YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
13 Ağustos 2012 Pazartesi
12 Ağustos 2012 Pazar
BUGÜN ÇAMLICA'DAYDIM...
Cumartesi
günü (11 Ağustos) evden dışarı çıkmadım. Daha doğrusu evde biraz tembellik
yaptım. Bugün sabah da uyuşukluğumu üzerimden atamadım. Tembelliğimi içime
sindiremiyordum, ama dışarı çıkmaya da pek gönüllü değildim. Öğleden sonra bir
hamleyle yerimden kalktım, üzerimi çarçabuk giyindim ve kendimi sokakta buldum.
Dışarı
çıktığımda hava kapalıydı, ama yağacak gibi de bir havası yoktu… Merter’in
içinden yürüyerek Zeytinburnu metrobüs durağına geldim. Kalabalık olmasına
aldırmadan ilk metrobüse kendimi attım. Zincirlikuyu’ya kadar gittim. Burada
metrobüs değiştirerek, Altunizade’ye vardım. Altunuzade’de bir sürü üst geçit geçtikten sonra bir İETT otobüs durağının önüne gelip durdum. Durduğum durakta
Büyük ve Küçük Çamlıca yakınında geçen bir sürü otobüs hattı vardı. Burada da
durakta yolcularını almakta olan her hangi bir otobüse kendimi attım. Sarıgazi’ye
giden bir halk otobüsüydü. Şoför biraz asabiydi. Asabiliği de birileri ha bire
iniş düğmesine basıyor, ama varılan durakta inen olmuyordu. O yüzden kızıyordu.
Üçüncü durakta inmem gerekiyordu. Orta kapıya yakın bir yerde duruyordum
bindikten sonraki ikinci durakta bir daha “duracak” ışığı yandı. Şoför yine
söylenmeye başladı. Bu kez kendimden şüphelendim ve şoföre seslendim:
- Ben basmadım,
senin düğmende bir sorun olmasın mı? dedim, çünkü otobüs fazla kalabalık
değildi, benden başka da orta kapıya yakın kimse yoktu.
- Kim basıyorsa
oturduğu yerden basıyor, bir yakalarsam!..
Üçüncü durağa yani Çamlıca’ya yaklaştığımızda düğmeye basıp basmamakta tereddüt ettim. Zira şoför burnundan soluyordu, bana çatabilirdi. Neyse ki benden önce bir bey hamle yaptı ve düğmeye bastı. İçimden; “Şoför bu kez ikimizi de haşlayacak!” diye düşünürken, korktuğum olmadı.
Üçüncü durağa yani Çamlıca’ya yaklaştığımızda düğmeye basıp basmamakta tereddüt ettim. Zira şoför burnundan soluyordu, bana çatabilirdi. Neyse ki benden önce bir bey hamle yaptı ve düğmeye bastı. İçimden; “Şoför bu kez ikimizi de haşlayacak!” diye düşünürken, korktuğum olmadı.
Durakta indim
ve Büyük Çamlıca’ya yukarı tırmanmaya başladım. Allah’tan hava kapalı ve
serindi; terlemeden eşsiz manzara yerine vardım. Her zaman cıvıl cıvıl olan
Çamlıca tenha sayılırdı. Daha önceki gelişlerimde insan kaynardı, bu kez o
canlılık ve hareketlilik yoktu. Çantamdan fotoğraf makinemi çıkardım, çalışmaya
başladım…
Fotoğraf çekerken İstanbul’un Avrupa yakasından Asya yakasına doğru kara bulutların yaklaşmakta olduğunu fark ettim, ama görüntü almaya devam ettim. Lokantanın bulunduğu, çay-kahve ve pasta satışlarının yapıldığı tepeden biraz manzara izledikten sonra turlamaya devam ediyordum ki kara bulutları bu kez tepemizde yoğunlaşmaya başladı. Çok sürmedi kara bulutlar gök gürültüsüyle saat 15.25’te üzerimize boşaltmaya başladı.
Daha önce çay-kahve satılan, şimdi ise Ramazan ayı nedeniyle olsa gerek boş olan korunaklardan bir tanesinin içine kaçtım. Benden önce bir çift daha sığınmıştı. Peşimden ona yakın insan daha bulunduğumuz yere doluştu. Ne yazık ki korunmak için girdiğimiz yer bizi yağmurdan koruyamadı. Çünkü yağmur serpmeli yağıyordu. Kimimiz yan durarak, kimimiz de sırtını dönerek yağmurdan korunmaya çalıştık, ama sıçan gibi ıslanmaktan bir türlü kurtulamadık…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
Fotoğraf çekerken İstanbul’un Avrupa yakasından Asya yakasına doğru kara bulutların yaklaşmakta olduğunu fark ettim, ama görüntü almaya devam ettim. Lokantanın bulunduğu, çay-kahve ve pasta satışlarının yapıldığı tepeden biraz manzara izledikten sonra turlamaya devam ediyordum ki kara bulutları bu kez tepemizde yoğunlaşmaya başladı. Çok sürmedi kara bulutlar gök gürültüsüyle saat 15.25’te üzerimize boşaltmaya başladı.
Daha önce çay-kahve satılan, şimdi ise Ramazan ayı nedeniyle olsa gerek boş olan korunaklardan bir tanesinin içine kaçtım. Benden önce bir çift daha sığınmıştı. Peşimden ona yakın insan daha bulunduğumuz yere doluştu. Ne yazık ki korunmak için girdiğimiz yer bizi yağmurdan koruyamadı. Çünkü yağmur serpmeli yağıyordu. Kimimiz yan durarak, kimimiz de sırtını dönerek yağmurdan korunmaya çalıştık, ama sıçan gibi ıslanmaktan bir türlü kurtulamadık…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
ZAMANIN YAKLAŞTIRAMADIĞI ELEŞTİRMENE MEKTUP...
(Fotoğraf: S. Boyoğlu)
Sayın Semih Gümüş,
Radikal Kitap'ta 20 Temmuz 2012 günü yayınlanan "Zamanın uzaklaştırdığı romanlar" başlıklı yazınızı büyük bir şaşkınlık ve üzüntü ile okudum. Üzüldüğüm böyle bir yazı yazan siz değildiniz elbette, edebiyatçı olan bir kişinin Türk edebiyatının önemli kişilerine, başka önemli kişileri övmek için bile olsa-üstelik öyle de değil- böylesine saldırmasıydı. Yazık çok yazık! Edebiyat edebden geliyorsa ki öyledir, yaptığınız bir edebiyat infazı değil sadece, değerbilmezlik, "ben oldum" diyen birisinin "büyüklerine" saldırmaya başlamasıdır vb vb'dir. İnkârdır. Eğer sizin bir gazetenin kitap ekinde size cevap veremeyecek ünlü edebiyat insanlarına "sizin modanız geçti, zaten okul kitaplarında olmasaydınız bu kadar okunmazdınız, yazınsal değerini yitirmeye başlayan romanların yazarısınız" diye yazma hakkınız varsa, onların yerine okuyucunun da size karşılık verme hakkı vardır, bunu unutmayın! Ve nasıl size üzülmediysem, bu yazıyı da size karşı değil, böbürlenmeye, Selim İleri'nin şimdilerde pişman olduğunu yana yakıla yazdığı geçmişteki gençlik -genç olmasanız da- ve kendini ispat girişimlerine benzeyen o "delikanlılığa" karşı yazıyorum:
Bir kere Halide Edip ve Yakup Kadri, yayınlandığı dönemi etkilemiş olsalar da "..ama neden sonra okunurluluğunu ve yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış" yazarlar değildirler, bunu yayınevlerine de sorabilirsiniz, onların arasında sayılırsınız. Satış rakamları okunurluluk ölçüsü sayılmasa da bir ipucu verir, okunurluluk mecburen böyle ölçülse de etki ölçülemez. Sizin hakkınızda bundan 50 yıl sonra birisi sizin bu "artık küçümsediğiniz" yazarlara yazdığınız yazı gibi bir yazı yazsa kaç tane tepki gelir acaba? İşte "artık beğenmediğiniz" yazarlar adına bir tepki! "Yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış" diye yazmak yazınsal değeri kabul etmek anlamına da geliyor. Bu edebiyatçıların yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış olduğuna dair iddianızı herhalde artık "Yazar olabilir miyim?" türü kitap yazmaya borçlusunuz! Günümüzde yazarlık dersi veren hızını alamazsa geçmişe de gider! Değilse bu sizin tek başınıza varacağınız bir yargı olamaz. Aklınız sıra bir "Don Kişot"luğa soyunuyor ve bir zamanlar önemli sayılmışken zamanla "okunurluluğunu yitirmiş" romanları değerlendirmenin zorluğuna girişiyorsunuz ama dediğiniz gibi "zor" ve altından kalkamamışsınız, hatta altında kalmışsınız. Nasıl mı? Bakın siz yerdiğiniz yazarlarla ilgili yapmamışsınız ama ben yazınızın "izinden" gideceğim.
