açılarına göre de en iyi yerleri kapmışlardı. Ben ise mahkemeye çok geç kalmıştım. Panik halde mahkemenin dış kapısına geldiğimde, Ajansın aracından indim. O sırada Ecevit’i taşıyan araç da kapının önünde belirdi. Kapıda benden başka gazeteci yoktu. Ecevit’in arabadan inip inzibatlar arasında duruşma salonuna girişine kadar ki bütün hareketlerini görüntüledim. Ve ortaya bu kare çıktı…”
          Gören, darbelerin konuşulduğu bu günlerde bu fotoğrafının dergide yer almasını da anlamlı bularak,  “Yıllarca başbakanlık yapmış, Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirmiş, ABD’nin yasak koymasına rağmen haşhaş ekmiş, halkın ‘Karaoğlan’ adını verdiği Bülent Ecevit’in inzibatlar arasında ‘mevcutlu’ götürülmüş olması hâlâ içimi burkuyor” dedi.
           Caner Gören, şunları söyledi:
“12 Eylül yönetimi bu yargılamalarla o yıllar asıl mesleği gazetecilik olan Bülent Ecevit’e, ‘Sen artık yazı yazma köşene çekil’ diyordu. Bugün de benzer uygulamalar yaşanıyor; birçok gazeteci yazdıkları yazılardan dolayı hapiste tutuluyor.”
 (Süleyman Boyoğlu)   


4 Temmuz 2012 Çarşamba

SULTANAHMET HATIRASI...

                                                      (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

DEMİR FEYİZOĞLU ECEVİT'E ÇAY İKRAMINI ANLATTI...


                                                         (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
           
             Bülent Ecevit Zincirbozan’dan döndükten birkaç gün sonra Gönen’e geldi. O sıralar ben Günaydın gazetesinin “Denizkent Tatil Köyü”nün müdürüydüm. Denizkent’in yanında emekli bir öğretmen olan Sezai Bey, on odalı bir pansiyon çalıştırıyordu.
             Bülent Ecevit’in birkaç gün dinlenmek için Sezai Bey’in mütevazi bir yeri olan pansiyonuna geldiği haberini aldım. Hemen Sezai Bey’in pansiyonuna gittim. Kaldıkları yer küçük bir odaydı. Odanın ortasında küçük bir masa dikkatimi çekti. Yanında eşi Rahşan Hanım da vardı. Kendimi tanıttım ve kendisini Günaydın gazetesinin işlettiği Denizkent Tatil Köyü’ne yemeğe davet ettim. Teşekkür ederek yemek davetimi kabul etmedi.
            Aklıma çok sevdiği çay geldi. ‘Sizi yemeğe değil, çay içmeye davet ediyorum’ dedim. Bunun üzerine “Sizi rahatsız etmeyeyim” dedi. Ben de ‘Hayır efendim, arkadaşlarım da sizi görmekten mutlu olacaklar’ dedim. Böyle söyleyince “Tamam” dedi. Ve ertesi gün akşam saat 17.oo gibi eşi Rahşan Hanım’la birlikte Denizkent’e geldiler. Havuz başında uzun bir masa hazırlatmıştım. Çay eşliğinde pasta ve kurabiyelerden ikram ettim… 
             Denizkent’te Günaydın gazetesinden arkadaşlarım geçmiş olsun dileklerini ilettikten sonra, bir süre sohbet ettik. Ama sohbette siyaset konuşulmadı.
             Ecevit ve eşi Rahşan Hanım, Sezai Bey’in pansiyonunda üç dört gün kaldıktan sonra Gönen’den çok mutlu ayrıldılar. Çünkü Zincirbozan’daki “gözetim altından” sonra ilk kez mütevazi bir tatil yapıyorlardı…
(Süleyman Boyoğlu)

3 Temmuz 2012 Salı

ÇOCUKLAR VE MANTAR BARİYERLER...



Cağaloğlu'nda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) önündeki Türkocağı Caddesi'ne araç girişlerinin (10.oo-18.oo saatleri arası) yasak olduğu bir saatte çocuklar "Hidrolik mantar bariyerler"in üzerine oturarak oyun oynamaya başladılar. Annelerinin ve görevlinin uyarılarına aldırış etmeyen ve uyaranlarla dalga geçen çocuklar, görevlinin bir araç geçişine izin vermek için  mantar bariyerlerin düğmesine basmasıyla büyük panik yaşadılar, ardından da kaçtılar... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

2 Temmuz 2012 Pazartesi

CUMHURİYET ANITI'NIN ARAP MİSAFİRLERİ...

