25 Şubat 2021 Perşembe

BİZİM KADINLARIMIZ...




Ümmü nine söylediğine göre tam 90 yaşında... 90 yaşında ama her işini kendisi görüyor. Bakkal-pazar işini kimselere bırakmıyor. Bir motosikletlinin eşine çarparak yatalak kalmasına neden olmasından sonra eşini kaldırıp-indirmekten belinden ve bacağından sorunlar yaşamış... Ancak eşi yaşama fazla tutunamamış. Ümmü nine, eşine yaptığı hizmetlerinden dolayı hakkını helal ediyor ve "Keşke yaşatabilse idim ama olmadı, Allah yanına aldı" diyor. Ümmü nine nereli mi? Nereli olduğunun ne önemi var. İşte o da Anadolu'nun çilekeş "Bizim Kadınlarımız"dan...
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu) 

 

13 Şubat 2021 Cumartesi

"AJANS'TAN HATIRALAR"...

                          

                                 ALİ İHSAN BARLAS

             Ali İhsan Barlas, 57 yıl basına hizmet etmiş bir gazeteci. 1910 yılında “gazeteciliğin mektebi” olan Tanin gazetesinde işe başlamış. Dış politika üzerine çalışmış; yine bu konularda İzmir gazetelerine de yazılar göndermiş bir gazeteci; “Başmuharrir”…

            Daha sonra 24 Haziran 1923 yılında Anadolu Ajansı’na (AA) girerek, kesintisiz Kasım 1951 yılına kadar AA’da çalışmış; “siyasi yazarlık” yapmış. Emekli olduktan sonra da Dünya gazetesinde her gün siyasi icmal yazıları yazmış. Politik davalar, tartışmalar onun yazılarında öğrenilmiş. Ali İhsan Barlas 1967 yılında vefat ediyor.

           Benim de 12 yıl muhabirlik yaptığım Anadolu Ajansı’yla ilgili anılarını “Ajans’tan Hatıralar” başlığıyla kaleme alan Ali İhsan Barlas’ın hatıralarını, tarihçi-yazar Orhan Koloğlu ağabeyimizin bir kısmını bana emanet ettiği arşivinin arasında buldum. Koloğlu’nun bu yazı sayfalarını “Tarih ve Toplum” dergisinden koparıp saklamış. Zira Koloğlu, ilk sayfasının üstüne kurşun kalemle “TT Mart 1987 No: 39” notunu düşmüş.  

         Barlas, hatıralarının girişinde; “Bu satırlar Anadolu Ajansı’nın bir tarihçesi değildir. O müesseseye 24 Haziran 1923 yılında girerek, inkıtasız ve fasılasız Kasım 1951 yılına kadar çalışmış bir emektarın ‘Hatırında kalan bilgi ve görgü’lerinin bir kısmıdır. Ben bunları derledim, topladım ve ajansa verdim. Üst tarafı müessesenin bileceği iş” diyor.

        Barlas, Anadolu Ajansı’nın Atatürk tarafından kurulduğunu hatırlatıyor, şöyle devam ediyor:

       “Bütün bir Cihan ile savaşan bir devlet kurulunca ona bir de ‘ağız’ lâzımdı. Atatürk, Ajansı devletin dili ve ağzı olarak kurdu.

        Bu satırlar daha ziyade İstanbul’a ait olacaktır. Merkez işlerinden bahsetmeyecek değilim, fakat onların tafsilini hayatta olan diğer arkadaşlara bırakıyorum.

       Anadolu Ajansı’nın İstanbul’da varlığını üç devre ayırmak gerekir: 1- İstanbul Vahidettin ve mütefikler elinde iken, 2- Milli Kuvvetler İstanbul’a girdikten sonra, 3- Ajans ‘anonim şirketi’ olduktan itibaren…”

        Barlas, ilk devrede ajans İstanbul’da iki “davaya inanmış” adamın hizmetiyle yaşadığını vurgulayarak, şöyle diyor:

        “Bunlardan biri eski ‘Çiftçi’ kütüphanesi sahibi merhum Akif Bey, ikincisi de evvelki yıl ajansın İstanbul Şubesi muhasebe müdürlüğünden emekliye ayrılan Hayri Budak Bey’dir. Çiftçi Kütüphanesi şimdiki İstanbul Vilayeti camiinin tam karşısında bir yerdi. Sahibi Akif Bey, Türk milli davasına inanmış bir genç idi. Müessesesini o davaya vakfetmişti.