Kendiniz yazıyorsunuz, "nitelikli edebiyattan mahcup biçimde söz edilmeye başlanmışsa, orada piyasanın, popüler romanların, çok satmanın yazınsal beğenileri, okuma kültürünü, niteliği yere düşürdüğü kararlı değerlendirmelerle yapılamıyorsa bunun vereceği zararın ömrü de uzadıkça uzayacaktır" diye. Elinizi vicdanınıza koyun, Halide Edip ve Yakup Kadri piyasa romanı yazdı da, sizin gibi "kararlı" eleştirmenlerce yeterince eleştirilmedi de, onun için mi etkisini yitirdi? Yoksa onlar etkisini yitirmedi de siz popüler olmak isteyen çoğu gibi "büyüklere" saldırarak "konu" olmak peşinde misiniz? Popüler edebiyatın tüketim biçimi "geçmişi tüketme noktasına mı" geldi?
"Acaba okul eğitimindeki yeri olmasaydı, Halide Edip Adıvar'ın romanları bugün gene çok satılır mıydı?" (kendinizi bir kaç paragraf sonra kendiniz yalanlıyorsunuz, hani çok okunmuyor-dolayısıyla satmıyorlardı- yoksa elinizde yeni icat ettiğiniz bir başka okunurluluk ölçütü mü var?) diyorsunuz, Allah aşkına her okul eğitimine giren çok mu satılıyor-okunuyor? Tam tersine eğitim sistemimizin bıktırıcı bir etkisinden bile söz edilebilir.
Bir romanın edebiyat dünyasının konuları arasında yer almaması ne demek, nasıl bir terazi bu tuttuğunuz: "Halide Edip Adıvar'ın romanları, 'Sinekli Bakkal' başta olmak üzere aynı zamanda edebiyat dünyamızın konuları arasında yer alıyor mu?" diye soruyorsunuz. Hangi edebiyat çevresi, hangi edebiyatçılar diye sormazlar mı adama? "Nitelikli edebiyat okumaları" diye kendinize göre bir liste yapabilirsiniz. ama o liste başkalarına dayatacak, başkalarının karşı sözlerine karşı dayanacak kadar nesnel olabilir mi?..
Sanat sanat için mi, toplum için mi tartışması öteden beri vardır, sizin görüşünüzün sanatın sanat için olduğuna kanıyım ama sanatı toplum için yapanlar, sizin yazdığınız gibi "Yeni bir toplum biçiminin kuruculuk döneminin de aydınları, yazdıklarıyla kuruculuk dönemine görevci anlayışla katılıp" sanat yapamazlar mı? Dünün yazınsal ölçütleri ile bugünün yazınsal ölçütleri arasındaki ayrım o kadar kesin mi? O zaman kalıcı eserler, klasikler nasıl kalıyor bu savrulan yazınsal ölçütler arasında. "Toplumsal sorumluluk bilinci bir edebiyat okurunun aklına hemen gelmezse de" hiç mi gelmez? Dönemi anlamak için değerli olan o değeri nasıl kazanmış acaba, sonuçta "kötülediğiniz" yazarlar, fotoğraf albümü hazırlamamış, romanlar yazmış.
"Dili yazınsal dil niteliğinde sayılamayacak, kişilerin gerçekliği güçlü olmayan 'Sinekli Bakkal', yazınsal bakımdan güçsüz Yakup Kadri romanı" laflarının mahalle atışmasının ötesine geçmesi için örnek gerek. O referans gösterdiğiniz Fethi Naci'nin Halide Edip hakkındaki övgülerine ne diyeceksiniz? Naci'nin Yakup Kadri romanları hakkında düşünceleri hep olumsuz mu? Aslında büyük yazarları büyüklerle, Halide Edip ve Yakup Kadri'yi Sait Faik ve Sabahattin Ali ile çarpıştırarak ne edebiyat, ne değilin "çıplak yanıtı" bulunmaz, ama örneğin Memet Fuat'ın yazdıkları ile onu tanıyan-bilen sizin şu yazdıklarınızı karşılaştırarak iyi ve yapıcı eleştiri ile eleştirenin ön plana çıktığı -öznel olmakla karışmasın- eleştiri arasında ayrım kavranabilir.. İyi edebiyatçı "kötü edebiyatı" yazmaz, çünkü o ağıt yakmayı sevmez, kötü zaten kalmayacaktır, kötü edebiyatçı ise kalıcıya saldırarak kalıcı olmaya çalışır..
Be kardeşim, "Sait Faik bugün dünküyle karşılaştırılmayacak kadar çok ve yaşadığı günlerden elbette daha nitelikli biçimde okunmayı sürdürüyorsa, edebiyat her yerde ve herkes için aynı değil elbette" diye yazabilen biri nasıl olur da edebiyat üzerine keskin ifadeler kullanıp bazı yazarları "kurban" edebilir. Nitelikli biçimde okunma, nitelikli okurun okuma biçimi mi? Okunabilirlik için bir yerde "yaşam kültürünün değişimini anlamak için de okunacak romanlar arasında akla gelme" diye bir ölçüt koymuşsunuz, bu ölçüt çok fazla Halide Edip ve Yakup Kadri'ye uyuyor, ne dersiniz?
Kemal Tahir için yaptığınız tarihsel bakımdan okunur, yazınsal bakımdan okunmaz ayrımını da, körlerin bir filin başka başka tarafına deyip ayrı ayrı yorum yapmasına benzettim, kusura bakmayın!
Yazınızda Sabahattin Ali, Sait Faik-dili bazen savruk olsa da-, Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında övgülerinize, Reşat Nuri ile ilgili olumsuz düşüncelerinizi bir tarafa bırakarak olumlu yaklaşımlarınıza katılıyorum, ama bunun bedeli Halide Edip ile Yakup Kadri'yi, Kemal Tahir'i yermek mi olmalı? Eğer edebiyata biraz değer veriyorsanız, okurun yerine konuşmayı-yazmayı bırakıp okuru da önemsemeli, sözgelimi, en azından Yakup Kadri'nin son okuduğum kitabından biri olan "Hep o Şarkı"sının hep olacağı sözlerimi dikkate almalısınız. Teessüflerimle.
Sayın Semih Gümüş,
Radikal Kitap'ta 20 Temmuz 2012 günü yayınlanan "Zamanın uzaklaştırdığı romanlar" başlıklı yazınızı büyük bir şaşkınlık ve üzüntü ile okudum. Üzüldüğüm böyle bir yazı yazan siz değildiniz elbette, edebiyatçı olan bir kişinin Türk edebiyatının önemli kişilerine, başka önemli kişileri övmek için bile olsa-üstelik öyle de değil- böylesine saldırmasıydı. Yazık çok yazık! Edebiyat edebden geliyorsa ki öyledir, yaptığınız bir edebiyat infazı değil sadece, değerbilmezlik, "ben oldum" diyen birisinin "büyüklerine" saldırmaya başlamasıdır vb vb'dir. İnkârdır. Eğer sizin bir gazetenin kitap ekinde size cevap veremeyecek ünlü edebiyat insanlarına "sizin modanız geçti, zaten okul kitaplarında olmasaydınız bu kadar okunmazdınız, yazınsal değerini yitirmeye başlayan romanların yazarısınız" diye yazma hakkınız varsa, onların yerine okuyucunun da size karşılık verme hakkı vardır, bunu unutmayın! Ve nasıl size üzülmediysem, bu yazıyı da size karşı değil, böbürlenmeye, Selim İleri'nin şimdilerde pişman olduğunu yana yakıla yazdığı geçmişteki gençlik -genç olmasanız da- ve kendini ispat girişimlerine benzeyen o "delikanlılığa" karşı yazıyorum:
Bir kere Halide Edip ve Yakup Kadri, yayınlandığı dönemi etkilemiş olsalar da "..ama neden sonra okunurluluğunu ve yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış" yazarlar değildirler, bunu yayınevlerine de sorabilirsiniz, onların arasında sayılırsınız. Satış rakamları okunurluluk ölçüsü sayılmasa da bir ipucu verir, okunurluluk mecburen böyle ölçülse de etki ölçülemez. Sizin hakkınızda bundan 50 yıl sonra birisi sizin bu "artık küçümsediğiniz" yazarlara yazdığınız yazı gibi bir yazı yazsa kaç tane tepki gelir acaba? İşte "artık beğenmediğiniz" yazarlar adına bir tepki! "Yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış" diye yazmak yazınsal değeri kabul etmek anlamına da geliyor. Bu edebiyatçıların yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış olduğuna dair iddianızı herhalde artık "Yazar olabilir miyim?" türü kitap yazmaya borçlusunuz! Günümüzde yazarlık dersi veren hızını alamazsa geçmişe de gider! Değilse bu sizin tek başınıza varacağınız bir yargı olamaz. Aklınız sıra bir "Don Kişot"luğa soyunuyor ve bir zamanlar önemli sayılmışken zamanla "okunurluluğunu yitirmiş" romanları değerlendirmenin zorluğuna girişiyorsunuz ama dediğiniz gibi "zor" ve altından kalkamamışsınız, hatta altında kalmışsınız. Nasıl mı? Bakın siz yerdiğiniz yazarlarla ilgili yapmamışsınız ama ben yazınızın "izinden" gideceğim.
Kendiniz yazıyorsunuz, "nitelikli edebiyattan mahcup biçimde söz edilmeye başlanmışsa, orada piyasanın, popüler romanların, çok satmanın yazınsal beğenileri, okuma kültürünü, niteliği yere düşürdüğü kararlı değerlendirmelerle yapılamıyorsa bunun vereceği zararın ömrü de uzadıkça uzayacaktır" diye. Elinizi vicdanınıza koyun, Halide Edip ve Yakup Kadri piyasa romanı yazdı da, sizin gibi "kararlı" eleştirmenlerce yeterince eleştirilmedi de, onun için mi etkisini yitirdi? Yoksa onlar etkisini yitirmedi de siz popüler olmak isteyen çoğu gibi "büyüklere" saldırarak "konu" olmak peşinde misiniz? Popüler edebiyatın tüketim biçimi "geçmişi tüketme noktasına mı" geldi?
"Acaba okul eğitimindeki yeri olmasaydı, Halide Edip Adıvar'ın romanları bugün gene çok satılır mıydı?" (kendinizi bir kaç paragraf sonra kendiniz yalanlıyorsunuz, hani çok okunmuyor-dolayısıyla satmıyorlardı- yoksa elinizde yeni icat ettiğiniz bir başka okunurluluk ölçütü mü var?) diyorsunuz, Allah aşkına her okul eğitimine giren çok mu satılıyor-okunuyor? Tam tersine eğitim sistemimizin bıktırıcı bir etkisinden bile söz edilebilir.
Bir romanın edebiyat dünyasının konuları arasında yer almaması ne demek, nasıl bir terazi bu tuttuğunuz: "Halide Edip Adıvar'ın romanları, 'Sinekli Bakkal' başta olmak üzere aynı zamanda edebiyat dünyamızın konuları arasında yer alıyor mu?" diye soruyorsunuz. Hangi edebiyat çevresi, hangi edebiyatçılar diye sormazlar mı adama? "Nitelikli edebiyat okumaları" diye kendinize göre bir liste yapabilirsiniz. ama o liste başkalarına dayatacak, başkalarının karşı sözlerine karşı dayanacak kadar nesnel olabilir mi?..
Sanat sanat için mi, toplum için mi tartışması öteden beri vardır, sizin görüşünüzün sanatın sanat için olduğuna kanıyım ama sanatı toplum için yapanlar, sizin yazdığınız gibi "Yeni bir toplum biçiminin kuruculuk döneminin de aydınları, yazdıklarıyla kuruculuk dönemine görevci anlayışla katılıp" sanat yapamazlar mı? Dünün yazınsal ölçütleri ile bugünün yazınsal ölçütleri arasındaki ayrım o kadar kesin mi? O zaman kalıcı eserler, klasikler nasıl kalıyor bu savrulan yazınsal ölçütler arasında. "Toplumsal sorumluluk bilinci bir edebiyat okurunun aklına hemen gelmezse de" hiç mi gelmez? Dönemi anlamak için değerli olan o değeri nasıl kazanmış acaba, sonuçta "kötülediğiniz" yazarlar, fotoğraf albümü hazırlamamış, romanlar yazmış.
"Dili yazınsal dil niteliğinde sayılamayacak, kişilerin gerçekliği güçlü olmayan 'Sinekli Bakkal', yazınsal bakımdan güçsüz Yakup Kadri romanı" laflarının mahalle atışmasının ötesine geçmesi için örnek gerek. O referans gösterdiğiniz Fethi Naci'nin Halide Edip hakkındaki övgülerine ne diyeceksiniz? Naci'nin Yakup Kadri romanları hakkında düşünceleri hep olumsuz mu? Aslında büyük yazarları büyüklerle, Halide Edip ve Yakup Kadri'yi Sait Faik ve Sabahattin Ali ile çarpıştırarak ne edebiyat, ne değilin "çıplak yanıtı" bulunmaz, ama örneğin Memet Fuat'ın yazdıkları ile onu tanıyan-bilen sizin şu yazdıklarınızı karşılaştırarak iyi ve yapıcı eleştiri ile eleştirenin ön plana çıktığı -öznel olmakla karışmasın- eleştiri arasında ayrım kavranabilir.. İyi edebiyatçı "kötü edebiyatı" yazmaz, çünkü o ağıt yakmayı sevmez, kötü zaten kalmayacaktır, kötü edebiyatçı ise kalıcıya saldırarak kalıcı olmaya çalışır..
Be kardeşim, "Sait Faik bugün dünküyle karşılaştırılmayacak kadar çok ve yaşadığı günlerden elbette daha nitelikli biçimde okunmayı sürdürüyorsa, edebiyat her yerde ve herkes için aynı değil elbette" diye yazabilen biri nasıl olur da edebiyat üzerine keskin ifadeler kullanıp bazı yazarları "kurban" edebilir. Nitelikli biçimde okunma, nitelikli okurun okuma biçimi mi? Okunabilirlik için bir yerde "yaşam kültürünün değişimini anlamak için de okunacak romanlar arasında akla gelme" diye bir ölçüt koymuşsunuz, bu ölçüt çok fazla Halide Edip ve Yakup Kadri'ye uyuyor, ne dersiniz?
Kemal Tahir için yaptığınız tarihsel bakımdan okunur, yazınsal bakımdan okunmaz ayrımını da, körlerin bir filin başka başka tarafına deyip ayrı ayrı yorum yapmasına benzettim, kusura bakmayın!
Yazınızda Sabahattin Ali, Sait Faik-dili bazen savruk olsa da-, Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında övgülerinize, Reşat Nuri ile ilgili olumsuz düşüncelerinizi bir tarafa bırakarak olumlu yaklaşımlarınıza katılıyorum, ama bunun bedeli Halide Edip ile Yakup Kadri'yi, Kemal Tahir'i yermek mi olmalı? Eğer edebiyata biraz değer veriyorsanız, okurun yerine konuşmayı-yazmayı bırakıp okuru da önemsemeli, sözgelimi, en azından Yakup Kadri'nin son okuduğum kitabından biri olan "Hep o Şarkı"sının hep olacağı sözlerimi dikkate almalısınız. Teessüflerimle.
(Gürcan ARITÜRK)
11 Ağustos 2012 Cumartesi
"DÖNERCİ CEVO"...
Kozyatağı'nın "Dönerci Cevo"su...
Kozyatağı’nda
şanslı bir kedi… Geçirdiği bir kaza sonucu sağ arka ayağı kırılan kediye emlâkçı
Erdoğan Sarak sahip çıkarak; adeta “babalık” yapıyor. Erdoğan Sarak, “Cevahir”
adını verdiği kedinin kaza sonrası yürüyemez hale geldiğini belirterek,
“Yakınımızda bir veteriner vardı ona götürdüm, sağ arka ayağına platin taktırdım.
Şimdi eskisinden daha sağlıklı… Adını kısaltarak 'Cevo' diye çağırdığımız Cevahir’i artık Şaşmaz sitelerinde
sevmeyen ve tanımayan yok” dedi.
Cevo'ya "babalık" yapan Erdoğan Sarak
Cevo'ya "babalık" yapan Erdoğan Sarak
Sarak,
yürüyemez olduğu sıralarda hazır yemekler sunduğu altı yaşındaki Cevo'nun ağzının tadını bildiğini, döner ve sosisten başka bir yiyecek tanımadığını da
anlatarak, “Cevo her öğlen 100 gram döner yer; saatini de kaçırmaz. Akşama
doğru da sosis ziyafeti çekiyorum. Ben ona o da bana alıştı. Sevmediğim kötü
bir yanı var; güvercinlere pusu kurması… Bir keresinde masanın altında
yakaladığı bir güvercini tam boğacakken elinden zor kurtardım” diye yakındı.
Cevo, sokaklarda
itilip kakılan, kovalanan, çöp konteynırlarında yiyecek bir şeyler bulabilmek
için her türlü tehlikeyi göze alan talihsiz kedilerin halini bir düşünebilse, ya da
görebilse o kötü huyundan belki vaz geçer, ama sonuçta “Cevahir”de olsa o bir
kedi…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
9 Ağustos 2012 Perşembe
TGC'DEN KINAMA...
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu, Bolu Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Süha Alparslan’a ve Yazı İşleri Müdürü Ayşegül Topçu’ya yönelik saldırıyı kınadı.
TGC Yönetim Kurulu’nun açıklaması şöyle:
“Mehmet Süha Alparslan ve Ayşegül Topçu, Bolu Gündem Gazetesi'nde yaptıkları baz istasyonu haberi nedeniyle, 3 Ağustos’ta üç kişinin saldırısına uğradı. Muşta, sopa ve bıçak kullanan saldırganların serbest bırakıldıklarını ve meslektaşlarımıza yönelik tehditlerin ise hala sürdüğünü öğrendik.
Gazetecinin görevi halkın haber alma hakkına hizmet etmektir. Kamuoyunu bilgilendirmek, kamuoyu aleyhine olan haksızlıkları, yolsuzlukları haber yapmak gazetecilerin en önemli işlevidir.Bu olayı halkın bilgi edinme hakkına yapılmış çirkin bir saldırı olarak niteliyor, olayın sorumlularının cezalandırılmasını istiyoruz, yetkilileri göreve davet ediyoruz.
Gazetecilere yönelik sözlü ve fiziksel saldırıların olağan hale gelmesinin basın özgürlüğü açısından bir utanç konusu olduğunu hatırlatıyor, meslektaşlarımıza geçmiş olsun diyoruz."
8 Ağustos 2012 Çarşamba
ERGİN KONUKSEVER HASTANEDE...
(Fotoğraf: S. Boyoğlu)
Türkiye
Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Onur Kurulu üyesi Ergin Konuksever, dün (7 Ağustos
Salı) Başkent Üniversitesi İstanbul Sağlık, Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde
başarılı bir operasyon geçirdi.
Hastanenin
Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. R. Yavuz Akman’ın gerçekleştirdiği ameliyatla,
Konuksever’in mesanesinde oluşan kahve çekirdeği büyüklüğündeki tümör alındı.
Ergin Konuksever, “Daha önce bir şikâyetim yoktu. Ameliyat
öncesi iki gün sıkıntım oldu. Hemen hastaneye geldim. Ultrason çektiler, tümör
olduğu anlaşıldı ve ameliyata aldılar. Doç. Dr. R. Yavuz Akman ve ekibi
başaralı bir operasyon yaptılar. Kahve çekirdeği büyüklüğünde bir parça
aldılar. Şu an iyiyim, sanırım birkaç gün daha hastanede kalacağım” dedi.
7 Ağustos 2012 Salı
ESENTEPE'DEKİ GAZETECİLER MAHALLESİ...
Tuğçe ÇELİK
BİZİM GAZETE -Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ve Şişli Belediyesi tarafından yürütülen Esentepe Gazeteciler Mahallesi Projesi kapsamında ünlü gazeteci ve yazarların yaşadığı evler belirlenerek, bu yapılara birer plaket konulacak. Proje kapsamında Gazeteciler Mahallesi'nde yaşayan gazetecilerin yaşamlarını konu alan bir de kitap hazırlanacak.
BİZİM GAZETE -Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ve Şişli Belediyesi tarafından yürütülen Esentepe Gazeteciler Mahallesi Projesi kapsamında ünlü gazeteci ve yazarların yaşadığı evler belirlenerek, bu yapılara birer plaket konulacak. Proje kapsamında Gazeteciler Mahallesi'nde yaşayan gazetecilerin yaşamlarını konu alan bir de kitap hazırlanacak.
Esentepe Gazeteciler Mahallesi Projesi’yle ilgili gazeteci yazar Hıfzı Topuz’u ziyaret eden TGC Başkanı Orhan Erinç, Başkan Vekili Turgay Olcayto, Genel Sekreter Sibel Güneş, Genel Sekreter Yardımcısı Zafer Atay, Yönetim Kurulu Üyesi Celal Toprak, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ile danışmanları hazırlanacak levha örneklerini ve projenin detaylarını görüştü.
“TARİHİ ÖRNEK BİR MAHALLE”
Gazeteci yazar Hıfzı Topuz projeyle ilgili şöyle konuştu:
“Bu projeyle ilgili burada bulunan herkese teşekkür ediyorum. Ne mutlu bana. Ben böyle bir şey tasavvur etmiyordum. Bu fikri ortaya attığım zaman ilk kez TGC Başkan Vekili Turgay Olcayto ile görüştüm. “Bu mahalleyle ilgili bir levha ve kitap çalışması yapılsa buradaki tarihi yaşatırız” dedim. Daha sonra TGC Başkanı Orhan Erinç’le görüşmüşler. Orhan Erinç konuyu benimsemiş. Bu mahalleye biz 1958 yılında taşındık. Buraya taşındığımızda 230 gazeteciydik. Şimdi 3 kişi kaldık: Ben, Hasan Yılmaer ve Necati Zincirkıran. İlk başlarda mahalleyi yapanlar arasında, Refik Halit, Cevat Fehmi, Fikret Adil, Burhan Arpad, Recep Bilginer, Ali İhsan Göğüş, Kadri Kayabal, Nimet Üyken, İhsan Ada, Cemil Cahit, Ömer Sami Coşar, Emin Karaca, Rahmi Karaca, Sadun Tanju, Samih Tiryakioğlu, Halit Kıvanç, Yaşar Nabi vardı. 230 isim saymakla bitmez. Burası o yıllarda bomboştu. O zaman taşıt da yoktu. Daha sonra belediye buraya Basın Taksi Durağı diye bir durak yaptırdı. Oradan gidip geliyorduk. O zaman bakkal falan da yoktu. Bu proje kapsamında bir de kitap çıkarmayı düşündük Kitapta bu mahallede yaşayanların anıları yer alabilir. Herhalde burası tarihi örnek bir mahalle olabilir. Dünyanın önemli şehirlerinden birine gittiğiniz zaman tarih tabelalarda okunur. Londra’da Paris’te bir yazarın ya da gazetecinin oturduğu masayı ya da yaşadığı evi konulan levhalarda görebilirsiniz. Biz de bu yok. Bu mahallede 1958’den beri oturduğum için bu tarihe önem verilsin istiyorum. ”
“BURADAKİ DEĞERLER BİLİNSİN”
Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül projenin hayata geçirilecek olmasından memnuniyet duyduğunu ifade ederek, “Sizler önemli birer değersiniz. Biz de arzu ettik ki, bu değerler, burada kim oturuyor bilinsin. Arkadaşlarımız bir örnek tabela hazırladılar. Başka örneklerde hazırlayacağız. Kitap çalışmasıyla ilgili de Remzi Kitabevi’yle ortak çalışmamızı yürüteceğiz. Biz elimizden gelen bütün desteği sunacağız” dedi. Sarıgül, daha sonra belediye yetkilileri tarafından hazırlanan örneği sundu.
TGC Başkanı Orhan Erinç, Esentepe Gazeteciler Mahallesi’nin İstanbul’un gazetecilik tarihi açısından önemli bir bölge olduğunu vurguladı. Başkan Erinç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Esentepe Gazeteciler Mahallesi yerleşim yeri olarak 1800’lerin son çeyreği ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında gazetecilerin yaptırdığı bir mahalle ve gazetecilerin kurduğu ilk kooperatif. Burada çok ünlü gazeteciler yaşadı. Hıfzı Topuz burada yaşayan gazetecilerin evlerine plaket konulmasını istemişti. TGC olarak bu konuyu Şişli Belediyesi’yle görüştük ve bir proje çalışması başlattık. Burada yaşayan gazetecilerin anılarından ve mesleki başarılarından oluşan bir de kitap hazırlanacak. O kitap da tabii basın tarihi açısından çok önemli bir kaynak olacak. Burada oturan ustalarımızdan hayatta olanlar var. Onların verecekleri bilgiler ve TGC albümleri gibi kaynaklardan alınan bilgilerle bu kitap çalışması yapılacak. En yoğun plaketçalışması bu bölgede olacak.
Bu mahallenin bir de 24 Temmuz Meydanı var. Küçük de olsa bu meydan düzenlenecek.”
6 Ağustos 2012 Pazartesi
ATEŞ NESİN...
NANİK ATAK
-------------------
Oku bakiim...
Yargıç bildiğini okuyormuş
Bugüne kadar imam da zaten hep bildiğini okudu
Geride kalanlar da artık bildiğini okumaya başlarsa bu ülkede, kimsenin yeni bir şeyler öğrenmeye niyeti yok demektir!
***
İhtiyaç molası
Köprü çıkışlarına seyyar tuvalet geliyormuş
İsabet...
Bu kentin trafiğinde aklımızı zaten yeterince kaçırdık, bari çişimizi altımıza kaçırmayalım!
***
LAF OLA...
Beni herkes," Üzüldüğün şeye bak" diye teselli ediyor
Kendisini bir görebilsem üzülmeme de gerek kalmayacak aslında!
4 Ağustos 2012 Cumartesi
YAĞMURLU BİR GÜNDE MODA'DA...
Bugün (4 Temmuz Cumartesi) saat 11.00 sıralarında Merter’den eskiden oturduğum semte, daha doğrusu annemlere gitmek için ayrıldım.
Hava
kapalıydı, apartmandan tam çıkarken yağmur damlacıklarının önce kapı önündeki
ağacın yapraklarına oradan da yere düştüğünü fark ettim, ama umursamadan yoluma
devam ettim. Her zaman yürümekten büyük keyif aldığım ağaçlarla kaplı
Tozkoparan’ın içinden (parkın yanından) geçerken şiddetli bir yağmur bastırdı.
Allah’tan bahçeli kahveye çok yakın bir yerde yakaladı. 100 metrelik bir
mesafeyi şu sıralar İngiltere’de devam eden olimpiyatlara katılan atletler
gibi kısa sürede kat ettim, kendimi üstü kapalı bahçeli kahvede buldum.
Dışarıdan
görünüşü beni çeken kahveyi hep merak ediyordum, yağmur sayesinde bu merakımı
giderdim. Daha öğlen olmadığı için kahve fazla kalabalık değildi, birkaç masada
çok az insan vardı; onlar da emekli insanlardı. Emekli insanlar olduklarını
nereden anladım, onu da belirteyim; elektrik-su-doğalgaz faturası tartışması
yapmalarından…
Çay
içeceğimden değil de kahveyi boş yere işgal etmemiş olmak adına bir çay
söyledim. Hani iki fırtta bitecek gibi gözüken ancak sıcak olduğu için on
fırtta anca bitirebildiğim taze çayı içtikten sonra başka masalardan birinde aldığım gazetelerden
birine hızlı bir şekilde göz attım. Yaklaşık 25 dakika sonra yağmur kesildi,
ben de yoluma kaldığım yerden devam ettim.
On beş
dakika sonra annemlerde oldum. Bırakmam gereken bir paket ile gazete kupürleri
vardı onları bıraktım. Biraz annemde dinlendikten sonra evden çıktım, geldiğim
yöne doğru yürüdüm. Davutpaşa'da tramvaya bindim, Zeytinburnu
durağında indim. Zeytinburnu’ndan Kabataş tramvayına geçtim. Tramvay Topkapı’ya
yaklaştığında yağmur yeniden şiddetlenmeye başladı. Tophane durağına kadar
hiç dinmedi. Tophane durağında vatmanın, “Sayın yolcular! Bundan sonrası tramvay
rayları sular altında kaldığı için son durak Kabataş’a gidemeyeceğim, bu
duraktan geri döneceğim. Tramvayı boşaltmanız rica olunur” anonsuyla insanların
büyük kısmı tramvayı boşalttı.
Mamaları önce kediler yedi...
Sarıyer’e gitmeyi düşünüyordum, yağmur gözümü korkuttu. Tramvaydan hiç inmedim, aynı tramvayla Cevizlibağ’a kadar geldim. Cevizlibağ’da kararımı değiştirdim, metrobüse geçtim. Zincirlikuyu aktarmalı metrobüsle Söğütlüçeşme son durağa kadar geldim. Karnım acıktı, yürüyerek daha önce birkaç kez menemen yediğim Kadıköy’ün “meşhur menemenci”sine vardım. Menemenci ustası Cemal’i kapı önüne attığı üç masadan birinin arkasında oturur buldum. Menemenimi yedikten sonra uzun uzun sohbet ettik. Menemenci ustayla neredeyse akraba çıkacaktık…
Sarıyer’e gitmeyi düşünüyordum, yağmur gözümü korkuttu. Tramvaydan hiç inmedim, aynı tramvayla Cevizlibağ’a kadar geldim. Cevizlibağ’da kararımı değiştirdim, metrobüse geçtim. Zincirlikuyu aktarmalı metrobüsle Söğütlüçeşme son durağa kadar geldim. Karnım acıktı, yürüyerek daha önce birkaç kez menemen yediğim Kadıköy’ün “meşhur menemenci”sine vardım. Menemenci ustası Cemal’i kapı önüne attığı üç masadan birinin arkasında oturur buldum. Menemenimi yedikten sonra uzun uzun sohbet ettik. Menemenci ustayla neredeyse akraba çıkacaktık…
Menemenciden
ayrıldığımda saat 17.00’ye yaklaşıyordu. Yürüyerek Moda’ya, oradan da sahile
indim. Daha önce gezdiğim ve gördüğüm yerlerdi, ama hayat zaten tekrardan
ibaret değil miydi? Tarih de biraz öyleydi…
KİTAP OKUYORMUŞ GİBİ YAPAN GENÇ!
KİTAP OKUYORMUŞ GİBİ YAPAN GENÇ!
Deniz kenarına yakın gölge bir bank
gözüme kestirdim, başkasına kaptırmamak için pergellerimi biraz açtım. Hem
yorgunluk hem de sıcaktan bankta gözlerimi koyu gözlüklerimin arkasında uykuya
yatırmışım… Uykum, zaman zaman arkamda elinde kitap çimlerin üzerine uzanmış genç bir kişi tarafından bölünüyordu. Genç arkadaşın elinde kitap vardı, ama okumuyordu. Ha bire cep telefonuyla birilerini arıyor; yüksek sesle:
- Şu an neredeyim biliyor musun? Moda'dayım. Çimlerin üzerine uzandım kitap okuyorum! diye karşısındakilere havasını basıyordu.
Genç adam bir müddet sonra kayalıkların üzerine gitti de rahatladım.
Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, yabancı birinin, “Selamünaleyküm” deyip yanıma ilişmesiyle kendime geldim. Koyu gözlüklerimin arkasındaki gözlerimi tekrar uykuya yatırmak için uğraşırken, yanıma oturan adam tam tersini yapıyordu. Ha bire; “Ne bunaltıcı bir havaydı değil mi? Yağmur yağmasaydı mahvolurduk” benzeri sözlerle bana laf atıyordu. Yapacak bir şey yoktu, tatlı uykuya bir son vermek gerekiyordu. Öyle yaptım. Ben bir kelime söylüyorsam, karşımdaki on kelime ediyordu. “Ak Parti’ye kayıtlı” olduğunu, ama bir kez olsun oy vermediğini söyledi. Dayanamadım sordum?
- Şu an neredeyim biliyor musun? Moda'dayım. Çimlerin üzerine uzandım kitap okuyorum! diye karşısındakilere havasını basıyordu.
Genç adam bir müddet sonra kayalıkların üzerine gitti de rahatladım.
Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, yabancı birinin, “Selamünaleyküm” deyip yanıma ilişmesiyle kendime geldim. Koyu gözlüklerimin arkasındaki gözlerimi tekrar uykuya yatırmak için uğraşırken, yanıma oturan adam tam tersini yapıyordu. Ha bire; “Ne bunaltıcı bir havaydı değil mi? Yağmur yağmasaydı mahvolurduk” benzeri sözlerle bana laf atıyordu. Yapacak bir şey yoktu, tatlı uykuya bir son vermek gerekiyordu. Öyle yaptım. Ben bir kelime söylüyorsam, karşımdaki on kelime ediyordu. “Ak Parti’ye kayıtlı” olduğunu, ama bir kez olsun oy vermediğini söyledi. Dayanamadım sordum?
- O nasıl oluyor? Hem Ak Parti üyesiyim, hem de oy
vermiyorum diyorsun! dedim.
- Vallahi de billahi de doğru söylüyorum. Bir arkadaşım
partiye götürdü. Sekreter bayan sizi üye yapalım dedi, kabul ettim. Arkadaşım
da ben de öyle üye olduk. Başka da bir işim olmadı. Ben eski Ecevit’çiyim. Onun
gibisi daha da gelmedi. 1977 yılındaki Taksim mitingine bile gitmiştim. Hani
büyük bir otel var ya o otelin önündeydim. Ecevit’in yanında Rahşah Hanım da
vardı.
Şimdi CHP’li
değilim ama ben de karım da Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsına oy verdik.
Adam beni abandone etti. “Benimle kafa mı buluyor” diye
içimden söylendim, ama öyle anlatıyordu ki inanmaktan başka da çarem
yoktu…
Ben konuyu
siyasetin dışına getirmek istiyorum, ama adam ha bire siyaset yapmak istiyordu.
En sonunda nereli olduğunu, memleketinden ne zaman geldiğini sordum da siyaset
konusunu öyle kapattık. Başladı anlatmaya:
- Sivas’lıyım. Babam
baskıcı bir adamdı. Otoritesine fazla dayanamadım, 13 yaşındayken kaçtım.
Dayımlar ve dayımın çocukları İstanbul’da inşaat işleriyle uğraşıyorlardı.
Onların yanına geldim. Geldiğimde yıl 1965’ti. İstiklâl Caddesi’nde Mısır
Apartmanı var. Biliyor musun? Dayımın çocukları işte onun en üst katında fayans
işi yapıyorlardı. O işi bitirmeleri tam yedi ay sürdü; büyük bir işti…
"ÜFLE SÖNSÜN"
"ÜFLE SÖNSÜN"
Bir gün
yanlarına gittim. Elektriğin ne olduğunu bilmiyordum. Seyyar bir lamba
çekmişlerdi, onun ışığında çalışıyorlardı. Bana ‘üfle lamba sönsün’ dediler. Safım ya
üflüyorum üflüyorum bir türlü ampul sönmüyor!.. Ben üfledikçe onlar katıla katıla
gülüyor, yerlere yatıyorlar. Sonradan anladım, çok utandım. Ama onlardan
intikamımı yıllar sonra da olsa aldım…”
“Nasıl
bir intikam aldın?” dedim:
- Bir gün
onları Kadıköy’de lüks bir lokantaya yemeğe davet ettim. Sadece onları değil,
dayımı da… Yediler içtiler. Sıra para ödemeye gelince ‘benim param yok; parayı
siz ödeyeceksiniz’ dedim. Dayım ödedi… Böylece intikamımı almış oldum.
Anlatımına
hiç ara vermeyen, 60 yaşında olduğunu söyleyen adamın saçları
ve bıyıklarında beyazlık olmaması dikkatimi çekmişti:
- Saçların
boya mı kendi rengi mi, diye sordum.
- Boya…
Boya… Ben saçlarımı İstanbul’a geldiğim seneden beri boyuyorum.
- Yani 13 yaşından beri! Neden?
Kediler doyunca kalan mamaları kargalar yedi
Konuştuğum adam,
benim kim olduğumu, ne iş yaptığımı sormadan hayat hikâyesini anlatmayı
sürdürürken, bir kişi yanında getirdiği iki adet 10 litrelik pet sişe suyu ile önümüzdeki kayaların önünde durdu. Kayaların arasında yarıdan kesik bir pet şişesini çıkardı, içinde az miktarda kalan kirli suyu yere döktü. Sonra şişeye yanında getirdiği sudan doldurdu. Hemen ardından gelen bayan da kayalar üzerine bir miktar kedi maması koydu. Diğer canlılar için “Bir
kap su” ve yiyecek işini hayata geçiriyorlardı. Yaptıkları işten dolayı ben de yanımdaki adam da kendilerine teşekkür ettik. Su ve mamalardan önce kediler, sonra da kargalar nasiplendi... Erkek ve kadın Moda sahilinde birkaç yerde daha
benzer işlemi yaparak yollarına devam ederken, yanımdaki adam da kaldığı yerden
anlatmasını sürdürdü.
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
Gençken Kurbağalı Dere-Kalamış arasında tekneyle yolcu taşımasını, çeşitli işlerden sonra 12 yıl aşçılıktan sonra nasıl emekli olduğunu, yazları memleketi Sivas'a gittiğini, bu yıl geç kaldığını, ama önümüzdeki hafta yine gideceğini anlatıyordu ki saat 20.10'u gösteriyordu. Kendisine veda etmek zorunda kaldım. Kurbağalı Dere’ye
doğru ilerlerken arkamdan seslendi:
- Yolun
Sivas’a düşerse mutlaka beklerim. Beşiktaşlı’nın kahvesini sor, beni orada
bulursun…(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
2 Ağustos 2012 Perşembe
BİR AVUÇ SU İÇİN...
Şişli'de bir marketin önünde iki köpek bir avuç suyu paylaşırken, üçüncüsü sahibinden yediği tekmeyle öğrendiği saygıda kusur etmiyor... (Fotoğraf: Rüya Özkalkan)
ŞİMDİ GÖÇ ZAMANI...
İstanbul'da Kemerburgaz semalarında bir yangın dumanını andıran bulutlarla adeta yarışırcasına yükselen leylekler, sıcak ülkelere göç ediyorlar... (Fotoğraf: Rüya Özkalkan)
1 Ağustos 2012 Çarşamba
"44 YILLIK BASIN DİSPANSERİ KAPANMASIN"...
(Fotoğraf: Tuğçe Çelik)
BİZİM GAZETE - Sultanahmet’te bulunan Haseki Basın Semt Polikliniği’nin kapatılmak istenmesi Sultanahmet Turizm ve Yatırımcıları Derneği (SUYAD), Sultanahmet esnafı ve semt sakinleri tarafından düzenlenen basın açıklamasıyla protesto edildi.
GÜNEŞ: BİNA GÜÇLENDİRİLSİN
BİZİM GAZETE - Sultanahmet’te bulunan Haseki Basın Semt Polikliniği’nin kapatılmak istenmesi Sultanahmet Turizm ve Yatırımcıları Derneği (SUYAD), Sultanahmet esnafı ve semt sakinleri tarafından düzenlenen basın açıklamasıyla protesto edildi.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne
ait olan 44 yıllık Haseki Hastanesi Basın Semt Polikliniği’nin depreme
dayanıksız olduğu gerekçesiyle kapatılmak istenmesini protesto eden Sultanahmet
Turizm ve Yatırımcıları Derneği (SUYAD), Sultanahmet esnafı ve semt sakinleri
12.30’da polikliniğin önünde bir araya geldi. “Sultanahmet’in sağlığını
bozmayın”, “Kamu binası rant kapısı olmasın” ve “1 kutu ilaç yazmak için 10
saat telefonda beklenir mi?” yazılı pankartlar taşıyan protestocular Yerebatan
Caddesi’nde basın açıklaması yaptı.
Basın açıklamasını okuyan SUYAD Başkanı
Kaan Koç, Sultanahmet’te sağlık kuruluşlarının tek tek kapatıldığını ifade
etti. Koç şöyle konuştu:
“Vilayetler Polikliniği’nden sonra, Basın Semt
Polikliniği de kapatılmak isteniyor. Sultanahmet’te sağlık kuruluşları tek tek
kapatılıyor. Halk ve bu bölgede çalışanlar sağlık hizmeti alamaz duruma geliyor.
Daha önce Vilayetler Polikliniği deprem riski gerekçe gösterilerek
kapatılmıştı. Renkli Dopleri, Röntgeni, ameliyathanesi, laboratuarı, üç adet
diş ve göz üniteleri ve aletleriyle tam teşekkül olan Vilayetler Polikliniği
adeta yağmalanmış, araç ve gereçleri parça parça dağıtılmıştı.
İstanbul Sismik
Riskin Azaltılması ve Acil Durum Projesi(İSMEP) binaya ‘çürük raporu’ vermişti.
Ancak bina boşaltıldıktan 7-8 ay sonra bile tadilat yapılmamış, dahası ticari
işletme olarak ihaleye çıkarılmayı beklemektedir. Şimdi İSMEP’in yeni hedefi
ise Basın Semt Polikliniği. Binanın yıkılması gerektiğini rapor etmişler. Oysa
İl Sağlık Müdürlüğü, 24.05.2012 tarihinde Sultanahmet Turizm ve Yatırımcıları
Derneği’nin yazılı başvurusuna verdiği cevapta (Ek 1) polikliniğin kapatılmasının
söz konusu olmadığını söylemişti. Sağlık Müdürlüğü’nün ilgili yazısına rağmen
Haseki Hastanesi Başhekimliği, Basın Polikliniğine yazdığı 19. 07. 2012 tarihli
yazısında (Ek 2) binanın boşaltılmasını istemektedir. Bu duruma göre Haseki
Hastanesi Başhekimliği, protokol kurallarına da aykırı davranıp, üst kurumu
olan İl Sağlık Müdürlüğü’nün ilgili yazısına rağmen polikliniği kapatmak
istiyor. 24 saat ambulans hizmeti de veren polikliniğin yıllık hasta protokolü
60 bin civarındadır. Kira gideri de olmayan polikliniğin bu şartlarda Sağlık
Bakanlığı bütçesine zararı olmadığı gibi kar da etmiştir.-Sultanahmet,
Cankurtaran, Küçükayasofya, Kadırga, Kumkapı, Beyazıt, Gedikpaşa, Çemberlitaş,
Kapalıçarşı, Cağaloğlu, Yeşildirek ve Sirkeci ile bu bölgede bulunan tüm kamu
kuruluşları sağlık hizmetini Basın Polikliniği’nden alıyor. Yine Sultanahmet’te
ikamet eden yerleşik nüfusun sağlık hizmeti alacağı başka bir kurum da mevcut
değildir. Kapatılması durumunda ciddi sıkıntıların yaşanacağı malumdur.Turizm
bölgesine çevrilmek istenen Sultanahmet’te sağlık kurumlarının kapatılması,
turizm sektörüne olumsuz etki edecektir.
Polikliniğin kapatılması durumunda
bütün bir bölge (ki gündüz nüfusu 1 milyon kişi tahmin ediliyor) sağlık
hizmetlerinden mahrum kalacaktır.Yetkililere önerilerimiz: Basın Semt
Polikliniği’ni kapatmak yerine tadilat yapılması, tadilat süresince de şu an
boş olan Vilayetler Polikliniği ve Ziraat Bankası binalarından birine
taşınmasını ve bilahare 50 yataklı 7/24 açık kalacak, dünya şartlarında görev
yapabilecek formasyona sahip doktor ve personelin hizmet vereceği bir
hastanenin açılması, halkımız ve ülkemizi ziyaret eden misafirlerimiz açısından
yararlı olacaktır.”
GÜNEŞ: BİNA GÜÇLENDİRİLSİN
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Sibel
Güneş, Sağlık Bakanı Recep Akdağ'a, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu'ya
konuyu ilettiklerini, dispanserin tahliyesini değil güçlendirilmesini talep
ettiklerini söyledi.
Güneş, şöyle konuştu:
"Basın Semt
Polikliniği, binası Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne ait olup 44 yıllık bir
kuruluştur. TGC ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında yapılan protokolle
bölgede yaşayan halka sağlık hizmeti sunmak ve Cemiyet üyelerine de hizmetlerde
kolaylık sağlama koşuluyla 2018 yılına kadar bedelsiz kullanım hakkı
verilmiştir. Cemiyet son 15 yıldır Basın Dispanseri binasından kira
almamaktadır. Yakın zamana kadar çatısından, binaya ultrason cihazı alımına
kadar birçok konuda da ayrıca destek olmuştur. Basın Polikliniği’nde halen dahiliye, çocuk, psikiyatri, KBB, diş, göz, ortopedi, kadın doğum, genel cerrahi, nöroloji ve aile hekimleri çalışmakta olup, laboratuar, röntgen ve
ultrason hizmetleri verilmektedir. 24 saat ambulans hizmeti de veren
polikliniğin yıllık hasta protokolü 60 bin civarındadır. Dispanser kapatılırsa
yalnız gazeteciler değil, bölge halkı, esnafı, turistler bundan zarar görecek.
Gündüz 1 milyona yakın insanın ziyaret ettiği Sultanahmet'te sağlık kuruluşu kalmayacak. Bir süre önce kapatılan Sultanahmet Sağlık Ocağı ve Vilayetler Polikliniği’nden sonra, şimdi de açık kalan tek sağlık kuruluşu olan Haseki Hastanesi'ne bağlı Basın Semt Polikliniği kapatılmak isteniyor. Depreme dayanıklı olmadığı ileri sürülerek yıkılacağından söz ediliyor. Sultanahmet'teki tüm binalar için böyle bir rapor çıkarılabilir. Amaç dispanseri kapatıp binayı yıkıp yerine otel mi yapmak, yoksa bu hizmetin devamlılığını mı sağlamak? Sultanahmet'te otel çok ama sağlık kuruluşu kalmayacak. Sağlık Bakanlığı'ndan ve İstanbul Valiliği'nden konuyu yeniden değerlendirmelerini ve binanın güçlendirilmesini, hizmetin devam etmesini talep ettik."
Haseki Hastanesi Basın Semt Polikliniği’nde görevli Psikiyatr Ayhan Akçam, tarihi yarımadada sağlık kuruluşu kalmadığını ifade ederek, “Biz halka hizmet veriyoruz. Benim bu bölgede pek çok hastam var. 11 yıldır takip ettiğim şizofren hastalarım var. Biz gidersek o hastaların işi çok zor. Bölge halkı perişan olur. Buraya esnaf, turist, bölge halkı, devlet memurları herkes geliyor. Burası Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin binası ve 44 yıllık bir binayı verecek olmak kolay değil” dedi.
Gündüz 1 milyona yakın insanın ziyaret ettiği Sultanahmet'te sağlık kuruluşu kalmayacak. Bir süre önce kapatılan Sultanahmet Sağlık Ocağı ve Vilayetler Polikliniği’nden sonra, şimdi de açık kalan tek sağlık kuruluşu olan Haseki Hastanesi'ne bağlı Basın Semt Polikliniği kapatılmak isteniyor. Depreme dayanıklı olmadığı ileri sürülerek yıkılacağından söz ediliyor. Sultanahmet'teki tüm binalar için böyle bir rapor çıkarılabilir. Amaç dispanseri kapatıp binayı yıkıp yerine otel mi yapmak, yoksa bu hizmetin devamlılığını mı sağlamak? Sultanahmet'te otel çok ama sağlık kuruluşu kalmayacak. Sağlık Bakanlığı'ndan ve İstanbul Valiliği'nden konuyu yeniden değerlendirmelerini ve binanın güçlendirilmesini, hizmetin devam etmesini talep ettik."
Haseki Hastanesi Basın Semt Polikliniği’nde görevli Psikiyatr Ayhan Akçam, tarihi yarımadada sağlık kuruluşu kalmadığını ifade ederek, “Biz halka hizmet veriyoruz. Benim bu bölgede pek çok hastam var. 11 yıldır takip ettiğim şizofren hastalarım var. Biz gidersek o hastaların işi çok zor. Bölge halkı perişan olur. Buraya esnaf, turist, bölge halkı, devlet memurları herkes geliyor. Burası Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin binası ve 44 yıllık bir binayı verecek olmak kolay değil” dedi.
KEMERBURGAZ'DA BİR İETT DURAĞI VE DURAKTA BEKLEYENLER...
30 Temmuz 2012 Pazartesi
GÜLHANE VE SULTANAHMET'TE İNSAN MANZARALARI...
Bugün (30 Temmuz Pazartesi) akşam TGC'den çıktıktan sonra eşimle Sirkeci'de buluştuk. Oradan yürüyerek Gülhane Parkı'na geldik. Parkta hem yabancıların hem de bizim insanlarımızın çimlerin üzerine sere serpe uzanıp yatmalarını ve parkın girişine yakın bir yerde bulunan Atatürk Heykeli önünde hatıra fotoğrafı çekmelerini görüntüledim.
Gülhane Parkı'nda bir süre dinlendikten sonra Çelik Gülersoy'un İstanbullulara kazandırdığı tarihi konakların bulunduğu Soğukçeşme sokağından geçerek saat 18.30 sıralarında Ayasofya Müzesi'nin önüne geldik. Buradan Sultanahmet Meydanı'na gitmeyi düşünüyorduk. Ancak daha önce turistlerin yoğun olarak bulunduğu Ayasofya Müzesi'nin karşısındaki süs havuzunun etrafındaki park ve yeşil alan varoşlardan kopup gelen insanların adeta istilasına uğradığını gördük. Önce ayakkabı ve terliklerini çıkararak çimlere serdikleri halı-kilim ve örtülerin üzerine oturan kadınlı-erkekli ve çocuklu kimselerin, dinlenmek için orada bulunduklarını düşündük. Bir kaç kare fotoğraf da buradan aldım.
Sultanahmet Meydanı'na geldiğimizde benzer manzarayla burada da karşılaştık. Hele Sultanahmet Camii'nin ön tarafına, yani dikili taşların bulunduğu büyük alana vardığımızda masalar ve sıraların insanlarla dolu olduğunu ve iftar saatini beklediklerini anladık. Bu masalarda ve çimlerin üzerinde oturanların yanlarında örtü ve kilimlerin yanı sıra tüp, çaydanlık ve yiyecek bir şeyler getirdiklerini de fark ettik. Sultanahmet'te de Gülhane ve süs havuzun bulunduğu çimlerin üzerindeki insanların yaptıklarının aynısını yaptıklarını gördük.
Daha sonra "Asırlık Tatlar ve Sanatlar" stantlarını hem yerli halkımızla hem de yabancı turistlerle birlikte gezdik. İftar saatini beklemeden Sultanahmet'ten ayrıldık...
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
29 Temmuz 2012 Pazar
SOKAK KEDİLERİNE ŞEFKÂT ELİ...
Esenler-Çiftehavuzlar Mahallesi'nde kendisini sokak kedilerine adayan Kemal Sayım, her sabah akşam onları doyurabilmek için ya kendi bahçesinde ya da komşusunun kapısının önünde topluyor. Sayım, bir ıslık ya da adlarını tek tek söyleyerek yanına çağırdığı kedilere yiyeceklerini adaletli bir şekilde dağıtıyor ve kavga etmelerine izin vermeden görevini tamamlıyor. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
HİKMET AKSOY'DAN FIKRALAR...
O Zaman Ayılıyrım!
Köyden kent merkezine eşi Fadime ile birlikte inen Temel, caddede yürürlerken yanlarından genç ve güzel bir kız geçince Temel gayrı ihtiyari bakmak durumunda kalınca, Fadime kaşlarını çatıp öfkeli öfkeli uyarısını yaptı:
- Ula gene çapkunluğun uzerınde... Kari görunce evli olduğuni unutaysın!..
Temel'in yanıtı ne olsun beğenirsiniz:
- Yok kıız...Evli olduğumi o zaman anlayrım.
.............................. .............................. .............................. ............
Ula Bizi Arayı...
1940'lı yıllar...Kıtlık/yokluk yılları. Sıtma hastalığı Karadenizliyi kırıp-geçiriyor. Temel, arkadaşı Cemal'in iftar daveti üzerine komşu köye gider. Yaz mevsimidir. Sivrisinekler geceleri adete göz çıkarmakta...
Cemal iftar sonrası yatıya da kalan Temel'i uyarır:
-Temel, gardaşım biliysın, sivri gece adami sokayi... Sakın ola kafani yorganın altından çıkarma!
Temel, yatınca Cemal'in önerisini tutar, ama yorganın altında havasız kalıp kafasını çıkarınca ne görsün... Bir ateş böceği odada dolaşıp duruyor.
Temel, hemen yan odadaki Cemal'e seslenir:
- Ulaa Cemaal!.. Sakın kafağın tişari çikarma, sivrinın biri elfenerilan bizi arayi...
.............................. .............................. .............................. .............................. ...................
Haftada Her Gece...
Temel işsizdi. İş için başvurduğu fabrika ofisinde doldurması için kendisine bir form verilir.
Soruların bilinir olması kendine güveni artırmıştı. Önce adını, soyadını yazdı. Sonra doğum yeri ve tarihini...
Sıra medeni durumuna gelmişti. Şöyle bir soru vardı formda:
"Medeni hali?."
Temel daha önceki yanıtlarında olduğu gibi bunda da gururlanarak doğruyu yazdı:
- Haftada her gece...
.............................. .............................. .............................. .............................. .......
Göremez ki Bizi...
Yıllarca gurbette kalıp sılaya dönen Temel arkadaşı Cemal'le buluşunca hemen teklifini yetiştirdi:
- Hadi, gel birlikte bir yemek yiyelım... Bir iki kadeh da atarız arada...
Cemal, sağlık sorunlarını da anlattıktan sonra;
- Doktor baa içki içmeyi yasakladi ula... İçemem...
Bu durumda Temel'in yanıtı ilginçtir:
- Ula, nerden görecek bizi doktor, hayde, hayde!
.............................. .............................. .............................. .............................. ................
Hamsi olmayan sofranın bereketi hiç olmayi...
Uzun zamandır "BÂB-I ÂLİ NEWS"e fıkra gönderemeyen Hikmet Bey'e bugün "Temel ve Fadime size küstü; fıkralarından yazmanızı bekliyorlar..." diye mail atmıştım. Hikmet Bey, sağ olsun beni kırmadı ve üstteki fıkraların yanı sıra, aşağıdaki Temel ve Fadime fıkrasıyla bu haftaki fıkralarını tamamladı:
Uzun zamandır "BÂB-I ÂLİ NEWS"e fıkra gönderemeyen Hikmet Bey'e bugün "Temel ve Fadime size küstü; fıkralarından yazmanızı bekliyorlar..." diye mail atmıştım. Hikmet Bey, sağ olsun beni kırmadı ve üstteki fıkraların yanı sıra, aşağıdaki Temel ve Fadime fıkrasıyla bu haftaki fıkralarını tamamladı:
Süleyman Bey, merhaba... İyi ki anımsattın. Yoksa bunca koşuşturma arasında Temel'i de, Fadime'yi de unutmuştum. Çağırdım onları iftara... Nefis bir masa donattı hanım. Oturduk, iftar açtık, yedik. Elhamdülillah diyecektik ki Temel ne desin beğenirsin:
- Hamsi olmayan sofranın bereketi hiç olmayi...
.............................. ......................
28 Temmuz 2012 Cumartesi
BUGÜN YAKACIK'TAYDIM...
Üsküdar'da ayaklarını denizde serinleten Arap turistler ve bir olta...
Bugün
(28 Temmuz Cumartesi) günlük gezime yine Merter’den başladım. Ama bu gezi biraz
zorunluluktan kaynaklandı. Yaklaşık üç yıl önce sızı yapan, ama Güngören’deki diş
doktorumun bir türlü çözüm bulamadığı (Daha doğrusu o zaman kendi yapıştırdığı
köprüyü sökemediği; yaptığı diş bakımından sonra da sızı kesildiği için bir
daha gitmemiştim) aynı bölgedeki sızı bu kez şiddetini artırınca doktora
gitmeye karar verdim. Dişlerimi fırçalarken o bölgede bir de şişlik oluştuğunu
fark edince biraz panikledim. Çünkü şişlik hiç de iltihaba benzemiyordu…
Yakacık’ta
akrabalarımın ortak olduğu tıp merkezine gitmek için evden apar-topar çıktım.
Yakınımızdan geçen Esenler-Eminönü İETT otobüsüne bu kez “sürekli sarı basın
kartı”mı göstererek değil de işletmenin verdiği ve üzerinde “Ücretsiz Taşıma
Kartı” yazan kartımı okutarak bindim. Aslında “sürekli sarı basın kart”larımızı
göstererek otobüslere binmek fiyakalı oluyordu, ama belediye bu fiyakamızı
bozdu…
Cevizlibağ’da
metrobüse binmek için otobüsten indim. Üst geçitten geçtikten sonra metrobüs
durağına indim. Avcılar istikametinden gelen araçların hiç birisi durmuyordu.
Yanımda duran bir vatandaş fena halde sinirliydi:
- 10
dakikadır bekliyorum, hiçbir metrobüs durmuyor, Bunların metrobüsünün de… derken
birkaç metrobüs daha önümüzden geçip gitti. İki-üç dakika sonra Zincirlikuyu’ya
kadar giden bir metrobüs durdu, bindik…
Üç köprü: Galata ve Unkapanı köprüsü ile yapımı devam eden metro köprüsünün (ortada) ayakları...
Üç köprü: Galata ve Unkapanı köprüsü ile yapımı devam eden metro köprüsünün (ortada) ayakları...
Zincirlikuyu’da
hiç beklemeden aktarma yaptım. Evden çıktığımda saat 12.00’ye geliyordu.
İstanbul’da yoğun bir trafik göze çarpmıyordu.
Uzunçayır durağında metrobüsten indim. Hafif esintili köprü altında Uğur
Mumcu Mahallesi’ne giden İETT otobüslerini beklemeye başladım. İETT
otobüslerinin durağa yanaşmaları minibüslerin ve halk otobüslerinin
saygısızlığından güç oluyordu. İnsanlar gelen otobüsleri göremedikleri için bir
ileri bir geri yapıp duruyordu. Ben de onlar gibi yapıyordum.
KARETE HAREKETLERİ YAPAN AKIL HASTASI
KARETE HAREKETLERİ YAPAN AKIL HASTASI
Bir on dakika
oldu, bir kez daha ileri hamle yapacakken, 30-40 yaşlarında akıl hastası bir
kişi bağırıp çağırarak önümüzden geçip İETT durak tabelasının altına kadar
gitti. Bu kez bağırmanın yanında kendi kendine boks-karate hareketleri de yapmaya
başladı. Akıl hastasının hareketlerinden korkan insanlar, tekrar minibüslerin
yolcu aldığı alana kaymaya başladı. Ben de çaktırmadan onlar gibi yaptım…
Neyse on beş
dakika kadar sonra Uğur Mumcu’ya giden otobüs geldi. Otobüsün içi klima
olmamasına rağmen sıcak değildi. Çünkü bütün camları açıktı; üstelik kalabalık
da değildi. Güneş almayan bir koltuk gözüme kestirdim, geçip oturdum.
Küçükyalı’ya geldiğimizde üç aracın karıştığı bir trafik kazası vardı, ama
trafiği olumsuz etkilemiyordu.
Soğanlık’a
vardığımızda otobüse bir süre önce haberini yaptığım halk müziği sanatçısı Servet
Sarak bindi. Yakacık’a kadar sohbet ettik. O Uğur Mumcu’ya devam etti, ben
Yakacık’ta indim. Tıp merkezi durağın hemen karşısındaydı; kapıdan içeri
girdim, direkt teras katına çıktım. Yemeğe denk geldim. Bizim yörede gittiğin bir
evde eğer yemeğe denk gelirsen; “Kaynanan seni çok seviyormuş” derler, ama
aşçıları Yazgülü Hanım’ın ve diğerlerinin ısrarlı “yemeğe buyur” davetlerini
kabul edemedim.
Zira öncelikle
halletmem gereken diş sorunum vardı. Tıp merkezinin ortaklarından akrabamız
Mehmet’le vakit kaybetmeden diş doktoru hanımın odasına gittik. Doktor hanım
muayeneden sonra “panoramik” röntgen filmi istedi. Bunun için de Kartal’da
bulunan görüntüleme merkezine gitmemiz gerekti. Mehmet arabasıyla beni götürdü.
Filmi beş dakika içinde hemen çekip verdiler. Zaman kaybetmeden tıp merkezine
döndük.
Doktor hanım filmi
inceledikten sonra;
- Beze gibi
şişliğin yanında, köprünün altındaki dişlerden birinde biraz kararma var.
Sanırım sorun bu dişten kaynaklanmakta. Önce bir antibiyotik yazacağım.
Antibiyotik bittikten sonra gelişmeye göre bölgeye küçük bir operasyon
yapacağız, dedi ve beni uğurladı.
Çamlıca Tepesi-Üsküdar ve Boğaz'dan geçen dev bir yolcu gemisi...
Tıp merkezinde işim bittikten sonra yine bir İETT
otobüsüne bindim ve Üsküdar’a geldim. Oradan da vapurla Eminönü’ne geçtim. Bolca
fotoğraf kareleri ile eve döndüm…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
BÂB-I ÂLİ ECZANESİ KAPANDI...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Önce gazeteler ve matbaalar taşındı Bâb-ı âli'den, sonra eskiye dair ne varsa yok edildi. Bizi biz yapan her şeyin izi silindi akıp giden zaman içinde. Artık Nur ve Nil Koloğlu kardeşlerin Bâbıâli Eczanesi de yok. Yıllarca ilaçlarımızı aldığımız iki eczaneden biri olan, kısa sohbetlere paragraf açtığımız eczane tarihe karıştı...
(Fotoğraf: İskender Özsoy)
Önce gazeteler ve matbaalar taşındı Bâb-ı âli'den, sonra eskiye dair ne varsa yok edildi. Bizi biz yapan her şeyin izi silindi akıp giden zaman içinde. Artık Nur ve Nil Koloğlu kardeşlerin Bâbıâli Eczanesi de yok. Yıllarca ilaçlarımızı aldığımız iki eczaneden biri olan, kısa sohbetlere paragraf açtığımız eczane tarihe karıştı...
(Fotoğraf: İskender Özsoy)
26 Temmuz 2012 Perşembe
BİR AVUÇ SU...
İstanbul'da dayanılmaz hava sıcaklığı hayvanları da etkiliyor. Aksaray hafif metro istasyonu girişinde bimekan takımından bir yurttaş, susuzluğunu gidermek için aldığı pet şişe suyunu bir sokak köpeği ile paylaştı. Gariban adam bu tavrıyla metroya giriş-çıkış yapanlara insanlık dersi verdi. Bu dünyanın sadece insanlara ait olmadığını diğer canlıların da yaşama hakkı olduğunu ve onlar için "Bir kap su" kapılarımızın önüne koymamızı bir kez daha hatırlattı. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









