20 Ekim 2022 Perşembe

6 Ekim 2022 Perşembe

TUNCELİ (DERSİM) FOTOĞRAFLARI...

 









                                              (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

17 Eylül 2022 Cumartesi

ABBAS ABİ...




Mahallemizin yakışıklısı

Uzun saçlı komşu kızın bakışıklısı

"Çirkin Kral" ağabeyimin "Ayhan Işık"ı

Sadece uzun saçlı komşu kızın mı?

Nice komşu kızın yüreklerinin hoplatıcısı

Abbas Abi...

Tüm gençlerin gıpta ettiği

Sevip saydığı

Gözleriyle gülen

Mahallemizin ilk liselisi

Kızma biraderin, damanın ustası

Futbol maçlarının neşesi

Bizim Abbas Abi...

Beni ilk sinemayla tanıştıran 

Bir film için Suriçi'ne üşenmeden yürüyen

Güzel insan

Abbas Abi...

İstese bir boğayı deviren

Omza atıp götüren

Bileği bükülmeyen

Ama bir kuşu dahi ürkütmeyen

Abbas Abi...

Okul tatillerinde çalışan

Babasının çilingir sofrasına oturmayan

İçtiği sigaradan bir fırt bile çekmeyen

Değerli Abbas Abi...

Üniversite bitiminde Bursa'ya giden

Orada devlet memuru olan 

Tek lokma haram boğazından geçmeyen

Kendisi gibi bir memur kızla evlenen

Saygı değer Abbas Abi...

Uzun saçlı Zahide olmadı ama

Elmas gibi bir eşten çocukları olan

Ancak evliliği uzun sürmeyen

Uzun selvi boylu Abbas Abi...


Akçay'da Zahide'sini değil de

Neşet Ertaş gibi Leyla'sını bulan

Mecnun Abbas Abi...

Leyla'nın ölümüne sevdiğine inanan

Bir barışık bir karışık haller yaşayan

Saf Abbas Abi...

Leyla evini talan ederken

Kılını kıpırdatmayan 

Hatta ses bile çıkartmayan

Dilsiz, lal Abbas Abi...

Sonra ne mi oldu?

Abbas Abi'ye

Gerçek bir Mecnun oldu

Yıllarca Altınoluk, Akçay arasında

Dolanıp durdu

Leyla'sı için deli divane oldu

Abdal Abbas Abi...

Ülkemizin tamamını sarıp sarmalayan

Gericiliği görmeden ışıklar ülkesine göçtü

Kendisine yazık etti

Mahallemizin yakışıklısı-"Ayhan Işık"ı

Şirin ve tatlı dilli

Abbas Abi'si...

(Süleyman Boyoğlu)


17 Mayıs 2022 Salı

YILAN ÇİÇEĞİ...

 

                                                    (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

DATÇA'DA PATATES SÖKÜM ZAMANI...

 


                                                 (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

17 Nisan 2022 Pazar

ÂŞIK DAİMİ ANILDI...


Ne ağlarsın benim zülfü siyahım

Bu da gelir bu da geçer ağlama

Göklere erişti figanım ahım

Bu da gelir bu da geçer ağlama…

 

    Yukarıdaki sözlerin sahibi halk ozanı Âşık Daimi (İsmail Aydın), Datça’da düzenlenen bir etkinlikle anıldı. Datça Cemevi’ndeki etkinliğe Daimi dostları ve sevenleri katıldı. Törende bir konuşma yapan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şube Başkanı Murat Yıldırım, Âşık Daimi’yi İstanbul-Unkapanı’ndaki saz evinden tanıdığını belirterek, kendisinin de bir süre kursiyer öğrencilerinden olduğunu söyledi.

    Datça Cemevi’nde 16 Nisan Cumartesi akşamı düzenlenen etkinlikte İnci Kement, Gülay Bahar, Macide Yalın, Melek Gür, Zeki Şimşek, Bahattin Akbulut, Haşim Ballı ve Ömer Tekdağ adlı sanatçılar, Daimi’nin eserlerini seslendirdi.   

                                   ÂŞIK DAİMİ KİMDİR?

     Asıl adı İsmail Aydın olan Âşık Daimi, Musa Dede ile Selvi Ana’nın yedi çocuğundan birisi olarak 1932 yılında İstanbul’da doğdu. Aile, Sivas-Kangal’dan sonra Daimi 4-5 yaşlarındayken asıl memleketleri Erzincan-Tercan’a göç etti.