        Bâb-ı Âli polisinin, İtilaf devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya) zabıtlarının onun kütüphanesini ziyaret etmedikleri zaman olmazdı diyebiliriz. O, baskılara güler, yılmaz, usanmaz, faaliyetine devam ederdi. Faaliyet şu idi: Anadolu hesabına bazı ‘istihbarat’ ve Marmara’nın Anadolu kıyılarından gönderilen Anadolu Ajansı haber ve bültenlerini muhafaza ve tevzi..

        Bu işi Hayri Budak yapardı. Karda, kışta o zamanki Sirkeci rıhtımı üzerinde Anadolu’dan gelecek taka, sandal, balıkçı kayığı veya vapur bekler, geldiğini anlayınca o vasıtaya gider, bültenleri alır ve doğruca Çiftçi Kütüphanesi’ne götürürdü. Bu basit görünen iş, hakikatte büyük bir ‘vatan hizmeti’ idi. Böyle küçük bir vapurdan çıkarken bir gün kendini gözetleyen Senegalli bir Fransız neferi merdivenin korkuluğunu tutan koluna korkunç baltasını indirmiş, balta boşa gitmiş, Hayri de denize yuvarlanmış, bir zorluk ile kurtarılmıştı.”

       Barlas, Hayri Budak’ın bu korkunç hadise sonrasında “bülten”leri koltuğunun altında muhafaza ederek, “mukaddes emaneti” Çiftçi Kütüphanesi’ne getirip teslim ettiğini de vurgulayarak, şöyle devam eder:

      “Merhum Akif Bey ve ömrü uzun olsun, Hayri Budak, Yıldız’da hain padişah Vahidettin, Bâb-ı Âli’de Damat Ferit veya halefleri olduğu, Kürt Mustafa divanı harbi asmak için Türk vatanseveri aradığı devirde ‘Anadolu Ajansı’nı İstanbul’da canlı olarak devam ettirdiler, milleti aydınlattılar, ona Anadolu’nun sesini duyurdular.”

        Milli ordunun General Refet Bele (Paşa) kumandasında İstanbul’a girdikten sonra durumun değiştiğine işaret eden İhsan Barlas, “İstanbul’a bir ajans müdürlüğü kuruldu ve müdürlüğe İzmit’te ajans müdürü olan Cevdet Bey getirildi. Cevdet Bey bilâhare Dışışleri Bakanlığı umum müdürlüklerinde ve birçok Büyükelçiliklerde bulunmuş olan Bay Cevdet Dülge’dir. Bu müdürlük eski Bâb-ı Âli’nin Hariciye nezareti dairesinin ‘müsteşarlık’a ait olan oda ve salonlarında yerleşmişti. Cevdet Bey müsteşar odasında oturuyordu” diye anlatıyor.

           İSTANBUL’DA 2 MÜDÜR!

         Barlas, o zamanlar İzmit havalisinde ajansın müdürü olan Sırrı Bey adındaki bir zatın daha olduğunu vurgulayarak, şunları söylüyor:

        “O da İstanbul müdürlüğünde hak iddia etti. Bunun üzerine İstanbul’da iki müdürlük kuruldu: Ajans müdürlüğü (Cevdet Bey), İdari kısım müdürlüğü (Sırrı Bey). Hangi müdür hangi işten mesuldü? Bu pek belli değildi. Zaten Sırrı Bey bir infial eseri olarak pek makamına da gelmezdi. İşleri Cevdet Bey döndürüyordu.

        Ajansın bu devirdeki faaliyeti Anadolu’dan gelen haberleri yaymak ve Türkiye-Havas-Reuters (T.H.R) ajansından aldığı Avrupa haberlerini Anadolu’ya vermeğe inhisar ediyordu.

        Ben bu devirde 24 Haziran 1923 tarihinde ‘İdari Müdürlük Kâtibi’ yani Sırrı Bey’in kâtibi olarak ajansa girdim. Osmanlı Âyan Meclisi’nde Zabıt ve Mülkiye Encümeni kâtibi idim. Mülkiye encümeni Hariciye nezareti işlerine de bakardı. O encümende 8 yıl çalıştım. Refet Paşa İstanbul’a girince Âyan Meclisi lağvoldu. Ben de açıkta kaldım.”

       Gazetelerde “Ankara’da Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi’ne bağlı bir ajans müdürlüğü” bulunduğunu, müdürün de Ethem Hidayet Bey adında bir zatın olduğunu okur İhsan Barlas:

      “Ethem Hidayet Bey benim Âyan Meclisi’nde arkadaşımdı. Kendisine bir mektup yazarak iş istedim. Bir hafta içinde aldığım cevapta ‘İstanbul Şubesi İdare Müdürü Sırrı Bey’i görmem” bildiriliyordu. Gittim, gördüm ve yukarıda yazdığım gibi 24 Haziran 1923’te Anadolu Ajansı’nda işe başladım. 

