Erzincan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erzincan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2020 Pazartesi

"AK MELEKLER" SELAM DURUN...

                                                           
                                                     Azimet Çankaya
  
                            Ak meleğim göç eylemiş yurdundan
                             Havalanmış minnet etsem iner mi?
                             Can çıkmazsa o kurtulmaz bu demden
                             Alev almış ateş dağı söner mi?

                             Dertli olanlara elbet zar gelir
                             Geniş dünya tek başına dar gelir
                             Ellere yaz bahar bana kış gelir
                             Ben yanarım eller beni kınar mı?

                             Metin’iyem daha giymem alları
                             Viran olsun Çamşıhı’nın elleri
                             Sele verem dağı taşı çölleri
                             Aklı olan bu dünyaya kanar mı?

            Ah bu türküler… 
Bedri Rahmi Eyüboğlu diyor ya; “Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım”… Eyüboğlu sanki Sivas-Çamşıhlı Âşık Ali Metin’i işaret ediyor. Ne diyor Âşık Ali Metin:

                             Metin’iyim daha giymem alları
                              Viran olsun Çamşıhı’nın elleri
                              Sele verem dağı taşı çölleri
                              Aklı olan bu dünyaya kanar mı?

          İşte ne yazık ki aklımız duygularımıza hakim olamıyor, hep bu dünyanın yalanına dolanına kanıyor. Ölmeyecekmişiz, dünya durdukça yaşayacakmışız gibi kalp kırıyor, insan üzüyoruz. Ozan Ali Metin, yukarıdaki sözleriyle bu dünyada istediğini yapamadığından-alamadığından yakınıyor, doğduğu memlekete sitem ediyor; dağını, taşını, toprağını sele veriyor…
         Değerli büyüğümüz-akrabamız-canımız Azimet Çankaya da doğduğu toprak olan Refahiye’yi sele verip gitti. Dost meclislerinde, özel günlerde hep Âşık Ali Metin’in bu türküsünü söyler ve son kıtanın bir mısrasını “Viran olsun Refahiye elleri” diye değiştirirdi. Uzun yıllar çektiği şeker hastalığı, buna bağlı olarak gelişen böbrek yetmezliği ve haftada iki-üç gün diyaliz makinesine bağlılığı sanırım bu türkü vasıtasıyla biraz olsun azalıyor, rahatlatıyordu.
         Aslında Çankaya’nın ki de Âşık Ali Metin gibi doğduğu topraklara bir sitemdi, yakınmaydı. Yani; “Ey Erzincan! Ey Refahiye! Eğer benim karnımı doyursaydın, ne işim vardı gurbet ellerde” demek istiyordu. Şayet gurbetlik olmasaydı Çankaya, belki daha uzun yaşayacak, bu hastalıkların hiç birisiyle boğuşmayacaktı.    
         İstanbul-Kartal’da 12 Ocak Pazar günü Hak’ka yürüyen, 1980 öncesi DİSK-Maden-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Rabak Kablo Fabrikası’nda “İş Yeri Temsilciliği”ni yapan aydın insan Azimet Çankaya büyüğümüz, hani sevdiklerimize sitem ettiğimiz gibi, o da şimdi sitem ettiği Refahiye yolunda. Çankaya 14 Ocak Salı günü doğdu Pusans Köyü’nde kara toprakla buluşacak.
        Bedri Rahmi Eyüboğlu; “Bana bir bardak su’ dercesine/Bir türkü söylemeden gidersem yanarım” diyor ya, sen yanmadan gidiyorsun Azimet Çankaya, zira sen türkünü söyledin, yakacaklarını yaktın, sele vereceklerini verdin…
        Yıldızlar yoldaşın, kara toprakla buluşman huzurlu olsun Can Çankaya…
(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)




2 Şubat 2019 Cumartesi

TEYZEM ANNEME EMANET...

     İnsanlar yaş ilerledikçe içinde bulunduğu ortam, çevre, aldığı eğitim ve elde ettiği statüyü bir kenara koyar; özüne döner. Bu doğanın diyalektik gereği olsa gerek…
     Sadece kişinin kendisi mi? Elbette ki hayır! O kişinin ailesi ve çevresi de hemen hemen aynı duyguları taşır. Şöyle ki; kişi dünyanın neresinde olursa olsun belli bir yaştan sonra doğduğu yurt ve yetiştiği çevrenin özlemiyle yanıp tutuşur; hayata gözlerini açtığı topraklara varıp kalan ömrünü orada tamamlamak için can atar. 
     Yani kısaca toprak çeker. Bu can atış sadece özlemle ilgili de değildir; veda vaktinin geldiğine de işaret edebilir.

     Gelenek ve göreneklerimizde eğer kişi memleket özlemi çekiyorsa, doğduğu topraklara ulaşmak için çok istekli olur. Eğer bu arzusunu gerçekleştiremezse ailesi ve yakınları bu isteğini mutlaka yerine getirir. Bazıları için bu durum anlamsız gelebilir. Son günlerde “Ben öldükten sonra yakın”, “Ben öldükten sonra organlarımı bağışlayın; kadavra olarak kullanılsın” diyenler yanında, bir bütün olarak toprak altında çürümeyi kabul edenlerin tartışmalarına da şahit oluyoruz.
     Bizim aile ve köylülerimiz de cenazelerini bağışlamak yerine bugüne kadar ki geleneklerini bozmadı ve yaklaşık son dokuz ayda sanki “kıran” girmiş gibi 15’i geçen ölülerini memlekete götürdü. En son 31 Ocak’ta zatürree sonucu İstanbul’da aramızdan ayrılan teyzem Güldane’nin arzusunu yerine getirdik ve eşinin de yattığı memleketimize götürdük.
     Ancak, memleketimiz öyle yakın bir il değildi. Otobüsle 15-16 saatte gidilebilen Erzincan ilinin Refahiye kazası idi. Kazası olsa iyi yoğun kar yağışı nedeniyle yolu kapalı olan Bahasor (Sarıkoç) köyüydü. Gitmeden önce köy muhtarı Kaya’nın girişimleri sonucu Karayolları’nın yolunu açtığı bir köydü. 
     Komşu Kersen köyü yakınına kadar Kartal Belediyesi’nin sağladığı otobüsle gittik. Önde Karayolları'nın greyderi, ardından bizlerin içinde bulunduğu minibüsler zar zor, kimi yerde ite kaka cenazemizi toprağa vereceğimiz köyümüze ulaştırdık.
     Allah’tan bir gün önce muhtar mezar yerini komşuların yardımıyla açtırmıştı da mezar yeri kazıma sıkıntısı yaşamadan teyzemin defin işlemini gerçekleştirdik.
    Hem de geçen yıl Nisan ayında kaybettiğimiz 5 kardeşin en küçüğü olan annemin yanına… Sadece annem mi? Hayır! Dedem, babaannem, teyzemin kocası da orada… Hem de genç bir ardıç ağacının altındalar… Hepsini birbirine emanet ederek, gönül rahatlığıyla köyden ayrıldık…
 (Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)