YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
30 Temmuz 2012 Pazartesi
GÜLHANE VE SULTANAHMET'TE İNSAN MANZARALARI...
Bugün (30 Temmuz Pazartesi) akşam TGC'den çıktıktan sonra eşimle Sirkeci'de buluştuk. Oradan yürüyerek Gülhane Parkı'na geldik. Parkta hem yabancıların hem de bizim insanlarımızın çimlerin üzerine sere serpe uzanıp yatmalarını ve parkın girişine yakın bir yerde bulunan Atatürk Heykeli önünde hatıra fotoğrafı çekmelerini görüntüledim.
Gülhane Parkı'nda bir süre dinlendikten sonra Çelik Gülersoy'un İstanbullulara kazandırdığı tarihi konakların bulunduğu Soğukçeşme sokağından geçerek saat 18.30 sıralarında Ayasofya Müzesi'nin önüne geldik. Buradan Sultanahmet Meydanı'na gitmeyi düşünüyorduk. Ancak daha önce turistlerin yoğun olarak bulunduğu Ayasofya Müzesi'nin karşısındaki süs havuzunun etrafındaki park ve yeşil alan varoşlardan kopup gelen insanların adeta istilasına uğradığını gördük. Önce ayakkabı ve terliklerini çıkararak çimlere serdikleri halı-kilim ve örtülerin üzerine oturan kadınlı-erkekli ve çocuklu kimselerin, dinlenmek için orada bulunduklarını düşündük. Bir kaç kare fotoğraf da buradan aldım.
Sultanahmet Meydanı'na geldiğimizde benzer manzarayla burada da karşılaştık. Hele Sultanahmet Camii'nin ön tarafına, yani dikili taşların bulunduğu büyük alana vardığımızda masalar ve sıraların insanlarla dolu olduğunu ve iftar saatini beklediklerini anladık. Bu masalarda ve çimlerin üzerinde oturanların yanlarında örtü ve kilimlerin yanı sıra tüp, çaydanlık ve yiyecek bir şeyler getirdiklerini de fark ettik. Sultanahmet'te de Gülhane ve süs havuzun bulunduğu çimlerin üzerindeki insanların yaptıklarının aynısını yaptıklarını gördük.
Daha sonra "Asırlık Tatlar ve Sanatlar" stantlarını hem yerli halkımızla hem de yabancı turistlerle birlikte gezdik. İftar saatini beklemeden Sultanahmet'ten ayrıldık...
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
29 Temmuz 2012 Pazar
SOKAK KEDİLERİNE ŞEFKÂT ELİ...
Esenler-Çiftehavuzlar Mahallesi'nde kendisini sokak kedilerine adayan Kemal Sayım, her sabah akşam onları doyurabilmek için ya kendi bahçesinde ya da komşusunun kapısının önünde topluyor. Sayım, bir ıslık ya da adlarını tek tek söyleyerek yanına çağırdığı kedilere yiyeceklerini adaletli bir şekilde dağıtıyor ve kavga etmelerine izin vermeden görevini tamamlıyor. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
HİKMET AKSOY'DAN FIKRALAR...
O Zaman Ayılıyrım!
Köyden kent merkezine eşi Fadime ile birlikte inen Temel, caddede yürürlerken yanlarından genç ve güzel bir kız geçince Temel gayrı ihtiyari bakmak durumunda kalınca, Fadime kaşlarını çatıp öfkeli öfkeli uyarısını yaptı:
- Ula gene çapkunluğun uzerınde... Kari görunce evli olduğuni unutaysın!..
Temel'in yanıtı ne olsun beğenirsiniz:
- Yok kıız...Evli olduğumi o zaman anlayrım.
......................................................................................................
Ula Bizi Arayı...
1940'lı yıllar...Kıtlık/yokluk yılları. Sıtma hastalığı Karadenizliyi kırıp-geçiriyor. Temel, arkadaşı Cemal'in iftar daveti üzerine komşu köye gider. Yaz mevsimidir. Sivrisinekler geceleri adete göz çıkarmakta...
Cemal iftar sonrası yatıya da kalan Temel'i uyarır:
-Temel, gardaşım biliysın, sivri gece adami sokayi... Sakın ola kafani yorganın altından çıkarma!
Temel, yatınca Cemal'in önerisini tutar, ama yorganın altında havasız kalıp kafasını çıkarınca ne görsün... Bir ateş böceği odada dolaşıp duruyor.
Temel, hemen yan odadaki Cemal'e seslenir:
- Ulaa Cemaal!.. Sakın kafağın tişari çikarma, sivrinın biri elfenerilan bizi arayi...
...........................................................................................................................................
Haftada Her Gece...
Temel işsizdi. İş için başvurduğu fabrika ofisinde doldurması için kendisine bir form verilir.
Soruların bilinir olması kendine güveni artırmıştı. Önce adını, soyadını yazdı. Sonra doğum yeri ve tarihini...
Sıra medeni durumuna gelmişti. Şöyle bir soru vardı formda:
"Medeni hali?."
Temel daha önceki yanıtlarında olduğu gibi bunda da gururlanarak doğruyu yazdı:
- Haftada her gece...
...............................................................................................................................
Göremez ki Bizi...
Yıllarca gurbette kalıp sılaya dönen Temel arkadaşı Cemal'le buluşunca hemen teklifini yetiştirdi:
- Hadi, gel birlikte bir yemek yiyelım... Bir iki kadeh da atarız arada...
Cemal, sağlık sorunlarını da anlattıktan sonra;
- Doktor baa içki içmeyi yasakladi ula... İçemem...
Bu durumda Temel'in yanıtı ilginçtir:
- Ula, nerden görecek bizi doktor, hayde, hayde!
........................................................................................................................................
Hamsi olmayan sofranın bereketi hiç olmayi...
Uzun zamandır "BÂB-I ÂLİ NEWS"e fıkra gönderemeyen Hikmet Bey'e bugün "Temel ve Fadime size küstü; fıkralarından yazmanızı bekliyorlar..." diye mail atmıştım. Hikmet Bey, sağ olsun beni kırmadı ve üstteki fıkraların yanı sıra, aşağıdaki Temel ve Fadime fıkrasıyla bu haftaki fıkralarını tamamladı:
Uzun zamandır "BÂB-I ÂLİ NEWS"e fıkra gönderemeyen Hikmet Bey'e bugün "Temel ve Fadime size küstü; fıkralarından yazmanızı bekliyorlar..." diye mail atmıştım. Hikmet Bey, sağ olsun beni kırmadı ve üstteki fıkraların yanı sıra, aşağıdaki Temel ve Fadime fıkrasıyla bu haftaki fıkralarını tamamladı:
Süleyman Bey, merhaba... İyi ki anımsattın. Yoksa bunca koşuşturma arasında Temel'i de, Fadime'yi de unutmuştum. Çağırdım onları iftara... Nefis bir masa donattı hanım. Oturduk, iftar açtık, yedik. Elhamdülillah diyecektik ki Temel ne desin beğenirsin:
- Hamsi olmayan sofranın bereketi hiç olmayi...
....................................................
28 Temmuz 2012 Cumartesi
BUGÜN YAKACIK'TAYDIM...
Üsküdar'da ayaklarını denizde serinleten Arap turistler ve bir olta...
