YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
26 Mart 2022 Cumartesi
22 Mart 2022 Salı
ŞİMDİ YANIMDA OLSAN...
18 Mart 2022 Cuma
DOLMABAHÇE'DE KESİLEN AĞAÇLAR...
Dolmabahçe'de çürüyen çınar ağaçlarının İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce kesilmesi bir kaç gündür tartışılıyor. Oysa yol üzerindeki o çınar ağaçlarından çürüyenler, Kadir Topbaş'ın belediye başkanı olduğu 2012 yılının Mart ayında da kesilmiş, yerine genç çınarlar dikilmişti.
8 Mart 2022 Salı
BOLU'DA YAŞAMAK...
- Osmanlı Sarayı'ndaki Mengenli aşçılar dolayısıyla ünlenen mutfağının çeşitliliği nedeniyle yemek için ''hangi lokantaya gitsem?'' diye kendi kendine sormak, verilen cevaptan emin olamamaktır.
-Kent Müzesi'nde kağıt ve madeni paraları gördükten sonra parayı kullanan rahmetli İzzet Baysal'ın ne kadar büyük bir yardımsever olduğunu bir kez daha hatırlamaktır-hiç unutmamaktır.
(Gürcan Arıtürk)
4 Mart 2022 Cuma
3 Mart 2022 Perşembe
GAZETECİ SEFA ÖZKAYA'NIN ANISINA...
25 Şubat 2022 Cuma
"GÖÇMEN HALLERİ"...
İş
ve İşçi Bulma Kurumlarından gelecek çağrı mektubunu günlerce, aylarca, hatta
yıllarca bekleyen insanlarımız, aldıkları müjdeli haberin ardından bu kez de
sağlık kurumları önünde sıraya girdi. Alman doktorlarca tepeden tırnağa;
ağzındaki dişinden, vücudundaki herhangi bir ameliyat izine kadar muayene
edilen işçi adaylarımız, muayeneden başarılı çıktıklarında kendilerini şanslı
buluyorlardı. Bu muayeneden geçemeyenler ise hüsrana uğrayarak, ya köylerine ya
da şehirlerine dönüyorlardı.
İnsanlarımız
bir yandan yurt dışına kapağı atmak için mücadele ederken, Türkiye’deki işçi
sınıfı da yavaş yavaş uyanmaya başladı. Emek-sömürü, hak mücadelesi önce
dernekler, sonra da sendikalar aracılığıyla verilmeye başlandı. Toplu
sözleşmeli, grevli haklar elde edildi. Kısacası halk hakkını arıyordu.
Bunun önünü kesmek için eli bıçaklı-silahlı çeteler kullanılmaya başlandı. Ama
artık hiçbir güç, örgütlü hareket eden emek kesiminin gücünü kıramıyordu.
Önce
12 Mart 1971 darbesi, ardından 1 Mayıs 77 katliamı, sonra “mezhep kavgası,
sağ-sol, öğrenci kavgası” görünümü altında binlerce insanımız öldürüldü.
Türkiye adım adım kardeş kavgasına sürüklendi. Sol bir “öcü” gibi gösterilmeye
çalışıldı, ama başarılamadı. Sol ister fabrikalarda, ister meydanlarda olsun örgütlü
gücünü göstermeye başladı. Bu güçten korkan gerici ve faşist güçler, solu ezmek
için her türlü yolu denedi, ancak yine de başarılı olamadı. Çareyi 12 Eylül
darbesini yapmakta buldular.
Binlerce
aydın, öğrenci, ilerici, demokrat işkenceden geçirildi. Canını
kurtaran kendisini yurt dışına attı. Kurtaramayan da işkence tezgâhlarından
geçti. Kimisi de işkence masasında kaldı. Sağ kalanlar da işkenceden dolayı ya
engelli kaldı ya da yıllarca hapis cezası aldı.
Diyeceksiniz
ki yurt dışına kapağı atanlar çok şanslı insanlardı. Hayır… Hiç de öyle değil, belki
vurulmadılar, ölmediler, ama onlar da Türkiye’deki insanlarımız kadar acı, çile
çektiler. Gittikleri ülkede dil bilmiyorlardı, sığınacakları bir kimseleri yoktu.
Çoğu derneklerde ve sokaklarda yattı. Memleket özlemi, aile özlemi, arkadaş
özlemi burunlarından tüttü..
Erdal Boyoğlu da 12 Eylül mağdurlarındandı. Boyoğlu, kendi yaşadıklarını
ve diğer mağdurların, mültecilerin ve sürgünlerin yaşadıklarını bir kitapta
topladı. Ön sözünü tarihçi-yazar Erdoğan
Aydın’ın yazdığı “Avrupa’da Sürgün,
Mülteci-Göçmen Halleri” kitap Notabene yayınlarından çıktı…
YAĞMUR VE UYKUDAKİ ŞİİR...
Ondokuzbinyıl önce…
Göklerden bir karar gelir,
Davudi bir ses inletir kutsal dağları;
“Dışarı gel Süleyman!”
Süleyman’ın gözleri açılır.
İlk gördüğü bir çift yaşlı
gözdür, yani, neden gözü yaşlıydı her iki gözün, anlamlandıramadı…
İlk duyduğu kendi çığlığıydı hem de
bir ilk nefesti o çığlık.
Yaşamının ilk nefesini aldı sonra bir
daha ve birçok defa daha
İki gözü yaşlı bir nefes…
Sonra iki soluk arasında bir defa göz
kırptı, sonra her gün her gece iki defa gözlerini kırptı ve bir soluk
aldı.
İlk dokunduğu üzerindeki beyaz örtüydü,
Üzerinden atıverdi -ki çok beyazdı- o
örtü.
Bir çift beyaz güvercin oluverdi o
beyaz örtü.
Kanat çırptılar bir süre başının
üzerinde.
Bir çift güvercin havalanmıştı o
gözlerini bir kez kırptığında iki soluk arasında,
Yanık karanfil kokusu ondokuzbinyıl
sonra gelecekti…
Sonra tavan aydınlandı gökyüzü
oldu.
Güneşi gördü, kuşları, kelebekleri
sonra bulutları, rüzgarın sesini dinledi, kokusu geldi doğanın..
Pencereye doğru geldi, perdeler
bembeyazdı üzerinden attığı örtü gibi beyaz.
Köpek havlamaları duydu, Yağmur hiç
durmadan yağıyordu…
Ürkek damlalar camda titreşerek
kayıyordu. İlk kez dışarıyı görüyordu.
Aniden Köpekler de sustu. Bir başına
kaldı orta yerde. Korktu, bir an içi titredi o boğuk sessizlikte, kimsesizdi..
Bir geçmişi yoktu, “bir geçmiş
edinmem gerekir” diye düşündü, iki göz kırpması arasında bir nefes alarak…
Sonra,
Ondokuzbinyıl geçti…
“Vakit geçmiyor”, dedi Süleyman. Ayağa kalktı sağ elini cebine soktu, eline gelen kağıt parçasını çıkardı o an sol eliyle alnına bir şaplak vurup, son ödeme tarihi geçmiş elektrik faturasını aniden görünce; “Allah kahretsin” dedi. Bir sigara yaktı, iki göz kırpması arasında bir nefes nikotin bu kez dilini yaktı, damağında kaldı acısı..
Diğer elini cebine soktu. Yüzü
sarardı, sonra elini boynunda ve boğazında gezdirdi.
Biraz önceydi, kahveden ayrılması,
kendini bakkalın karşısında bozuk tretuvar taşlarında oturur bulması. Demek
okeyde verdiği evin elektrik parasıydı.
Bir an durakladı, sonra yalpaladı,
hangi yöne gideceğine karar veremedi.
Eve gitmek en son isteğiydi.
Asaf’ı bulması gerekti.
“Bilmiyorum artık sabah olur mu?”
diye düşündü, gökyüzüne bakarak eve geldi.
Sonra, oturduğu o kıçına batan sıkıcı tahta sandalyeden kalktı. Perdeyi araladı dışarıya baktı. Mahallede ölüm sessizliği hakim. Bir an gözleri karardı hafifçe sendeledi, ellerini pantolonun ceplerine soktu. Daha önceden bu duruma hazırlıklı olduğunu belli eder bir hareketle en yakınındaki beyaz badanalı ve eski İstanbul resimlerinin olduğu takvimin asılı durduğu duvara bir elini yaslayarak, belki de beş-on saniyelik bir duraksamadan sonra doğruldu. Şapkasını iki eli ile düzeltti, sol elini pantolon cebine soktu, başı öne eğik kapıya doğru gitti. “Dışarı çıksam zifiri karanlık, ancak korkmuyorum..” dedi.
Bekçi de ortalıkta yok, yaşasın
sokaklara bekçisizlik gelmiş. Düdük sesi duyulmuyor, bekçisiz ve düdüksüz bir
sessizlik içine içine işliyordu, ürperdi bir an.
Karşı evin damına baktı; “Baykuş
tünemiş karşı dama” dedi.
Nasıl olduysa baykuşu görmüştü karşı
damda, ya da baykuş bi türlü göstermişti kendini bilerek Süleyman’a..
O hangi evin damında ise “O evden
yakın zamanda ölü çıkar” diyordu bizden büyükler..
