19 Mayıs 2020 Salı

KORONA GÜNLERİNDE (10) BAKIRKÖY VE ÇEVRESİ...



Adnan Genç

19 Mayıs 2020
(yeni1mecra.com)
İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri olan Bakırköy’e geldik… Buraya gelmemizin pek çok nedeni olabilir ki; ben, benimkileri saymaya başlayayım. Umarım yolumuz düşer de oralara ilişkin öznel tarihimden süzülenleri size aktarırım.
Doğrusu benim de ilk gelişimin sebebi (hatta, son kez gelişimin sebebi) Bakırköy, Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi olmuştur. İlk geldiğimizde bir akrabamızı ziyaret için babamla gelmiştik. Bulduk ve bizi zaten o dolaştırdı… Kimi bodrum katlarındaki ‘hastaların’ bizlerden hayli kibar biçimde sigara istemeleri bana çok dokunmuştu. Hasta akrabamız, onların çok ağır hasta olduklarını ve saldırgan tavırları nedeniyle özel bölümlerde tutulduklarını söylemişti… Bir de ‘Düşünen Adam’ heykelini çok yadırgamıştım. Buraya pek uygun olmadığını çocukluk günlerimde düşünmüş ve pek şaşırmıştım. Kimi hastaların bahçelerde dolaşabildiğini ama kimilerinin çıplak sayılabilecek koşullarda gezindiğini görmek de çok dokunmuştu. Bu dediklerimin; muhtemelen, hastanenin kurucusu ve Başhekimi Mazhar Osman’ın vefatından bir 20 yıl sonra falan olmuştur… Son gidişim ise, orada çalışan bir nörolog dostumdan yardım almak üzereydi.
Haydi arada bir gittiğim olayı daha yazayım: İlk gençlik yıllarından başlayarak yaşadığımız acılı ve zorlu hayat; kimilerini görünür ve saptanmış, kimilerimizi ise gizli dert içindeki insanlar olarak, buraya yolunu düşürmüştür. İşkenceden dolayı yürümesi aksayan ve aklı da gerekli zamanlarda ilacını almazsa, gidip gelen bir sevgili arkadaşımızı götürmüştük oraya ve Başasistan bir dostumdu. Beni görünce, ‘Geciktin delikanlı, hadi arkadaşı içeri alalım, işlemlerini yapın’ deyince bayağı tırsmıştım.
Hastane dışında gitme sebeplerimizden biri de miting alanlarımızdan ikisinin birbirine çok yakın iki alanda bulunmasıydı. Hem meydanı hem de meydana yakın Pazar yeri… Sık gitmişizdir…  Elbette gençlik günlerimizde (çalışmak ve bahtımız kazansın diye) Veliefendi Hipodromu’na da gittik. Yarış izlemenin ve yarış oynamanın ciddi bir ders çalışma işi olduğunu; çok temel bir para tuzağı olduğunu ama işini bilenlerin neredeyse hiç kaybetmeden kazandıkları bir yerdir, hipodrom… Hipodram’dan Merter yoluna yönelince, Vefa Stadı ve Fındıkzade, Odabaşı semtindeki Çukurbostan gibi, buranın çukur bölgesini görürsünüz. Yani eski fil ahırları… Burada da birkaç konser ve gösteri izlemişliğim vardır.
Temel bir nedenim de Bakırköy tren istasyonuna çok yakın kız kardeşime gitmek için Taksim’den bindiğim minibüsün sağ cam kenarına oturarak, inmeye yakın yoldaki bir evin camında oturup, güleç yüzüyle her arabaya selam veren amcaydı.. El sallamak için heyecan yapardım… Herkes de selam verirdi zaten… Bunu da hatırlayıp yazmam, Bakırköy sakinleri için vurucu bir anı olmuştur, sanırım…
Bedrettin Dalan zamanında kaldırılması öngörülen ama semt halkının ciddi itirazlarıyla yerinde kalan mezarlığını da gezmişliğim vardır… Florya sahili, Deniz kuvvetlerine ait tesisler, azınlık toplumu ve dini yapıları, okulları… Bir çoğunu ne mutlu bana ki, gidip gezme fırsatım olmuştu. Hatta, sinema oyuncusu Tarık Akan’ın buradaki özel okul olarak işlettiği ve İstanbul’un aynı mimariye sahip okulların bir Taş Mektep ve gene 20’ye yakın kendi taksisiyle işlettiği durağı da görmüşlüğüm var. Bir kısmı gazetecilik görevleriyle ilgili elbette ama kişisel merakım beni bu semte çok sürüklemiştir…
Bakırköy, bizim gibi ‘yabancılar’ için, Merter sonrası İncirli semtindeki Ömür Restoran’ın orada başlardı. Hafif eğimli bir yol ile sola Bakırköy içlerine dönerdik. Sağa dönünce de bahçeli olduğu günleri hatırladığım ama şimdi bir beton yığını olan Bahçelievler semti vardır… İncirli’nin öneminden azıcık söz etsem kime ne? Enteresan bir bilginin sahibi olursunuz. Bir zamanlar küt diye toplaşıp bir konudaki fikrimizi bir pankart ve bazı bildiri metinlerini dağıtarak mümtaz halkımıza ulaşmaya çalışırdık. Birinde işi büyüttük; daha doğrusu pankartı büyüttük ve tam da o sola dönen üst yolun üzerine oturduğu toprak parçasına pankartı bir bayrak gibi dikmeye çalıştığımız, gün oldu. Şimdiki gibi cep telefonları yok. Dağıldık ama gecenin bir vakti bir arkadaşımızdan bir türlü haber alamadığımızı anladık. Tekrar o toprak parçasına gittik ve küçük bir kuyuya düşmüş olduğunu gördük. Bağırmış ama oradan kimse geçmez. Çekip aldık… Cengâverlik günlerimiz…
Tekrar Bakırköy’e dönelim ve tarihinden söz edelim… Yaşamadığımız ama okuyarak, araştırarak bulabileceğimiz tarihinden. Elbette ki, belediye veya kaymakamlık sayfalarından da bir tarih bilgisi edinebilirsiniz ama çoğunda bu; sayfanın hazırlandığı sıra her kime verilmişse görev, onun çalışkanlığına ve tarih bilincine bağlıdır. Yanlı(ş) bir tarih öğrenmişse; örneğin Doğu’nun pek çok ilçe ve kentinde olabileceği gibi, herkes kaymakamlıktan kopyalayıp alınca, nice beldede mesela Ermeniler’in hiç yaşamadığını görürsünüz. Bunu da belirteyim ve bilgiye boğayım sizi. Bunu da şu nedenle yapıyorum; kimi okur dostlarım, üşenme ve bize en doğru bilgiyi ver lütfen, çünkü biz gidip de aramaya ve doğru bilgiyi edinmeye pek gayretli değiliz… Yesari Asım Arsoy’dan ‘Perişan Saçların, Aşkımın Ağıdır’ ile ara verip bilgilerimize döneriz… Hadi bakalım: Bakırköy, İstanbul’un batı yakasında MS 384 yılında Konstantin tarafından bir eğlence ve sayfiye yeri olarak kurulmuştur.

Bakırköy’ün tarihi İstanbul’un tarihidir. Bakırköy, Bizans döneminde eski önemini koruduğu gibi, aynı zamanda askeri ve siyasi bir merkez olan Hebdomon ismiyle anılmaktaydı. Bakırköy zamanla Jeptimun, Makrohori, Makriköy, 1925’te de bugünkü Bakırköy adını almıştır.
Bakırköy’ün tarihinde kuşkusuz en önemli olay 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’dır. (Doksanüç Harbi) Plevne Kalesini ele geçiren Ruslar, İstanbul üzerine yürüdüler. Ayastefanos’u (Yeşilköy) işgal ederek karargâh olarak kullanmaya başladılar. Tarihte Ayastefanos Antlaşması ile geçen belge 3 Mart 1878’de burada imzalandı.
Makriköy’ün Cumhuriyet öncesinde yaşadığı önemli bir olay da Fransız askeri birliklerince işgalidir. Ankara ordularınca bu işgal ortadan kaldırılmış ve Bakırköy, Cumhuriyet dönemine adım atmıştır. 19. yy’ın sonlarından itibaren İstanbul’un bir ilçesi durumunda olan Makriköy’ün adı 1925 yılında ulusal sınırlar içinde yabancı adların değiştirilmesi sırasında Bakırköy’e dönüştürülmüştür.
Bakırköy 1990’larda tümüyle kentleşmiş bir yönetsel birime dönüşmüştür. 1989’da Küçükçekmece çıkarılarak ayrı bir ilçe yapılmıştır. 1992’de Bakırköy ilçe sınırları yeniden düzenlenerek Bahçelievler, Güngören, Bağcılar ve Esenler adıyla yeni ilçeler oluşturulmuştur.
Günümüz Bakırköy merkezindeki en eski yapı olan Çarşı Camii Bakırköy’ün gerçekten de 17. yüzyılla birlikte canlandığının yaşayan bir kanıtıdır. Çarşı Camii 1601’de inşa edilmiştir. Camiyle birlikte bir çeşme ve bir de hamam yapılmıştır.
Azadlı Baruthanesi’nin kuruluşunda Barutçubaşı Ohannes Dadyan görev almış olup adını taşıyan Dadyan İlkokulu günümüzde de faaliyetini sürdürmektedir.
Bakırköy merkezinde Ermeni Mezarlığı yanında Rum Mezarlığı da varlığını sürdürmektedir. Galleria’nın olduğu alandan Ayamama Deresi’ne kadar olan kıyı kesiminde 1970’lerin ortalarına kadar çok sayıda Roma ve Bizans dönemine ait çeşitli kalıntılara ait parçalar görülebilmekteydi. Ayamama Deresi civarındaki çeşitli temel kazılarında ise İlk Tunç Çağı’na ait çok sayıda eser bulunmuştur. Kanuni döneminin İskender Çelebi Bahçesi ile Baruthaneye ait çeşitli yapılar da bu sahil şeridinde yer almaktadır.
Merter’den de söz etmeli… Hayli kakafonik bir mimariye ve bu nedenle sevimsiz ve kaotik bir görüntüye sahip olmasıyla birlikte, bu semtin temel önemi; kimi küçük fabrikalar ve atölyeler ile buradaki ürünlerin satılmasına yönelik devasa çarşılarının olmasıdır… Tekstil ve konfeksiyon sektörü ağırlıktadır ve pek çok ünlü markanın ihraç fazlası ürünler olarak tanımlanan ürünlerini bu semtte bulabilirsiniz. Hem de ucuza… Gene Efes Pilsen’in büyük çelik depolarıyla her yerden görünen fabrikası da; yani, Anadolu Efes’in, İstanbul Merter’deki arazisi 270 milyon TL bedelle Nata İnşaat’a satıldı. 2017 yılının Nisan ayında fabrikadaki üretim durdurulmuştu. Anadolu Efes üretimini Adana, Ankara ve İzmir’e kaydırdı. Elbette Merter ve işçi kesiminin yoğun olduğu bir bölgeden söz edilince DİSK’den söz etmemek olmaz elbette. Merkez bina buradaydı ve benim de hem o zamanlar hem de şimdilerde pek çok dostum, danışman olarak çalışmıştır… Ciddi emekleri vardır.

Bir de Behice hanımın DİSK önünden başladığı bir eylemden söz etmeliyim. Gezi dozu derken, tarih bilgisini atlamayalım: 1 Mayıs 1979 günü, İşçi Bayramı yasakları nedeniyle otuz saat sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, buna karşı çıkan bir grup da Türkiye İşçi Partisi olmuştu. Partinin Genel Başkanı Behice Boran 69 yaşındaydı ve “1 Mayıs günü Taksim’de olacağız!” demişti. DİSK önünde buluşuldu ve Taksim yürüyüşü başladı. Yürüyüşe engel olmak isteyen polislerle karşılaşıldığında, Behice Boran başına yediği bir polis dipçiğiyle yere yıkıldı. Yaşı dolayısıyla polisler tarafından evine götürülmesi teklif edildiğinde bunu reddeden Boran, arkadaşlarıyla hâkim önüne çıktı. Sokağa çıkma yasağına uymamalarının nedenini soran hâkime “Taksim’e doğru yürüyecektik” dedi. Hâkim, “Merter neresi Taksim neresi, uzun yol, siz yaşlısınız, nasıl gidecektiniz?” diye sorunca da, “Dinlene, dinlene…” diye cevap vermişti…

Buraya doğrusu bir işçi şarkısı yakışır… Cem Karaca’dan ‘İşçisin sen, İşçi kal’ı dinleyelim… Neredeyse bir marş formundadır…
Hastaneyi yazdık ama bir ucunda bulunan Lepra Servisi’nden söz etmedik. Rahmetli Prof. Dr. Türkan Saylan’ın kurucusu olduğu ve son 20 yılını geçirdiği, cüzzamlılara hizmet veren tek hastane olan İstanbul Lepra (Cüzzam) Hastanesi, hocanın siyasi tutumları nedeniyle kapatıldı ve dönemin İl Sağlık Müdürlüğü tepkiler üzerine: ‘Bundan böyle Bakırköy Dr. Sadi Konuk Hastanesi’nde cildiye kliniği olarak hizmet verecek. Ve eğitim kurumu olmasına da öncelik verilecek’ dedi. Benim için özel bir yanı da, 40 yıllık kadim dostlarımdan Dr. Mustafa Sütlaş’ın, hoca ile birlikte Anadolu’yu cüzzam çalışmaları için adım adım dolaşmasıdır… Gezip, görülmesi gereken yerleri biraz da formel bilgi bağlamına sokarak, yazalım…
Cumhuriyet (Bakırköy) Meydanı ve Özgürlük Meydanı
Bakırköy Meydanı olarak da anılan Cumhuriyet Meydanı, trafiğe kapalı bir mekân ve Bakırköy Sahili’ne oldukça yakın bir konumda bulunduğu için ilçenin en uğrak mekânlarından biri.

