5 Haziran 2026 Cuma

BİR BEKTAŞİ BABASININ YARGILANMASI...

                                         AHMET SIRRI DEDEBABA

        Ahmet Sırrı Dedebaba, 1895 yılında Arnavutluk’un Levkovik şehrinde doğar ve Derviş Koleji’nden mezun olur. Priştine’deki Bektaşi tekkesinin postnişini Şaban Baba’dan nasip alır. Mürşidinin izniyle Kırşehir’deki Hacı Bektaş Veli’nin makamını ziyaret etmek için Türkiye’ye gelir.

1913’te Mısır’daki Kaygusuz Dergâhı’na Şaban Baba ile beraber gider. Burada postnişin Mehmet Lütfi Baba’dan derviş kisvesi giyer. Sonra Hacıbektaş’a gelip Salih Niyazi Dedebaba’dan “mücerredlik nasibi” alır ve iki yıl burada kalır. Salih Niyazi Dedeba, 1924 yılında da kendisine icazet vererek “baba” yapar. 1935 yılında “Halife”, 1939 yılında da “Dedebaba” seçilir.

Kahire’deki Bektaşi Dergâhı’nda görev yapar. Şeker hastalığına yakalanır. 1950 yılında tekrar Türkiye’ye gelir ve iki yıl kalır, ama bu gelişinde mahkemeye düşer. Mahkemeye düşmesinin nedeni de Kadıköy’de bir evde 19’u erkek, 10’u kadınla “ayin” yapmak!

Bugün düşünüyorum da aşağıda aktaracağım ayrıntılarda, bir nişan töreni sonrası, “Gizli âyin yaptıkları” iddiasıyla mahkemeye çıkarılanların hâkime verdikleri yanıt, hâkimin de onlara sorduğu sorulardan çok anlamlı bir tiyatro eseri ortaya çıkar…

Gerçi aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen bugünkü mahkemelerde de benzer “komedilerin, dramların” yaşandığına çok sıkça rastlıyoruz. Hatta daha da gülünçlerine şahit oluyoruz…

               VATAN GAZETESİ’NİN HABERİ

Başmuharririn Ahmet Emin Yalman’ın olduğu 6 Ekim 1952 tarihli Vatan gazetesinde Yılmaz Çetiner imzasıyla çıkan haberde; “Tutulan Bektaşilerden 21’i tevkif edildi” diye başlık atılıyor. Gazete âyini yöneten Sırrı Dede Baba ve ayine iştirak eden diğer sanıkların duruşmadaki toplu fotoğraflarına da birinci sayfadan yer veriyor.  

Yılmaz Çetiner, Kadıköy Adliyesi’nde 5 Ekim 1952 tarihinde görülen duruşmayı izler. İzlenimlerini şöyle anlatır:

“Pazar günü olmasına rağmen Kadıköy Adliyesi’nde görülmemiş bir kalabalık vardı. Beyaz saçlı, kırçıl sakallı adamlar, kucaklarında çocukları ile bekleşen bir sürü kadın iç çekerek üzüntülü tavırlarla hep aynı noktaya bakmaya çalışıyorlardı.

Bütün bu mücadele arasında görebildiğimiz manzara şu idi: Yeşil sarıklı, beyaz seyrek sakallı, altın çerçeveli gözlükleri altında gözleri fırıl fırıl oynayan entarili ve beli geniş kuşaklı bir adam ile etrafında bekleşen hayranları…”

Çetiner, “İşte bunlar, bir gece önce Kadıköy’de ayin yaparken yakalanan Bektaşilerdi. Yeşil sarıklısının ise Kahire Bektaşi tekkesi şeyhi Ahmet Sırrı Dede Baba olduğu söyleniyordu. Kucaklarındaki, emzikli çocukları ile bu ayine katılan kadınlar, 15-16 yaşlarında kızlar ‘Ne olacağız der gibilerden birbirlerine korku ve pişmanlık içinde bakışıyorlardı…” diyor.

Yılmaz Çetiner, yazısına şöyle devam ediyor:

“Nihayet 19’u erkek, 10’u kadın olan sanıklar Sulh Ceza Mahkemesinden içeriye girdiler. Hâkim Namık Kemal İlgazer sanıkların polisteki ifadelerini tetkik ettikten sonra, önce Sırrı Dedenin sorgusunu yapmaya başladı:

- İsminiz, Soyadınız?

- Ahmet Sırrı Çoçor

- Babanızın ismi?

- Şahin.

- Annenizin?

- Fatime.

- Doğumunuz?

- 1894 Arnavutluk.

- Ne iş yaparsınız? Ne ile geçinirsizin?

- Mısır’da Kaygusuz Sultan Dergâhının dedesiyim. Dergâha ziyarete gelenler, hediyeler getirirler; ayrıca tekkenin geliri de vardır. Kimseye muhtaç olmadan geçinir gideriz.”