Baykuş, bir sevdiği varmış da ölmüş
gibi, ağıt yakmıyor, yalnız ağlıyor da ağlıyor.. sanki.. “Birisimi öldü?” diyecek oldu içinden çok sessizce, ürkek ve korkarak. "Yoksa ölecek birisi mi var… Varsa
sıralı ölümlerden olsun inşallah.." dedi.
İçi daraldı, eve dönesi geldi. "Tekrar
uykuya mı yatsam; acaba” dedi..
Ama uyku da tutmuyor.. Nâzım şimdi de bir şiir yaz bakalım gecenin bu vakti..
“Kabahat
sende! Beni uyutmuyorsun. Senden davacıyım” dedi, karanlığa
bakarak.
“Ne yapsam? Kendimi sokağa mı atsam?”
dedi ve hiçbir şey söylemeden kapıyı ağır ağır açtı avluya çıktı. Üç adım
sonra sokak kapısına ulaştı ve arkasına bakmadan çıktı. Ama o da nesi? Sokak
lambaları da yanmıyor!
Gecenin zifiri karanlığında önünü
göremiyordu.
Baykuş olduğu yerde kafasını çevirdi seslendi Süleyman’a; “Ey Süleyman! Sana Allah katında öğretildi, sen kuşdilini iyi bilirsin beni dinle. Romalılardan beri insanoğlu benden korkar, ben kötülüğün habercisiyim, uğursuzum, kaç benden!”..
Süleyman kaçtı… Bir labirentte buldu
kendini.
Mahallesinde ve tanıdık
sokaklardaydı artık, gözü kapalı dolaşabilirdi. Tüm evlerin kapılarının
hangi renk olduğunu, o evlerde kimlerin yaşadığını da bilirdi, ancak babası, annesi
ve öğretmenleri labirentte nasıl kaybolmayacağını öğretmemişlerdi Süleyman’a.
Bu labirentten çıkması gerekti.
Gecenin ıssız bir vakti… “Savrulmak istemiyorum, kaybolmak istemiyorum bu karanlıkta” dedi, ardından silah sesleri duydu. Süleyman, “Bir duvar dibi en güvenli olmalı” diye düşündü. Beyaz fakat çok kirli bir duvara sırtını dayadı, sağ tarafına baktı kırmızı boya ile çok acele yazılmış olduğu çok belli olan “Tek yol…” yazısını gördü. Harflerden aşağı doğru akan kırmızı akıntılar kan damarları gibiydi. Yukarıdan aşağıya duvarın dibindeki yeni filizlenmeye başlayan bir çiçeğin yemyeşil fidanının köküne doğru akıyordu, hem de kıpkırmızıydı… Yazının devamı yaslandığı yerde kalmıştı, dönüp bakamadı, ne yazılmışlığını da merak etmedi. O kirli beyaz duvara yazılan kıpkırmızı yazıya bakmak istemedi.. Sol gözünden bir damla yaş geldi. O tek damla yaşı bir mendile koydu. Mendili altı kez katladı ve altı köşeli, --Annesi vermişti, ne zaman verdiğini hatırlamıyordu. Kendini bildi bileli boynundaydı -- ceylan derisinden yapılmış muskanın içine yerleştirdi, tekrar boynuna astı. Ömrü boyunca saklayacağına söz verdi kendine… Ve bir daha gökyüzüne hiç bakmadı Süleyman ömrü boyunca…
“Ne kadar ikilemde kaldım bilemedim”
diye başlamıştı konuşmasına. “O duvar dibinde ne kadar kalmıştım bilmiyorum”,
dedi.
Ne olursa olsun diyip dizlerinin
üzerinde ve sürünerek o duvar dibinden uzaklaştı.
Kendini dışarı attı. Huzur veren bir
sessizlik vardı. O duvar dibi iyi gelmişti sanki.
Demeye kalmadı, bekçiyle burun buruna
geldi. Bekçi
silahını doğrulttu; ‘Dur kıpırdama!’
Elleri havada bekledi. Zaten
kıpırdadığı da yok. Bekçi, silah elinde burnuna dayadı namluyu. Çok korktu…
“Darbe oldu haberin yok mu?” dedi.
Bıyıklı ve kravatlı ve şapkalı kahverengi bekçi…
Bu gün ayın 12’si değil mi? Aylardan
Eylül mü? Hangi yıldayız dağıldı birden..
Şaka yapıyor zannetti;
‘Kim yaptı darbeyi?’ dedi.
Çakallar!!!
‘Ama kan dökmediler’ dedi.
O eskiden de şimdi kan emiyorlar…
Nasıl oldu da anlayamadık?
‘Kırk yıldır uykudaydınız’ diye
gürledi..
Ama…
“Aması maması yok” dedi bekçi…
“Geçmiş olsun, hadi evine!”…
Süleyman’ın sol omzuna Hüthüt kuşu
kondu, hiç konuşmadılar, bakıştılar.
Süleyman asasına dayandı bir ömür ve
öylece kala kaldı…
(Yazı: Sakip Bayhan)
YAĞMUR VE UYKU…
Yağmur hiç durmadan yağıyor
Köpekler de sustu…
Vakit geçmiyor,
Bilmiyorum artık sabah olur mu?
Mahallede ölüm sessizliği hakim.
Dışarı çıksam zifiri karanlık
Bekçi de ortalıkta yok;
Düdük sesi duyulmuyor…
Baykuş tünemiş karşı dama
Ağıt yakmıyor;
Ağlıyor da ağlıyor..
Birisi mi öldü!
Yoksa ölecek birisi mi var…
İçim daraldı (darlandı)…
Tekrar uykuya mı yatsam;
Ama uyku da tutmuyor..
Ne yapsam?
Kendimi sokağa mı atsam?
Ama sokak lambaları da yanmıyor
Gecenin ıssız bir vakti…
Ne kadar ikilemde kaldım
Bilmiyorum…
Ne olursa olsun diyip
Kendimi dışarı attım.
Bekçiyle burun buruna geldim;
Silahını doğrulttu ‘Dur kıpırdama’!
Zaten kıpırdadığım yok…
“Darbe oldu haberin yok mu?” dedi.
Şaka yapıyor zannettim;
‘Kim yaptı darbeyi?’ dedim.
Çakallar!!!
‘Ama kan dökmediler’ dedim.
O eskiden de şimdi kan emiyorlar…
Nasıl oldu da anlayamadık?
‘Kırk yıldır uykudaydınız’
Ama…
Aması maması yok…
Geçmiş olsun, hadi evine…
(Süleyman Boyoğlu-11 Ocak
2022 Datça-Kızlan)
22 Şubat 2022 Salı
18 Şubat 2022 Cuma
15 Şubat 2022 Salı
"SEVGİNİN DİLİ"..
Biz seninle aynı dili konuşuyoruz
Sevginin diliyle
Seninleyken içime yayılan
Huzuru buluyorum Sevgilim
Seninle güzellikleri yaşayacağız
Her şey seninle birlikteyken güzel bana
İnanıyorum
Biz seninle çok mutlu olacağız
(Hüseyin Boyoğlu)
12 Şubat 2022 Cumartesi
6 Şubat 2022 Pazar
SÜLEYMANİYE CAMİİ...
4 Şubat 2022 Cuma
SEVGİNİN GÜCÜ...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Sevgi kimileri için dostluk
Kimileri için arkadaşlık
Kimileri için kardeşlik
Kimileri için karşılıklı ilgi
Kimileri için şımarıklık
Kimileri için çocukluk
Sonuç olarak;
Yukarıdaki kare için
İçinizden hangisi geliyorsa
Onu da siz söyleyin…
1 Şubat 2022 Salı
SUÇLU ÇOCUKLAR İÇİN NE YAPILMALI?
Bugün Milliyet Gazetesi eski genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi’nin katledilişinin 43. yılı…
İpekçi, 1979 yılı 1 Şubat’ında İstanbul-Maçka’daki evinin
yakınlarında silahlı bir saldırı sonucu hayattan koparılmıştı. Hayattan koparan
kişinin adını burada yazmayacağım..
Yıllarca
hamaset söylemleri ile İpekçi’yi vuran ve vurdurtanlar kınandı, eleştirildi.
Sonuç ta ne mi oldu? Papa’yı da yaralayan ve hapis yatan kişi, yıllar sonra İtalya’dan
Türkiye’ye geldi, şimdi de elini kolunu sallayarak aramızda dolaşıyor…
Abdi İpekçi ve katledilişiyle ilgili birçok yazı kaleme
alındı, ben bu kısa hatırlatmadan ve anmadan sonra asıl yazacağım konuya dönüyorum…
1970’li yıllarda gazetecilik yapanlar,
İngiltere’de 25 Mayıs 1968 yılında 11 yaşında Mary Bell adındaki bir kız çocuğunun, 4 yaşındaki Martin Brown’u
terk edilmiş bir evde boğarak nasıl öldürdüğünü hatırlarlar. Mary, iki ay sonra
da arkadaşı Norma Joy’la 3 yaşındaki Brian Howe adındaki bir çocuğu daha öldürür.
Mary, ifadesinde çok tartışılacak bir söz ediyor ve 4 yaşından itibaren
annesinin kendisini erkeklerle cinsel ilişkiye girmeye zorladığını söylüyor.