       Ertesi gün öğrendim ki, mülga Âyan Meclisi Encümen Kalemi müdürü Necip Bey (Eddâi Hafiz Necip Efendi müstear adıyla muhtelif gazetelerde yayınladığı mizahi yazılarıyla meşhur olan zattır) başkâtip olarak, Hayri Budak Bey de idari müdürlük sevk ve posta memuru olarak ajansa alınmışlar. Bu benim için ajansa hemen ve hatta derhal ‘ısınmak’ sebebi oldu. Ajansı o kadar benimsemiştim ki orada geçirdiğim uzun otuza yakın yıl ömrümün en tatlı ve unutulmaz devri olarak kalacaktır. Bakın bugün bile oradayım.”

       “İstanbul’da iki müdür” hikâyesi uzun sürmez. Çünkü iki müdür de durumdan memnun değildir. Barlas, olayı anlatmayı şöyle sürdürür:

       “İkisi de merkeze durumlarından mütemadiyen şikâyet ediyorlar, bir işi iki kişinin yapmasındaki garabetle ısrar edip duruyorlardı. Uzun bir zaman bu şikâyetlere cevap vermeyen merkez birden bire cezri bir hareket yaptı. Cevdet Bey vazifesinden alındı. Ajans şubesi müdürü Ethem Hidayet Bey İstanbul müdürlüğüne tam yetki ile tayin olundu. Ethem Hidayet Bey İstanbul’a gelince, alelacele kurulmuş ve bu çok aksak tarafları bulunan İstanbul bürosuna ‘çeki düzen’ verdi. İlk işi ‘İdari müdürlük’ işini tasfiye oldu. Sırrı Bey’e münasip bir iş bulundu ve idari müdürlük lağvedilerek idare ve muhasebe işleri Başkâtip Necip Bey’e devrolundu, idari müdürlüğe bağlı memurlar da İstanbul müdürlüğü kadrosuna naklolundu.

        Yukarıda kaydettiğim gibi ben ‘İdari müdürlük kâtibi’ idim. İstanbul müdürlüğü kadrosuna da aynı unvanla naklolunmuştum. Ethem Hidayet Bey’e ne iş göreceğimi sordum. ‘Bekle az sonra görürsün’ dedi.

         İstanbul müdürlüğünde bir ‘Ajans muharrirliği’ vardı. Bu işi Muzaffer Uras adında Selanikli bir genç idare ediyordu. Bu genç, Ajans’ın Tercüme kalemi müdürü Abdi Tevfik Bey’in oğlu idi. Zeki ve çalışkan bir gençti, ama yaptığı iş onu tatmin etmiyordu. Gözü serbest hayatta, serbest kazançta idi..

         Bir gün bana bu temayülünü açtı. Ethem Hidayet Bey’den imalı bir tarzda şikâyet ettikten sonra ‘Ben ayrılınca burasını siz isteyiniz, Müdür sizi seviyor, reddedeceğini sanmam’ dedi.”

            AJANS MUHARRİRLİĞİ

         İhsan Barlas, Muzaffer Uras’ın bu sözlerinden bir nevi sitem hisseder:

         “Böyle bir arzum yok düşünmedim hiç. Hem siz muvaffak olmuş bir memursunuz. Sizi kimse bırakmaz’ dedim. Güldü ve ‘Ben ayrılmak üzereyim, dediğimi yapınız’ tavsiyesini tekrarladı.

          Bir iki gün sonra idi, ajansa geldiğim zaman odacılar erken gelen müdürün beni aradığını, hemen kendisini görmemi söylediler. Odasına gittiğim zaman Ethem Hidayet Bey, ‘Muzaffer Bey istifa etti. Hemen o odaya gidip işe başlayınız. Şimdi gelecek işi size devredecek’ dedi.

          Filhakika biraz sonra Muzaffer Ural geldi, işini sevgi ve nezaketle bana devretti. Ben de beni Ajans Başmuharrirliği’ne götüren ajans muhabirliği işine o gün başladım.

         İlk odam Tahrirat-ı Hariciye Kâtibi Nuri Bey merhumun odasıydı. Bu zat, üstadımız Reşat Nuri Darago’nun babasıdır. Odasında bulduğum ve ajansta kaldığım müddetçe kullandığım bir etejer ve bir yazıhane hâlâ ajansın İstanbul müdürlüğü eşyası arasında bulunmaktadır.”

(Yazı: Süleyman Boyoğlu)

          


26 Ocak 2021 Salı

YARIM ASIR GEÇSE DE...



