15 Mayıs 2012 Salı

"BAHARIN COŞKUSU" RESİM SERGİSİ...

Ümmü Gözalu'nun "Baharın Coşkusu" adlı resim sergisi dün Kadıköy-Barış Manço Kültür Merkezi'nde açıldı. Sergi 22 Mayıs tarihine kadar açık kalacak. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

KADIKÖY'ÜN İBADETHANELERİ...








(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

KIZ KULESİ...

                                                               (Fotoğraf: Ali Kılıç)

TGC'NİN ÇINARLARI...

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin (TGC) en eski üyelerinden tarihçi-yazar Orhan Koloğlu ile Cemiyet'e yarım asra yakındır hizmet veren Fikret Gülbahçe birlikte görülüyor... (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

14 Mayıs 2012 Pazartesi

ŞAMPİYONLUK DERBİSİ İZLENİMLERİ...

                                            İki fanatik Galatasaraylı (Fotoğraf: Ali Kılıç)

                                         Fenerbahçe zindanında 11 cesur yürek,

                                         bir ‘aslan’ ki, Fatih Terim...

SEVİM ERTEMUR

Yılın müthiş derbisi... Eskinin fanatik Galatasaraylısı olarak gitmekle gitmemek arasındaydım maça... Ama canımın son anda “anneler günü” armağanı oldu bana... Biletimi çantama özenle yerleştirdim. “Ama çok sert geçecek, çok olaylar olmasından da korkuluyor” uyarıları arasında “laci” kot pantolonumu, “laci” tişörtümü giyindim. “Hay Allah sarı bir tişörtüm bile yok!..” Üşürüm diye “kırmızı” polarımı alacaktım, ama ailemin kaygıları nedeniyle “rengini belli etmeyen”  polarımı aldım. Aslında elimin kırmızıya uzanmasındaki amacım “dostluğu üstümdeki renklerde pekiştirmekti”... Biraz hurma, biraz ceviz, minik bir şişe su çantama attım ve adeta pikniğe gidiyormuşcasına bindin metrobüse... Vav, mentobüsün içi “sarı...”, “lacivert...”...

Metrobüs köprü girişine yaklaşırken bir anda metrobüsün içi karıştı, ana-avrat küfredenler camlarını kırarcasına yumrukluyor, kimileri ise “Kaptan dur, kapıları aç” diye bağırıyordu. Son anda gördüm, sağ tarafta bariyerlerin arkasında beş GS formalı genç, elleriyle metrobüse doğru işaretler yapıyor. İçerdekiler ise metrobüsü durdurabilse onlara gününü kesin gösterecekler. Tabii onları sakinleştirmek bana ve birkaç akliselim FB’liye düştü. Birkaç dakika geçmeden metrobüs yine sallanmaya, camlar kırılırcasına dövülmeye başlandı. Ne oluyor demeye kalmadan oturduğum camın yanında GS bayrakları dalgalandıran gençlerin içerisinden sarktığı birkaç otomobil belirdi. Küfürler gırla, metrobüsün içindeki insan seli sanki yok etmek istercesine o otomobillere doğru akıyor... Ben bir yandan “sakin olun, sakin olun” diye onları yatıştırmaya çalışıyorum bir yandan ise gönlümdeki kır çiçeklerini atıyorum camdan dışarı, Kadıköy yakasında korkusuzca dolaşan  bu “cesur yürekli” Cim Bom Bom’lulara...

Stada varmadan üçüncü bir tufan kopuyor. Onlarca polis aracı içinde birkaç GS bayrağı taşıyan otomobil. “Ne var bunda; Ne bu şiddet” diye içimden geçiriyorum bir yandan da FB’lilere “Sakin olun, sesiniz kısılacak, maça saklayın sesinizi” diyorum. Bazıları susuyor, ama o da ne bu kez sol yanımızda Galatasaraylı futbolcuları taşıyan kara camlı otobüs... Yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyorum. Hani camdan GS futbolcuların yüzünü görsem var ya her şey ortaya çıkacak. İyi ki görmüyorum. Elimi kaldırıp onlara el sallamak istiyorum. Ama silkelenip kendimi kendime getiriyorum. Acaba böyle bir şey yapsam ne olurduyu düşünemiyorum bile. Benimle birlikte maça gelen iki dostum var onlar Fenerbahçeli. Genç, birbirinden sevimli iki insan… Onların gözleri benim üstümde... Bense sakin, tüm duygularımı, düşüncelerimi dağlamışım, sadece derbiyi izlemeye gidiyorum. Hem de ömrü hayatımda ilk kez “Fenerbahçe zindanı”na...

