25 Haziran 2012 Pazartesi

ATEŞ NESİN...






                                                             NANİK ATAK
                                                             -------------------


Halüsinasyon

Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, Metris Cezaevi'nde kendisini ziyaret
eden CHP'li vekillere," Bizi ele geçiremeyecekler" demiş
Yazık, sağlık durumu iyicene bozulmuş demek ki... 
Dört duvar arasındayken  bile dışarılarda özgürce dolaştığını sanıyor!

***

Özrü kabahatinden büyük

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç," Dağlıca'ya saldıran PKK'lıların hem
sayıları fazlaydı hem de silahlıydılar" demiş
Bir yandan teröristlerle  masaya oturup, diğer yandan da Türk ordusunu
budarken sonucun ne olmasını bekliyordunuz ki?  

23 Haziran 2012 Cumartesi

TRT ANILARI...(14)


                                                   

Gürcan ARITÜRK

   
  "İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret…  O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
     Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!"
  


                       Adile Naşit'in ölümü

          Adile Naşit'in öldüğü gün istihbarat şefimiz Ali Kaptan, sabahtan Naşit'in tedavi gördüğü Alman Hastanesi'ni aramamı istedi. Ben defalarca aradım, hep meşguldü hastanenin telefonu-telefonları. 
          Normalde ısrarcı değilimdir ama o gün ısrar ettim, çok kereler sonra, öğlen aradığımda, "az önce öldü Adile hanım" dediler. O zaman google yok. Doğan Hızlan'ı Adile Naşit'in özgeçmişini almak için aradığımda, nereden bilebilirdim, onların daha ölümden haberleri olmadığını. Üstelik telefona çıkan sekreter hem Doğan Bey’in hem de o zamanlar Hürriyet'te yazan Adile Naşit'in sekreterliğini yapıyormuş ve kaybı duyunca telefonda bayıldı.  
        Sonrasında Adile Naşit'in ölümü üzerine Münir Özkul ile görüşmek üzere evine gittik kameraman arkadaşım İbrahim Tosun ile. Münir Özkul'un evinde büyük bir hüzün vardı. Sonradan öğreniyoruz ki bu hüzünün bir bölümü Adile Naşit içinse bir bölümü de Münir Özkul'un TRT ekibi olarak bizi kabul etmesinden sonra genç eşinin -bir hafta önce bir TRT TV ekibi eve gelmiş ve çok kalabalıklarmış- yine TRT'ciler evi dağıtacaklar diye kızmasından ve kavga çıkarmasındanmış. 
        Münir Özkul gözleri yaşlı Adile Naşit'i anlattı, O’nu bir buzdağı olarak tanımladı v.b. ama bizim kameraman arkadaş kameranın ses almasını açmayı unutmuştu. Allah’tan evden çıkmadan fark etti. O zaman TRT-2 nispeten yeni kurulmuştu, ben Münir Bey'e "Bu yaptığımız birinci kanal içindi, bir de ikinci kanal için yapalım röportaj" dedim de olayı kurtardık. Ama biz büroya döndüğümüzde bana telefon eden Münir Özkul, evdekilerle konuştuğunu ve birinci röportajın daha iyi olduğunu, onu kullanırsak sevineceklerini söyledi. Tamam dedik ama gereğini yapamadık tabii ki...

             TV haberciliğinden anlayan Devlet Bakanı

        Spordan sorumlu Devlet Bakanı Şükrü Erdem'in İstanbul'da katıldığı bir spor salonu açılışını TRT ekibi kaçırmıştı. TRT Muhabiri Serdar Sevim, bakana giderek konuşmaları çekemediklerini ama bu haberi vermek istediklerini söyledi. Bakan da anlayışla karşılayarak "Sizin için kürsüye çıkar bir daha konuşurum" dedi. Ekip sevindi. Bakan sanki gerçek bir törende gibi kürsüye çıktı ve TRT Muhabirine bu TV haberinin dsf'mi doğal sesli mi olacağını sordu. (Not: Dsf görüntünün üzerine spikerin yayında haberi okuması. Doğal ses ise konuşucunun sesinin bir bölümünün montajlanarak, olduğu gibi aktarılması)

       Serdar Sevim, dsf olacağını söyleyince bakan nasıl olsa sesinin verilmeyeceğini düşünerek konuşmadı, konuşur gibi yaptı, ağzını kıpırdattı, TRT ekibi yetirence görüntü çekene kadar.

                      Deli ile deli olma!