                           
                                              Orhan Koloğlu arşivinden...

İŞ GÜÇ ZAMANI...

 

                                             (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

11 Ocak 2021 Pazartesi

MARMARİS'TE SÖRF...

 














                                               (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

6 Ocak 2021 Çarşamba

DATÇA-KIZLAN'DA BADEMLER ÇİÇEK AÇTI

 



                                                  (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

4 Ocak 2021 Pazartesi

ANNE-OĞUL...

 

                                                 (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

BİZİM İNSANLARIMIZ...

 

                                                 (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

8 Aralık 2020 Salı

DATÇA'DA KASIM SONU ARALIK BAŞI...

Muğla-Datça'da yılın son ayları olan Kasım ve Aralık'ta hem yaz yaşandı hem de kış... Geçtiğimiz ayın son günlerinde Datça günlük güneşlikti... Öyle ki Kasım ayı sonlarına doğru önce ilk hasat zeytinler, ardından da son hasat domatesler toplandı. Aralık ayının ilk haftasında ise beklenen yağışlar bölgeyi yağmura doyurdu; doyurmaya da devam ediyor. 
(Fotoğraflar: Gülümser Çelikay -Süleyman Boyoğlu)




















29 Temmuz 2020 Çarşamba

AZMİN ZAFERİ...






İnsan azmettikten sonra başarıya ve zirveye ulaşmaya ne deniz ne de dağ "engel" olamaz. Olamayacağının kanıtı da yukarıdaki fotoğraf kareleri olsa gerek... İleriki günlerde bu başarı da neymiş ki dedirtecek yaşanmış hikayeye hazır olun derim... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

25 Haziran 2020 Perşembe

LEV TROÇKİ-DATÇA...

Adnan Genç
       Anlattım bir vakitler; hayatımın değişik dönemlerindeki ‘öğrenme süreçleri’ benim için zorlu geçmiştir. Yani PDA, lafını ilk duyduğumda bu neyin kısaltması diye, kimseye soramamıştım. Yuh yahu, bunu da bilmeyecek ne var derler, diye. Sonra emperyalizmi ve oligarşiyi zor bela öğrendim. Öğrensem iyi ikisini birden cümle içinde kullanıp, insanlara da tekrar ettirirdim (onlar da öğrensinler, diye). Bir de tuğla gibi bir kitap vardı, SBKP tarihi (hadi siz bulun bunu da); Lenin kim; Troçki niye sevilmez; Dmitri Hvorovstovsky’nin sesi niye muhteşem diye, kendimce araştırmalar yapardım…


Troçki. Fotoğraf: Vikipedi
Adalar Belediyesi’nde de 8 yıl kadar önce belediye başkan danışmanı gibi bir görev üstlendim. Rica ettiler de gittim, inanın; ama para mara da vermediler. Davayı da kazandım ama para yüksek yargıda duruyor… Duydum ki, Troçki’nin İstanbul’da kaldığı birkaç evden biri de Büyükada’daymış. Kazık kadar adamım ama ünlü teorisyenin yaşadığı yeri bilmiyorum. Daha büyük utanç olur mu? Kimseye de net olarak soramıyorum: ‘Yahu bir Rus yazar varmış, evi buralarda bir yerdeydi, tam sokağını unuttum’ derdim. Onlar da her seferinde sallama bir yokuşlu sokağı söylerler, ben de ha, hı deyip, gece vakti gider bakardım. Tabela falan var mı, diye? Var ya, kapının zilinde hâlâ Troçki yazıyor… Efendim, Troçki bizde iyiydi valla ve zaten iki hükümet arasında; burada ona dokunulmayacak, anlaşması vardı. Meksika’ya gitti ve orada buldular ve öldürdüler… Buradaki günleri de hakkında çekilen kimi film ve belgesellerde hep anıldı…

       Meğer filmin bir bölümü, coğrafyası pek benziyor diye Datça’nın yakınlarında çekilmiş. aa’da uzun süre muhabir olarak çalışan sevgili gazeteci dostum Süleyman Boyoğlu’nun belediye sitesi üzerinden bulduğu görseller ve yerel bir araştırmacının blog adresinden edindiği daha başka bilgileri bana geçti.