Özgürlük Meydanı ise ilçenin merkezi olmuş durumda. Meydanda çok sayıda kafe ve restoran bulunuyor. Hatta yan yana konumlanmış iki farklı alış veriş merkezinden de anlayacağınız üzere ilçenin en yoğun ve en kalabalık mekânlarından biri burası. Meydanın orta yerinde bir de atlıkarınca yer alıyor. Son iki yılını göremedim, hâlâ var mı bilemem…
Fildamı Sarnıcı
Bizans döneminde şehrin su ihtiyacını karşılamak adına birçok sarnıç yapıldığını hepimiz biliyoruz. Bu sarnıçlardan biri ise Bakırköy’de bulunan Fildamı Sarnıcı. Bizans’ın en parlak dönemlerinde yani milattan sonra 400 ila 500 yılları arasında inşa edilen sarnıç, İstanbul’da bulunan açık sarnıçlar arasında büyüklük bakımından ilk dörtte yer alıyor.

Dikdörtgen ve geniş bir alanı duvar gibi çevreleyen sarnıç günümüzde Belediye’ye bağlı bir mekan olarak halka sunuluyor. Zaman zaman çeşitli etkinliklerin de düzenlendiği mekânın en renkli olduğu dönemler ise Ramazan ayı şenliklerine ev sahipliği yaptığı dönemler diyebiliriz.
Florya Atatürk Deniz Köşkü

Bakırköy’ün en meşhur mekâanlarından olan Atatürk Deniz Köşkü, Şenlikköy Mahallesi sınırlarında yer alıyor. Köşk, Mustafa Kemal Atatürk’ü İstanbul’a geldiği dönemlerde misafir etmek amacıyla yapılmıştır.
Denizin 25 metre kadar içinde bulunan köşke, sahilden uzanan bir iskele ile ulaşabiliyorsunuz. Köşkte yine yaklaşık 25 metre kadar uzanan bir iskele daha bulunuyor ve bu iskele gerek denize girmek gerekse tekne, sandal gibi araçların bekletilmesi amacı ile inşa edilmiş.
Hava Kuvvetleri Müzesi
Bakırköy’ün en çok ilgi gören mekanlarından bir diğeri ise Hava Kuvvetleri Müzesi. Havacılık Müzesi olarak da anılan bu mekânda, Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren günümüze kadar kullanılan çeşitli uçaklara, helikopterlere ve hava aracı teknolojilerine yer verilmiş. Dilerseniz burada sergilenmekte olan araçları hem içeriden hem de dışarıdan daha yakından inceleyebiliyorsunuz.
Florya Sosyal Tesisler
Florya Sosyal Tesisleri huzurla dolup taşacağınız muhteşem mekânlardan biri. Şehrin yoğunluğundan sıyrılıp, tertemiz havası ve insanın içini ısıtan çevre düzenlemesiyle kesinlikle görmeniz gereken yerlerden biri. Tesis içerisinde restoran ve kafe de bulunduğunu belirtmek isteriz. Şayet uygun bütçelerle deniz kenarında yemek yiyebileceğiniz oldukça nezih bir mekân olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz.
Florya Atatürk Ormanı
Şenlikköy ve Basınköy Mahalleleri arasında uzanmakta olan bu bölge, 1937 yılında Atatürk’ün emri ile ağaçlandırılmaya başlanmış ve o dönemlerde başlatılan çalışmalar zamanla böyle muhteşem bir alanın ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Talimat bizzat Atatürk tarafından geldiği için bu yeşil alan, ilerleyen dönemlerde Atatürk Ormanı olarak anılmaya başlanmıştır. Birçok etkinlik yapmanıza müsait olan bu mekân dinlenirken veya vakit geçirirken oldukça keyif alacağınız bir nokta diyebiliriz.
Yeşilköy Sahil Parkı
Fark ettiğiniz üzere Bakırköy’de yeşil alanlar hayli fazla. Sahil Parkı da bu alanlar arasında en çok ön plana çıkan noktalardan biri. Gerek geniş yeşil alanları gerekse denize sıfır konumu ile huzuru soluyacağınız güzde noktalardan biri de burası.
Zuhurat Baba Türbesi
İstanbul’un Fethi sırasında orduda vazife almış bir zat olarak biliniyor. Rivayetlere göre, Bizanslılar Osmanlı askerlerinin içme suyunun sağlandığı kaynağa zehir atıyorlar ve bu sebepten ötürü askerin susuzluktan bitap düştüğü bir anda, aniden ortaya çıkarak askerlerin susuzluklarını gidermelerine yardımcı olduğu iddia ediliyor. Askerler, o gün aniden ortaya çıkan ve ismini bilmedikleri bu zata zuhur eden anlamında Zuhurat Baba olarak seslenmeye başlıyorlar. Fetih sırasında şehit düşen bu zat düştüğü yere defnediliyor ve ilerleyen dönemlerde bu zatın bir Allah dostu olduğu ileri sürülerek mezarı yanına bir türbe inşa ediliyor.
Bakırköy Çarşı Camii
Cami ilk olarak Şabanağa isminde hayırsever bir kişi tarafından 1602 yılında ahşap olarak inşa ettiriliyor. Hem olası yangın durumlarında binanın kurtarılması zor olacağından hem de ahşap yapısının tahrip olmaya başladığından Sultan Abdülaziz döneminde bütünüyle restore edilen cami, cemaat için yetersiz kalmaya başlayınca 1983 yılında yeniden restore edilerek genişletiliyor ve bugünkü halini alıyor. Her ne kadar orijinal yapıya sahip olmasa da bölgenin tarihi simgelerinden birini teşkil eden bu mekanı da görmenizde fayda var.
Ermeni Kilisesi
Osmanlı zamanında barut imalatı yapılan fabrikada çalışmakta olan Ermeni işçilerin ibadethane ihtiyaçlarının giderilmesi adına yapılmış olan Dzinunt Surp Asdvadzadzni Ermeni Kilisesi, 1844 yılında inşa ediliyor. 1999 yılında restore edilen kilisenin alanı içerisinde Ermenilerce önem verilen birçok kişinin de mezarı bulunuyor.
Unuttuğumu sanmayın ama çok da ayrıntı verebilecek durumda değilim. Sahilin hem kara tarafında hem de deniz tarafında çok sayıda mağaza ve kafe bulunur… Hepsine referans veremem; mafyanın da bayıldığı yerler var, buralarda… Ama ilk büyük AVM olan Galeria buradadır ve her konuğumuz geldikçe, havalimanından dönerken uğradığımız Gelik’te… Zamanında sendikalaşma mücadelesi için az emek vermemiştik burası için…
Havalimanına yakınlığı nedeniyle de çok sayıda toplantı, fuar ve kongre katılımcısının kaldığı çok yıldızlı yapılar ve kimi çok katlı gökdelenler de her niyeyse sahildedir. Çin Seddi gibi, denizle olan teması kesmektedirler.
Bugünlük de bu kadar. Unuttuğumuz yerler illa ki vardır. Hatta müzik bile yapmadık heyecanla. Kapanırken de ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yatan bir hastanın sözlerini yazdığı, ‘Çöpçüler’ şarkısını dinleyelim. Erkin Koray’dan… 

18 Mayıs 2020 Pazartesi

MUZUN DOĞUMU...

                                             (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

KORONA GÜNLERİNDE (10) TANIKLIKLAR BELDESİ; BEYAZIT...