Bugün
(28 Temmuz Cumartesi) günlük gezime yine Merter’den başladım. Ama bu gezi biraz
zorunluluktan kaynaklandı. Yaklaşık üç yıl önce sızı yapan, ama Güngören’deki diş
doktorumun bir türlü çözüm bulamadığı (Daha doğrusu o zaman kendi yapıştırdığı
köprüyü sökemediği; yaptığı diş bakımından sonra da sızı kesildiği için bir
daha gitmemiştim) aynı bölgedeki sızı bu kez şiddetini artırınca doktora
gitmeye karar verdim. Dişlerimi fırçalarken o bölgede bir de şişlik oluştuğunu
fark edince biraz panikledim. Çünkü şişlik hiç de iltihaba benzemiyordu…
Yakacık’ta
akrabalarımın ortak olduğu tıp merkezine gitmek için evden apar-topar çıktım.
Yakınımızdan geçen Esenler-Eminönü İETT otobüsüne bu kez “sürekli sarı basın
kartı”mı göstererek değil de işletmenin verdiği ve üzerinde “Ücretsiz Taşıma
Kartı” yazan kartımı okutarak bindim. Aslında “sürekli sarı basın kart”larımızı
göstererek otobüslere binmek fiyakalı oluyordu, ama belediye bu fiyakamızı
bozdu…
Cevizlibağ’da
metrobüse binmek için otobüsten indim. Üst geçitten geçtikten sonra metrobüs
durağına indim. Avcılar istikametinden gelen araçların hiç birisi durmuyordu.
Yanımda duran bir vatandaş fena halde sinirliydi:
- 10
dakikadır bekliyorum, hiçbir metrobüs durmuyor, Bunların metrobüsünün de… derken
birkaç metrobüs daha önümüzden geçip gitti. İki-üç dakika sonra Zincirlikuyu’ya
kadar giden bir metrobüs durdu, bindik…
Üç köprü: Galata ve Unkapanı köprüsü ile yapımı devam eden metro köprüsünün (ortada) ayakları...
Üç köprü: Galata ve Unkapanı köprüsü ile yapımı devam eden metro köprüsünün (ortada) ayakları...
Zincirlikuyu’da
hiç beklemeden aktarma yaptım. Evden çıktığımda saat 12.00’ye geliyordu.
İstanbul’da yoğun bir trafik göze çarpmıyordu.
Uzunçayır durağında metrobüsten indim. Hafif esintili köprü altında Uğur
Mumcu Mahallesi’ne giden İETT otobüslerini beklemeye başladım. İETT
otobüslerinin durağa yanaşmaları minibüslerin ve halk otobüslerinin
saygısızlığından güç oluyordu. İnsanlar gelen otobüsleri göremedikleri için bir
ileri bir geri yapıp duruyordu. Ben de onlar gibi yapıyordum.
KARETE HAREKETLERİ YAPAN AKIL HASTASI
KARETE HAREKETLERİ YAPAN AKIL HASTASI
Bir on dakika
oldu, bir kez daha ileri hamle yapacakken, 30-40 yaşlarında akıl hastası bir
kişi bağırıp çağırarak önümüzden geçip İETT durak tabelasının altına kadar
gitti. Bu kez bağırmanın yanında kendi kendine boks-karate hareketleri de yapmaya
başladı. Akıl hastasının hareketlerinden korkan insanlar, tekrar minibüslerin
yolcu aldığı alana kaymaya başladı. Ben de çaktırmadan onlar gibi yaptım…
Neyse on beş
dakika kadar sonra Uğur Mumcu’ya giden otobüs geldi. Otobüsün içi klima
olmamasına rağmen sıcak değildi. Çünkü bütün camları açıktı; üstelik kalabalık
da değildi. Güneş almayan bir koltuk gözüme kestirdim, geçip oturdum.
Küçükyalı’ya geldiğimizde üç aracın karıştığı bir trafik kazası vardı, ama
trafiği olumsuz etkilemiyordu.
Soğanlık’a
vardığımızda otobüse bir süre önce haberini yaptığım halk müziği sanatçısı Servet
Sarak bindi. Yakacık’a kadar sohbet ettik. O Uğur Mumcu’ya devam etti, ben
Yakacık’ta indim. Tıp merkezi durağın hemen karşısındaydı; kapıdan içeri
girdim, direkt teras katına çıktım. Yemeğe denk geldim. Bizim yörede gittiğin bir
evde eğer yemeğe denk gelirsen; “Kaynanan seni çok seviyormuş” derler, ama
aşçıları Yazgülü Hanım’ın ve diğerlerinin ısrarlı “yemeğe buyur” davetlerini
kabul edemedim.
Zira öncelikle
halletmem gereken diş sorunum vardı. Tıp merkezinin ortaklarından akrabamız
Mehmet’le vakit kaybetmeden diş doktoru hanımın odasına gittik. Doktor hanım
muayeneden sonra “panoramik” röntgen filmi istedi. Bunun için de Kartal’da
bulunan görüntüleme merkezine gitmemiz gerekti. Mehmet arabasıyla beni götürdü.
Filmi beş dakika içinde hemen çekip verdiler. Zaman kaybetmeden tıp merkezine
döndük.
Doktor hanım filmi
inceledikten sonra;
- Beze gibi
şişliğin yanında, köprünün altındaki dişlerden birinde biraz kararma var.
Sanırım sorun bu dişten kaynaklanmakta. Önce bir antibiyotik yazacağım.
Antibiyotik bittikten sonra gelişmeye göre bölgeye küçük bir operasyon
yapacağız, dedi ve beni uğurladı.
Çamlıca Tepesi-Üsküdar ve Boğaz'dan geçen dev bir yolcu gemisi...
Tıp merkezinde işim bittikten sonra yine bir İETT
otobüsüne bindim ve Üsküdar’a geldim. Oradan da vapurla Eminönü’ne geçtim. Bolca
fotoğraf kareleri ile eve döndüm…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
BÂB-I ÂLİ ECZANESİ KAPANDI...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Önce gazeteler ve matbaalar taşındı Bâb-ı âli'den, sonra eskiye dair ne varsa yok edildi. Bizi biz yapan her şeyin izi silindi akıp giden zaman içinde. Artık Nur ve Nil Koloğlu kardeşlerin Bâbıâli Eczanesi de yok. Yıllarca ilaçlarımızı aldığımız iki eczaneden biri olan, kısa sohbetlere paragraf açtığımız eczane tarihe karıştı...
(Fotoğraf: İskender Özsoy)
Önce gazeteler ve matbaalar taşındı Bâb-ı âli'den, sonra eskiye dair ne varsa yok edildi. Bizi biz yapan her şeyin izi silindi akıp giden zaman içinde. Artık Nur ve Nil Koloğlu kardeşlerin Bâbıâli Eczanesi de yok. Yıllarca ilaçlarımızı aldığımız iki eczaneden biri olan, kısa sohbetlere paragraf açtığımız eczane tarihe karıştı...
(Fotoğraf: İskender Özsoy)
26 Temmuz 2012 Perşembe
BİR AVUÇ SU...
İstanbul'da dayanılmaz hava sıcaklığı hayvanları da etkiliyor. Aksaray hafif metro istasyonu girişinde bimekan takımından bir yurttaş, susuzluğunu gidermek için aldığı pet şişe suyunu bir sokak köpeği ile paylaştı. Gariban adam bu tavrıyla metroya giriş-çıkış yapanlara insanlık dersi verdi. Bu dünyanın sadece insanlara ait olmadığını diğer canlıların da yaşama hakkı olduğunu ve onlar için "Bir kap su" kapılarımızın önüne koymamızı bir kez daha hatırlattı. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
25 Temmuz 2012 Çarşamba
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÖDÜLLERİ...