Stada çıkan tüm yollar ana baba günü. Güçlükle maçı izleyeceğimiz tribüne ilerlerken “has FB”li yeğenim Nuri beni görüyor “Abla sen burada, bak karışmam ha...” diye bana takılıyor. Ben de hemen onun boynundaki atkıyı alıp “bak maçtan sonra da vermem” diyerek boynuma geçiriyorum. Sonra Gökhan, arkadaşları... Hepsi biliyor benim Cim Bom Bom’lu olduğumu... İşi şamataya vuruyorlar. Gönlümden geçeni onlara da söylüyorum. “Ben her zaman mazlumun yanındayım. Bu kez Aziz Yıldırım için şampiyon olmanızı istiyorum” diyorum. Gökhan, bana, inşallah ayağın uğurlu gelir, diyor. Şeytan sanki kafamı işgal ediyor, bir ses beynimde uğulduyor: “Bakalım kime uğurlu gelecek”...

Onlar bu arada beni adeta derdes edip kalabalığı yararak maçı izleyeceğim kapıya kadar götürüp “abla dikkatli ol, GS gol filan atar sakın havalara zıplama, rengini belli” etme diyerek içeri tıkıyorlar. Yerim güzel, alt tribündeyim. Onlar üstte oldukları için üzgünler. Şampiyon olacakları için sahaya inemeyeceklerinden yakınıyorlardı. Ne var ben de inerim, diye düşünüyorum. Bir derbiyi, üstüne üstlük şampiyonluk derbisini yaşamanın tüm keyfine kendimi hazırlamış durumdayım. O anda bir küfür başlıyor. Bir anda bütün stadda aynı küfür ve marş devam ediyor. Stad tıka basa dolu... Karşıda solda küçük bir köşe boş... Orası GS’liler içinmiş... Gözüm hep ordaydı, ama maç boyunca boş kaldı. Sonra birkaç Fenerli girip oturdu.

Önümde küçük bir çocuk ve annesi… Onların önünde delişmen, yerinde hiç duramayan, zıp zıp zıplayan, adeta bir adımda stada atlayabilecekmiş gibi maçı tüm heyecanıyla yaşayan, arkadaşları tarafından güçlükle yatıştırılabilen, oturtulan, yaptığı her küfürden sonra dönüp etraftaki kadınlardan özür dileyen Karadenizli bir delikanlı... Tüm tribünler hop oturup hop kalkıyor, çoğu küfürlü marşlar, sloganlar, ıslıklar, totemler... Sahanın iki yanında destek yazısının yazılı olduğu Aziz Yıldırım portreleri asılı Sonraki bütün maça bu topla damgasını vuruyor.
İlk yarıda tüm basın mensupları GS kalesinin arkasına konuşlanmış. Bu stattan GS hep yenilerek çıkmış ya... Yine atılan golleri çekecekler. Onlar da haklı, tüm stat sarı-lacivert. Seyirci muhteşem. Ben ise tüm takımlara yenilmek umurunda bile olmayan, ama tüm gücüyle GS maçına kilitlenen Fener’in yine böylesine bir seyirciyle galip olabileceğini, ama Fatih’i düşünüyorum... Şimdiki GS’li futbolcuların çoğunu bile tanımıyorum, ama Fatih Terim’le her yol açılır, her zaman umut vardır...

Ya kadınlar...

Ayağa kalkıp yanımdakinin omzuna elimi koyuyorum, biryandan onlarla birlikte hopur hopur hoplarken Fenerliler’in hep bir ağızdan söylediği “Seninle ağlarız, seninle güleriz” şarkısına katılıyorum, gözlerim biraz önce sahaya çıkarken ve tüm maç boyunca da süreceği gibi analarına-avratlarına on binlerce küfrün savrulduğu “11 cesur yürekte”...

Bazı sloganlara da katılıyorum. Hoş da oluyor, herkesin sloganı sonuçta kendine... Onlarla birlikte totem yapıyorum. Bazı erkeklerin küfürlerine aldırmıyorum artık, çünkü dönüp etraftakilerden en azından özür dilemeleri güzel... Ya kadınlar... Onların bazılarının statta daha da iğrenç olduğuna şahit oluyorum. İşin kötüsü onlar dönüp etraflarından özür bile dilemiyorlar... Yanımdaki kadına bakıyorum, çok da güzel bir kız aslında, ama ağzını doldurup, doldurup bağırınca nasıl da çirkinleşiyor...

Dört bir tarafımda stresini kusan insanlar ve şiddet... Bir saatten sonra tam bir gözlemci gibi etrafı seyrettiğimi farkediyorum. İnsanların halini... Maç mı, ikinci yarı başladı bile... Tam karşımda “İnananlar kazanır” pankartı... “Doğru” diye düşünüyorum, nedense hemen ardından da “Fatih Terim” geçiyor yüreğimden.... Hemen sol yanında ise “Siz yüreğinizi koyun, biz canımızı verelim” pankartı asılı... 

