19 Eylül 2018 Çarşamba

DÜN YİNE OKULLU OLDUK!

        Geçtiğimiz Pazartesi günü tüm yurtta binlerce ilkokul çocuğu ders başı yaptı. Yeni bir öğretim yılı başladığında da hepimiz biliriz ki ilkokul çocukları anne babalarıyla birlikte büyük bir heyecan yaşarlar. İşte biz de dün üç arkadaş (18 Eylül Salı) aynı heyecanı yaşadık. Yalnız bizim anne-babalarımız yanımızda yoktu, ama eşlerimiz vardı. Hepsinden önemlisi de ilkokul öğretmenimiz yanımızdaydı.
        Şimdi niye böyle bir giriş yaptım; anlatayım…
Arkadaşım Sakip’le benim ilkokul öğretmenim olan Saadet Berköz Canoğlu’yla Salı günü buluştuk. Şimdi Sakip’i niye karıştırıyorsun diyeceksiniz. Zira Sakip de Saadet öğretmenimin eşi Turan Canoğlu’nun öğrencisiydi. Sakip ve ben Saadet öğretmenimizle sık sık olmasa da arada bir araya geliyoruz. Ancak bu seferki buluşmamız başkaydı.
        Başkaydı, çünkü bu kez öğretmenimizi de yanımıza alarak ilkokuldan arkadaşımız Eser Tokdemir’i İkitelli’deki evinde ziyarete gidecektik; Merter’de buluştuk… Eser’le 1968 yılından bu tarafa toplam üçüncü görüşmemiz ve buluşmamız olacaktı. İlkokuldayken bir sokak arkamızda oturan Eser’le ortaokul birinci sınıftan sonra yollarımız ayrıldı. Tekrar görüşmemiz yaklaşık 25 sene sonra o zamanlar Fatih’te oturan Saadet öğretmenimizin evinde, ikinci görüşmemiz de annemin vefatından sonra yine öğretmenimizle yaptığı ziyaretle oldu.
       Eser bu ziyarette bizi İkitelli’deki evine davet etmişti; araya yaz ayları girince herkes bir yerlere gittiğinden bu ziyaret gerçekleşememişti. İşte şimdi iadeyi ziyarette bulunacaktık. Hepimizde cep telefonu vardı, adresi de Eser’den almıştık ama yine de navigasyona başvurduk.
       Yolda bazen “Navigasyon da kimmiş!” diyerek kafamıza göre yol aldık. Ancak bu umursamamam bizim dünyanın güneşin etrafında dönmesine benzedi. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorduk. Sonra tekrar navigasyona güvenip yolumuza devam ettik. Basın Ekspres yolundan Soyak sitelerine doğru yol almaya başladık. Burada da birkaç kez dönüp durduktan sonra sora sora, navigasyonun sesli tarifine göre sitelere yaklaştığımızda Saadet öğretmenimiz artık yol göstericimiz oldu. Çünkü daha önce bir kez geldiğini söyledi. Taksi durağını görünce de bayağı bi heyecanlandı;
   - “Bak işte şuradan devam edeceğiz, hiçbir yere sapma” deyince hepimiz siteyi bulmamıza az kaldığının sevincini yaşadık.
      Bazen yanımdaki eşime;
    - Şuradan mı gitsek? Dediğimde;
    - Beni yol tarifi işine karıştırma, sonra beni suçlarsın, diyip işin içinden sıyrılması da görülmeye değerdi.
       Sakip’in ise her zamanki gibi ben ne kadar yolu karıştırırsam o kadar keyif alan bir arkadaştı. Neyse site görevlisine Eser’in adını verip kapıdan içeri girdik. Eser oturduğu binanın kapısında bizleri karşıladı. Hava günlük güneşlikti;
    - Hele bir soluklanın, içeride sıkılırsanız bahçemiz güzeldir, oradaki masa ve sıralarının üzerinde çaylarımızı yudumlarımız, dedi.
      Eser’in giriş katındaki dairesinin arka penceresinden çocuk parkı ve yeşilliği görünce eşlerimiz;
     -Biz bi dolaşıp gelelim. Bahçe güzele benziyor. Eğer dışarısı sıcaksa dışarıda oturalım, dediler ve gittiler.
      Bir müddet sonra döndüklerinde;
    - İçeride oturmaya devam. Dışarısı güneş, ama hava biraz serin dediler.
Zaten bizim de dışarıya çıkmaya niyetimiz yoktu. Eser’in yaptığı böreklerin, poğaçaların kokusu bizi adeta salona mıhladı. Karnımızda acıkmıştı. Kan kırmızısı çayın da bardaklara doluşunu görünce keyfimiz iyice yerine geldi.
Küçücük salonda öğretmenimiz Saadet hanımla bizlerin anıları birbirine karıştı. Eşlerimiz Hüsniye ve Fatoş da bu anılarımızı keyifle dinlediler.
      Eser’in okulu yarım bırakması içimi burktu. Daha önce Saadet öğretmenim Eser’in okulu neden bıraktığını birazcık anlatmıştı, çok üzülmüştüm. Çünkü Eser, ilkokulda “eeee”lemeden, “meeeee”lemeden çok güzel kitap okurdu. Türkçesi muhteşemdi. Günümüz televizyon muhabirlerine, spikerlerine taş çıkartırdı. Ama azimli arkadaşımın iyi bir modelist, iyi bir terzi, iyi bir el sanatları ustası, hepsinden de önemlisi iyi bir aşçı, iyi bir pastacı- börekçi olduğunu gözlemledik, dilimizle de tattık…
      Yüzünden tebessümü hiç eksik olmayan arkadaşım Eser’le 3-4 saatlik sohbetin sonunda ayrılma zamanımız gelmişti. Eser yine bizi binanın bahçesine kadar uğurladı. Çıkışta yıllardır unuttuğumuz komşuluk ilişkilerine şahit olduk. Komşuları Eser’in arkadaşı ve öğretmeni olduğumuzu öğrendiklerinde hepsinin de gözlerinin içleri gülerek içten; “Hoş geldiniz… Hoş geldiniz öğretmenim” demelerini sanırım hiç unutmayacağız…
İşte böyle…
     Ha unutuyordum, bu sefer Eser bizleri memleketi Saray’daki köyüne davet etti. Hem de İğneada’daki Longoz ormanlarına götürme sözü vererek…