         TRT Muhabiri Aykın Tuna, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde düzenlenen moral konseri-gününü izlemek üzere kameraman arkadaşıyla hastanenin toplantı salonundaydı. Konser sırasında ayaktaki ruh hastalarından biri Aykın Tuna'ya yavaş yavaş yanaşarak bir tokat atıp kaçtı. Bayağı sert bir tokattı. Aradan bir süre geçtikten sonra aynı hastanın yavaş yavaş TRT Muhabiri Aykın Tuna'ya yaklaştığı görüldü. (Daha doğrusu görülmedi, en azından Aykın Tuna görmedi ki) Hasta Aykın Tuna'ya ikinci kez tokat atarak yine kaçtı. Bu kez ki daha sertti ve Aykın Tuna elini yanağına götürmek zorunda kaldı. Aynı hastanın üçüncü kez aynı şeyi yapmak için yanaştığını gören TRT Muhabiri Aykın Tuna, bu kez hastadan daha atik davrandı ve ona bir tokat atarak bir nevi intikamını aldı.


ŞİMDİ KARA DUT ZAMANI...

                                                       (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

KAMPANYA...

                                                 (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

22 Haziran 2012 Cuma

İKİ ÇINAR SULTANAHMET'TE...

                                          Gazeteci Hikmet Andaç ve Seraceddin Zıddıoğlu
                                               Serçelere mısır ikram eden bir genç
                                           Otomobilin tekerinin üstünde saklanan bir yavru kedi
                                          Eski İstanbul Adliyesi'nin yanındaki tarihi kalıntı
                          Divanyolu Caddesi üzerindeki bir binanın çatısında beslenen güvercinlerin dansı...   
                                               (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

21 Haziran 2012 Perşembe

SABIRSIZ YOLCULARDAN TEHLİKELİ HAREKETLER...


Bugün (21 Haziran Perşembe) akşam saatlerinde Aksaray-Havalimanı "hafif metro" hattında teknik nedenlerle kısa süreliğine seferler aksayınca, sabırsız yolcular anonslara aldırmadan Davutpaşa İstasyonu'nda tehlikeli hareketlerde bulundular. Yolcular merdivenleri kullanmak yerine, rayların üzerinden yürüyerek Havalimanı yönüne geçtiler... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

20 Haziran 2012 Çarşamba

"NASRETTİN HOCA" BÂB-I ÂLİ'DE...

(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

         
          Bugün (20 Haziran Çarşamba) öğleden sonra saat 15.00 sıralarında Aydın Üniversitesi’nden ödev konusu için gelen bir öğrenci kardeşimi uğurladıktan sonra çalışmama devam ederken, odamdan içeri iki kişi girdi. İkisi de tanıdıktı. Birisi Basın Senatosu İkinci Başkanı Seraceddin Zıddıoğlu, diğeri de üç yıl kadar önce İstiklâl Caddesi’nde fotoğrafını çektiğim “Nasrettin Hoca” idi. Seraceddin Zıddıoğlu “Bak sana kimi getirdim” dedi. Ben de ‘Arkadaşı tanıyorum, üç yıl önce İstiklâl Caddesi’nde fotoğrafını çekmiştim’ dedim. Zıddıoğlu “Öyle mi? Ben daha önce görmemişsin, bir röportaj yaparsın diye getirdim” dedi. “Nasrettin Hoca”ya yer gösterdim, oturdu.
          Otururlarken Zıddıoğlu’na ‘Beni Ali Kılıç’la kavga ettireceksin. Ben bu beyin fotoğrafını üç sene önce İstiklâl Caddesi’nde çekmiştim. Birkaç ay önce de Ali aynı fotoğrafı çekmiş bana göndermişti; ‘Bâb-ı Âli News’de kullanayım diye. Şaka yollu ‘bayatlamış fotoğrafları bana yollama, ben bu fotoğrafı üç yıl önce çekmiştim, demiş Ali’yi küstürmüştüm. Röportaj yapıp, beyin fotoğrafını yayınlarsam yine Ali’yi küstürüm’ diye espri yaptım. Bir koltuğa oturan “Nasrettin Hoca”nın birkaç kare fotoğrafını çektim.
          Ben sordum adı Hamdi (Cemil) Yılmaz, olan “Nasrettin Hoca” anlattı:
          “1962 yılında Aydın Boğaziçi köyünde doğdum. Babam imamdı. Aslen Düzce Akçakocalı idi. Çocukluğum ve gençliğim Zonguldak Ereğli’de geçti. İlkokulu Ereğli’de okudum. Ortaokulu yatılı Düzece İmam Hatip’te okudum. Yatılı okulu beceremedim, Ereğli’ye döndüm. Ereğli Ticaret Lisesi’ne yazıldım. Bu lisenin ilk mezunlarındanım.

