9 Mart 2012 Cuma

MEHMET AKSOY'UN "UCUBELERİ"...

Heykeltıraş Mehmet Aksoy'un "50. Yıl Mehmet Aksoy Zamanın ve Mekanının Suretleri" sergisi, bu akşam (9 Mart Cuma) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi-Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde açıldı.
Aksoy, Sümerolog M. İlmiye Çığ'a sergisini gezdirdi
Sergiyi el ele tutuşarak gezdiler...
"Türkiye" adlı gebe kadın heykeli
Sergiyi gezdikten sonra tatlı sohbete başladılar
Aksoy'un, Çığ'a; "Hayrettin Karaca el ele tutuştuğumuzu
 görmesin kıskanır" demesi ikisini de kahkahalara boğdu...
Serginin açılışına sanatçı Rutkay Aziz de katıldı.

Mehmet Aksoy'un 75 eserinin yer aldığı sergi 20 Mayıs tarihine kadar açık kalacak. Serginin açılışına Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, tiyatro ve sinema sanatçısı Rutkay Aziz ile çok sayıda davetli katıldı.
 (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

TARİHİ SARIYER BÖREKÇİSİ'NDEKİ MARTI...



8 Mart Perşembe günü ben, usta gazeteci Ahmet Çitoğlu, usta karikatürist Raşit Yakalı, Tarihi Sarıyer Börekçisi'ne börek yemeye gittik. Börek yerken ördek büyüklüğünde iki martı geldi. Biri pencere camının önüne bir diğeri de yakındaki bacanın üzerine kondu. Ne yazık ki her halinden börek istediği anlaşılan cam kenarındaki martıya Çitoğlu, sırtını döndü. Çitoğlu, geçtiğimiz yıl da aynı börekçide börek yerken, pencere camına kadar gelen aynı büyüklükteki bir martıya da börek vermemişti. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

BİR ZAMANLAR BAB-I ALİ'NİN MANAVIYDI...

                               
Cağaloğlu'nun sembollerinden manav Hamdi Öncan... Neredeyse 50 yıl Çatalçeşme Sokağı’yla Molla Fenari Sokağı’nın kesiştiği noktada manavlık eyledi. Tezgahının kaldırılmasına yakın sohbet ettiğim Öncan geçmişi, “Cağaloğlu benim geldiğim ilk yıllarda aile semtiydi. Güzel insanlar, iyi aileler oturuyordu buralarda. Eski tanıdıklarım, o güzel insanlar hep öldü. Gazeteler buradan gidince semt bozuldu. Çoluğun çocuğun eline kaldı buraları. Gazeteler buradan taşınmasaydı keşke…” diye özetlemişti. (Fotoğraf: İskender ÖZSOY)

8 Mart 2012 Perşembe

BEYOĞLU'NDA BİR GÜN...

                                                         Tophane'de bir cenaze...
                                                      Beyoğlu'nda bir arka sokak...
                                                    Galatasaray Kadınlar Hamamı...
                                                            Bir başka arka sokak...
                                                       Tarihi Galatasaray Hamamı...
                                                     Çin yemekleri yapan bir büfe...
                                                                    İstiklal Caddesi....
                                                 AVM, Ağa Camii ve TKP İl Başkanlığı
                                             Nostaljik tramvay ve Fransız Konsolosluğu
                                     
                                             (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

TGC'DEN BAŞBAKAN'A YANIT...

                                

                       TGC BAŞBAKAN'A YANIT VERDİ:


         "Tutuklu gazeteci sayısını basın kartlı gazeteci sayısına indirmek Türkiye gerçekleriyle uyuşmuyor" Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu Başbakan Tayyip Erdoğan'ın AKP Grup Toplantısı'nda tutuklu gazetecilerle ilgili konuşmasına Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu bir açıklamayla yanıt verdi. Açıklama şöyle: “Tutuklu  gazetecilerin durumu ve sayılarına  ilişkin tartışmalar Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın son açıklamasıyla yeniden gündeme gelmiştir. Şurası da Türkiye’nin başka bir gerçeğidir ki fiilen gazetecilik yaptıkları halde sadece Türk Ceza Yasası ile Terörle Mücadele Yasası kapsamında gazeteci sayılan fakat çalışma hukuku yönünden gazeteci olarak kabul edilmeyen meslektaşlarımız ne yazık ki büyük çoğunluktur.
        Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) anket yoluyla belirlediği sayıların karşısında  Çalışma Genel Müdürlüğü’nün işkolu tespitleri ile Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'ndeki dosya sayılarına göre basın kartı taşıyan gazetecilerin sayıları arasında büyük uçurum vardır. Kaldı ki Sarı Basın Kartı  taşıyanların sayısının  sadece 6 olması, gazetecilik  faaliyeti nedeniyle 100'den fazla  “fiilen gazetecilik yapan gazetecinin” tutuklu veya hükümlü olması gerçeğini  değiştirmiyor. Maalesef, gazetecilik faaliyetlerinden dolayı, 100’ü aşkın gazeteci, Terörle Mücadele Yasası ve Türk Ceza Yasası’ndaki demokrasi ile bağdaşmayan maddeler ve özel yetkili   mahkemelerin  tutumu  nedeniyle cezaevlerinde bulunmaktadır. Bunun en büyük nedeni de Basın-İş Yasası olarak andığımız 5953 sayılı yasanın yaptırımı olmadığı için nerdeyse uygulamadan kaldırılmış olmasıdır. Basın İş Yasası'nın etkin bir şekilde  uygulanmasını sağlamak için  yetkilileri  göreve çağırıyoruz. Bu durum, Sayın Başbakan’a isteği üzerine gönderilen “Gazetecilerin Yıpranma Hakkı” konusundaki yazımızda da özenle vurgulanmıştır. "Devlet tarafından  veriliyor” gerekçesiyle kart taşımayan meslektaşlarımızın varlığı da söz konusudur. Bu nedenle tutuklu gazeteci sayısını basın kartlı gazeteci sayısına indirgemek Türkiye’nin gerçekleri ile bağdaşmamaktadır.
        Avrupa Birliği üyesi olması ve bunun yanı sıra dünyaya açılması için çaba harcanan ülkemizde gazetecilerin uluslararası basın örgütlerinde yer almaları meslek adına övünülecek bir durumu yansıtmaktadır. Uluslararası Gazetecilik  Örgütleri’nin  temsilcilerinin Türkiye’ye bilgi almak için geldiklerinde söylenenlerin, dışarıya giden gazeteci yöneticiler tarafından dile getirilmesinin “gammazlama” anlamına gelecek biçimde yorumlanmasını anlamakta zorlandığımızı da belirtmek isteriz.
       Anadolu Ajansı ile işyerinin yetkili sendikası Türkiye Gazeteciler Sendikası arasındaki anlaşmazlıkların iş barışı çerçevesinde çözümlenmesinin beklentisi içinde olduğumuzu da ayrıca vurgularız."

