9 Haziran 2012 Cumartesi

TRT ANILARI... (12)


                                       

 Gürcan ARITÜRK

 "İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret…  O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
     Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!"

                  "İşte halkların kardeşliği"

     Kameraman Okan Pelit ile Bulgaristan'a gittik, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş'in çeşitli temasları için. 1989'da Türk-Bulgar ilişkilerinin iyice kötüleşmesinden sonra karşılıklı jestlerle ilişkiler normale dönüyordu. Asıl imza töreni saat 17 gibi Haskova'da bir otelde yapılacaktı. 17'ye kadar boştuk bu süreyi daha çok -Okan Pelit daha çok- içki içmekle geçirdik. Saat 17'deki toplantıyı kaçırdık. Toplantının yapıldığı odanın kapısında uzun boylu bir asker vardı. Okan Pelit'e "Görüntü çekemezsek bizi oyarlar" dedim. Pelit de hışımla o uzun boylu askerle nasıl anlaştıysa, konuşarak kapıyı açtırdı. Kocaman kapı aniden açılınca toplantı halindeki herkes bu beklenmedik bize baktı tabii. Okan Pelit biraz alkollü olmasından da güç alarak ve o bakışları kendisine yönelik zannederek, yanlış anlayarak, "Selamlar paşalarım, işte olay bu, halkların kardeşliği" deyiverdi. 

     Ben hemen Okan Pelit'in yanında bittim, onu ikaz edeceğim daha fazla konuşturmayacağım ama nasıl. Herkes bize bakıyor. Bu arada bu sözleri Bulgar Genelkurmay Başkanı’na çevirmesinler mi, üstelik Bulgar Genelkurmay Başkanı da Doğan Güreş'e dönerek "medya da böyle istiyor bizim barıştan başka çaremiz" yok demesin mi? 
     Olanlar bu kadarla da bitmedi, Okan Pelit ardından lütfeder gibi devam edebilirsiniz dedi ve çekime geçti. İşi kurtarmıştık, hatta gaf sandığım sözler Güreş Paşa’nın hoşuna bile gitmişti, tabii bunu öğreninceye kadar içimiz hiç de hoş değildi. 

               Dili sürçen kameraman

     Devamlı dili sürçen kameraman Özkan Ergin, yıllardır görmediği bir arkadaşından telefon alır, telefonun karşısındaki Özkan Ergin'i hemen tanıyınca, "nasıl hemen tanıdın beni" der.   Aynı Özkan Ergin devamlı dili sürçen bir taksi sürücüyle kavga eder, kendisini taklit ediyor diye. Özkan Ergin'in bir hikâyesi de itfaiyeden gelen ve "TRT falanca yerde önemli bir yangın var" telefonuna "Bekleyin geliyoruz" cevabıdır.

             Kent kültürsüzlüğüm

    Özel haber yapın diye sıkıştırıyordu yöneticilerimiz. Ben de özellikle İstiklal Caddesi’nde yaygınlaşan mağazalara yabancı isim verme salgınını işlemek istedim. Tünel'den başlayarak kameraman arkadaşım Ali Gölpınar ile mağaza sahip ya da yöneticilerine niye yabancı isim koyduklarını soruyor, çoğundan da özeleştiri alıyorduk. Taa ki Galatasaray'daki bir yabancı isimli mağazaya kadar, o mağaza adına konuşan, mağazanın isminin babasının adı olduğunu söyleyince afalladım. Toparlamak için "sizin babanızın adı ama adı Türkçe olanlar da yabancı isim koyuyorlar mağazalarına, ne dersiniz" der gibi oldum, adamdan "Ben karışmam" cevabını aldım. 
Haberi yaparken İstanbul'da sadece Türkçe konuşanların yaşamadığını, kent kültürü konusunda yetersiz olduğumu anladım.

8 Haziran 2012 Cuma

TGC KURULUŞUNUN 66. YILINI KUTLAYACAK...



        10 Haziran 1946 tarihinde kurulan ve üye sayısı 3 bin 500'ü bulan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin (TGC) kuruluşunun 66. yıl dönümü 11 Haziran Pazartesi günü  Basın Müzesi’nde saat: 16.00'da bir toplantı ile kutlanacak. Aynı gün  aynı yerde Bizim Gazete'nin 18, Basın Müzesi'nin de 24. kuruluş yıl dönümleri kutlanacak.