                     TİYATRO HASTALIĞIM LİSE'DE BAŞLADI          

           Tiyatro hastalığım lise birde başladı. Lise birde Cevat Fehmi Başkut’un 'Paydos' piyesinde oynadım. Ticaret lisesini bitirince Ereğli-Çaycuma Başören Köyü’nde bir dönem vekil öğretmenlik yaptım. Askere gittim. 1983 yılında Erzincan’daki askerlik görevimi tamamladım.
           Bu arada Denizli’ye taşınmıştık. Denizli’de fazla kalmadım 1984’te İstanbul’a geldim. 6-7 yıl İstanbul’da kaldım. Sonra Aydın’da ev cihazları tamircisi olan ağabeyim yanına gittim. Ev cihazları tamircisi ustası oldum. Bu işi bıraktım Aydın'ın Çine ilçesinde iki yıl da bakkallık yaptım. Sermayesizlikten dolayı iflas ettim. Sonra Denizli'ye yerleştim.     
                    
                             KİM NE YAPSIN SENİN ANILARINI SİMİTÇİ?

           Denizli'de işsiz kaldım. Tiyatro içimde ukdeydi. Okuyucu ve seyirci olarak tiyatrodan kopamadım. Yapamadıkça hırsım arttı. Bu arada işsizim. Tekrar çocukluğumdaki simitçiliğe döndüm, yedi sene simit sattım. Akşamları da Halk Eğitim Tiyatro Kursu’na katıldım. 5 yıl tiyatro eğitimi aldım. Ve defalarca Halk Eğitim Sahnesi’nde, Çatalca Çeşme Oda Tiyatrosu’nda, EGS Kültür Merkezi’nde sahne aldım. Tiyatroda rol alırken, simit satmaya devam ettim. Çünkü amatör tiyatroda para yoktu. Denizli’de yerel basında tanındım. Ve seyyar simitçi olarak da ilk kitabımı yazdım. 'Kim Ne Yapsın Senin Anılarını Simitçi?' birinci kitabımın ismi…
           İkinci kitabım 'Engel Tanımayan Özel İnsanlar' oldu… Bu kitapta gözleri görmeyen, elleri olmayan, ayakları olmayan, ama hayata meydan okuyan insanları yazmaya çalıştım. Denizli’de 'Engel Tanımayan Özel İnsanlar' başlığında iki sergi açtım. Biri Denizli Ticaret Odası Sergi Salonu’nda, diğerini de belediyenin sergi salonunda açtım.
          Denizli “Dünya amatör tiyatrolar başkenti” olarak biliniyor. Bu nedenle belediye her sene dünyanın çeşitli ülkelerinin tiyatro gruplarını şehre davet ediyor, tiyatro festivali yapıyordu. Bu festivallerde halk beni Nasrettin Hoca’ya çok benzetiyordu. Bu benim için bir günlük bir hayaldi... Onu icra ediyordum. 

             "BİR YAZ GECESİ" FİLMİNDE OYNADIM

           Sanırım 2006 yılıydı Denizli Belediyesi’nin sponsor olduğu Ankara Birlik Tiyatrosu’nun 'Bir Yaz Gecesi Rüyası' filmi Denizli ve civarında çevrilecekti. Nasrettin Hoca’yı oynayacak genç oyuncu otobüs bileti bulamadığı için Denizli’ye gelememişti. Dolayısıyla çekimler yapılamıyordu, Nasrettin Hoca’yı oynayacak kişiyi arıyorlarmış. Ben de o yıl Denizli Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda oyuncuydum. Beni tavsiye ediyorlar, 'Nasrettin Hoca’ya benzeyen simitçi Hamdi var diyorlar', beni buldular. Takma sakal takarak Denizli’nin Güzelköyü’nde Nasreddin Hoca rolünü oynadım.
           Ondan sonra amatör tiyatrolar yapılırken bu kostümleri bir daha giyip de seyircilere 'hoş geldiniz' bir jest yapayım diye düşündüm. Yediden yetmiş yediye millet fotoğraf çektirmek için sıraya girdi. Ben şoke oldum.
          Kendimi iyice kaptırdım... Nasreddin Hoca kitaplarını araştırmaya başladım. 30-40 kitap aldım. Akşehire gittim. Karikatürlere ve figürlere bakarak yüzde 70-80 fıkralarda anlatılan anatomisi, fiziki yapısıyla Nasrettin Hoca’ya benzediğimi anladım. 20’den fazla ortak özelliğimiz olduğunu da okuduğum kitaplarda gördüğümde şaşırdım.
          İnsanlar 'Aaa Nasreddin Hoca' diye fotoğraf çektirmek için sıraya girince bazı tiyatrocu arkadaşlarımdan 'Sen kimden izin aldın da bu kostümleri giydin' diyenler oldu. Ama halkın ilgisi çok hoşuma gittiği için eleştirilere aldırış etmeden halkla fotoğraf çektirmeye devam ettim. Bu altı yedi ay devam etti. Fakat bir Allah’ın kulu şaşırıp da şu adamın heybesine bir kuruş atalım demedi. Denizli’nin tanıtımı için bazı esnaf bana sponsor oldu, maddi yardımda bulundu. Sponsorum Volkan Beşek üç yıl önceki Antalya Film Festivali’ne beni gönderdi. Festivalde gönüllü Nasrettin Hoca’lık yaptım, ama asla para almadım…