Görülen davada kendisine yardım eden Norma Joy beraat
ediyor, Mary’e ise süresiz hapis cezası veriliyor… Mary, hapis yatıp çıktıktan
sonra yeni bir kimlikle toplumun arasına karışıyor. Evleniyor, bir kız çocuğu
dünyaya getiriyor. Sonra da hayatını para karşılığı anlatıyor… 1998’de
gazeteciler yerini bulana kadar kızı, annesinin bir “çocuk katil” olduğundan
habersiz…
Sonra kızı da evleniyor ve Mary büyük anne oluyor…
“ÇOÇUKLAR NİÇİN SUÇ İŞLER?”
Şimdi önümde 1934 yılında yayın hayatına başlayan aylık Yeni Adam Dergisi’nin 1969 yılı Nisan sayısı… Bu sayıda Haldun Özen, bir yazı kaleme almış. Yazının başlığı ise “Suçlu Çocuklar İçin Ne Yapmalıyız?”…
Yazısına “Çocuklar niçin suç işlerler? Suç işleyen
çocuklara karşı ne yapmalı? Çocuğun suç işlememesi için ne yapmalı?” şeklinde
sorular sorarak başlayan Özen, şöyle diyor:
“Bu soruların doğru cevapları bilinmezse
çocuğun eğitimi hep sakat, noksan kalır. Çocuk yalan söyler, hırsızlık yapar,
suç işler… Biz de onun yaptıklarına şaşar kalırız. Asıl suçlunun çocuk
olmadığını hiç düşünmeyiz.”
Haldun Özen, çocuk suçları hakkında
gazetelerde sık sık haberler çıktığına dikkat çekerek, şöyle devam eder:
“Bir süre önce Hürriyet gazetesinde küçük
Mary Bell hakkında çıkan haber de bunlardan biriydi. Mary Bell iki küçük erkek
çocuğu öldürmüştür. Henüz kendisi on bir yaşındadır. İngiliz mahkemesi onu
ömrünün sonuna kadar tecrit edilmiş şekilde yaşamaya mahkûm etmiştir. Mary
Bell’in çok uzun süreli bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu yüzden hiçbir akıl
hastanesi onu istememektedir. Islahevleri de çocuk ceza evleri de onu
istememektedir. Mary şimdilik bir ıslahevindedir. Yargıç: ‘Bu kız tehlikelidir.
Onun zarar vereceği kimseleri korumak gayesiyle bu kızın bir an evvel
insanlardan tecrit edileceği bir yere konulması şarttır’ demiştir. İçişleri
bakanlığı Mary’yı kapatmak için özel bir yer aramaktadır.”
“Olayın çok üzücü hem de çok düşündürücü”
olduğuna vurgu yapan Özen, şunları söylüyor:
“Mahkeme Mary Bell’i ölünceye kadar insanlardan ayrı
yaşamaya mahkûm ediyor. Bu karar toplumun hayrınadır, toplumu korumaktadır.
Ancak, toplumu korumakla görevimiz bitiyor mu? Hayır, bitmiyor. Mary Bell’i iki
çocuğu öldürmeye götüren nedenleri anlamamız, bu nedenleri ortadan kaldırmaya
çalışmamız da gerektir.
Bu zavallı çocuğu suç işlemeye götüren nedenler onun on
bir yıllık kısa hayatının derinliklerinde gizlidir. Belki de okumayı yazmayı
çok iyi öğrenememiş olabilir. Yine de bu on bir yıl onu bir insan öldürücü
yapmaya yetmemiştir. Bu sırlı güç nedir? Bu sırlı güç on bir yılda onda oluşan
kişilikten başka bir şey değildir. Bu kişiliğin temelinde, Mary’nın
anasından-babasından aldığı biyo-psikolojik kalıt vardır. Bu kalıt aile çevresi
içinde gelişmeye başlamıştır. Sonra arkadaş çevresi içinde, okul çevresi içinde
serpilmiştir. Verdiği yemiş boğazı sıkılıp öldürülmüş iki çocuktur.”
“Bu sonucu doğuran nedenlerin iki soydan” olduğuna işaret
eden Haldun Özen, şunları kaydediyor:
“Birincisi biyo-psikolojik soydan olanlar, Maryi’nin
içinde gömülü olan özelliklerdir. İkincisi sosyo-psikolojik soydan olanlar,
Mary’nin çevresinden gelen etkilerdir. Çevreden gelen etkilerin en sakarı da
çocuğa sevgi gösterilmemesidir.
TRABZON’DAKİ OLAY!
Bu etkenler psikoloji, sosyoloji uzmanlarınca incelenebilseydi, belki de asıl suçlunun hiç aklımıza gelmeyecek biri olduğunu görecektik. Bize düşen suçlu çocuklarımızı yaratan nedenleri sonuna kadar tanımaya çalışmak, bundan kaçınmamaktır. Bu nedenleri tanıdıktan sonra çocuğun kişilik oluşlarına el koymaktır. Suçlu çocukların kökünü kazımak elde olmasa da sayısını azaltmak her zaman elde olacaktır. ”
Günümüze gelirsek; birkaç gün önce Trabzon’da yine 10-11
yaşlarında bir çocuk, düzenlenen bir mitingde kürsüye çıkarıldı. Babası hapiste
olan çocuğa bir mikrofon uzatıldı. Bir siyasi partinin liderine “Hain” demesine
izin verildi.
Şimdi sormak gerek; bu çocuk mu suçlu? Yoksa o çocuğun
eline mikrofonu verenler mi? Hiç mi tarihten ve yaşananlardan ders almıyoruz,
kararı sizlere bırakıyorum…
(Süleyman Boyoğlu)
30 Ocak 2022 Pazar
TÜRKİYE'DE KARİKATÜR...
“50 KUŞAĞI-MARKO PAŞA”
TGC’de uzunca yıl birlikte çalıştığımız Tarihçi-yazar-gazeteci ve de karikatürist Orhan Koloğlu’nun, 2007 yılının 24 Mart’ında “Süleyman Boyoğlu dostuma” diye imzalayıp verdiği, “Türkiye Karikatür Tarihi” kitabını okumaya başladım.
Koloğlu, derlemelerden oluşan ve Bilişim Yayınevi’nden
çıkan kitabının ön sözünde; 1943 yılında Galatasaray Lisesi’nde henüz sekizinci
sınıf öğrencisiyken karikatür yapmaya özendiğini, ama bu sanatı yeterince
geliştiremeyince, gerçek karikatürcülerin eserlerini toplayarak, sayıları on
bini bulan bir koleksiyona sahip olduğunu belirtiyor.
Koloğlu, karikatürü sadece bir güldürme ve yerme aracı
sayma anlayışının yetersizliğini dikkate alarak, kamuoyu oluşturma işlevi
üzerinde durmayı yeğlediğini vurguluyor, özetle şöyle diyor:
“Bu suretle toplumumuzun son yüz elli yıllık tarihi
üzerindeki etkisi ve yönlendiriciliği gündeme getirilmiş olacaktı. Osmanlı/Türk
toplumunun en büyük değişme sürecinde bu rol gerçekten önemlidir. Tarih yazımında
belgelere dayanmak esastır. Yorumlar bunlara dayanınca değer kazanır. Böyle bir
araştırmanın belgeleri de karikatürlerdir.
Bir fikri savunan ve karşı çıkanların eserlerini bir arada
sunmaya özen gösterdim. Bu tercihin, sanatçıların kendilerince en kıymetli
saydıkları ürünlerini çalışmada yer verilmemiş olması şeklindeki eleştirilere
açması doğaldır. Ancak, bizim, karikatür sanatının en değerli ürünleri kadar,
en çok tartışma yaratanlarını tercih ettiğimiz anımsanmalıdır. Bu kurgu
sebebiyle gelecek bütün eleştirileri saygı ile karşılıyorum.”
MARKO PAŞA DERGİSİ
Bugün ben Orhan Koloğlu’nun “50 Kuşağı-Marko Paşa” mizahını konu aldığı bölümünden başlayacağım. Koloğlu, bu bölümde, 22 yıl süren tek parti yönetiminden sonra, yani 1945 yılının ortasında, “Milli Şef” İsmet İnönü’nün çok partili sisteme geçiş kararını açıklamasının, o güne kadar iktidarın çizgisinden fazla uzaklaşamayan karikatürcülere bugüne kadar sürecek bir ufkun açılmasını sağladığını vurguluyor. Koloğlu, şöyle diyor:
“Mesleğin, bireysel girişim olmaktan çıkıp bütün toplumda
ilgi duyulan, sayısız dergileri, sergileri ve eğitimi ile çizerlere yeni
ufuklar açan bir sanat haline gelmesi, bu tarihten sonradır. ‘50 Kuşağı’ adı
verilen grubun çabalarıyla, karikatürcülüğümüz uluslararası alanda da saygıdeğer
bir yer edinmeyi hak kazanmıştır.
Özellikle Demokrat Parti’nin (DP) geliştirdiği muhalefet
akımı çerçevesinde karikatürlerde yoğun bir siyasallaşma egemen oldu. Bu
eğilimin ilk en etkili temsilcisi, ‘Marko Paşa’ dergisidir. Aziz Nesin’in
‘Dertler öylesine başımızdan aşkın ki, Marko Paşa’dan gayrı dinleyecek kimsemiz
kalmadı’ değerlendirmesi dergiye ismini kazandırmıştır.