RAŞİT YAKALI...

TGC'DEN AÇIKLAMA....

                                              

               TGC'NİN MEDYA SORUNLARI ÜZERİNE DURUM SAPTAMASI: 


           Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 2012 yılının iki ayını geride bıraktığımız bu günlerde, ifade özgürlüğü ve basının çeşitli sorunlarına ve beklentilerimize ilişkin bir durum saptaması yapma gereksinimi duymuştur: 2011 yılındaki Türkiye’nin ifade özgürlüğü ve gazetecilerin çalışma koşulları açısından 179 ülke arasında 148’inci sırada bulunduğu gerçeğinin değişmediğini görmenin üzüntüsü içindeyiz. Bu güne kadar gazetecilik faaliyetinin suç sayılmadığı bir ülkede yaşamak istediğimizi bunun için gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını yasal zeminlerde dile getirdik.
           Gazetecilerin tutuksuz yargılanmasını, aylardır, yıllardır ellerinden alınan özgürlüklerin geri verilmesini, tecrit uygulamasının kaldırılmasını olağanüstü dönemlerin ürünü olan Özel Yetkili Mahkemelere son verilmesini istedik. Çok sayıda yayın organının toplatılmasının, kapatılmasının, karikatür ve mizah dergilerinin poşete konulmasının, internet sitelerine erişimin engellenmesinin, radyo ve televizyon kuruluşlarına çeşitli yaptırımlar uygulanmasının, gazetecilerin iş güvencesinden yoksun bırakılmasının basının önündeki ciddi sorunlar olduğunu dile getirdik.  
          Buna karşın, Adalet Bakanlığı kimi zaman tutuklu gazeteci olmadığını kimi zaman sayısının bir uluslar arası kuruluşun yanlış değerlendirmesine dayanarak 8 olduğunu öne sürdü. İçişleri Bakanlığı, “Sadece silahlı terör değil. Bunun bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var” iddiasında bulunurken,  terörizme destek veren alanlar arasında sanat, şiir, gazetecilik ve akademik çevreleri saydı. Bandrollü yasal kitaplar, dergiler, dava dosyalarına konuldu.
           “Silahsız terör örgütü” gibi anlamsız bir tanım yasal literatüre sokuldu. Yargılanan meslektaşlarımız yazdıkları basılmamış kitaplar, yazılar, yaptıkları haberler, yayınladıkları fotoğraflar, telefon görüşmeleri ya da telefon rehberlerindeki numaralarla ilgili sorgulandıkları halde “terörist” olmakla suçlandılar. Birçok meslektaşımız terörist faaliyetlerde bulunduğu iddiasıyla, cezaevinde yargılamayı beklemekte.

         "Yüzün üzerinde gazeteci tutuklu yargılanmakta"
           Meslektaşlarımızın sorguları sırasında kendilerine yöneltilen sorular ağırlıklı olarak yaptıkları haberlere, yazılarına, arşivlerine, haber kaynaklarına ve kaynaklarına ilişkin oldu. “Terör örgütünün medya ayağı” vurgusu düzenlenen iddianame de yer aldı. Terörle Mücadele Kanunu’nu gazetecilik faaliyetlerine uygulamanın yolları arandı, adeta zorlandı. Yüzü aşkın gazeteci, 2005 yılından bu yana Türk Ceza Yasası, Terörle Mücadele Yasası ve Ceza Muhakemeleri Yasası gibi temel ceza yasalarında yapılan düzenlemelerin yorumlarıyla suçlanmakta ve tutuklu olarak yargılanmakta. Ayrıca çok sayıda gazeteci ve medya kuruluşu hakkında hapis veya para cezası talebiyle açılmış on bin dolayında soruşturma ve dava bulunuyor.
          Uzun süren tutukluluğun cezalandırılmaya dönüştüğü gerçeğinin üstüne temel insan haklarına aykırı olarak tecrit uygulamaları sürmekte. Bu bağlamda meslektaşımız Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’a bir yıldır uygulanan tecridin ancak geçtiğimiz günlerde kaldırıldığı açıklandı.  Her ortamda, Medyada editoryal bağımsızlığı yok eden, basını oto sansüre yönelten baskıların kaldırılmasını beklediğimizi sabırla dile getirdik. Parlamentoyu, durumun ciddiyetinin farkına varmaya ve kanunların değiştirilmesi için gerekli tüm adımları acilen atmaya çağırdık.
          Türkiye Gazeteciler Cemiyeti,  olarak yasama sürecinde her türlü katkıyı vermeye de hazır olduğumuzu her platformda ifade ettik. Kaldı ki, içerisinde yer aldığımız Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP)  Başkanlar Kurulu tarafından hazırlanan “Acil Yasa Değişikliği” önerileri TBMM Başkanına, Basından Sorumlu Başbakan Yardımcısına, Adalet Bakanı'na, siyasi partilerin genel başkanlarına ve TBMM’de grubu bulunan siyasi partilerin Grup Başkanvekillerine gönderildi. 12 Haziran 2011 Seçimleri öncesi ve sonrası Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı,  siyasi iradenin mensupları birçok kez tutuklu meslektaşlarımız ve ifade özgürlüğü önündeki engeller ve diğer basın sorunlarına ilişkin rahatsızlıklarını dile getirmelerine, çalışmalar yapıldığına ilişkin açıklamalara karşın, bir sonuç alınmadığını görüyoruz.