       Basın özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması ve gazetecilerin haklarını savunmak için mücadele eden cemiyetin kuruluş oluşumuna giden gelişmeler 10 Ocak 1945 tarihinde atıldı. O gün, Yedi Gün Dergisi ve Basımevi'nin sahibi Sedat SİMAVİ, Türk Basın Birliği'nin İstanbul bölgesi yöneticiliğine seçildi.

                                      ÇALIŞMALAR 6 AY SÜRDÜ

      O döneme kadar, iktidardaki siyasal otoritenin etkisinde kalan Türk Basın Birliği’nin sultasındaki basın kadroları, özgürlükçü bir çabaya yöneldi. Batı ülkelerinde uygulanan demokratik basın standartlarına uygun ve bağımsız bir meslek birliği  isteniyordu. Bu amaçla yürütülen çalışmalar, yaklaşık altı ay sürdü.

                                     KURUCU ÜYELER

      Dönemin gazetecileri, kurucu başkanlığa Sedat Simavi' yi (1896-1953) getirdi. Üyeliklere ise Vatan yazarları Sadun Galip Savcı (1898-1967), Hayri Alpar (1916-1986), Tasvir'in sahibi ve Başyazarı Cihat Baban (1911-1984) ile Son Telgrafta yazan Sait Kesler (1901-1975) seçildiler. Meslektaşlarının yoğun desteğini sağlayan Sedat Simavi ve arkadaşları, 10 Haziran 1946'da, İstanbul Valiliği'ne bildirim dilekçesi vererek, Gazeteciler Cemiyeti'ni kurdular.

                                  BASIN MÜZESİ’NİN KURULUŞU

     Maarif Nazırı Saffet Paşa tarafından, İtalyan Mimar G. Fosetti'ye Neo Klasik tarzda yaptırıldı. Maarif-i Umumiye Nezareti (Milli Eğitim Bakanlığı) ve İstanbul Darülfünunu hizmetlerinde yararlanılan bina, sonraki yıllarda Sansür Heyeti tarafından kullanılarak, 1908 yılında Şehrülemaneti'ne  (İstanbul Belediyesi) devredildi. Cemiyetin önceki başkanlarından Nezih Demirkent ve o dönemin Yönetim Kurulu ile İstanbul Belediye Başkanı Abdullah Tırtıl arasında yapılan anlaşmayla da TGC'ye tahsis edildi. 1984-1988 yılları arasında restore edilerek, 9 Mayıs 1988 tarihinde hizmete açıldı. Müzenin birinci katında, İbrahim Müteferrika ile başlayıp, Türk gazeteciliğinin miladı olan 1829 tarihli Vakayi-i Mısriye Gazetesi, o dönemin belgesel nitelik taşıyan gazeteleri, II. Meşrutiyetteki Basın patlaması, TBMM'nin açılışı ve Harf Devrimi'ne kadar olan gelişmeler, gazeteciliğe emeği geçen ve iz bırakmış kişilerin yağlıboya tabloları, anı eşyaları, çeşitli baskı makineleri, TGC'nin tarihsel gelişimini yansıtan belgeler, fotoğraflar sergileniyor. 6 Nisan 1909'da Galata Köprüsü üzerinde katledilen ilk gazeteciden günümüze öldürülen gazetecilerin fotoğrafları da bu katta yer almakta, ikinci kattaki sanat galerilerindeki altı ayrı salonda sergi açılabilmektedir. Sanat galerisine bağlı olan atölyede de uygulamalı resim çalışmaları yapılıyor. Üçüncü kattaki uzmanlık kütüphanesinde ise Medya ile ilgili zengin kitap, gazete (basılı ve dijital), dergi koleksiyonları bulunuyor. Nezih Demirkent Konferans Salonu ve Cep Tiyatrosu'nun da yer aldığı Basın Müzesi, konferans, panel, seminer (Diksiyon, Osmanlıca, Resim) ve çeşitli sanat çalışmalarına ev sahipliği de yapan bir mekân.