                              
                                                        (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

ATEŞ NESİN...






                                                             NANİK ATAK
                                                             --------------------


Haddini aşmak

Generaller sınıra gitmiş
Başımızdaki hükümet tüm sınırları aşarken, dışarıda özgür kalan üç beş 
generalin sınıra gitmesi pek de övünülecek bir şey değil doğrusui!


***


İvedi önlem

1 Temmuz 2012 Pazar

TRT ANILARI...(15)

                                                  

GÜRCAN ARITÜRK

     "İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret…  O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
     Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!"





               "Sizi kim gönderdi bilmiyorum ama.."

Kuruçeşme'de birbiriyle çarpışan 2 helikopterden birinin pilotu ölmüş, diğerinin pilotu ise yargılanıyordu. İlk duruşmasına TRT ekibi olarak gittik. Kameraman Özkan Ergin, sıcakkanlı her gördüğü insanla konuşmayı hatta samimi olmayı seven bir ağabeyimizdir. Hele adliye koridorlarının o soğuk ortamında yargılanan pilotun da çalıştığı helikopter şirketinden bir pilotla havadan sudan konuşmaya başladı. Tabii ön kabulleri vardı,
bunlardan biri de aynı şirkette çalışan pilotlar birbirini tutar. O da ona göre konuşuyor, yargılanan pilotla çok uçtuklarını iyi bir pilot olduğunu falan söylüyordu, öyle olduğuna inandığından değil, laf olsun diye. Ama ummadığı bir tepki ile karşılaştı: "Sizi kim gönderdi bilmiyorum ama ben ifademi değiştirmem" Meğer bu pilot bir pilotun öldüğü bu olayda aynı şirkette çalıştığı pilotu sorumlu tutan bir ifade vermiş ve vermeye devam edecekmiş. Boşboğazlık neredeyse pahalıya patlayacaktı.

                        Bakan ama göremeyen!

Hep isim verdim ama bu kez vermeyeceğim. Kabinenin önemli bir bakanı bir gün konuşmasından sonra bana konuşma metnini bizzat verdi. Üzerine TRT'ye yazmıştı. Daha doğrusu böyle yazmak istemişti ama gerçekte yazdığı Te Re Te'ye idi. Bir zamanlar yabancı bir resmi televizyondan söz ederken o ülkenin TRT'si diyen bakan da aklıma geldi.

                       TV'ye çıkacağım diye

TRT Trabzon Muhabiri Cengiz Erdil, Karadeniz’in o deniz kenarından yükselen tepelerinden birinde ilkel bir asansör sistemi kurarak kum ya da taşı yukarıya çıkartan bir kişiyle röportaj yapacaktır. Kum ya da taş taşıyan asansör aslında alttan yani deniz kenarından kumanda edilmektedir, üstte de bir başka biri kumu alıp boşaltmaktadır. Ne var ki adam televizyona çıkacağım diye heyecandan, Cengiz Erdil'in asansörle yukarı çıkarken röportaj yaparız isteğine boyun eğer. Muhabir, kameraman ve adam röportaj yapa yapa asansörle yukarı çıkarlar, ancak altta asansörü kumanda edecek kişi olmadığından bir süre ilkel asansörde asılı kalırlar. Röportaj bitmiştir ama röportaj yapılan yeri terk etmek uzaktan gelen bir adamın yaklaşık 1 saat sonra alttan düğmeye basmasıyla mümkün olur.
 

AFİYET OLSUN!..

                                                          (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

29 Haziran 2012 Cuma

GAZETECİLERE ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ...


