YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
14 Ekim 2014 Salı
"AYI BOĞAN" EŞREF...
Eşref Dede, Erzincan Refahiye'ye bağlı Bağzu (Güventepe) köyünde yaşıyor. 107 yaşında olmasına karşın hâlâ rakı içiyor, halay çekiyor... Genci, yaşlısı herkes onu "Ayı boğan Eşref Dayı" olarak biliyor ve saygıda kusur etmiyor. "Ayı Boğan" lakabını ise yıllar önce köyünün karşısındaki ormanda ayı ile boğuşmasından alıyor. Eşref Dede o zamanlar genç bir adam... Bir grup arkadaşı ile avlanırken, ayı ile karşı karşıya geliyor. Ayı kendisini öldürmek için peşine düşen adamı karşısında bulunca hiç tereddüt etmeden saldırıyor. Önce Eşref Dede ile ölüm kalım mücadelesine giriyorlar. Galip gelen Eşref Dede oluyor.
Aslında galip gelen Eşref Dede değil de ayı olacakken arkadaşları imdadına yetişiyor, ayıya mermi yağdırarak, hayvanı öldürüyorlar ve Eşref Dede'yi kurtarıyorlar. Eşref Dede, o günleri yeniden yaşıyormuşcasına anlatırken, "Köylü arkadaşlarımla avlanırken, bir anda nasıl oldu bilmiyorum, ayı ile karşı karşıya geldik. Önce hayalarıma saldırdı. Can havliyle sol elimi ağzına soktum. Dilini tutup soluksuz bırakmak istedim. Biz ayı ile böyle alt üst olurken arkadaşlarım yetişti. Ayıya kurşun yağdırdılar. Beni kurtardılar, ama sol elimi dişleriyle parçalamıştı. Uzun tedaviden sonra iyileşti... Bu olaydan sonra arkadaşlarım ve köylülerim beni 'Ayı Boğan Eşref' diye çağırmaya başladılar.
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
12 Ekim 2014 Pazar
KEMAH TUZU...
Süleyman BOYOĞLU
Erzincan’ın meşhur yiyecekleri nelerdir
deseler aklınıza önce tulum peyniri, döneri, dermason fasulyesi ve balı gelir. Oysa
Erzincan’ın en meşhurlarından bir şey daha var ki o da “Kemah Tuzu”…
Bu yaz, tatil mi desem, stres atmak mı desem,
yoksa strese girip de tekrar İstanbul’a dönmek mi desem ne kabul
ederseniz/edersem edin Erzincan’daydım. Doğduğum ilçe Refahiye ile köyüme çok
uzak olmayan Kemah köylerini ziyaret ettim. Facebook’tan arkadaşlarıma gezdiğim
yerlerden bolca fotoğraflar geçtim. Yalnız facebook’tan bazı arkadaşlarımın
yaptığı gibi yediğim içtiğim şeylerin fotoğraflarını değil de yörenin doğal
manzaraları ile yöreye ait yemişlerin fotoğraflarını paylaştım.
Şimdi biraz gecikmeli de olsa Urartu'lardan
günümüze kadar işletilen Kemah’ın meşhur tuzu “Kemah Tuz”un (Urartu) bugünkü
işletmecisi-sahibi Metin Tanrıkulu ile yaptığım söyleşiyi paylaşıyorum. Tanrıkulu,
söyleşimizde çok acı bir gerçeği açıkladı: “Burada biz hammaddenin yüzde birini
işliyoruz. Yani ancak tuzlu su kaynağımızın yüzde birini işliyoruz, yüzde 99’u
yer altına gidiyor” dedi.
Metin Bey buraya tuz galerisi mi diyorsunuz?
Şu meşhur Kemah Tuzu’nun tarihçesini anlatır mısınız?
- Burası tuzun kaynak sınıfına giriyor. İşte
tuz nedir? Deniz tuzu, göl tuzu, kaya tuzu, bu da dünya da çok az olan ve
bilinen kaynak tuzu sınıfına giriyor. Yağmur sularının dağı yarıp dağın
içindeki kaya tuzunu eriterek tuzlu su olarak çıkmış haline biz kaynak tuzu
diyoruz. Tuzlu su kaynağını biz
göletlerimize alıyoruz, işte yaz aylarında Haziran-Temmuz-Ağustos gibi doğal
buharlaştırmayla, tamamen güneşin ısısıyla buharlaştırarak, öz suyunu uçurup
kristalize ediyoruz.