    Daimi’nin ilk ustası dedesi Dursun Dede’dir. Bir gece rüyasında Pir elinden bade-dolu içer, bundan sonra “Âşık Daimi” mahlasıyla kendi eserlerini üretmeye başlar… İlk eseri olan “Bir Seher Vaktinde İndim Bağlara”yı 1948 yılında yazıp besteler..

    İstanbul’un alınışının 500. yıldönümü olan 1953 yılında Behçet Kemal Çağlar ile İstanbul Radyosu’nda ilk radyo programını yapar. Âşık Daimi, artık adını ve sesini yurt içinde ve yurt dışında duyurur.

    Âşık Daimi, daha sonra Türkiye’yi köy köy, kent kent dolaşmaya başlar. Çağında yaşayan tüm ozanlarla zaman zaman bir araya gelir. Bu ozanlardan bazıları; Âşık Veysel Şatıroğlu, Âşık Ali İzzet, Âşık Dursun Cevlanı, Âşık Davut Sulari’dir.

    Âşık Beyhani, Âşık Mahzuni ve Ekberi ise kendisinden yaşça küçük olan sevdiği ozanlardır. Daimi’yi iki dedesinden sonra etkileyen iki önemli isimden birisi Eyüp Dede İsyani, diğeri de Potik Dede’dir. 

    Yurt dışında da konserler veren Âşık Daimi, aşağıdaki eserinde ise canlı varlıklar içinde en değerli olanın insan olduğuna vurgu yapar:

Kâinatın aynasıyım

Mademki Ben Bir İnsanım

Hakkın varlık deryasıyım

Mademki ben bir insanım

İnsan Hak’ta Hak insanda

Arıyorsan bak insanda

Hiç eksiklik yok insanda

Mademki ben bir insanım

İlim bende kelam bende

Nice nice alem bende

Yazar levhi kalem bende

Mademki ben bir insanım

Bunca temenni dilekler

Vız gelir çarkı felekler

Bana eğilsin melekler

Mademki ben bir insanım

Tevrat’ı yazabilirim

İncil’i dizebilirim

Kuran’ım sezebilirim

Mademki ben bir insanım

    Erken yaşta kaybettiğimiz (1983) Daimi’yi ben de Esenler-Çiftehavuzlar Mahallesi’nde “Büyükbina”da oturan kardeşi Süleyman Aydın’nın oğlunun sünnet düğününde yakından tanıdım. Kardeşi ile amcamgiller "kirvelik" bağı kurmuştu. Dayımın kahvesinin önünde bir söğüt ağacının altındaki masa etrafında otururken, tanımadığım, ilk defa semtte gördüğüm genç birisi geldi. Genç adam daha oturur oturmaz Daimi'ye hedef aldı; "Çok kibirlisiniz, kendinizi beğenmiş bir tavrınız var” dedi. Benim sağlık sorunu olduğunu düşündüğüm genci Daimi sabırla dinledi. Ardından da ciddi ve olgun bir tavırla; "Ben kibirli değilim, yanılıyorsun. Yapım öyle" demesi hâlâ gözlerimin önündedir. Mahalleden, aynı sokakta oturduğumuz bir arkadaşımın da Unkapanı’ndaki saz evinde Âşık Daimi’nin öğrencisi olduğunu, düzenlenen konserlerine gittiğimi de eklemek istiyorum…

                       Daimi (solda), amca oğlu Mehmet (ortada) ile bağlamacısı Kemal

                                  İÇİMİ HÂLÂ KANATAN OLAY...

    İçimi hâlâ kanatan Daimi’yle ilgili bir anıyı da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde görev yaparken, bir gazeteciden (Milliyet gazetesi muhabiri Seraceddin Zıddıoğlu’ndan) dinlemiştim. 1960’lı yıllarda Âşık Daimi, bir konser salonunda sahneye çıkma sırasını beklerken, kendini bilmez bir komiserin; “Bak şimdi onu ayağıma kadar getirteceğim” diyip, uzaktan sazı elinde olan Daimi’yi yanına çağırtıp, “hava atması”nı unutamıyorum.

    Daimi’nin çok beğenilen ve hâlâ dillerden düşmeyen “Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım” adlı eserini ben 1970 yılında bir hemşerimiz olan yerel bir sanatçıdan (Nihat Fidanlı) teypten dinlemiş, sözlerini de bir deftere yazmıştım. Ne yazık ki bu eserle ilgili yanlış bilgiler sosyal medyada hâlâ farklı bir biçimde yazılıyor ve dolaşıyor. Yazılmaya da devam ediyor…

    Daimi’nin 1951 yılında evlendiği eşi Gülsüm’den yedi çocuğu oldu. Onurlu ve gururlu insan Daimi, hem genç yaştaki oğlunu yitirmesi hem de 1980 askeri darbesinde uğradığı ağır baskılara dayanamadı, 51 yaşındayken Hakk’a yürüdü…

(Süleyman Boyoğlu)

11 Nisan 2022 Pazartesi

22 Mart 2022 Salı

BİR LOKMA İÇİN...