       93 meslek örgütünce oluşturulan Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun (GÖP) düzenlediği “Zindanlar Boşalsın-Gazetecilere Özgürlük Yürüyüşü” bu akşam İstanbul’da yapıldı. Tünel’den başlayan yürüyüş Taksim Meydanı’nda sona erdi.
        Burada basın açıklamasını okuyan GÖP Dönem Başkanı ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Ercan İpekçi, “2009 yılının başından bu yana, basın özgürlüğü ihlallerini düzenli olarak takip ediyoruz ve kamuoyuyla paylaşıyoruz. Giderek vahim bir hal alan bu utanç tablosunu yurt içinde ve dışında tüm yetkililerin dikkatine sunuyoruz” dedi.
         İpekçi, KESK’e, Atılım ve Etkin Haber Ajansı işyerlerine yönelik baskın, gözaltı ve tutuklamaları kınadıklarını vurgulayarak, şöyle devam etti:
         “Başbakanın, sadece gazetecilere değil, toplumun tüm kesimlerinin boynuna tasma, ellerine kelepçe takma niyetini reddediyoruz!
          İktidar temsilcilerinin bu üsluplarını değiştirmesi; baskıcı, faşizan yöntemlerden vazgeçmemesi; her hafta yeni bir gazetecinin, aydının, yazarın, sendikacının gözaltına alınması; basın kuruluşlarına yönelik polis baskınlarının sona ermemesi; bu hükümetin, ülkedeki tutuklu gazeteciler, basın ve ifade özgürlüğü sorununa köklü bir çözüm arama niyetinde olmadığının da işaretlerini veriyor.
          Siyasi iktidarın temsilcileri, hapisteki gazetecileri ‘terörist’ olmakla suçlayadursun, bizler, GÖP çatısı altında buluşan 93 meslek örgütü olarak, Çağlayan’daki Adliye Sarayı’nın önünde 5 Haziran’dan 28 Haziran’a kadar hafta içi tam 18 gün boyunca meslektaşlarımızın gazetecilik faaliyetlerinin yargılandığına tanıklık yaptık. 18 gün boyunca 91 meslektaşımızın adını andık, gazeteciliğini anlattık, iddianamelerdeki gülünç suçlamaları deşifre ettik.
           Bizim tespitlerimize göre en az 90 gazeteci cezaevinde. Bu meslektaşlarımızın 11’i hükümlü, 79’u tutukludur. Cezaevindeki gazetecilerin 20’si ise kadındır.
           Gazetecilerde burada, onların örgütleri de burada! Gazetecilik faaliyetlerimizin arkasında bir örgüt arıyorsanız, o örgütlerin hepsi burada, bu meydanda… Bizi başka yerde aramayın!”
Yürüyüşe Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel, TGC Genel Sekreteri Sibel Güneş, BDP Milletvekili Sabahat Tuncel, Hava-İş Sendikası    Genel Başkanı Atilay Ayçin, Türk-İş Birinci Bölge Temsilcisi Faruk Büyükkucak, yayıncı Ragıp Zarakolu, gazeteci-yazar Ahmet Şık, Şükran Soner, sanatçı Nur Süer, Şevval Sam, Elif Ilgaz olmak üzere çok sayıda gazeteci, sendikacı ve sanatçı katılarak, destek verdi. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

EBRU ERDOĞAN EVLENDİ...


Habertürk ekonomi muhabiri Ebru Erdoğan ile aynı gazetenin yazı işleri sayfa sekreterlerinden Ozan Göktepe, Beşiktaş Belediyesi Evlendirme Dairesi'nde bugün kıyılan nikâhla evlendiler. Çiftin şahitlerinden biri sanatçı Okay Temiz oldu. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

28 Haziran 2012 Perşembe

DEDEDEN TORUNA NESİLLER BOYU MÜZİK...

                                                     İpek Nine (Servet Sarak arşivi)