Kemah tuzu çok eski, bundan 30-40 milyon sene
evvel dünyanın ilk kuruluşlarında her taraf su iken iç denizin kurumasıyla
deniz suyunun kaya tuzuna dönüşmesiyle burası oluşuyor… Tahminen bir milyon
senedir kaynağın aktığını jeoloji mühendisleri, profesörler, yer bilimciler
izah ediyorlar. İşletmeciliğine gelince burada çok büyük Roma kalıntıları var.
Aşağı mahallede 3 bin senelik olduğu tahmin ediliyor. Roma burayı işletmiş,
Bizans işletmiş, Selçuklu, Osmanlı işletmiş. En yakın yazılı tarih Evliya
Çelebi, “Erzincan Seyahatnamesi”nde Kemah tuzlasına çok yer vermiş: “Kemah
Kalesi’nin yeniçerilerinin maaşını Tuzla emiri bilmem ne ağa öderdi” diye yazmış.
Yani en yakın tarih 500 sene… Ama burada Roma paraları da çıkıyor. Romalıların
da burayı işlettiğine dair bir kanıt... Urartu'lardan beri işletiliyor. Tuzun bilinen 10 bin
senelik bir tarihi var ki 3 bin sene deyince insanlara çok gelebilir ama çok
değil. Buranın 3 bin senedir işletildiğini biliyoruz. Bizim şirketin adı da Urartu biz
de diyoruz eski Urartuların biz yeni temsilcileriyiz. Şimdi de biz üretiyoruz; doğal ve sağlıklı…
Yıllık üretiminiz ne kadar?
- Yıllık üretim bin ton. Bu bin tonun yarısı
hayvancılıkta kullanılıyor. Yarısı da ilimizde, çevre illerimizde, yaprakta,
tulum peynirinde, turşuda, gıdada, mutfakta kullanılıyor.
Erzincan tulum peynirinin tadını bu tuz mu
veriyor?
- Peynirin tadını Kemah tuzu veriyor. Coğrafi
ürünler coğrafi marka almak zorundalar. Coğrafi markada bir proje özeti
yapıyorsun projelendiriyorsun gönderiyorsun. Erzincan Üniversitesi Kemah
tuzunun verdiği koruyucu lezzetten dolayı bunu tasdik etti. O yüzden bu tuz çok
farklı… En önemli özelliği maden içermemesi, ağır metal içermemesi… Yani hiçbir
maden oluşumu yok. Bakır, kireç yok. 82 tane mineral sanki o kadar ayarlanmış
ki tesadüf ede ede sadece insan vücuduna lazım olduğu kadar…
Kaya tuzunun ağız yaralarına iyi geldiği de
söyleniyor?
-Tabii tabii… Kaya tuzu ağız yaralarına da iyi
geliyor. Yanlış bilinen bir şey var memlekette; "Deniz tuzu iyidir, deniz tuzu
suyu sağlıklıdır". Oysa neden iyi olsun? Doğada ne kadar ağır metal varsa
milyonlarca senedir denize akıyor. Bunun iyi olması mümkün mü? O yüzden ağır metal
içeren bir yerin çok sağlıklı olması mümkün değil. Ki ülkemizde de maalesef
deniz tuzlamız İzmir Çiğli de. Büyük devletimiz, düşünen büyük adamlarımız ağır
sanayi ile tuzlayı aynı ilçemize
yapmışlar. Zehri akıtıp onu tuz yapıyorlar, maalesef!.. Onun için deniz tuzu ile
göl tuzu ile bu tuzumuzun mukayese edilmesi doğru değil.
Göl tuzumuza da maalesef kanalizasyonları
akıtıyorlar. Konya ve çevresinin sanayi atıkları ve kanalizasyonları tuz
gölümüze akıyor. Dicle ve Fırat nehri olmadığı için tamamen Tuz gölüne atıkları
akıtıp milleti zehirliyorlar.
Burası Munzur ve Karadağ’ın eteğinde sanayi
atıklarının olmadığı bir yerde tertemiz bir yer. Karadağ hemen bizim
sırtımızdaki dağ. Karadağ’ın eteğindeyiz. Hemen onun karşısı da Munzur Dağı.
Fırat’ın öbür tarafında Munzur Dağı, bu tarafından Karadağ… İkisinin arasından
bu tuz süzülüp geliyor.
Başka ne gibi zorluklarınız var?
- Zorluklarımız: Üretimiz mevsimsel sadece yaz
aylarında oluyor. Biz sanayiden uzak bir yerdeyiz. Kemah ilçesi artık köy
olmuş, unutulmuş. Burada iş yapanlar devletçe destekleneceğine kösteklemiş.