 

                                                      (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

ŞİMDİ YANIMDA OLSAN...

Pencereden dışarı bakıyorum
                                                     Dışarıda lapa lapa kar yağıyor
                                                     Kar topu oynayan çocuklar
                                                     El ele tutuşup giden sevgililer
                                                     Görünce aklıma sen geldin
                                                     Şimdi yanımda olsan
                                                     Başını göğsüme koyup uyusam
                                                     Ve ben saçlarını okşayıp
                                                     Öylece sana baksam...
                                                     (Hüseyin Boyoğlu)

18 Mart 2022 Cuma

DOLMABAHÇE'DE KESİLEN AĞAÇLAR...

 




Dolmabahçe'de çürüyen çınar ağaçlarının İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce kesilmesi bir kaç gündür tartışılıyor. Oysa yol üzerindeki o çınar ağaçlarından çürüyenler, Kadir Topbaş'ın belediye başkanı olduğu 2012 yılının Mart ayında da kesilmiş, yerine genç çınarlar dikilmişti. 
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)  

8 Mart 2022 Salı

BOLU'DA YAŞAMAK...

                                       

        - Tabiatın içinde değilse de yakınında olmak, şehrin çoğu yerinde bulunan çeşmelerden bedava ''kökez suyu'' içmektir.

        -''Mecburiyet caddesi'' denilen kentin araçlara kapalı tek yolunda (İzzet Baysal caddesi) volta atmak, yine aynı caddede, şehir içindeki tek Alışveriş Merkezi'ne girip çıkmaktır.

       - Osmanlı Sarayı'ndaki Mengenli aşçılar dolayısıyla ünlenen mutfağının çeşitliliği nedeniyle yemek için ''hangi lokantaya gitsem?'' diye kendi kendine sormak, verilen cevaptan emin olamamaktır.

        -Haftasonu Kartalkaya'ya mı, Gölcük'e mi, yoksa Abant'a mı gitsek diye kararsızlığa düşüp sabah kaplıca keyfinden sonra Yedigöller'e kapağı atmaktır. ( Piknik yapmaya Gölköy'e de gidebilirdik!)

       -Kent Müzesi'nde kağıt ve madeni paraları gördükten sonra parayı kullanan rahmetli İzzet Baysal'ın ne kadar büyük bir yardımsever olduğunu bir kez daha hatırlamaktır-hiç unutmamaktır.

        -Bolu Dörtdivan'da yaşamış ünlü Halk Ozanı Köroğlu'nun isyanını hatırlatan (anıtı dışında) çok sayıda Köroğlu tabelasının yanısıra ''Bolu Beyi'' çarşısını (İzzet Baysal caddesinde)  da görmek demektir.

        -Pazartesi günleri Stadyumun civarında kurulan pazarda gerçek köylüleri arayıp bulmaya çalışmaktır.

        -Kızının kocasının -damadın-Bolu'da yaşamaya ikna edilmesiyle ''gerçek'' Bolulu olan anne-babaların sevincine ortak olmaktır.

        -Kabağı sevmelerinden hareketle kızını ''kabağa'' veren aileleri görüp, onlara ''kabakçılar'' diye takılmaktır.

        -Travertenleri görmek için ünlü Denizli-Pamukkale'ye gitmek zorunda kalmamaktır, çünkü Akkayalar travertenleri  de çok güzel, yüzme havuzu da var.

         -İstanbul'dan araçla gelirken Bolu Dağı'nı tünelle geçmek demektir. Bitti mi? Bitmedi. Şehir merkezinde yaya olarak yürürken bir tünel daha var geçebileceğiniz. Belediye'nin yanındaki bu tünel sizi Belediye Meydanı'ndan kısa sürede -dolaşmadan, bir caddenin de altından geçerek- Stadyuma çıkarır. Tünelin Belediye tarafındaki ucunda koskoca bir ışık var: Büyük bir Atatürk portresi.

         -Köy ekmekleri çeşitlerini alabilmektir, özellikle patatesli Paşaköy ekmeğini tadabilmektir. 