                 "Cezaevindeki arkadaşlarımızı unutmadık"
          Oysa kamuoyu, geçtiğimiz haftalarda istendiği takdirde yasaların ne kadar çabuk değiştirildiğinin ve uygulamaya konulduğunun tanığı oldu. Bir kez daha: Cezaevlerindeki meslektaşlarımızı unutmadığımızı onlarla dayanışmamızı güçlendirerek sürdüreceğimizi açıklıyoruz. Mağduriyetlerin giderilmesine ilişkin siyaset arenasındaki söylemlerin ivedi olarak eyleme dönüşmesini ve sonuçlanmasını bekliyoruz. Halkın gerçekleri öğrenme hakkını ortadan kaldıran yasalardaki kısıtlayıcı hükümlerin derhal değiştirilmesi gerektiğini anımsatıyoruz.
         Bu suretle, medya üzerinde yoğunlaşan baskılara, basın ve ifade özgürlüğünü tehdit eden uygulamalara derhal son verilmesini bekliyoruz. Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yerine kurulan, temel hak ve özgürlükleri diledikleri zaman diledikleri gibi askıya alabilme imkânı tanınan “özel yetkili mahkemelere” son verilmesini istiyoruz.
         Gazetecilerin yıpranma hakkının iadesini ve 5953 sayılı yasanın uygulanması ve  itibari hizmet zammı konusundaki adaletsizliklere de dikkat çektiğimiz Başbakan ve Basından Sorumlu Başbakan Yardımcısı’na ilettiğimiz ve yanıtsız kalan mektubumuzu anımsatıyoruz. Unutulmamalı ki, gazetecinin susturulması, yalnız basın özgürlüğünün engellenmesi değil, halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkının engellenmesidir. Basın özgürlüğü olmadan demokrasi, demokrasi olmadan basın özgürlüğü olamaz. Kamuoyunun bilgilerine saygılarımızla sunarız.

7 Mart 2012 Çarşamba

TGS BAŞKANI İPEKÇİ AÇLIK GREVİNE BAŞLAYACAK...


Ercan İpekçi 


ÜYELERİMİZE AÇIK MEKTUP

Anadolu Ajansı’ndaki değerli meslektaşlarım, emekçi kardeşlerim, yoldaşlarım,
Galiba sizlerle biraz dertleşme ihtiyacımız var. Bunu yaparken, biraz Sokrates’ten, biraz Platon’dan esinlenmem, onların sözlerinden yararlanmam gerekecek. Çünkü binlerce yıldır zorbaların değişmeyen entrikalarının bir benzerini, 24 yıl 6 ay 6 günümüzü birlikte geçirdiğimiz Anadolu Ajansı işyerlerinde tekrar yaşıyoruz.
Anadolu Ajansı’ndaki bütün mezalimin sorumlusu benmişim. “Beni suçlayanların üzerinizdeki etkisini bilemiyorum; fakat sözleri o kadar kandırıcı ki ben bile kendi adıma onları işitirken az daha kim olduğumu unutuyordum. Böyle olmakla birlikte, inanın ki bir tek doğru söz bile söylemiyorlar.” (Sokrates)
Ne atanmış bir genel müdürün ne de onu atayan hükümetin dayatmalarına boyun eğmeye niyetim var. Sesimin kesilmesi için hiç kimseye boynumu uzatmayacağım. Atamayla değil, üyelerimizin oylarıyla seçildim. Beni seçenlerin özgür iradesine karşı çıkamam -onlardan aldığım yetki ve cesaretle sürdürdüğüm onurlu mücadeleden rahatsızlık duyanlar belki üzülecek ve bana daha çok kinlenecekler ama- görevimden

İstifa etmeyeceğim

Sendikamızın olağanüstü genel kurul kararı alması halinde yeniden aday olup olmayacağıma karar verecek olan da yine seçimle yetkilendirilen delegelerimizdir. Atanmış bir genel müdürün ya da onu atayan hükümetin tehditlerine boyun eğerek, delegenin iradesine ipotek koymamızı hiç kimse beklemesin.
“Demokratik, şeffaf, katılımcı bir sendika” iddiasıyla yola çıktıklarını söyleyenlerin baskıyla ve tehditle güdümlü bir sendika oluşturma yolunda olduklarını görmek çok zor değil. Demokrasinin gereklerine uymaktan onlar korkabilirler, ama ben genel kurulun iradesine saygılıyım, çıkabilecek sonuçtan da çekinmiyorum. Üyelerimizin iradesiyle seçildim, onların iradesiyle gitmeye de hazırım.