Bürokraside yeni ruhsatlar çıktığında almakta o kadar çok zorlanıyoruz ki anlatamam... Devletten destek istemiyoruz, engellemesinler yeter. İşletmemizde 20 kişiye istihdam ediyoruz. Burada Munzur Dağı’nın dibinde ufacık ilçede çalışanların sigortası, yemesi
içmesi, servislerini sağlıyoruz. Devlet burada bize İstiklal Madalyası vereceği
yerde kapansak neredeyse sevinecekler. Ülkede böyle kapanan çok oldu. Öyle
olursa çok yazık olur.
Burada biz ham maddenin yüzde birini işliyoruz.
Yani tuzlu su kaynağımızın ancak yüzde birini işliyoruz, yüzde 99’u yer altına
gidiyor. Biz kendi çabamızla bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Doğal enerjiyle
ancak bu kadar oluyor. Güneş panellerinden ve elektrik enerjisinden faydalanıp
kurutmamız lazım. Memlekette tuzun yüzde beşi ancak gıda sanayinde
kullanılıyor. Asıl tuz, boya ve deri sanayinde kullanılıyor. Yeter ki tuz
üretilsin, kullanım alanı çok fazla.
Başka illerimizde de böyle kaynak tuzlaları
var mı?
- Kaynak tuzlaları Erzincan dışında Sivas,
Tunceli, Erzurum’da da var. Ama bizimki gibi böyle madensiz olanı yok. Bizim
Kemah’ta iki tane daha var, ama burası farklı buranın ocağını tutmuyorlar.
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman BOYOĞLU)
7 Ekim 2014 Salı
MOSKOVA'DA İLGİNÇ MEZAR TAŞLARI...
NAZIM HİKMET'İN MEZARININ DA BULUNDUĞU MOSKOVA'DAKİ NOVODEVİCHY MEZARLIĞINDAN İLGİNÇ BAZI MEZAR TAŞLARI! (FOTOĞRAF: GÜRCAN ARITÜRK)
12 Ağustos 2014 Salı
16 Temmuz 2014 Çarşamba
KİM BU EKMELEDDİN İHSANOĞLU?
Orhan KOLOĞLU
Yıl 1969,
Kahire’nin kuruluşunun Bininci yıl kutlamalarında Türkiye’yi temsil etmekle
görevlendirilen üç kişilik heyetin bir üyesiydim. Büyük Elçiliğimizdeki buluşma
toplantısında 26 yaşında bir genç bilim adamı ile tanıştık: Ekmeleddin İhsanoğlu. Eş Şems Üniversitesi Fen Fakültesi’nin Fizik-Kimya bölümünü
bitirmiş, Organik Kimya konusunda doktora yapmaktaymış. Mısır’da doğmuş büyümüş
olduğu halde son derece düzgün Türkçe konuşuyordu. Arapça ve İngilizceye gayet
hakimdi. İslam dini konusunda da gayet bilgiliydi. Ankara Üniversitesi Fen
Fakültesi’nde asistan sonra doçentti. Avrupa’da Organik Kimya üzerinde
doçent ve nihayet profesör unvanına ulaştı. Dikkatinin bilim tarihi üzerine
yoğunlaştı.
Muhalefetin cumhurbaşkanı
adayı, medyamızı şaşkın yorumlamalara yöneltti. Dünya çapında ün kazanmış bir
bilim adamını öncelikle baba ilişkisiyle sunmaya çalışmanın gülünçlüğüne
şaşmamak mümkün değil. 1924’de Laik rejim uygulamasına karşı çıkıp Mısır’a
yerleşen dindar babası anımsatılıyor. Aynı sırada en saygın düşünürlerimizden
Mehmet Akif de oraya yerleşmişti. Oğlunun, Bâbıâli’de gazetede çalışırken
alkolikliği yüzünden dışlandığına ben tanık olmuşumdur. En büyük devrimcilerimizden Tevfik Fikret’in oğlu tahsil için Amerika’ya gider, papaz
olup yerleşir.
Bu olaylar ne
M.Akif’i, ne de T.Fikret’in değerini değiştirmez. Babasının yanında Mısır’da
büyüyen Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Organik
Kimya üzerinde doçent ve nihayet dünya çapında profesör unvanına ulaşmasına,
uzmanlığının bilim tarihi
üzerine yoğunlaşmasına saygıyla bakmayı akıl edemiyorlar.
İstanbul’daki IRCICA’nın (İslam Tarih, Sanat
ve Kültür Araştırmaları Merkezi) başına getirilince, çok başarılı bilim tarihi
çalışmaları yürütmesi sebebiyle uluslararası toplantılar bakımından Türkiye’ye
büyük bir öncülük sağladı. Osmanlı dönemine ait ilgi gösterilmemiş kaynaklar
gündeme getirildi. Sadece Arap alemine değil, Balkanlara da yönelik yoğun
çalışma yapıldı. Amaç,
bazı çevrelerin iddialarının aksine “İslamcılık”
açısından değil, İslam dünyasının bilim açısından geçmişinin tam değerlendirilmesiydi. Unutmamalı ki,
bunda Osmanlı’nın bu alandaki geç kalışına da eleştiri vardır.