Datça. Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu
       Ben de size aktarayım da, Daçta’nın Kargı koyu da ‘Troçkist turistlerle’ dolsun… Hikâyenin kalan kısmı bu iki metinden kuruludur ve ‘Troçki kimdir?’ deseniz, her yerde bulabileceğiniz bilgilerdir. Peki biz niye bugün yazıyoruz. Ne doğum günü, ne de ölüm günü… ‘Sürekli Devrim’ kitabını yazmaya başladığı gün bugünlerdeki bir gün de o yüzden… Daha hayırlı bir sebep bulamadım, umarım tarihi geçmeyiz… Hadi devam:




Datça. Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu
       Datça Belediyesi Instagram hesabında paylaşmış sözünü ettiğim fotoğrafla. Berivan Tanrıverdi çekmiş. Kargı koyuna giderken, hemen solda kayalıkların üzerinde eski bir ev. Yıkık, dökük, harabe. Dokunsan yerle bir olacak sanki. Tam virane. Bu ev, bu haliyle bile Datça’ya gelen turistlerin uğrak yerlerinden biri. Çünkü manzarası şahane. İnsanlar gelip fotoğraf çekiyor buradan. Selfi yapıyorlar Kargı’nın doğal tablosuna karşı. Sonra sosyal medyada paylaşıyorlar bu fotoğrafları. Datça’nın tanıtımına katkı sağlıyorlar.           Oysa, bu yıkık dökük evin tarihi değeri o kadar büyük ki. Avrupa’nın herhangi bir kentinde olacak, hemen onarılır ve müze yapılır. Turist dolup taşar. Çünkü bu evde yıllar önce önemli bir film çevrilmiş. Bir iddiaya göre Sovyet devrimci Troçki’nin hayatını konu olan film. Başka bir iddiaya göre Dr. Zhivago’nun yazarı Rus şair Boris Leonidoviç Pasternak’in hayatının çekildiği ev. Bir film seti yani. Filmin çekildiği kesin çünkü yaşayan canlı tanıklar var.

      Datça’nın köylerindeki, özellikle de eski Datça’daki bazı evlerin kapı ve pencerelerini bu eve taşımışlar. Kameralar saatlerce çekim yapmış burada. Üstelik birçok Datçalı figüran olmuş filimde. Böylesine önemli bir ev bu ev. Şimdi ise kaderine terk edilmiş durumda.
      İnsan düşünmeden edemiyor. Çok önemli bir filmin çekildiği bu ev şimdi neden bu halde? Arazi devletin ayrıca. Neden onarılmıyor? Neden eski haline getirilmiyor? Datça’da görev yapan kaymakamlar neden bir proje hazırlamıyor? Burası bir müze olsa, o filmden fotoğraflarla, görüntülerle süslense, bir kültür sanat evi haline getirilse, ülkeye ve Datça’ya bir artı değer katmaz mı? Gerçekten neden? Kültürden sanattan bu kadar mı uzaklar? Osmanlı’nın ender aydınlarından, devlet adamı Ziya Paşa ünlü Gazel’inde şöyle demişti: “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâmı bütün viraneler gördüm.”



      Günümüz Türkçe’siyle; “Müslüman olmayan ülkeleri gezdim, şehirler, gösterişli yapılar gördüm. İslam ülkelerini dolaştım, hep harabeler gördüm.” Başka söze gerek var mı? https://kayasedatt.blogspot.com/

                        Filmden söz edelim…

       Trotsky, yönetmenliğini Leonid Maryagin’nin yaptığı 1993 yılı ABDAvusturya,İsviçreMeksikaRusya ve Türkiye ortak yapımı; konusu Lev Troçki‘nin hayatının anlatıldığı biyografi ve dram türünde filmdir. Troçki’nin özellikle sürgün hayatını geçirdiği filmin finaldeki Türkiye sahneleri dikkate değerdir.
       20. yüzyıl tarihine yön veren Sovyet Devrimi’nin lideri Lenin’in yol arkadaşı ve kendine halef olarak seçtiği Lev Troçki, Lenin’in ölümünden sonra Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybedince vatansız bir sürgün olarak yaşamına çeşitli ülkelerde devam eder ve bu sürgünlük 1940 yılında Meksika’da öldürülmesiyle son bulur.
       Bir eylem adamı olduğu kadar aynı zamanda bir fikir adamı, bir teorisyen de olan Troçki’nin sürgün yıllarında yolu İstanbul’dan da geçer.
       İşte ünlü siyasi liderin, yaşadığı sürgün hayatı sorasında İstanbul’a gelmesi ve üç ayrı ev tutarak oturması üzerine konuşacağız. Ve tabii ki, hayatını anlatan ve yukarıda adı geçen filmin çekildiği yerlerden biri olan Datça’nın Kargı koyundaki yıkık dökük yapıların, filmle ilgisini anlatacağız. Bu konudaki kaynağımız tarihi bilgiler ve Datça Belediyesi’nin instsagram sayfasında Sedat mahlasını kullanan bir araştırmacının konuya ilişkin notları ve bulduğu fotoğraflar olacak…
            1. Kızıl Ordunun Başkomutanı
       7 Kasım 1879’da Güney Ukrayna’nın küçük bir köyünde dünyaya gelen Lev Davidoviç Bronştayn, küçük toprak sahibi bir Yahudi ailenin çocuğudur. Matematik ve hukuk eğitimi alır. 1902 yılından itibaren Troçki adını kullanmaya başlar, 1897’de Rusya İşçi Birliği adlı gizli örgütü kurunca Çar polisince tutuklanıp Sibirya’ya sürgüne gönderilir. Uzun süren sürgün ve kaçışların ardından 1917 Devrimiyle Rusya’ya döner. Dışişleri Komiserliği, ardından da Savaş Komiserliğini üstlenip Başkumandan sıfatıyla Kızıl Ordu’yu kurar. 1924 yılında Lenin’in ölümünün ardından, partinin tüm yetkilerini kendinde toplamaya başlayan Stalin ile iktidar mücadelesine girişir. Bu mücadelede giderek güç kaybedince elindeki tüm yetkileri de teker teker kaybeder.