           "AKŞEHİR'DE MEZARLIĞA GÖTÜRÜLDÜM"

         Ardından üç yıl önce Akşehir’e gittim. Kadir Çöpdemir görevliymiş. 7-8 bin kişi hücum edince, aşırı izdiham oldu. İzdiham 15-20 dakika sürdü. Rüyada gibiydim, kendimi çok ünlü birisi sandım. Kendimi çimdikledim. Ama halkın aşırı ilgisi kısa sürdü. Zira sivil polisler ve zabıtalar beni kucakladığı gibi Akşehir Mezarlığı’ndaki bir kulübeye götürdüler. Burada  kostümlerimi bir poşete doldurdular. 'Seni kim gönderdi. Programımızı alt üst edeceksin. Burada görevli iki Nasrettin Hoca olmaz. Kostümsüz bir hafta misafirimiz olabilirsin, ama bizden izinsiz Nasreddin Hoca kostümü giyemezsin!' dediler.
         Halk 'Bu adam Nasrettin Hoca’ya daha çok benziyor. Biz bu adamın Nasrettin Hoca olmasını istiyoruz' diye bağırıyordu, ama halkın sesi yetmedi.  
           
          "ÜÇ YIL ÖNCE FESHANE'DE İŞ TEKLİFİ ALDIM"             

        Denizli veya Anadolu’nun her hangi bir yerinde fotoğraf çektirerek maddi olarak ayakta kalamayacağımı anlayarak İzmir, Ankara ve İstanbul’da animasyon işini araştırdım. Üç yıl önce bu işin İstanbul’da geçerli olduğunu öğrendim. Sonra ikinci gurbet başladı. 2009’un aralık ayında İstanbul’a geldim.  Ramazan ayında Feshane'ye gittim. Feshanedeki animasyon işini bir şirket üstlenmişti. Burada gezinirken bana iş teklif ettiler. 'Bizimle çalışır mısın?” dediler. Bir ay boyunca Feshane’de 'Nasrettin Hoca'lık yapmaya çalıştım. Sahnede fıkra anlattım, sohbet ettim.
        Sonra iki yıl Eyüp’te bir pansiyonda kaldım. Ardından animasyon şirketlerine kaydoldum. Dükkân-mağaza açılışlarına, sünnet düğünlerine, ana okullarına gitmeye başladım. Tiyatro sinema hastalığından dolayı da figüran ajanslarına kaydoldum. 'Geniş Aile'de küçük bir rol verdiler. Televizyon programlarına katıldım.

           "GALATASARAY LİSESİ ÖNÜNDE KİTAP İMZALADIM"

        İstiklâl Caddesi’nde Galatasaray Lisesi önünde iki defa sokakta kitap imza günü düzenledim. Tabii İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden izinli olarak… Üçüncü kitabım adı 'Denizli’nin Nasrettin Hocası' idi. Kitap imza gönümde yaşadığım en dramatik, en komik ve en düşündürücü olay şudur: Kitabımı satın alan kişilerle gönüllü fotoğraf çektirmek amacındaydım. 'Ben kitabı ne yapayım kardeşim, kitap okumam ben zaten, resim çekilelim ben sana kitabın parasını yine ödeyeyim!' diyenleri görünce çok üzüldüm. Çünkü kitap okuma özürlü olmak çok acı bir şey…
       Tiyatro kökenli olduğum için ilgi görmek hoşuma gidiyor, ama Türkiye’de figüran bile olamadım. Hâlâ figüran olarak bile tanınmıyorum. Ama Nasrettin Hoca’nın benzeri olarak Papua Yeni Gine’ye bile fotoğraflarım gitti. Hatta Afrika’nın çöllerine, Çin’e bile gitti… Bu belki Yılmaz Güney’e bile nasip olmadı, ama bana nasip oldu. O yönden manevi mutluluğum var..."
(Süleyman Boyoğlu)
                                                                       Seraceddin Zıddıoğlu ve Nasrettin Hoca
                                                                                  (Fotoğraf: S. Boyoğlu)

DUVARA TIRMANDIRAN AŞK...