Adaylığına delegasyon karar verir

Bana karşı yapılan ithamlara, suçlamalara, iftiralara karşı sabırla sessizliğimi koruyorum, dayanma gücümü zorlayarak direniyorum. Sonuna kadar da direneceğim. Hiç kimsenin benim hakkımda, “tehditler karşısında kaçıp gittiğimi” söylemesine izin veremem. Tarihin beni bu şekilde yargılamasına katlanamam. Böyle bir onursuzluğu hiç kimseyle paylaşamam.
Eğer istifa edersem ya da aday olmayacağımı açıklarsam; kendimi, basın özgürlüğü uğruna, ulusal ve uluslararası düzeyde verdiğimiz mücadeleyi alçakça arkasından hançerlemiş sayarım.
Eğer istifa edersem ya da aday olmayacağımı açıklarsam; ömrüm boyunca kendimi adadığım sendikal mücadeleye ihanet etmiş olurum. Seyfi Demirsoy’un, benim için düstur sayılan “Sendikacılık çileli iştir. İdeali olanların işidir” sözünün gereğini yerine getirmekten korktuğumu zanneder insanlar… Sendikal mücadeleden kaçmanın onursuzluğunu ne kendime ne de bu kavgada yer alan diğer meslektaşlarıma yaşatabilirim. Anadolu Ajansı’nda baskılara rağmen direnmeyi sürdüren arkadaşlarıma hainlik yapamam.
Arkadaşlarımın toplu iş sözleşmesiyle kazanılmış haklarının, inşaatlarda taşeron ustabaşlarının yaptığı “takım sözleşmeleri” ile satılmasına seyirci kalamam. Takım sözleşmesi nedir bilir misiniz? İşi yaptıran işveren, vereceği işi en ucuza mal ettirecek şekilde şartlarını kendisi belirlediği bir sözleşmeyi takım kılavuzuna imzalattırır. Böyle bir takım sözleşmesi yapıp yapmamak da işverenin kendi keyfine kalmıştır. Toplu iş sözleşmesi müzakeresi yürütürken sahip olduğumuz haklar, takım sözleşmesinde söz konusu olabilir mi? Böyle bir yalana nasıl inanılabilir?
Baskılar karşısında dayanamayıp sendikadan istifa etmek zorunda kalan arkadaşlarım için üzülüyorum. Şunu bilmelisiniz ki, benim bu direnişim onların da haklarını kazanmalarının yolunu açmak içindir. Sendikadan istifa eden ve istifa etmemek için direnen tüm arkadaşlarımın hakları uğruna ölümüne mücadeleye hazırım ama onurumu satmaya razı değilim. 
Benim şahsım üzerinden yürütülen yalan kampanyasına karşı ben nasıl ki sabırla, sükûnetle, dayanma gücümü koruyorsam; tüm üyelerimizden de, sendika içi demokratik sürecin işleyişini sabırla beklemelerini isteme hakkım olduğunu sanıyorum.
O kadar dayanma gücümüz kalmadı diyorsanız, o zaman size şunu önerebilirim:
İlahlar sizden kurban istiyorlar. “Olağanüstü kongre” denildi, yetmedi. “Genel Başkan istifa etsin” denildi, yetmedi. “Genel Kurul'da aday olmayacağını açıklasın” denildi, yetmedi. Aç gözlü ilahlar tehditle diyet almanın tadına vardıkça, doymuyorlar, doymayacaklar. Platon’un dediği gibi “Kötü bir kafanın yönetmesi de kötü olur”. Ben bu kötü oyunun parçası olmayacağım. Bu yönetime istediği her şeyi verin, yetmeyecek. Sadece genel başkan değil, “sendikanın tüm yönetimi değişsin” diyecekler. O da yetmeyecek, “Sendikanın yönetimi, bizim istediğimiz kişilerden oluşsun” diyecekler. Onu da başaramayacaklarını görünce, yeni bir sendika kurma hayaliyle, üyelerimiz üzerindeki baskılarını artırmaya devam edecekler.
Sabrı tükenmiş arkadaşlarıma sesleniyorum; direnen arkadaşlarımdan, dayanma güçlerini korumalarını rica ediyorum…