              İplerin kopması ve Rusya’dan ayrılış…

       1926’da Politbüro’dan çıkartılır, 1928’de de Alma Ata’ya sürülür. Fakat burası Troçki için geçici bir sürgün yeridir, çünkü Stalin’in asıl istediği, Troçki’yi Rusya’dan kovarak başka bir ülkeye sürgüne yollamaktır.
       Bu konuda birçok ülkeyle Troçki’yi kabul etmeleri için görüşmeler yapılır, ama hiçbir ülke, savaş rüzgârlarının yeniden estiği bir dönemde Troçki gibi siyasi birini kabul etmeye yanaşmaz. Ankara’daki Sovyet Elçisi Çiçerin de Troçki’ye ülke arayanlardan biridir. Çiçerin, Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’la defalarca görüşür ve sonunda Türk hükümetini razı ederek vize almayı başarır. Ancak Türkiye’nin Troçki’yi kabul etmek için bazı koşulları vardır:
       “Troçki, politik bir göçmen olacak, ona özel ve ayrıcalıklı işlem yapılmayacaktır. Başka ülkeye gitmekte de serbest olacaktır. Bunun dışında Türkiye’de komünizm faaliyeti göstermeyecek, ancak istediğini yazabilecek ve bunları dışarıda bastırıp yayabilecektir. Troçki’ye Türkiye’de Rusya tarafından hiçbir suikast düzenlenmeyecek, Türk Emniyeti her türlü güvenlik önlemlerini alacaktır.”
       Aynı günlerde İçişleri Bakanlığı, hem İstanbul Valiliğine, hem de Basın-Yayın Genel Müdürlüğü’ne iki uyarı mektubu yazarak valilikten, herhangi bir suikasta karşı önlem alınmasını, Basın-Yayından da gazetelerin Troçki ile ilgilenmemesi ister.

                    Troçki İstanbul’da
       Moskova, Türk hükümetinin koşullarını kabul edince 23 Ocak 1929’da Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliğinden Troçkilere “Sedov” adıyla vize verilir. Çok sert geçen hava koşulları nedeniyle uzun süren bir yolculuktan sonra Troçki, 12 Şubat 1929 Salı günü İstanbul’a getirilir. Yanında ikinci karısı Natalya, oğlu Lev Sedov ve iki de (GPU) Sovyet gizli polisi vardır. Troçki’yi getiren İlyiç Vapuru, öğleye doğru Büyükdere açıklarında demirler, gemiye binen bir Türk görevli, gelenlerin pasaportlarını inceler. Bu sırada Troçki’nin oğlu Lev Sedov, Türk görevliye Atatürk’e sunulmak üzere bir mektup verir. Troçki’nin imzasını taşıyan mektup şöyledir:

              Atatürk’e yazılan mektup

       “Sayın Cumhurbaşkanı, İstanbul’un kapısında size şunu bildirmekle onur duyuyorum: Türkiye sınırlarına kendi dileğimle gelmedim. Bu sınırlardan içeri zorla sokuluyorum. Rusya’dan çıkarıldıktan sonra, dilini bildiğim ve tanıdığım bir ülkeye gitmeyi yeğlerdim. Fakat sürenler, sürülenlerin bu isteklerine çok ender özen gösteriyorlar. Ülkemden çıkarılmam sorunun sonu değildir. Olaylar kısa ya da uzun sürede gelişecektir. Ben Marks’ın okulunda tarihe sabırla bakmayı öğrendim. En iyi duygularımı kabul buyurunuz Bay Başkan. Lev Troçki.”