Sürekli basın kartı alanlardan bazılarına TGC ve Basın Senatosu
önceki başkanlarından Nail Güreli plaketlerini verdi.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin (TGC) basın özgürlüğünün önemini vurgulamak amacıyla her yıl verdiği "Basın Özgürlüğü Ödülleri" dün akşam Taksim'deki The Marmara Oteli'nde düzenlenen törenle verildi. 2012 Basın Özgürlüğü ödülü kişi dalında, basın özgürlüğü konusunda yaptığı çalışmaları, bu konudaki örgütlü mücadeleyi geliştirmeye yönelik katkıları, sürece ulusal ve uluslararası mesleki destekleri katmayı başarabilmesi nedeniyle Ferai Tınç'a verildi.
Basın Özgürlüğü Ödülü Büyük Seçici Kurulu ayrıca, sayıları 100'e yaklaşan tutuklu gazeteciler adına da 2012 Basın Özgürlüğü Ödülü'nün bu yıl kurum dalında gazeteciler ve yayıncılar üzerindeki baskıları sürekli dile getirmesi, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde raporlar hazırlayarak kamuoyunun aydınlatması nedeniyle Türkiye Yayıncılar Birliği'ne verildi.
Törende konuşan TGC Başkanı Orhan Erinç, sansürün kaldırılışının 104. yıl dönümü olduğunu hatırlatarak, "Sansürün varlığından söz etmek zorunda kalışımız utanılacak bir durumda olduğumuzu da sergiliyor" dedi.
Ödülünü Orhan Erinç'in elinden alan Ferai Tınç, Türkiye'nin uluslararası kurumlarda basın özgürlüğü konusunda sürekli uyarılır hale geldiğini söyledi.
Tutuklu Gazeteciler adına Basın Özgürlüğü Ödülü'nü Bedri Adanır ile paylaşan Birgün gazetesi muhabiri Zeynep Kuray'ın ablası Sema Kuray ise kardeşinin sadece yazı yazdığı için hapiste olduğuna dikkat çekerek, "Onun içeride olması ailemi çok üzüyor, ancak onu o duvarlar durduramayacak" diye konuştu.
Öte yandan, sürekli basın kartı almayı hak kazananlara da TGC birer tane plaket verdi.
The Marmara Oteli'ndeki törenden sonra TRT muhabiri Gürcan Arıtürk, oğlu Memed, ben ve kardeşim Hüseyin, Taksim'den Harbiye'ye kadar yürüdük. Hoplata zıplata götürdüğümüz yaramaz-sevimli Memed, yorulunca yol boyunca tekmelediği babası omzuna almak zorunda kaldı.
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
önceki başkanlarından Nail Güreli plaketlerini verdi.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin (TGC) basın özgürlüğünün önemini vurgulamak amacıyla her yıl verdiği "Basın Özgürlüğü Ödülleri" dün akşam Taksim'deki The Marmara Oteli'nde düzenlenen törenle verildi. 2012 Basın Özgürlüğü ödülü kişi dalında, basın özgürlüğü konusunda yaptığı çalışmaları, bu konudaki örgütlü mücadeleyi geliştirmeye yönelik katkıları, sürece ulusal ve uluslararası mesleki destekleri katmayı başarabilmesi nedeniyle Ferai Tınç'a verildi.
Basın Özgürlüğü Ödülü Büyük Seçici Kurulu ayrıca, sayıları 100'e yaklaşan tutuklu gazeteciler adına da 2012 Basın Özgürlüğü Ödülü'nün bu yıl kurum dalında gazeteciler ve yayıncılar üzerindeki baskıları sürekli dile getirmesi, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde raporlar hazırlayarak kamuoyunun aydınlatması nedeniyle Türkiye Yayıncılar Birliği'ne verildi.
Törende konuşan TGC Başkanı Orhan Erinç, sansürün kaldırılışının 104. yıl dönümü olduğunu hatırlatarak, "Sansürün varlığından söz etmek zorunda kalışımız utanılacak bir durumda olduğumuzu da sergiliyor" dedi.
Ödülünü Orhan Erinç'in elinden alan Ferai Tınç, Türkiye'nin uluslararası kurumlarda basın özgürlüğü konusunda sürekli uyarılır hale geldiğini söyledi.
Tutuklu Gazeteciler adına Basın Özgürlüğü Ödülü'nü Bedri Adanır ile paylaşan Birgün gazetesi muhabiri Zeynep Kuray'ın ablası Sema Kuray ise kardeşinin sadece yazı yazdığı için hapiste olduğuna dikkat çekerek, "Onun içeride olması ailemi çok üzüyor, ancak onu o duvarlar durduramayacak" diye konuştu.
Öte yandan, sürekli basın kartı almayı hak kazananlara da TGC birer tane plaket verdi.
The Marmara Oteli'ndeki törenden sonra TRT muhabiri Gürcan Arıtürk, oğlu Memed, ben ve kardeşim Hüseyin, Taksim'den Harbiye'ye kadar yürüdük. Hoplata zıplata götürdüğümüz yaramaz-sevimli Memed, yorulunca yol boyunca tekmelediği babası omzuna almak zorunda kaldı.
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
24 Temmuz 2012 Salı
23 Temmuz 2012 Pazartesi
GAZETECİ AYDIN DÖRTER'İ KÖPEK ISIRDI...
TGC'nin müdavimlerinden gazeteci Aydın Dörter'i, Basınköy'de bir sokak köpeği ısırdı. Aydın Dörter, "Her zaman başını okşadığım, sevdiğim bir köpekti. Bu kez gözümde camları siyah bir gözlük vardı, sanırım beni tanımadı. İstanbul Tıp Fakültesi'ne gittim, işaret parmağıma dikiş atıldı. İki kez kuduz aşısı oldum, üç aşım daha kaldı" dedi. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
RAŞİT YAKALI...
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), sansürün kaldırılışının 104. yıl dönümü ve Geleneksel Gazeteciler Günü nedeniyle yarın akşam Taksim'deki The Marmara Marmara Oteli Büyük Balo Salo'nunda bir tören düzenleyecek. Törende "2012 Basın Özgürlüğü Ödülleri" sahiplerine verilecek.
ATEŞ NESİN...
(Fotoğraf: S.Boyoğlu)
PANİK ATAK
---------------------
İşaret Dili
Milletvekillerinin bir yıllık karnesine göre
AKP'li 28 vekil yalnızca el kaldırıp indirmişler.
O bir yol boyunca el kaldırıp indirirlerken
kim bilir bizim de bilmediğimiz bu ülkede
neleri yerlerinden oynatmışlardır.
*****
Ağır Yük
Uçak yolculuklarımızda en çok kitap
unutmuşuz!
Aklımız hep bir karış havada
olduğu içindir...
*****
Laf Ola
Bazı kişilerin gerçekleri kabullenmeye
yanaşmaması çıkarları uğruna ölü
numaralarından kaynaklanmaktadır.
*****
Herkes Kendi İşine
Cumhurbaşkanı Gül, mutlaka Esad artık görevi
bırakmalı demiş!
Ama biliyorsunuz değil mi
yuva yıkanın yuvası olmazmış!
PANİK ATAK
---------------------
İşaret Dili
Milletvekillerinin bir yıllık karnesine göre
AKP'li 28 vekil yalnızca el kaldırıp indirmişler.