Açlık grevine başlayacağım

Anadolu Ajansı’ndaki baskıların sona ermesi ve bütün sorunların bir anda çözümü benim yok olmama bağlıysa, bu benim için onurluca bir mücadelenin sonunda olmalıdır. Aranızdan onurluca ayrılmalıyım. Beni tarihe gömerken, onurumla gömmelisiniz. 9 Mart Cuma günü saat 12.00’de, Anadolu Ajansı Genel Müdürlüğü önünde açlık grevine başlamaya karar verdim. Böylece, hem beni istemeyenler benden kurtulmuş olacaklar, hem de Sendika Yönetim Kurulu 12-13 Mart tarihlerinde Olağanüstü Kongre kararı alırsa, bu kongreye katılma olanağı bulamayacağımdan, adaylığım da söz konusu olamayacak. Gözlerinizin önünde biraz acı çekeceğim ama katlanmanızı diliyorum.
Dostlarımdan ise mezar taşıma, Platon’un sözlerinden esinlenerek şunların yazılmasını isterim:
“Malk, mülk ve saltanat peşinde koşmadı. Sağlığında verdiği mücadelede birazcık ünü olsun istedi, öldüktün sonra da ününe uygun bir mezarı.”
Benden bireysel bir çıkış istediniz, tüm sorumluluğu bana yüklediniz, tek adam olarak mücadele vermemi beklediniz. Galiba başka çarem kalmadı. Sadece genel başkanlığımdan değil, bundan sonraki süreçte genel başkan adaylığımı açıklamamdan bile korkanlar, şimdi daha fazla korkacaklar.
“İster inanın, ister inanmayın, hakkımda ister aklanma kararı verin, ister vermeyin; her halde, iyice bilin ki, bir değil bin kere ölmem gerekse bile, yolumu asla değiştirmeyeceğim. Bilmelisiniz ki, benim gibi bir adamı öldürmekle, bana değil, kendinize zarar vermiş olacaksınız.” (Sokrates)
Bir kahraman arıyordunuz, ben de size bir kahramanlık mücadelesi sunmak zorunda kalıyorum. Umarım benim bu bireysel kararım, kitlesel bir harekete dönüşür. Umarım, sadece Anadolu Ajansı’nda değil ülkemdeki zulme karşı Anadolu Baharı’nın fitilini ateşleyen kişi ben olurum.
Artık sendikadan istifa etmeyin, sendikanıza sahip çıkın. Mücadelenizi sürdürün. Artık baskılar sona ersin, sendikadan istifa edenler de geri dönsün.
Anadolu Ajansı’nın önünde bir süre daha birlikte olacağız.
Şimdilik hoşçakalın yoldaşlarım.
Ercan İpekçi                        
TGS Genel Başkanı

5 Mart 2012 Pazartesi

TGS'DEN AÇIKLAMA...

                            

                                     "Sendika üyeliğinden istifa baskısı"

        Anadolu Ajansı işyerlerinde çalışan üyelerimize yönelik baskılara, 5 Mart 2012 tarihinden itibaren “sendika üyeliğinden istifa” baskısı da eklendi. Anadolu Ajansı işvereni, üyelerimizi tehdit ve baskıyla sendikadan istifaya zorlayarak, işyerinde var olan tüm sendikal hakları ve toplu iş sözleşmesiyle kazanılmış koruyucu hükümleri yok etmeyi amaçlamaktadır.
       Sendika ile diyalog kapılarını kapatan AA yönetimi, işyerindeki mevcut sorunların çözümü konusunda TGS’ye parlamentoyu ve kamuoyunu harekete geçirmekten başka çıkar yol bırakmamıştır. TGS’nin bu konudaki girişimlerinden rahatsızlık duyan AA yönetimi, kötü niyetli yaklaşımını devam ettirerek, üyelerimize yönelik hukuk dışı saldırılarını artırmayı tercih etmiştir.
      Sendikadan “istifa baskısı” yapan AA yöneticileri hakkında, bundan önceki tehdit ve baskı uygulamalarıyla birlikte, Türk Ceza Kanunu’nun “İş ve çalışma hürriyetinin ihlali” başlıklı 117’nci ve “Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi” başlıklı” 118’inci maddeleri uyarınca suç duyurusunda bulunulacaktır. Bu konuda, TGS Hukuk Danışmanlarınca gerekli çalışmalara başlanmıştır.
      Üyelerimizin tek güvencesi, TGS tarafından imzalanmış olan ve yeni dönemde müzakereleri başlatılacak olan Toplu İş Sözleşmesi’dir. Toplu İş Sözleşmesi hükümleri, kanun gereğince sadece sendika üyelerine uygulanabilir. Toplu iş sözleşmesi, çıplak ücretin dışında ödenen sosyal yardımların ve yılda dört maaş ikramiyenin tek teminatıdır. Toplu iş sözleşmesi, işyerinde var olan Yardımlaşma Sandığı’na işveren kesintilerinin yatırılmasını sağlamanın dayanağıdır. Kıdem tazminatı hesabında Toplu İş Sözleşmesi hükümleri uygulanır. İş güvencesini sağlayan ihbar tazminatları toplu iş sözleşmesiyle getirilen koruyucu hükümler arasındadır.
      İşveren baskısıyla sendikadan ayrılmak, yukarıda özetlediğimiz birçok sendikal haktan bir gecede mahrum kalmak anlamına gelecektir. Kaybedilmiş hakların yeniden kazanılmasının mümkün olmadığına dair geçmişte birçok örnek vardır. Başka işyerlerinde yapılan sendikasızlaştırma operasyonlarında da işverenlerin “yalan vaatlerinin” hiçbirinin gerçekleşmediği bilinmektedir.
     O nedenle, Anadolu Ajansı çalışanlarının haklarını koruyan toplu iş sözleşmesindeki güvencelerin kalıcı olabilmesi, sendika üyeliğinin sürdürülmesiyle mümkündür.
     AA yöneticilerinin gerçeğe aykırı beyanları; Anadolu Ajansı Genel Müdürü'nün 3 Mart Cumartesi günü yaptığı açıklamada, “TGS’ye karşı değiliz, sendika yöneticilerini istemiyoruz” sözleri ile 5 Mart Pazartesi günü “noter masraflarının da işverence karşılanacağı belirtilerek TGS’den istifa edilmesi talimatı” arasındaki çelişkide kendisini açıkça belli etmektedir.