            Dilini bilmediğim bir ülkede yaşamam zor
      Troçki, Rus konsolosluğunun Tünel’deki konukevine yerleştirilir ve cebinde yaklaşık 1.500 doları vardır. Ama Troçki’nin maddi konuda güvendiği, Avrupa’daki dostları ve yazacaklarından alacağı telif ücretleridir. Bu nedenle Almanya’dan yanıt beklediği günlerde durmadan yazar, İngiliz, Fransız ve Amerikan gazetelerine durumunu anlatır. Özellikle de “Türkiye’ye zorla sokulduğunu” öne sürer.
      Troçki Türk basınıyla ilk konuşmasını Türkiye’ye gelişinden 34 gün sonra Milliyet yazarı Ahmet Şükrü Esmer’le yapar ve bu konuşmasında bazı şeylerin altını önemle çizer: “Türkiye’ye gelir gelmez Rus Başkonsolosluğu’na indim. Almanya’dan vize istemiştim. Buna yanıtın kısa zamanda geleceğini umuyordum. Bu nedenle otele geçmek istemedim. Sizlerle konuşmayı bugüne kadar ertelememin nedeni de böyle bir toplantıyı konsolosluk gibi resmi bir yerde yapmak istemeyişimdir. Şimdi herkesle konuşuyorum. Türkiye’den neden ayrılmak istediğimi sorabilirsiniz. Türkçe bilmediğim için… Artık yaşlıyım ve yeni bir dil öğrenemem. Yoksa çok sevdiğim ve konukseverliğine tanık olduğum ülkenizde oturmamam için hiçbir neden yoktur.”
      Troçki’nin, Rus konsolosluğunun Tünel’deki konukevine yerleştirilmesi Moskova’yı rahatsız eder ve elçiliğe Troçki’nin bir an önce konsolosluktan çıkartılması bildirilir. 8 Mart gece yarısına doğru Troçki konsolosluktan çıkarılarak Türk polisinin önlemleriyle İstiklal Caddesi’ndeki Tokatlıyan Oteli’ne yerleştirilir. Bir müddet de burada kalan Troçki, karısı ve oğlu, 1 Nisan 1929’da bu otelden ayrılarak Bomonti’de kiraladıkları bir eve yerleşirler.

                İstenmeyen adam

       Fakat, Troçkilerin sorunları kendi evlerine taşınmalarıyla da bitmez. Bu sefer de mahalle halkı bir anda çevrelerinin polislerle ve tanımadıkları insanlarla dolmasından rahatsızlık ve korku duyduklarından şikâyete başlarlar. Köşkün, çevredeki evlere yakın olması nedeniyle ortaya çıkan güvenlik açığı Troçki’yi de huzursuz ettiğinden, korunma yönünden kolaylık sağlayacak, çevresi açık yeni bir ev aranmaya başlar.


Bu arada Troçki vize almak için Almanya ve İngiltere’ye başvurur ama başvurusu kabul edilmez. Bunun üzerine bir müddet daha Türkiye’de kalması gerektiğini anlayan Troçki ve ailesi 1929 Mayıs’ında Büyükada İskelesine oldukça yakın olan Arap İzzet (Hulo) Paşa Yalısına taşınır. Burası polisin Büyükada’ya gelip gidenleri kolaylıkla denetleyebileceği ve büyük bahçeli evde istediği gibi koruma önlemleri alabileceği bir yerdir.

Troçki’nin Büyükada günleri
Büyükada’ya yerleştikten sonra çok yoğun çalışamaya başlayan Troçki, gazetelere yazılar yazar, kitaplarına yoğunlaşır. Bu arada bir de tekne alan Troçki, boş zamanlarının çoğunu Yunan balıkçı Haralambos ile birlikte balık tutarak değerlendirir. Köşke bir tane de doğal ıstakoz havuzu yaptırır. Balığa çıkmanın yanı sıra kayıkla Kartal’a uzanıp Samandıra gibi uzak ormanlık alanlara bıldırcın ve tavşan avına çıkar. Yine böyle bir av partisini uzatınca hava bozduğu için Şile yakınlarındaki bir köyde mahsur kalır. Geceyi beraberindeki jandarma, polis, sekreteri ve muhafızı Bilal Ertürk’le köyün imamının evinde geçirir.

