23 Aralık 2011 Cuma

BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARI ANLATIYOR...

                               
                     HÜRRİYET GAZETESİ'NDEN EMEKLİ MUHABİR HẦMİ ALKANER:

      İzmir’de 29.08.1934’de doğdum. İstanbul Sultanahmet Yüksek Ticaret Okulu’nda öğrenim gördüm. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda 1956 -1959 da teğmen olarak görev yaparken, 2 yıl pilotaj eğitimine katıldım. Ayağımdaki siyatik (sağlık) nedeniyle yer hizmetine geçince, askerlikten istifa ederek, İstanbul’a geldim.
     Mesleğe 1960 yılı 1 Mart’ında Hürriyet Gazetesi’nde stajyer muhabir olarak göreve başladım.15 gün sonra da beni “212 sayıl Fikir İşçileri Yasası”na göre kadroya aldılar. Bâb-ı Âli de genç meslektaşlarımızın 300 liraya çalıştığı,“simit” döneminde, ben 800 lira ile muhabirliğe adım attım…
     İlk görevim; “Yurt Masası”ydı. Bu masada tam 10 yıl kaldım. 1963’te Hürriyet Haber Ajansı kuruldu. Bu süre içinde de zaman zaman yurdu dolaşır, muhabir arkadaşlarla diyalog kurar, çalışma yöntemlerimizi anlatır ve yeni muhabirler bulurdum. Birbirinden çalışkan, amatör ruhlu, bu arkadaşlarımdan aynı zamanda çok şey öğrendim. Tabii Merkezde de üstatlarımızdan da öğrendiklerimi, devamlı uyguladım. Heyecan mesleği olan gazetecilikte, olaylara at gözlüğüyle bakılmayacağını, gene üstatlarımdan öğrendim.
      Örneğin 1960’lı yıllarda istihbarat şefi, sonra Haber Ajansı Genel Müdürlüğü’nü kuran ve daha sonra Amerika’ya giden ve bugün en verimli dönemlerinde vefat eden Muammer Kalyan’ın, yerine atanan Ahmet Uran Baran, önce İstihbarat şefimiz, sonra da Yazı İşleri Müdürümüz Salim Bayar. Salim Ağabey, 1972 yılında ; “Hami rica etsem, şu olaya bakar mısın?” diyerek yolladığı görevden de ilk Türkiye Gazetecilik Ödülümü aldım. Tabii Merkezde İstihbarat Şeflerimiz, üzerimize kanat gerer ve de mesleki bilgilerini aktarırdı…
      1960 ‘da genel yayın müdürümüz rahmetli Selçuk Candarlı, yardımcıları rahmetli Adnan Tahir, Ömer Yalçın, iki yıl sonra genel yayın müdürümüz Necati Zincirkıran. Zincirkıran döneminde nüfusumuz 30 milyon civarındayken, Hürriyet’in tirajı bir milyonu buldu. Genel yayın müdürlerimiz Rahmi Turan, İlhan Turalı, rahmetli Çetin Emeç, Seçkin Türesay, haber müdürümüz Erdoğan Arıpınar, Nail Güreli,  istihbarat şeflerimiz Yılmaz Tunçkol, Mehmet Türker ve Bâb-ı Ầli’nin ‘baba’ adıyla adlandırılan genel yayın müdürümüz Nezih Demirkent’le çalıştım. Bizlere sessiz sedasız tüm mesleki bilgilerini yansıtan mesleğimizin saygıdeğer büyüklerimizi daima saygı ve sevgiyle anarız.
                                            