Seyirci gerçekten canını verecek kadar heyecanlı... Saha da ise hiç bir heyecan yok (bu tamamen benim yorumum)... Oysa bu şampiyonluk maçı… Yaşanan sinir harbinin dışında bir şey yok. Ben kıran kırana bir maç, bol da gol bekliyorum. Hadi sarı kırmızılılar topu aralarında gezdirsinler, ama ya sarı lacivertlilerin neyine böyle bir oyun. Buldun mu topu son sürat karşı kalede olmalısın... Ah bu seyirci bizim olsa, diye düşünmeden edemiyorum. İki takım da aslında benim beklentimin altında. Ama GS’lılar daha iyi. Niye mi? FB zindanında, böyle muhteşem bir seyirciyi arkasına almış bir takım karşısında daha rahat oynuyorlar, ezilmiyorlar, dik duruyorlar en azından... Böyle bir seyircinin karşısında, özetle Fenerbahçe zindanında 11 cesur yürek, bir ‘aslan’ ki, Fatih Terim... Böyle bir ortamda oynamak gerçekten yürek ister. Galatasayarlı’lar köşesinden bakıldığında, en güzel adam da 5 dakikalık maç uzatması sırasında olması muhtemel bir-kaç FB atağını engelleyen kaleci Muslera...

Seyircinin “siz yatmaya alışkınsınız” eleştirileri ve küfürleri GS’lileri hedef alırken orta hakem Cüneyt Çakır’da onlar kadar ana-avrat küfürlerin hedefi oluyor. Sanırım bir maçta en çok “sarı kart” gösteren hakem olarak rekor da kırıyor... Ve peş peşe gelen kırmızı kartlar... Etrafımdaki stres ve şiddeti izlerken, adeta 50 bin kişiyi sırtımda taşımışım gibi yorulduğum maç sırasında, bir cesur yürek de bu hakem, diye düşünüyorum. Böylesine stresli maçı yönetebilmekte yürek ister doğrusu...
Bir seyircinin GS’li futbolculara, “anneler gününde ananızı .........z” sözü beynimi oyuyor... Ve 5 dakikalık uzatmadan sonra maçı bitiren düdük çalıyor. Fatih Terim’in deyimiyle 1. olarak gelen Galatasaraylı futbolcular ve yöneticiler “şampiyon” olarak bir anda Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın göbeğine akıyor. Sahanın etrafı polisler ve özel güvenlikçilerce sarılıyor. Fenerbahçe seyircisi üzgün, mutsuz, kahrolmuş, GS’lıların sevinci bazılarını daha da çileden çıkarıyor. Polis ve özel güvenlik GS’lilerin etrafını sarıyor. Her şeye rağmen ortada mutluluk yaşanıyor kısa bir süre de olsa, bu arada birkaç kişi bir şeyler fırlatmaya çalışıyor, saldırıyor. Seyircinin çoğunluğu ise “Fener buraya, Fener buraya” diye kendi takımını teselli etmeye çalışıyor. Sahaya inmeye çalışan bazı kişiler dikkat çekiyor. Bir özel güvenlik görevlisi koşarak gelip, tam bizim maçı izlediğimiz tribünün önündeki birini copluyor ve işte o anda ortalık bir anda karışıyor. Sol tribünden birileri aşağı inmeye çalışıyor, sandalyeleri kırıp sahaya atıyorlar. Bu arada karşı sağ tribünde karışıyor. Polisler ve özel güvenlik de oraya saldırınca iş iyice büyüyor. Bu kez güvenlik önde seyirce arkada kovalamaca başlıyor.

Sahaya inenler müthiş dayak yiyince, tribünlerdeki seyircinin tepkisi iyice yükseliyor. “Vurma, yapma” diye güvenlikçilere bağırıyorlar, küfür ediyorlar. Diğer polisler engel olmaya çalışıyor, ama fevri olarak bir polis çıkıp birini copluyor ve yatışacaksa da olaylar iyice büyüyor. GS’liler polis ve güvenlikçilerce oluşturulan ara koridordan odalara alınıyor. Şükrü Saraçoğlu’na tam bir kargaşa hâkim oluyor. Tüm bu kargaşanın ortasında nereden çıkıyorsa bir Galatasaraylı sahanın tam ortasında durup meşaleyi havaya kaldırmış kutlama yapıyor...
Ben öylesine bunları izlemeye ve telefonumla kaydetmeye dalmışım ki, genzim yanıyor.  Maç sırasında yakılan meşalelerin etkisi herhalde diye boğazımı sıkıyorum. Bir de bakıyorum ki etrafımda kimse kalmamış, herkes kaçmış. Polis gaz bombası atmış tribünlere doğru...