Adnan Genç

18 Mayıs 2020
(yeni1mecra.com)
Beyazıt hayatımda önemli yer tutar… Minnacık veletken, amcalarımın Beyaz Saray (Oteli) içinde bulunan büyük iş hanında küçük bir terzihaneleri vardı ve babam beni oralara hep götürürdü. Rize’den gelip bekâr odalarında kalarak; matbaacılık, terzicilik (mi acaba) ve hukuk okuyan bizimkileri takdir etmek gerek. Hem meslek sahibi olup, işlerini yaptılar hem de bu devasa gayya kuyusunda boğulmadan ayakta kaldılar… Lise yıllarımın tamamında okulu kırıp, kentin pek çok beldesini görmeye giderdim; Beyazıt Kulesi’ne çıkıp gözlem ile görevli itfaiye çalışanlarının, sattıkları çaydan alırken ödüm kopmuştu… Bir tanıdığa yakalanırsam, diye. Bu ‘yakalanma’ işi, bütün gençliğimde sürdü. Artık sarı basın kartım vardı ve PTT’nin bize yüzde 50 indirim yaptığını öğrendim. Bebek Santrali’ne gidip böyle böyle dedim ve sarı rehberler dahil hiçbir yerde görülmek istemiyorum, dedim. Yaptık bile dedi memure hanım. İnanan kim? Eve gittim ve santralin santralini aradım ve ahizeye mendil koyarak, sesimi de ‘tanımayacakları biçime’ değiştirip, ‘Adnan Genç’in telefon numarasını alabilir miyim?’ dedim. Verdiler ve aklım çıktı, Ümraniye’de bir oto yedek parçacısı biri çıktı. Yıllar sonra gittim, adamı “Adaş, böyleden böyle; ayağını denk al, yakalanma” dedim ve adamın ödünü koparttım…
Gelelim Beyazıt’a… Matbaacılık okuyan amcamın kitap merakı yüzünden bu bölgede çok gezinmiş ve kitap toplamışımdır. Her türlü harçlığımı gider kitapçılara verirdim… Mahmut Amcam sonradan belediye zabıtası oldu ve 10 bin kadarını AKM arkasındaki Atatürk Kitaplığı’na bağışladı ve adı da Vehbi Koç’tan sonra ikinci sıraya yazıldı. Sahaflar en favori gezinti noktalarımdan ama benim zamanımda gerçekten sahaftılar. Ne ders kitapları ne de güncel kitaplar vardı ve fazla bir şey anlamıyordum. Sadece kapağı ilgimi çekenleri alıyordum. Yazarları yavaş yavaş tanıyordum. Sonra camiin duvarlarındaki bir çıkıntıda (ve gölgede) kitaplarıma bakardım… Bir çay içimlik param kalmazdı ve yürüyerek, Fatih’e dönerdim. İlk gençlik günlerinin en yakın mesafesi sayılabilir… Beyazıt’ta Millet Kütüphanesi de meydana hâkim yapılardan biridir ve kocaman bir kitaplıktır. Pek çok kez abonelik sistemiyle içinden ve duvar çevresine yayılmış ikinci el kitapçılardan az kitap edinmemişimdir…
Bir de içinde dikine bir taş blok üzerinde bir koca mıh bulunur; bir güneş saati yani. İki arkadaş gittik; konuya ilişkin binaları gezip fotoğraflıyor ve yazısını yazacağız… Müdire hanım izin vermedi ve bakanlıktan yazılı kâğıt almalısınız, dedi. Dedi ama koridorun öte ucunda bizim Ahmet Eken dostuma, dedi. O ara ben zaten fotoğrafını çekmiştim ve çıkarken de bunu söyledik… Gereksiz bürokrasi… Üniversite binası ve babamın okuduğu Hukuk Fakültesi. Hem de hocaları Sıddık Sami Onar, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Alman hocalar… Ama lisedeyken bile bana sadece akademisyenlerin girip çıktığı bir yer gibi gelirdi. Buranın bir üniversite binası olduğunu iki feci olay üzerine öğrenmiştim ve kalbime kazınmıştı. Biri komik doğrusu… 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi Merkez Binası’ndan toplu halde çıkan öğrencilerin üzerine atılan bomba ve ardından gerçekleşen silahlı saldırı sonucunda 7 öğrencinin ölümünün onlarcasının da yaralanmasının üzerinden 42 yıl geçti.
16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi’nden öğle üzeri saat 13.20 sularında saldırı tehdidine karşı toplu çıkış yapan Hukuk ve İktisat Fakültesi öğrencilerinin üzerine Beyazıt yönünde koşan daha sonra adının Zülküf İsot olduğu öğrenilen kişi “Kahrolsun komünistler” diye bağırarak bomba attı. Patlayan bombanın hemen ardından da öğrencilerin üzerine yaylım ateşi açıldı. O gün üniversite kapısında 5 devrimci öğrenci yaşamını yitirirken, daha sonraki günlerde 2 öğrencinin daha hayatını kaybetmesi üzerine ölü sayısı 7’ye çıktı.
Yaşanan saldırıda Hatice Özen, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl ve Murat Kurt isimli öğrenciler hayatını kaybederken, 41 öğrenci de yaralandı. Öğrencilerin üniversiteyi işgal etmesi üzerine İstanbul Üniversite Senatosu, okulu süresiz kapattı.Devrimci öğrencilere dönük saldırı geniş kesimlerin tepkisiyle karşılanırken, katliamda hayatını yitiren devrimcilerin cenazesi çok görkemli oldu, DİSK 2 gün süreyle 2 saat iş bırakarak ‘Faşizme İhtar’ eylemleri düzenledi.
Maçkalı olan Cemil Sönmez’le birlikte hem Beyoğlu’nda hem de Bayrampaşa Belediye Tiyatrosu’nda birlikte ve ayrı ayrı tiyatro yapmıştık… Diğeri ise biraz komik bir olay. Bu sefer kampüsün içindeyiz ve silahlar patlamış halde… Hukuk Fakültesi’ne giden bahçeli yolda insanlar kaçışıyor ve Ergin Konuksever ağabeyimizin çektiği bir fotoğrafta uçuşan kurşunlar için şemsiyesini açan bir yurttaş görülüyordu… Trajikomik bir durum. Milliyet’te kapak yapmıştık bu fotoğrafı…
Galiba, Beyazıt’taki önemli ve tarihi yapılar kadar meydanının da ana figür olmasından söz etmeliyim. Çünkü ben bile kendi öznel tarihimde, pek çok değişikliğe tanık olmuşumdur. Sanırım belediye başkanı olmaklığın şanından olsa gerek; her gelen ilk önce şuraya bir kuş konduralım diye, işe başlıyor. Ne de olsa, kentin en görünen noktalarından. Bu beldede görünmeyen noktalar da çoktur. Hem deniz tarafındaki; Kumkapı, Gedikpaşa ve Kadırga semtleri bulunur. Buralarda onlarca kafe, çınaraltı, çay ocağı ve kültür merkezi lokali bulursunuz… Oturur ve patırtı duymadan kitabınızı okursunuz…
Beyazıt Meydanı en çok neye benzer…
Birkaç turistik site ve resmi sayfalardan yararlanacağım ama denk gelen yerde araya da gireceğim: Osmanlı döneminden günümüze kadar Beyazıt Meydanı, hem birçok ‘estetik operasyon’ geçirmiş hem de her zaman canlı ve işlek bir alan olma özelliğini korumuştur.Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u 1453 yılında fethettikten sonra, kentte merke­zi bir yer olarak gör­düğü bugünkü üniversite bina­sının bulunduğu alana bir sa­ray yapılmasını istemiş, 1454 yılında tamamlanan bu saraya yerleşmişti.  Çevresi iki kademeli surla çevrilen, bu nedenle kimi kay­naklarda ‘Kale’ olarak anılan bu sarayda Fatih, 1478 yılına kadar kaldı. Topkapı Sarayı’nın bitirilmesinden sonra padişahlar yaşantılarını burada sürdürdüğünden, Beyazıt’taki yapıya ‘Eski Saray’ adı verildi, kalıntıları daha sonra Harbiye Nezareti binasının yapımında kullanıldı. Fatih’ten sonra tahta çı­kan II. Bayezid, külliyesini (cami, medrese, kervansaray, imarethane) saraya yakın ol­ması düşüncesiyle burada yaptırınca, meydan büyük bir canlılık kazandı. Fatih, Aksaray, Süleymaniye, Kapalıçarşı ve Kumkapı gibi kentin çeşitli kesimlerin­den gelen yolların birleşme noktasında bulunması, mey­danın canlılığını büsbütün ar­tırıyordu. İşine gücüne yürü­yerek gidip gelen halk mey­dandan geçiyor, kimi alışve­rişlerini buradan, cami duva­rının önündeki beyaz gölgelikler altında satış yapan es­naftan karşılıyordu. Harbiye ve Maliye bakanlıklarının bu­rada yer alması da canlılığı ar­tıran bir başka unsur olmak­taydı.
Kurban Pazarı
Kurban Bayramı öncesin­de meydan daha da hareket­lenmekteydi. Bunun nedeni, Şehremaneti’nin (belediye), kentin en merkezi yeri olduğu gerekçesiyle, kurban satışları için, satıcılara bu alanı tahsis etmesiydi. Bayram öncesi Anado­lu’nun dört bir yanından geti­rilen kurbanlıklar, burada alıcının beğenisine sunuluyor, alınan kurbanlar hamalın sır­tına verilerek eve götürülüyor­du. Bu yüzden meydan, ‘Kur­ban Pazarı’ olarak da adlandı­rılmaktaydı. Meydan, Ramazan öncesi de hareketleniyor, Bayezid Camii avlusunda açılan ‘Ra­mazan Sergisi’ büyük bir izdi­ham kaynağı oluyordu. Bu sergide, yiyecekten giyim eş­yasına kadar, her şey satılmaktaydı. Böylesine işlek, böylesine canlı olan bir meydanda, sey­yar satıcıların giderek çoğalması, kaçınılmazdı. Ancak de­netimsizlik nedeniyle, bu kez seyyarların yanı sıra, Bayezid Camii’nin dış cephesine, satı­cılar barakalar kondurmaya başladılar. Bu barakalarda da berberinden kitapçısına ka­dar, farklı meslek grupların­dan esnaf, müşteri beklemek­teydi. Beyazıt Meydanı bir açık hava pazarına dönüşmüş durumdaydı. Tıpkı zamanı­mızda, özellikle cumartesi ve pazar günleri olduğu gibi…
II. Abdülhamit’in Girişimi
Yıllarca kendi kaderine terkedilen Beyazıt Meydanı’nda ilk düzenleme, 1867-1870 yılları arasında yapıldı; ama bu yeterli değildi. Bara­kalara, satıcılara dokunulma­mış, sadece Taç Kapı (Harbiye Nezareti girişi) önünde büyük bir açıklık oluşturulmuş, bu açıklığın ağaçlandırılmasına geçilmişti.
Meydanı düzenlemek, es­tetik açıdan güzel bir görü­nüm vermek için, ilk ciddi gi­rişim Sultan II. Abdülhamid tarafından yapıldı. II. Abdül­hamid, Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa’dan, Fransız mi­mar Joseph Antoine Bouvard’a meydanla ilgili bir proje hazırlatmasını istedi. Bouvard, işlerinin çokluğu ne­deniyle Paris’ten ayrılamaya­cağını bildirince, meydanın fo­toğrafları çekilerek kendisine ulaştırıldı.
Proje Rafa Kaldırıldı
Bouvard’ın 1902 yılında saraya sunduğu projeyle, mey­dan çok değişik bir görünüm kazanıyordu. Bouvard, mey­danın alanını genişletiyor, Harbiye Nezareti’nin bulun­duğu yere büyük bir belediye sarayının yapılmasını öngörü­yordu. Yine projeye göre, meydanın batısındaki Sultan Bayezid Medresesi yıkılacak, yerine Devlet Kütüphanesi ile Sanayi ve Ziraat Müzesi ola­rak kullanılacak iki ikiz bina inşa edilecekti. Bu binaların önündeki alanlar ise ağaçlandırılacaktı.
Ancak Fransız mimarın bu planı uygulanamadı. Bunun nedenlerinin başında, ‘arazi­nin eğiminin dikkate alınma­ması’ geliyordu. Bunun yanı sıra projenin çok geniş çapta istimlake gerek göstermesi, yı­kılacak mekânlar arasında, Sultan Bayezid’in türbesi, medrese ve Kapalıçarşı’nın bir bölümü ve benzeri ata yadiga­rı eserlerin yer alması gibi nedenler, uygulanmasını önledi; bu proje rafa kaldırıldı.
Havuzlu Meydan
Yıllarca ilgisizliğin bir sim­gesi olarak kalan Beyazıt Meydanı’nın kaderi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte değişti. Vali ve Şehre­mini (Belediye Başkanı) Ali Haydar Bey, kentin çözüm bekleyen sorunlarına el atar­ken, meydanda, çevrede­ki tarihi eserleri tüm gü­zelliğiyle ortaya çıkara­cak bir düzenlemeye gi­dilmesi kararlaştırılmış, bu amaçla çalışmalara başlanmıştı. Mimar Asım Kömürcüoğlu’nun ger­çekleştirdiği projeye göre, bugünkü Üniversite kapı­sının önüne büyük bir havuz yapılıyordu.
O yıllarda vali ve be­lediye başkanlarının icra­atını yakından izleyen ga­zeteler bu haberi, ‘Vali Haydar Bey, Beyazıt Meydanı’nda küçük bir Marmara inşa eyliyor’ başlığı altında verdiler. Daha havuz yapılmadan eleştiriler başlanmıştı bile… Vali Ali Haydar Bey ise eleştirileri şöyle cevaplandırı­yordu: “Meydanın üst kısmı denizden 60, alt kısmı ise 53 metre yüksekliktedir. Bu eğimi tatlı bir şekle sokmak için ha­vuzu yaptım. Şehrin bir ziynet kazanması kötü mü?”..  Beyazıt Meydanı’na havuz yapıldıktan sonra Çarşıkapı yönünden gelen tramvay ve otobüsler, havuzun çevresinde tur atarlardı.
Havuz Tamamlanıyor
Eleştiriler sürüp giderken meydanın yapımı tamamlan­dı. Yeni görünüm kimilerine göre bir tabloyu andırıyordu. Taç Kapı’nın önünde eliptik planlı, çift fıskiyeli bir havuz yapılmış, havuzun çevresi çi­çek tarhlarıyla süslenmişti. Yapılan düzenlemeyle, Divanyolu’ndan gelen tramvay ve diğer araçlar havuzun çevre­sinde bir dönüş yaptıktan son­ra Aksaray yönüne devam edi­yorlardı. Düzenleme Taç Kapı’yı tüm ihtişamıyla ortaya çıkarmış, ama diğer tarihi eserleri ‘gölgede’ bırakmıştı. Meydanı bu şekliyle beğenen­ler de oldu, beğenmeyenler de… 1957-58 yıllarındaki imar faaliyeti sırasında, Beyazıt Meydanı’nın alacağı biçim, Karayolları ile Belediye arasında yoğun çekişmelere yol açmıştı.
İstimlak Günleri
İstanbul, 1957 yılında gö­rülmemiş bir imar faaliyetine tanık oluyordu. Trafiği rahat­latmak, ulaşımı kolaylaştır­mak amacıyla yeni ve geniş yollar açmak için büyük çapta istimlaklere gidiliyor, kentin yüzü değişiyordu. Beyazıt Meydanı da bu değişimden nasibini aldı.
Belediyenin yüksek mimar Profesör Sedat Hakkı Eldem’e danışılarak hazırlattığı yeni proje uygulamaya konul­du. Önce havuz doldurularak ortadan kaldırıldı. Aksa­ray’dan gelen ve Millet Caddesi’nin devamı olan Ordu Caddesi, Beyazıt’ta Marmara Sineması’nın önünde 3,5 met­re indirildi. Belediye Kütüphanesi’ne kadar olan kısım aynı seviyeyi aldı. Bu kısmın indirilmesiyle Ordu Caddesi’yle Yeniçeri­ler Caddesi aynı sevi­yeye gelmiş bulunu­yordu. Burada yapı­lan kazı nedeniyle, Beyazıt Kütüphanesi yukarıda kaldığın­dan, meydanla kü­tüphane arasında, kademeli iki set ya­pılması uygun görül­müştü. Bunun yanı sıra üniversitenin önündeki alan da in­dirilmiş, Dişçi Okulu yönün­den gelen Bakırcılar Caddesi kotuna göre düzeltilmişti. Meydandan çok, çeşitli semtlerden gelen yolların kav­şak noktasına dönüşen bu gö­rünüm, şehircilik uzmanları­nın tepkisiyle karşılandı.
Bahri Haydar
22 Eylül 1957’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ‘Bahri Haydar’ adlı yazısında Burhan Arpad, İstanbul’un ‘istimlak günleri’nde kim vurduya giden nice anıtsal değerin yanında yer alan bir ‘talihsiz’ havuzdan da söz eder:
“İstanbul, havuzsuz şehirdir. Belki de bir kıyı şehri olduğundan, başka büyük şehir insanlarının pek hoşlandığı havuzlar ve fıskiyeler görülmez İstanbul’da. Havuzsuz İstanbul’un ilk büyük havuzunu bundan otuz yıl önce yaptırtmış olan ‘Şehremini Haydar Bey’ o tarihte epeyi yadırganmıştı. İstanbul gazeteleri önemli konulara el uzatmamaktan olacak, bu ilk ve son büyük havuzu, yıllarca kalemden ve karikatür çizgisinden eksik etmediler. Beyazıt havuzuna ‘Bahri Haydar’ adı uygun görüldü.”
Sonrasını ise şöyle dillendirir Burhan Arpad:
“Fakat sonra Beyazıt havuzunun yapılması bitti ve bembeyaz mermerden fıskiyeleri sıcak akşamlarda mis gibi çimen kokuları ile karışık ‘ serinlikler saçmaya başladı. Havuzu çevreleyen kanepelere oturan insanlar birer sigara tellendirip yorgunluk çıkardı. İstanbul insanlarının hikayecisi Sait Faik Abasıyanık’ın kişileri bile, Beyazıt havuzu çevresindeki kanepelere yan gelip türlü hayaller kurdular. Beyazıt havuzunun fıskiyeleri bayram ve şenlik geceleri renk renk akıp dar gelirli on binlerce İstanbullunun bunaltıcı dünyasına birer damla da olsa yaşama gücü serpti. Otuz iki yıldır hiç kararmadan bembeyaz duran fıskiyeler, şimdi toz toprak içinde yerlerde sürünüyor. İstanbul’un her yönden her zaman kopan esintileri ile sık sık ürperen tertemiz sular, bataklık oldu. Beyazıt camisinin minareleri ve üniversite dış kapısının süslü görünüşü ile bağdaşıp çeyrek yüzyıl gönül ve göz okşayan çimenler, sardunyalar ve ortancalar, ayaklar altında.”
Hürriyet Meydanı
Meydan bir kez da­ha estetik ameliyat ge­çirmiş, bu arada adı da değiştirilerek ‘Hürriyet Meydanı’ olmuştu… Ancak bu isim halk arasında yaygınlık kazanmadı; ihtilal günlerinin heyecanı geç­tikten sonra yine eski isme dö­nüldü. Ama her dönem, Beya­zıt Meydanı farklı öyküler ya­şadı.
Taç Kapı, Üniversite genç­lerinin sınav heyecanlarından kaynaklanan elektriklenmele­rin yüküyle yaşlanırken mey­dandaki her köşe, bir başka miting ya da gösterinin izleri­ni sırtlanmış gibidir. Yıllar boyu bu meydanı doldurmuş İstanbulluların, üniversite gençlerinin ‘Hatay bizim canı­mız / Feda olsun kanımız’, ‘Ya Taksim / Ya Ölüm’, ‘Olur mu böyle olur mu / Kardeş karde­şi vurur mu?’ nidaları, çevre­deki ağaçların dallarında, Taç Kapı’da, Bayezid Camii’nin kubbelerinde donup kalmıştır adeta.
Patrona Halil Ayaklanması‘nın ilk adımı da burada atıldı; 31 Martçılar, Mahmud Şevket Paşa’yı vuranlar burada asıldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra ise meydan, gençlik hareketlerinin ve halkın sık sık boy gösterdiği bir miting alanına dönüştü.
Yıkılış: Sultan Abdülaziz döneminde, o zamanki adı ‘kaime’ olan kağıt paralar, karşılığı bulunmadığından ve halk arasında alım gücü şüpheyle karşılandığından, altın karşısında sürekli değer kaybetmiş, daha sonra geçmez hale gelmişti. Tarihçi Cevdet Paşa’nın “Sokaklarda ekmek kapışmak gibi ihtilal alametleri belirdi’ sözleriyle anlattığı olay üzerine, hükümet İngiltere’den 8 milyon sterlin borç aldı ve bu parayla piyasadaki bütün kaimeler, değeri ödenerek toplandı. Toplanan değersiz paralar ise 13 Temmuz 1862–12 Eylül 1862 tarihleri arasında, Beyazıt Meydanı’nda halkın gözleri önünde yakılarak imha edildi.
Beyazıt Meydanı’nda asılanlardan biri de Sultan Abdülaziz’in kayınbiraderi Binbaşı Çerkeş Hasan’dı.
İdam Sehpaları: Osmanlı İmparatorluğu döneminde idam cezasına çarptırılan kimi siyasi suçluların cezası ‘İbret’ olması gerekçesiyle, açık alanda ve halkın gözleri önünde yapılmaktaydı. İdam hükümlerinin yerine getirildiği bölgelerden biri de Beyazıt Meydanı’ydı. Üstelik burada önceleri idam sehpası kurulmaz, mevcut ağaçlardan yararlanılırdı. İstanbul’u kan ve ateşe boğan 31 Mart Ayaklanması faillerinin bir bölümünün yaşamı burada son buldu. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’ya suikast düzenleyerek öldüren kişiler de yine burada asıldı.
Bu arada sıradan gezi rehberlerinde ve yanlı(ş) tarih sitelerinde olmayan bir bilgiyi de buraya eklemek isterim: 5 Haziran 1915’de İstanbul Beyazıt meydanında asılan Ermeni Sosyalisti Paramaz (Madteos Sarkisyan) ve 19 yoldaşının trajik hikâyeleri, günümüzde de Ermeni toplumunun belleğinde silinmeden duruyor. Buna karşın, son yıllarda geçmişiyle yavaş da olsa yüzleşmeye başlayan Türkiye’de ise sol siyasi çevreler de dâhil olmak üzere 20’lerin davası pek de bilinmiyor. Oysa İstanbul Beyazıt Meydanı’nda Sosyal Demokrat Hıncak Partisi üyesi Paramaz (Madteos Sarkisyan) ve arkadaşlarının bu topraklarda yaşayan 1 milyona yakın Ermeni’nin sürgün edilmesinin başlangıcı sayılan 24 Nisan tutuklamalarından 3 hafta sonra hızlı bir yargılamayla infaz edilmeleri, ‘Büyük Felaket’in (Ermeni Soykırımının) işaret fişeği gibidir.
Miting Alanı: Cumhuriyetin ilanı ve bu bölgenin düzenlenmesinden sonra Beyazıt Meydanı bu kez ulusal bayramlarda geçit törenlerinin ve çeşitli konularda mitinglerin yapıldığı, toplumun kalbinin attığı bir yer haline dönüştü. Cumhuriyet’in ilanından sonra Beyazıt Meydanı’nda görülen ilk büyük toplumsal olay, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e yönelik İzmir Suikastı’nı lanetlemek için, 20 Haziran 1926’da yapılan gençlik mitingidir.
Türk kadınına milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanınmasından sonra 7 Aralık 1934 günü meydan bir başka mitinge sahne oldu. ‘Ata’ya Teşekkür’ mitingine binlerce kadın katıldı. Türk gençliğinin ve halkın toplumsal davalarda sesini duyurduğu mitingler daha sonraki yıllarda da sürdü. 1936-1939 arasında, çeşitli tarihlerde yapılan ‘Hatay’ mitinglerini, 1945 yılında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak talebi üzerine bu ülkeyi protesto amacıyla yapılan gösteriler izledi.
28 Nisan Gösterileri: 28 Nisan 1960 günü, Demokrat Parti hükümetini protesto amacıyla yapılan gösteriler sırasında, meydanda ilk kan döküldü… Güvenlik güçleri göz yaşartıcı bomba ve silah kullanırken, öğrenciler ‘Kahrolsun diktatörler’ ve ‘Menderes istifa’ sloganlarını atarak güvenlik güçlerine taşlarla karşılık verdiler. Bu arada, üniversite yönetimi güvenlik güçlerinin üniversiteye izin almadan girmesine büyük tepki gösterdi. Güvenlik güçlerinin üniversiteden ayrılmasını isteyen rektör Sıddık Sami Onar tartaklanarak Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Kısa sürede Beyazıt Meydanı’na yayılan çatışmalar sırasında kurşunlanan Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz yaşamını yitirdi.
Laleli’de kimler oturur?
Lalelim
Lalelide oturur
Laleli, lale kokar lalelimden
Laleliden geçilir
LALELİMDEN GEÇİLMEZ!
Orhon Murat Arıburnu
Beyazıt’tan hiç ayrılmayacak büyük bir semtimiz de güzelim Laleli’dir… Fatih ilçesine bağlı Laleli semtinde bulunur. Laleli cami burada bulunan Külliyenin bir parçasıdır. Külliye; Cami, imaret, çeşme, sebil, muvakkithane, türbe, han, medrese, dükkânlar ve görevli konutlarından oluşur. Bu külliye son padişahlar tarafında yapılan son külliyedir. Bu nedenle önemli bir yere sahiptir.
İstanbul Laleli Camii
Cami 1760 yılında dönemin padişahı 3 Mustafa zamanında yapılmış 1763 yıllında ibadette açılmıştır. Caminin adı 3. Mustafa’nın velisi saydığı Laleli Baba’nın ismini bu ibadethaneye vermesinden gelir. Caminin mimarı Tahir Mehmet Ağa’dır. Ancak dönemin ünlü mimarı Hacı Ahmet Ağa’nın da etkisi bulunur.