                             OLAYLARA AT GÖZLÜĞÜ İLE BAKMAZDIK   
  
     Bizim kuşaktaki gazeteciliğe gelirsek; Birçoğu rahmetli olan üstatlarımızın gözünün içine bakar, dudaklarından çıkan kelimecikleri, hafızamıza kazırdık.  Dönemimizin ilk yıllarında, Adliye, Polis, Vilayet ve Belediye, Denizcilik, Beyoğlu muhabirleri vardı. Ekonomi Gazeteciliği ya da günümüzdeki mesleki birçok branşlaşma yoktu. Gideceğimizde iş için önce arşive iner ön bilgi toplardık. “Haber” dünyamızdı. Gittiğimiz işlerde, bir ikinci haberi yapmak için çırpınırdık. Zaman mefhumuz yoktu. Her konuya eğilirdik.
     Önce görümümüze önem verirdik. Her gün gazeteye, traş olmuş, kıravatlı gelirdik. Haber yapacağımız kişi sakallı ise, berbere götürüp tıraş ettirir, ondan sonra görüntüsü alırdık. Gittiğimiz davetlerde yemez ve içmezdik. Buna da çok önem verirdik. Bir yudum bira dahi insanın çalışmasını etkiler diye düşünürdük. Sayın Haldun Simavi, Hürriyet okurlarının güne güzel başlaması için, özellikle birinci sayfaya cinayet ve benzeri; “Kanlı olay”ların fotoğraf koydurmamaya özen gösterirdi…
      Ben mi hangi konulara eğildim?. Dağcı değildim ama 1972 de 28 İsviçreli dağcı gurubuyla iki günde 5 bin 165 metre yükseklikteki Ağrı Dağı’na tırmandım. Ağustos ayında 4 bin metre den sonra yapılan tırmanmayı başaran 10 kişi arasında yer alırken, rehberlerin taşıdığı “Hürriyet Gazetesi”nin flamasını zirveye diktim. Sekiz yıl süren İran ve Irak savaşını ilk günlerinde izledim. Basra Körfezi çevresindeki Kermahşah’dan ve Tarhan’dan da fotoğraf gönderme imkânı olmadığı için, 15 gün sonra gazeteye dönerek, çektiğim ilginç görüntüleri getirdim. Sonra Irak cephesi, arkadan Kosova Olayları… Romanya İhtilal Karargâhına Foto Muhabiri Hayrettin Karateke ile girdik. Rahmi Turan bu haberi 3 sayfa yayınladı.
      Bir gün Zonguldak kömür madenin 350 metre derinliğine inerek kazmacıyla önce ocakta, sonra da köyündeki evinde röportaj yaptım. Yugoslavya’da ilk cumhuriyetini ilan eden Slovenya’da, Foto muhabiri Kani Atmaca ile çalışmalarımızdan dönerken, Bulgaristan Enerji Bakanıyla görüştük. Bulgaristan’ın 28 yıl iç ve dış basına kapalı tuttukları; “ Kozluday Nükleer Merkezi”ne girdik. Hürriyet’te manşet olan; “Kapımızdaki Çernobil” haberinden 10 gün sonra, bu iptidai nükleer merkezde bir patlama oldu. Hürriyet’teki bu son haberimle, arkadaşımla TGC’den; “Haber Dalı’nda başarı ödülü aldık… Bu haberden sonra da aralıksız 32 yıl çalıştığım Hürriyet Gazetesi’nden, genç gazetecilerin önünü açmak için istifa ettim. Zira oğlum Selim ve kızım Leman Yakut okumuş ve hayatlarını kazanmıştı. Çoğu görevlere yanıma foto muhabiri ve telefoto teknisyeni almadan gidiyordum. Hava Kuvvetleri’nde ki Uçuş Eğitimim sırasında; “Hava Fotoğrafçılık” dersi görmüştüm. Gazetecilik mesleğinde bu dersin de çok yararı oldu.
                                                              