O bir yol boyunca el kaldırıp indirirlerken
kim bilir bizim de bilmediğimiz bu ülkede
neleri yerlerinden oynatmışlardır.
*****
Ağır Yük
Uçak yolculuklarımızda en çok kitap
unutmuşuz!
Aklımız hep bir karış havada
olduğu içindir...
*****
Laf Ola
Bazı kişilerin gerçekleri kabullenmeye
yanaşmaması çıkarları uğruna ölü
numaralarından kaynaklanmaktadır.
*****
Herkes Kendi İşine
Cumhurbaşkanı Gül, mutlaka Esad artık görevi
bırakmalı demiş!
Ama biliyorsunuz değil mi
yuva yıkanın yuvası olmazmış!
21 Temmuz 2012 Cumartesi
METROBÜS YOLCULUĞUM VE YANGIN...
Beylikdüzü- TÜYAP metrobüs son durağı
Söğütlüçeşme-Avcılar metrobüs hattı Beylikdüzü’ne kadar uzatıldı. Birkaç
gündür Avcılar-Beylikdüzü arasında deneme seferleri yapan metrobüslerden birine
bugün öğleden sonra saat 13.15’te Merter durağında bindim.
Hava bugün de
sıcaktı. Metrobüsün klimaları yolcuları serinletmeye yetmiyordu. Hele de cam kenarındaki bir koltuğa denk geldiysen
yandın. İşte ben de hem ters hem de cam kenarındaki bir koltuğa ilişmek zorunda
kaldım. İki durak zor gidebildim, serin olur diye ortalarda boşalan başka ters bir
koltuğa geçtim. Önde az da olsa klimanın etkisini hissediyordum, ama ortalarda klima
yokmuş gibi yolculuk yapmaya başladım.
Allah’tan bu
kez düz bir koltuk boşaldı, ona geçtim. Hem de bu kez cam kenarı değildi.
Yanına iliştiğim kızıl saçlı genç bir kız camdan vuran güneşe ve sıcaklığa
aldırmıyordu. Kafası önüne eğik, elindeki telefonla meşguldü, benim yanına
iliştiğimin bile sanırım farkına varmadı.
Gideceğim
durak sayısı azaldıkça metrobüsteki insan sayısı da azalıyordu. Avcılar’da
Şükrübey durağına geldiğimizde şoför yolcuları uyardı:
-
Beylikdüzü’ne devam edecekler, bu durakta insin, arkadan gelecek olan
Beylikdüzü’ne binsinler, dedi.
Sanırım “34/T
yazan metrobüse binin” diye uyardı, tam duyamadım. Diğer yolculara uydum, ben
de indim. Önümüzdeki metrobüs Beylikdüzü’ne gidenmiş, ama çok kalabalıktı
binmek istemedim. Çünkü acelem yoktu, bugün benim amacım metrobüsle
Beylikdüzü’ne kadar gitmek, gördüklerimi yazmaktı. Metrobüsler peş peşe
geliyordu, ama içlerinde Beylikdüzü yazan yoktu. Bir beş dakika ya sürdü ya
sürmedi, tepesinde Beylikdüzü yazan bir metrobüs belirdi. Ön kapının daha
müsait olduğunu hesaplayarak, bu kapıya yöneldim, rahat bir şekilde bindim. Bu
kez ayakta yolculuk yapmaya başladım.
Metrobüs durakları vatandaşları hem güneşten
hem de yağmurdan koruyacak şekilde yapılmış...
Metrobüs durakları vatandaşları hem güneşten
hem de yağmurdan koruyacak şekilde yapılmış...
Birkaç durak
gittikten sonra yine bir boş yer buldum bu kez de metrobüsün motorunun bulunduğu yere yakın bir yerdi, içerisi bir önceki metrobüsten daha sıcak geldi. Yerimden
kalkıp kalkmamakta tereddüt yaşıyordum ki yan yollara bir göz attım, araçlarının içindekilere acıdım, kendi
halime şükrettim.
Avcılar
sonrasında duraklara henüz ad verilmediği, daha doğrusu durak tabelaları
asılmadığı için hangi semte vardığımızı çıkaramıyordum. Bu kez metrobüs
Haramidere’yi geçip rampaya koyulduğunda (dönüş yolunda yanımdaki bayan bir
yolcunun ifadesine göre) “Balaban
Durağı”nda daha yeni bindiğimiz metrobüsün şoförü bu kez yerinden kalktı;
- Aracı
boşaltmanızı ve başka araca geçmenizi rica ediyorum, dedi.
Ben de dahil
hiç kimseden ses çıkmıyor, söylenilenleri harfiyen yapıyorduk. Bu kez de öyle
yaptık. Başka bir metrobüse bindik. Beylikdüzü
son durağa kadar gittim. Son durak TÜYAP Kitap Fuarı’na yakın bir yerdeydi.
İçimden; “Artık kitap fuarına rahat gidip geliriz” diye geçirdim. Büyükçekmece
ilçesi ayaklar altındaydı... Durağa vardığımda saat 14.05’ti. Duraktan hiç
çıkmadım, birkaç kare fotoğraf çektim. İşim bittikten sonra saat 14.10'da hareket eden metrobüse (Belki de geldiğimdi) bindim.
Metrobüs son durakta Büyükçekmece'nin görünümü...
Bu kez son
durak olduğu için güneş almayan bir koltuk gözüme kestirdim, yine de sıcak
olacak ki gözümde güneş gözlükleri dalmışım herhalde… Kafamın yanımda oturan ve
Balaban Durağı’nın adını bana söyleyen bayanın tarafına düştüğü korkusuyla
oturduğum koltuktan sıçradım.
Bu kez
Kadıköy’e kadar gitmeye karar verdim. Saat 14.55’te metrobüs Maltepe durağına
vardı. Bu aracın şöförü de;
- Lütfen bu
aracı boşaltın Kadıköy aracına geçiniz, diye duyuru yaptı.
Bu sefer bir iki kişiden;
- Bu uygulama
ne zaman başladı, haberimiz yok, gibisinden cılız sesler yükseldi.
Söylenileni
yine yaptık. Başka bir metrobüse bindik. Metrobüs çok kalabalıktı. Şansıma yine
güneş alan bir cam kenarı düştü. Mecburen oturdum. Bu kez şapkamı da taktım,
zaten gözlükleri gözümden indirmiyorum… Fazla detaya girmeyeyim, saat: 15.35’te
Kadıköy-Söğütlüçeşme’ye vardım.
Tam tren
istasyonunun altından geçip Kadıköy’e doğru ilerlerken itfaiye araçlarının
sirenleri ötmeye başladı. Üç itfaiye aracı önlerinde yoğun trafiğe takılan otomobillerin ve otobüslerin yol vermesi için sirenlerini acı acı öttürüyordu… İtfaiye araçlarından “Araçlarınızı sağa çekiniz, itfaiyeye yol veriniz” anonsları bir işe
yaramıyordu. Bazı araç şoförleri telaşla yol açmaya çalışırken, bazıları
umursamıyordu bile… Ben kaldırımda itfaiye araçlarından daha hızlı gidiyordum.
Kadıköy'de yangın...