         Bu sabah (20 Haziran Çarşamba) saat 10.00 gibi TGC'de mesaime başlamak için dış kapıdan içeri girerken, ikisi bayan üç kişiyi Cemiyet'in logosunun altında fotoğraf çekerken gördüm. İçlerinden erkek olanının Cemiyet logosu ve yazısının altındaki çıkıntıya çıkarak uçar gibi fotoğraf çektirmesi dikkatimi çekti. Turist zannettim! Çok çok az (a little) İngilizcemle "One minute! I Want take your picture" dedim. Genç erkek "Niye fotoğraf çekmek istiyorsun?" demez mi! Şaşırdım... 'Ya ben sizi turist zannettim... Logonun altında inerken uçar gibi yapman dikkatimi çekti, o yüzden fotoğrafını çekmek istedim. Niye öyle yapıyordun?' dedim. 
        İsmini sormadığım genç arkadaş, "Bahçeşehir Üniversitesi'nde gazetecilik okuyorum. En büyük hayalim gazeteci olmak" dedi. Ben de kendisine 'Duvarına tırmanmanmaya çalıştığın Cemiyet'te görev yapıyorum' dedim. Bunun üzerine "İnşallah ben de sizin gibi gazeteci olurum" dedi. İçimden 'İnşallah pişman olmazsın!' diye söylendim. 
       İstediğim pozu almak için kendisinden az önce verdiği pozun benzerini bana da vermesini rica ederek, Cemiyet duvarına yeniden tırmandırdım. Ama istediğim pozu alamadan, yine de bir kare fotoğrafını çektim. Ardından kendisine başarılar dileyerek Cemiyet binasından içeri girdim. Fotoğrafı bilgisayara yükledim, altına da bu satırları karaladım...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)   

18 Haziran 2012 Pazartesi

RECEP BİLGİNER ANILDI...

                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

            Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin (TGC) önceki genel sekreteri, genel saymanı ve başkan yardımcılarından gazeteci-yazar Recep Bilginer, ölümünün 7. yılında bugün TGC Burhan Felek Konferans Salonu'nda düzenlenen panelle anıldı. 
           TGC Başkanı Orhan Erinç'in moderatörlüğünü yaptığı panele gazeteci-yazar Refik Erduran, Bilginer'in kızı yazar ve belgesel yönetmeni Tülay Bilginer Kopkiman ve yönetmen Hüsamettin Ünlüoğlu konuşmacı olarak katıldı.   Konuşmacılardan Refik Erduran, Bilginer'in bilinmeyen yönlerini anlattı. Erduran, "Recep Bilginer'in çok olumlu bir deliliği vardı, ama bunu hiç bir zaman kendi egosu ve çıkarı için kullanmadı" dedi. Erduran, Recep Bilginer'le Moskova'ya yaptıkları bir ziyarette, Bilginer'i Tiyatro Yazarları Derneği Başkanı olarak tanıttığını, bunun üzerine tiyatro müdürünün önünü ilikleyerek saygı gösterisinde bulunduğunu anlattı. Erduran, şöyle konuştu:
            "Ardından ikimize 'Sizi onur locası'nda oturtacağız dediler. Ben kaytardım. Bilginer locada Çar'ın da oturduğu koltuğa oturdu. Sonraları da Stalin oturuyormuş... Piyes bittikten sonra oyuncalar şeref locasına dönerek selamlarını verirken Bilginer heyecanlandı, birden yerinden kalktı, ellerini sallayarak; 'Türkiye'den selam' diye bağırdı. Müthiş bir sempati oluştu... O sahne hâlâ gözlerimin önünde" diye konuştu. 
          Erduran, Recep Bilginer'in bir ayağının tiyatroda, bir ayağının basında olduğunu belirterek, son günlerinde tiyatro kesiminden bazılarının egolarını tatmin etmek için Recep Bilginer'le uğraştıklarını ve üzdüklerini söyledi. Erduran, "O kişiler Recep kardeşimin o kadar canını sıktılar, o kadar kırdılar ki içim kanayarak Allah onların yaptıklarını affetsin diyorum" dedi. 
         Recep Bilginer'in kızı Tülay Bilginer de babasına karşı yapılan haksızlıkları ve vefasızlıkları anlattı. Bilginer, babasını en çok genç yaşta kaybettikleri gazeteci ağabeyi Engin Bilginer'in ölümünün yıktığını belirtti.   
(Süleyman Boyoğlu)

ATEŞ NESİN...



                                                              NANİK ATAK

Yakışmadı

Fethullah Gülen," Türkiye güvenlikli ülke değil, dönmem" demiş
Eh be adam, bu ülkede her bir şeyi sağlıyorsun da bir güvenliği mi sağlamaktan acizsin!