                                                       ÇOK ÜLKE DOLAŞTIM

     Mesleğim nedeniyle Kanada ve Güney Amerika hariç dünyayı dolaştım. 1974 de Sovyetler Birliği’nde Başkan Brejnev ile tanıştım. 1982 de Cumhurbaşkanın 15 gün süren Uzak Doğu gezisinde Çin Halk Cumhuriyetin Cüce Denk başta olmak üzere birçok ülkenin başkanlarıyla bir arada oldum. Devlet büyükleriyle gezilerimizde yanımızda tabii smokinimiz de olurdu. Bir gazetecinin özellikle giyimine, önem vermesi gerekir…
     TGC’nin iki dönem “Onur Kurulu” üyeliğine seçildim. 1980’de dönemim Turizm ve Tanıtma Bakanı rahmetli Barlas Güntay, “Basın Şeref Kartı”mı verirken, kürsüde elimi bırakmayarak; ”Hami akşama Cartoln’dan beni ara, Fransızlarla turizm konusundaki görüşmeyi vereyim” demişti.
     Hürriyet Gazetesi’nden ayrılınca, Eşim Av. Sevim Alkaner’in yazıhanesinden yararlanarak, “Haber Üretim Merkezi” kurdum. Dizilerimi değerinden az ücretle alıyorlardı. Çünkü, ticaret adamı değil, gazeteciydim. Dünya Ekonomi Politika Gazetesi’nin kurucusu ve sahibi Nezih Demirent, aynı zamanda; “Türkiye Gazete Sahipleri Sendikası Başkanı”ydı. Bir gün; “Hami benim yerime gidersin, Gezersin. Bana bir yazı verirsin, dizilerini bir başka gazeteye satmana yardımcı olurum” dedi. Tabii bu teklifi uygulamadım. Haber Üretim Merkezi’ni kapattım ve, “Babıali’nin Babası”yla vefatına kadar 17 yıl birlikte çalıştım. Tabii genç gazetecilerin önünü hiç bir zaman kesmediğim gibi onla zaman zaman yardımcı oldum. Nezih Bey bir gün; “Hami şu madenciliğe de bir göz at” dedi. Ondan sonra, yer altında saptanan 3 trilyon dolar rezerv bulunan madenlerimiz hakkında çok yazı yazdım. Bu sektöre basın mensubu olarak bir hareket getirdim..  
     Konu ödüllere gelince, onları şöyle özetleyebilirim: TGC’nin; 1972 Foto-Röportaj, 1974 Haber, 1975, 1976, 1977, 1978 yıllarında röportaj, 1991 Haber dalı. Türkiye Jokey Kulübü’nün 1982 İnceleme, 1996 Araştırma Dalı. Fasih İnal Ekonomi 1999, Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı’nın 1991 ve 2011 Hizmet Ödülü.  Ankara Üniversitesi İletişim Vakfı’nın “Meslekte 50 Yıl Onur Ödülü. 
      Şeyhülmuharririn Burhan Felek’in saygıdeğer anısını yaşatmak için basında 50 yıldan fazla çalışmış ve 70 yaşını aşanlara, Nail Güreli başkanlığında ki  9 gazeteciden oluşan “2011 Burhan Felek Basın Hizmetleri Seçici Kurulu”nca değerlendirilen; “2011 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülümü” aldım. TGC Burhan Felek Konferans salonu’nda, 4 Kasım‘da TGC’de Orhan Erinç’in Başkanlığında düzenlenen törende, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’dan, gazeteci için çok büyük önem ve gurur taşıyan bu ödülü almanın mutluluğunu, heyecanını yaşadım. Törendeki konuşmamda, Şeyhülmuharririn Burhan Felek’in anısına aldığım bu ödülden sonra, mesleğime yeni baştan, stajyer muhabir gibi aynı heyecanla çalışma dönemim başladığı söyledim.  Mesleğimiz heyecan, saygı ve de anılarla dolu. O nedenle de gazeteci olarak şanslı kullardanız…
     (Av.Sevim Alkaner  ile evli olan Hâmi Alkaner’in, iki çocuğu bulunuyor.)
                                                         

22 Aralık 2011 Perşembe

TGC SEDAT SİMAVİ ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU...


        Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) "Sedat Simavi Ödülleri" bu akşam sahiplerini buldu. 1977 yılından beri 9 dalda verilen "Sedat Simavi Ödülleri"ne değer görülen gazeteci, sanatçı, yazın, spor ve bilim insanları İstanbul The Marmara Oteli'nde düzenlenen törenle ödüllerini aldılar.
          Tören öncesi TGC'nin Cağaloğlu'ndaki  binasında hummalı bir hazırlık yapıldı. Seraceddin Zıddıoğlu'na kravatını takmasına Şakir Şad yardım ederken, Muammer Tuncer ile Ahmet Çitoğlu uzaktan seyretmeyi tercih etti.

     Ödüller dağıtıldıktan sonra terasta kokteyle geçildi. Kokteylde Trabzon'dan tören için gelen Bizim Gazete'nin karikatüristi Hikmet Aksoy ile karikatürist Raşit Yakalı otelin terasında İstanbul Boğazı'nı ve Marmara Denizi'ni arkalarına alarak poz verirken, yazar Emin Karaca, ayakta durmaktan yorulmuş olacak ki muhteşem manzara karşısında cam kenarına şarabını dayamış, yerde meyvelerden atıştırırken görülüyor...
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu) 

KARİKATÜRİST HİKMET AKSOY'DAN BİR FIKRA...