Suçlular...

Ben bir Galatasaraylıyım, ama tarafsız değerlendirmem gerekiyorsa “olayların bu kadar büyümesinde bazı özel güvenlik görevlileri, bazı polisler ve de Başbakan’ın emriyle kupayı vermek zorunda kalan Futbol Federasyonu suçlu”. Elbette ki saldırgan seyirciler var, ama etrafımdaki çoğu insan her ne kadar küfür ediyor olsalar da aklıselim davranışlarına da şehit oldum. Saldırgan özel güvenlikçiler ve polisler de diğer arkadaşları gibi sakin davransaydı, pek çok çocuğun da aralarında bulunduğu seyircilerin üzerine gaz bombası atmasaydı olaylar bu kadar büyümeyecekti, tepkiler yükselmeyecekti... Ya aklıselim davranmayıp 50 bin seyirci sahaya inse...
Yenmekte, yenilmekte var. Şampiyon olmakta, olamamakta var. Ne zamanki yeneni kutlayabilmeyi başarıyorsak işte o zaman gerçekten medeni olmayı başarmışız demektir. Ve yöneticileri, Futbol Federasyonu da dahil buna. Dirayetli olmak, yönetmeyi bilmek, anında çözümler üretmeyi, sorunları çözücü olmak zorundalar... Maalesef tüm bu olaylar sırasında onlar ortalar da yoklardı. Onlar sahaya hâkim olsaydı, şiddet stattan dışarılara taşmayabilirdi...
Sezon boyunca ve maç öncesi ortamı geren spor yazarları, bazı spor gazeteleri de yaşanan şiddet olaylarının suçlusu. En akliselim davranması, toplumu şiddetin dışına çekecek olanların başında onlar geliyor çünkü...

Sokağa taştı

Biber gazının etkisiyle yalnız kaldığım türbinden koşar adım çıkıp, stat dışına çıkmaya çalışan kalabalığın arasına katılıyorum. Beraber maçı izlemeye gittiğim Ersin ve eşi hem üzgün, hem çıkan olaylardan tedirgin. Bir an önce oradan uzaklaşmak için Ersin bir eliyle eşini, bir eliyle de benim elimi tutuyor. İnsan seli içinde merdivenleri iniyoruz. Bağıran, çağıran, kızan insanlar. Herkes polisin, güvenlikçilerin davranışlarına kızgın.. Onları bir yandan sakinleştirmeye çalışıyorum. “Yavaş olun çocuklar var, ezilecekler...” Dışarısı ana-baba günü. Dışarıda da biber gazı atılmış, lokantalarda oturanlar, herkes berbat halde. Tepkiler iyici artıyor. Gemilere giden yolu polis kapatmış, onu görünce geri dönüyoruz, metrobüs tarafına yürümeye başlıyoruz. Bu kez sağ tarafta birikmiş bir grup polis, tüm tepkiler onlara yoğunlaşıyor. Yürümekte zorluk çekiyoruz. Etrafımdakilere, “Tamam dediğiniz her şeye katılıyorum. Ama çocuklar var. Yine bomba atarlarsa bu çocuklar ezilir. Susun ve biran önce burayı boşaltın” diye bağırıyorum. Önüm açılıyor. Elimde çocuk var sanan kenara çekiliyor. Yol verin, diye. Koskoca bir grup halinde köprünün üzerinden geçiyoruz otobüslere ulaşabilmek için... Yine polislerle karşı karşıya düşüyoruz. Bir grup genç polisler tepkilerini dile getiriyor. Sakinleştirmek ne mümkün.. Biraz ileride aynı gençler hemen önümüzde, şampiyonluğu “0-0” gibi bir skorla kaçırmayı henüz hazmedememiş halde avaz avaz bağırıyor: Bir Galatasaraylıyı elime geçirsem kıtır kıtır doğrarım...

Ben “stresli ve şiddetli” insanlar arasında tüm duygularımı yitirmiş, sadece sakinleştirme modunda yürüyorum. Bu sözler bir kulağımdan girip, diğerinden çıkıyor. Ersin ise tedirgin halde elimi tutmuş beni başka bir yana götürmeye çalışıyor. Sonunda metrobüse ulaşıyoruz. Gazın etkisiyle ayılanlar, bayılanlar. Deli fişek bir grubun bindiği metrobüse binmiyoruz. Bir boş metrobüse binip, oturuyoruz. Bir anda doluyor. Öyle ayarlama yapılmış ki, onlarca metrobüs gelenleri bekliyor. Art arda insanlar doluyor ve otobüsler kalkıyor. Herkes sinir içinde, polisin davranışlarına tepkili… Sadece Fenerbahçe seyircisinin olduğu bir ortamda böylesine olayların çıkarılmasının tepkisi güvenlikçilerde yoğunlaşıyor...