Gündeme getirilen konular, toplumda her gün konuşulan
şeylerdi. Ancak, 1940’lı yılların ikinci yarısındaki uluslararası ortamda
bunların, soldan da öte ‘Kızıl Komünistlik’ sayılması bir alışkanlık haline
gelmişti. Bu damgalama derginin önde gelen karikatürcüsü Mim Uykusuz için de
geçerli sayıldı; hem de komünistliğe ek olarak ‘kökü dışarıda’ damgası da
vuruldu.”
MARKO PAŞA’NIN KAPATILMASI
Koloğlu’nun anlatımına göre, 25 Kasım 1946 yılında yayın hayatına giren dergi, ertesi yılın mayıs ayında; 22. sayısında kapatılır. Yazarlarla birlikte Mim Uykusuz da tutuklanır ve mahkûm edilir. 1950 yılı ortalarına kadar süren yaşamında dergi sayısız defa kapatılır ve her seferinde yeni isimlerle piyasaya sürülür: Merhum Paşa, Malum Paşa, Yedi-Sekiz Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Hür Marko Paşa. Buna rağmen ne yazıları ne de karikatürleri, nitelik değişmesi göstermez.
Marko Paşa, o dönemin en ünlü gazetelerinden de fazla 60
bini bulan tirajı ile karikatürün halka ulaşmasında önemli bir rol oynar. O
kadar ki muhalefeti ile iktidara gelmesine yardımcı olduğu DP lideri Adnan
Menderes bile ondan rahatsızlık duyar ve ilk hükümet programında ‘dışarıdan beslenen’
mizah dergileriyle uğraşacaklarını söylemekten kendini alamaz.
O dönem Marko Paşa’nın yanı sıra gazeteler de birinci
sayfalarında karikatüre yer verir ve tamamen günlük siyasi oluşumları konu
edinirler. Demokrasiyle birlikte dışa açılış hızlanırken, bir yandan da dünyada
karikatür alanında beliren yenilikler yaygın bir şekilde çizerleri etkilemeye
başlar.
Karikatürist Cemal Nadir formülü, çizgiye önemle birlikte,
altına yazılı açıklama eklemekten pek nadiren vazgeçer. Oysa o sıralarda Batı
dünyasında yazısız karikatür hızla yaygınlaşmaktadır. Hem savaş hem de rejim
gereği dışarıya kapalı olan Türk toplumu, 1945’ten itibaren bu eksiğini hızla
telafiye yönelir.”
Orhan Koloğlu, Cemal Nadir’in 1947’de ölümünden ve Marko
Paşa serisinin işlevini tamamlayıp kesin ortadan çekilmesinden sonra beliren
’50 Kuşağı’ karikatürcülerinin, aslında “usta” olarak; Cemal Nadir’i biraz da
Ramiz’i gördüklerini anlatarak, şöyle devam ediyor:
“Ama artık dış dünyanın etkisi de artmaktaydı. Ancak asıl
belirleyici, günlük gazetelerin birinci sayfaları oldu. Para kazandırdığı için
karikatürcülerce tercih sebebiydi, ama aynı zamanda onları siyasetin kısırlığı
içine de çekiyordu. Başlangıçta on binlerce ölçülen tirajları zamanla yüz
binleri hatta milyonlara ulaştığı için bu gazeteler karikatürcünün tüm topluma
mal olması için de en önemli araçlardı. Bu da onları ister istemez konularını
gündelik siyasetten seçmeye zorladı.
1947’de Bâbıâli’ye adım atmış ve uzun yıllar yazı işlerinde çalışmış bir gazeteci olarak ben, şahsen bu sanatkârların birçoğunu tanımış ve kendileriyle çalışmışımdır. Ayrıca rakip gazetelerdekileri de muntazaman izlerdik. Şunu da eklemeliyim ki, tarihçi anlayışı, ‘kuşak’ deyimini sadece bir yılla sınırlı saymaya karşıdır. 50 Kuşağı’nı ben 1950-80 arasındakiler olarak düşünüyorum.”
(Süleyman Boyoğlu)
28 Ocak 2022 Cuma
TÜRKİYE'DE SON BİR HAFTADA YAŞANANLAR...
AYSUN KAYACI VE “DAĞDAKİ ÇOBAN”…
SEZEN AKSU VE “ÂDEM’LE HAVVA”…
SEDEF KABAŞ’IN TUTUKLANMASI…
FATMA GİRİK’İN ÖLÜMÜ…
KARAKIŞIN GERÇEK YÜZÜ…
Sezen Aksu’nun 2017 yılında Yaşar Gaga ile birlikte çıkardığı “Şahane Bir Şey Yaşamak” şarkısında geçen “Binmişiz bir alamete/Gidiyoruz kıyamete/Selam söyleyin o cahil Havva ile Âdem’e…” sözleri, bugünlerde birden bire gündeme geldi ve polemik konusu oldu.
Bu şarkı beş yıldır bütün televizyon ve radyo
kanallarında, youtube’de bangır bangır çalınarak dinleniyordu. Ne oldu da beş
yıl sonra bugün gündeme geldi? Gündeme gelse iyi… Kendilerini “Milli Beka
Hareketi” diye adlandıran bir grup, Sezen Aksu’nun Beykoz’daki evinin önüne
giderek, protesto gösterisinde bulundu. Aslında bir protesto değil, bir
gözdağıydı. Allah’tan sanatçı dostları ve arkadaşları kendisine yalnız
bırakmadı, sahip çıktı, destek oldu.
“SİZİ CÜPPELİ’NİN EVİNİN ÖNÜNE ALALIM”
Sezen Aksu’ya “Türkiye ancak fikir ve ifade özgürlüğü zemininde yükselebilir. Sanatçılarımız da sanatlarını icra ederken özgür olmalıdır. Şarkı sözlerini çarpıtan zihniyet bu ülkeye sadece kötülük yapmaktadır. Sezen Aksu’nun hedef alınması kabul edilemez” diye destek veren DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’a ve Aksu’ya tepki gösteren İsmailağa Cemaati’nden Cübbeli Ahmet (Ahmet Mahmut Ünlü), şöyle bir tweet attı:
“Ali Babacan’ın,
Sezen Aksu’nun Peygamber Atamıza ve kıymetli Annemize yaptığı hakareti fikir
özgürlü çerçevesinde savunan tweeti çok manidardır. Buna ancak şu yorumu
yapabiliyorum; Bugün rey için ana babasını satanlar, yarın yönetime gelseler
neleri satarlar?”
Bu tweet üzerine
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan (Coşkun), hem Cüppeli
Ahmet’i hem de Milli Beka Hareketi’ne yönelik bir eleştiri yaptı. Ahmet Hakan,
Cüppeli’nin Hz. Havva’yı “hıyanet”le suçladığı bir videosun hatırlatarak, şunları
söyledi:
“Hz. Âdem’e ‘cahil’
dedi diyerek Sezen Aksu’ya en büyük muhalefeti Cüppeli yapmıştı. Fakat şu işe
bakın ki… Cüppeli’nin bir vaazında… ‘Hz. Havva’nın Âdem’i aldattığını’
söylediği ortaya çıktı… Ey Milli Beka Hareketi! Sizi Cüppeli’nin evinin önüne
alalım…”
Zaten çok geçmedi, bu
tartışmaya 21 Ocak 2022 akşamı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Sezen
Aksu’nun şarkısıyla ilgili tartışmalara Büyük Çamlıca Camii’nde kıldığı Cuma
namazının ardından katıldı. Erdoğan, cami cemaatine hitaben yaptığı
konuşmada, şunları söyledi:
“Hakaretlerin bini
bir para… Bütün bunların karşısında dimdik duracak olan sizlersiniz. Hz. Âdem
efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yeri geldiği zaman koparmak
bizim görevimizdir. Havva validemize kimsenin dili uzanamaz. Onlara da had
bildirmek bizim görevimizdir.”
Sanatçı Müjde Ar, 21
Ocak 2022 akşamı bir televizyon kanalında sadece annesi Aysel Gürel’in Âdem ve
Havva ile ilgili 11 tane şarkı sözü bulunduğunu, bunları bir kitap halinde
bastıracağını söyledi. Ar, bu sözlerden dolayı da bugüne kadar herhangi bir
tepki almadığını vurguladı.
“Artık sözün bittiği
yer” diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştiren Müjde Ar, şunları söyledi:
“Bundan daha kötü
bir şey olamaz. Durum vahim. Hatta vahimden de öte bir durumdayız. Genel olarak
ülkenin içinde bulunduğu durum olarak. Şimdi ben siyasetçi değilim. Kültür
sanat insanıyım ama öncelikle Cumhurbaşkanı’na şunu hatırlatmak isterim ki
Anayasa’nın 64. maddesi devletin sanat ve sanatçıları korumasını emreder.
Anayasa bildiğim kadar ‘dil kopartma’ diye bir emir vermiyor, hükümete,
devlete, siyaset insanlarına. Şimdi AKP hükümeti ise ne yapıyor bu açık hükme
rağmen, yıllardır sanatçılara baskı yapıyor, sanat eserlerine sansür uyguluyor.