                                BİZİM GAZETE

      Türkiye Gazeteciler Cemiyeti "Toplumsal Dayanışma" ilkesi doğrultusunda bir "Sivil Toplum Gazetesi" kimliği ile günlük olarak Bizim Gazete'yi yayımlamaktadır. Bizim Gazete yayın hayatına, 24 Temmuz 1990 günü başladı. İlk yıllar aylık olarak yayımlanan Bizim Gazete'nin bu dönemdeki Yazı İşleri Yönetmeni Nezih Demirkent, Komite Koordinatörü Nail Güreli, Basın ve Yayın Komitesi Üyesi İlhan Turalı, Yazman ise Cemil Özyıldırım idi. 
      Bu dönemde Bizim Gazete'de Necla Berkan, Murat Çorlu, Selami Turgut Genç, Orhan Olcay, Seyfettin Turan görev aldı. Bizim Gazete 10 Haziran 1995 tarihinden itibaren günlük yayıma geçti. Bu dönemde TGC adına imtiyaz Sahibi Nail Güreli, Genel Yayın Yönetmeni Yılmaz Tunçkol, Yazı İşleri Müdürü Kayhan Küreman ile Acar Şölen'di. 
     TGC'nin bir yan kuruluşu olan BAS-HAŞ (Basın Hizmetleri Anonim Şirketi) tarafından yayımlanıyor.. Şu anda TGC Başkan Yardımcısı Vahap Munyar’ın imtiyaz sahibi olduğu gazetenin Yayın Kurulu’nda Vahap Munyar, Gülseren Ergezer Güver, Sibel Güneş yer alıyor: Yazı İşleri Müdürlüğünü ise Safa Köktener yürütüyor.

BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARI...

                                                      (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
                                        
                          BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARINDAN SEDAT AĞRALI 
                                    GAZETECİLİĞE NASIL BAŞLADIĞINI ANLATTI:


      İstanbul Erkek Lisesi’nde okuyordum. Öğlene kadar mektep, öğleden sonra Milli Eğitim Matbaası resimhanesinde çalışıyordum. Resimhanede kartografi ve kaligrafi işleri yapıyordum. 
      Cumhuriyet gazetesinin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkurt ile Milli Eğitim Matbaası Müdürü Nail Tur tanışıklarmış. Cevat Bey bir gün Nail Bey’e “Bir ressama ihtiyacım var, bana birini gönder? Yalnız bana gündüz değil gece için lazım” diyor. Nail Bey de “Tamam size birini yollayacağım” diyor. 
      Nail Bey beni çağırdı, “Oğlum Cumhuriyet gazetesine bir ressam lazımmış. Git Cevat Fehmi Başkut’la bir görüş” dedi. Gittim görüştüm. Cevat Bey, bana “Hemen gel başla, yalnız akşamları saat 19.00’dan sonra geleceksin” dedi. Tamam dedim. Böylece 1955 yılında Cumhuriyet gazetesine başlamış oldum. Daha sonra Cumhuriyet'te işçi ve esnaf muhabirliği yapmaya başladım.          (Süleyman Boyoğlu) 

7 Haziran 2012 Perşembe

BİZİM İNSANLARIMIZ...

                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

5 Haziran 2012 Salı

TRAMVAYDA AKORDEON ÇALMAK...

                   
Vapurda, trende, büyük meydan ve caddelerde, özellikle İstiklâl Caddesi'nde sıkça karşılaştığımız, keyifle dinlediğimiz yerli ve yabancı müzik gruplarına, artık tramvayda da rastlamak mümkün... Bugün akşam saatlerinde Eminönü'nden kalkıp Bağcılar'a giden tramvaya binen bir müzisyen, akordeon çalarak kısa süreliğine de olsa yolcuları stresten uzaklaştırdı. Tabii kısa süren bu neşenin karşılığını da müzisyene yardımcı olan küçük bir kız çocuğu yolcuları tek tek dolaşarak para topladı. 
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

"TANIKLIK GÜNLERİ....".

                                     
                          GÖP BAŞKANI İPEKÇİ: 
                          BUGÜN İTİBARİYLE HAPİSTEKİ GAZETECİ
                          SAYISI 15'İ HÜKÜMLÜ, 87'Sİ TUTUKLU 
                          OLMAK ÜZERE 102'DİR


GÖP, "Hapisteki gazetecilere özgürlük!", "Adaletsizliğe tanığız!" sloganı ile  "Tanıklık Günleri"ni İstanbul Çağlayan Adliyesi önünde başlattı. Adliye önünde basın açıklaması yapan GÖP ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Ercan İpekçi, şunları kaydetti:


"Bugün itibariyle hapisteki gazeteci sayısı, 15’i hükümlü, 87’si tutuklu olmak üzere 102’dir.
Bu rakama dağıtımcı, matbaa çalışanı gibi basın emekçileri dâhil değildir. Bunların da eklenmesi halinde hapisteki basın emekçilerinin sayısı 200’ü de geçmektedir. Yine bu rakama yazar, aydın, akademisyen, öğrenci, insan hakları aktivistleri de dâhil değildir.
Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun elde ettiği verilere göre hapisteki 102 kişinin arasında gazete, televizyon ya da haber ajanslarının imtiyaz sahipleri de vardır; ancak birçoğu yazı işleri müdürü, temsilci, köşe yazarı, foto muhabiri, kameraman ve muhabirdir. Hapisteki gazetecilerden 22’si kadındır.
Bunun yanı sıra 2009 yılının başından bu yana tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan ancak yargılanması devam eden gazeteci sayısı ise 70’ten fazladır.
Bu sayılar birlikte değerlendirildiği zaman, son 3 yıl içerisinde 180’e yakın gazetecinin hapse girdiği görülmektedir.
2005 yılından beri Türk Ceza Kanunu’nda basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan 27 maddenin değiştirilmesini talep ediyoruz.  2006 yılında bu yana da Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan değişikliklerin özellikle de 6 ve 7’nci maddelerinin kaldırılmasını istiyoruz.
2005 yılından beri bu kanunlarla hapishanelerin gazetecilerle dolacağını söylüyoruz.
Bize mahkeme kararlarını ve Yargıtay içtihatlarını beklememiz tavsiye ediliyor.
Mahkeme kararlarının sonucu şudur:
Hapisteki gazeteci sayısı 2009 yılının Nisan ayında 29, Ağustos ayında 35, 2009 yılı sonunda (Aralık) 44; 31 Aralık 2010 itibariyle 58; 28 Şubat 2011 itibariyle 61; 31 Mart 2011 itibariyle 68; 31 Aralık 2011 itibariyle 97; bugün 5 Haziran 2012 itibariyle ise 102’dir.
Bu rakamlar, tahliyelere rağmen hapisteki gazeteci sayısındaki artış eğilimini açıkça göstermektedir.
Öte yandan, bu sayıların dışında, yargılandıkları davalarda, haklarında para ya da hapis cezası verilmiş olmakla birlikte mahkeme kararı temyiz edildiği için kesinleşmeyen veya cezanın infazı 5 yıl süreyle ertelenmiş olan 100’e yakın gazeteci daha vardır.
Bunu da yukarıdaki rakamlara eklediğimiz zaman, 300’e yakın gazetecinin hapse girme tehdidi altında olduğunu söyleyebiliriz.
Yine yukarıdaki sayılar içinde adları olmayan en az 250 gazeteci hakkında daha para ve hapis cezası istemiyle açılmış ve tutuksuz devam eden dava bulunduğunu biliyoruz.
Bütün bu rakamları hep birlikte topladığımız zaman, tutuklu ve tutuksuz olmak üzere 600 dolayında gazeteci hakkında devam eden dava olduğunu söylemek mümkündür. Bu rakamlar, dava dosya sayısını değil, hakkında dava açılmış gazeteci sayısını göstermektedir. Bir gazeteci hakkında birden çok –hatta onlarca- dava ve soruşturma bulunmaktadır. Ulusal ve yerel düzeyde faaliyet gösteren medya mensupları hakkında açılmış dava ve soruşturmalar birlikte değerlendirildiği takdirde en az 10 bin soruşturma ve dava bulunduğunu tahmin ediyoruz.