İlk durakta bir anda ortalık karışıyor. Galatasaray forması giymiş biri ortaya çıkmış, sevinç gösterileri yapıyor. Karşılıklı atışmalar yaşanıyor. Kapıları açmasını söylüyor birileri şoföre, aklıselim olanlar ise “hiç durma, kapıları açma, devam et” diye bağırıyorlar. Kapılar açılmıyor. Biz uzaklaşırken oradan yanlış yerde ve zamanda kutlamam yapan kişi müthiş dayak yiyor.

Gelen her durakta sayıları artan Galatasaraylılarla karşılaşıyoruz. Allahtan şoförümüz akıllı, hiç bir durakta durmuyor ve kapıları açmıyor. Ama duraklardan geçerken müthiş bir gürültü kopuyor. Kapılar açılsa her durakta savaş çıkacak. İçeridekileri sakinleştirmek zor oluyor. Köprüye yaklaşırken ise şampiyonluğu kutlamak için Taksim’e giden konvoylar çıkıyor ortaya. Konvoydakilerle metrobüstekiler bir birlerine el-kol işaretleri yapıyor, yazamayacağım küfürleri haykırıyor. Zincirlikuyu’da duracağını sanıyordum, şoför gerçekten akıllı orada da durmadan Avcılar’a doğru sürüyor. 



Sanki gol attı

İşte Mecidiyeköy. meşaleler sarı-kırmız aydınlatmış her yeri, trafik tıkanmış. Otobüstekiler söyleniyor: “Sanki gol attı”, “Kutlama yapmayı da beceremiyorlar”, “Biz olsak nasıl konvoy yapardık. Bak kutlamayı görselerdi...”



Eyvah... Mecidiyeköy durağı silme GS formaları giymiş insan dolu. Haykırışlar yükseliyor. Tabii dışarıdakilerde suçlu, onlar da el kol işareti yapıyor. Bunlar da, onları içeri davet ediyor. Şoföre “Aç kapıyı, aç kapıyı gelsin içeri” diye bağırıyorlar. Bazıları olay çıkmasın korkusuyla kapıların açılmamasını istiyor. İnecekler varmış, mecburen kapılar açılıyor. Bağırtılar yükseliyor. Ama ön kapıda çok kaliteli birkaç FB’li var, yol boyunca arkadakileri sakinleştirmeye çalıştı. İnenlerin ardından içeridekilerin çağırdıkları değil, ama üç-beş iri kıyım, yakışıklı, üstlerinde GS forması bulunan genç bindi. Oldukça sakin, efendi insanlar. Öndeki FB'li biri, geriye sakin olun işareti yaptı eliyle. Zaten binen GS’liler de umursamaz havada. Kapılar kapandı. Biraz uğultu vardı, ama bu kez dayanamadım dönüp onlara: “Burada suçlu olan kimse yok. Böyle bir seyirci hangi takımda var” diye sordum. Birkaç kişiden “Hiç kimsede” yanıtını alınca da bir futbol eleştirmeni havasında açtım ağzımı yumdum gözümü: “Bakın böyle muhteşem bir seyirciye böyle bir takım layık mıydı? Gözünüzle gördünüz, iyi oyun oynadılar mı? Hayır. Üstüne üstlük şampiyonluğa ulaşılacak maçta. Sahada futbol yoktu. Tamam, Galatasaray topu birbirine atsın, oyalama yapıp, son dakikayı beklesin. Ama Fenerli futbolcuya  sayı lazım...  Bunun içinde gol atması lazım. Topu ayağına alanın karşı kaleye koşması gerekmez mi?..”

Haklıydım. Maç yorumları başladı. Takımın ne kadar eksik olduğu, Semih’in zaten işe yaramadığı, Orhan’ın hiç oynayamayacağı bir maçta oynadığı (yeni futbolcuların hiçbirini tanımıyorum, bu bir itiraf) vs vs.  



Gazeteci olduğumu söylemedim

Sonra da yorumlar geldi medya eleştirilerine dayandı. “Olaylara güvenlikçiler yol açtı, ama yarın medya hep FB seyircisini suçlar, öyle yazılar yazar” diye kaygılar dile getirildi. Gazeteci olduğumu söylemedim, ama “sanmıyorum gözler görmedi mi. Elbette görenler vardır. Tarafsızca yazarlar” dedim. Tam bu sırada ineceğim durağa geldiğim için “iyi akşamlar” diyerek ve yorumları geride bırakarak indim.

Eve geldiğimde ailem beni mutluluk sarmalıyla karşıladı, ama ben tüm olayları yaşamış birisi olarak çok mutlu değildim... İlk kez şampiyon olmak umurumda değil... FB olabilirdi, ben ona da sevinirdim böyle bir ortamda...