Hatırlarsınız Kars’taki heykel yıkımını. Hepimiz bağırdık çağırdık, itiraz
ettik. Ama sonunda patır kütür bu eseri ‘ucube’ dediler yıktılar. Merak
ediyorum. Bundan sonra sıra sanatçıların dilinin koparılmasına mı geliyor?”
Ar, camilerin
siyaset yeri olmadığına da vurgu yaptı.
Sadece Müjde Ar mı
tepki gösterdi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerine? Tabi ki hayır… Yüzlerce,
binlerce mesaj yağdı bu açıklamaya… “Taliban’ın bile aklına gelmedi dil
koparmak” diye tepki gösterenler de oldu…
Bu hareketin amacı
gayet açık… Çünkü insanlar bir taraftan salgın hastalık bir taraftan hayat
pahalılığı-işsizlik yüzünden canlarından bezer hale geldi. İktidarı elinde
bulunduranlar ve yandaşları; “Ne yapalım edelim de en yakıcı sorun olan bu
sorunları küllendiririz” hesabıyla hareket geçtiler. O yüzden 2008 yılında
Aysun Kayacı’yı “günah keçisi” yapıp yerden yere vuranlar, bugün Sezen Aksu’yu yerden
yere vurmak için hamle üstüne hamle yapıyorlar…
Sezen Aksu, sessizliğini 22 Ocak 2022 tarihinde bozdu. Cumhurbaşkanı’nın ağır eleştirisinin yanında Diyanet İşleri Başkanlığı, AKP’lilerin ve yandaşlarının kendisi ilgili linç kampanyası başlatmaları üzerine bir açıklama yaptı. Aksu, yeni yazdığı “Avcı” adlı şarkısının sözlerini de paylaşarak şunları söyledi:
“Öncelikle bireysel
veya kurumsal olarak, ayrıca TV kanallarındaki açık oturumlarda, sağduyulu
açıklamalarıyla farklı açılardan ele alıp konunun anlaşılmasına çalışan, destek
mesajları veren, arayan soran, tanıdığım tanımadığım tüm dostlarıma teşekkür
ederim.
Malumunuz olduğu
üzere konu ben değilim, konu memleket..
Kendimi bildim
bileli çeşitli insanlık hallerini gözlemliyor ve söze döküyorum biliyorsunuz.
Mesela 2010’da şu
şarkıyı yazmıştım:
Hop Dedik
O ne dedi? Bu ne dedi? Kim ne dedi?
Harcanan hayatlar
bunlar
Vermişler ateşe yedi
düveli
Hababam kaynıyo
kazanlar
Hadi buyurun, biz
gönüllüyüz
İple çekiyoruz
vaktimizi
Kim en günahsızsa
gelsin
Gelsin ilk o vursun
bizi
Hadi siz düşünün,
top bizde
Mangal gibi yürek
çok bizde
Alevere dalavere yok
bizde
‘Yok’ dedik, ‘yok’
dedik
Kırılıp dökülüyoruz
lakin
Direniyoruz sakin
sakin
E siz de dilinize
biraz hâkim
‘Hop’ dedik, ‘Hop’
dedik
Ya seyirci ya
yanasın
Ortası yok,
sınanansın
Ya emniyet şeridinde
Ya uçurtmaya uyansın
Sezen Aksu, açıklamasında 21 Ocak 2022 gecesi yazdığı ve yanıt niteliği taşıyan “Avcı” adlı şarkısının sözlerini de paylaştı:
Sen beni üzemezsin
Zaten çok üzgünüm
Nereye baksam acı
Nereye baksam acı
Ben avım sen avcı
Vur bakalım…
Sen beni sezemezsin
Dilimi ezemezsin
Nereye baksam acı
Nereye baksam acı
Dur bakalım…
Beni öldüremezsin
Sesim, sazım, sözüm
var benim
Ben derken ben
herkesim
Sonuç olarak 47 yıldır yazıyorum….
Yazmaya da devam
edeceğim.
Daha Sezen Aksu tartışması
kapanmadan gazeteci, sunucu, siyaset ve iletişim bilimci Sedef Kabaş’ın 21
Ocak’ı 22 Ocak’a bağlayan gece olan 02.00 sıralarında, İstanbul’daki evinde
gözaltına alındığı haberi, televizyon kanallarında önce alt yazı, sonra da
haber olarak anons edilmeye başlandı.
SEDEF KABAŞ’IN SÖZLERİ
Kabaş, TELE 1 televizyonunda Uğur Dündar’ın hazırlayıp sunduğu programda; “Çok meşhur bir söz vardır. Taçlanan baş akıllanır diye. Ama görüyoruz ki gerçek değil. Ya da tam tersi bir söz vardır. Büyükbaş hayvan bir saraya girdiği zaman o kral olmaz. O saray ahır olur” ifadelerini kullanmıştı.
Bu sözler üzerine
Kabaş, AKP Sözcüsü Ömer Çelik, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Çevre Şehircilik
ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ile Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim
Kalın tarafından hedef alınmıştı. Erdoğan’a televizyona programında söylediği sözleri nedeniyle hakkında soruşturma açılan gazeteci Sedef Kabaş için Radyo Televizyon
Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin de bir inceleme başlatıldığını
açıklamıştı.
Bir gün önce yani 21
Ocak akşamı TELE 1’in sahibi Merdan Yanardağ, Prof. Dr. Emre Kongar’la
yaptıkları “18 Dakika” yorum programında, Uğur Dündar’ın yaptığı programa konuk
olarak katılan Sedef Kabaş’la ilgili, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in attığı
tweet’e değindi. Tweet’te Şahin, “TELE 1 yayın kuruluşunda, Sedef Kabaş’ın
Sayın Cumhurbaşkanımızı hedef alan kabul edilmesi asla mümkün olmayan sözlerine
ilişkin inceleme kararı alınmıştır. Konu ilk Kurul Toplantısı’nda Kurul
gündemine getirilecektir. Kamuoyunun bilgisine sunarız” dediğine dikkat çeken
Yanardağ, Şahin’in attığı tweet’te TELE 1’i hedef aldığını ve ihsası rey
yaptığını söyledi. Yanardağ, şöyle dedi:
“Sedef Kabaş, Uğur
Dündar’ın ‘Demokrasi Arenası’ programında tamamen Erdoğan’dan bağımsız olarak o sözleri
söylüyor. Kabaş’ınki bir teşbih, bir ata sözünü bugünkü siyasal ortamdan
bağımsız bir şekilde, genel bir değerlendirme bağlamında ifade ediyor. Kabaş,
programın konuğu, TELE 1 mensubu değil, yayın canlı yayın.. Yani TELE 1’in
doğrudan katkısının olabileceği, doğrudan sorumluluk üstlenebileceği sözlerde
değil. Sedef Kabaş, bu sözleri bir bağlama oturtmak istiyor. Yani Cumhurbaşkanlarının,
ülke sorumluluğunu üstlenen insanların konuşurken hiç kimseye hakaret etmemesi,
küfür etmemesi, dilini doğru kullanması, topluma örnek olması gerektiğini
anlatmaya çalışıyor. Ve tamamen bu olaydan bağımsız olarak, Erdoğan’dan
bağımsız olarak, AKP liderinden bağımsız bir şekilde o sözleri söylüyor ve bir
saray örneği veriyor.”
İHSAS-I REY
Yanardağ, RTÜK Başkanı’nın konuyla ilgili daha inceleme yapılmadan, yayın raporları incelenmeden tarafını açıkladığını, oysa ortada daha hiçbir karar yokken tweet atmasının “ihsas-ı rey” olduğunu belirterek, şöyle dedi:
“Bu konuda
kesinleşmiş bir hüküm yok, daha toplantı yapılmamış, tarafsız bir kurum olması
gereken RTÜK Başkanının toplantıdan önce fikrini açıklaması bir ihsas-ı rey
değil midir? Daha Cumhurbaşkanına hakaret edildi diye bir karar yok. RTÜK
Başkanı hukuka aykırı davranıyor ve suç işliyor. Kendisini mahkeme yerine
koyuyor.
‘Kabul edilmesi asla
mümkün olmayan sözler’ dediğiniz zaman bir anayasal suç tarif ediyorsunuz. Bu
TELE’1’in sesini kesmeye, kısmaya yönelik bir tutumdur. Yani sokakta bir
röportaj yapıyorsunuz ve sizi bundan sorumlu tutuyorlar. Bu gibi bir şey.. Biz
bu mesleğin etik ve ilkelerini savunmaya, medyada bozulan o demokratik
dengeleri kurmak için hazırız. Ant içiyoruz. Bu tarihi sorumlulukların hiç
birinden kaçmayacağız. Demokrasi ve basın özgürlüğüne sahip çıkmaya devam
edeceğiz.”
Bu tweet’le ağır bir
ceza vermeye hazırlanıyorlar. Bu açıklama hukuka aykırı, suç.. Kendisini
mahkeme yerine koyuyor. Kabaş, iletişim doktoru bir arkadaşımız, TELE 1
programının konuğu.. Bizi bağlayan bir
yanı da yok… TELE 1’in sesini kısmaya yönelik bir tweet.. Bakalım önümüzdeki Çarşamba günü Üst Kurul
toplanacak bakalım nasıl bir karar verecek. Dündar, çok dikkatli bir programcı,
böyle bir şey olsa müdahale ederdi; yok böyle bir şey…”
Yanardağ, bağımsız
medya olduklarını, demokrasi ve özgürlükleri savunacaklarını, tarihi sorumlulukların
hiç birinden kaçmayacaklarını, iktidarın bir baskı aracı haline gelen RTÜK dâhil
hiçbir baskının sindirme ve korkutma girişimlerine boyun eğmeyeceklerini, basın
özgürlüğü mücadelesine devam edeceklerini de sözlerine ekledi. Böyle bir
tweet’ten sonra da TELE 1’e ceza çıkmamasının mümkün olmadığını da vurguladı.