***

Orta malı

Leyla Zana , "Hürriyet Gazetesi logosunu değiştirip, 'Türkiye Türklerindir' yerine, 'Türkiye Türkiyelilerindir' deme büyüklüğünü göstermelidir" demiş
Hayatta yetmez... 
Medyada en büyük olduğunu kanıtlaması için de "Türkiye uzaylılarındır" demesi gerekir!

***

LAF OLA...
Unutmayalım; Babayı baba yapan analardır!

17 Haziran 2012 Pazar

TRT ANILARI...(13)


                                                  

Gürcan ARITÜRK

   
  "İnsan bazen, yaşadı mı, duydu mu, filmde mi seyretti, okudu mu, hayalini mi gördü, karıştırıyor. Yaşam biraz da bu karmadan ibaret…  O yüzden anılara güven olmaz ama anılarsız da olmaz. Anılar olmadan insanlar ot gibi olur. Umarım bu anılar hoşunuza gider, kimi zaman anlatacak kimse olmasa bile hatırlamak yeterince güzel!
     Aşağıdaki kimilerini benim yaşadığım kimilerini gördüğüm ya da duyduğum TRT anılarını eski bir toplu fotoğrafa bakarak anında-bir çırpıda yazdım, aklıma gelenleri kalın delikli bir süzgeçten geçirdim, eminim siz okurken daha ince eleyip sık dokuyacaksınızdır!"

TRT'nin yenilenen tuvaleti

31 Ekim 1986'da stajyer muhabirliği kazanan iki kişiydik. İki arkadaş TRT İstanbul Bölge -Haber- Müdürlüğü'ne gittik. Müdürlüğün bulunduğu İstanbul Radyoevi binası o zamanlar yenilenmeye başlamış, bu işe de tuvaletlerden başlanmış. Ne bilelim. İşe yeni başlayacağız, heyecanlıyız ya, mesai başlamadan gittiğimiz binada tuvalete gitme gereği duyduk, tarif ettikleri kapı çok güzeldi, belki müdür odasıdır, yanlış tarif edilmiştir diye tuvalete kapısını vurarak girdik.

Boğaziçi Köprüsünün tepesinden bakınca

TRT İstanbul Haber Müdürlüğü kameramanlarından Özkan Ergin, kendisinden daha kıdemli kameraman Recai Uğurkan'a Boğaziçi Köprüsü'nün tepesindeyken sormuş, "buradan düşersek ne olur" diye. Sessizlikten sonra yanıtı da kendisi vermiş:  "Gözümüz götümüzden çıkar"

Dalan'ın aldığı makas ve soğukkanlılık

Oğuz Haksever, bir gün yaptığı TV haberi nedeniyle dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan'ın kendisinden makas aldığını -işaret ve orta parmak ile yanağı okşamak-anlatmıştı, herkesin ortasında. Tek bana söylese özel bir paylaşım diyeceğim ama… Şaşırmıştım. Bir gazetecinin haber kaynağının hoşnutluğundan mutlu olması insani bir şeydi de, onu herkesle paylaşacak kadar önemsemesi mesleki bir zaafa girer, diye düşündüm. Haber anlatıcısının soğukkanlı olmasını, seslendirdiği sevinçli ve üzüntülü 2 haber arasındaki ses tonu ve üslup farkının mümkün olduğunca az olmasını düşündüğüm gibi.

Sessizlik efekti

TRT Diyarbakır Muhabiri Kemal Aslan, bir mağarada yaptığı anons ve röplerden sonra, kameraman İbrahim Saraçoğlu'nun ilginç bir isteğiyle karşılaşır: "Kemal, mikrofonu tut da bir de haber için sessizlik efekti alalım".  "Git işine montajda sesi kısarız, eğer varsa sessizliğe karışan bir şey, sessizlik efekti de neymiş" demez ve Saraçoğlu'nun kendisini de çektiği gibi mikrofonu boşluğa tutarak "sessizlik efekti" alır. Yıllar sonra bu olayı hatırlatan bana yine "Sen anlamazsın oğlum, sessizliğin de bir sesi vardır" der. Sessizliğin sesi gibi şiir vb yazıları da yıllar önceki bu olayda haklılığına kanıt olarak gösterir.


16 Haziran 2012 Cumartesi

KARAKÖY'DE BİR AKŞAM ÜZERİ...









                                                (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

GALATA KULESİ'NİN FOTOĞRAFINI ÇEKEN KIZ...

                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

TOPKAPI SARAYI İLE BÜTÜNLEŞEN MARTI...

                                                        (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

BALIK BÖYLE YUTULUR...