Yazı: Süleyman Boyoğlu

Fotoğraflar: Fatoş-Sakip Bayhan

14 Eylül 2018 Cuma

UNUTULAN MESLEKLER...







Usta çırak ilişkisiyle günümüze kadar ulaşan kaşıkçılık, keçecilik, hasırcılık, sedef işlemeciliği gibi el sanatları işiyle uğraşanların son temsilcileri İstanbul-Taksim'de... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

ÇİRKİNLEŞEN İSTANBUL FOTOĞRAFLARI...









Yöneticiler, İstanbul'u tanınmaz hale getirmek için ellerinden gelen tüm çabayı sarf ediyorlar. Eğer bu kentte doğup büyüdünüz ve bir süre bu kentten ayrılıp döndünüzse "Bu benim yaşadığım şehir mi!" deyip hayretler içinde kalırsınız... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu) 

İKİ İSTANBUL KARESİ...

Arzuladığımız İstanbul (Eminönü-Mısırçarşısı önü), arzulamadığımız İstanbul (Zincirlikuyu alt geçidi) (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

11 Ağustos 2018 Cumartesi

YENİ AYAKKABILAR ÇÖPTE!..





Güngören Tozkoparan'da iki bölgede çöp konteynırlarının yanına koliler içerisinde bırakılan yeni erkek-bayan ve çocuk ayakkabıları, semt sakinlerince kapışıldı. Ancak herkesin birer tane beğenip alması da dikkat çekti. Ayakkabı seçenler ayakkabıların kimler tarafından bırakıldığını bilmediklerini, ancak yoksul insanların yaşadığı semtlerine bayram öncesi bilinçli olarak da bırakmış olabileceğini söylediler. (Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

8 Ağustos 2018 Çarşamba

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?