Altıyol’a
Boğa Heykeli’nin önüne geldiğimde duman her tarafı kaplamış vaziyetteydi. Vapur
İskelesi’ne inen yol üzerinde sağlı sollu insan kümeleri vardı. Yangının
çıktığı yöne akın ediyorlardı. Çantamdaki fotoğraf makinemi çıkarıp fotoğraf
çekmeye hazırlanırken, arkamdan bir bayanın:
-
Gazeteciler itfaiyeden önce geliyor, dediğini duydum, ama biraz daha ilerlediğimde
dört beş tane itfaiye aracının arkada trafiğe takılan üç itfaiye aracından önce
olay yerine geldiğini, yani geç kalmadıklarını gördüm. Yangına müdahale
ediyorlardı, ama üç katlı ahşap binayı söndürmekte zorlanıyorlar olacak ki
takviye araç geliyordu…
Vatandaşların söylediğine bakılırsa Osmanağa Mahallesi Başçavuş
sokaktaki yangın saat 15.30 gibi çıkmış. Sohbet ettiğim vatandaşlar, üç katlı
binanın alt katının 15 sene öncesine kadar nalbur olduğunu, nalburu da bir Rum
vatandaşımızın işlettiğini anlattılar. Vatandaşlar, nalburu işleten kişinin
ölümü sonrası mirasçılarının anlaşamadığını, bu nedenle de üç katlı ahşap
binanın uzun zamandır boş olduğunu söylediler.
Yangın
yerinden de birkaç kare fotoğraf aldıktan, Kadıköy’de bir saate yakın
dolaştıktan sonra vapur iskelesine geldim. Karaköy vapuruna binerek Avrupa
yakasına geçtim. Bir günümü de böyle tükettim…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
TRT ANILARI (17)...
(Fotoğraf: S. Boyoğlu)
Gürcan Arıtürk
"İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini
mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret... O yüzden anılara
güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile
hatırlamak yeterince güzel!
Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!”
Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!”
TEY Mİ THY Mİ?
Kameraman Ali Murat Ekşi, taksi fişi yazmak için taksiciden plakasını sorar. Adam Trakyalıdır diğer deyimle "ücbeş". 34 TEY falanca diye plakasını verir. Kameraman Ali'nin 34 TEY falanca diye yazdığını görünce düzültme gereği duyar (oysa Ali sürücünün dediği gibi yazmıştır plakayı) ve "TEY'deki E H'ın E'sidir diye" düzeltir!"
20 Temmuz 2012 Cuma
BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARI...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
İSKENDER ÖZSOY:
İskender Özsoy, matbaa mürekkebi ve hurufatla üniversitede okurken 1970
yılında çalıştığı sendikanın dergisi hazırlanırken tanıştı.
12
Mart'ta sendikalar kapatılınca önce Candost dergisinde, sonra ancak iki sayı
çıkarabildiği sanat dergisi Umut'la mürekkep ve hurufatla ahbaplığını
ilerletti.
1973
yılında mesleğe başladı. Çeşitli gazetelerde mesleğin her kademesinde çalıştı. 42
yıldır Babıâli'den besleniyor. Başka da hiç bir iş yapmadı.
42 yıla “Kemal Tahir Kaynakçası”, “55
Yılın Tanıkları”, “İki Vatan Yorgunları. Mübadelenin Öksüz Çocukları” ve “Kurşun
Harflerin Efendisi” kitaplarını sığdırdı.
İskender Özsoy’un basılma aşamasında dört kitabı daha var.

19 Temmuz 2012 Perşembe
HİKMET AKSOY'DAN BİR FIKRA...
Ben da hiç beğenmeyrım...
Bir gece Fadime aniden hastalanınca Temel hemen komşularının da yardımıyla
karısını doktora yetiştirir.
Doktor uzun uzun muayene sonunda Temel'i bir kenara çekip alçak sesle
Temel'e Fadime'nin durumunu anlatır:
- Temelcim, ben Fadime'nin durumunu hiç beğenmiyorum.
Temel tam da yarasına basmış olan doktoru yanıtlar:
- Ne has deysın doktorum. Ben 30 senedır beğenmeyrim. Ne çektuğumi bi sen
anlanladın...
18 Temmuz 2012 Çarşamba
TGC BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÖDÜLLERİ...
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) basın özgürlüğünün önemini vurgulamak amacıyla her yıl verdiği Basın Özgürlüğü Ödülü”nü kazanan isimler belli oldu. 2012 Basın Özgürlüğü Ödülü Büyük Seçici Kurulu 16 Temmuz 2012 Pazartesi günü Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Merkezi’nde toplandı.
2012 Basın Özgürlüğü Ödülleri Büyük Seçici Kurulu’nda bu yıl Türkiye Barolar Birliği Adına Av. Teoman Ergül, Türkiye Gazeteciler Sendikası adına Genel Eğitim Sekreteri Şehriban Kıraç, iletişim fakültelerinden Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya Bölüm Başkanı Prof. Dr. Orhan Tekelioğlu, İletişim Araştırmaları Derneği’nden Prof. Dr. Nurçay Türkoğlu, İletişim Mezunları Derneği adına Başkan Hüseyin Irmak, TGC önceki başkanlardan Nail Güreli, ödül alanlardan Altan Öymen, Türkiye Yayıncılar Birliği’nden Başkan Metin Celal Zeynioğlu, yayın yönetmenlerinden Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakan Güldağ yer aldı. Büyük Seçici Kurulda TGC’yi Başkanvekili Turgay Olcayto ve Genel Sekreter Sibel Güneş temsil etti. Toplantıya İstanbul dışında bulunan Altan Öymen katılamadı, oyunu gönderdi.
Büyük Seçici Kurul Başkanlığı’na Prof. Dr. Nurçay Türkoğlu’nun, raportörlüğe Sibel Güneş’in oybirliği ile seçilmelerinin ardından adayların değerlendirilmesine geçildi. 2012 Basın Özgürlüğü Ödülü kişi dalında, basın özgürlüğü konusunda yaptığı çalışmaları, bu konudaki örgütlü mücadeleyi geliştirmeye yönelik katkıları, sürece ulusal ve uluslar arası mesleki destekleri katmayı başarabilmesi gibi nedenlerle gazeteci Ferai Tınç’a verildi. Büyük Seçici Kurul ayrıca sayıları 100’e yaklaşan tutuklu gazeteciler adına da 2012 Basın Özgürlüğü Ödülünün Bedri Adanır ve Zeynep Kuray arasında paylaştırılmasına karar verdi. 2012 Basın Özgürlüğü Ödülü’nün bu yıl kurum dalında gazeteciler ve yayıncılar üzerindeki baskıları sürekli dile getirmesi, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde raporlar hazırlayarak kamuoyunu aydınlatması nedeniyle Türkiye Yayıncılar Birliği’ne verilmesi kararlaştırıldı.
TGC 2012 Basın Özgürlüğü Ödülleri Büyük Seçici Kurulu, ayrıca basın özgürlüğü ile ilgili gazetecilerin yaşadığı sorunlara da dikkat çekerek şu açıklamayı yaptı:
“Gazeteciliğin meslek ilkelerine bağlı olarak özgürlükçü bir anlayışla yapılması önemli ölçüde kısıtlanmaya uğramıştır. Farklı görüşleri ve çok sesliliği dile getirdikleri için medyadan uzaklaştırılan ve siyasi iktidar tarafından hedef gösterilen gazetecilerin sayısı hızla artmaktadır. Türkiye’nin basın özgürlüğü açısından içinden geçmekte zorlandığı bu dönemde halkın haber alma hakkını savunan, gerçekleri dile getirmekten vazgeçmeyen gazetecilere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durumda bırakılan gazeteci arkadaşlarımızı desteklediğimizi mesleki tutumlarını övgüyle karşıladığımızı kamuoyu ile paylaşırız.”
