2 Ekim 2015 Cuma

TGF'DEN GÜNEYDOĞU DEKLARASYONU...

                                       Türkiye Gazeteciler Federasyonu ile ilgili görsel sonucu                     

                              TGF: “GAZETECİLER TEHDİT ALTINDA” 

         Türkiye Gazeteciler Federasyonu (TGF) Yönetim Kurulu yazılı bir açıklama yaptı. TGF açıklamasında şunlar kaydedildi:      
         "Zor günlerden geçen ve artan terör olayları nedeniyle bir anlamda olağanüstü bir dönem yaşayan ülkemizde gazetecilik mesleğini icra etmek giderek zorlaşmakta, gazeteciler çok yönlü tehdit, baskı ve gözdağı girişimlerine maruz kalmaktadırlar.
        Üzüntüyle vurgulamak gerekiyor ki, tüm bunlara son zamanlarda keyfi gözaltı uygulamaları, hakaret ve darp gibi, meslektaşlarımızı sindirmeye ve görevlerini yapamaz hale getirmeye yönelik, asla kabul edilemez tavırlar eklenmiştir. 
        Son olarak ABD uçaklarının Diyarbakır’a inmesiyle ilgili gelişmeleri haberleştirme amacıyla bu sabah Diyarbakır Havaalanı’na giden Habertürk Diyarbakır Temsilcisi Mehmet Veysi İpek ile gazeteci Mehmet Çakan gözaltına alınmışlar, başlarına silah doğrultulup, “Göstereceğiz size” türünden sözlerle tehdit edilerek kötü muameleye tabi tutulmuşlardır. Her iki meslektaşımız bir süre sonra “Yanlış anlamayın, bizler de insanız ve bugünlerde psikolojimiz farklı” denilerek serbest bırakılmışlardır. 
         İki ay önce Nusaybin’de başlayan saldırılara benzer olaylar ne yazık ki Güneydoğu’nun diğer il ve ilçelerinde de gün be gün yaşanmakta gazeteciler hakaret, gözaltı ve darp uygulamalarıyla karşı karşıya kalmaktadırlar. Son 1 hafta içerisinde Siirt, Batman, Hakkari ve Diyarbakır’da aralarında DİHA ve Azadiya Welat Gazetesi, A Haber ile Silvan ilçesinde görev yapan gazetecilere karşı güvenlik görevlilerin takındığı hasmane tavır manidardır. Bu tutum doğrudan halkın haber alma özgürlüğüne yönelik saldırıdır. Sabah Gazetesi Şırnak Muhabiri Sekban Kuden, DHA Muhabiri Ebubekir Toprak, yerel gazete haber müdürlerinden Cafer Balık hakaret, dipçikle darp ve gözaltı girişimlerine maruz kalan meslektaşlarımızdan sadece bazılarıdır. 
         Kabul etmek gerekiyor ki; terör saldırılarının yoğunlaştığı dönemler en hassas süreçleri de beraberinde getirir. Adeta iki arada bir derede kalan ve zaten terör odaklarının baskısı altında bulunan gazetecilerin de böylesi dönemlerde elbette ki görevlerini daha bir dikkatle yapması gerekir.
         Ancak bilinmesi gereken bir gerçek daha var. Devlet asla hukuk dışına çıkamaz ve güvenlik görevlilerinin “duygusallık” gibi bir mazereti olamaz. Psikolojik gerekçelerle gazetecilerin gözaltına alınması, hakaretlere maruz bırakılmaları, daha da ötesi darp edilmelerinin ise hiçbir açıklaması olamaz.
         TGF olarak bölgede görev yapan devlet yetkililerine sesleniyoruz. En acımasız savaşlarda dahi gazetecilerin olabildiğince sağlıklı ve güvenlikli bir şekilde görev yapabilmelerine olanak tanınır, onların can ve mal güvenliği sadece ve sadece resmi görevlilerinin sorumluluğundadır. 
         Güneydoğu’da terör örgütünün bilinen baskı yöntemleriyle zaten korkutulup sindirilmeye çalışılan meslektaşlarımızın, buna ilave olarak bir de insan onuruna aykırı yöntemlerle devlet kıskacına alınmak istenmesi kesinlikle kabul edilemez. 
         Vurgulamak isteriz ki;
         Ülkemizde ve yurt dışında üyemiz olan 82 meslek örgütümüz adına; her türlü riski göze alarak, ailelerinden, çoluk çocuklarından günlerce uzakta kalma pahasına ve hayatlarının her an tehlike altında olduğunu bilerek Güneydoğu’da görev yapmaya gayret eden meslektaşlarımızın sesi olmayı ısrarla sürdürecek, onların yaşadıkları sıkıntı ve sorunların takipçisi olmaya da devam edeceğiz."
       