      Türkiye nereye gidiyor derken yanlış söylüyorum; asıl bizler nereye gidiyoruz demek daha doğru olur. Çünkü yurdumuzun doğasının ve şehirlerinin tahrip edilmesini, doların alıp başını gitmesini saymazsak, Türkiye yerinde duruyor. Dolayısıyla soruyu; “Bizler nereye gidiyoruz?” diye düzelteceğim.
      Böyle kısa bir girişten sonra şimdi asıl konuya geleceğim; bugün bir iş için Tahtakale’ye gitmem gerekiyordu. İstanbul’u uzun zamandır kavuran sıcaktan daha az etkilenmek için metroyu tercih ettim. Yenikapı’dan aktarma yaparak, Haliç istasyonuna geldim. 
      Köprüden inerken, köprünün ayaklarının altında çocukların kollarına bağladıkları 5 litrelik boş pet şişeleriyle denize girdiklerini fotoğrafladım. Ha unutuyordum, mayo bile giymemişlerdi. Bırakın mayoyu donsuz denize giriyorlardı; bizim yörenin söylemi ile “dal taşak” ve de şakalaşarak…
      Bu çocuklara  “Yurdum çocukları” diyecektim ama değillerdi. Suriye’den savaştan kaçıp ülkemize sığınan yoksul ailelerin çocuklarıydı. Haliç’in pis suyuna aldırmadan denizin keyfini çıkarıyorlardı; hem de teknelerin üzerinden atlayarak…
      Çocukları kendi hallerine bırakıp Tahtakale yolunu tuttum. Tutmaz olaydım! Eski İstanbul Ticaret Odası binasına varmadan, kaldırım kenarında kafasında kanlar akan bir adam ve yardım etmeye çalışan insan kalabalığı ile karşılaştım.
      Yakından fotoğraf çekmeye açıkçası çekindim; zira olayın ne olduğunu bilmiyordum. Bir baygınlık sonucu düşmemi, otomobil çarpması mı gibi düşünceler içerisindeyken, kafasındaki kanı durdurmaya çalışan iyi insanları gördüm. Hatta genç bir adam, yaralının başında bekleyenlerden birine:
   - Sen ne hakla böyle vurursun? Sen kimsin? Bir suçu varsa polisi ararsın, diye çıkışıyordu ki yaralı adam oturduğu yerden arka üstü asfalta düştü…
Bir darbede kafasının arkasından asfalttan yiyen 50 yaşlarındaki adam bayıldı.
Sonuç olarak varsa bir suçu devletin cezasını vermesi gerekirken, bir öfkeli vatandaş kendi kafasına göre cezasını veriyordu.
     Yaralının etrafında toplanan insanlar; “Ambulans çağırdınız mı? Polisi aradınız mı?” diye bağrışırken, ben de yolun karşısına geçip birkaç kare fotoğraf çektim. 
     Niye yakından fotoğraf çekmedim; çekindim... Niye çekindiğimi de başımdan geçen bir olayı anlatarak bitirmek istiyorum.
     Nisan ayında Gaziosmanpaşa’da özel bir hastanede yoğun bakımda yatan annemi ziyarete gittiğimde, ziyaret saatine daha vardı. Dışarı çıkıp bir hava alayım dedim. Hastanenin acil giriş kapısının karşısında bir simitçi arabasının camında “Bana adres sorabilirsiniz” yazıyordu. Dikkatimi çekti bu yazı cep telefonu ile bir kare fotoğraf çektim. Vay sen misin fotoğraf çeken…
İçeriden gözlüklü iri yarı birisi çıkmaz mı? Önce;
   - Niye çekiyorsun! diye çıkıştı.
   - Gazeteciyim, dikkatimi çekti yazı o yüzden çektim, dedim.
    Hakaret ve küfürlerine devam ediyordu;
   - Seninle uğraşacak halim yok, deyip hastanenin ana kapısına doğru yürürken iki genç polis memuruyla karşılaştım. Durumu anlattım;
  - Gelin bizimle, dediler.
    Birlikte taksi durağının önünde durmaya devam eden kabadayının yanına vardık. Taksi durağının yanındaki otoparktan da birileri çıka geldi. Polisler:
  - Bu arkadaşa küfür ve hakaret etmişsin, doğru mu?
   -Evet… Doğru…
   -Kimliğini verir misin?
   -Ne yapacaksınız kimliğimi?
   -Kimliğini ver diyoruz, bak arkadaş gazeteci kimliğini verdi, sen de kimliğini ver.
   -Ben emekli polisim.
    Polisler;
   -Ne olursan ol kimliğini ver,  deyince zoraki kimliğini çıkardı.
    Polisler bana dönüp:
   -Şikâyetçi misin? dediler.
  - Özür dilesin, şikâyetçi olmayacağım, dedim.
    Polisler:
   -Haydi birbirinizden özür dileyin, dediler
    Kabadayı adam hiç geri adım atmadı:
   -Ben özür dilemem!
    Polisler bu kez bana dönüp:
   -Biz başka bir görev için buradan geçiyorduk. Siz gidin karakola şikâyetinizi yapın, dediler.
    Şikâyetçi olan benden polislerin özür dilememi istemeleri zaten baştan kaybettiğimin göstergesiydi:
   -Yok, şikâyetçi falan değilim. Bu adam sizin yanınızda yaptığı küfrü ve hakareti kabul ediyorsa yapacak bir şey yok, deyip kös kös yoğun bakımda yatan annemin ziyaretine gittim.
    İşte hal böyle böyle… Maalesef ülkemde herkes kendisini hâkim-savcı-polis yerine koymuş. Bir gün bakıyorsunuz kadına dayak, bir gün bakıyorsunuz çocuğa tecavüz, bir gün bakıyorsunuz hayvanlara akla hayale gelmeyecek eziyetler…
    O yüzden Türkiye bir yere gitmiyor; bizler bir yerlere gidiyoruz. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