ULA BOBAĞIN MALİ Mİ?

Temel ile Cemal, Trabzon Havaalanı'nda İstanbul'a gelmek için uçağa binerler. Bilindiği gibi uçuş öncesi hostes, uçuş sırasında şöyle olursa şöyle yapın, böyle olursa böyle yapın tarzında uyarılar yaparken:
- Lütfen uçuş sırasında kemerlerinizi bağlayınız, der.
Cemal yanındaki Temel'i dürtüp:
- Ula, ha bu kari ne deyi, ben kemerümi bağlamışım da... der.
Temel, "Ula oolum, o saa pantolonunun kemerini değil, koltuğun kemerini belüne bağla deyi...
- Haa... Desene bi şe daha öğrendim.
Hostes yine uyarılarına devamla bir tehlike anında yolcuların ne yapacaklarını ve hangi kapıdan nasıl çıkacaklarını tarif edince Cemal oturduğu koltuktan ayağa kalkıp Temel'in koluna yapışır:
- Ula ya hayde, ha bu kari uçağın düşeceğini söyleyi... Tutma beni ben ineyrim, deyince Temel şöyle yanıt verir arkadaşına:
- Ula düşersa düşsın... Uçak bobağın mali mi? 

EN ÇOK İZLENEN DAVALAR...

Medya Takip Merkezi (MTM), yıl boyunca kamuoyunun pür dikkat izlediği davaları araştırarak, en çok iz bırakan davaları belirledi…

2011 yılında medyada sıklıkla yer alan davaları inceleyen MTM, yaptığı araştırmayla kamuoyunu en çok etkileyen davaların hangileri olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre, yaklaşık 55 bin haberle basında en çok siyasi davalar konuşulurken, Ergenekon davası ise ilk sıraya yerleşti.

Türk kamuoyunun 2008 yılının yaz aylarında tanıştığı Ergenekon davası, o yıldan beri çeşitli dalgalar halinde günümüze kadar ulaşırken, 2011 yılının en fazla haber olan davası oldu. Geçen yılın Ekim ayında başlayan ve 2011 yılının Aralık ayı içinde sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verilerek ertelenen KCK ise, medyada sıkça yansıma bulan bir diğer siyasi dava olarak kayda geçti.

2011yılının Mart ayında Şırnak’taki Nevruz kutlamaları sırasında polise tokat atan BDP’li vekil Sabahat Tuncel hakkında açılan davaya basının ilgisi yüksek oldu. Tuncel, geçtiğimiz günlerde mahkeme tarafından suçlu bulunarak 10 TL para cezasına çarptırılmıştı.

Kadın cinayetleri gündemden eksik olmadı...
Araştırmayı değerlendiren MTM Genel Müdürü Halef R.Vayıs, “Yılın geneline baktığımızda davalar, medyada sıkça yer alarak her zaman gündemde kaldılar. Dava konularında çokça öne çıkan konulardan biri cinayet, özellikle kadın cinayetleri olunca, insan ister istemez ürperiyor” dedi.

Vayıs sözlerini, “Futbolda yaşanan şike konusu, futbol dünyasını allak bullak ederken; reyting ölçümlerinde usulsüzlük yapıldığına dair iddialar üzerine başlatılan soruşturma ise, reklam dünyasını altüst etti” diye sürdürdü.

Rapora göre, 2011 yılı Kasım ayı içerisinde karara bağlanan Münevver Karabulut cinayeti davası ile ilgili haberler, kadın cinayeti davalarının yüzde 7’sini oluşturdu. Kadın cinayeti davalarından medyada geniş yankı bulan bir diğeri ise, Ayşe Paşalı davasıydı.

Tecavüz konusu, 2011 yılının basında en çok yansıma bulan bir diğer dava konusuydu. N.Ç. davası, medyada en fazla yer bulan tecavüz davalarından biri olurken, mahkemenin aldığı karar nedeniyle kamuoyunun da tepkisini çekmişti.