         -Yöreye ait tavuk -hatta hindi- ürünü alabilmek, şehrin adını taşıyan çikolata bolçi ve alt-üst böreği yemektir, kızılcık tarhanası içmektir.

(Gürcan Arıtürk)

 

 

3 Mart 2022 Perşembe

GAZETECİ SEFA ÖZKAYA'NIN ANISINA...

 

        Gazeteci arkadaşlarımız (soldan sağa) Sefa Özkaya, Hayati Kılıç, Ahmet Dumanlı ve Yusuf Demir bir olay takibinde objektifime böyle poz vermişlerdi.
 (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

25 Şubat 2022 Cuma

"GÖÇMEN HALLERİ"...

 

        1960 yıllarda Türkiye’den Avrupa’ya özellikle de Almanya’ya insanlarımızı işçi olarak gönderdik. Nedeni de Türkiye’de sanayinin yetersiz, çalışacak elemanın fazla olmasıydı. Köylerdeki üretimin plansız ve az, tarlaların çoğunluğunun toprak ağalarının elinde olması, bu insanlarımızı ister istemez önce büyük şehirlere yönlendirdi.         
         Büyük şehirlerde tutunamayan insanlarımız kaçınılmaz olarak, sınırlar dışındaki gelişmiş ülkelere gitmek için İş ve İş Bulma Kurumları önüne yığılmaya başladı.

İş ve İşçi Bulma Kurumlarından gelecek çağrı mektubunu günlerce, aylarca, hatta yıllarca bekleyen insanlarımız, aldıkları müjdeli haberin ardından bu kez de sağlık kurumları önünde sıraya girdi. Alman doktorlarca tepeden tırnağa; ağzındaki dişinden, vücudundaki herhangi bir ameliyat izine kadar muayene edilen işçi adaylarımız, muayeneden başarılı çıktıklarında kendilerini şanslı buluyorlardı. Bu muayeneden geçemeyenler ise hüsrana uğrayarak, ya köylerine ya da şehirlerine dönüyorlardı.

İnsanlarımız bir yandan yurt dışına kapağı atmak için mücadele ederken, Türkiye’deki işçi sınıfı da yavaş yavaş uyanmaya başladı. Emek-sömürü, hak mücadelesi önce dernekler, sonra da sendikalar aracılığıyla verilmeye başlandı. Toplu sözleşmeli, grevli haklar elde edildi. Kısacası halk hakkını arıyordu. Bunun önünü kesmek için eli bıçaklı-silahlı çeteler kullanılmaya başlandı. Ama artık hiçbir güç, örgütlü hareket eden emek kesiminin gücünü kıramıyordu.

Önce 12 Mart 1971 darbesi, ardından 1 Mayıs 77 katliamı, sonra “mezhep kavgası, sağ-sol, öğrenci kavgası” görünümü altında binlerce insanımız öldürüldü. Türkiye adım adım kardeş kavgasına sürüklendi. Sol bir “öcü” gibi gösterilmeye çalışıldı, ama başarılamadı. Sol ister fabrikalarda, ister meydanlarda olsun örgütlü gücünü göstermeye başladı. Bu güçten korkan gerici ve faşist güçler, solu ezmek için her türlü yolu denedi, ancak yine de başarılı olamadı. Çareyi 12 Eylül darbesini yapmakta buldular.

Binlerce aydın, öğrenci, ilerici, demokrat işkenceden geçirildi. Canını kurtaran kendisini yurt dışına attı. Kurtaramayan da işkence tezgâhlarından geçti. Kimisi de işkence masasında kaldı. Sağ kalanlar da işkenceden dolayı ya engelli kaldı ya da yıllarca hapis cezası aldı.

Diyeceksiniz ki yurt dışına kapağı atanlar çok şanslı insanlardı. Hayır… Hiç de öyle değil, belki vurulmadılar, ölmediler, ama onlar da Türkiye’deki insanlarımız kadar acı, çile çektiler. Gittikleri ülkede dil bilmiyorlardı, sığınacakları bir kimseleri yoktu. Çoğu derneklerde ve sokaklarda yattı. Memleket özlemi, aile özlemi, arkadaş özlemi burunlarından tüttü..

Erdal Boyoğlu da 12 Eylül mağdurlarındandı. Boyoğlu, kendi yaşadıklarını ve diğer mağdurların, mültecilerin ve sürgünlerin yaşadıklarını bir kitapta topladı. Ön sözünü tarihçi-yazar Erdoğan Aydın’ın yazdığı “Avrupa’da Sürgün, Mülteci-Göçmen Halleri” kitap Notabene yayınlarından çıktı…