Yanardağ; “Kabaş,
canlı yayının konuğu olduğunu, canlı yayındaki sözlerin konuğu bağlayacağını,
ancak Kabaş’ın sarf ettiği o sözlerde bir suç unsurunun olmadığını” vurguladı.. Yanardağ,
Kabaş’ın AKP liderinden bağımsız bir şekilde bir saray örneği verdiğini
belirterek, “Sedef Kabaş, devlet sorumluluğu üstlenen dilini doğru kullanması,
topluma örnek olmasını ve tamamen Erdoğan’dan bağımsız olarak bir saray örneği
veriyor.
Ancak, Sedef Kabaş,
gece yarısı (saat:02.00’de) “Cumhurbaşkanına hakaret” suçundan hakkında
başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alındı, İstanbul Emniyet
Müdürlüğü’ne götürüldü. Hastanede sağlık kontrolünden geçirildikten sonra adliyeye
sevk edildi. Savcılık tutuklanma istemiyle mahkemeye gönderdi.
ADALET BAKANI’NIN AÇIKLAMASI
Bu arada Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, 22 Ocak tarihinde sabah saatlerinde (saat: 10.04) bir tweet attı. Gül, tweet’inde isim vermeden Sedef Kabaş’ı hedef aldı ve şöyle dedi:
“Milletimizin oylarıyla
seçilmiş Cumhurbaşkanımızı hedef alan, edepten nasipsiz, çirkin sözleri
lanetliyorum. Haset ve nefretten doğan bu hadsiz ve hukuksuz ifadeler, milletin
vicdanında ve adaletin önünde hak ettiği karşılığı bulacaktır.”
Oysa Bakan Gül, bu
açıklamayı yaparken, Kabaş daha hâkim karşısına çıkarılmamıştı.
Nöbetçi İstanbul 10.
Sulh Ceza Hâkimliği’ne çıkarılan Kabaş, ifadesinde; “Sözün orijinali bir
atasözüdür. Hatta sözün orijinalini de değiştirerek sarf ettim. Bundan da
anlaşılacağı üzere hakaret etme gibi bir kastım yoktur” dedi.
SEDEF KABAŞ TUTUKLANDI
Böyle dedi, ama mahkemedeki ifadesinin ardından Sedef Kabaş, tutuklandı. Akşam saatlerinde de Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na gönderildi.
Kabaş’ın avukatı
Uğur Poyraz, tutuklama gerekçesini son derece âfaki bulduğunu belirterek,
“Çünkü Sedef Kabaş’ın veya herhangi bir kişinin cumhurbaşkanına hakaretten
tutuklanması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Vedat Şorli kararından sonra
mümkün değil. Ancak mahkemeler ne AİHM’i ne Anayasa Mahkemesi kararlarını
tanımamakta ısrar ettikleri için, bu gün aynı şekilde tutuklama karar verdiler.
Ne kaçma şüphesi ne de delilleri karartma şüphesi var. Ne de çağrıldığında
gelmemek gibi bir durum söz konusuyken kendisinin tutuklanması hukuk adına çok
ciddi bir ayıptır” dedi.
Reuters ajansı
abonelerine geçtiği haberde, Kabaş’a yönelik suçlamanın temelinde ‘Sarayla
ilgili bir atasözünün bulunduğu’ vurgulanarak, Recep Tayyip Erdoğan’ın
cumhurbaşkanı olmasından bu yana binlerce kişinin ‘hakaretle’ suçlandığı
belirtildi. Haberde, 2014 yılından bu yana bu suçlamaya dayanılarak 160 bin 169
soruşturma açıldığına dikkat çekildi.
KILIÇDAROĞLU VE AKŞENER’İN AÇIKLAMASI
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Recep Tayyip Erdoğan’ın Sezen Aksu’yu hedef gösterdiği sözlerine tepki gösterdi. Kılıçdaroğlu, TELE 1’de Erdoğan’a yönelik sözleri nedeniyle gözaltına alınan Sedef Kabaş’a destek çıktı. Kılıçdaroğlu, attığ tweet’te şunları kayedetti:
“On binlerce trolüne
her türlü küfrü ettirir, sonra deyim paylaştı diye gazeteciye gece yarısı baskını
yaptırır. Camide sanatçının dilini kopartacağını söyler. Kendisi uzun zamandır
yok hükmünde olduğu için, gündem yaratma peşinde. Buralara kadar düştü zavallı.
Milletimiz ve ülkemiz bu provokasyonları da atlatıp, huzura, barışa yürümeyi
bilecektir.”
İyi Parti Genel
Başkanı Meral Akşener, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada; “Şiirden
hapse giren dünün mağdurlarının, atasözü söyleyenleri hapse atan mağrurlar
haline geldiğini günlerden geçiyoruz.
Nereden nereye… Ama az kaldı hiç merak etmeyin. Bu zihniyet gidecek,
Türkiye’ye yeniden adalet gelecek” dedi.
FATMA GİRİK’İN ÖLÜMÜ
Türkiye’de kamuoyu bu olaylara odaklanmışken, İstanbul’da acı bir haber geldi. Uzmanlar, İstanbul’da 1987 yılında yaşanan kışın bir benzerinin 2022 yılının Ocak ayında yaşanacağını söylerken, 24 Ocak’ının sabah saatlerinde televizyon kanallarında ve sosyal medyada sinema oyuncusu Fatma Girik’in (79) bu kentte yaşama veda ettiğini anons etmeye başladılar.
Efsane oyuncu Girik’in
fizik tedavisi için yattığı ve yaşamını kaybettiği özel hastaneden yapılan açıklamada,
sanatçının COVİD 19-a bağlı gelişen çoklu organ yetmezliği nedeniyle hayatını
kaybettiği duyuruldu.
Şişli Belediye
Başkanlığı’ndan tanıdığım ve takip ettiğim usta oyuncu Fatma Girik, yaşama
böyle veda etmemeliydi…
Fatma Girik, 2021
yılı Temmuz ayında tansiyona bağlı rahatsızlığı nedeniyle Bodrum’da bir
hastaneye kaldırılmış, bir hafta yatıştan sonra da İstanbul’a getirilmişti.
Bu arada, Sezen
Aksu’nun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini ima ederek söylediği “Dilini
Koparırız” sözleri üzerine yazdığı “Avcı” başlıklı şarkısının sözleri 35 dile
çevrildi.
RTÜK’TEN TELE 1 CEZA
Gazeteci Sedef Kabaş’ın Uğur Dündar’ın sunduğu “Demokrasi Arenası” programında “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla tutuklanmasının ardından RÜTÜK, 24 Ocak 2022 tarihinde olağanüstü toplandı. Toplantıda TELE 1’e ağır cezalar verildi.
Kurul, Kabaş’ın
sözlerini gerekçe göstererek TELE 1’e yüzde beş para cezası verirken, kanalda
yayınlanan “Demokrasi Arenası” programına da 5 hafta yayın yasağı getirdi.
Dündar’ın RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’i eleştirmesi nedeniyle de yüzde 3 idari
para cezasına oy çokluğu ile hükmedildi.
Kararı sosyal medya
hesabından eleştiren CHP kontenjanından RTÜK üyesi olan İlhan Taşçı; “İşte
düşünce özgürlüğü, işte ifade özgürlüğü” dedi.
Cezalarla ilgili
TELE 1’e konuşan Taşçı, RTÜK başkanının ihsas-ı reyde bulunduğunu belirtti.
Taşçı; “Ebubekir Şahin’in sosyal medyadaki paylaşımı nedeniyle toplantıya
katılmamasını teklif ettim. Ama bu girişim reddedildi. Tabi toplantıya
katılması siyasi bir karar Ebubekir
Şahin gölgesini düşürmüştür. Toplantıdan ayrılarak, üst kurulun kararına gölge
düşmesinin önüne geçebileceğini söyledim, ama maalesef sonuç alınamadı”
bilgisin verdi.
RTÜK toplantısında,
ayrıca Fox Tv ana haber sunucusu Selçuk Tepeli’nin açıklamaları nedeniyle yüzde
3 idari para cezası verildi.