7 Ağustos 2018 Salı

BİR ŞİİR...


                                           Bugün çay bahçesine gittim.
                                    İki çay söyledim.
                                    Garson şaşırdı;
                                    Ama bir kişisiniz, dedi
                                    Ters ters baktım.
                                    Diğeri yüreğimdeki için, dedim
                                    Sağ olsun,
                                    Bir demet papatya 
                                    Getirdi koydu masaya.
                                    Bu ne dedim
                                    Şaşırdım.
                                    Yüreğinizdeki gönderdi, dedi
                                    Güleyim mi kızayım mı bilemedim...
                                         (Hüseyin Boyoğlu)

6 Temmuz 2018 Cuma

ZEYTİNLİ'DE BİR İDEALİST RESSAM...

              
      Zeytinli, Kazdağları’nın eteklerinde zeytin ağaçları arasında Edremit’in şirin bir mahallesidir. Hasan Boğuldu Şelalesi’ne giden yolun da üzerindedir. Bu yazımda sizlere Zeytinli’nin doğal güzelliği ile son yıllarda uluslarası bir boyut kazanan “Zeytinli Rock Festivali”nden bahsetmeyeceğim.Yöreye 1999 yılında gelip yerleşen ve kendisini sanata adayan ressam Ülkü Acar’la yaptığım söyleşiyi aktaracağım.
      Ülkü Acar, sahip olduğu bin metre karelik bir alanın bir bölümünü ev, büyük bir bölümünü de “Sanat Bahçesi-Galerisi” olarak kullanıyor.
      Ülkü Bey, Zeytinli’ye ne zaman geldiniz?
    - 1999 yılında geldim. 15 yıldır da bu gördüğünüz yerdeyim. Burası kendi mülküm. Yöreyi seviyorum, insanları seviyorum, her gün onlarla iç içeyim, artık Zeytinlili olduk.
      Sizi buraya getiren sebep neydi?
    - Kültürel ve sanatsal faaliyetlerin belli merkezlerde toplanmasına hep karşıydım. Hani hep diyoruz ya; kültürü, sanatı biz insanlara götürmüyoruz. “Sanat için sanatı” bir tarafa koyuyorum, ama “Toplum için sanattan yana” isek toplum içinde olmalıyız. Ben toplum için sanattan yanayım. Bu ana fikirden yola çıktım.