İktidar tutuklu gazeteciler sorununu görmezden gelmektedir

Durum bu olmakla birlikte, parlamentoda kanun yapma çoğunluğunu elinde bulunduran siyasi iktidar, ülkemizdeki tutuklu gazeteciler sorununu görmezden gelmektedir.
Siyasi iktidar sürekli gündem değiştirerek, demokratikleşme yönünde atılacak adımların önünü tıkamaktadır.
Geçen yıl 12 Haziran’da yapılan genel seçimlerden sonra oluşan parlamentonun, basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan kanunlarda gerekli değişiklik çalışmalarını yapması engellenmektedir. Parlamento, kendi tutuklu üyelerine sahip çıkmaktan bile alıkonulmaktadır.
Hükümet, hapisteki meslektaşlarımızla ilgili olumlu bir adım atmak bir yana onları “terörist”, “katil”, “tecavüzcü” olmakla suçlamaya devam etmektedir.
Gerçekleri açıklayan meslek örgütleri “kara propaganda” yapmakla itham edilmekte, tehdit edilmektedir.
Medya kuruluşları mali baskı altında tutulmakta, yaratılan korku ortamında sansür ve otosansür yaygınlaştırılmaktadır. Sansüre direnen meslektaşlarımız, siyasi iktidarın talimatlarıyla işten attırılmaktadır.
Biz gazeteciler; baskı ve tehditlerle mesleğimizin gereklerini yerine getirmekten alıkonulmaya karşıyız.
Gerçekleri halktan saklayan, dezenformasyon ve manipülasyon amaçlı, kişilik haklarını ihlal eden, yalan, iftira ve hakaret içeren niteliksiz yayıncılığı reddediyoruz.
Halkın gerçekleri öğrenme hakkının engellenmemesi için parlamentonun bir an önce harekete geçmesini ve acilen çözüm üretmesini talep ediyoruz.
Yalanlarla, hakaretlerle daha fazla oyalanmak istemiyoruz.
Tasmalarınızı ve hakaretlerinizi size bırakıyoruz… Kem söz sahibine aittir. Biz gazeteciler, daha fazla hakarete uğramak istemiyoruz.
Bizler bugün zincirlerimizi kırmak, etrafımızdaki demir parmaklıkları kaldırmak için yeniden meydanlara çıkıyoruz.
Yaratılan çaresizlik ve yılgınlık ortamında, meşru ve demokratik zeminlerde çare bulmak için haykırıyoruz!
Bizler bugün “fikir suçlarından” dolayı yargılanan meslektaşlarımıza “tanıklık” etmeye başlıyoruz.
Her gün hapisteki 6 meslektaşımıza, mesai arkadaşlarıyla, aileleriyle, avukatlarıyla birlikte tanıklık yapacağız.

18 gün boyunca Çağlayan Adliyesi önündeyiz

18 gün boyunca Çağlayan Adliyesi önünde toplanarak, meslektaşlarımızın “gazetecilik faaliyetlerinin” iddianamelere nasıl “terör örgütü faaliyeti” olarak girdiğini anlatacağız.
Adalet Sarayı’nın önünde, adaleti arayacağız.
Bizler, meslektaşlarımıza tanığız.
Onların onurlu mücadelesine tanığız; onların gazetecilik faaliyetlerine tanığız.
Hukukun evrensel ilkelerini arıyoruz. Adalet istiyoruz. Basın ve ifade özgürlüğü istiyoruz. Hapisteki gazetecilere özgürlük istiyoruz.
Özgür basın varsa, özgür toplum vardır."

ORHAN KOLOĞLU İLE ÖLÜM ÜZERİNE...



      TARİHÇİ-YAZAR ORHAN KOLOĞLU'NA GİDENİN
      ARDINDAN ARTIK NEDEN YAZI YAZMADIĞINI SORDUM?

      Tarihçi-yazar Orhan Koloğlu ile geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Orhan Boran üzerine sohbet yaptık. Koloğlu'na "Madem arkadaştınız, neden Orhan Boran Bey'le ilgili bir yazı kaleme almadınız?" diye sordum. Verdiği yanıt şöyle oldu:
     "15 sene kadar önce Bizim Gazete’de haftada bir yazarken, her seferinde yeni bir kaybettiğimiz gazeteci arkadaşın haberi geliyordu. Doğal olarak birlikte çalışmış olduğum bu kimselerin özelliklerini yazıp Allah’tan rahmet diliyordum.
     Bir müddet sonra her hafta birini kaybetmekte olduğumuzu fark ettim. Yazılarım sadece ölenlerin arkasından mersiye yazmakla geçmeye başladı. Bu yoğunluk kendimin de sıraya girmiş olduğumu hatırlattı. Ve bir makele yazıp bir daha kaybettiğimiz kıymetlerin arkasından yazmama kararımı bir köşe yazımla açıkladım. O gündür bu gündür hala gazeteciliğe devam etme numarasını sürdürüyorum. Günün birinde Bizim Gazete’de yazımı göremezseniz, anlayacaksınız ki süremi tamamlamışım…"
(Süleyman Boyoğlu)

İPEKÇİ GÖP BAŞKANLIĞINI DEVRALDI...



      Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Atilla Sertel, 4 Haziran itibariyle Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) Dönem Başkanlığı görevini Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Ercan İpekçi’ye devretti. 
      Türkiye’de ifade özgürlüğünün tehdit altında olduğuna inanan ve bu özgürlüğün standartlarını gelişmiş demokrasilerdeki seviyeye yükseltmek amacıyla bir araya gelen 93 basın meslek örgütünün oluşturduğu GÖP’ün dönem başkanlığı iki aylık sürelerle dönüşümlü olarak yürütülüyor. GÖP’ün yeni dönem başkanı İpekçi Haziran–Temmuz aylarında bu görevi yürütecek.
      Devir töreninde konuşan Sertel, “GÖP Dönem Başkanlığını Orhan Birgit’den devralmıştık. Bugün ise Ercan İpekçi’nin başkanlığında TGS’nin GÖP Dönem Başkanlığı başlamıştır. Başkanlığını yaptığım dönem içinde tutuklu gazetecilerin duruşmalarını izleme, açık görüş ve tutuklu gazetecilerin durumlarını kamuoyuna aktarma görevlerini yerine getirdik. Tüm gazeteci arkadaşlarımızın ayrım yapmadan, hangi suçtan hangi cezayı aldığıyla ilgili çalışmalar yaptık” dedi.
      GÖP Dönem Başkanlığı görevini devralan İpekçi de şunları söyledi:
“Yeni döneme 'tanıklık günleri'yle başlıyoruz. Her gün 6 gazetecinin, mesai arkadaşları, aileleri ve avukatları gazetecilik faaliyetlerinden cezaevinde olduğunu anlatacak. Şu anda tespit ettiğimiz Türkiye çapında 102 gazetecinin tanıklığını yapacağız. 3. yargı paketi gündemimizde olacak. Cezaevindeki tutuklu meslektaşlarımızı ziyaret etmeye devam edeceğiz.”
     Törene Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkan Vekili Turgay Olcayto ve Genel Sekreter Sibel Güneş de katıldı.

4 Haziran 2012 Pazartesi

ATEŞ NESİN...




                                                                   NANİK ATAK
                                                                   -------------------

Her şey vatan için

Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı
Ali  Babacan," Türkiye kazanmadan harcıyor " demiş
Belki günün birinde işe yarar umuduyla kendini  harcıyor!

***
Vahim durum

Türkiye okuyamıyormuş
Özellikle de geleceğini!

***
Zil takıp oynayın

Hadi yine iyisiniz iyi...
Dört dörtlük olmasa bile, 
4+4 zammı kopardınız yine!

3 Haziran 2012 Pazar

TRT ANILARI...(11)

                                                     
Gürcan ARITÜRK

"İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret…  O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
     Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!"


"Artık çekelim Okancığım"

Kameraman Okan Pelit ile “Denizkurdu” tatbikatındayız. Akşamdan kalmayız. Sabah erkenden Cumhurbaşkanı Özal'ın ilk sivil cumhurbaşkanının katıldığı deniz tatbikatı diye lanse edilen tatbikatta atışlar var: Bizi kaldırdılar. Okan Pelit hala akşamın etkisinde... Sallanıyor. Hücumbotlardan atış yapılıyor, ben hangisinden yapılacak diye soruyorum, verilen bilgileri Okan Pelit'e aktarıyorum ki atış çekelim. Ya ben yanlış aktarıyorum ya o hücumbot pas geçiyor, diğeri atıyor, çekemiyoruz bir türlü. Her çekemeyişte de 1, 2, 3 diye sayıyorum, bunu duyan komutan koşarak geliyor, "Okan beyciğim artık çekelim", "Yoksa bombalar tükenecek"

Kameraman gaza gelince

Kırkpınar için Edirne'de bulunan TRT ekibi Selimiye Camii'nin yakınında bir parkta, havuz başında oturuyor. Biraz alkol de alınmış herhalde, bir gün sonra program çekimleri başlayacak. Kadri Bolcan havuzun fıskiyelerini göstererek buradan Selimiye Caminin minareleri ne güzel görüntü olur falan diyerek Recai Uğurkan'ı zorluyor, Uğurkan da paçaları sıvayarak havuza girip çekim yapıyor. Sanki zoom vb yokmuş gibi.


ADALAR VAPURUNDA KAY KAY KEYFİ...

                                                        (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

HAYDARPAŞA'NIN KEDİSİ...

                                                       (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

2 Haziran 2012 Cumartesi

BURGAZADA ÖĞRETMENEVİ'NİN KEDİSİ...

                                                         (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

TARİHİ YARIMADA'DA GÜN BATIMI...