                                                       (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

BABALAR GÜNÜ...


14 Haziran 2012 Perşembe

"YAZA MERHABA" BULUŞMASI...


Ekonomi Gazetecileri Derneği'nin (EGD) geleneksel "Yaza Merhaba" etkinliği 13 Haziran Çarşamba akşamı İstanbul Ticaret Odası Vakfı Cemile Sultan Korusu'nda gerçekleştirildi. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

12 Haziran 2012 Salı

NÂZIM HİKMET'İN EŞİ MÜNEVVER HANIM...

                                                          (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)


HİKMET ANDAÇ, KIZLIK SOYADI “ANDAÇ” OLAN NÂZIM HİKMET’İN EŞİ MÜNEVVER HANIM’IN HOCASI NURULLAH BERK’İN İLK EŞİ OLDUĞUNU SÖYLEDİ…

      Münevver Hanım’ın ilk kocası Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’de atölyesi olan benim hocam Nurullah Berk’ti. Ailece Heybeliada’da otururlardı. Bir de küçük kızları vardı. Münevver Hanım bir gün Güzel Sanatlar Akademisi’ne geldi. Kızlık soyadı Andaç olan Münevver Hanım’la akraba değildik, ama aynı soyadı taşıdığımızı öğrendim. Kendisini ilk defa görüyordum. Alımlı bir kadındı. Sonra Münevver Hanım’ın Nâzım Hikmet’le birlikte yaşadığını öğrendim. Şaşırdım, çünkü hocam Nurullah Berk de çok kültürlü, yakışıklı, Paris’te eğitim görmüş bir sanat adamıydı. O yüzden şaşırmıştım.
      Nâzım Hikmet’i biliyordum, ama yakından tanımıyordum. Solcu birisi olduğunu ve güzel şiirler yazdığını; komünist olduğunu herkes biliyordu. Şiirlerini rahatlıkla okuyorduk, bizim zamanımızda yasak değildi. Ama hocamın eşinin Nâzım Hikmet’le birlikte olduğunu öğrenince atölyedeki öğrencileri olarak pek şaşırmıştık.
      O sıralar atölyede; ben, Şadan Bezeyiş, Abdurrahman Öztoprak, Beylan Birand, Nejat Diyarbakırlı, Yaşar Yeniceli gibi isimler vardı. Sonradan bu arkadaşlarımın hepsi ünlü birer sanatçı oldular.
      Atölyede Necati Kocasu adında bir arkadaşım daha vardı. Çizdiği kadın nü’sünde kadın göğsü orak-çekice benzetildiği için askerde yedek subay olamadı. Sonra Roma’ya gitti, Roma Akademisi’nde tahsiline devam etti.
(Süleyman Boyoğlu) 

11 Haziran 2012 Pazartesi

NÂZIM HİKMET'İN KAÇMADAN ÖNCE KADIKÖY'DE OTURDUĞU EV....




Nâzım Hikmet'in yurt dışına kaçmadan önce oturduğu Kadıköy Mühürdar Mahallesi Dumlupınar Sokak'taki evi... Alttaki fotoğrafta Nâzım Hikmet konusunda önemli çalışmalar yapan yazar Emin Karaca, bir zamanlar Nâzım Hikmet'in oturduğu evin dış kapısı önünde görülüyor... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

               GAZETECİ-YAZAR EMİN KARACA BÜYÜK ŞAİR NÂZIM 
               HİKMET’İN YURT DIŞINA NASIL KAÇTIĞINI ANLATTI:


        “Nâzım Hikmet, 15 Temmuz 1950’de Cerrahpaşa Hastanesi’nde yatarken serbest bırakıldı. İki ev değişikliğinden sonra Kadıköy Mühürdar Mahallesi Dumlupınar Sokak’taki üç katlı eve (evin şimdiki kapı numarası 22) taşınıyor. Bu evde eşi Münevver Hanım’la birlikte kalıyorlar.
        Yalnız Nâzım Hikmet hapisten çıktıktan sonra sürekli takip ediliyor. Kapısının önünde polisler nöbet bekliyormuş. Türkiye’de yaşamasının zorluğunu anlayan Nâzım Hikmet Türkiye’den kaçmaya karar veriyor. Kaçma konusunu Tuzla’da yedek subay olan Refik Erduran’a açıklıyor. Bir plan yapıyorlar.
        Nâzım Hikmet, 17 Haziran 1951’de sokak kapısı önünde polislerin “uyur gibi yapmalarını” fırsat bilerek, daha doğrusu polislerin göz yummaları sonucu sabah erkenden evden çıkıyor. Kadıköy İskelesi’ne yürüyerek geliyor. Vapurla Karaköy’e geçiyor. Hocapulo Pasajı’na gidiyor. Pasaj içindeki manifaturacıya giriyor. Manifaturacıdan don gömlek alıyor. Sonra Taksim’e çıkıyor. Burada Sarıyer dolmuşuna biniyor. Tarabya’da dolmuştan iniyor. Refik Erduran burada kendisini sürat teknesiyle bekliyormuş.