Ödüller 24 Temmuz Salı günü The Marmara Oteli’nde düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak.
BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARI ANLATIYOR...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
MİLLİYET GAZETESİ HABER MERKEZİ ESKİ GECE SORUMLUSU
SERACEDDİN ZIDDIOĞLU, YEDEK SUBAY ÖĞRETMENKEN
BAŞINDAN GEÇEN BİR ANISINI ANLATTI:
BAŞINDAN GEÇEN BİR ANISINI ANLATTI:
“1960 senesinde Konya’nın Ilgın
kazasına bağlı Argıthan nahiyesinde yedek subay öğretmenlik yaparken, nahiyede
fırıncılık yapan birisi ikiz kardeşinin bir vukuattan Bakırköy Akıl Hastanesi
hapishanesinde yattığını söyledi. Bana ‘Yatan ikizimin adı Hasan’dır, kardeşim
olarak söylemiyorum, ama çok iyi bir insandır. Uzun zamandır orada yatıyor. Sen
gazetecisin bize yardımcı olup da oradan kurtarabilir misin?’ dedi.
Ben de ‘olur’ dedim.
Orayla ilgili çok haber yaptım. Başhekimi de tanıyorum. İstanbul’a gittiğimde
ilgilenirim’ dedim.
Bir müddet sonra İstanbul’a geldim.
Gazeteden hastanenin başhekimi Dr. Faruk Bayülken’e telefon ettim. ‘Hocam
müsaitseniz size geleceğim’ dedim. Başhekim ‘Hay hay… Seni bekliyorum,
istediğin zaman gel…’ dedi. Makamına gittim. Hoş-beşten sonra ‘Hayırdır
Seraceddin Bey’ diye sordu. Ben de ‘Efendim ben yedek subay öğretmen olarak
Konya’nın Ilgın kazasına bağlı Argıthan nahiyesinde görev yapıyorum. Oradaki
bir fırıncı benden ricada bulundu. İkiz kardeşi Hasan’ın sizin hastanenize akıl
sağlığının yerinde olup olmadığı için gönderildiğini söyledi. Kardeşinin çok
iyi bir insan olduğunu, burada yattığına üzüldüğünü anlattı. Ben de bunu
kurtarmanın yolu var mı? Kardeşinin söylediği gibi suçsuz yere mi yatıyor. Onu
sizden öğrenmek ve yardımlarınızı rica etmek için geldim’, dedim.
Bayülgen, Hasan’ın yattığı servise
bakan şef doktoru aradı, ‘Seraceddin Bey’i sana gönderiyorum, ilgilenmenizi
rica ediyorum’ dedi. Ben kalktım şef doktorun yanına gittim. Hastanın adını
soyadını söyledim. ‘Bunu buradan çıkarmanın bir yolu var mı?’ dedim. Doktor da mahkemenin
akıl sağlığının yerinde olup olmadığının tespiti için kendilerine gönderdiğini
belirterek, ‘Hasan’ı buradan vereceğimiz raporla tekrar mahkemeye sevk ederiz,
mahkemenin kararına göre işlem yapılır’ dedi.
"MÜCADELEYE DEVAM!.."
Bu arada doktor hademe vasıtasıyla
Hasan’ı yattığı yerden çağırtıp getirtti. Doktor odasına aldığı hastasıyla bir
müddet konuştu. Sohbete ben de katıldım. Doktor ‘Bak Hasan senin nahiyende
öğretmenlik yapan bir öğretmen geldi. Seni buradan çıkarmak istiyor. Ne
diyorsun?’ dedi. Hasan biraz durdu ‘Efendim hoş gelmişsiniz, sefa gelmişsiniz.
Ben buradan bir an önce çıkmak istiyorum. Buradan kurtarırsanız çok memnun
olurum’ dedi. Sonra elimi öpmeye yeltendi. Doktor, bir soru sordu, ‘Hasan Konya’da
Atatürk’ün büstünü çekiçle tahrip etmişsin, bir daha bu hareketi yapmayacaksın
değil mi?’ dedi. Hasan ayağa kalktı; 'Doktor Bey mücadeleye devam!' dedi.
Doktor benim gözümün içine ben onun
gözünün içine bakarak, bir süre sessiz kaldık. Artık yapacak bir şey
kalmamıştı. Doktor ‘Hasan’ı geri götürün’ diye talimat verdi…"
(Süleyman Boyoğlu)
14 Temmuz 2012 Cumartesi
ESENLER'DE TOPRAKLA GEÇEN BİR ÖMÜR...
Ayşe Teyze kendi elleriyle diktiği incir ağacı ile
Süleyman Boyoğlu
Süleyman Boyoğlu
Özel bir
hastanede doktorluk yapan arkadaşım Salih Çelik, 13 Temmuz Cuma günü telefonuma
mesaj göndermişti. Salih “iletim merkezi”mizdi. Mesajında Esenler Ortaokulu’ndan
arkadaşımız Yıldız’ın babasının vefat ettiği, 14 Temmuz Cumartesi günü de
cenazesinin Yavuzselim Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından toprağa
verileceğini iletmişti. Çok zeki bir arkadaşımız olan (İlk mezunlarından olduğumuz Esenler Ortaokulu'nun üç sınıfının öğrencilerinin ad-soyad ve numaralarını bugün
bile ezbere bilir) Salih, aynı zamanda
ortaokul arkadaşlarımız arasında en vefalı olanıdır. Kimin bir derdi bir
sıkıntısı olsa, hemen yardımına koşar, elinden gelen bütün çabayı sarfeder.
O nedenle Cumartesi
günü öğlene doğru cenaze törenine katılmak için Yavuzselim Camii’ne gittim.
Yıldız’ın babası Yavuzselim Mahallesi’nin “Bakkal Mehmet Amca”sıydı ve semtin
en eski esnafındandı. Yavuzselim Mahallesi benim çocukluğumun
ve gençliğimin geçtiği Namık Kemal Mahallesi ile komşu bir mahalleydi.
Camiye
vardığımda vakit erkendi, bir akrabamın işyerine uğradım. Bir süre orada vakit
geçirdikten sonra tekrar camiye döndüm. Burada Esenler CHP eski ilçe başkanı ve
belediye başkan adayı Cemal Kaya ile karşılaştım. Cemal Kaya’nın ablası Münüre
de Yıldız gibi Esenler Ortaokulu’ndan arkadaşımdı.
Cemal Kaya
ile sohbet ederken, amcasının oğlu, benim de yine ortaokuldan arkadaşım Enver
Kaya geldi. Cemal ve Enver’ler Namık Kemal Mahallesi’nde önemli bir araziye
sahipti. Bu büyük arazinin bir kısmında amca çocukları ile halı saha
işletiyorlardı. Bir zamanlar ortaokul arkadaşlarımdan bir gurupla bu halı
sahada futbol maçı yapıyorduk.
Enver ile
uzun zamandır görüşemiyorduk, ayaküstü sohbet bizi kesmedi. Hava çok sıcaktı,
insanı bunaltıyordu. Daha doğrusu gölgede bile şıpır şıpır terler akıttıryordu.
“Haydi halı sahaya gidelim, bir şeyler içeriz, ondan sonra gidersin” teklifine
bu yüzden hayır diyemedim.