Çetiner, Sırrı Çoçor’un, Türkçeyi gayet iyi bildiğini, hiç heyecanlanmadan hâkim Namık Kemal İlgazer’in suallerini cevaplandırmaya devam ettiğini, bekâr olduğunu hiç evlenmediğini, tahsili hususi surette yaptığını ve bir sene önce memleketimize geldiğini anlattığını yazıyor.

Hâkimin; “Türkiye’yi ziyaretinizin, sebebi nedir?” sorusuna Ahmet Sırrı Çoçor’un şu yanıtı verdiğini yazıyor:

Şeker hastalığından muztaribim hâkim bey. Kolumu kaldıramıyordum. Buraya gelip tedavi ve ameliyat oldum. Niyetim bugün yarın tekrar Kahire’ye dönmekti. Oradaki tekkemiz mâruftur. Seyid Abdullah El Negayi en büyük Bektaşi tekkesidir. Ben de dünyadaki bütün bektaşilerin şeyhiyim.”  

“Türkiye’de nasıl ve ne ile geçiniyorsunuz”, sorusuna ise Ahmet Sırrı Çoçor, şöyle cevap veriyor:

Burada bana herkes hürmet ediyor. Ankara’ya ve Tarsus’a gittim. Beni gayet iyi karşıladılar. Türkiye’de de çok Bektaşi var. Görüşüm bu merkezdedir. İstanbul’da olduğumu duyan Bektaşiler de ziyaretime geliyorlardı. Kendi parama, onlardan aldığımı da ilave ederek; ikamet müddetimi uzattım. Çamlıca'da bir ev kiraladım. Tarikâte mensup olanların hediyelerini kabule başladım.”

Yılmaz Çetiner, duruşmanın havasını yansıtmak için sanık kadınların çocuklarının ağlamaya başladığını vurguluyor, ardından hâkimin tekrar sorguya devam ettiğini belirtiyor.

Hâkimin; “O gece evde ne yapıyordunuz” sorusuna Ahmet Sırrı Çocor’un; “Türkiye’de ayinin yasak olduğunu biliyorum. Ben zaten buraya ayin yapmak için değil, tedaviye geldim…” dediğini yazan Çetiner, sanıkların önündeki masanın üzerinde büyük büyük resimler, yarımşar kiloluk rakı şişeleri, 25-30 paket Yenice sigarası durduğunu vurguluyor. Çetiner, hâkimle sanık arasında şöyle konuşmaların geçtiğini aktarıyor:

- Bu şişeler ne Sırrı Dede?

- Rakı olacak

- Sen içmedin mi?

- Hayır perhizim, ben içmedim. Diğer misafirler içiyordu.. Hem orası bir nişan eviydi. Ben de Seyfi ismindeki gencin nişanına çağrılmıştım. Polisler baskın yaptı. Ne olduğunu anlayamadım.

- Peki nişanlanan kız nerede?

- Evde yoktu. Gıyabi nişan yapıyorduk. Bizde usul böyledir.

       Bu sırada hâkim Namık Kemal’in, nişanlandığı söylenen gençten yüzüğünü istediğini, tetkik ettiğini, yüzüğün üzerine 7 Mart tarihinin kazıldığını görünce de:

- Siz martta nişanlanıp, eğlentisini ekimde mi yaparsınız?!

- !......

- Gece nefes okuyor muşsunuz. Seslerinizi duymuşlar?

- Evet hep beraber Arnavutça nefes okuduk. Dua ettik. Rakı sofrası da önümüzdeydi. Fakat ben içmedim.

- Siz tarikat şeyhi olarak ne yaparsınız?

- Nasihat veririm. Haram yeme, şehvetperest olma, büyüklere hürmetkâr, küçüklere şefkatli olun derim. İşte âyin dedikleri budur! Bunda bir fenalık var mı?

- Her gün bu elbiseyle mi gezersiniz?

- Hayır setre pantolonum vardır. Onu giyerim. Fakat ekseri otomobille dolaşıyorum.

     DİĞER BEKTAŞİLERİN SORGULARI    

    Sırrı Dede’den sonra Ruşen Kalaç’ın sorgusu yapılır. Beş çocuklu ve cahil olduğunu söyleyen Ruşen:

- Bektaşiyim. Sırrı Dedenin anlattıkları doğrudur. Bence Bektaşilikten başka tarikat yoktur. Tarikatımız kalenderiliği, doğruluğu emreder. 41 senedir bektaşiyim, der.