Beyazıt Tarihi Mekânlar
Fatih’in semtlerinden biri olan Beyazıt görülmeye değer tarihi yapılara ev sahipliği yapmaktadır.
Tarihi Yarımada‘nın en güzel semtlerinden biri olan Beyazıt görülmeye değer pek çok tarihi yapıya sahiptir.
İstanbul Beyazıt geziniz sırasında görmenizi önerdiğimiz yerler şöyle:
Beyazıt Kulesi: 1749 yılında, yangınları gözlemlemek ve haber vermek için inşa edilen Beyazıt Kulesi, İstanbul Üniversitesi merkez kampüsü bahçesinde yer almaktadır. Geçtiğimiz yıllarda restorasyon sürecini tamamlayan kule günümüzde meteoroloji durumunu bildirmek amacıyla kullanılmaktadır.
Beyazıt Hamamı: 15. yy’da inşa edilen Beyazıt Hamamı Hürrem Sultan tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde İstanbul Üniversitesi’ne ait bir mekândır.
Bayezid Camii: Erken dönem Osmanlı mimarisinin eserlerinden biri olan Bayezid Camii semtin simgelerinden biridir. Cami Sultan II. Bayezid tarafından yaptırılmıştır.
Kapalıçarşı: Dünyanın en eski ve en büyük çarşısı olan Kapalı Çarşı‘nın bir kapısı da Beyazıt’ta yer almaktadır. Her yıl milyonlarca kişinin ziyaret ettiği Kapalı Çarşı’yı mutlaka görün. İster, Yemeniciler Kapı’dan girin ve kumaşçıların renkli tezgâhlarına bakının; isterseniz de Bakırcılar Kapı’dan girip deri ve bakır hediyelik eşya satıcılarını dolaşan. Bedesten’i mutlaka gezin… Pazarlık edip hediyelikler almayı da unutmayın, derim. Benim favorim fildişinden yapıldığı iddia edilen kapaklı minnacık küllüklerdi. Fildişi meselesinin zaten yanlış bir mesele olduğu ve gelenlerin de Singapur’dan buraya gelen tonla hediyelik arasında kemiksi ve plastik şeylerden yapılma olduğunu öğrenince, hediye işinden vazgeçtim. Yemeni aldım, pek rağbet görmedi. Kahve ısmarlıyorum artık…
Bizanslılar Zamanı Tarihi Yarımada
Tarihi Yarımada’da, ilk yerleşim yeri Yunanlılar tarafından İÖ 685 yılında kurulmuş ve buraya ‘Byzantion’ adı verilmiş. Tarih boyunca farklı uygarlıklarca değişik isimlerle anılmış olan Tarihi Yarımada, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise ilk olarak Dersaadet ve sonrasında da İstanbul olarak anılmıştır.