                                                (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

1 Haziran 2012 Cuma

CİHANGİR VE KARAKÖY'DE BİR AKŞAM ÜZERİ...







                                              (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

CANER GÖREN'DEN BİR ÇİN SEDDİ ANISI...


        ANADOLU AJANSI ESKİ FOTO MUHABİRLERİNDEN CANER GÖREN, ÖZAL'LA
       GİTTİĞİ ÇİN SEYAHATİNDE BAŞINDAN GEÇEN İLGİNÇ BİR OLAYI ANLATTI:

        Turgut Özal’ın işadamları ve gazetecilerden oluşan kalabalık bir heyetle Çin’e yaptığı seyahati Anadolu Ajansı adına izlemek için görevlendirildim.
      Çin’e uçmadan önce istihbarat şefim Ceyhan Altınyeleklioğlu, yanına çağırdı. Ben ona zaman zaman dünya görüşünden dolayı ‘Altaylardan gelen yiğit’ şeklinde hitap ederek şakalaşıyordum. Çin’e gideceğimi bildiğinden elindeki seyahat programını göstererek, “Özal’ın seyahatinin ikinci günü Çin Seddi ziyareti var. Bana Çin Seddi’nden bir taş parçası koparıp getirebilirsen o benim için bütün mücevherlerden kıymetli olacaktır” dedi. Kendisi şefimdi. Doğal olarak “olur” dedim.
          Özal başkanlığındaki Türk heyeti Çin Seddi’ni ziyaret ettiğinde buralara bir daha gelemeyeceğimi düşünerek, başta heyettekiler olmak üzere çok sayıda fotoğraf çektim. Kendim de foto muhabiri arkadaşlarıma makinemi vererek birkaç kare çektirdim.
          Ziyaret bitip araçlara doğru hareketlenme başlayınca, şefim Yeleklioğlu’nun söyledikleri aklıma geldi. Fakat Çin Seddi’nden bir taş parçasını nasıl sökecektim. Aklıma çantamdaki küçük tornavidam geldi. Bu tornavidamı fotoğraf makinesinin vidaları gevşediğinde kullanıyordum. Onu çantamdan çıkardım. Çin Seddi’nin taşlarının birini oyup bir parça çıkarmaya çalışıyordum ki iki Çinli geldi koluma yapıştı. Döndüm baktım üniformalıydılar. Çin o zamanlar şimdiki gibi dünyaya açık değildi. Çin ordusunda rütbe işaretleri yoktu. Belki vardı da ben anlamıyordum. Bir de yaşlı komutanları başlarındaydı. “Ne yapıyorsun?” diyerek götürmeye çalıştılar.


              "ÇİNLİ TERCÜMAN KURTARDI"

           Heyettekilerden birileri durumumu fark etmiş olacaklar ki Çinli bir tercümanla birlikte yanımıza geldiler. Bu arada ben Çinlilere İngilizce bir şeyler anlatamaya çalışıyorum, onlar ise Çince bana bir şeyler söylüyorlardı. Anlaşmamız mümkün olmadı. İmdadıma Büyükelçilik görevlisi Türkçe bilen Çinli tercüman yetişti.
           Uzun uğraşlardan sonra benim taş kopartmaya çalışmadığımı, duvara hatıra olarak isim kazıdığıma askerleri ikna etti. Aslında tam ikna olmadılar da resmi heyette olduğumuz için olmuş gibi davrandılar, beni bıraktılar.
Ben kurtulmanın sevinci ile konvoylardaki araçlardan birine atlayarak, oradan uzaklaştım. Yaklaşık 60 kilometre sonra bir kamyonun benzer taşları bir yol inşaatına döktüğünü gördüm. Taşlar irili ufaklıydı. Çin Seddi’nin taşları değildi ama 60 kilometre yakınında bulunan bu taşlardan bir avuç aldım.
          Akşam kaldığımız otele Çinli tercüman geldi; “Çin’de tarihi eseri tahrip etmek ağır bir suçtur. 20-25 yıl ceza alabilirdin. Sizde tarihi surları tahrip etmek serbest mi?” dedi. Ardından “Çok ucuz kurtuldun” diye söyledi. Ne büyük bir bela atlatmışım. Belki hâlâ hapisteydim. Ve Çinceyi öğrenmiştim. 
          O taşları Ankara’ya getirdim. Ceyhan Altınyeleklioğlu’na üç tanesini verdim. O taşlardan birkaç arkadaşa daha verdim. O arkadaşlar yol inşaatından getirdiğim bu taşları umuyorum hâlâ gururla(!) saklıyorlardır…  
(Süleyman Boyoğlu)

30 Mayıs 2012 Çarşamba

GÖP BAŞKANI SERTEL'İN AÇIKLAMASI...