Hâkim’in; “Karın ve çocukların Bektaşi değil mi”, sorusuna ise hiç çekinmeden şöyle yanıt verir:

- Henüz olmadılar. Elbet onları da alıştıracağım…

       Ruşen Kalaç’tan sonra 1298 doğumlu Cafer Güllüyük dinlenilir. Cafer de; Bektaşi olduğunu, çocuklarını Bektaşilik yoluna koyamadığı için üzüldüğünü, rakı içtiklerini anlatır. Oğlu Abidin ise:

       “Babam kendi yoluna gider bana ne! Ben, karnım nerede doyarsa oraya giderim. Bektaşilikten anlamam. O gece de nişana gitmiştim, der.

       Kız olmadan hiç nişan olur mu, diye sorar hâkim. Cafer şöyle söyler:

- Bizde öyledir. Kızı görmeden; kör, topal ne olursa alırız, diye cevap verir.

Orhan Zümrütbel de, tekke ve baba bulamadığı için bektaşi olmadığını, o gece ayin yapmadıklarını ifade eder.

 BEKTAŞİLER ARASINDA BİR MEVLEVİ DERVİŞİ

    Duruşmayı izleyen Yılmaz Çetiner, şişmanca ve eski bir İstanbullu şivesiyle konuşan Tevfik Taşduman’ın ifadesine yer verir. Taşduman, hâkim karşısına ilk defa çıktığını anlatır. Hâkimin; “Âyine iştirak etmişsiniz doğru mu” diye sorması üzerine, şunları söyler:

“Hâşa efendim. Böyle bir şey yok. Ben nişana davet edildim. Hem efendim, bendeniz Mevleyiyim. Yetişip derviş oldum. Bektaşiliğe aklım ermez. Onlar orada Arnavutça bir şeyler söyleyip durdular. Biz de koyun kaval dinler gibi dinledik.”

       İZMİRLİ TERZİ’NİN KORKUSUZ İFADELERİ

Vehbi Zümrütbel’in de sorgusu yapılır. Ardından nişanlandığını iddia eden 1934 doğumlu Seyfi sözlerinde ısrarla durur. Fazlı Çiftçioğlu, Abdurrahman ve Elmas adlarındaki sanıkların dinlenmesini takiben İzmirli terzi Mustafa Tektaş, şunları dile getirir:

“Ben dede hazretlerine misafir olarak İzmir’den buraya geldim. O gece nişana beraber davet edildik. Ben de bektaşiyim, bununla iftihar ederim. Bektaşilik bir itikat bir içtihat meselesidir. Otuz senedir bektaşiyim, âyinde hiç bulunamadım. Çünkü yasak. Âyin için mum, post, dergâh lazımdır. Rakı içilmez!..”

Öteki erkek sanıklar da âyin yapmadıklarını, nişana davetli olduklarını iddia ederler.

                     KADINLARIN SORGUSU

Yılmaz Çetiner, kadınların da mahkemedeki sorgularında, nişana davetli olduklarını söylediklerini aktarır. Ayrıca, rakı içmediklerini, dedenin elini öptüklerini anlattıklarını yazar. Çetiner, içlerinde 15 yaşında kızların da olduğunu belirtir. Hepsinin sorguları yapıldıktan sonra da hâkim Kemal İlgazer’in duruşmaya ara verdiğini yazar. On beş dakika sonra hâkim kararını bildirir:

“Kaldığın müddetçe hiç boş durmamışsın Sırrı Çoçor. Bu memleket yeşil sarıkla ne mücadeleler yaptı bilir misin? Seni ve arkadaşlarını şimdi tevkif ediyorum. Yalnız iki kadından başka diğer kadınları da serbest kalacaklar. Sakın hapishanede de âyin yapmaya kalkışma!..” der.

Çetiner; “Böylece âyinde bulunan 19 erkek ile Nazmiye ve Naile isimlerindeki kadınlar tevkif edilerek cezaevine gönderildiler. Dünya Bektaşileri ruhani reisi Sırrı Dede, sağ kulağında sallanan koskoca bir küpeyi sıvazlayarak mahkemeden çıktı. Dinleyenlerden biri de bu sırada; ‘Bektaşiler kalender olur’ diyordu” diye yazarak yazısın tamamlar…

BURHAN FELEK’TEN “BABA EFENDİ!” YAZISI

                                
      
Dönemin ünlü köşe yazarı ve bugün adına plâketler verilen, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) büyük salonuna adı verilen Burhan Felek, Cumhuriyet gazetesindeki “Hadiseler Arasında FELEK” köşesinde, 8 Ekim 1952 tarihinde “Baba efendi!” başlığıyla, tutuklanan Bektaşi babası Sırrı Dedebaba ile ilgili bir yazı kaleme alır. Sırrı Baba efendinin gazetelerde teşhir edilmesinden “üzüntü duyduğunu” dile getirir.