Süleyman Boyoğlu

      Hanperi Köyü (Onurlu) Refahiye’nin en yüksek tepelerinden birinin üzerinde kuruludur.  İlçe merkezine yürüyerek gitmek hızlı adımlarla yarım saati bulmaz…  Köyde kış çok sert, yaz ayları ise yayla havasında geçer; insanı terletmez, bunaltmaz…
Çok değil bundan 20-30 yıl önce köyler arası haberleşme yüksek bir tepeye ya da taşın üzerine çıkılıp var olan güçle, hançereyi yırtarcasına bağırarak yapılırdı. En kolay haberleşmeyi yüksek bir tepede olduğu için Hanperi sağlardı,  diğerleri için pek kolay değildi.
      İşte bundan mıdır? Yoksa bağlı olduğu il Erzincan’ın yetiştirdiği büyük ozanların etkisinden midir bilinmez, ama güçlü ozanlar yetiştirdi Hanperi… Hem de dededen toruna…
Babası (Mustafa) 1914-17 Osmanlı Rus Savaşı’nda (Kafkas Cephesi) kendisi henüz 5 yaşındayken şehit düşen Ali Rıza Sarak, işte böyle yaman bir kış günü dünyaya gelir. Dünyaya gelmesi de öyle kolay olmamıştır. Kardan görünmeyen köy damlarının birinde İpek Hanım doğum sancıları çeker. Doğum konusunda tecrübeli köy kadınlarının müdahaleleri ve yardımları fayda etmez.
     Bu sırada köylüler de toplu halde köy odasında oturmaktadırlar. Doğum evinde bir o yana bir bu yana koşturan kaynana “Haçırlı Kiraz Nine” ile diğer kadınlar çaresiz kalırlar. Kiraz Nine’yi köy odasına gönderirler. Kiraz Nine, odadakilere gelini İpek’in doğum sancıları çektiğini, ama doğumun bir türlü gerçekleşmediğini ve ne yapacaklarını bilmediklerini heyecanlı bir şekilde anlatırken, kapıdan içeri yaşlı, beyaz sakallı ve ayakları kırmızı çamurlu bir ihtiyar girer. Köylüler, bu karda kıyamette ihtiyarın köy odasından içeri girmesine şaşırırlar, oturması için yer gösterirler.
     Gelen ihtiyar Kiraz Nine’nin umurunda değildir, gelinini düşünür. Köylük yerlerde zorlu doğum esnasında hem annenin hem de bebeğin kaybedildiğini bildiğinden; “Ne olur gelinimi kurtarın… Bana yardım edin…” diye feryat figan eder. Kiraz Nine’nin büyük bir üzüntü ve acı içinde feryat figan etmesine ve yardım istemesine “Tanrı misafiri” olan ihtiyar adam kayıtsız kalmaz. Aksakallı ihtiyar odadakilerden bir tas su ister. Hemen bir tas su getirirler. İçi su dolu tası eline alır dua eder, ardından Kiraz Nine’ye uzatır; “Götür bu suyu geline ver; içsin. Bir oğlu olacak. Adı da Ali Rıza olacak” der.
     Kiraz Nine, bir umutla doğumun gerçekleşeceği dama karlara bata çıka gider.  Bu arada aksakallı ihtiyar da dışarı çıkmak üzere bir ibrik ister. İhtiyar kendisine getirilen ibriği alır, dışarı çıkar. Köylüler ihtiyarın uzun süre geçtiği halde geri dönmemesini merak ederler ve hep birlikte kapıya çıkıp bakarlar ki ibrik bir metreyi bulan karın üzerinde duruyor, ama kendisi görünürde yok. Sağa bakarlar, sola bakarlar ama izine rastlayamazlar. Bir müddet sonra köylüler o ihtiyarın “Hızır Aleyhüsselam” olduğuna inanırlar, iyi ağırlayamadıkları için de dövünmeye başlarlar. Köylüler ihtiyarı ararken ve dövünürken İpek Hanım da nur topu gibi bir erkek çocuk dünyaya getirir ve adını “Hızır Aleyhüsselam”ın söylediği gibi “Ali Rıza” koyarlar.  