İSTANBUL’U ESİR ALAN KAR
Sezen Aksu, Sedef Kabaş, Fatma Girik’in vefatı ile Kocaeli 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde tutuklu olan ve Kocaeli Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı’nca“demas hastalığı” raporu verilen HDP eski milletvekili Aysel Tuğluk’un salıverilmesi tartışmaları sürerken, bunlar 24 Ocak 2022 tarihinde İstanbul başta olmak üzere Türkiye genelinde etkili bir kar yağışıyla unutuldu.. Kar yağışı aynı günün akşam saatlerinde şiddetini artırdı. Uzmanların kimisi İstanbul için “1987 yılı benzeri”, kimisi “1946 yılından görülen karın bir benzeri” diye yorumlar yapadursun, kar başta İstanbul olmak üzere bütün kentleri adeta esir aldı. İstanbul Valiliği'nin kamu dairelerini ve işyerlerini 15.30’da boşalttırmasına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de yolları tuzlaması ve solüsyon döktürmesine rağmen halk yollarda kaldı, evlerine gidemez oldu. Saatlerce yollarda kalan yurttaşların bir kısmı araçlarını yol kenarına park edip evine giderken, bir kısmı da arabalarının içinde uyumayı tercih etti. Hatta bir kısım yurttaş da yol kenarlarına yakın kafe, alışveriş merkezi ve camilere sığındı…
Belki
inanmayacaksınız, ama; “Burada havalimanı olmaz, iklim koşulları uygun değil.
Buralarda daha önce kömür çıkarılıyordu; kot farkı var” gibi bir sürü uyarılara
rağmen adeta inadına yapılan ve afrayla tafrayla açılan yeni İstanbul
Havalimanı’nda Turkısh Cargo’ya hizmet veren tesisin çatısı biriken kar ve
fırtına nedeniyle çöktü. Havalimanı’na uçaklar ne inebildi, ne de uçabildi. Uçakların
kalkış ve inişlerine izin verilmedi. Yerli ve yabancı yolcular, havalimanında
sabahlamak zorunda kaldı. Sabahlasa iyi, ertesi gün boyu havalimanında mahsur
kaldı. Açlık, uykusuzluk, yorgunluk birleşince yabancı yolcular İngilizce; “We
need hotel” yani “Otel istiyoruz” sloganıyla havalimanını inletti. Sonra ne mi
oldu? Havalimanına “Çevik Kuvvet” polisleri gönderildi. Ardından havalimanında
perişan olan yolculara, üzerinde yatıp-dinlenmeleri için kartonlar, yemeleri
için de bayat sandviçler dağıttılar.
Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan, İstanbul’daki kar felaketini yerinde incelemeleri için İçişleri
Bakanı Süleyman Soylu ile Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu’nu
görevlendirdi. Karayolu ile gelen bakanlar, Bolu il sınırına kadar geldiler,
ama yol ulaşıma kapalı olduğu için tekrar havalimanına yöneldiler. Sonra
uçakla, kapatılan ve bir bölümü hastane olarak hizmet veren Yeşilköy’deki
Atatürk Havalimanı’na indiler. Prestijden olduğumuz gibi şimdi bakalım ne tür
tazminatlar talep edilecek, bekleyip göreceğiz…
Tüm bu olumsuz
manzaralar yaşanırken, CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu
ile ilgili AKP’liler sosyal medyada bir restoranda “yemek yediğine” ilişkin bir
fotoğrafı paylaşıp, tartışma başlattılar. İnsanlar karla-soğukla mücadele
ederken, başta AKP İl Başkanı olmak üzere bazı AKP’liler, birkaç saatlik yemek
molasından gündem oluşturmaya çalıştı.
Ankara-İstanbul
karayolunun kapanması, İstanbul Havalimanı’nın çatısının çökmesini,
havalimanında 4 gün aç-susuz mahsur kalan insanların halini hiç gündem yapmayan
AKP’liler, “vurun abalıya” misali Ekrem İmamoğlu’na yüklenmeleri, akıllara
İstanbul yenilgisinin intikamını alma girişimimi sorusunu getiriyor ki zaten
devletin güvenlik amacı dışında kullanmaması gereken MOBESE kameraları,
İmamoğlu’nun Sarıyer’deki balıkçı lokantasına giderken kaydedilen görüntüleri,
sosyal medyada servis edildi.. Ekrem İmamoğlu, yemek tartışmasını şaşkınlıkla
izlediğini belirterek; “Devletin imkânları kullanılarak, MOBESE görüntülerinin
böylesine magazinsel bir sürecin parçası yapılacak şekilde servis edilmesinin
takipçisi olacağını” söyledi.
Fatma Girik’in
cenazesi 27 Ocak’ta Şişli Belediyesi’nde getirildi ve burada veda töreni
düzenlendi. Girik’in cenazesi daha sonra Teşvikiye Camii’ne götürüldü. Bu arada
Girik için Cemal Reşit Rey Salonu’nda bir anma programı düzenlendi. Girik,
Teşvikiye Camii’nde kılınan öğle ve cenaze namazının ardından Bodrum’a
uğurlandı. 28 Ocak Cuma günü Bodrum Merkez Adliye Camii’nde kılınan Cuma
namazının ardından Girik, Bodrum’da uzun yıllar birlikte yaşadığı hayat
arkadaşı yönetmen Memduh Ün’ün yanına (Torba Mezarlığı) defnedildi.
Kar yağışı hızını kesti, ancak Sezen Aksu, Sedef Kabaş, Ekrem İmamoğlu tartışması televizyonlarda, radyolarda ve sosyal medyada hızını kesmedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 26 Ocak akşamı katıldığı ve canlı olarak yayınlanan NTV kanalında, Sezen Aksu konusunda geri adım atarken, Sedef Kabaş ve İmamoğlu konusunda daha da sert bir üslup kullandı.
Erdoğan, İmamoğlu
için; “İstanbul’da beceriksiz ve liyakatsiz yönetim sebebiyle belediyenin öz
gelirleri yok edilmiş, giderlerin tamamı merkezi yönetimden gelen parayla
karşılanmaya çalışılmıştır. Rabbim 2024’e kadar İstanbul halkının yardımcısı
olsun” ifadelerini kullandı.
Erdoğan, Sezen Aksu
konusunda daha önceki sözlerinden çark ederek; “Benim oradaki hitabımın
muhatabı Sezen Aksu değildir” dedi, ama Sedef Kabaş konusunda geri adım atmadı;
“Buradaki hakaret şahsımla ilgili değil, temsil ettiğim makama yöneliktir. Cumhurbaşkanlığı
makamının hedef alınması söz konusudur” diye konuştu.
Erdoğan’ın kendisini hedef alan açıklaması karşısında dik duran Sezen Aksu’nun şarkı sözünü ünlü piyanist Fazıl Say, beste yapacağını söyledi.
Erdoğan, HDP eski eş
genel başkanı Selahattin Demirtaş’la ilgili olarak da; “Öcalan’ın, Demirtaş’ın
Edirne’den vermiş olacağı mesajlardan rahatsız olduğu ortada bir gerçek. Terör
örgütü PKK elebaşını bırakacak tek bir iktidar olur o da HDP’nin de içinde
olduğu zillet ittifakının iktidara gelmesiyle olur” dedi.
Bu arada, gazeteci Barış Pehlivan ise bir televizyon kanalında Öcalan’ın 7 avukatı hakkında “terör örgütü liderinin mesajlarını dışarı taşımak ve yaymak” suçlamasıyla dava açıldığını iddia etti.
Erdoğan, İran’dan gelen doğalgaz kesintisiyle ilgili olarak da; “Doğalgaz sorununu İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile konuştuklarını, fevkalade bir durum olmadan doğalgaz akışının devam edeceğini” söyledi.
Böyle söyledi, ama
sanayi bölgelerinde üç gün süreceği söylenen kesinti bir haftayı buldu. İran
tarafı, sorunun kendilerinden kaynaklanmadığını, kesintinin Türkiye’deki teknik
bir nedenden kaynaklandığını bildirdi.
Bu arada CHP Genel
Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, aynı akşam, aynı saatlerde sosyal medya hesabından
yayınladığı bir videoda, “Tek bir imzayla, 6 milyar lira çeteye peşkeş çekildi”
diye iddiada bulundu ve şunları kaydetti:
“3 Nisan 2018. Bir
açık ihale yapılır. Bu ihaleye 15 firma katılır. İhalenin bedeli 3 milyar 198
milyon 743 bin 127 lira. Ama kazanan firmaya bu ihale verilmez. Neden? Çünkü
beşli çeteden değil. Bu nedenle ihale iptal edilir ve aynı iş yeniden ihale
edilir.
21 Ağustos 2020’de
ihale açılır. Aynı iş bu kez, 3 milyar 200 milyona değil, 9 milyar 449 milyon
995 bin 834 liraya beşli çeteye peşkeş çekilir. Saray’daki şahıs ne için imza
atıyor anladınız mı? Aradaki 6 milyarlık fark için.. Tek bir imzayla 6 milyar
lira çeteye peşkeş çekiliyor. Hazinenin kasasını soyanlar doymamış, daha da çok
para istemişler ve imzalamak zorunda kalmış…”
Kılıçdaroğlu’na bir
televizyon kanalında yanıt veren Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil
Karaismailoğlu, “Cumhurbaşkanımız hiçbir zaman hiçbir ihaleye imza atmaz. Bunu
devlet tecrübesi olan herkes bilir. Bakanlar da imza atmazlar. Oradaki kâğıdı
göstererek yalan konuştu” dedi.
Karaismailoğlu,
İstanbul Havalimanı’nda kar nedeniyle çöken kargo tesisiyle ilgili olarak da
“Hiç de önemli bir yapı değildi, zaten yıkılacaktı” diye yanıt verdi.
Öte yandan,
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla Türkiye’den Afganistan’a “insanı yardım”
götüren iki tren 27 Ocak Perşembe günü, Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ve
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun katıldığı bir törenle uğurlandı.