           "BEN TÜRKİYE'DEKİ ŞAİR NÂZIM HİKMET'İM"

        Sürat teknesine biniyor, Karadeniz’e doğru açılıyorlar. Boğaz’da Karadeniz’e doğru giden bir Rumen şilebi görüyorlar. Şilebe Rus filozofu Plehanov’un adını vermişler. Nâzım Hikmet, “Bu adamı hiç sevmem ama ne yapalım,  kısmet… Bu çıktı karşımıza” diyor. Nâzım Hikmet ellerini huni gibi yapıyor “Ben Türkiye’deki şair Nâzım Hikmet’im sığınmak istiyorum. Beni gemiye alın” diye bağırıyor, ama gemi personeli “yaklaşmayın vururuz” gibi bir şeyler söylüyorlar.
         Sonra iç çamaşırlarını sardığı gazeteyi huni gibi yapıyor yine sesini duyurmaya çalışıyor. Bu sırada sürat teknesi arıza yapıyor. Bir müddet çalıştıramıyorlar. Ancak şilepte epeyce uzaklaşıyor, bir nokta gibi gözüküyor. Sonra Refik Erduran uğraşısı sonrası tekneyi çalıştırıyor. Nâzım Hikmet devam edelim diyor. Şilebe tekrar yetişiyorlar. Şilebin arka küpeştesinden ip merdiven sarkıtıyorlar. Her halde Köstence Limanı ile bağlantı kurmuş olacaklar ki “Nâzım Hikmet diye birisi bizden yardım istiyor” diyorlar. Ardından Nâzım Hikmet’i gemiye alıyorlar. Nâzım Hikmet Refik Erduran’a “Sen de gel” diyor. Refik Erduran, “Tekneyi armatör (sonra Akşam gazetesi sahibi olan) Malik Yolaç’tan ödünç aldım. Bunu sahibine teslim etmem gerekiyor. Ben gelemem” diyor.
        Nâzım Hikmet 17 Haziran 1951 tarihinde yani aynı gün Plehanov şilebi ile Köstence Limanı’na varıyor. Böylece hapisten çıkışının senesi dolmadan ülkeden kaçmış oluyor.” 
(Süleyman Boyoğlu)

ATEŞ NESİN...






NANİK ATAK
---------------


Bilin bakalım

Gençlerin yarısı eğitimden yoksunmuş
İşte şimdi soru sormanın tam sırası...
Sizce bu ülkede yanlış eğitim alanlar mı şanslı,
yoksa eğitimden yoksun kalanlar mı?

***

Çöz çözebilirsen

İktidar: "Okullarda dağıtılan süt bozuk değil"
Tarım Bakanlığı: "Süt bozuk"
Acaba  bu konuda hangi sütü bozuk gerçeği söylemiyor?..

10 Haziran 2012 Pazar

"TANIKLIK GÜNLERİ" DEVAM EDİYOR...

                                       
       
       Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) yarın (11 Haziran Pazartesi) Abdulcebbar Karabeğ (Azadiya Welat), Barış Terkoğlu (Odatv), Ertuş Bozkurt (DİHA), Faysal Tunç (DİHA), Halit Güdenoğlu (Yürüyüş) ve Hüseyin Deniz (Evrensel) için tanıklık yapacak. 
       GÖP'ten yapılan açıklamaya göre "Tanıklık Günleri" hafta içi her gün saat 12.00'de Çağlayan Adliyesi önünde devam edecek. Yarınki Tanıklık Günleri Gazeteciler Cemiyeti (Ankara) Genel Sekreteri Ümit Gürtuna’nın konuşmasıyla başlayacak. Etkinliğe TGC önceki başkanlarından Nail Güreli, Belma Akçura ve Atilla Özsever’in de aralarında bulunduğu gazeteciler katılarak destek verecekler.

9 Haziran 2012 Cumartesi

BİZİM İNSANLARIMIZ...

Merter'de benim de oturduğum apartmanımıza kışın yakıt tasarrufu sağlayacak "mantolama" işlemini yapan emekçi kardeşlerimiz, bugün öğleden sonra çalışmalarına "çay keyfi" molası verdiler. İşçiler, yorucu ve tehlikeli çalışmadan sonra çaylarını çalıştıkları iskele üzerinden keyifle yudumladılar...
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)