Çok yorgundum. On binlerce Fenerbahçeli’nin arasında bir Galatasaraylı olarak (belki benim gibi olanlar da vardır) yaşadığım şeyleri komik yanlarıyla tasvir ederek onları biraz güldürdükten sonra 50 bin kişinin yükü omuzlarımda bir halde yatağın yolunu tuttum...

ATEŞ NESİN...





                                                                   NaNiK ATAK
                                                                ------------------


                                       El ve kol hareketleri

                                       "19 Mayıs" Spor Bakanlığı'na  devredilmiş
                               Zaten Atatürk de 19 Mayıs 1919'da
                               Samsun'a spor olsun diye çıkmıştı!

                                                   ***
                                       Kader kısmet

                               Sınırlar askerin elinden alınıyormuş
                               Fark etmez...
                               Dost ya da düşman nasıl olsa sonuçta
                               içimizden birilerinin eline geçecek!

11 Mayıs 2012 Cuma

BABALAR VE OĞULLARI...

                                                       (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

BİZİM İNSANLARIMIZ...







                                                (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

TRT ANILARI... (8)




                             Gürcan Arıtürk

"İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret…  O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
     Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınız!"


Papyon Teyfik

Bir tarihte rahmetli Teyfik Fikret Dinçer, Gölcük'ten tatbikat haberi yazdırırken aniden durup, 'gerisini sen yazarsın' dedi ve kapattı telefonu. Genç bir muhabirdim, telaşlandım. Meğer tatbikat haberleri aşağı yukarı aynı olurmuş, 'mavi kuvvetler', 'kırmızı kuvvetler' diye devamını rahmetli Ali Kaptan yazmıştı. 
Yine Ali Kaptan bir tarihte tatbikatta anons yapacak, belki de TRT tarihinde ilk, imza atmak gibi habere, Ali Kaptan anons yaparken yanında Teyfik Fikret Dinçer de durmuş. Tabii bir de Teyfik Fikret Dinçer'in 12 Eylül döneminde Merkez Komutanlığı'ndan arayan ve "ben teğmen Namık Kemal" diyen birine "ben de Teyfik Fikret'im komutan" demesi ve şikâyet edilmesi hadisesi var.

Canlı Yayında 3-0

1994 yerel seçimlerinde TRT olarak İstanbul'da 3 yerde canlı yayın kurduk. Bunlar 3 büyükşehir belediye başkanı adayının seçimi takip edecekleri yerlerdi. DYP'nin adayı Bedrettin Dalan'ın yanında ben, CHP'nin adayı Zülfü Livaneli'nin yanında Nurullah Kadirioğlu, ANAP adayı İlhan Kesici'nin yanında da Kemal Aslan muhabir olarak görevliydik. O seçimi biliyorsunuz RP adayı Recep Tayyip Erdoğan kazanmıştı. Seçimi kaybettiklerini anlayan 3 belediye başkan adayı da canlı yayın yerlerini terketti. Bize de sinek avlamak düştü. Yalnızca Nurullah Kadirioğlu, sabah gazetelerini toplayıp onlardan seçim sonuçlarıyla ilgili haberler okuyarak yayını doldurmayı denedi.


10 Mayıs 2012 Perşembe

TGC ŞİİR VE MUSİKİ GÜNLERİ...



       Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği "TGC Basın Müzesi Şiir ve Musiki Günleri" sezonunun son etkinliği, üyelerimiz, sanatçılar ve sanatseverlerin katılımlarıyla 12 Mayıs 2012 Cumartesi günü saat 13.00-15.30 arasında yapılacak.
       TGC Genel Sekreter Yardımcısı Ahmet Özdemir’in yöneteceği etkinlikte ağırlıklı olarak "Şiirimizde ve Musikimizde Anne ve Baba Sevgisi” konusu işlenecek. Konuk şairler, şiirlerini okurken, müzisyenler şarkı ve türküleriyle programa duygu ve anlam katacaklar. 
Adres: TGC Basın Müzesi Divan yolu
Caddesi No:76 Çemberlitaş
Tel: 0212 519 59 09/0212 513 84 58/0505 556 74 63

8 Mayıs 2012 Salı

AVINI BEKLEYEN KEDİ...

                                                        (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

EDEBİYAT FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİ TGC'DE...

                                                 


İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümü son sınıf öğrencilerinden Melis Sezen Güneş ve Filiz Nergiz, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'ni (TGC) ziyaret etti. Güneş ve Nergiz, Bâb-ı Âli'nin duayenlerinden Hayat Mecmuası eski yazı işleri müdürü Hikmet Andaç, usta gazeteciler Agâh Güçlü ve Seraceddin Zıddıoğlu'na "Türk Dili ve Edebiyatı mezunları kendi dalları dışında hangi meslekleri icra edebileceklerini" sordular. Öğrenciler, tez konuları olan çalışma (travaille) hakkında duayenlerin anlattıklarını can kulağı ile dinlediler, notlar aldılar... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

BİZİM İNSANLARIMIZ...

