18 Nisan 2013 Perşembe

BİR ÖLÜM VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...



         Sırma Yenge’mizi 15 Nisan Pazartesi akşamı İstanbul’da yitirdik; vasiyeti üzerine ertesi gün Ataşehir Cemevi’ndeki morgdan alarak, Ataşehir Belediyesi’nin sağladığı otobüsle memleketimiz olan Erzincan-Refahiye ilçesine götürdük.
         Yıllardır gitmediğim Refahiye’ye yine bir yakınımın cenazesi için gidiyordum. Cenaze sahipleri ve yakınları olarak rahat bir yolculuktan sonra sabahın çok erken bir saatinde ilçeye vardık. Ana cadde ve sokaklar bomboştu. İncin top oynuyordu. Telefonlaşılan esnafın dükkânını açmasını beklerken, fırsat bu fırsat deyip bolca fotoğraf çekiyordum ki Refahiye’nin sembol bir iki binasının birinin önünde bir kişinin otomobilinden bir şeyler çıkararak, dükkâna taşıdığını gördüm, selamlaştık:
        - Refahiye’nin en eski binası bu değil mi? dedim.
        - Hayır, en eski bina karşımdaki caminin sırasındaki şu binadır, dedi başıyla.
        “Sağıroğlu Market”in sahibi olan esnaf bir yandan işini yaparken bir yandan da sorularımı yanıtlıyordu:
        - Benim bulunduğum bina ile tam karşımdaki cami 1938 yılında yapılmış, diyorken başımı arkamdaki camiye çevirdim. Daha önceleri bakımsız bulduğum camiye dikkatlice bakınca İstanbul’daki camiler gibi restore edildiğini ve pırıl pırıl olduğunu gördüm. İçimden:
         - Bakılınca her şey güzel oluyormuş, diye söylendim.
        Daha sonra kaymakamlık ve nüfus müdürlüğü binasının yerinde yellerin estiğini, yerine bir saat kulesi ile güzel bir parkın yapıldığını mutlulukla görüntüledim. Çünkü daha önceki yıllarda köylerden gelen insanların, vakitlerini geçirebilecekleri bir yer yoktu. Böyle bir yer olmadığı için de saatlerini cadde üzerinde volta atarak geçiriyorlardı; hem de arkalarından uzun uzun klakson çalan araç sürücülerine aldırmadan…
         Bir yarım saat kadar ilçede oyalandıktan ve alış-veriş yaptıktan sonra tekrar otobüse bindik. Refahiye çıkışında TOKİ’nin modern binaları dikkatimizi çekti. Solumuzda jandarmanın bulunduğu alanın üst tarafında Ilıç’a bağlanacak olan yol çalışması devam ediyordu. Otobüsteki bir kişi:
         - Bu yol Ilıç’ta çıkarılan altın madeni için yapılıyor, diye bir espri yaptı, ama ben bu espriyi her nedense önemsedim…
        Sonra otobüsümüz Refahiye-Kemah yoluna saparak cenazenin toprağa verileceği köy yoluna koyuldu.
        Unutuyordum… İstanbul’dan başlayarak “Dereyolu”ndan geçtiğimiz bütün il ve ilçelerde yağmur vardı. Ama bizim ilçemize vardığımızda hava bir başkaydı; yağmur karla karışık yağıyordu. Hava insanı cidden üşütüyordu. Memleketimizin bu havasını bildiğimiz için tedbirli gelmiştik.
         “Altın Çilek” yetiştiren Şahverdi köyünün yakınından geçerken, içimden bu güzel insanlarımızı bir kez daha kutladım. Diğer köylerimizin de onları örnek alarak başka girişimlerde bulunmalarını diledim.
          Otobüsümüz Kersen köyü köprüsü başında durdu. Çünkü buradan bizi Sırma yengemizi bizim köye değil de vasiyeti üzerine toprağa vereceğimiz eski adı Amadun, yeni adı Babaaslan köyüne götürecek üç minibüs şoförlerine emanet etti. Otobüsün gitmesinin imkânsız olduğu köye ilk gidecekleri daha Kersen köyünün başında korkudan titreme tuttu. Şoförler ise çok rahattı, kaygan yolda bütün hünerlerini gösteriyorlardı. Uçurumun kenarındayken ani bir refleksle direksiyon kırıyor, yürekleri ağza getiriyorlardı.
        Gelbas (Bölüktepe) köyüne vardığımızda karla karışık fırtına hızını daha da artırmıştı. Rakım yükseldikçe karla karışık yağmur yerini kar almaya başladı. Köyün içindeki çamurlu rampayı şoförümüz Mehmet, üç kez denemesine rağmen aşamadı. İnip ittik, ama olanlar oldu; üstümüz başımız çamur içinde kaldı. Ardımızdan gelen minibüsleri de aynı şekilde itmek zorunda kaldık. Köylerden cenazeye gelenlerden bazıları da pes ederek, çıkamadıkları yokuşlarda araçlarını bırakarak, yollarına yürüyerek devam etmek zorunda kaldı.
        Köye vardığımızda saat daha yedi olmamıştı. Bizleri birkaç ay önce hayatını kaybeden “Alamancı Nuri” amcanın eşi Hurma teyze karşıladı. Cenazeyi evin bahçesinde üzeri branda ile kapatılan bölüme aldık. Sırayla saygı duruşunda bulunuldu. Hoca beklenmeye başlandı. Bir yandan da soğuktan üşüyenlere çayla birlikte kahvaltılık bir şeyler ikram edildi. Kahvaltı yapılırken bir gün önceki akşam cenaze namazını kıldırmak için çağırmaya gittikleri Kersen köyü hocasının yaptığı terbiyesizlik ve saygısızlık konuşulmaya başlandı.
        Köyün eski muhtarı Azimet:
        - O köyden arkadaşım Zekeriya ile hocanın evine gittik. Kapıya çıkmadı, mutfak camından niçin geldiğimizi sordu. Yemek yapıyor olacak ki üzerinde önlük vardı. Ben de ‘İstanbul’dan cenazemiz yarın sabah köyümüzde olacak. Onu söylemeye geldim’ dedim. Bana ‘Müslüman mı?’ dedi. Şaşırdım… Benden önce arkadaşım Zekeriya ‘Aleviler bizden daha Müslüman’ dedi. Bunun üzerine ‘Müftüye danışmam lazım’ dedi. Böyle söyleyince kendimi toparladım: ‘Aleviler Müslüman değil mi? Senin gibi hocaya bizim ihtiyacımız yok, hadi gidelim Zekeriya’ dedim ve büyük bir üzüntüyle oradan ayrıldım.
        Sonra köyün üstündeki yol kenarında aracında beni bekleyen köylüm Süleyman’ın yanına gittim. Durumu ona anlattım.
        Yaşananlara çok sinirlenen Süleyman hemen müftüyü arar. Refahiye Müftüsü Faruk Çelik, “Göreve yeni başladım. Böyle saçmalık mı olur? O dengesiz mi? Kafayı mı yemiş? Hocanın ismini bilmiyorum, ama gereğini yapacağım” der.
        Bizler de bekleyip göreceğiz, böyle bir hocanın hâlâ o köyde görev yapıp yapmayacağını, daha doğrusu böyle bir hocanın hâlâ görevde tutulup tutulmayacağını…


(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

1 yorum:

  1. ağabey bu yobazlar olduğu sürece bu ülkede ki hiç bir şeyden memnun değilim ve bu gidişle de olamayacağım.sevgilerle.

    YanıtlaSil