      Üç yıldır bahçemi bir takım sanatsal ve kültürel faaliyetlere açtım. Şu anda bir sergi var. Yağlı boya sergisi; karma sergi. Daha sonra bu kişisel sergilere dönüşüyor. Yılda beş sergi yapıyoruz. Haziran’ın ortalarında başlıyor. Her 15 günde bir açılış oluyor. Bu böyle böyle devam ediyor.
      İlgi nasıl?
    - Doğal bir ortamda sanatı insanlarla buluşturmak insanlara daha sıcak geliyor ve rahat gezebiliyorlar. Bir galerideki rahatsızlık burada yok. Buraya gelen insanlar ağaçların ve çiçeklerin arasında bir takım resimleri, objeleri görüyorlar. Büyük keyif alıyorlar. Bayağı da ilgi görüyor.
      Burayla ilgili başka ne gibi projeleriniz var?
    - İleriye dönük projelerim var. İç bölümde bir sanat galerisi, yani biraz daha sanatın ağır bastığı, objelerin olduğu bir mekân yaratmak istiyorum. Şimdi kışlık ve yazlık bölümlerin her ikisini de kullanıyoruz. Buradan ticari amaç birinci derecede yok. Buradan çok para kazanayım diye bir hedefim de yok. Daha doğrusu böyle bir becerim de yok. Tüm gayretim burası kendisini döndürsün. İnsanlar buraya geldiğinde karşılığında her hangi bir ücret ödemiyorlar. O yüzden her açılış burada büyük bir keyiftir. Burası gece 10’na kadar açıktır. Ben mutluyum, gelenler de mutlu…Ama tüm bunlar yeterli mi tabii ki hayır… Ben kendim yetersiz buluyorum. Her gün her an güzel tesadüflerle bir şeyler kazanıyor ve yakalıyorsunuz.
     Yöre insanları ile ilgili neler söyleyeceksiniz?
   - Burada çok güzel kültürler var. Yörük, Türkmen, Pomak kültürü var. Ama vitrinde onları göremiyoruz. Onlara burada günler tahsis etmek istiyorum. Edremit Belediyesi ile bu konuda fikir alışverişindeyiz.
     Resim atölyeniz bir tane mi?
   - Benim iki tane resim atölyem var. Bir tanesi burada, bir tanesi de Burhaniye’de. Burada gördüğünüz yağlı boya resimler benim atölyeme gelen öğrencilerimin resimleri. Sadece resim dersi veriyorum, bir de rölyef çalışması yapıyorum. Benim öğrencilerimin çoğu kadın. Ahşap sert bir malzemedir. Kadının ellerine pek gelmiyor, güç istiyor. Gömeç’ten, Güre’den, Edremit’ten öğrencilerim var. Çoğunluk emekli olmuş kadınlar. Burhaniye’deki atölyem 18 yıllık. Buraya da 15 yıldır gelen öğrencilerim var. Yöreye ilk geldiğimde böyle bir şey söz konusu değildi.
     Zeytinli’ye ilk geldiğinizde belediye miydi?
   - Evet. 1999 yılının Mayıs ayında geldiğimde burası belediye idi. O zaman belediye Başkanı Şadan Aytaç’tı. Buraya idealist olarak geldim. Buraya gelmemin ana nedeni oydu.  O zaman belediye başkanlarının çoğu beni tanıyordu, “bize gel” dediler. Ben burayı tercih ettim.  O sıralar Zeytinli Kültür Şenliği’nin ikincisinin hazırlıkları yapılıyordu; festival komitesine katıldım. O zamanlar Zeytinli sosyal değildi, şimdi daha sosyal oldu. O kadar yaygın kahvaltı yerleri, ören yerleri turları yoktu. Sonra gelişti. Hatta son beş yıldır çok hızlı gidiyor.  Sonra “Zeytinli Rock Festivali” düzenlendi o festival komitesinde de yer aldım. Her yıl Rock Festivali’ne binlerce insan geliyor. Çok profesyonel bir festival oldu. O zaman sponsor bulamıyorduk, şimdi bir sürü sponsor var. Güzel bir şey tabi… Bir öğretmen emeklisi olan Şadan Bey’in buranın tanıtımına çok büyük katkısı oldu.
      Ülkü Acar'ın bahçesindeki birbirinden harika sanat eserlerinin yanı sıra, aynı zamanda ev olarak kullandığı mekanında da güzel eserlerini ve topladığı antikalarını hem hayranlıkla inceledim, hem de fotoğrafladım.
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

BURHANİYE'DE GÜN BATIMI...

                                            (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

KURALLARA UYMA!

                                              (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

12 Mayıs 2018 Cumartesi

BUGÜN ANNELER GÜNÜ...


Bugün “Anneler Günü”
Hatırladınız mı?
Benim annem öldü
Duydunuz mu?
İki kolum birden kırıldı
Fark ettiniz mi?

