Usta şairlerimizden Cemal Süreya’nın “Edebiyatımızın Cumhurbaşkanı” dediği edebiyatçı, çevirmen,
eleştirmen ve öğretmen Vedat Günyol,
yine kendisi gibi bir edebiyatçı olan hikâye ve roman yazarı, şair Sait Faik Abasıyanık’la nasıl
tanıştıklarını 1980 yılında anlatmış.
Abasıyanık’ı Milliyet Sanat Dergisi’nin 1980 yılının Şubat
sayısında anlatır Vedat Günyol ve şöyle der:
”İlk kez 1936’larda çıktı ortaya Sait Faik. ‘Semaver’ adlı öykü kitabıyla ve de
soyadını kullanmadan.”
Günyol, Abasıyanık’ın sonraki yıllarda da soyadını
kullanmadığını vurgulayarak, şöyle devam eder:
“Oysa ne güzel, ne anlamlı, içeriği özü ile ne de kendine
yaraşan bir soyadı vardı: Abasıyanık. Abası yanıktı, çünkü abayı yakmıştı oldum
bittim, çevresinde, yakınında, kahvede, vapurda, balıkçı teknelerinde,
Hayırsızada kıyılarında, Beyoğlu caddesinde, yan sokaklarında, sinema gişeleri
önünde, meyhanelerde, şurda burda karşılaştığı, göz tanışıklığından söz
tanışıklığına varan ahbaplıklarda kadeh tokuşturduğu, tokuşturmaya can attığı
insanlara. İçlerinin temizliği yüzlerine vurmuş, geçim kaygısındaki
yaşlılardan, bıçkın, ele avuca sığmaz, ama ezilmiş, mutsuz gençlere kadar
uzanan engin bir sevgi denizliydi Sait Faik’i saran bütün ömrünce.”
ÇEHOV DOĞRULTUSUNDA ANLATIM
“Sait Faik, birbirini izleyen öyküleriyle yepyeni bir ses, bir insan sıcaklığı getiriyordu yazın yaşamımıza” diyen Günyol, şunları ifade eder:
“Maupassant öykücülüğünün başı sonu belli, alışılagelmiş
çerçevesini zorlayan öyküleri özellikle 1950’lerden sonra olay örgüsüne bütün
bütün yan çizen, Çehov doğrultusunda, duygunun, duyarlılığın enginlerinde
gezinen, gezindikçe özgürleşen bir rahat, bir sıcak anlatımla çıktı Sait Faik
karşımıza.
Sait Faik üstüne ilk yazım 1944’lerde ‘Yeni Ufuklar’da
çıkmıştı. Onu, ‘Mahalle Kahvesi’ (1950) adlı yazım izledi. Kendisini bir kez
görmüştüm bir dost evinde. Yıl 1939 olmalıydı. Kalabalık dost toplantısında
bizi tanıştıran olmamıştı. Salonun bir köşesinde, bir ayaklı abajur altında,
ince yüzlü, açık mavi gözlü, sessiz sessiz oturan kırklarında bir genç adam
ilişmişti gözüme, şöyle ilgisiz, kaçamak bakışlı. Yıllar sonra Burgaz
Adasındaki evine çağrılı olarak gittiğimde, birden anımsayıverdim o abajur
altında oturan adamı: Sait Faik’in ta kendisiydi.”
GÜNYOL BURGAZADA’DA
Vedat Günyol, 1953 yılı sonlarında da şair Celâl Sılay’ın aracılığıyla, Sait Faik’in Burgazada’daki evine çağrılı olarak gittiğini kaydederek, şunları söyler:
“Sait Faik beni vapur iskelesinde karşıladı. Eve gitmeden
önce rıhtım boyunca dolaştık. ‘Bir Takım İnsanlar’ (o zamanki adı ‘Medarı
Maişet Motoru’ idi) adlı yapıtın geçtiği yerleri, berber dükkânını gösterdi
bana.
Bir ara, dükkânlardan birinin kapısından bir adam
seslendi: ‘Sait Bey, yeni mi bu?’ diye. Bir anlam veremedimdi buna. Baktım,
Sait Faik rahatsız oldu, ezildi büzüldü, karşılık vermedi adama. Sonra, adanın
kilisesine doğru yollandık. Hani, o ünlü papaz efendiyle konuşmasının geçtiği
yer var ya, oraya gittik. Sevdiğim öykülerin geçtiği yerlerde yeniden yaşıyor
gibiydim. Sait Faik’in gerçek yaşamından sayfalara dökülen izlenimleri,
duyguları, özlemleri içime sindirerek..”
Günyol, zamanın geçtiğini, yemek vaktinin gelip
çattığını belirtiyor:
“Bugün müze olan o güzelim köşke gittik. Kapıda, o çok
sevdiği, yanından ayıramadığı köpeği ‘Arap’ karşıladı bizi, kuyruk sallayarak.
Bir sokak köpeğiydi, gösterişsiz ama cana yakın.
Salonun kapısında, öykücünün annesi, başında beyaz baş
örtüsü, güler yüzü ile göründü. Yemek hazırdı. Hemen sofraya oturduk.
Yanılmıyorsam, köfte dışında baş yemek mantıydı. Kahvelerimizi çalışma odasında
içtik. Sait Faik kitaptan çok yaşamdan, insan sürtüşmesinden, insan
ilişkisinden, doğayla kurduğu yakınlıktan, içiçelikten alıyor olmalıydı esinini
besinini, diye düşündüm. Sonra yanılmadığımı anladım.
Sonra indik bahçeye, çiçekler, bitkiler arasında oturduk…”
(Süleyman Boyoğlu)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder