4 Ağustos 2026 Salı

KOLOĞLU: "HİZİPÇİLER CENNETİ CHP"

                       

        Tarihçi-yazar Orhan Koloğlu, “hizipçilik” kavramının, ülkemizdeki toplumsal kurumlar içinde en çok Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile özdeşleştirildiğini vurgular.

Orhan Koloğlu’nun Sosyal Demokrat Değişim (SDD) Dergisi’nin 1999 yılı 13. sayısında çıkan “Hizipçiler Cenneti CHP” yazısına geçmeden önce 23 Mayıs 2023’te bu bloğumda yazdığım yazıdan kısa bir alıntı yaparak CHP’nin nasıl ve ne zaman kurulduğunu aktaracağım.

Türkiye’nin ilk siyasi partisi CHP, 9 Eylül 1923 tarihinde “Halk Fırkası” adıyla kuruldu. Partinin kurucusu ve genel başkanı Gazi Mustafa Kemal oldu. Genel başkan vekilliğine de İsmet Paşa (İnönü) atandı. 

Serbest Fırka’dan önce partinin adı 6 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nden 9 Eylül 1923 tarihine kadar “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti”, 9 Eylül’den 10 Kasım 1924 tarihine kadar “Halk Fırkası”, 10 Kasım 1924’ten 1931 tarihine kadar Cumhuriyet Halk Fırkası, 1931 Kurultayı’ndan sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) oldu.

Partinin kurucusu ve genel başkanı olan Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhurbaşkanlığı’na seçildikten sonra parti işlerini yürütmek üzere Başvekil İsmet Paşa’yı da partinin Genel Başkan Vekilliği’ne tayin etti.

Ülkemiz 1923 yılından 1945 yılı son baharına kadar iki defa çok partili siyasi hayata geçiş denemesi yaptı. İlk deneme “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”yla oldu, ancak gericilerin Cumhuriyet ve devrimler aleyhine harekete geçmeleri, ardından da Atatürk’e karşı girişilen “İzmir Suikastı” ve bu partiye mensup bazı kişilerin adlarının karışması nedeniyle parti kapatıldı.

İkinci deneme ise eski başbakanlardan Fethi Okyar’ın kurduğu “Serbest Fırka” ile oldu. Bu partide de gericilerin etkin rol oynamaya başlamaları üzerine bizzat parti genel başkanı Okyar’ın dikkatini çekti. Okyar, Cumhuriyet ve devrimlerin tehlikeye düştüğünü görerek partisini kapatmaya karar verdi.   

ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ

CHP, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinden itibaren demokrasiye geçişi sağlayacak ve teşvik edecek önlemler almaya başladı. Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 1945 yılı 19 Mayıs tarihli konuşmasında, “siyasi ve fikir hayatında demokrasi prensiplerinin daha geniş ölçüde hüküm süreceğini” açıkladı.

İlk defa tek dereceli seçim sistemi kabul edildi. Siyasi haklara sahip kadın-erkek bütün yurttaşların milli iradenin tecellisine katılmalarına olanak hazırlandı. Üniversitelere muhtariyet ve ilim adamlarına hürriyet sağlayan kanun kabul edildi. Cemiyetlik kanununda yapılan değişiklikle, “izne tabi olmak” esası kaldırılarak sadece beyanname vermek suretiyle cemiyet ve partilerin kurulması olanağı yaratıldı.

             DEMOKRAT PARTİ’NİN KURULMASI

İşte bu gelişmeler ışığında 1945 yılının son baharında Milli Kalkınma Partisi kuruldu. 1945 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Emin Sazak ve Refik Koraltan CHP’den ayrıldı. Bayar ve arkadaşları Demokrat Parti’yi (DP) kurdu. 1946 seçimlerinde DP, 62 milletvekili çıkardı. Ardından DP’den ayrılan bir kısım milletvekili de 1948 yılında Millet Partisi’ni kurdu. Bu parti 1953’te kapatılınca 1954’te Cumhuriyetçi Millet Partisi kuruldu. Genel Başkanlığa Osman Bölükbaşı getirildi.

Siyasi partiler peş peşe kurulurken 12 Temmuz 1947 beyannamesi ile idarenin tarafsızlığı ve muhalefet partilerinin emniyeti konusunda ileri adımlar atıldı. 1949’da Basın-Yayın ve Turizm Kanunu ile muhalif partilere devlet radyosunda zaman ayrılarak, görüşlerini millete açıklama olanağı tanındı. 1950’de Seçim Kanunu tasarısı hazırlandı. Tasarı CHP ve DP’nin ittifakı ile kabul edildi.

Muhalefetin radyo, basın hürriyeti ve toplantı hürriyetinden geniş ölçüde faydalanmasını mümkün kılan şartlar oluşturuldu ve 1950 yılı 14 Mayıs’ında genel seçim yapıldı Yapılan seçim sonrası Demokrat Parti (DP) 416, CHP 69 milletvekilliği kazandı. DP, 27 yıllık tek parti (CHP) iktidarına son verdi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çoğunluk milletvekilliğini elde etti. DP Genel Başkanı Celal Bayar, 22 Mayıs’ta Atatürk ve İsmet İnönü’den sonra Türkiye Cumhuriyeti üçüncü Cumhurbaşkanı oldu.

DP, 1960 yılına kadar girdiği seçimleri bir şekilde kazandı. 27 Mayıs 1960’ta DP, bir askeri darbe ile iktidardan uzaklaştırıldı. Başbakan Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam edildi. Bayar, ileri yaşından dolayı idam edilmedi.

Darbeden sonra 1961 yılında yapılan seçimlerde İnönü’nün başında olduğu CHP birinci parti oldu, ancak tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu elde edemedi. CHP, Adalet Partisi (AP) ile koalisyon hükümeti kurdu. İnönü, 1965 yılında başbakanlığı bıraktı. 1972 yılına kadar CHP genel başkanlığını sürdürdü. 1972 yılında kabinesinde Çalışma Bakanlığı yapan Bülent Ecevit’le girdiği yarışta genel başkanlığı kaybetti.

Bülent Ecevit, 1973 yılında yapılan seçimlerde birinci parti oldu ve 1974 yılında Milli Selamet Partisi (MSP) ile bir koalisyon hükümeti kurdu. Ecevit başbakan, Necmettin Erbakan ise başbakan yardımcısı oldu. Ecevit, 1977-78-79 yıllarında da başbakanlık yaptı. 12 Eylül 1980 askeri darbeyle birlikte başta CHP olmak üzere tüm siyasi partiler kapatıldı.

Partiler kapatılıp, 10 yıl siyaset yasağı getirilince yeni partiler kuruldu. Sağ partiler olarak; Anavatan Partisi (ANAP), Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), sosyal demokrat partiler olarak da; Sosyal Demokrat Parti (SODEP) ile Halkçı Parti (HP) kuruldu. HP Genel Başkanı Necdet Calp, SODEP'in Genel Başkanı Erdal İnönü idi, İnönü veto yiyince Cezmi Kartay oldu. Sonra bu iki parti birleşerek Sosyal Demokrat Halkçı Parti’yi (SHP) oluşturdu. SHP'nin ilk genel başkanı Aydın Güven Gürkan, sonra da Erdal İnönü oldu.

Erdal İnönü liderliğindeki SHP, Doğru Yol Partisi (DYP) başkanı Süleyman Demirel başbakanlığında koalisyon hükümeti (1991-93) kurdu. Turgut Özal’dan sonra Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olunca SHP-DYP koalisyonu devam etti. SHP’nin başında bu kez Murat Karayalçın vardı. Karayalçın başbakan yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptı. Tansu Çiller de başbakan oldu. SHP’nin CHP ile birleşmesi sonrası genel başkan olan Deniz Baykal, koalisyon hükümetini Tansu Çiller’in başbakanlığında 1995 yılına kadar devam ettirdi. Baykal, başbakan yardımcılığı ve Dışişleri bakanlığı yaptı. CHP-DYP koalisyonu 1996 yılına kadar devam etti.

Bu arada, 1987’de ise Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit’in  kurduğu Demokratik Sol Parti (DSP) siyaset sahnesine çıktı. DSP 1997 seçimlerinde ANAP ve DYP ile koalisyon ortağı oldu, 1999 seçimlerinde ise Bülent Ecevit koalisyon ortaklığında Başbakanlık koltuğuna oturdu. Ecevit 2004 yılında aktif siyaseti bıraktı.

Öte yandan, yeniden açılan CHP’nin başına 1992 yılında Deniz Baykal getirildi. 1995 yılında CHP ile SHP birleşti. Partinin genel başkanı Hikmet Çetin oldu. Baykal, aynı yılın Eylül ayında CHP genel başkanı seçildi. 1995-96 CHP-DYP koalisyon hükümetinde başbakan yardımcılığı ve dış işleri bakanlığı yaptı. 18 Nisan 1999 seçimlerde CHP baraj altında kalınca Baykal istifa etti. Baykal’dan sonra Altan Öymen CHP Genel Başkanı seçildi. Baykal, 2000 yılında tekrar CHP Genel Başkanı oldu. 2010’da “seks kaseti” iddiasıyla karşı karşıya kaldı, tekrar istifa etti. CHP’nin başına bu kez Kemal Kılıçdaroğlu getirildi. 2023 yılında yapılan CHP 38. Olağan Kurultay’ında genel başkanlığına Özgür Özel seçildi. CHP’nin 38. Olağanüstü Kurultayı, Mayıs 2026’da “mutlak butlan” nedeniyle iptal edilince Kılıçdaroğlu tekrar CHP’nin başına getirildi. Böyle olunca Özgür Özel 91 milletvekili ile Yeni Parti’yi kurdu.

Velhasıl CHP’de sular bir türlü durulmuyor, durulacağa da benzemiyor…          

Şimdi bakalım “Hizipçiler Cenneti CHP” diyen Orhan Koloğlu, iki aylık dergi Sosyal Demokrat Değişim (SDD) dergisinde neler yazmış?

Koloğlu, “hizipçilik” kavramının ülkemizdeki toplumsal kurumlar içinde en çok CHP ile özdeşleştirildiğine vurgu yapıyor ve “Onun bu özelliğinin nedenleri ve günümüze etkilerini irdelemeden önce, bu alanda toplumumuzun hangi aşamalardan geçtiğini belirtmekte yarar görüyoruz” diyor.

Orhan Koloğlu, şöyle devam ediyor:

“Hizb sözcüğü Arapça kökenlidir. Kısım-bölük ve taraftar anlamına geliyor. Türkçede biz buna, meslek belirleme eki olan ‘ci’yi ekleyip Hizipçi sözcüğünü üretmişiz. Nihayet bir de (lik’ eki getirip, insan davranışları içinde Hizipçi’ye özgü bir psikolojik yönlenişi belirlemişiz. Açıkçası terim tam Türkçeleşmiş.”

Her şeyin dine endeksli olarak değerlendirildiği çağlarda ise tek bir hizbin tasarlandığını, bugün de dinci-terörist bir örgütlenmeyi belirtmek için kullanılan “Hizbulah-Allah taraftarı” deyimi hizbin çoğunluğa dönüşmesini engellemek amaçlı bir anlayış yansıttığına vurgu yapan Koloğlu; “Her ne kadar Hazreti Peygamber ‘Ümmetimin ihtilafında –Fikir ayrılıklarında- hayır vardır’ demişse de bu din çerçevesi içindeki bir çeşitlikten ibarettir” diyor..

         İLK HİZİPLEŞME 1938’DE

Koloğlu, Osmanlı döneminde Tanzimatçılar’ın da İttihatçılar’ın da “hizib” kavramını olumsuz anlamda algıladıklarını ifade ediyor, şunları söylüyor:

“Atatürk yaşadığı sürece CHP’de bir hizipleşmenin belirmesi mümkün değildi. Liderin üstün kişiliği kadar, partinin toplumun bütün değişik kesimlerini –sınıfsız bir kitle anlayışıyla- yapısında bütünleştirmesi ilkesi de buna izin vermiyordu.

1946’da köklü CHP’lilerden bir Demokrat Parti kadrosunun çıkmasının temelinde ilk hizipleşme olayı vardır. Bunu da 1938’de İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi günlerindeki olaylarla başlatabiliriz. 

İnönü kendisine kafa tutabilecek bir gruplaşmayı önlemek için, partinin üst kademesindeki hemen sınırlı bir tasfiyeye girişmişti. Celal Bayar’ı başbakanlıkta tutmakla birlikte Atatürk’ün çok yakını diye bilinen Genel Sekreter ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı uzaklaştırdı. 1939 milletvekili seçimlerinde ise kadroyu tamamen kendisine bağlı kişilerden oluşturdu. Bu dönemde, Hikmet Bayur gibi Atatürk’e bağlılık sloganıyla bütün İnönücüleri suçlama kampanyası başlatanlar görüldü. Böylece CHP içinde hizipçilik eylemleri öncelikle Atatürk’ün çizgisine uyum sorunlarıyla ivme aldı.”

Koloğu, bu oluşumdan dolayı İnönü’yü suçlamanın doğru olmadığını belirtiyor, şöyle devam ediyor:

“Kendisine partisi tarafından Milli Şef’lik tanınan bir liderin uyumlu çalışacağı kadroları yanında görmek istemesi son derece doğaldı. Eğer İnönü kişisel iradesiyle demokrasiye geçiş kararı vermeseydi, bu dışlanmaların hizipçiliğe yönelmesi bahis konusu olamazdı.”

Koloğlu, 1946’dan itibaren CHP’de “Kemalizm, Altok’un yeni koşullara uydurulması” ve “Parti içinde demokrasinin işletilmesi” hususu tartışmaları sırasında hiziplerin belirdiğine işaret ediyor, şunları ifade ediyor:

“Demokrasi döneminde tek parti sürecinin programına bağlı kalarak daha açıkçası Kemalizm’den sapmamanın savunucusu rolünü oynayarak mücadele yöntemi 1960’ların ortasına kadar devam etti. 1950 seçimindeki bozgun yöneticiler tarafından ‘Halkın yanılgısı ve Kemalist devrimciliğe tepki’ olarak değerlendirilmişti. 1954 seçimlerine de ‘Halkın 1950’de yaptığı hatayı anlayacağı ve CHP’yi tekrar ilkelerine bağlılıkla iktidara getireceği’ anlayışıyla gidildi. Yenilgi daha da büyük oldu.

1957’de oyların artması CHP’nin kendini yenilemesinden çok DP’nin başarısızlıkları ve kendi içinden muhalif bir parti (Hürriyet Partisi) üretmesinden ileri geldi.”

1961-65 SEÇİMLERİ UMDUĞUNU BULAMAMA

27 Mayıs 1960 darbesinin düzenleyicisi durumuna düşen CHP’nin 1961 ve 1965 seçimlerinde de umduğu sonuçları elde edememesinin toplumda beliren özlemleri karşılamakta zayıf kalındığının kanıtı olduğunu vurgulayan Orhan Koloğlu, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bir yandan Kemalizmin yerini Atatürkçülük deyimi alırken, bir yandan da toplumun bütün kesimlerini tek yapıda bütünleştirme hedefinin yerine daha çok emekçi ve üretici kitlelerini koyma eğilimi belirmeye başladı. 1964’de aralarında Alaattin Tiritoğlu gibi CHP’den ayrılmışların da bulunduğu bir grubun, 27 Mayıs’cıların askeri kanadından bazılarıyla birlikte ‘Sosyal Demokrat Parti’yi kurmaları yeniden yapılanmanın gereğini gündeme getirdi. Tiritoğlu ve arkadaşları Atatürk’ü bir zihniyet olarak kıymetlendirdiklerini belirtip, 27 Mayıs İnkilabı ile bütünleştirmeyi planladıklarını programlarında belirttiler.”

          “ORTANIN SOLU” FİKRİ

Koloğlu, İsmet İnönü’ün CHP’nin partiler yelpazesinde “Ortanın Solu”nda bulunduğu fikrini benimsemesinin yeni program düzenlemesi ihtiyacı doğurduğunu belirtiyor, şunları söylüyor:

“Ecevit’in başını çektiği çalışmalar benimsenirken dışarıdan Komünistleşme suçlamaları geliyor ve içerideki bazı kimseleri de etkiliyordu. Bu yüzden parti yönetiminin sık sık Atatürk ilkelerine bağlılıktan ve Altıok’un terk edilmediğinden bahseden bildiriler yayınlandığı görüldü. Bu dönemde Ecevit’in ‘Bu bir anayasa hareketidir, gerideki köprüleri yıkarak ortanın Solu’nda ilerlemeliyiz’ şeklindeki açıklaması, hele 1966 Ekim’indeki 18. Kurultay öncesinde Atatürk ilkelerinden gerekli anlamları çıkarmayan ve çağdaşlaşmayı geciktiren eski yöneticilere çatması yine Atatürk’e bağlılık sorununu gündeme getirdi.”

Ortanın Solu ilkelerinin hazırlanmasında rol oynayan Turhan Feyzioğlu ve arkadaşlarının (33 milletvekili ve 15 senatör) partiden istifa edip Güven Partisi’ni kurarlarken en büyük gerekçelerinin Atatürk konusu olduğuna vurgu yapan Koloğlu, şunları kaydediyor:

“İşin ilginci yarım yıl geçmeden Güven Partisi’nden istifalar ‘Komünizmle Mücadele derneğine dönüştüğü’ iddiasına dayanıyordu.

Aynı davranış 1972 Kurultayında Ecevit kazanınca Kemal Satır ve arkadaşları yinelediler, benzer gerekçelerle istifa edip Cumhuriyetçi Parti’yi kurdular. Onlar da başarılı olamadı.

Her demecinde Atatürk’e ve Altıok’a bağlılığını ısrarla yineleyen Ecevit, bir yandan da sol sloganları kullanmakta ısrar ediyordu. CHP’nin 1973 seçiminde birinci parti olması, 1977’de de yine birinci olurken serbest seçimler döneminde tarihinin en yüksek oyunu elde etmesinde eski sloganlardan uzaklaşması en büyük etken olmuştur.”

12 EYLÜL DARBESİ VE YENİ ATATÜRKÇÜLÜK

Orhan Koloğlu, 12 Eylül 1980 hareketinin gerekçesinde askerlerce “yeni bir Atatürkçülük” anlayışının oluşturulmasına ihtiyaç duyulmasının yattığını vurgu yapıyor, şunları ifade ediyor:

“Yeni partilerin kurulmasına izin verildiğinde Halkçı Parti, Sosyal Demokrat Parti, ikisinin birleşmesinden doğan SHP ve nihayet yeniden canlanan CHP hep Atatürk’e bağlılık tezini savundular. Altouk’u simge ve programlarında temel dayanak olarak belirttiler ama uygulamada artık ne 1930’lar, ne de 50’ler ne de 70’lerin çizgisindeydiler. İktidara ortak oldukları zamanlarda da günün esen rüzgarlarına uygun yollar izlemekten başka bir şey yapmadılar. Partinin içinde devamlı olarak bir kesimin hep Atatürk’ten ve Altıok’tan kopmaya karşı çıkması, yöneticilerin ise durmadan bağlılık mesajını yinelerken konunun aşırı kullanılmasının yararsızlığı üzerinde durmamaları, sadece Atatürk’e zarar vermekle sonuçlandı.

1999 seçimlerinde barajın aşılamayacağının fark edildiği son günlerde birdenbire Atatürk’ün resmini taşıyan afişler çıkarılıp onun için oy istenmesi, yine de barajın aşılamaması son darbe oldu.

Dolayısıyla Atatürk/Kemalizm sorununa bir kesin çözüm getirmeden CHP hiziplerden kurtulamayacaktır. Atatürk ve Altıok’a bağlılık konusu hiziplerce asıl amaçlarını saklamak için kullanılmıştır.”

1947’de İnönü’nün, Recep Peker’e karış 35’leri desteklemesi, yine kendi arzuladığı genel sekreter adayı Nihat Erim’i son derece popüler davranışlarıyla yenen Kasım Gülek’i bir türlü hazmedememesini de belirten Orhan Koloğlu, şöyle devam ediyor:

“İnönü korkusu, ondan sonraki genel başkanlık için kendini hazırlayanlarda öyle yer etmişti ki, onayına sahip olduğu halde Ortanın Solu hareketinin temsilciliği zamanı gelince daha kolayca bertaraf edilir diyerek Ecevit’e bırakıldı. Ecevit bir hizip girişimi gibi görünmemeye dikkat sarf ettiklerini söylemiştir ama İnönü’nün taktiği de parti içindeki dengede onları kullanmaktı. Nitekim biraz ileri gittiklerini fark edince hemen tasfiyelerine çalışmıştır. Çok yaşlanmamış olsa bunda başarılı da olabilirdi.”

TOPUZCU VE BAYKALCILAR

Koloğlu, 1970’li yıllarda “Ali Topuzcu” ya da “Deniz Baykalcı” hiziplerin belirmesinin ilkelerinden çok, partide etkili olma amacını güden gruplaşmalar olduğunu söylüyor, şöyle diyor:

“Ecevit’in parti dışından uzmanlar getirerek üst kademe yönetimi güçlendirmek çabalarına tepkiler hep bu hiziplerden gelmiştir. Örgütte çalışarak yetişmiş kadroların parti iktidara gelince en üst görevleri –uzman olmasalar da- almaları gerektiğine inanıyorlardı. Hem milletvekili hem de yerel seçimlerde adayların seçiminde rol oynamak en büyük arzularıydı. Hatta 1979 ara seçiminde istedikleri adaylar gösterilmediği için partinin aleyhinde kampanya sürdürdükleri de ileri sürülmüştür. Alınan kötü sonuç üzerine Ecevit hükümetten istifa etti.”

Koloğlu, 1979 Kurultayı’nda partiye zayıflatan hizipçiliğin engellenmesi için gereğinde ihraç uygulamasına gidilmesi konusunda yetki tanınmasına karşın, bir sonuç alınamadığına işaret ediyor. Şunları söylüyor:

“Üstelik Turan Güneş gibi ‘Tek başına hizip’ sayılan etkili kişilerin fikir alışverişi için hizipçiliği akılcı sayan bir yaklaşım vardı. ‘Hizipsiz parti olmaz, hizip particiliğin temel felsefesidir’ diyordu.

1980 yılına girildiğinde liderin kendisini hedef almışlardı, bir yandan da Baykal ve Topuz Hizipleri (Diğer küçükleri saymıyoruz) bir birleriyle savaş halindeydiler.

1984’den sonra kurulan CHP’nin mirasçısı sayılan partilerde aynı eğilimin devam ettiği görüldü. Özellikle HP-SODEP birleşmesinden sonra SHP’nin içinde Baykalcıların Erdal İnönü’ye karşı sürdürdükleri eylemler, hele bir zamanların düşmanları Topuz ve Baykal’ın işbirliği, ilkelerin dışında tamamen bir çıkar işbirliğinin varlığını ortaya koydu.

Hatta daha 1998 Ekim’inde CHP’nin barajı geçemeyeceği söylentileri başladığında önlem almak yerine, sahte kamuoyu araştırmaları düzenlettirilerek hem partiler hem de seçmenler kandırılmağa çalışıldı.

1995’de partinin elli yıllık demokrasi içindeki evrimini değerlendiren eski parlamenterlerinden Hıfzı Oğuz Bekata şunları söylemiştir:

CHP’yi kimse bölmedi, kendi içinde bölündü. CHP’yi bu duruma bu şahıslar ve hizipler arasındaki çekişme düşürdü. Üzülerek söylüyorum. Hâlâ da devam ediyor. CHP’nin muhalefet kazanı, dışarıda değil, kendi içinde kaynar. Partililer kişilerin ya da hiziplerin arkasından giden çömezler olmaktan çıkmalı, parti programları üzerinde birleşen ve bu programın gerçekleşmesine çalışan insanlar olmalıdır. 

Kurtuluş sanırım, Atatürk konusunun kesin bir formüle bağlanması ve Bekata’nın uyarısının hayata geçirilmesinde yatıyor..”

Yazıyı burada sonlandırırken kısa bir yorum da da ben bulunmak istiyorum. Tamam… Yıllardan beri CHP hep, içindeki hiziplerden, çekişmelerden dolayı bir türlü büyüyemiyor, tek başına iktidar olamıyor; kabul… Ya bu son iki yılda ülkemizde yaşananlara ve CHP’yi adeta ablukaya alıp, elinin kolunun bağlanmasına, belediye başkanlarının tutuklanmasına, “Mutlak Butlan” olayına ne demeli? 103 yıllık bir geçmişi olan bir CHP ne durumlara düşürüldü. Bu hallere düşürenler ve sebep olanlar utansın!…

(Süleyman Boyoğlu)