Burhan Felek, 1946 yılı ilkbaharında arkadaşı Vasfi Rıza ile Kahire’ye gittiklerini belirterek, şöyle devam eder:

“Bir akşam, oranın maruf zenginlerinden bir Türk dostumuz bizi Elmukattam dağı eteğinde bir mağara içinde olan Bektaşi dergâhına götürdü. Dışarının tahammül edilmez sıcağıyle tezad teşkil edecek kadar serin olan dergâhın hariminde Mısır Hıdivlerinin yaptırdıkları misafirhaneler vardı. Gene Hıdivlerinden birinin –ya Tevfik Paşa, ya İsmail Paşa- iki oğlunun da mezarları orada idi ve zaviyenin içi tarafında dergâhın müessesi Kaygusuz Dedenin başucunda kandil yanan kabri görülüyordu.

Bizi içeri aldılar. Merhum Ömer Rıza arkadaşımızın biraderi Mahmud Nef’i Baba burada post nakibi imiş, bizi karşıladı. Dergâhta bir de aşçı dede vardı. Başka ‘can’ namına kimse yoktu. Dergâha girdik. Bizden başka da Müslim ve gayrimüslim misafirler varmış. ‘Meydan’ denilen âyin salonunun ortasına kurulmuş mükellef ve zengin bir sofra dikkatimizi çekti. Herkes kenarlardaki sedirlere veya yerdeki postlara oturmuştu.

    FELEK: SIRRI BABA’NIN ELİNİ ÖPTÜK

Duvarlar Hazreti Aliye veya Hacı Bektaş Veliye aid yazılar, resimler, rumuzlarla dolu idi. Sofranın başında, başında Bektaşi tacı, kulağında kurşun küpesi olan aksakallı bir zata bizi tanıttılar. Elini öptük. Bu zat Mısır Bektaşi dergâhı Şeyhi Sırrı Baba idi.

Sofradaki nimetleri hep gelen misafirler getirmiş, dergâha hediye etmişlerdi. Baba efendi, perhiz olduğunu ileri sürerek, hattâ bir yudum rakı dahi içmedi (ki Bektaşiler, dem tabir ettikleri rakıya bayılırlar).

Yedik, içtik. Şarkılar okuduk. Hattâ Vasfi Rıza bir de güzel Bektaşi nefesi okudu. Baba efendinin çok hoşuna gitti. Avcunu öptürdü ve kendisine ‘nasib vermek’ teklifinde bulunduysa da Vasfi Rıza aktörlüğünü ileri sürüp teklifi kabul etmedi. O akşam böylece geçti.”

SIRRI BABA’NIN CUMHURBAŞKANINI ZİYARETİ

Burhan Felek, İstanbul’a gelip böbreklerini tedavi ettirmek niyetinde olduğunu söyleyen Sırrı Baba’yı 1951 yılında Yalova’da Cumhur Reisini (O yıllar Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır) ziyarete geldiği zaman gördüğünü de vurgulayarak şunları ifade ediyor:

“Nihayet iki gün evvelki gazetelerde Bektaşi âyini yapanlar hakkında çıkan haberler ve resimler, Sırrı Baba efendi ile bizi tekrar karşılaştırdı.

Hadisenin zabıta ve adliye vazifesine taallûk eden kısmına ilişmek istemeyiz; ama Baba efendinin böylece teşhirine acıdım. Ayin yapıp yapmadıklarını bilmediğimizden müridlerine hüsnü akıbet dileriz. Yalnız o zaman da bize söylendiği vechile Bektaşilik âleminin bir teşebbüsü vardır ki, onu hatırladık. Bugün ne kadar mensubu olduğu bilinmeyen bu tarikatın piri Hacı Bektaş Velinin bakiyesi izamını yani kemiklerini buradan almak ve Türkiye hududu dışında bir yere götürmek istiyorlardı. Teşebbüsün tafsilâtı hatırımda değil. Ancak hükümetin bunu reddettiğini işitmiştim.”

“Şimdi düşünüyorum: Efeste Meryem Ananın mezarı ziyaret edilmekte iken Kırşehirde de Hacı Bektaş Velinin mezarının dünya Bektaşilerine açmak bir turistik hareket olamaz mı” diye soran Burhan Felek yazısını; “Bektaşilerin fıkralarının alır kullanırız. Nefeslerini edebiyatımızın, musikimizin şaheserleri arasına sokarız… pirlerini ve pir evini -ki yüzde yüz saf kan Türktür- ne diye ziyaret ettirmeyiz?” diye bitirir.

Bu arada, Burhan Felek’in, 12 Eylül 1980 sonrası TGC’yi ziyarete gelen darbeci Kenan Evren’in elini öpmesi gazeteciler arasında çok eleştirilmişti. Eleştiren gazeteci büyüklerimiz çok haklılardı. Ben de çok yadırgamıştım Burhan Felek’in o tavrını… O nedenle bu olayı da burada not olarak kaydetmek istedim… 

(Süleyman Boyoğlu)