Divan Yolu ve Çemberlitaş

Günümüzde Sultanahmet Meydanı ile Beyazıt Meydanı arasındaki tramvay yolu olanDivan Yolu, zamanında Roma İmparatoru Konstantin zamanında açılmış, Osmanlı döneminde ise zaferle topraklara dönen Padişahların karşılandığı bir protokol yolu ve tören yolu olmuş. Günümüzde Divan Yolu, çok sayıda tarihi eser, turistik mağaza, cafe ve restoranıyla canlı bir konumda.
Sultanahmet ve Beyazıt’in orta yerinde bulunan Çemberlitaş semti de yine muhtelif tarihi eserleri ve meydanı ile görülmeye değer. Burada bulunan, eski zamanlarda, Konstantin Forumu’nun tam ortasında yer alan ve 1’inci Konstantin tarafından Roma’dan getirilen Çemberlitaş Sütunu, tarihi Çemberlitaş Hamamı, ünlü Fransız şair Pierre Loti’nin Evi ve Atik Ali Paşa Camii, Çemberlitaş’ta gezip görebileceğiniz diğer popüler yerlerden.
Beyazıt semti, tarihi eserleri ve İstanbul’da siyasi ve kültürel olayların merkezi konumunda olan Beyazıt Meydanı ile birlikte Sultanahmet’ten yukarıya doğru Divan Yolu’nun sona erdiği yerde bulunan ve yine turistlerin ve İstanbulluların sık ziyaret ettiği bir semt.
Beyazıt denilince tarihi eserler ve gezip görülecek yerler olarak ilk akla gelenler, İstanbul en popüler çarşılarından Kapalı Çarşı, İstanbul’un en eski Selatin (Padişahların kendi servetleriyle yaptırdıkları) camilerinden Beyazıt Camii, Nuruosmaniye Camii, bit pazarı ve kitap sevenler için popüler bir mekan olan tarihi Sahaflar Çarşısı, görkemli mimarisiyle göze çarpan İstanbul Üniversitesi ve eski zamanlarda yangın gözetleme kulesi olarak kullanılan tarihi Beyazıt Kulesi
Laleli ve Aksaray
Beyazıt’tan aşağıda doğru ilerlediğinizde Laleli ve Aksaray semtleri gelir. Çok sayıda turistik mağazaların, çoğunlukla Rus ve eski Doğu bloğu ülkelerine tekstil ürünleri satan dükkânların ve otellerin bulunduğu Laleli, aynı zamanda arka sokaklarında ucuz dükkânların, eğlence yerlerinin ve yabancı popülasyonunun da fazla olduğu bir semt. Ünlü Koska Helvacısı da burada. Laleli’de bulunan tarihi eserler arasında Laleli Camii, Büyük Taş Han, Bodrum Camii (eski Myrelaion Kilisesi), Valide Sultan Camii ve Murat Paşa Camii başta geliyor.
Laleli’den batıya aşağı doğru yer alan Aksaray, zamanında Bizanslıların Bovis Forum‘u olarak adlandırılmış meydan. Aksaray, adını ise Sultan III. Mehmed’in veziri İshak Paşa’dan almış. 15’inci yüzyılda buraya Anadolu’dan büyük bir popülasyon yerleştirilmiş. Günümüzde ise Aksaray, bir nevi İstanbul’un ulaşım ağının, otellerin ve çok sayıda tarihi ve lezzetli esnaf restoranların bulunduğu merkezlerden birisi konumunda. Aksaray tramvay durağının hemen yanıbaşında yer alan tarihi Sofular Hamamı ise bölgenin popüler yerlerinden.
Süleymaniye Camii ve çevresi

Kanuni Sultan Süleyman’ın onuruna Mimar Sinan tarafından 1550-1557 yılları arasında yapılan Süleymaniye Camii ve Süleymaniye Külliyesi, muhteşem mimarisi ve İstanbul’a hâkim konumu ile ziyaretçileri büyülüyor. Külliye’de cami, medreseler, darüşşifa, darülhadis, çeşme, darülkurra, darüzziyafe, imaret, hamam, tabhane, kütüphane ve çeşitli dükkânlar bulunuyor. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman, hanımı Roxelana ve Mimar Sinan’ın türbeleri de burada bulunuyor.
Bölgede gezip görülebilecek diğer yerler arasında öne çıkanlar; Mimari Sinan Türbesi’nin yanıbaşında yer alan, Haliç ve Boğaz manzaralı Botanik Bahçeleri, Osmanlı döneminde yoksullar için aşevi olarak kullanılan İmaret binası, Burmalı Camii, Kanuni Sultan Süleyman’ın çok sevdiği oğlu Şehzade Mehmet adına Mimar Sinan tarafından yapılan Şehzade Camii, 12’nci yy. Bizans kilisesi olup sonrasında camiye çevrilen Kalenderhane Camii, Damat İbrahim Paşa Medresesi ve Süleymaniye Hamamı ile bölgedeki ahşap evler ve konaklar.
Süleymaniye'nin hemen karşısında ve köşe başındaki kuru fasulyeciyi yazmazsam, hoca arkadaşlarım ve öğrenci kardeşlerimden çok eleştiri alırım. Doğu Karadeniz bölgesi ve İspir ürünü olan ‘bomba fasulye’den yapılan bu yemek herkesin gözdesidir… Ve tabii yanında ızgara köfte… Az ilerisinde bir de Malatyalıların işlettiği bir lokanta vardı. Aynı zamanda otobüs bileti de satarlardı bölgeye. Bir gün biraz acıdır yemekleri dediler ama niyeyse bilerek acı yemeyen ben de yanlarında gittim, lokantaya. Ezo gelin çorbasından bir kaşık alıyorsunuz ve gözlerinizden dışarı fışkırıyor. Türlü yemeği istediğim, bir karazehir deposu… Yahu sıvı bir şey içeyim, dedim. Kapı girişinde kocaman bir fıçıda ayran vardı. İstedim. Geldi ama bardağa bırakılmış bir yeşil acı biberle. Meğer fıçının içi de üç kilo acı biberle doluymuş. O günü atlatayım diye, bir fırın dolusu ekmek yemiştim. Balık eti olmamın sebebi o gündür… Bu bölge için; hatta, Fatih, Aksaray ve Eminönü için bir diyeceğim de şudur Mutlaka ama mutlaka yürüyerek gezinin, her sokağına girip çıkın. Mutlaka oturup kalkacak, ilgiyle bakınacağınız el işçiliği atölyelerini görürsünüz… Haa sanırım, Türkçeniz yetmeyebilir bölgede. Az Arapça bilirseniz, el üstünde tutulursunuz.
Arap kökenli girişimcilerin buraları tamamıyla ele geçirdiğini belirttikten sonra, şunu da eklemeliyim. Burası turistik bir bölge ve küçük (kazıkçı) mağazalar kadar, gerçek işletmecileriyle otelciler de var ve umarım el değiştirmezler. Çünkü bölgenin zengin yer altı dokusunu iki otelin altında görmeniz mümkün. İki sevgili dostumun sahibi olduğu Eresin Sultanahmet (Müberra Eresin) ve Beyazıt’taki Antik Otel (Abdullah Demir), Bizans kalıntılarının üzerine otellerini yaptılar ve alt katlarındaki zenginlikleri kamuya açtılar. Müze gezer gibi gezme olanağınız var… Minnettarız kendilerine…
Yarın da Bakırköy’ü yazalım ve bu dizi tamamıyla bittiğinde korona ve yaz mevsiminden salimen çıkarsak (bizler ve yayıncılık dünyası) bu işleri kitap yaparız. Belki kitapta belki de buradan başlayarak şöyle yazılar da kaleme almak istiyorum: Mezarlıklar, Galata Köprüsü, Meydanlar, Kuleler, Erguvan Mevsimi, oyalı da mendilim… Bilemiyorum artık… Akıl vermenize sevinirim…

17 Mayıs 2020 Pazar

KORONA GÜNLERİNDE (9) SULTANAHMET VE HAVALİSİ...




Adnan Genç

17 Mayıs 2020
(yeni1mecra.com)
15 yıla yakın Milliyet, Cağaloğlu’nda çalıştım. Aralıklarla; üç kez kovuldum ve geri aldılar… Yazıişlerindeki işler biraz daha öğlene doğru başlar. Erken gider ve gazeteleri kimse okumadan ben okurdum ve çıkar ya Kapalıçarşı’daki Şark Kahvesinde bir kahve yudumlar ve geri dönerdim; ya da Sultanahmet Meydanı’nı solumak için banklardan birine oturur ve etrafı seyrederdim…. Bu bölgede tadına doyulmaz bir yer de (galiba hâlâ duran) Çiğdem Pastanesi’dir. En leziz ürünleri ve kibar servisleriyle her zaman uğrak yerlerimizden biri olmuştu…
Azıcık soluklanayım ve tarihle iç içe olayım diyorsanız tarihi yarım ada bu iş için en uygun bölgemizdir… Pek çok gölgede kalmış ve gizli kafeler; kültür merkezleri ve yeterinde bankıyla yeşil alanları, huzur içinde vakit geçireceğiniz en güzel yerlerdendir… Elbette yaşadığınız veya o an için bulunduğumuz yere ilişkin azıcık da tarih bilgisi edinir de giderseniz; emin olun bazen Jüstinyen’in bazen de 2. Mahmud’un konuşmalarını bile duyarsınız…
Gelin, müzik olarak Bizans müziğine kulak verelim önce: Albümün adı; ‘Hymns to the Most Holy Theotokos’.. Ezgiye kulak verirken de İlber Ortaylı’nın sözlerini aklımıza kazıyalım: 14 Kasım 565’te Dünya tarihinin unutulmaz imparatorlarından ve İstanbul’un en ünlü yöneticilerinden Justinian 82 yaşında öldü. Devrinde Roma İmparatorluğu’nu diriltmek (renovatio imperii) amacı peşinde koşmuştu. Kuzey Afrika’yı vandallardan, İspanya’nın kıyılarını ve güneyini Vizigotlardan kurtardı; İtalya’nın, Sicilya’nın, Roma’nın ve Dalmaçya kıyılarının Doğu Roma’ya ilhakını sağladı. Bütün bu fütuhat onun adına yapılmıştır. Justinian bir general değildir. Belisarius Kuzey Afrika’yı, Liberius İspanya’yı, Belisarius ve Narses İtalya’yı imparatorluk adına fethettiler. Amcasının veliahdı olarak uzun bir süre tahta çıkamadı, 527’de tahta çıktığı vakit 45 yaşındaydı. Lakin amcası Justin’in imparatorluğu boyunca ondan yakınlık görmüş, idareye çok aktif olarak katılmış ve tecrübe edinmişti.
İstanbul’un tarihi yarımadası olarak adlandırılan Fatih ilçesinin hem yerli hem de yabancı turistlerce en gözde ve popüler semtlerinden birisi olan Sultanahmet, tarihi dokusu, mimarisi, kültür ve sanat etkinlikleri, alışveriş ve eğlence merkezleri ve canlı sokakları ile İstanbul’a gelen ziyaretçilerin şüphesiz en çok gittiği ve İstanbul’un en çok gezilen semti konumunda.
Aynı zamanda popüler bir buluşma noktası. Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim ve yaşam merkezi olan ve adını da Sultan I. Ahmet’ten alan Sultanahmet, aynı zamanda İstanbul’un tarihi kalbi ve merkezi olarak da adlandırılabilir. Sultanahmet, aynı zamanda yedi tepe İstanbul’un birinci tepesi konumunda.
Bizanslılar Zamanı Tarihi Yarımada
Sultanahmet denilince tarihi eserler ve gezip görülecek yerler olarak ilk akla gelenler, Topkapı SarayıAyasofya MüzesiSultanahmet Camii, Sultanahmet Meydanı’ndaki piramit, çeşme ve sütunlar, İstanbul Arkeoloji Müzeleri ve Yerebatan Sarnıcı‘dır. Sultanahmet Meydanı ve yakın çevresi araç trafiğine kapalı bir alan olduğundan, aynı zamanda burada bulunan gezilecek yerler birbirlerine çok yakın bir mesafede olduğundan, Sultanahmet’te her yeri yürüyerek rahatlıkla gezebilirsiniz. Eminönü ve Beyazıt tarafına gitmek isterseniz de tramvayı kullanabilirsiniz.
Sultanahmet Meydanı
Hipodrom ve At Meydanı olarak da bilinen Sultanahmet Meydanı, İstanbul’un en çok turist çeken ve yerli yabancı herkesin en çok ziyaret ettiği bir meydan. Meydan içindeki piramit ve sütunlar, meydanı çevreleyen Sultanahmet Camii, Ayasofya Müzesi, Hürrem Sultan Hamamı ve Türk ve İslam Eserleri Müzesi ile Sultanahmet meydanı her daim canlı ve hareketli.