Futbolda şike davası bomba tesiri yaptı…

Medya Takip Merkezi’nin aynı araştırma raporuna göre yolsuzluk davaları, 2011 yılının gündeminden düşmedi. Medyanın en çok takip ettiği yolsuzluk davalarının başında ise, “futbolda şike” davası geldi. Yaz aylarında başlayan soruşturma ile pek çok futbol yöneticisi ve oyuncusunun gözaltına alındığı şike iddianamesi ile ilgili haberler, başladığı tarihten bugüne kadar toplamda 7 bin 562 gazete sayfası büyüklüğünde bir alan kapladı.

Yolsuzluk kapsamında öne çıkan bir başka dava ise Deniz Feneri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ile ilgiliydi. Başlatıldığı 2008 yılından beri medya gündeminde geniş yansıma bulan dava, 2011 yılının da önemli davalarından biriydi.

Acun boşanmayla da gündemde…

Araştırmaya göre, 2011 yılında gündemde sıklıkla kalan bir başka dava konusu ise boşanma oldu. Boşanma davaları konusu, yazılı basında 14 bini aşkın haber/yazı ile yansıma bulurken, sonradan boşanmaktan vazgeçen Zeynep ve Acun Ilıcalı davası, medyada sıkça yer buldu.

Şahnaz Çakıralp ve İvana Sert gibi isimler de 2011 yılında boşanma davaları ile gündeme geldiler.


Dava Adı
Haber Adedi
Ergenekon Davası
38.263
Futbolda Şike Davası
24.194
KCK Davası
13.885
Hrant Dink Cinayet Davası
6.464
Madımak Davası
1.320
Deniz Feneri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Yolsuzluk Davası
1.013
Ayşe Paşalı Cinayet Davası
790
Münevver Karabulut Cinayet Davası
551
Parti Kapatma Davası
486
BDP/Polise Tokat Davası
382
Reyting Davası
213
Erol Köse Tazminat Davaları
145
Michael Jackson Cinayet Davası
130
Şahnaz Çakıralp Boşanma Davası
62
N.Ç. Davası
55
Kaynak: MTM Medya Takip Merkezi'nin 1800’i aşkın gazete ve dergide yaptığı inceleme sonuçlarından derlenmiştir.


21 Aralık 2011 Çarşamba

BİR BELGESEL BİR GAZETECİ ÇAY VE SİMİT...

                                                          
                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
          
            Bâb-ı Âli News blog yazarı tarihçi Orhan Koloğlu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ile Beşiktaş Belediyesi’nin birlikte düzenlediği “Bir Belgesel Bir Gazeteci Çay ve Simit” etkinliğine katıldı. 
           Orhan Koloğlu, bu akşam Levent Kültür Merkezi’nde Lübnan’da 1975 yılında başlayan ve yıllarca süren iç savaşta kaçırılan insanların ailelerinin dramını anlatan “Melakı/Meleğin Kokusu” adlı 60 dakikalık belgesel film gösteriminin ardından bir konferans verdi.
           Koloğlu, 1970-71 yıllarında Lübnan’da Basın Ataşesi olarak görev yaptığını hatırlatarak şunları söyledi:
           “1975 yılında başlayan kavganın kökeni nerede bilinmiyor. Yalnız toplumsal olaylar bir birikimin sonucudur. Birden bire bir düğmeye basınca olmuyor. Çıkarı olan ülkeler uzun yıllar misyoner okullarıyla Lübnan’da müthiş çalıştılar. Bir hazırlık sonucu Lübnan’da çatışma başladı.”
          Orhan Koloğlu, Beyrut’un yapısının uluslararası bir yapıyı yansıttığını vurgulayarak, “Bizim Osmanlı dönemindeki Galata-Pera’ya benzer. Orada Hıristiyanların Müslüman ismini alacak kadar bir kaynaşma vardı. Beyrut Osmanlı’yı da bölme merkezlerinden biri olmuştu. Savaş çıkana kadar Beyrut çok lüks bir yerdi. Ortadoğu’nun önemli ticaret merkezlerinden biriydi, birden bire yok edildi. Sıfıra indirildi” şeklinde konuştu.
           Belgesel filmin Arap dünyasının iç karmaşasını acayip bir şekilde yansıttığına işaret eden Koloğlu, Arap dünyasının kendi içindeki bunalımının “birbirini yeme bunalımı” olduğunu vurgulayarak, “Arap toplumu sömürgecilere oyuncak olan bir toplum… Bunu anlamak mümkün değil” dedi.
(S. Boyoğlu)
                                   Koloğlu, konferans sonrası arkadaşı,TGC üyesi Etem Çalışkan'la....