89 YAŞINDA, AMA HÂLÂ DİNÇ
Halı sahada
ailelerimizden konu açıldı. Annesini sordum:
- Annem
kendi anlatımına göre şu an 89 yaşında, ama çok dinç. Yalnız böbreğinde büyük
bir taş var. Salih’e götürüyorum bir iğne vuruyor, o iğne ile bir altı ay idare
ediyoruz. Başka da önemli bir sağlık sorunu yok. Hâlâ bahçede çapa yapıyor. Bir
de Kangal köpeğimiz var, ona bakıyor, dedi.
Enver
bunları söyleyince, şaşırdım. Maden sularımızı bitirir bitirmez:
- Enver kalk
annene gidiyoruz! Annenle görüşmek istiyorum! dedim.
Vakit
kaybetmeden halı sahanın hemen arkasında büyük bir alan üzerine kurulu
evlerinin yolunu tuttuk. Yıllardır özlemini duyduğum yeşillik ve meyve
ağaçlarının arasından geçerek, kendisinin de oturduğu üç katlı apartmanın
kapısının önüne vardık. Kapının önünde iki kadın oturuyordu. Enver’e:
- Annen
içeride mi? dedim.
Enver,
şaşırdığımı anladı:
- Soldaki
annem, sağdaki de ablam, diye söyleyince hani derler ya, “küçük dilimi
yutacaktım” aynen öyle oldum. Karşımda en fazla 75-80 yaşlarında gösteren sevimli bir teyze buldum. Selamlaştık. Enver:
- Anne bu
benim Esenler Ortaokulu’ndan arkadaşım, seninle röportaj yapmak istiyor. Senin
bu yaşta olduğuna ve hâlâ bağ-bahçe işiyle uğraştığına inanamadı, ben de sana
getirdim, dedi.
Kapının
önündeki plastik koltuklardan birer tane alıp Ayşe Teyze ile binanın arka
kısmına geçtik. Arka kısım hem güneş almıyor hem de meyve ağaçlarının altıydı.
BABAM RUSLAR’A ESİR DÜŞÜYOR
Meyvelerden
neler yoktu ki; incir, armut, erik, ayva ve elma ağaçlarının dalları kırılıyordu…
Ayşe Teyze:
- Tüm bu
meyvelerde emeğim vardır, çoğunu da ben diktim. Bu gördüğün büyük bostanı da
hâlâ ben belliyor ve ekiyorum, demez mi!..
Şaşkınlığım
daha da arttı. O yaşta ve hâlâ enerjik oluşu beni gerçekten hayrete düşürdü. Ayşe Teyze'nin bu çalışkanlığı, tam bir Karadenizli kadın olduğunun ispatıydı...
“Maşallah sana Teyze” diyerek sorularımı sıraladım. Ayşe Teyze anlatımına babasıyla başladı:
“Maşallah sana Teyze” diyerek sorularımı sıraladım. Ayşe Teyze anlatımına babasıyla başladı:
- Babamın
ataları Maraş’tan Bayburt’a, Bayburt’tan da Maçka’ya gelmiş. Babamın sülalesi “Kakoşumoğulları”
diye bilinir. Babama da “Kakoşumoğlu Şükrü” derlerdi. Babam Ruslar Maçka’yı
işgal ettiğinde askere alınmış. Amcamın bedelini vermişler, parasızlıktan babamın
verememişler… Babam yedi sene askerlik yapmış; Ruslara esir düşmüş. Babam ve iki
arkadaşı Rusların elinden bir fırsatını bulup kaçmışlar. Babam; “Kaçarken hep
doğuya kaçtık. Çünkü Türkiye’nin nerede olduğunu bilemiyorduk. Güneş ne tarafta
doğuyorsa o tarafa doğru kaçtık” diyordu. Kaçarlarken köylüleri “Rüstemoğlu Gençağa”yı da kaçırmak istemişler, ama
o tel örgülerin arkasındaymış. Babamlara “Siz beni bırakın, bana yaklaşmayın
kaçın gidin” demiş. Gençağa’yı orada bırakıp kaçmışlar. Gençağa ile beraber
bizim köyden beş kişi daha esirlikten dönememiş…
Ayşe
Teyze’ye dönemeyen o beş kişinin adlarını biliyor musun? dedim.
- Bilmez
olur muyum! Dönemeyenler; Kakoşumoğlu Mehmet, Kakoşumoğlu İbrahim, Kakoşumoğlu
Kazım, Kakoşumoğlu Kamil, yine bir başka Kakoşumoğlu Mehmet. Bunların hepsi esir alınıyor, ama sülaleden bir tek babam 'Kakoşumoğlu Şükrü' kaçıyor,
kurtuluyor. Diğer beş kişiden bir daha haber alınamıyor. Bu kaçmadan dolayı Kakoşumoğlu
Şükrü’ye yani babama maaş bağlanmıyor…
Ayşe
Teyze’ye “seferberlik”te annenler ne yapmış? Nereye gitmişler? diye sordum:
- Ruslar
Maçka’ya geldiğinde, babam bedel ödeyemeyip askere gitmeden önce felçli
annesini ve beş teneke unu sırtlayarak, annem (Havva), ağabeyim Hasan ve ablam
Hanım’la köyü boşaltıp yine Maçka’ya bağlı Zano köyüne gidiyorlar. Annemler ve
benden büyük kardeşlerim Zano’da bir yıl kaldıktan sonra dayımlarla (Kahraman,
İsmail, Ali Osman, Süleyman) geri dönüyorlar. Dayımlar annemlere bir dam
yapıyorlar, annemleri içine yerleştiriyorlar. Babam döndükten sonra annem abim
Emin’e hamile kalıyor. Ben de 1923 yılında doğuyorum. Yani seferberlikten
sonra…
ANNEM
BİR EKMEK İÇİN RUSLAR’LA ÇALIŞMIŞ
Ayşe Teyze’ye
Rusların köylerinde neler yaptıklarını da sordum:
- Ruslar
bizim köyde kilise yapmışlar, demiryolu yapmışlar; Maçka-Trabzon arasında…
Sonra o demiryollarını bizimkiler söküp satmışlar. Annem, Ruslar yol yaparken
onlara bir ekmeğe çalışmış akşama kadar… O zaman Rus askerleri çocuklara şeker
verirmiş, ama çocuklar şekerin ne olduğunu bilmezlermiş…
Zaman zaman
eski günlere dalıp giden Ayşe Teyze’ye ne zaman evlendiğini soruyordum ki oğlu
Enver’in oturduğu plastik koltukla beraber meyilli arazide arka üstü düşmek üzere olduğunu fark ettik, ama şansı varmış ki düşmedi. Enver'i daha sonra annesiyle aramızdaki boşluğa yerleştirdik. Enver, annesinin söylediklerini ilk defa duyuyormuş gibi can kulağı ile dinlemeye devam etti. Ha unutuyordum, sohbetimize önce Enver’in en
büyük ablası Fatma sonra da küçük kız kardeşi Emine de eşlik etti:
- Ben
Mavura’ya yakın Solday’dan, şimdiki adı Sevinçli köyden 17 yaşında gelin geldim.
Rahmetli eşim Bahri Bey’le akrabalığımız vardı. Mavura’da tarlalarımız vardı; mısır ekerdik. İneklerimiz de vardı, fakir değildik. Her yaz yaylaya çıkardık, yaylada evimiz vardı. Yaylaya çıkmamız bir gün sürerdi. Orada Karoptal (yayla şenliği)
yapardık.