       Köşkte yangın ve Ada’dan Moda’ya



      1 Mart 1931 günü Troçki’nin evi birden alevler içinde kalır. Troçki bunu önce suikast girişimi sansa da sonrasında karısı Nathalie’nin unutkanlık sonucu açık bıraktığı şofbenin yangına neden olduğu anlaşılır. Ama Stalin’in yayımlanmasından korktuğu belgeler, fotoğraflar ve fotokopilerin büyük bir bölümünü kapsayan bir koleksiyon bu yangında kül olur. Yangından sonra geçici olarak Savoy Otel’e yerleştirilen Troçki için yeni bir ev aranmaya başlar.
     Gazetelere verilen ilan sonucunda Moda semtinde Şifa Sokakta Dr. Mahmut Ata’ya ait olan ev kiralanır. Fakat Troçki, Büyükada’da geçirdiği günleri unutamaz.
     Moda’daki bu ev hemen sokağın yanı başında olduğundan Troçki için yine huzursuz geceler başlar. Bir gece bahçeye atlayan iki kişinin alarm zillerini çalıştırmasıyla Troçki bu evden ayrılmaya kesin karar verir.
     Valilik ve Emniyet’in gayretleriyle Büyükada’daki Yanaros Köşkü Troçki’nin yeni evi olarak kiralanır. 21 Mart 1932’de yeni aldığı motorlu kayıkla Pendik kıyısındaki Pavli adası civarında balık avlarken motorlu kayığı bozulan ve bu arada çıkan fırtınada mahsur kalan Troçki ve yanındakiler zorunlu olarak Pavli adasına çıkar ve adadan devletin motoruyla Büyükada’ya dönebilir.


En güvenilir yer olarak gözlerden ırak Büyükada’yı mesken tutar ve fasılalarla tam 4,5 yıl burada kalan Troçki teorik olarak hayatının en verimli yıllarını İstanbul’da geçirir. İhanete Uğrayan Devrim, Sürekli Devrim, Sanat ve Edebiyat gibi başyapıtlarını İstanbul’da yazar. Ayrıca Rusya’daki taraftarlarıyla bağlantısını asla koparmaz, Stalin’in ajanlarına rağmen pes etmez ve mücadelesini sürdürür.

Sürgünlerle geçen ve suikastla biten bir yaşam

Troçki’nin bu faaliyetlerinden rahatsız olan Sovyet ve Türk hükümetleri onu yeniden sürgüne zorlarlar. 1933 yılında ayrıldığı Büyükada’dan sonra kısa sürelerle İsveç ve Fransa’da ikamet eder, ancak Stalin onun peşini hiç bırakmaz ve nihayet Meksika’ya sığınmak zorunda kalır.
     Bu yılmak bilmez mücadele adamı orada da boş durmaz ve küresel bazda örgütlenme çalışmalarını sürdürür, ta ki 1940 yılında bir ajan tarafından buz baltasıyla katledilinceye kadar.
     Bugün Meksika’daki evi dünyanın dört bir yanından ziyaretçi akınına uğrayan bir müzeye dönüştürülmüştür. Büyükada’daki Arap İzzet Paşa Köşkü ise halen sahipleri ve Büyükşehir Belediyesi arasında ihtilaf konusu olarak müze olacağı günleri beklemektedir.


         Bana Türkofil dediler

     Troçki İstanbul’da yaptığı ilk basın toplantısında gazetecilere kitaplarından birinde Türkiye ile ilgili görüşlerini anlattığı bir bölümü göstererek Türklere duyduğu hayranlığı şöyle ifade eder:
     “İşte, kitaplarımdan ikisi… Türkiye için yazdıklarımdan bazıları burada. Birini 1909’da yazmıştım. Bu ve daha sonraki yazılarımda Türkleri o kadar övdüm ki, bana Türkofil dediler. O tarihlerde Rusya’da Türklere karşıt çok insan vardı. Türk dostluğunu daha sonra Türklerin ulusal savaşında da gösterdim. Dostum General Frunze’yi Rus ordularının temsilcisi olarak Ankara’ya yolladım. Türkiye’nin bağımsızlık savaşını çok büyük ilgiyle izledim ve sonuçtan kıvanç duydum. Bağımsızlığınızı, bu uğurdaki savaşı büyük önderinizin yönetimine borçlusunuz. Atatürk’ün büyüklüğü artık dünyaca kanıtlanmış bir gerçektir, öyle bir gerçek ki burada yinelenmesinden ben de tat duyuyorum. Türk-Sovyet ilişkileri içtenliklidir ve böyle kalacaktır. Politik alandaki bu dostluğun ticaret ve ekonomiye dönüşmesini isteriz.
      ”Sadede gelip hemen bitirelim, yazıyı… Ben, 4 koca ay çalıştım belediyede ve milyon kere gittim Büyükada’ya ama evin yerini hâlâ bilmem. Oysa bütün adalılar bilir, haberiniz olsun… Off, ideolojik bir yanlışa düşmeden yazıyı selâmetle kapattık ya, burada. Afferim bana…