                                                                
                                                       (Fotoğraflar: Ali Kılıç)

7 Mayıs 2012 Pazartesi

BEYOĞLU'NUN MÜZİSYENLERİ...











        (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
           
         Çok değil bundan 50-60 yıl önce büyük şehirlere elinde bağlaması, omuzunda davulu, ceketinin iç cebinde zurnası ile gelen ozanlarımız ve müzisyenlerimiz horlanırdı. Başka gezegen bilmeyen aklı kıt bu insanlar, ozanlarımıza “aydan gelmiş” muamelesi yaparlardı. Halk ozanları trenden ya da vapurdan indiklerinde, bir otobüse veya bir minibüse bindiklerinde vasıtanın yolcularınca da “Nereden çıktı bunlar!” edasıyla pür dikkat tepeden tırnağa süzülürlerdi. Sözlü edebiyatı günümüze taşıyan, yazılı edebiyata kaynaklık eden bu insanlarımızı kibirli halleriyle aşağılarlardı. Onlara göre düğün-derneklerde müzik-çalgı işleri Roman vatandaşlarımızın icra edebileceği işlerdi.
         Halk müziğine katkı sunan bu insanlarımız bugün de hâlâ aşağılanmaktadır. Onların enstrümanlarına, ortaya koydukları eserlerine ön yargılı yaklaşımlarında değişen pek bir şey yoktur. Eurovision yarışmalarında bağlama, kaval ve davula yer vermeme konusunda inat geçerliliğini hâlâ korumaktadır. Kendi kültürüne sırtını dönen bu insanlara inat bu kültüre sahip çıkanların, gönül verenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır.
        Oysa “İthal müzisyenler” bugün ülkemizin çeşitli merkezlerinde, özellikle insanların yoğun olduğu metropollerde mesleklerini rahatça icra edebilmektedirler. En rahat müzik icra ettikleri yerlerin başında ise özellikle Beyoğlu gelmektedir. İstiklal Caddesi bütün dünyanın sokak müzisyenlerine adeta ev sahipliği yapmaktadır.
        Gazeteci ağabeyimiz Şakir Palancıoğlu, “Uzun İnce Bir Yoldayım/ Gidiyorum Gündüz Gece”, “Benim Sadık Yarim Kara Topraktır” adlı eserleriyle sadece bizim değil, tüm dünyanın gönlünü fetheden büyük halk ozanı Âşık Veysel’i tramvayda sazıyla gören bir yobazın “Bunu çalıncaya kadar Allah rızası için dilensen veya hafızlığa çalışsan daha iyi olmaz mı?” diye çıkışmaya kalkışması üzerine Âşık Veysel’in çok etkilendiğini ve bu softaya bir destanla nasıl yanıt verdiğini, Abdi İpekçi dönemi Milliyet gazetesinin polis-adliye muhabirlerinden Seracaddin Zıddıoğlu da bir lokantada yemek yerken, tanıdığı bir komiserin “Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım/Buda Gelir Buda Geçer” türküsünü halkımıza armağan eden Aşık Daimi'yi (İsmail Aydın) yanına çağırıp hakaret etmesine izin vermeyip, müdahale ettiğini anlatmıştı.
         İki üstattan dinlerken tüylerimin diken diken olduğu her iki olayın benzeri belki günümüzde yaşanmıyor, ama halk müziğine ve bu müziğe gönül verenlere gereken önem hâlâ gösterilmiyor. İzlenme oranı yüksek televizyon kanaları ve tirajı yüksek gazeteler hâlâ kapılarını aralamıyor bu insanlara...
        Bu yüzden olsa gerek, ithal müzisyenler de bizim müzisyenler de “renkli ekran sizin olsun, sokaklar bizim” anlayışıyla kalabalık caddeleri tercih ediyorlar ve müziklerini buralarda icra ediyorlar. Hünerlerini çekinmeden sergileyen bu müzisyenler, her geçen gün halkın sevgisini kazanıyor, onların sevgilisi oluyorlar. Müzik toplulukları ile fotoğraf çektirebilmek için sıraya giriyorlar.
        Nereden nereye…
(Süleyman Boyoğlu)

BEYOĞLU'NUN İBADETHANELERİ...(1)





                                                 (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

HALI SAHA BİNAYA TAŞINDI!..

                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

ANADOLU BASINININ ÇINARLARI...