           "AA Yönetimi suç işlemektedir"

      Anadolu Ajansı çalışanları, mevcut AA yönetiminin baskılarını bizzat yaşayarak görmektedir. TGS yöneticileriyle problemi olan AA yöneticileri, her türlü hesabını sendika yöneticileriyle her ortamda yapabilir. Sendika yöneticilerine duydukları kin ve nefretin hesabını çalışanlar üzerinden görmeye çalışmak tam anlamıyla insanlık dışı bir uygulamadır.
      AA yönetimi, TGS’nin iç işlerine karışmakla açıkça suç işlemektedir. AA yönetiminin, TGS’nin işyerindeki yetkisini yok etme girişimleri, AA çalışanlarının direnişiyle boşa çıkarılmalıdır. TGS, üyelerinin desteğiyle, bu dönemde de AA işyerlerinde toplu iş sözleşmesi sürecini başlatacaktır.
Anadolu Ajansı işyerlerinde toplu iş sözleşmesi yapma yetkisine sahip tek sendika Türkiye Gazeteciler Sendikası’dır. “Gazetecilik” işkolunda toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi olan tek sendika da Türkiye Gazeteciler Sendikası’dır. Bu dönemde, başka bir sendikanın toplu sözleşme yetkisi alabilmesi hem yasal olarak hem de fiilen mümkün değildir.
     Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak, AA işverenini, toplu iş sözleşmesi hükümlerine ve çalışanların yasal haklarına saygılı davranması ve sendika ile diyalog kapılarını açık tutması konusunda bir kez daha uyarıyoruz. Aksi takdirde her türlü yasal hakkımızı sonuna kadar kullanmaktan kaçınmayacağımız bilinmelidir.
     Tüm basın emekçilerini, sendikaları, basın meslek örgütlerini ve demokratik kitle kuruluşlarını, Anadolu Ajansı işvereninin baskıları karşısında sendikamızla ve üyelerimizle dayanışma içinde olmaya çağırıyoruz.


TÜRKİYE
GAZETECİLER SENDİKASI

um:ag akademik seminerleri...

                                                                 Haluk Şahin
Murat Yetkin
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın Kadir Has Üniversitesi'nde düzenlediği seminerde bu akşam gazeteci Haluk Şahin ile Murat Yetkin konuştu.
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

ATEŞ NESİN...

                                               
                                                              
                                                                  HAFTADA BİR
                                                                        NaNiK

                                                   Yerine ulaştı
                         

                          Avrupa, Türkiye'ye gelen 1 milyar dolarlık
                          lağım parasının nereye gittiğini araştırıyormuş
                          Nereye gidecek?
                          Afiyetle yeyip, defi hacet ettikten  sonra sifonu çektiler!
                                     
                                                 ****    

                          Alışılmışın dışı

                          MİT Müsteşarı Hakan Fidan, işim çok deyip
                          ifade vermeye gidememiş
                          İfade almaya alışanların günün birinde
                          ifade vermesi çok zordur da ondandır!

4 Mart 2012 Pazar

TRT ANILARI (4)...

                                             Gürcan ARITÜRK

     "İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret…  O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
     Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!


                                           "Kele Bakış"ta sürpriz

Televizyonlarda ilk gece haberleri kuşağı "Güne Bakış" programını Can Akbel hazırlayıp sunuyor. O zamanlar TRT'de kaçak diye bir dizi var, çok seyredilen. Gösterildiğinde sokakların boşaldığı dizinin son bölümünün yayınlanacağından bir gün önce (şimdi olduğu gibi az sonra az sonra enflasyonu yok ama) Güne Bakış'ta "Kaçak" dizisinin sonu hakkında bilgi verileceği anons ediliyor. Sıra bültenin o bölümüne gelince Can Akbel konuşur gibi yapıyor, sanki teknik olarak seste bir arıza varmış gibi oluyor, dizinin sonu bir gün önceden söylenerek kimsenin zevki kaçırılmıyor.

                                       "Sen askerliğini yaptın mı?"

Tuzla Piyade Okulu'na teröristlerce ateş açılmıştı sabaha karşı. Bu bilgiyi aldım, ayrıntılar için çok sayıda telefon görüşmesi ve bilgi veremeyiz cevaplarından sonra okul komutanı tuğgeneralin konutuna bağlattım telefonu. O sırada haber müdürümüz de olaydan haberli olarak gelmiş, bilgi almamı bekliyordu. Telefona çıkan paşaya geçmiş olsun v.b.'den sonra ayrıntıları sordum. Paşadan ilk yanıt bir soru oldu: "Sen askerliğini yaptın mı?". "Ne ilgisi var?" falan dememe kalmadan devam etti; "Yapmış olsaydın bu sorunun bana sorulmayacağını bilirdin, Genelkurmay'a sorun" diyerek telefonu yüzüme kapattı. Ama ben yüzüme telefon kapatılmış biri olmayı yediremedim kendime ve müdürün meraklı bakışları altında bir süre daha -bu kez hayali- telefon konuşmasını sürdürdüm. "Tamam efendim" diyerek kapattım sonra telefonu, bilgi vermiyor diyerek müdüre.

                                      Türkiye saatiyle mi?

Kameraman Özkan Ergin, bir Almanya seyahatinde, otele yerleşmek üzerelerken mihmandar hanımın 1 saat sonra lobide buluşalım sözüne karşılık sorar; "Türkiye saati ile mi?"

3 Mart 2012 Cumartesi

BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARI ANLATIYOR...