         1965 yılından beri kutladığım annemin “Anneler Günü”nü ne yazık ki bu yıl kutlayamayacağım; zira annemi (İPEK) 28 Nisan Cumartesi günü sabaha karşı kaybettim…                                        
         Bir dağ köyünde 1955 yılında dünyaya gözlerimi açtım. Benim dünyaya merhaba dediğim yıl ülkemizde de “Anneler Günü” kutlanmaya başlamış. 1965 yılına kadar böyle anlamlı bir günden haberim yoktu. Saadet Berköz ilkokul dördüncü sınıfta sınıf öğretmenim olunca böyle bir günden haberdar oldum.  
         Şimdi 2006 yılında İrfan Bülbül’ün derlediği ve Anahtar Yayıncılık’tan çıkan “Ya Sen Olmasaydın? Annem’e…” adlı kitap için kaleme aldığım yazımı sizlerle paylaşmak istiyorum:
                                 
                                                                                                     
                            ANNELER GÜNÜ İLE AYNI YAŞTAYIM

         “Anneler Günü ülkemizde 1955 yılı Mayıs ayında kutlandığında ben annemin karnındaydım. Okuma-yazma bilmeyen annemin anlattığına ve nüfus kaydındaki doğum tarihine göre 20 Mayıs 1955’te Anadolu’nun bir köyünde dünyaya gözlerini açmışım. Ben doğduktan sonra babam askere gitmiş. Annem hep ‘Baban askere gittiğinde sen 40 günlüktün. Güldane ablamın oğlu Cemal senden 3-4 ay küçük. Sen otlar biçilirken doğdun, Cemal ekin biçiminde’ der. Teyzem bu 3-4 aylık süreyi 8-9 aya çıkarır, bu yüzden teyzemle annemin yaş yüzünden tatlı ağız kavgasına çocukluğumdan bu yana hep şahit olurum. Keyifle izlediğimiz bu ağız kavgasını bazen de bizler körüklerdik.
       Artık ikisi de yaşlandı. Bu tartışmalar bazen öyle alevlenir ki ikisi de tansiyon hastası; bir bakıyorsun bu tartışmaların sonunda ikisi birden ya hastanede ya da eczanede gözlerini açıyor. Bu tartışma hastanede bitse iyi, bazen günlerce birbirlerine küstükleri olur ve barışmaları da kolay olmazdı!
       Annem, Kurtuluş Savaşı’na katılmış Yemen’de 10 yıl askerlik yapmış ve esir düşmüş Adil Geniş’in kızı. O da doğum tarihini bilmiyor. Yalnız Anadolu’da erkek çocuklar askere geç gitsin diye nüfusa kayıtları hemen yapılmazmış (Sanırım bu durum bazı illerde hâlâ devam ediyor). Annemler üçü kız, beş kardeştiler. Akkız teyzemi geçen şubat ayında kaybettik. Akkız teyzem de yaşını bilmiyordu, ama 90’nın üzerindeydi. Bu beş kardeşten en küçükleri olan annem nüfus kâğıdına göre ikinci büyük kardeşti. Yani büyük dayım ‘askere geç gitsin ev işlerine yardımcı olsun’ diye nüfusa hiç kaydedilmez, ta ki annem dünyaya gelene kadar. Annem 1930’larda dünyaya gelince dayımın yerine annemi, annemin yerine de dayımı nüfusa kaydettirirler. Bunun üzerine annem teyzemden sonra ikinci büyük kardeş olur ve bugün annemin yaşı 75 olması gerekirken 80’dir.
       Şimdi bunları niye anlattım, ben iki yıl köy okulunda okudum. İlk yıl, yeni inşa edilen okulda Şükrü Kement adlı öğretmenimiz okuttu. İkinci sınıfta Şükrü Kement’in tayini başka bir ile çıktı, yerine Turan İhtiyar adlı öğretmenimiz geldi. Bir yıl da Turan İhtiyar’da okudum. 1930’lardan beri bir ayağı Erzincan’da, bir ayağı İstanbul’da olan ailemiz 1964 yılında İstanbul’da buluştu. İlkokul üçüncü sınıfa Esenler Ayvalıdere İlkokulu’nda bir barakada başladım. Öğretmenimiz rahmetli Mithat Küçükömeroğlu idi. Birinci ve ikinci sınıfta öğretmenlerim Kement ve İhtiyar’dan ‘Anneler Günü’ ile ilgili hiçbir konuşma duymadım. Üçüncü sınıftayken de ‘Anneler Günü’ ile ilgili hiçbir şey hatırlamıyor ve böyle bir günün olduğunun farkında bile değildim. Zaten o yılım çevreye ve okula intibakla geçti. Ta ki dördüncü sınıfta yeni öğretmenimiz Saadet Berköz ile tanışıncaya kadar. Saadet Berköz, Niğde Kız İlköğretmen Okulu’nu yeni bitirmişti. 17 yaşındaydı, öğretmen olarak atanabilmesi için yaşını bir yaş büyütmek zorunda kalmıştı. Yaşlı babasıyla Esenler’e gelmişti. Sıcak, sevecen ve hareketli bir öğretmendi Saadet Berköz, bütün sınıfla hemen kaynaştı. Bildiklerini, öğrendiklerini bizimle paylaşmaktan büyük bir keyif alıyordu. Piyesleri, oyunları ve ilk ‘Anneler Günü’ olayını Saadet öğretmenden duydum. Çok heyecanlandım, anneme de ilk hediyemi o yıl aldım. Ne olduğunu şu an hatırlamıyorum, zaten önemli de değil. Bu hediyeler klasikti ya bir çorap ya da bir mendil ya bir ayna olurdu. Biz o zaman beş kardeştik, sonra yedi kardeşe çıktık. Sanırım annem ilk ‘Anneler Günü’nü hediyesini benden aldı, çok mutlu oldu. Aslında o da ‘Anneler günü’nün ne olduğunu bilmiyordu, ama kendisine bir hediyenin verilmesi onu duygulandırmıştı.
         Bilseydim bir hediyenin insanı bu kadar mutlu ettiğini, bize bakmakta zorlanan anneme sadece ‘Anneler Günü’ değil, her gün, adı sonradan değiştirilen Bahasor’un* (Sarıkoç köyü) el değmemiş kır çiçeklerin olan sümbülden, çiğdemden, nevruzdan taçlar yapardım.
         Sonra bu ‘Anneler Günü’ hediyesi alma olayı uzun yıllar sürdü. Bazı yıllar atladığım da oldu. Evlendikten sonra (1985) bunu eşim Hüsniye sürdürdü. Zaman zaman anneleri bir günle hatırlamanın yanlış olduğunu düşünsem de onları mutlu ettiği için daha yoğun bir şekilde kutlanması gerçeğine inanıyorum. 13 Nisan 2006 Perşembe)”