Sultanahmet Camii
Sultanahmet meydanının ve tarihi yarımadanın en görkemli eserlerinden birisi olan, 17.yy da Sultan I. Ahmet tarafından yaptırılan Sultanahmet Camii, tarihi yarımadada muhteşem mimarisi ve 6 minaresi ile şüphesiz İstanbul’un ve dünyanın en güzel mimari yapılarından ve camilerinden birisi konumunda. Camiin önüne konan taburelerde, gece vakti ve birkaç dilde şahane bir ışık ve ses gösterisi yapılır ve gece boyunca yinelenirdi. Şimdilerde var mı bilemiyorum… Sormalıyım birilerine…


Ayasofya Müzesi
Dünyanın sekizinci harikası olarak gösterilen Ayasofya, günümüzde Müze olarak hizmet vermekte ve İstanbul’da mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden birisi konumunda. 325 yılında Bizans İmparatoru tarafından kilise olarak yaptırılmış, 537 yılında yeniden inşa edilmiş ve İstanbul’un fethi sonrasında Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye çevrilmiş. Binlerce lira harcayarak gelen turistlerin kapılarında saatlerce bekledikleri bir bölgedeyiz ve Ayasofya da böyle bir yerdir ve inanır mısın; anket gibi olmasa da sorduğum her 100 kişiden 80’i gidip gezmemiştir…
Ünlü fotoğrafçı ve AFIAP unvanlı değerli dostum Tahsin Aydoğmuş da müzede görevliyken, şahane fotoğraflarıyla, müzenin tanıtımı için yüzlerce kare çekim yapmıştır…
Topkapı Sarayı Müzesi
Dünyanın en zengin müzelerinden birisi olan, 15.yy.dan 19.yy.a kadar Osmanlı padişahlarının yaşadığı Topkapı Sarayı, muhteşem mimarisi ve barındırdığı değerler ile İstanbul’da yerli ve yabancı turistlerin en çok ziyaret ettiği mekanlardan birisi konumunda. Evet, her tanıtım sitesinde yazan cümleler bu kadarcık. Ayrıntısı için, kendiniz çalışmalı ve elinize aldığınız bir çıktı ile adım adım dolaşmalısınız bu koca sarayı. 4 büyük bahçe içindedir yapılar kompleksi… Huzurlu bir iç ortamı vardır ve günün belirli saatlerinde gümbür gümbür bir mehteran gösterisi vardır. Savaşlarda boşuna çaldırmazlarmış bu arkadaşlara… Öyle böyle bir gümbürtü ve ritme benzemez… Paranıza kıyın ve hayatınızı zenginleştirmenin en ucuz ama en değerli yolunu seçerek, yılda en az iki kere saraya girin. Huzur içinde bahçesinde dolanın. Muhtemelen kapatıldı ama olsaydı, bahçenin Sarayburnu yamacındaki Konyalı Lokantasından Boğaz girişini izleyerek, yemeğinizi yiyin… Sonra bölümleri gezin. Cariyeler havuzu da ilginç çağrışımlar getirecektir…


Aya İrini Müzesi
Tarihi 4’üncü yüzyıla uzanan Aya İrini, Topkapı Sarayı’nın birinci avlusunda bulunmakta ve İstanbul’un en eski Bizans kiliselerinden birisi konumunda. Halen müze olarak hizmet veren Aya İrini’de aynı zamanda kültürel aktiviteler, klasik müzik konserleri ve sergiler düzenlenmekte.  Ne çok etkinlik izlemişimdir burada. Biraz da serin oluşu nedeniyle usulcacık girer ve yerinize oturur, etrafı izlersiniz. Sessizce yerlerini arayan insanlar, galiba uçuşan güvercinler ve koskocaman ‘sahne’…


Türk ve İslam Eserleri Müzesi
Sultanahmet Meydanı’nın hemen yanında, Sultanahmet Camii’nin karşısında, 16’ncı yüzyıl Osmanlı mimarisinin önemli yapılarından birisi olan İbrahim Paşa Sarayı’nda yer alan Türk ve İslam Eserleri Müzesi, el yazması Kuran-ı Kerim’ler, minyatürler, antik halılar gibi 40,000 parçanın üzerinde eşsiz Türk ve İslam eserlerine ev sahipliği yapmakta. İbrahim Paşa Sarayı olarak da bilinen şimdiki müze, zamanında bir cezaevi olarak kullanılmıştı ve soykırıma yollanan 200 küsur aydın Ermeni burada tutularak, sonradan Haydarpaşa’dan trenle Çankırı’ya yollanmıştı… Soykırım böyle başlamıştır…


İstanbul Arkeoloji Müzeleri
Önce bahçesine girer girmez, soldaki minnacık kafede oturup havayı soluyun, derim. Hatta, Murat Selim Tokaç’tan bir nihavent makamda bir saz semaisi dinleyin. Dünyanın en zengin arkeoloji müzelerinden birisi olan ve bünyesi 3 farklı binada Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk isimli müzeleri barındıran İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Topkapı Sarayı ile Ayasofya arasında yer almakta. Müze, bünyesinde Paleolitik, Neolitik, Kalkolitik, Erken, orta ve geç bronz dönemi, Helen, Roma ve Bizans dönemine ait bir milyondan fazla eseri barındırmakta. Her saray ve müze için diyebileceklerimizi burası için de diyebiliriz ve bu durum olağan sayılmalı; gezdiğiniz mekanların bazı bölümleri restorasyon ve eser dinlendirme alanları olarak kapalı olabilir…


Yerebatan Sarnıcı
Yazar, Dan Brown’un Cehennem romanının bir kısmı İstanbul‘da geçiyor. En mühim mekan ise Yerebatan Sarnıcı. Kitabın sonlarında epey ayrıntılı bir biçimde anlatılan Gorgon (Medusa) Başı’nı, sarnıcın sonuna doğru görebilirsiniz.
Yeraltındaki İstanbul’un bununla sınırlı olmadığını bilin. Bir halı mağazasının altında kocaman bir dünya bulabilirsiniz. Sultanahmet Nakilbent Sokak’ta yer alan Nakkaş Halı mağazasının altında yeryüzünün en eski sanat galerisi var. 5.yy olarak tarihlenen bu sarnıca girmek için izin almanıza gerek yok. Oldukça yeni keşfedilen bir sarnıç ve tünel de Nuruosmaniye Camii’nin altından çıktı. Caminin restorasyonu sırasında fark edilen bu sarnıçtan  420 kamyon balçık çıkarıldı.12 oda ve 19 bölmeden oluşan sarnıç aynı zamanda caminin temelini oluşturuyor. Bu sarnıç içinde bulunan kuyu Eminönü’ne kadar uzanan bir drenaj sistemine sahip. Rahmetli babamın (DP) partili arkadaşlarının birini ziyarete gittiğimizde hem Uzunçarşı civarında hem de Kapalıçarşı’nın bir yerlerinde; bir dükkânın depo bölümünün kapısıymış gibi duran bir kapıdan da böylesi iki sarnıcı görme olanağımız olmuştu… Kimin haberi vardır, bilemem…
Hemen karşı köşeye geçer ve Turizm Polisi olarak çalışan şahane bir konağın arkasına gidin ve Karikatürcüler Müzesi’nin eski binasında, gene onların işletmesindeki küçük mekanı da gezin. Yeni yerleri Tepebaşı’nda… Rahmet Orhan Koloğlu’na bir Karikatür Tarihi kitabı yapmıştım ve ne uğraşmıştık. Ne zengin bir dünyadır…
Arasta Çarşısı
Sultanahmet Camii’nin arka tarafında bulunan turistik Arasta Çarşısı, Sultanahmet’te gezip görmeniz gereken güzel mekânlardan birisi. Çarşı içerisinde çeşitli halı, kilim, deri, el sanatları ve hediyelik eşya dükkânları bulunmakta. Hangisi olduğunu hadi hatırlamıyorum diyeyim ama gayet akıcı Türkçe konuşabilen Ermenistan Ermenisi gençlerle birinin bodrum katına inip alışveriş edecektik, bir vakitler. Bizi Azeri sanıp gülümsediler ve gençler ‘Hayır bizler Ermeniyiz’ deyince, kovmaya kalkmıştı alçak esnafın biri. Bunu da yazmadan geçmeyeyim… Turizm işiyle uğraşanların daha faydacı olup genellikle tavırlarını gizlediklerini bilirim ama bu herif, densizin tekiydi işte…

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi
İstanbul Mozaik Müzesi olarak da bilinen Büyük Saray Mozaikleri Müzesi, Sultanahmet Camii’nin arka tarafında Arasta Çarşısı civarında yer almakta ve Bizans saraylarına ait sayısız mozaiğe ev sahipliği yapmakta ve mutlaka görülmeye değer.


Hürrem Sultan Hamamı
Ayasofya Müzesi ile Sultanahmet Camii’nin arasında yer alan tarihi Hürrem Sultan Hamamı (1556-1557), Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan’ın isteği üzerine Mimar Sinan tarafından yapılmış. Kadın ve erkek bölümleri olan hamamda masaj terapileri alabilirsiniz. Aynı zamanda hamamın bahçesinde güzel bir kafe ve restoran bulunmakta. Burayı da Sultanahmet gezinizde dinleme ve yeme içme durağı olarak kullanabilirsiniz. Buraya küçük ama önemli bir not düşmeliyim Elbette anlattığım ve yazdığım yerlere çok kere gezmişimdir ama son bir yıldan korkarım. Çünkü bu kadim kentte yaşamıyorum artık ve güncellemek için dostlarımı arayıp soruyorum. Burası ne âlemdedir bilemiyorum doğrusu.
Sultan III. Ahmet Çeşmesi
Topkapı Sarayı’nın giriş kapısının hemen önünde bulunan Sultan III. Ahmet Çeşmesi, barok tarzı büyüleyici mimarisiyle bölgenin önemli tarihi eserleri arasında yer almakta. Gene en çok fotoğraflanın ‘turistik nesnelerden’ birisi de bu çeşmedir… Çeşmeyi saraya doğru geçince de rahmetli Çelik Gülersoy’un ihya ettiği ve evlerden birini de kendi kitaplarıyla İstanbul Kitaplığı’na dönüştürdüğü Soğukçeşme Sokağı’nı görürsünüz. Hatta eski cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk’ün doğduğu ev de bunlardan biridir ve kapısında belirten bir levha vardır. Mutlaka girin ve öte ucundan Gülhane Parkı’nın girişine inmiş olun…
Alman Çeşmesi

Sultanahmet Meydanı ile Sultanahmet Camii arasında bulunan Alman Çeşmesi, orijinal mimarisi ile bölgenin görülmesi gereken tarihi eserleri arasında yer almakta. Çeşme, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in sultana ve İstanbul’a hediyesidir. Almanya’da yapılıp 1901’de İstanbul’daki yerine monte edilmiştir. Neo-Bizanten üslubunda bir çeşmedir; içerden altın mozaikle süslüdür.
Alman Çeşmesi, Türkiye’ye üç kez gelen imparatorun 1898’de İstanbul’a ikinci kez gelişinin anısına ithaf edilmiştir. İlk gelişinde 1889 Osmanlı ordusuna Alman tüfeklerinin satışını sağlayan II. Wilhelm, ikinci İstanbul ziyaretinde İstanbul-Bağdat Demiryolunun Alman firmalarına verilmesi vaadini almıştı. Bu ziyaretin anısına Alman hükümeti tarafından yaptırılan çeşme, imparatorun bir deseninden yola çıkarak düzenlenmiştir. Biliyorsunuz, Osmanlı’nın son günlerinde de zaten Genelkurmay Başkanı olarak tanımlanacak unvanı ile Liman von Sanders ve ordu komutanları dahil pek çok üst düzey komutan. Ayrıca 30 bin Alman askeri de Osmanlı ordularında görevliydi. Boşuna gelmemiş Kral…
Gülhane Parkı
Gülhane Parkı şüphesiz İstanbul’un en meşhur ve en çok ziyaretçi çeken parklarından birisi. Güzel bahçeleri, çiçekleri, havuzları ve dinlence yerleri ile ilgi odağı. Gülhane Parkı içerisinde aynı zamanda İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi isimli dünyanın en özel müzelerinden birisi bulunmakta. Sözü edilen müze binasında iki yıla yakın bire İstanbul turizmi için kafa patlatmıştık. Pek çok sektör temsilcisi, kamu ya da sivil sektörel kurumlar ve benim gibi ‘her derde deva gazeteci’ ve mimarlar ile… Çok verimli çalışmalar yaptığımız bir yerdi ve doğru bir iş için kullanılıyor artık… Gülhane Parkı’nda yürüyüş yapın. Burası eskiden hayvanat bahçesi ve konser alanıydı. Çocukluğumdan hatırlarım; bir komşumuzun oğlunun toplu sünnet için parka gelmiştik ve sahnede kocaman korosuyla Zeki Müren vardı… Park içindeki Tanzimat Müzesi görülesidir. Parkın içindeki Bizans devrine ait Aziz Pavlus Yetimhanesi kalıntıları ilginizi çekecektir. Parkın sonunda Gotlar sütunu kesin tarihlendirilemese bile en eski sütunlardan biri sayılır. Sütunun üzerinde FORTUNAE REDUCI OB DEVICTUS GOTHOS (Gotların yenilgisi sebebi ile geri dönen Fortuna’ya) yazar. Büyük Constantin’e atfedilmiştir.Parkın Sultanahmet tarafından girer ve Sarayburnu kapısından çıkabilirsiniz…

16 Mayıs 2020 Cumartesi

KORONA GÜNLERİNDE BİR ŞİİR...