                                                              

            HİKMET ANDAÇ, ALTAN ERBULAK’LA KIZ İZCİ
            KAMPINDA NASIL ATILDIKLARINI ANLATTI

        Rahmetli Altan Erbulak’la Maltepe-Cevizli’deki İzci Kampı’nda tanıştık. Yıl 1944’tü… O zaman harp sonrası olduğu için her oba aşçıya yardım ediyordu. Obalar on kişilikti… Davutpaşa Ortaokulu’nun obabaşı bendim. Aşçı ile konuşurken aşçı. “Bugün yemekle beraber irmik helvası yapacağız. Dışarıda kazan var, onu hazırlayın” dedi. Baktım kazan denizin içinde… Yanına yaklaştım, ne göreyim! Kazanın içinde bir çocuk onu kayık gibi kullanıyordu. Kocaman bir kazandı. Seslendim; ‘Ulan o kazan bize lazım, onun içinde ne yapıyorsun?’ dedim. Seslenmemle döndü; gözleri çipil çipil, sarışın, gözlüklü bir çocuk… Bana, “Ne istiyorsun?” dedi. ‘Ulan dedim onun içinde ne arıyorsun, onun için de irmik helvası yapacağız. Çık oradan’ dedim. Bir şey söylemedi çıktı, 'Haydi tut kulpundan' dedim. Bazen yuvarlayarak zar zor kazanı birlikte kıyıya getirdik.
        Sonra ‘Ayaklarınla içine girdin, şimdi onu temizlemek lazım’ dedim. Altan, “Temizlerim abi” dedi. Yerden kum alıp kazanın içine attı, ardından da avuçlarıyla kazana deniz suyu taşıdı. Tekrar içine girdi kalaycılar gibi ayaklarıyla ovalamaya başladı. Sıra durulamaya gelmişti; “Bana yardım et” dedi. Yardım ettim, sözde duruladık, ardından birlikte ters çevirdik kazanı…
        Bizce iş bitmişti, ama meğer aşçı bizi seyrediyormuş. Aşçı kazanı kaynar suyla bir obaya tekrar yıkattı. İçinde yapılan lezzetli irmik helvasını da büyük bir iştahla yedik. Böylece Altan Erbulak’ı izci kampında tanışmış oldum. Altan’la ikimizde ortaokul son sınıf öğrencisiydik, ama yaşça benden iki yaş küçüktü.
             
          DUVAR GAZETESİ ÇIKARDIK

        Sonra Altan Erbulak’la birlikte izci kampının “Duvar Gazetesi”ni çıkardık. Duvar Gazetesi’nde hocaların karikatürlerini yapıyorduk. Uzun boylu bir idman hocası vardı. Onun karikatürünü boyu uzun olduğu için tek karyolada yatarken değil de iki karyolada yatarken çizmiştik. Çok hoş bir karikatür olmuştu… Çizdiğimiz karikatürlerden hiç tepki almadık.
        Ondan sonra erkek izci kampının kamp yapma süresi doldu. Biz obalarla trene binmek için istasyona giderken, bizim yerimize gelen kız öğrencilerinden ikisinin arkamızdan seslendiğini duyduk; “Hikmet Andaççç… Altan Erbulakkk!” diye…
        Döndük, kız izcilere niçin seslendiklerini sorduk. Kendileriyle gitmemizi söylediler. Kız izciler “Erkek Semra” diye hitap ettiğimiz izci kampının müdürüne götürdüler; “Duvar Gazetesi’ni hazırlayan Hikmet Andaç ile Altan Erbulak’ı getirdik efendim” dediler. Böylece müdüre hanımla yakından tanışmış olduk. Ve ilk gece kız izciler ateş yakarak, ateş dansı yapmaya başladılar. Biz de Altan Erbulak’la onları seyrediyorduk. Fakat iki gün sonra Cumartesi günü, o sıralar “Kırmızıbeyaz” spor mecmuası çıkardı. Orada Altan Erbulak’la benim kızların dansını seyrederken çekilmiş bir fotoğrafımızı gördük. Fotoğraflarımızın altında “Cevizli Kız İzci Kampı’nda lale devri yaşanıyor!” başlıklı yazıyı okuduk. Ne zaman, nasıl çekmişler düşündük çıkaramadık...

           “KIZ İZCİ KAMPINDA ERKEKLERİN İŞİ NE?”

        Hemen ertesi günü Maarif Müdürlüğü’nden iki-üç müfettişin kampa geldiğini gördük. Biz de korkudan tam onların durduğu yerin arkasındaki çadırda gizlenmiştik. Müfettişler, Erkek Semra Hanım’a “Kız izci kampında erkeklerin işi ne” dediklerini duyduk. Erkek Semra Hanım da “Müfettiş Bey onlar daha çocuk. Onlar Duvar Gazetesi çıkarmak için burada bulunuyorlar” dediğini duyduk. Ama müfettişler Semra Hanım’ın bu sözlerini dikkate almadı, bizde sırt çantalarımızı alarak o akşam evlerimize döndük. Yani kampı terk ettik. Duvar Gazetesi’ni çıkarmaya devam edemeden o güzelim kız izci kampını terk etmiş olduk.
        Yıllar sonra Fındıklı’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nin giriş imtihanlarını kazandığımda yine karşımda Altan Erbulak’ı buldum. Arkadaşlığımız bu okulda da uzun müddet devam etti. Sonra yollarımız Bâbıali’de birleşti. Altan Hergün gazetesinde, ben ise Hayat Mecmuası’nda çalışmaya başladık. Altan karikatür, ben illistürasyon resim yapıyordum. Bir gün Altan Erbulak, “Ben Yeni Sabah’a gidiyorum. Benim yerime haftada bir gün Çarşamba günleri yarım sayfa Şevket Bey’e (Çamur Şevket) çizer misin?” dedi. Kabul ettim. Şevket Bey’e benden bahsetmiş, o da kabul etti. Uzun süre Hergün’e Çarşamba günleri yarım sayfa karikatür çizdim.
(Süleyman Boyoğlu)

RAŞİT YAKALI...