26 Eylül 2015 Cumartesi

DEVLETİ ARAYAN KADIN!..

Gaziantep'te eşimle hem yürüyor, hem de fotoğraf çekiyordum. Fotoğraftaki teyze eşimi durdurdu, bir şey söyledi, eşim söylediğini anlamadı, dilenci sanıp yoluna devam etti. Fotoğrafını çektiğimi görüp bana tepki göstereceğini sandığım teyze bu kez beni durdurdu: "Oğlum millet nerede? Millete gideceğim!"dedi. Bir an duraksadım, sonra "Teyze ne milleti?" dedim. Bu sefer, "Devleti arıyorum, devlete gideceğim!" deyince anladım, valilik binasının yolunu tarif ettim; sağ ol evladım" dedi, o devletin biz de Gaziantep Kalesi'nin yolunu tuttuk... 
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

YORUMSUZ...

                                              (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

23 Eylül 2015 Çarşamba

KURBANLIKLARLA SOHBET!..

İstanbul-Merter'de bir apartmanın bahçesine getirilen üç adet kurbanlık, çocuklar için eğlence oldu. Çocuklardan bazıları kopardıkları söğüt dallarını kurbanlıklara yedirmeye çalışırken, kimileri de sohbet etmeyi yeğledi. Çocukların ilgisinden mi yoksa sıkıldığından mı bir kurbanlık "mölemeye" başladı. Kurbanlığın bağırmasını kendince yorumlayan bir çocuk arkadaşlarına, "Yarın kesileceksin dedim, korktu! Mölemeye başladı" deyince, bu tercümeye kahkahalarla gülmemek için kendimi zor tuttum. 
                                                         Kesim anı!
                                         Yasağa uyan yok!             
                      
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

19 Eylül 2015 Cumartesi

GAZİANTEPLİ SANATÇI CEVDET GÜNEBAKAN...

                                                       Cevdet Günebakan
             Gaziantep yöresi birçok türküyü derleyen-okuyan, “Uzun Sap Bağlama Metodu”, “Kısa Sap Bağlama Metodu” ve “Gitar Metodu” kitapçıklarını hazırlayan halk müziği sanatçısı Cevdet Günebakan ile tesadüfen tanıştık. Eşimle, geçtiğimiz hafta Çarşamba günü (9 Eylül) Gaziantep’e büyük kızımı ziyarete gittik. Üç gün sonra da küçük kızım geldi.
            Ailece Gaziantep Çarşısı’nı ziyaret edip dönerken, Bey Mahallesi’nde müzik aletleri satan bir dükkânın kapısında çakılıp kaldım. Müzik aletlerini incelerken; “Buyurun bir çayımızı için” daveti üzerine küçük kızımla dükkândan içeri giriverdik. Müzik aletlerini yakından incelerken, bizi içeri buyur eden kişi kendisini tanıttı, sohbet etmeye başladım.
           Cevdet Günebakan, dükkânın üst katında oturduğunu, iki katlı binanın yaklaşık 200 yıllık bir bina olduğunu söyledi. “Binanın Ermeniler mi yoksa Yahudi’lerden mi kalma” olduğunu sordum. “O kadarını bilmiyorum” dedi. Sormamın sebebi; tarihi evlerin bulunduğu daracık sokakları ile dikkat çeken Bey Mahallesi’nde eskiden Ermeni ve Yahudi’lerin oturduğuna dair bilgi edinmiş, bolca fotoğraf çekmiştim.
          Çaylarımızı yudumlarken, Günebakan duvara asılı bağlamasını indirdi, eline aldı; “Size bir türkü söyleyeyim mi?” dedi. Bağlama çalması ve sesinin nasıl olduğunu bilmediğim halde, bir halk müziği sevdalısı olarak; “Tabii buyurun, memnuniyetle dinleriz” dedim. Başladı söylemeye:
            Bahçalarda mor meni
            Verem ettin sen beni
            Nasıl verem olmayım
            Eller saracak seni

            Ben sana yandım gelin
            Yanağı allı gelin
            Gaziantep yolunda
            Öldürdün beni gelin

            Bahçalarda meleme
            Yar göğsün düğmeleme
            Ölürsem kanlım sensin
            Gözlerin sürmeleme

            Ben sana yandım gelin
            Yanağı allı gelin
            Gaziantep yolunda
            Öldürdün beni gelin

            Bahçalarda saz olur
            Gül açılır yaz olur
            Ben yarime gül demem
            Gülün ömrü az olur