                                          Sevdamızın büyüdüğü günlerdeki gibi
                           İkimiz için her şey yeniden başlayacak
                           Hayatı seyredenlerden değil
                           Hayatı yaşayanlardan olacağız
                           Masmavi gökyüzünün altında
                           Ve güneşin ışığında
                           Seni öpeceğim.
                           (Hüseyin Boyoğlu)

KORONA GÜNLERİNDE (8) TARİH KOKAN BELDE; FATİH..





Adnan GENÇ

16 Mayıs 2020
(yeni1mecra.com)
Tarihi Yarımada, anımsayacağınız kadar yakın yıllarda Fatih ve Eminönü ilçelerinden oluşuyordu, ancak yapılan son düzenlemeler ile Eminönü ilçesi semt oldu ve Fatih’e bağlandı. Hemen lafa girip Eminönü’nün tekrar Fatih’e bağlanması hikâyesini anlatmalıyım… Bir turizm danışmanları toplantısında; semtteki turizmciler, özellikle Ramazan ayında Sultanahmet’in tarihi ve turistik görünümünden çıkıp, panayır yeri haline gelmesinden şikâyetçi oldu… Kültür ve Turizm işlerinden sorumlu Vali Yardımcısı da bana ve Turizm Müdür Yardımcılarından genç bir kadın uzmana dönerek, ‘İkinizden biri yeni dönem belediye başkanı olacaksınız. Bu adamdan başka türlü kurtulamayız’ dedi. Ben, AKP’li değilim; ancak bağımsız katılırım, dedim. Kadın arkadaşımız da akademik kariyer yapıyor olduğunu ve şimdilik mümkün olmadığını, söyledi. Zaten bu aralar Turizm Bakan Yardımcısı… Pek az bir seçmen nüfusu olan bu semti Fatih’e bağlayıp bu meseleden kurtuldular, anlayacağınız… Devamla: Bu bağlamda Tarihi Yarımada, Fatih ilçesi sınırlarını kapsamaktadır. Tarihi Yarımada’da bulunan önemli semtler ise; Aksaray, Beyazıt, EminönüFener, Haseki, Karagümrük, Kocamustafapaşa, Kumkapı, Mahmutpaşa, SirkeciSultanahmet, Şehremini, Tahtakale ve Vefa semtleridir.
Fatih doğumluyum. Tarihçesini ve mimari yapılarına ilişkin temel bilgiyi sonlara doğru vereceğim. Her sokağını ezbere bildiğim; her binasının yamacında özgün bir anımın olduğu tarihi bir semt. Elbette yeterince güncel değil ama eksiklerimi veya bugünkü hallerini soracak dostlarım var. Çünkü size muhtemelen 40 yıl öncesini anlatıyor olacağım… Saraçhanebaşı’ndan Edirnekapı’ya kadar Vatan Caddesi’ne paralel Fatih’i bölen bir büyük caddesi vardır; Fevzipaşa caddesi. Bendeniz Beyazıt’taki Esnaf Hastanesi’nde doğduktan sonra Hitler filmlerinde gördüğümüz iyice eski model bir Desoto taksiyle; hani kapıları ortadan iki dış yanlara doğru açılan kocaman bir arabayla, bu büyük caddenin Fatih Camii Medreselerinin tam ortasından bir yerlerde yokuş aşağı inen bir sokağındaki küçük evimize götürülmüşüm… Yavuzselim’in oralarda Lüks isimli bir yazlık sinemamız ile ki, hiç gitmemişizdir; sokağımızın dibinde bir tane daha ve hemen medreselerin bittiği noktadaki Malta semtinin cadde girişli toplam üç yazlık sinemamız vardı. Malta’daki Madalyon açık hava sinemasıydı ve mahallenin teyzeleri, sokağın en saftirik çocuğu belledikleri için olsa gerek, hadi oğlum koş şu kadar bilet al akşam için, derlerdi. Biletleri alırdım ve zaten girip otururdum. Tahta iskemlelerden oluşan sıranın öbür ucuna bir hırka koyardım ve beri başında da ben otururdum. Erken giden en iyi yeri kapar; kapar da, bu çocuk bacak kadar boyu olan çelimsiz bir herif olunca, ‘Bu hırka kimin yahu?’ dendiğinde, benim derdim ve en köküme hafif bir tokat yiyerek bir arka sıraya geçerdim. Sıra tutmak kolay iş değil. Tokatlana tokatlana, arkalara bir yere veya duvar dibine düşerdim ki, teyzeler geldiğinde iki şaplak da onlardan yerdim. Makinanın tıkırtısını duyarak film izlemeyi çoğunuz bilmez; filmin temel efekti odur… Tabii ki ilkokulu okuduğum Fatih İlkokulu (yani, 13. Taş Mektep)’nun da bir sinema salonu vardı ve orada da her hafta sonu iki film birden izlerdik. Müdür yardımcımız Tahsin bey, makinist olurdu. Hafta başı ve hafta sonu da ulusal marş okunacağı zaman kemanıyla bize ses verirdi. Sanki konservatuvar öğrencisiyiz. Bu hocamız beden eğitimi derslerine de girerdi. Bunca marifet Köy Enstitüsü veya Öğretmen Okulu mezunu olmasını getiriyor akla..  

Sinema anılarımı sürdürmek istiyorum, çünkü Beyoğlu’ndaki işyerimiz nedeniyle bütün sinemalara bedava girer ve film izlerdik. Sinemalarla ilgim açısından ilginç iki öykü daha; İlki, Madalyon sinemasından… Film oynarken, sinemanın büfesi çay, kahve servisi yapardı ve yeni çıkmış küçük külahlarda dondurma da satarlardı. Gördüğüm ilk gece kendime bir dondurma külahı aldırdım. Külahın üst kısmına kadar gelen kısmını yedim, bitti ama içinde daha var ve dilimin yettiği kadar da olanı temizledim. Sonra elimdeki külah benzeri zımbırtı, azıcık erimeye yüz tuttu… Ben de bunu sahici külah sandığım için kenarından ısırıp, dondurma kalıntısıyla birlikte hepsini yedim, yuttum. Işıklar yanında bir baktım ki, her yer ince kartondan yapılmış bu külahlarla dolu. Pek utanmıştım, kendimden…
Jonh Wayne’nin ‘Kanlı Ok’ isimli western filmini okulumuzda izlemiştim. Zeki Müren’in bir filminde, ‘Bahçevan geldi, Bahçevan geldi’ diye, hayli komik bir söyleyişe sahip şarkısıyla bilinen filmini de gene çocukluğum sırasında buralarda izlemiştim. Tam yeridir, lütfen bulun ve Zeki Müren’den ‘Bahçevan geldi’ şarkısını dinleyin…
Beyoğlu’na geçince, filmler için defter tutmaya başlamıştım; Yapım tarihi, film şirketi, yönetmen ve oyuncular ile mutlaka film müziklerini yapanların adlarıyla kısacak olarak konusunu not alırdım. Muhtemelen bin filmlik bir defterim vardı ama anneciğim nedir bu kalabalık diyerek atınca, film eleştirmeni olmamın yolunu kapamıştı…
Birkaç yıl öncesi bir arkadaşımızın cenazesi için Fatih Camii’ne giderken, yolun başındaki okulumu gördüm. İmam Hatip bilmemnesi olmuş; yanındaki eski Halkevi binamız ise, gene Kuran Kursu olmuş. Yan yana iki dini şey… Oysa Halkevi’nin Fatih’deki benim bildiğim bu 3. yapısında Bertolt Brecht’in Carrar Ananın Silahları adlı oyunun sahnelemiştik. Medreseler, çocukluğumda öğrenci yurduydu ve Camiin arka bahçesine sıralanan yurt binalarının en ucunda da Halkevi binamızın, benim bildiğim ikinci yeri vardı. Yurt öğrencilerinden biri her akşam üzere kapı merdivenlerinde dikilip ve şahane hüzünlü ezgiler çalardı…
Halkevleri’nin ikinci binası Yavuzselim’deydi… Ondan biraz daha önce; Emniyet Amirliği’nin tam karşısındaki köşe yapılardan birinde CHP vardı ve diğerinde de Fatih Halk Bilimleri Derneği. Bu dernek Ahmet Kaya’nın kendini göstermeye çalıştığı ilk yerdir ve şahane arkadaşlarımdan Kapalıçarşı esnafı ve gazetecilik okulu mezunu Fatih Karagöz arkadaşımın Kaya’ya sazıyla eşlik ettiği bir dernektir… Sonradan önemli bir siyasi oluşumun da doğduğu bir yerdir… Medrese kubbelerinin üzerine çıkıp saklambaç oynamışlığımız vardır. Düşme pahasına… Fatih camiinin, bahçe duvarının benim okulumun bahçe duvarına komşu olan küçük sokağın üzerinde Fatih Güreş İhtisas Kulübü vardı ve burada güreş, boks, masa tenisi dersleri verilirdi ve liglerde yarışan sporcular vardı… Herkesler pek bilmez ama küçük sayılsa da Malta Çarşısı şahane zengin bir çarşıydı. Silivri’den gelen büyük tepsilerdeki yoğurtlar açılır ve akşamına kalmadan biterdi. Endüstriyel yoğurt yoktu sanırım. Ve gene mahallemizdeki kadınlar, ben saftiriği camii tamamen geçerek öte yanında bulunan bu çarşıya gönderirler ve yanımdaki boş çanaklarla yoğurt almamı isterlerdi. Bahşiş yok, elma armut vermek yok. Bir küçük kaşık edinmiştim ve onlara kaymak bırakmazdım pek…
Evimizin son katında bir zamanların tanınmış gruplarından; galiba biraz da uzak akraba Üç Hürel grubu ve tabii ailesi otururdu. Liseli yıllarımda onlar için bir de fan kulüp kurmuştum… Hadi onlardan bir parça gelsin: Diday, diday, dom…
Evimizden, Bozdağan Kemeri yakınlarına inen sokağımızın en dibine yakın bir yerlerde ve Fatih İtfaiyesi’ne komşu (arada kemer var zaten) Kadınlar Pazarı bulunur… Çocukluğum günlerinde genellikle köylü kadınların Pazar esnafı olduğu tarihi bir çarşı ama son zamanlarda Siirtli esnafın çokluğu nedeniyle Siirt Pazarı olarak alınan bu bölgede şimdi et ürünlerinin ham ve pişmiş halleriyle satıldığı mekânlar ve küçük tabureler üzerinden çay servisi yapan yerler bulunuyor… Sokak bittiğinde de tam karşımızda sağlı sollu iki yapı bulunuyor. Hem de 50 yıldır falan; Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Şehir Tiyatroları Fatih Sahnesi. Az arkalarında da meşhur Vefa Bozacısı’nın merkezi bulunur… Üniversite yıllarımızdan hemen sonra pek çok hekim arkadaşım Hıfzıssıhha’da çalışmışlardır… Yani fırın, lokanta ve pastaneleri denetleyen gruplar buradadır ve gene buradaki bir ofiste kentin fare ve zararlı böcek popülasylonunu saptama ve mücadele etme görevi olan bir şube de bulunur… 30 yıldan daha da öncenin pastane hijyeni açısından hekim dostlarımın verdiği bilgi şöyleydi: İlk sırada Görgülü olurmuş hep ve 17. sırada da Divan. Sonrası da zaten 250’den başlarmış… Şimdilerdeki yeni teknolojilerle bu işler çok daha temiz çözümleniyordur.