                     
                       

Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) Dönem Başkanı 
Atilla Sertel, Yeni Şafak yazarı Ali Akel’in işten atılmasını 
          değerlendirdi:

“Mesleğin gittiği noktayı 
göstermesi açısından ibretliktir”

GÖP Dönem Başkanı Atilla Sertel, Yeni Şafak Gazetesi yazarı Ali Akel’in Başbakan’ı eleştirdiği yazısı nedeniyle işten çıkarılmasını, “Bu olay; Başbakan’ın basına karşı tahammülsüzlüğünü ve basın ve ifade özgürlüğünden verilen her tavizin iktidar yanlısı, muhalif demeden gazetecilik mesleğini bekleyen tehlikeyi göstermesi açısından yaşanan pek çok örnekten biri olarak tarihe geçmiştir” sözleriyle özetledi.
GÖP, Yeni Şafak Gazetesi yazarı Ali Akel’in 25 Mayıs Cuma günü Başbakan Recep Erdoğan’a hitaben “Özür açıklanmaz, özür dilenir” başlığıyla kaleme aldığı yazısı nedeniyle 16 yıldır çalıştığı gazeteden kovulması üzerine bir açıklama yayımladı.
GÖP Dönem Başkanı sıfatıyla açıklama yapan Türkiye Gazeteciler Federasyonu ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Atilla Sertel, şunları kaydetti:
“Meslektaşımız Ali Akel’in kovulmasıyla sonuçlanan bu son olay Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eleştiriye tahammülsüzlüğünü, basın ve ifade özgürlüğüne saygısızlığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Meslek örgütleri olarak her fırsatta dile getirdiğimiz demokrasinin ön koşulu basın ve ifade özgürlüğü tüm güvenceleriyle yerleşmediği sürece bu ve buna benzer olayların ardının kesilmeyeceği açıktır.
Ali Akel’in 16 yıl boyunca çalıştığı gazetesinden -belliki yukarıdan gelen bir talimatla- tek kalemde işten atılması ‘İktidara yaranma çabasıyla, mesleğinin sorunlarına ve yazdıkları nedeniyle tutuklanan meslektaşlarına’ gözünü kapatan bazı gazetecilere de ders olacak niteliktedir. Bu olay bir kez daha göstermiştir ki; basın ve ifade özgürlüğünün teminat altında olmadığı bir ülkede yandaş veya muhalif kimse dokunulmaz değildir! Kolay kolay hiçbir şeyden tatmin olmayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bundan sonra kime dokunacağının da ucu açıktır!
Başbakan’ın tavrına ve tepkisine göre gazeteci – yazar kıyımı yapan tüm patronları olduğu gibi Yeni Şafak’ın yönetimini de kınıyoruz .”


29 Mayıs 2012 Salı

TGC'DEN AÇIKLAMA...




       Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu yaptığı yazılı açıklamada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın gazetecilere yönelik suçlamalarını “Gerçeklerle bağdaşmayan, düzey bakımından kabul edilemez ve tek seslilik isteklerini yaşama geçirme kuşkusunu yaratan bir konuşma” olarak nitelendirdi.

       Açıklamada şöyle denildi.

“Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, Sinop’un Gerze ilçesinde gerçekleştirilen Meslekiçi Eğitim Semineri sonrasında  İstanbul’a dönüşün ardından 28 Mayıs 2012  akşamında yaptığı toplantıda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın gazetecilere yönelik suçlamalarını da değerlendirmiştir.
TGC Yönetim Kurulu konuşmada yer alan suçlamaları 'Gerçeklerle bağdaşmayan, benzetmeleri düzey bakımından kabul edilemez ve tek seslilik isteklerini yaşama geçirme kuşkusunu yaratan bir konuşma' olarak nitelendirmiştir.
      TGC Yönetim Kurulu, ifade özgürlüğü açısından zaten sorunlu bir ülke olan Türkiye’nin  gazetecilerinden “diyet” beklentisi içinde olmanın, sorunları daha da ağırlaştıracağına da dikkat çekmiştir.