            Ben sana yandım gelin
            Yanağı allı gelin
            Gaziantep yolunda
            Öldürdün beni gelin.
            Cevdet Günebakan, çok sevdiğim anonim bir türkü olan bu türküyü kendisinin derlediğini söyleyince daha da mutlu oldum. Ardından "Ela gözlüm ben bu elden gidersem", "Çarşamba'yı sel aldı" adlı türküleri de söyledi. Söylediği türkülere ben de eşlik ettim. Küçük kızım da bizi hem fotoğrafladı, hem de kayda aldı. Günebakan'ın türkü yorumlarını ikimiz de çok beğendik.
            Günebakan, TRT’nin çektiği bir belgeselde yer aldığını da belirterek, “Artık eski dostluklar ve  özlü sözlerle türkü yakan sanatçı yok. Bu beni çok üzüyor. Tabii bir de unutulmak!” diyerek bizi hüzünlü bir şekilde uğurladı.
             Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, internet sitesinde: “Verem, türkülerimizde çok kullanılan bir temadır. ‘Bahçalarda Mor Meni Türküsü’ bir Ermeni kıza âşık olan genci anlatır. Genç hem aşkından verem olmuştur ve hem de sevdiğine ulaşamamıştır. Aralarında bir de din sorunu vardır. Çare de ya Ermeni kızın Müslüman olması, ya da gencin Ermeni olmasıdır. Ne güzel, ne dertli türküdür bu” der ve türkünün doğru sözlerinin şöyle olduğunu yazar:
            Bahçalarda mor meni,
            Verem ettin sen beni,
            Ya sen İslam ol Ahcik,
            Ya ben olam Ermeni…
                         
(Yazı ve Fotoğraflar: Ayça-Süleyman Boyoğlu)



18 Eylül 2015 Cuma

MUTLULUĞUN FOTOĞRAFI...

Büyük şair Nâzım Hikmet, ünlü ressam Abidin Dino'ya "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" demiş. Mutluluğun resmini yapmak zordur, ama fotoğrafını çekmek hiç de zor değilmiş! Suriye'deki savaştan kaçıp Türkiye'ye sığınan insanlar her yerde olduğu gibi Gaziantep'te de çok zor şartlar altında yaşamlarını sürdürüyorlar. Büyükleriyle beraber zorlu yaşama katlanan küçük çocuklar, fırsat buldukça eğlenmeyi kaçırmıyorlar. Fotoğrafta biri kız üç çocuk Şehitkamil ile Şahinbey ilçelerini birbirinden ayıran Alleben Deresi'nin kenarındaki bir parkta eğleniyorlar. Hele oyun aletinin üzerine sırtüstü uzanan ve yaşıtı olan bir erkek çocuğunun oyun aletini döndürmesiyle kendinden geçen minik kızın keyfine ise diyecek yok...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

7 Ağustos 2015 Cuma

FENERBAHÇE'NİN GÖKDELENLERİ...

                                              (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

BALIK ZİYAFETİ...


                                            (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

ADALAR VAPURU YOLCULARI...














                                                  (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

13 Temmuz 2015 Pazartesi

KÖY ENSTİTÜLÜ FİKRET CAN...