2008’de
Uluslararası Bilim Tarihi Akademisi’nin Koyre Madalyası’na, Ord. Prof. Aydın
Sayılı’dan sonra lâyık görülen ikinci Türk olması; UNESCO’nun Avicenna (İbn
Sina) madalyasını alması, bilimci değerinin dünya çapında onandığını
kanıtlıyordu. Nitekim “Türk Bilim Tarihi Kurumu”nu da kurdu.
Sayısız kitap
üretimi vardır. Fiziki bilimler konusunda 15 ciltlik bir seriyi, özel kadro
oluşturup gerçekleştirdi; “Mısır’da Türkler ve Kültürel Mirasları”; “Darülfünun
Osmanlı’da kültürel modernleşmenin odağı” gibi eserleri var.
2005 yılında 57
ülkenin üye olduğu ve Birleşmiş Milletler’den sonra en büyük üyeli kuruluş olan
İslam Konferans’ı Teşkilâtı’nın genel sekreterliğine seçilmesi, siyaset
alanında da itibarı bulunduğunu kanıtlıyordu. Nitekim ismi “İslam İşbirliği
Teşkilatı”na (İİT) çevirtmiş olduğu biliniyor.
2010 yılında “The İslamic World in the New
Century- Yeni Yüzyılda İslam Dünyası” kitabının (Londra 2010) önsözünde, Batı
dünyasındaki “İslamophobia = Aşırı İslam Korkusu”na karşı uyarıda bulunup
özellikle bir İngiliz beyin takımını suçlarken İİT’nin: “Ortak ilgi konuları
için tartışma forumu olarak hizmet etmenin yanı sıra, uluslararası sorularda
bireysel ve kollektif rol ve durumları düzenlemek ve üstlenmeyi amaçlayan bir
platform niteliğine sahip olduğunu” belirtir..
2011’de Oxford Üniversitesi’nin yayınladığı İslamophobia
kitabına yazdığı ön sözde de “İslamla
Hristiyanlık arasında tarihi
uzlaşma çağırısı yaptığını” tekrarlar..
Barışçı örgütün
genel sekreterini kendi eylemine araç olarak kullanma gayreti AKP liderinden
gelmiştir. Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve Rabia’cıları destekleyip,
olaylara müdahale etmediği için onu
suçlar: “İslam İşbirliği Teşkilâtı böyle günlerde sesini yükseltmeyip ne zaman
yükseltecek?.. İhsanoğlu’nun ne iş yaptığını bilen var mı?.. Onun yerinde olsak
istifa ederdik.”
Yanıt şöyle
geldi:
“İİT Sadece
genel sekreter demek değildir… İİT’nin tavrı üye ülkelerin ortaklaşa
belirledikleri politikaların sonucu olarak ortaya çıkar. Müşterek bir karar
olmadığı sürece açıklama yapmak için devletlerin konsensüsü ve mekanizmaların
harekete geçirilmesini beklemem lazım. Teşkilatımızda şu ana kadar hiçbir
devlet resmen bir talepte bulunmamıştır.”
Bu bilgilere
medyamızda rastladınız mı?
12 Temmuz 2014 Cumartesi
TAHTAKUŞLAR'DA SERGİ AÇILIŞI...
Esma Kudar'ın "Sembolizmin Sayıtiği '9'" sergisi Akçay-Edremit-Tahtakuşlar Köyü Alibey Kudar Etnografya Galerisi'nde açıldı. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
DERSİM'İN "KAYBOLMAYAN KIZLARI"...
Dersimli Emoş Nine 97 yaşında. Didim Cemevi'nde 2014 yılı yazında karşılaştık. Bu uzun hayatında neler yaşadığını Türkçe bilmeyen Emoş Nine'ye tercüman aracılığıyla sordum; "Alnımda, bileğimde yazılanlarla kaderimde yazılanları yaşadım" dedi. Alnında ve bileğindeki dövmeler dikkatimi çekti, bu dövmeleri nasıl yaptırdığını da sordum. Emoş Nine; "O zaman genç bir kızdım. 'Dersim'in güzel kızlarına bu dövmeleri yapıyoruz' dediler ve yaptılar" diye yanıtladı. (Yazı ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
6 Temmuz 2014 Pazar
4 Temmuz 2014 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)