2 Mart 2012 Cuma

"20 IŞIK VE GÖLGE'LERİ"...

                        
        Işık ve Gölge Proje Grubu tarafından organize edilen "20 Işık ve Gölge’leri" fotoğraf sergisi 10 Mart Cumartesi günü saat 16.00’da İFSAK Alt Kat Sergi Salonu'nda açılıyor.
       Adres: İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği  (İFSAK)
       İstiklal Cad. Ayhan Işık Sok. No:32/2 34433 Beyoğlu / İstanbul
      Tel: 0212 292 42 01

GAZETECİLER İÇİN YÜRÜYÜŞ...

                                      
       
        Oda TV davasının ikinci dalgasında gözaltına alınan gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutukluluğunun birinci yıl dönümünde basın özgürlüğünü savunanlar, cezaevlerindeki gazeteciler için yarın Taksim’de yürüyüş yapacak. Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları’nın (ANGA) çağrısını yaptığı yürüyüş saat 11.00’de Taksim-Tramvay durağında başlayacak. Yürüyüş Galatasaray Lisesi’nin önünde son bulacak.
       ANGA yapılan açıklamada, gazete sayfaları ve televizyon ekranlarındaki aykırı her sesin susturulmaya çalışıldığı, onlarca basın emekçisinin işlerinden edildiği kaydedilerek, “Ama içerde ama dışarıda, hiçbirimiz susmuyoruz ve korkmuyoruz. Susmuyoruz ki sıranın bir başkasına gelmesine izin vermeyeceğimizi gösteriyoruz” denildi.  

1 Mart 2012 Perşembe

BÂB-I ALİ'NİN ÇINÂRLARI ANLATIYOR...

                                    
                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

                                               TANCAN BALTALI:
        "GİTTİĞİM ÜLKELERİN LİDERLERİNİN HEPSİ DEVRİLDİ"

        TGC üyesi ve eski Tercüman gazetesi foto muhabirlerinden Tancan Baltalı, çoğunlukla  Tercüman gazetesi yazarı Kenan Akın’la dış ülkelere yaptıkları ziyaret sonrası, hiç devrilmeyecekmiş gibi gözüken o ülkenin liderinin nasıl devrildiğini anlattı:

       “Libya’ya Tercüman gazetesinden Kenan Akın’la iki defa gittim. Bir kez röportaj, bir kez de ‘halk kongresi’ için gittik. İkisine de devlet misafiri olarak gittik. İlk gidişimizde Callud başbakandı. İkinci gidişimizde Fizan’da ‘halk kongresi’ oldu. İlk defa olan bu toplantıya Libya Lideri Muammer Kaddafi, Küba lideri Fidel Castro, Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat da gelmişti.
      İlk gittiğimizde Türk şirketlerini ve Libya’yı tanıttık. Libya o zaman yeni yeni gelişiyordu. Türk firmaları Libya’da müteahhitlik işleri almıştı. O zaman başta liman işleri olmak üzere önemli işler gerçekleştiren Türklere hayranlık duyuyorlardı.
      Bir iki defa çadırda Libya lideri Muammer Kaddafi’yi gördük. Libya’da Kaddafi’i ile ne zaman görüşeceğinizi bilemezsiniz, bir anda sizi kaldığınız yerden gelip alırlar, götürürler.
      Sonra iki defa arkadaşlarımın daveti üzerine Tahran’a gittim. İran’a gidişim gezi amaçlıydı. İki gezimde de Şah Rıza Pehlevi vardı.
      Uganda’ya da gittim. Kenan Akın’la Uganda lideri İdi İdi Amin’le röportaj yaptık.
      Sonra iki defa de Irak’a gittim. Birinde rahmetli Behçet Akdoğan vardı, ikincisinde Behçet Akdoğan’ın abisi Lütfü Akdoğan vardı. Lütfü Akdoğan Arap dünyasında tanınan bir isimdi. Burada bakanlar seviyesinde çeşitli röportajlar yaptık. Ama Irak’ın o zamanki lideri Saddam Hüseyin’i göremedik.
     Çavuşesku döneminde Romanya’ya da gittik. Gezimiz turistik bir geziydi. Muazzam bir ülke idi. Romanya lideri Nikolay Çavuşesku ülkesinde çok seviliyordu, devrilebileceğine ihtimal vermiyordum. Bizim ülkede bile hayranlık duyulan bir liderdi.
      Mısır’a da iki defa gittim. Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’ti. Bu ülkeye de Kenan Akın’la gittik.
     Sonuç olarak, gittiğim tüm bu ülkelerin liderleri bir şekilde devrildi. Oysa gittiğimiz dönemlerde gördüğüm bu liderler halklarının sevgilerini kazanan insanlardı. O güzel günlerini görünce böyle gitmelerine şaşırdım.
     Bu eski hatıralarımı anlatınca eşim bile ‘Seninle bir yere artık gitmem. Gittiğin her yerin liderlerini düşürüyorsun’ diye espri yapıyor.”
(Süleyman Boyoğlu)