                                                   (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
                                                     

                                         GAZETECİ MEVLÜT AYDIN ANLATIYOR:

        Yıl 1983. Güneş gazetesi Doğu Anadolu temsilcisiyim. Kars’ın Çıldır kazası Gölebakan Köyü kuduz vakasından dolayı karantinaya alınmıştı. Anadolu Ajansı’ndan Eşref ile köye haber yapmaya gittik. Fotoğrafları çektik, flaş patlatıyoruz falan...
        Jandarmayı zor atlatmıştık; izin vermiyordu. Atlar kızağa bağlandı. Bu arada boğulma tehlikesi atlattık. Sonra dönüp geldik Erzurum’a… Durumu İstanbul’a bildirmiştik. Filmleri bir yıkadık ki ne görelim; hiçbir şey yok…
        Erzurum Tümen Komutanı Tümgeneral Nedim Paşa’ya gitmeye karar verdim. Lakabı da “Deli Nedim…”. Anadolu Ajansı’ndan olan Eşref’e de ‘Haydi sen de gel’ dedim. “Ben bir daha gelmem” dedi. Ankara’dan AA’dan fırçayı yemiş… Bizim genel yayın müdürümüz Güneri Civaoğlu, haber müdürü de Necati Doğru… Bu haberi geçeceğimi biliyorlar. Haberi geçtim. Kuduzdan ölen kadının fotoğrafı var, ama karantinaya alınan ve göle bakan köyün ve köylülerle aile fotoğrafı yok…
        İşten atılma korkusu var. Bir de gurur meselesi var. Gazeteciliğe, yani mesleğe olan aşkımız da var; sevdalıyız.
       Herkesin yanına gitmeye korktuğu Nedim Paşa’nın yanına gitmeye karar verdim ve gittim. Kapıdaki Nedim Paşa’nın emir subayı bile “Sen deli misin? Bunun karşısına kimse çıkamıyor” dedi. Çünkü o yıllar darbe sonrasıydı. Paşanın karşısına hiç kimse çıkamıyor, derdini anlatamıyordu. Her şeyi göze almıştım. Ben de emir subayına, ‘Ben de akıllı adam sayılmam’ dedim. Emir subayı ile bu konuşmamı kapısı açık olan Nedim Paşa duyuyor. O arada ben de Paşa’nın makamına girdim. Durumu anlattım. Oraya bir tek helikopterle gidilebileceğini söyledim. Söyledim ama korkudan da Paşa’nın karşısında titriyorum. Emir subayına seslendi, “Helikopter hazırlansın” dedi. Ben şaşırdım. Paşa’ya “Paşam ne oluyor?” dedim. Paşa da bana cevaben “Oğlum deli dedin ya…”
        Beraber helikoptere gittik. Helikoptere bindik. Helikopter bir müddet sonra Çıldır Gölü’nün üstüne yani buzların üstüne indi. Köye gittik, zaten köy gölün yanı… Yeniden fotoğraflar çektim. İşim bittikten sonra köylüler bize çay ikram etti. Nedim Paşa ölen kadının ağlayan Murat adındaki çocuğunu susturdu, sonra sevdi. Çay içtiği bardaktan hem kendisi içti, hem de çocuğa içirdi. Helikopter personeli ise karantina olduğu için korkudan içmediler. Ben ve Paşa korkmadan köylülerin ikramların yedik-içtik..
        Erzurum’a döndük. Haberi, fotoğrafları ya telefotoyla veya filmleri bir zarf içerisine koyarak şimdi tam hatırlamıyorum Güneş gazetesine gönderdim. Bir gün ya da iki gün sonra bana bir mesaj “Görevden alındın. Büroyu gönderdiğimiz kişiye teslim et...”
        İstanbul’a geldim, tazminatımı istedim. Bana dediler ki “Sen bizim kadrosuz elemanımızsınız. Ne tazminatı?” dediler. 7-8 aylık emeğim boşa gitti…
        Günaydın, Güneş, Hürriyet, Tercüman, Bulvar gazetelerinde çalıştım. Ortadoğu da İran Pars Ajans, Alman Stern Dergisi, İngiliz İndependent’da çalıştım. Hatta Le Monde gazetesine bile haberler geçtim. (Süleyman Boyoğlu)


ATEŞ NESİN...





                                                  
      

                                                       NaNiK ATAK
                                                    ------------------

                                                    Boşuna ıkınmayalım

                                          Memur zammını karşılamak için tasarruf 
                                          paketi geliyormuş
                                          Onu da, daha az yemek yiyeceğimiz için,
                                          istediğimiz gibi kullanamayacağız! 

                                                           ***

                                                    Mucize ülke

                                         Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar,
                                          "Türkiye artık dünyaya parmak ısırtıyor" demiş
                                          Bu ülke bugüne kadar hâlâ nasıl batmadı diye
                                          haliyle şaşırıyorlardır!