*Erzincan-Refahiye’ye bağlı bir köy                        
               
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)




10 Mart 2018 Cumartesi

HER ÖLÜM ERKEN ÖLÜMDÜR...

     
     Hani usta şairimiz Cemal Süreya; “Her ölüm erken ölümdür” der ya, işte bugün böyle bir erken ölümle bir araya geldik.
     Kimlerle mi; ortaokul arkadaşlarımla.. Hem de ölmeyecekmiş gibi davrandığımız, konuştuğumuz, şakalaştığımız arkadaşlarımla…
Nerede mi?
     Namık Kemal Mahallesi’ndeki caminin önünde… Namık Kemal, Esenler’in en eski mahallelerinden biridir ve yakın ilçelerden Güngören ve Bayrampaşa’dan sonra ortaokula sahip olan İstanbul’un sur dışı semtlerindendir.Ortaokulu faaliyete geçiren, şimdi hayatta olmayan Ayvalıdere İlkokulu (şimdiki adı Atatürk İlkokulu) Müdürü Galip Diril’di. Esenler Ortaokulu önceleri Ayvalıdere İlkokulu ile birlikte eğitim ve öğretim verdi. Sonra Esenler Dörtyol’a taşındı.   
     Cenazesine katıldığımız Vahdettin Şenyuva arkadaşımız da 1968-69 eğitim ve öğretim yılında bizlerle beraberdi. Benimle de aynı sınıftaydı. Şenyuva’nın dedeleri Balkan göçmeniydi ve mahallemize gelip yerleşen ilk ailelerdendi.   
     Cenaze törenine ortaokuldan kız arkadaşlarımız da gelmişti. Bir grup arkadaş, cenaze töreninin ardından yine ortaokul arkadaşlarımızın çalıştırdığı spor tesisine yürüdük.Burada çaylar eşliğinde sürdürdüğümüz sohbetimizde, konu kaybettiğimiz arkadaşlarımızdan açıldı. Hepsini teker teker yad ettik. Kimleri kaybetmemişiz ki; Tito’yu (İbrahim Çiğdem), Colombo Dursun’u (Dursun Yorulmaz), Numan Karapınar’ı, Adnan Bölükbaşı’nı, Adnan Dönmez’i, Mehmet Ali Serindereli’yi, İsmet Pektaş’ı, Tavukçu Zafer’i (Zafer Adalı), Salih Dağdeviren'i, Bayram Soydaş'ı, Hidayet Karan'ı, Mustafa Açar'ı, Ergün Türkmen'i, Ahmet Dora'yı, Hüseyin Kaymaz'ı, Çetin Çilesiz'i… 
     Bir arkadaşım ortaokul birinci sınıfta birlikte çektirdiğimiz bir fotoğrafımızdan bahsetti ve onu kaybettiğini, varsa kendisine iletmemi istedi. Eve geldim, ortaokulda “İş Bilgisi” öğretmenlerimizin bizlere yaptırdığı ve o zamanki fotoğraflarımı yapıştırdığım albümü elime aldım. Daha ilk sayfasında vesikalık fotoğraflardan birine gözüm takıldı kaldı. O fotoğraf ortaokul birinci sınıfta (1-D şubesi) birlikte okuduğumuz Mahmut’un fotoğrafı idi… Arkasına heyecanla baktım bir şey yazmış mı diye, ama yazmamıştı. Hani “Mahmut Coşkun'dan arkadaşım Süleyman’a bir hatıra” diye…  Sonra sınıf öğretmenimiz Kenan Girgin’le çektirdiğimiz toplu fotoğrafa baktım, bir arkadaşın eli omzunda sanki bana bakıyordu; “Niye beni aramadım, sormadın” dercesine… Kendimi tutamadım; gözlerim doldu, ağlamaya başladım. İşte şimdi bu satırları hem ağlıyor, hem de yazıyorum…
 