                                                          Fikret Can
        Tatil dönüşü Burhaniye’de bir zeytinyağı fabrikasının bahçesinde Balıkesir-Savaştepe Köy Enstitüsü’nden (1945) mezun Fikret Can ve kızı Nedret Hanım’la tanıştık. 88 yaşında olmasına karşın hâlâ dinç görünen, ancak biraz “huysuzluğu” ile kızı Nedret Hanım’ı yoran Fikret öğretmenle fabrika bahçesinde başladığımız sohbetimize 1978’den beri ikamet ettiği Sunar Sitesi’nde devam ettik. 
        Fikret öğretmen, Sunar Sitesi’nde Bahri Savcı, Halit Çelenk, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, İlhami Soysal, Ruhi Su gibi Türkiye’nin nadir yetiştirdiği kişilerle komşuluk yaptığını, ama şimdi hiç birinin hayatta olmadığını üzülerek anlattı.
        Fikret öğretmen,  İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yıllarda Savaştepe Köy Enstitüsü’ne hasta olan bir öğrencinin yerine kaydolduğunu, ancak bir süre sonra hasta öğrencinin iyileşip sınıfa döndüğünü söylerken hâlâ o günü yaşıyormuş gibiydi:
        “İkinci Dünya Savaşı yılları bir tek fazla sandalye yok. Yerine yazıldığım arkadaş geldi yerime oturdu. Çok üzüldüm; ‘Ben ölürüm de buradan gitmem. Arkadaşlar arkamdan teneke çalarlar’ dedim. Ve okulda kaldım. Bizden önce (1940’ta) girenler 40 kişiydi, biz 210 kişiydik. Okul mevcudu toplam 250 kişiydi. Sonra bu okul bin öğrenci mezun verdi. İlk mezunlarını da 1944’te verdi, ben 1945 Ekim mezunuyum.  Ocak ayında staj gördüm, aynı yıl Ekim ayında da Balıkesir-Danişment Ören Köyü’nde öğretmenliğe başladım.”
        Gittiği derme-çatma köy okulunu köylülerin yaptığını, ancak tek gözlü sınıfta sıra, tahta ve masanın bulunmadığını ifade eden Fikret Öğretmen şöyle devam etti:
       “Elim keser, testere tutardı. Ben aynı zamanda marangozdum. Köy Enstitüsü’nde demircilik, inşaat, marangozluk branşı vardı. Ben marangozluktan mezun oldum. Sınıfa 45 çocuk aldım. Yaşı geçmiş 12 yaşındaki çocukları bile kaydettim. Muhtara kireç aldırdım sınıfı badana yaptık. Tahta aldırdım masa, sıra yaptım. Kontrplak aldırdım üzerine yumurta sürdüm kara tahta yaptım.”
         20 lira maaşla 45 çocuğa okuturken Fikret öğretmene Milli Eğitim’den bir emir gelir; “Kadınları da okutacaksın!”. Fikret Öğretmen 25-30 yaşındaki kadınlara da okuma-yazma öğretmeye başlar. Ardından “Gençleri de okutacaksın!” emri gelir. Bu kez akşamları geç saatlere kadar gençleri okutur. Çünkü gündüz hepsinin işi-gücü vardır. Ders bitince de gençler kendisinden “talim yaptırmasını” isterler. Fikret Öğretmen, askerliğini henüz yapmadığı için “olmaz” dese de 17-18 yaşlarındaki gençlere dinletemez, köy enstitüsünden gördüklerini gençlere uygulatır.
         Askere giden gençlerden birisi; “Öğretmenim iyi ki bizi okuttunuz, burada okuma yazma bilmeyenleri palaska ile dövüyorlar. Sayenizde dövülmeden askerlik yapıyoruz” diye mektup yazar. Askerli bitiminde de kendisine bir çakı hediye olarak getirir.
         
                                     “BENİM HERİF KAZIKLA DÖVÜYOR”

         Bir gün de köylü bir kadın okula gelmez. Ertesi gün geldiğinde Fikret öğretmen tahtadaki harfleri göstermek için kullandığı çubuğu kadına doğru uzatarak; “Dün niye gelmedin? Aç bakayım avucunu!” diye şaka yapar. Kadın itirazsız elini uzatırken; “Muallim Bey senin sopan ne incecik! Benim herif sövenle (sınır belli olsun diye tarlaların kenarına çakılan kazık) dövüyor, ardından da ‘hadi bakayım tarlaya’ diyor” deyince ağzı açık kalır.
         Fikret Öğretmen, Savaştepe Köy Enstitüsü’nde okurken ellerinde mandolin, ceplerinde kitap olmadığı zaman öğretmenlerden azar işittiklerini, Yunan klasiklerini okuduklarını ve öğretmenlerinin kendilerinden okuyup okumadıklarını ispatlamaları için de özetlerini istediklerini anlattı. Fikret Öğretmen, piyeslere de önem verdiklerini belirterek,  Bergama’da Sofokles tarafında yazılan Yunan tragedyası  “Kral Oedipus”u sahnelediklerini ve büyük beğeni aldıklarını de sözlerine ekledi.
         Ya bugünkü eğitim sistemi! Nereden Nereye…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

8 Temmuz 2015 Çarşamba

İTALYA'NIN NAPOLİ KENTİ...


İtalya'nın Napoli kenti ortaçağda zengin-fakir ayrımının uçuruma dönüştüğü bir yer olarak bilinir. O zamanki suç oranının yüksekliğinin etkileri hâlâ görülür. (Adı çıkmaz 9'a inmez 8'e anlamında da). Yukarıdaki iki fotoğrafta ise kente-tarihe karşı işlenmiş bir suç görülüyor. Kalenin üzerine ev yapmışlar daha ne olsun! Ortaçağda Napoli'de geçen "Kan Kardeşler" adlı bir filmde, fakir bir çocuk, faytondaki zengin kadının kulağından kopardığı küpeyi kanlar içinde bir aracıya verip ekmek alıyordu. Burada ise geçmiş verilip gelecek satın alınmak istenmiş ama olmamış! (Fotoğraflar: Gürcan Arıtürk)

7 Temmuz 2015 Salı

BALONLA DANS...
























                                               (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)