ÇÖPLE YÜKSELEN HAYATLAR!..

                                                   (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

20 Aralık 2011 Salı

GÖP VE TGC GAZETECİLERİN GÖZALTINA ALINMASINI KINADI


            Türkiye’de demokrasinin birinci şartı olan basın özgürlüğünün ve hukukun üstünlüğü ilkesinin ayaklar altına alındığına dikkat çeken Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP), muhalif olan her gazetecinin  “Terör örgütü üyeliği ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek “ iddiasıyla gözaltına alınmasını protesto etti. 
           GÖP ülkede yaratılan korku ikliminden duyduğu kaygıları bir basın açıklamasıyla dile getirdi.Dönem Başkanlığını Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yaptığı GÖP’ün açıklamasında “Son olarak 38 meslektaşımız gözaltına alındı. Gazetecilere yönelik gözaltılar, tutuklamalar ve açılan davalar bu ülkede fikir suçlarını yeniden hortlatmıştır. Türkiye Çin’den sonra en fazla gazetecinin tutuklu olduğu ülke konumundadır” denildi. Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun açıklaması şöyle: 

          ÖZGÜR BASIN SİNDİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR

Türkiye’de özgür basın sindirilmeye çalışılıyor.2010 yılı gazeteciler için basın özgürlüğü açısından karanlık bir yıl oldu. 2011 yılının da 2010’dan daha kötü olduğunu gördük.Cezaevinde 66 gazeteci tutuklu. Gazetecilere yönelik yüzlerce yılı bulan dava ve ölüm tehditleri devam ediyor. Gazetecilerin mesleğini yapabilir hale gelmesi için bu yasalardaki maddelerin değiştirilmesi ve ölüm tehditlerini yapan kişilerin gün ışığına çıkarılması gerekiyor. Bu tehditlerin kaynağının ortaya çıkarılamaması, hükümetin durumdan rahatsızlık duymadığı izlenimi vermekte, basın özgürlüğüne ve gazetecilere yönelik tehditlere seyirci kalındığını düşündürmektedir. Gazetecilere yönelik gözaltılar, tutuklamalar ve açılan davalar bu ülkede fikir suçlarını yeniden hortlatmıştır. 
             
          ARAŞTIRMACI GAZETECİLİĞİN ÖNÜ KESİLİYOR

Gelişmelerin en endişe verici yanı araştırmacı gazetecilerin özgürce görev yapmalarının adeta bir kampanya halinde engellenmeye çalışılmasıdır. Araştırmacı gazeteciliğinin önünün kesilmesi, altında Türkiye’nin de imzasının bulunduğu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin tavsiye kararlarına aykırıdır. Halkın doğru ve yansız haber alma hakkının ve basın özgürlüğünün korunması bu ülkede herkes için gereklidir. Demokrasinin tahammül etme sanatı olduğunu hatırlatıyor, gazetecilere ve halkın gerçeklerini öğrenme hakkına yönelik baskılara artık dur denilmesini istiyoruz. Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını, TMK ve TCK’daki basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan maddelerin değiştirilmesini ve gözaltına alınan, tutuklanan tüm meslektaşlarımızın serbest bırakılmasını talep ediyoruz.Parlamentoyu acil yasa değişiklikleri konusunda duyarlı olmaya ve ivedilikle harekete geçmeye çağırıyoruz.