1958’DE ESENLER KÖYDÜ
Ayşe Teyze’ye
ne zaman İstanbul’a geldiğini sorduğumda ise:
- 1958’de
Esenler Köyü’ne geldik. Biz geldiğimizde Esenler'de fazla ev yoktu. Mahmutbey bucağına,
Bakırköy kazasına bağlıydı. İstanbul’a beş çocukla geldim. Remziye, Fatma,
Necati, Enver ve Şevket Maçka’da doğdu. Emine ile Ayhan ise burada doğdu.
Ayşe Teyze, Trabzon’dan İstanbul'a gemiyle, Salıpazarı’ndan da kamyonla
Esenler’e geldiklerini anlattı:
- Esenler’e
geldiğimizde Ekim ayıydı, diye devam ederken kızı Fatma söze karıştı:
- Biz
geldiğimizde okullar başlamıştı. Esenler Dörtyol’da tek katlı, tek sınıflı sarı bir bina vardı. Oraya yürüyerek giderdik. Bütün sınıflar bir arada eğitim görüyorduk, dedi.
Kızı sözlerini
tamamladıktan sonra Ayşe Teyze, konuşmasına kaldığı yerden devam etti.
- Biz
geldiğimizde oturacak bir evimiz yoktu. Bu bulunduğumuz büyük araziyi Yakup,
Bahri ve Dursun’un babaları Kavasoğlu Şevket Ağa alıyor. Beyimin ağabeyi Yakup
Ağa bizden önce yani 1936 yılında buraya geliyor.Önce Yakup Ağa buraya yerleşiyor...
Ben 1958
yılında geldiğimde bizden önce gelip yerleşen Boşnaklar ve Arnavutlar da vardı. Onlar
Yugoslavya ve Selanik tarafından gelmişlerdi. Bugün vefat eden rahmetli Bakkal
Mehmet’ler, Raşitler, Memişler, Ferhatlar, Recep Altan’lar bizden önce
varlardı. Bunlar inek besiciliği yapıyorlardı. Biz de onlara özendik, inek
besiciliği yaptık.
Davutpaşa Askeri Fırını’na kadar bütün tarlalar, araziler bizimdi, sonra büyük bir kısmını sattık. Şevket Ağa’nın Beyazıt’taki üniversitenin altında dükkânları varmış, orada bakırcılık yapıyormuş. Kaynatam çok tutumluymuş, tramvayda hep ucuz mevkide seyahat edermiş. Eğer o erken ölmeseydi (gülerek), İstanbul’da epeyce arazi alırmış… Bizden başka Romanya’dan gelen eski muhtar Sami Dayangaç’ların arazisi de çoktu.
Davutpaşa Askeri Fırını’na kadar bütün tarlalar, araziler bizimdi, sonra büyük bir kısmını sattık. Şevket Ağa’nın Beyazıt’taki üniversitenin altında dükkânları varmış, orada bakırcılık yapıyormuş. Kaynatam çok tutumluymuş, tramvayda hep ucuz mevkide seyahat edermiş. Eğer o erken ölmeseydi (gülerek), İstanbul’da epeyce arazi alırmış… Bizden başka Romanya’dan gelen eski muhtar Sami Dayangaç’ların arazisi de çoktu.
Sonra
Esenler-Dörtyol’da; Gürsesler, Hoşmenler, Bayrampaşa’da; Şaban Ağalar
(Bayrampaşa Stadyumu’nun olduğu yerin eski sahipleri) vardı.
Bizim
tarlalarda Davutpaşa Askeri Kışlası’ndaki askerler gelip tatbikat yaparlardı.
Bir sabah bakardık, bizim tarlalarda askerler çukurlar kazmış, bir şeyler
yapıyorlar…”
1960
İHTİLAL’İNDEN ÖNCE GÖZALTINA ALINANLARA SU VERDİM
Ayşe Teyze,
“1960 İhtilâli” öncesi bir grup öğrencinin gözaltına alınarak Davutpaşa Askeri Kışlası’na
getirilmesini de anımsıyor:
- Bizim
tarlalardan aşağı geldiler. Çok kalabalıklardı, heyecanlılardı. Kaçar
gibiydilar, su istediler, su verdik…
Sohbetimizi
noktalamak üzereyken, küçük kızı Emine daldan kopardığı kara eriklerden bir
avuç yıkayıp bizlere uzattı. Erikler enfesti… Bir müddet sonra yine bir avuç erikle
geldi. Ayşe Teyze, iki hafta sonra olgunlaşacak kendi elleriyle diktiği incirlerden yemeye beklediğini
de söyledi:
- Ama anneni
de getir, yıllardır aynı mahallede oturuyoruz, birbirimizi tanımıyoruz. Annen
kaç yaşında? dedi.
- Doğum
tarihini kendisi de ben de tam olarak bilmiyoruz, ama 81-82 yaşlarında. Kalp ve
yüksek tansiyon sorunu var, dedim.
- Benim de
böbrek ve yüksek tansiyon sorunum var. Eski tanıdıklarımdan kimse kalmadı. Yaşı
bana yakın, sen getir biz anlaşırız… Sakın unutma! dedi.
Elleriyle beslediği Kangal cinsi köpekle...
Elleriyle beslediği Kangal cinsi köpekle...
Ayşe Teyze’ye
veda edip ayrılırken, kendi elleriyle beslediği “köpeklerin efendisi” kangalı
görmeye gittik. Adı "Efe" olan heybetli Kangal cinsi köpek beni yabancı görünce zincirini
koparacak gibi oldu. Çok korktum... Bir kaç kez ismiyle seslendim, sonra alıştı, ama yine de yanına yaklaşmaya ve sevmeye cesaret edemedim. Ayşe Teyze'ye "Kangallar ülkemizin en asil köpek cinslerinden, geniş bir arazim olursa ben de böyle senin gibi Kangal cinsi bir köpek beslemeyi çok arzu ediyorum" dedim.
Ayşe Teyze ile yavruyken alıp büyüttüğü "Efe"sinin fotoğrafını çektikten sonra en kısa zamanda görüşmek üzere vedalaştık…
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
Ayşe Teyze ile yavruyken alıp büyüttüğü "Efe"sinin fotoğrafını çektikten sonra en kısa zamanda görüşmek üzere vedalaştık…
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
TALİHSİZ KEDİ...
İstanbul-Tozkoparan'da muhtemelen bir fare için hazırlanan yapışkanlı tuzak, talihsiz bu kediyi bulmuş...
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
13 Temmuz 2012 Cuma
BASINDA SANSÜRÜN KALDIRILIŞI...
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), sansürün ilk kez kaldırılışının 104. yıldönümü ve "Geleneksel Gazeteciler Günü" dolayısıyla 24 Temmuz 2012 Salı günü bir tören düzenledi.
TGC'den yapılan açıklamaya göre, The Marmara Oteli Taksim’deki Büyük Balo Salonu’nda 19.30-22.30 saatleri arasında yapılacak törende 2012 Basın Özgürlüğü Ödülleri de sahibini bulacak.
Aynı törende Sürekli Basın Kartı taşımaya hak kazanan TGC üyelerine armağanları da verilecek. Tören kokteyl prolonge ile sürecek.
ÖNEMLİ NOT: Güvenlik nedeniyle giriş kapısında davetiye kontrolü zorunlu olduğundan, töreni onurlandıracak üyelerin, 16 Temmuz Pazartesi gününden başlayarak 23 Temmuz 2012 Pazartesi günü saat 16.00‘ya kadar Cemiyet merkezinde ada yazılı davetiyelerini almaları ve yanlarında bulundurmaları gerekmektedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)