İstanbul’dan hareket
eden tren İran ve Türkmenistan üzerinden 16 gün içinde Afganistan’a ulaşacak. Türkiye’de
yaşanan yokluk ve yoksulluk içinse şimdilik bir şey yok…
2010 ANAYASA REFERANDUMU
Hadi Aysun Kayacı, “Dağdaki çobanla benim oyum niye bir olsun” derken daha üniversite öğrencisi genç bir kadındı. Oysa Sezen Aksu öyle mi? Bu ülkeye sayısız şarkı sözleri ve eserler kazandırmış bir sanatçı… Hatta, 2010 yılındaki “Anayasa Referandumu”nda, dostlarını ve bir kısım arkadaşını şaşırtacak bir çıkışla “Yetmez ama evet” diyenlerdendi. Ve o zaman Aksu alkışlanıyor, övgüler alıyordu. Ne oldu da bu gün saldırı halindeler! Neden? Çünkü amaç gündemi değiştirmek, pandemi nedeniyle yaşanan ölümleri, aksaklıkları, açlığı, susuzluğu, yokluğu, ekmek kuyruklarını, zamları unutturmak… Başka bir izahı olabilir mi?
ASIL DERTLERİ MERAL OKAY MIYDI?
Unutuyordum, Sezen Aksu’yu kapısının önünde protesto edenlerin bir karın ağrısı da kanser hastalığında yaşamını yitiren ve “ateist olduğunu” söyleyen yakın arkadaşı “Muhteşem Yüzyıl”ın senaristi Meral Okay adına bir gece düzenlemesi de olabilir. Çünkü Okay, vasiyeti yerine getirilmese de “yakılmak” istemişti. Böyle başarılı bir kadın için gece düzenlenmesi ve oradan elde edilen gelirin Nesin Vakfı-Şirince Matematik Köyü’ne bağışlanması yıllar sonra da olsa acısının çıkartılması olabilir mi!..
İleriki zamanda
insanları “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle televizyon karşısına çivileyen,
tarihimizi bu diziyle anlatmaya çalışan, ancak başta dönemin başbakanı olmak
üzere olumsuz ve olumlu tepkiler toplayan senarist Meral Okay’ı anlatacağım.
Şimdi erken seçim senaryolarının gündemde olduğu bir dönemde, önceliği Aysun
Kayacı’nın “Dağdaki Çobanla Benim Oyum Niye Bir” sözlerini ne zaman, nasıl
söylediğini, ne tür tepkiler aldığını anlatacağım…
Manken (Artık manken
demeyelim, Yeditepe Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu) Aysun Kayacı, 27 Mart
2008’de NTV kanalında Müjde Ar, Pınar Kür, Çiğdem Anat’la birlikte hazırlayıp
sundukları “Haydi Gel Bizimle Ol” programda Müjde Ar’la tartıştı. Tartışma da
Kayacı, Ar’la; “Ben artık demokrasiyi de sorgulamaya başladım. Dağdaki çobanla
benim oyum niye eşit” tartışması yaptı.
Kayacı, “Bir siyasi
parti gecekondulara odun, kömür verecek. Sonra Arabistan gibi olacağız. Oldu
yani” diyince, bu sözler Müjde Ar’ı çileden çıkardı. Tartışmaya yanındakiler de
katıldı. Kayacı, kendisini şöyle savundu:
“Ben vergi veriyorum
niye vergisini vermeyen, çok özür dilerim, herkes üstüme gelecek ama kalıp
olarak söylüyorum; ‘Dağdaki çoban’la benim oyum eşit mesela. Niye? Hiç
vergisini vermeyen biriyle niye benim oyum eşit. O benim kadar duyarlı benim
kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?” diye devam edince
Müjde Ar, “O zaman en çok vergiyi veren 60 tane oy versin. Öyle şey olur mu?”
dedi.
SEÇMENİ KIZDIRACAK SÖZLER
Aysun Kayacı, Müjde Ar’a yanıt vereyim derken AKP seçmenini çok kızdıracak sözler etti:
“Ama şu an sizin
şikâyet ettiğiniz şey, ayak takımının iktidara getirdiği partiden şikâyet
etmiyor musunuz?”
Bunun üzerine Müjde
Ar, “Hiç öyle bir şey söylemedik biz. Ayak takımı diye bir şey kullanmadık biz”
derken Kayacı, bu kez de gecekondu ve fakir mahallelerden yaşayan yurttaşları
kızdıracak sözler etti:
“Gecekondu iken, sonradan belediyelerin diploma dağıtır gibi tapularını dağıttığı gecekondu dikenle, kaçak elektrik kullananla ki bu yüz binleri buluyor. Vergi kaçıranla niçin benim oyun eşit acaba?”
Bu sözler üzerine Pınar Kür de Kayacı’a destek
verdi. Böyle olunca Müjde Ar, daha da sertleşti ve “Ben seni bir gecekonduya
göndereyim iki gün yaşa” dedi.
Aysun Kayacı, kendi
ailesinin de dışarıdan geldiğini, ama bir gecekondu dikmediklerini ve çok
sıkıntılar çektiklerini söyledi.
Müjde Ar, insanların
büyük kentlere karınlarını doyurmak için geldiklerini, en fazla kaçak
elektriğin Güneydoğu Anadolu’da kullanıldığını, hâlâ Adıyaman’da mağarada
yaşayan insanların bulunduğunu belirterek, “Bu insanlar böyle yapmasınlar da ne
yapsınlar” diye Aysun Kayacı’ya sordu. Kayacı da yanıt olarak:
“Doğruyu yapacaklar.
Ben de çok ekonomik problem çektim. Çalışacaklar… Ben şu anda okulumun parasını
da kendim ödüyorum.”
Ar, bu lafların
altında kalmadı; “Ne yani mağaraya alçıpan mı yapacak, dekoratör mü tutacak
Allah aşkına!” diye yanıt verince Aysun Kayacı noktayı koydu:
“Benim ana annem ne
yaptıysa onu yapacak. Sonra bir siyasi parti gelip gecekonduların bilmem nesini
verecek, odun verecek, kömür verecek. Ondan sonra da memleket Arabistan olacak,
oldu yani… Devlet adaletli olmalıdır. Yanlış yapanlar ödüllendirilmemelidir.”
Sonra tartışmaya
Pınar Kür katıldı. Pınar Kür; “Avrupa’nın herhangi bir büyük kentinde böyle bir
akın oluyor mu, İstanbul’a olan akın gibi..” derken, Müjde Ar, “Herhalde bir
Avrupa kentinde bu kadar aç insan var mı? Yok...” diye söylendi.
Pınar Kür, “Otursun
memleketinde niçin geliyor buraya, burada iş var mı?” diye devam edince, Ar,
“Nerede otursun ayol. Adam alıyor tezgâhını iki tane limon koyuyor. Pınar
inanmıyorum senin bunları söylediğine” diyince Kür de Ar’a “Ben de senin bunu
söylediğine inanamıyorum” karşılığını verdi.
Müjde Ar, “Nerede
otursun ablacağım?” diye devam edince, Kür, “Köyü neredeyse, memleketi
neredeyse orada otursun” dedi.
BAŞBAKAN ERDOĞAN’DAN YANIT
Aysun Kayacı’nın yukarıda yer verdiğimiz sözlerine dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 21 Nisan 2008 tarihinde isim vermeden yanıt verdi. Erdoğan, İstanbul’da Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) 17. Olağan Genel Kurulu’na katıldı. Erdoğan burada yaptığı konuşmada şöyle dedi:
“Demokrasi;
vatandaşın, özgür iradesiyle oy kullanması, yöneticilerini seçmesi, iktidarın
gerçek sahibi olmasıdır. Demokrasi her seviyeden, her gelir grubundan, kökeni,
ırkı, dini ne olursa olsun, her vatandaşın eşit oy hakkına sahip olmasıdır. Bu
özgürlüğü vatandaşın elinden alırsanız, demokrasiden bahsedilemez. Eğer oy
vermedeki eşitliği tartışmaya açarsanız doğrudan demokrasiyi tartışmaya açmış
olursunuz. Demokrasinin en asli unsurunu, hatta bizatihi kendisini tartışmaya
açanlara karşı partilerden hiçbir tepki gelmemesi çok manidar. Seçmenlerin
mahiyetini tartışmaya açmak, milli iradeyi kategorilere ayırmak, demokrasiyi
tartışmaya açmakla eş anlamlıdır.”
Başbakan Erdoğan,
Kayacı’ya böyle yanıt verdi. Ancak kendisi de 22 Nisan 2008’de partisinin grup
toplantısında, DİSK’in 1 Mayıs’ın tatil olması ve 1 Mayıs’ın Taksim’de
kutlanmasıyla ilgili isteğine; “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar” demişti.
Aysun Kayacı’ya
başbakanın verdiği bu üstü kapalı yanıt yetmedi. Tüm yazarı-çizeri,
akademisyeni yanıt üstüne yanıt verdi. Eleştiri üzerine eleştiri aldı. Aysun
Kayacı’nın söyledikleri değil de mankenliği, duruşu, oturuşu, fiziği,
sarışınlığı, ağzının yapısı, bilgisizliği, aşkları konuşulur oldu.
(Süleyman Boyoğlu)