                 KOCASI ŞEHİT OLUNCA TOP MERMİSİ TAŞIR

    İpek Hanım’ın kocası Osmanlı-Rus Harbi’nde şehit olur, ama bu kez kocasının boşluğunu o doldurur ve askerlere yardım eder. Erzincan’da sırtıyla cephelere top mermisi taşır. İyi bir kırık-çıkıkçıdır. Askerlerle iç içe olduğu için Bitlis-Ahlat’lı Ali Çavuş’la da burada tanışırlar. Ali Çavuş’un gizliden gizliye kendisine sevdalandığını sezer. Ali Çavuş’un ısrarlı evlilik tekliflerini önce reddeder, sonra bazı şartlar ileri sürerek kabul eder. Şartlardan en ağırı da “Ama babamın yurduna yerleşeceğiz. Baba ocağını tüttüreceğiz” olur.  Ali Çavuş “Aşkın gözü kördür” misali İpek Hanım’ın bu ağır şartını gönülsüz olsa da kabul eder. İpek Hanım'ın baba köyü Alibekler'e giderlerken akşam karanlığı çökmek üzeredir. Ali Çavuş vahşi doğayı görünce ürperir, ellerini açarak; 'Hey Allah'ım benim cenazemi buralara nasip etmeyesin!' diye dua eder. Zorlu yollardan geçerek, yalnızca iki ailenin yaşadığı  hanımın köyüne varırlar. Ali Çavuş önceleri yeni köyünü çok yadırgar, ama aşkı uğruna katlanır.
    Ali Çavuş,  Refahiye ve Erzincan’da tanınan ünlü bir sünnetçi, iyi bir “kırıkçı-çıkıkçı” olur.  Ayrıca otlardan ilaçlar yaparak çeşitli hastalıkları iyileştiren iyi bir “şifacı” olarak da tanınır. Ali Çavuş, askerde komutanından öğrendiği sünnetçiliği üvey oğlu Ali Rıza ile diğer oğulları Ziya, Nazım ve Kazım’a da öğretir. Alibekler’de mutlu bir yaşam sürerler. Ta ki Ali Çavuş ile ikinci oğlu Nazım 1939’daki büyük Erzincan depreminde yaşamlarını yitirene kadar. Baba-oğulun sünnet için gittiği ve misafir oldukları Kaçaklar Köyü’ndeki ev yerle bir olur. Baba ile oğul enkaz altında kalırlar. 
    Ali Rıza üvey babası Ali Çavuş’u kaybettikten sonra büyük sarsıntı yaşar, ama sıkıntı yaşamaz. Rüştiye Mektebi’ni bitirir. Dini konularda bilgisini artırır.  Babalığı Ali Çavuş’un namını yürütür; iyi bir sünnetçi olur. Çevresinde sevilip sayılır. Sağlık Bakanlığı’nın açtığı sınava girer, “sünnetçi” diplomasını alır. Annesini ve kardeşlerini kimseye muhtaç etmez. 
    O yıllarda köylerde düğünler eksik olmaz. Düğünle birlikte sünnetler de yapılır. Ali Rıza düğünlerde çocukları sünnet ettikten sonra kurulan sofralarda keman eşliğinde türküler söyler. Sünnetçilik ünü yanında sazı ve sözü de beğenilir.  Saz ve sözdeki ünü şehir dışına taşar.
                                                                          Rıza Sarak
                                                           (Fotoğraf: Torun Ali Ekber Sarak)
                                
                                 MUZAFFER SARISÖZEN’LE TANIŞMA

    Ali Rıza Sarak, 1954 yılında Ankara Radyosu’nda görev yapan ve türküler derleyen Muzaffer Sarısözen’e gider. Sarısözen canlı yayında Ali Rıza’ya üç eser söyletir. Bu eserlerden birisi Ali Rıza’nın derlediği Refahiye yöresine ait “Melik Şerif Düzünü Çiçek Almış Yüzünü”dür. Sonra bu eser Ali Rıza adına TRT repertuarında yer alır.  Ali Rıza’nın radyoda söylediği ikinci eser ise Muzaffer Sarısözen’in derlediği  “Gönül Gurbet Ele Varma”dır. (Bu eseri Ali Rıza’nın oğlu Servet Sarak da 1997 yılında ‘Gönül Ezgilerimiz 1’e okur. 2012’de de oğlu Serdar Kemal’le düet yapar). Radyoya okuduğu, üçüncü türkü de Sarısözen’in derlediği bir eserdir.
    Ali Rıza, 1968 yılında İstanbul’a göç eder. Gülsuyu’nda mesleğini ve sanatını 1975 yılına kadar sürdürür. Gülsuyu deniz manzaralı havadar bir yer olmasına karşın, hep köy özlemi ile yanıp tutuşur. 1996 yılında İstanbul’da kardeşleri ve yakın çevresiyle vedalaşıp, doğduğu köye; Hanperi’ye döner.  Bir gün beraberinde götürdüğü elektrikli tıraş makinesi ile bastonunu kaynına verir. Verirken “Artık benim bunlara ihtiyacım yok, senin olsun” der. Sonra ağaçtan bir yaprak koparır ve koklar. “Ne kadar da güzel toprak kokuyor” der. Akşam da bütün köy halkıyla vedalaşıp yatağına girer.
    Köylüleri her sabah erkenden kalkmaya alışık olan “Ali Rıza Amca”larından ses seda çıkmayınca yattığı odaya girdiklerinde gözlerine inanamazlar. Ali Rıza Amca’larının öldüğünü anlarlar, ama kendi çenesini kendisinin bağlamasına şaşırırlar, akıl sır erdiremezler…
                                                 Atilla Meriç, Servet Sarak, İsmail Özden
                   