    Mahmut çok sessiz sakin, efendi bir arkadaşımızdı. Sivaslı’ydı. Hem de Kangallı’ydı. Her şeyini benimle paylaşırdı. Okul tatile girdikten sonra zaman zaman ziyaretime gelirdi. Daha doğrusu evi bizim mahallenin yukarısındaki bir mahalledeydi. İş çıkışı yürüyerek bizim yokuştan evine giderdi.
Bir gün anne-babası kapımı çaldı; “Mahmut kayıp. Seninle samimiydi, sen nereye gittiğini biliyor musun?” 
    Bir an donup kaldım, ne söyleyeceğimi bilemedim. Sonra kendimi toparladım; “Hayır… Mahmut’a ne oldu ki?” diyebildim.“Okul tatil olduktan sonra Topkapı-Maltepe’de bir işte çalışıyordu. Birkaç gündür kendisinden haber alamıyoruz. Seni seviyordu, belki bir sıkıntısı vardıysa sana söylemiştir” dediklerinde daha da kahroldum.  Oysa ben anne babasını ilk defa görüyordum. Demek ki bir umutla bana gelmişlerdi, ama ben onlara bekledikleri sevinci yaşatamadım. O yıllar, mahalleden uzaklaşmamak için; “Çocukları kaçırıp iğneli fıçılarda çalkalıyor, sonra da kanlarını içiyorlarmış!” diye korkuturlardı. Aklıma bu söylence takıldı, sonra da “organ mafyası” kaçırmış olabilir diye çok kafa yordum…
    Anadolu Ajansı’nda muhabirken, “Kayıplar Otobüsü”, hani üzerinde kaybolan insanların fotoğraflarının bulunduğu otobüs İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önüne gelmişti. Basın mensupları da davet edilmişti. Belediye binasının alt katında da kayıp insanların fotoğraflarının yer aldığı bir sergi açılmıştı. Mahmut’un fotoğrafına o sergide de rastladım, ama onunla ilgili bir haber yapmadım. Bu içimde hep ukde kaldı. Cumhuriyet gazetesindeyken bir şeyler yazmak istedim, orada da olmadı.
   Bugüne kısmetmiş; bu saatten sonra hiçbir faydasının olamayacağını biliyorum. Ama yine de bir umut… Hani umut “Kaf Dağı’nın ardında da olsa aramak gerek” diye bir deyim vardır.
   Ben de bir gün Mahmut Coşkun’un Kaf Dağı değil de “Ortaokul Grubu”ndan bir arkadaşı ya da beni arayarak; “Ben geldim, şu an Esenler’deki baba evindeyim. Atla gel” demesini hâlâ umut ediyorum…

ÜSTÜ KALSIN

Ölüyorum Tanrım
Bu da oldu işte

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum Tanrım

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…

Üstü kalsın…

(Cemal Süreya)
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

9 Mart 2018 Cuma

BİZİM İNSANLARIMIZ...

                                               (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

4 Mart 2018 Pazar

TAKSİM MEYDANI...



     
                                 

                                                Yorumu sizlere bırakıyorum...
                                            (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)