Tiyatroya gelince, pek çok çocuk oyununu burada seyrettiğim gibi, ‘Ben Çalmadım’ adlı bir oyunda da ‘fondaki kalabalık’ gibi bir rolüm de vardı. Nedret Ergüenç’in başrolünü oynadığı Çehov’un Vişne Bahçesi adlı oyununu iyi hatırlarım. Bir sahnesinde uzaklarda kesilen ağaçların sesini duyan Ergüvenç, ‘Bu sesler de nedir?’ derken, elindeki anahtarlarını düşüren bir seyirci, ‘Bir şey yok, anahtarlar efendim’ deyince, oyun kesilmişti… Bozdağan kemerinin Vefa semtine olan eğilimli tepe ucundan yukarıya tırmanmışlığım ve üzerinde korkak ve titrek üç adımdan sonra geri dönmüşlüğümü de hatırladım. Sonradan ciddi bir demir kapıyla bunu engellediler. Kemer ve çevresi hakkında birazcık ayrıntıya ihtiyaç var, sanki: Roma İmparatoru Valens tarafından 375 yılında inşa ettirilen ve her dönemde İstanbul’a su taşımak maksadıyla kullanılmış olan Bozdoğan Kemeri, görkemli mimarisi ile Vefa semti ve Zeyrek mahallesi arasında bölgenin en göze çarpan yeri. Vefa semtine gelmişken 1876’dan beri hizmet veren meşhur Vefa Bozacısı‘na da uğramanızı öneririm. Vefa ve çevresinde görebileceğiniz diğer tarihi yapılar arasında, Vefa Kilise Camii, Şekercihan, Ayın Biri Kilisesi ve Direklerarası başta geliyor.
Bozdoğan Kemeri’ni arkamızda bırakıp solda Şehzade Mehmet Camiini ve tam sağda da itfaiye tesislerini görürüz. Gene yaşamış gibi anlatmayı sürdüreyim: Şehzade Mehmet camiinin inşaatı bitmiş gibi. Sinan çevrede dolaşırken yemek molası veren işçilerin aralarındaki şu konuşmayı duyar: ‘Yahu minarelerden biri eğri gibi’. Bunun üzerine, koca mimar gençlerin yanına gider ve hemen ustalara koşmalarını, uzun ve sağlam bir urgan getirmelerini de söyler. Minarenin bağlanabilecek bir yerine bağlar ve Sinan, ‘Çek, hop; çek, hop’ diyerek, minareyi düzeltir. Ustalar, Mimar Sinan’a bu da neyin nesi der gibi bakarlar… Cami açıldıktan sonra bu dedikodu alıp yürür ve bir daha düzeltemeyiz. Şimdi tastamam yaptık, der… Bir de hemen camiin birkaç sokak arkasında İstanbul’un en eski yapılarından Aya Teodosyus Kilisesi bulunur ama kubbeli yapı, camie dönüştürülmüş ve adı da Fatih’in hocalarından Molla Gürani’nin adı almış. Gezinirken içinden çıkan birine sormuştuk, buranın adı neydi, diye. Aci Molla Camii demişti, nursuz herif. Zaten boylarının yettikleri yere kadar yeşile boyadıkları bir ucubeye döndürmüşler, güzelim yapıyı…
Dönelim kemerin eteklerine… Bir ucunda da kaymakamlık binası ve onun önünde Teyyare Şehitleri Parkı vardı. Tabii tam sol çaprazdaki İBB binasını da belirtmeliyiz. Sözen zamanında birkaç basın danışmanından biriydim… İtfaiye’nin şahane bir bandosu vardı ve en arkada da simsiyah ve tombik bir amca (muhtemelen Sökeli siyahilerden bir amca) yürürdü. Koca göbeğine yasladığı, daha da kocaman davuluyla, belediye binasına yürürler ve cumartesi öğlen vakti İstiklal Marşı’nı çalarlardı. Aynı ekip Ramazan aylarında da hemen önlerindeki büyük bahçenin bir yerinden Ramazan topunu ateşlerdi. Bize bir sigara yaktırırlar ve onunla fitili ateşleyip, gümmm.. Pek hoşumuza giderdi bu törenleri izlemek. Bu noktaya pek yakın ve biraz da utanarak izlediğimiz başka bir yer daha vardı. Belediye binasının hemen yan karşısında; Fevzipaşa caddesinin Horhor ile kesiştiği bölgedeki arkeoloji kazıları… Oruçgazi Ortaokulu’nda okuyordum ki, sonradan az aşağıya kayarak Pertevniyal’de de bir süre okumuştum. Utanarak baktığımız şey de yerli ve yabancı arkeolog ablalarımızdı. Sonuçta pek büyük olmasa da kentin içinde bir kazı alanıydı ve yerli/yabancı genç kızlar (muhtemelen staj falan yapan genç arkeoloji öğrencileri) minnacık şortlarıyla çalışırlardı. Biz ergen herifler de kıh kıh ederek, okula seyirtirdik. Bir şey anlarmışız gibi. Haşim İşcan geçidinin yapıldığı günlerde evimizden geçidin işleyen bir kapısına gelir ve tehlikeli trafiği aşağıdan yayan olarak aşardık. Bütün dükkânlar boştu ve bizim okulun hergeleleri, Cibali Kız Lisesi’nden çıkan kızları bu loş ortamda sıkıştırır ve dudaklarından öperlerdi. Sanki herkes olmasa da çoğunluk memnundu halinde. Çünkü her akşamüzeri olurdu. Ben garip, annemin hazırladığı köfte ekmekten kocaman bir parçayı almışken ağzıma, kızlardan birinin babası beni yakaladı ve tokadı bastı. Koca lokma, yıldırım hızıyla mideme inmişti. Ben yapmamıştım ama eve kadar kıpkırmızı ve sımsıcak bir suratla mızlanarak gitmiştim…
İlkokulumun mimarisi birbirinin benzeri projelerden yapılmıştı. Bu yüzden numaralandırılmıştı ve bizimki 13. Taş Mektep’ti… Okuldan Unkapanı’na doğru ana caddeden paralel giden yokuşumuzun adı Mıhçılar Caddesiydi. Caddenin, okuldan sonraki ilk sağ sokakta bulunan kocaman ve o zamanların mozaikli yapılarından birinin giriş katında eski Hatay Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen otururdu. Bizi yiyorlar sanırdım, Hatay Valisi diyeceklerine… Meğer gerçekmiş… Bir spor kulübü kurmuştu Karadenizli fırıncı bir abimiz…. Vatan caddesindeki Emniyet Müdürlüğünün tam karşısına gelen yerlere de berbat zemininden dolayı Çakıl Top Sahası derdik. Orada bir maça gitmiştik bir gün ve Eskişehirspor’un meşhur Es Es Es, Ki ki ki diye, başlayan sloganı pek bilinen bir slogandı. Biz de bunu Mıhçılar için uyarladık ama rezil olduk. Mıh Mıh Mıh, Mıh Mıh Mıh, Mıhçılar Gençlik hey hey hey… Hımhım spor olmuştu adımız…
Gezmeyi nasıl becerirsiniz bilemiyorum. Çünkü rehberli gezilerde; kapalı olan çoğu kilise ve benzeri yapının anahtarları kimdeyse onlardan alır ve ziyaretimizi öyle yapardık. Fatih’te de böyle yerler çoktur ve gezecekseniz ancak dışından gezebilirsiniz. İçlerini görmeniz rehberli turlarla mümkündür ki, her tura da anahtar verilmez. Çünkü çoğu ziyaretçi ve rehber içeride olduklarında gereken özeni ve saygıyı göstermez, bir lunaparktaymış gibi şenlik şamata içinde dolaşabilirler…
Fener Rum Patrikhanesi’ne gidin. Her zaman açık olan kilise kısmında Hz.İsa’nın kırbaçlandığı söylenen sütunu görün. İki usta tarafından 30 yılda tamamlandığı söylenen ikonastasion olağanüstüdür. Gene Fatih sınırları içinde (Vefa taraflarında) Aya Biri kilisesi de vardır; Bizans döneminde yapılan bu kilise belki de İstanbul‘un en çok ziyaret edilen kilisesidir. Bu kiliseyi görmeden Fatih’ten gitmeyin! Bu arada Fener’de yer alan ve Maria Palailogos’un yaptırdığı Kanlı Kilise’yi ziyaret edin. İstanbul‘un fethinden sonra kubbeli kiliselerin tamamı camiye çevrilmiştir. Bir tek istisna Fener’in sırtlarında bulunan Moğolların Meryemi ya da Kanlı Kilise’dir.
Eski bir Rum semti olan Fener ve hemen yanı başında eski bir Musevi mahallesi olan Balat, Tarihi Yarımada’nın Haliç kıyısında yer almakta ve zengin bir tarihi mirasa sahip. Fener’in, aynı zamanda ‘Rum Ortodoksların Vatikanı olduğunu biliyor muydunuz, bilemem? Fener, Fener Rum Patrikhanesi ya da dünyada bilinen adıyla Constantinopolis Ekümenik Patrikhanesi ve Bulgar Kilisesi‘ne ev sahipliği yapan bir semt. Fener Rum Patrikhanesi, halen dünyadaki 250 milyon Ortodoks Hristiyanların ruhani önderliğini yapan, Ortodoksların dünyadaki merkezi konumunda.
Fener ve Balat, turizm alanında son dönemlerdeki yapılan katkılarla, turistik bir yer haline gelmiş durumda. Rengârenk boyalı sokaklarında yerli ve yabancı turistleri görebilirsiniz. Ana meydanlarında turistik cafe ve restoranlar oldukça renkli. Aynı zamanda bölge antika eşya dükkânlarıyla da ziyaretçi akınına uğruyor
Zeyrek mahallesinde bulunan, Bizanslılar zamanında 1124 yılında inşa edilen ve dönem içerisinde ilave yapılarla genişleyen Pantokrator Manastırı, İstanbul’un fethinden sonra camiye dönüştürülmüş ve Zeyrek Camii olarak görülmeye değer. Aynı zamanda UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmış bir yapı. Zeyrek’te görülecek diğer tarihi yapılar ise Şeyh Süleyman Mescidi ve Çinili Hamam. Ayrıca Bozdoğan Kemeri ile Zeyrek Camii arasında yer alan Unkapanı Tarihi Kadınlar Pazarı‘nda ünlü büryan kebap ve perde pilavı sunan restoranları deneyebilirsiniz. Fatih ilçesinin merkezi denilince akla gelen ilk eser Fatih Camii ve Külliyesi. Fatih Sultan Mehmet’in türbesi de burada. Fatih ilçesine adını veren Fatih Camii, Sultan II. Mehmet tarafından yapılmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in de türbesinin olduğu camide, Gazi Osman Paşa, Ahmet Cevdet Paşa gibi önemli Osmanlı paşalarının mezarları da vardır.
Fatih’in merkezinin ana caddesi ve her daim canlı olan Fevzi Paşa Caddesi, aynı zamanda Romalılar döneminden beri ana cadde konumunda. Fatih’te gezip görebileceğiniz başlıca yerler ve tarihi yapılar olarak; Millet Kütüphanesi, bir anda karşınızda görünce şaşıracağınız ünlü bir Roma sütunu olan Kıztaşı ve 1851’de Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılan Hırka-ı Şerif Camii başta gelir.
Millet Kütüphanesi de biraz ayrıntıyı hak ediyor. Artık Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi ve Yazma Eserler Kütüphanesi adını alan bu yapıdaki kitapların tamamını okumuş olabilirim. En arkalarındaki ‘Okur çizelgesi’nde kitapları aldığımız tarih ve adlarımız yazardı. Ali Emîrî Efendi, şair, tarihçi, biyografi yazarı ve yayıncıydı. Dîvânu Lugâti`t-Türk`ü keşfeden bir kitap meraklısı olarak tanındı. Hiç evlenmedi, hiç fotoğraf çektirmedi ve Beyoğlu’na hiç adım atmadı. Hayatını kitapları ve kedileriyle geçirdi. 1924’te İstanbul’da vefat etti.

Edirnekapı, Karagümrük semti ve çevresii

Edirnekapı, İstanbul’un sur kapılarından birisini oluşturur ve burada bulunan, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın isteğiyle Mimar Sinan tarafından yapılan Mihrimah Sultan Camii‘nin bulunduğu tepe, İstanbul’un 6’ncı tepesidir. Edirnekapı, aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet’in şehre ilk girdiği kapıdır. Ve pek çok tarihi yapıda olduğu gibi; kapısının önü park yeridir. Ne yapının dinamiği için ne de fotoğraf çekimleri için uygun olmayan bir acayip durum.
Edirnekapı’da gezip görülecek başlıca yapılar arasında; 6’ncı yüzyılda inşa edilen Bizans kilisesi olan İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen, günümüzde ise müze olarak hizmet veren, mozaik ve freskleriyle popüler bir turist gezi noktası olan Kariye Müzesi, günümüzde ancak kalıntıları kalmış olan Bizans dönemi saraylarından Tekfur Sarayı ve bir Doğu Roma dönemi kilisesi olan, Sultan III. Murad Dönemi’nde camiye dönüştürülen ve günümüzde müze-cami olarak hizmet veren Fethiye Müzesi ve Camii başta gelir.
Fatih ve Eminönü’nü kapsayacak bir yazıya soyunmuştum ama çok kapsamlı bir bölge buralar… Eminönü semtini olabildiğinde Sultanahmet yazısında ele almayı istiyorum…