                                                   OĞUL SERVET BABASININ YOLUNDA

    Ali Rıza Sarak’ın ardından babasının yolundan oğlu Servet Sarak yürüdü. Servet, 1968 yılında İstanbul’a geldi. Maltepe Lisesi’ni bitirdikten sonra askerlik görevini yaptı. Sonra iş hayatına başladı. Çeşitli sektörlerde çalıştıktan sonra 1978 yılında İstanbul Belediyesi’ne memur olarak girdi. Bu arada babadan etkilendiği müzikle ilgilendi. İlk albümü 1993 yılında “Muhabbette Biz de Varız” olarak çıktı. Aynı yıl “Kırkların Cemi” adlı albümü müzik raflarında yerini aldı. Servet Sarak’ın gurup arkadaşları ise; İsmail Özden, Yüksel Yıldız’dı…  Sarak, Atilla Meriç ve İsmail Özden 1997 yılında “Gönül Ezgilerimiz 1” i,  1998 yılında da “Gönül Ezgilerimiz 2”yi çıkardılar.
    Servet Sarak 1999 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki görevinden emekliye ayrıldı. Ama o da Türk halk müziği bayrağını oğlu Serdar Kemal’e devretti. 
    Serdar Kemal, babasının desteğiyle 1993 yılında Erdal Erzincan’dan bağlama dersleri aldı. 1997 yılında İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı sınavını kazanarak, Temel Bilimler bölümünde üniversite eğitimine başladı. Aynı yıl bazı özel kurumlarda bağlama dersleri vermeye başladı. Konservatuar yılları süresince okul korosunda bağlama ile birçok konsere katıldı. Ayrıca Türk halk müziğini tanıtmak ve sevdirmek amacıyla yurtiçinde ve yurtdışında solo bağlama resitalleri ve dinletileri sundu. Bağlamadaki şelpe tekniğini geliştirerek, birçok sanatçının albümlerinde ve konserlerinde yer aldı. 2004-2005 yıllarında devlet tiyatrolarında sahnelenen ve müziklerini Timur Selçuk’un, senaryo ve rejisini Mehmet Akan’ın yaptığı “Bedrettin” isimli oyunun orkestrasında görev yaptı. 2005 yılında aynı oyunun piyasaya çıkan müzik CD’sinde Timur Selçuk’la çalıştı. 2005-2008 yılları arasında Haliç Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “yüksek lisans” eğitimini tamamladı.
                                                  Volkan Konak, Serdar Kemal Sarak
                           
                                  TORUN SERDAR’LA VOLKAN KONAK’IN DÜETİ

    2007 yılında müzik direktörlüğünü kendisinin yaptığı ve ilk solo albümü olan “Serden Türküler”i piyasaya çıkardı. Ayrıca “Kardeş Nereye-Mübadele”, “Oyunlarla Yaşayan Şehir” isimli belgesellerin ve “Hayırsız Olay” isimli tiyatro oyunun da müziklerini yaptı. Aranjörlüğünü Ersin Bişgen’in yaptığı ve usta müzisyenlerin (babası Servet, hocası Erdal Erzincan ile Volkan Konak gibi) eşlik ettiği yeni albümü “Duru”yu Ada Müzik etiketi ile müzik severlerin beğenisine sundu.
    Böylece Dede Ali Rıza’nın onur ve gururla taşıdığı Türk halk müziği bayrağı oğula, oğuldan da toruna yükseklerde dalgalanarak geçmiş oldu…