              TGC'DEN AÇIKLAMA

         Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu da yaptığı açıklamada, düşünceyi ifade özgürlüğüne, halkın doğru ve yansız bilgilenme hakkına yönelik baskıların giderek arttığına dikkat çekti.
         İstanbul ve Ankara’da düzenlenen operasyonlarda yine gazete muhabirlerinin gözaltına alındığı ev ve gazete bürolarına baskınlar yapıldığı hatırlatılan açıklamada şöyle denildi:
        “Türkiye basın özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü açısından çağdaş demokrasilerde rastlanmayan bir korkutma, sindirme dönemine girmiştir. İktidara muhalif gazete ve yazarlara, sosyalist basına ağır baskılar uygulanmaktadır. Sansür ve otosansür gazetecilerin ayrılmaz bir parçası haline getirilmek istenmektedir. İktidar yetkililerinin inkarları cezaevlerinde 60’ı aşkın gazeteci bulunması gerçeğini değiştirmekten uzaktır. TGC olarak iktidar ve muhalefetin salt gazeteciliğin gelişebilmesi için ceza yasası ve terörle mücadele yasasının 6 ve 7 maddelerinin değiştirilmesi yolunda ivedi çaba göstermeye çağırıyoruz. Halkımızın, gazetecilerimizin, bilim insanlarımız ve akademisyenlerimizin çağdaş demokratik bir toplumda yaşamak haklarıdır diye düşünüyoruz. İnsanlar üzerinde sindirme ve korku iklimi yaratmanın ülkenin dirliğine hiçbir yararı olamayacağı açıktır. Baskıların, gözaltına alma furyalarının biran önce sona erdirilmesini istiyor, yanlıştan dönmenin de bir erdem olduğunu hatırlatmak istiyoruz.”

TGC GENEL SEKRETER YARDIMCISI ZAFER ATAY'I ŞAŞIRTAN İLKLER...

                                 
                                                           Birincisi penisilin:

          İlkokul öğrencisiyim. 1949-50 olabilir. 8-10 yaşlarındayım. Olayın geçtiği yer benim doğup büyüdüğüm Antakya. Şehirde bir söylenti, bir haber dolaşmaya başladı: ‘Ekrem Bey’e verem ilacı gelmiş, hem de uçakla buzlar içinde hamal tarafından taşınmış…’
          Ekrem Bey şehrin sevilen gençlerinden biriydi. Verem olduğu için askeriyeden emekli edilmişti. Peki neymiş bu hamalın sırtında taşınan? Bir iğneymiş. Bu iğne yapılınca veremlinin akciğerindeki yara kuruyacakmış. Dilden dile dolaşan haber buydu…
          İlaç gelmiş, hastaya enjekte edilmişti, ama Ekrem Bey kurtarılamamıştı. Yıllar sonra bu ayrıntıları çözdüm. Durum sanırım şuydu; büyük bir ihtimalle Ekrem Bey’e Genelkurmay’daki arkadaşları bir yerden buldukları penisilini yolluyorlar. Penisilin İskenderun’a topçu uçağı ile geliyor. Buz ve hamal niye peki? İlk dönemde özellikle penisilin soğuk zincirde yani buzdolabında saklanıyor. Ve iki parça (tüp) penisilin... Birinde mayi (ilaçlı bir sıvı), bu tüp kırılıp enjeksiyona çekildikten sonra başka bir şişedeki toza zerkediliyor. O toz sulandırılıyor, ondan sonra hastaya enjekte ediliyor. Toz da sıvı da hepsi soğuk ortamda saklanıyor.
          Büyük ihtimal penisilin büyük bir buz kutusu içinde gelmiş. Buz kutusunu da tabii ki bir hamal taşımış. Yani uçakla buzlar içinde gelen şeyin penisilin olduğunu öğrendim. Meğer şehirde kulaktan kulağa söylenen verem ilacı imiş... 
                                                        İkincisi tükenmez kalem:

          Sanırım 1950’lerin başı olabilir. İlkokuldayım. Bir gün kendisi de öğretmen olan annem elinde beyaz plastik bir kalemle geldi; “Zafer bak dedi bu kalem yeni çıkmış. Yazıyorsun yazıyorsun bitmiyor” dedi. Çünkü o günlerde dolmakalemler ceplerde dolaştırılıyordu. Ancak mürekkebi bitince şişeyle satılan mürekkeple doldurmak şart. Tabii bizim gibi ilkokul öğrencilerinde dolmakalem söz konusu olamaz. O sıralar ilkokulda yazı dersi vardı. Kareli defterin karelerine düzgün yazı yazılması zorunlu bir dersti. Bunun için de hepimizin bir mürekkep hokkası ki o günler de dökülmeyen hokkaları var. Ve uçlu kalemi… Uçlu kalem hokkaya batırılır üç beş harften sonra biterdi, tekrar hokkaya batırılırdı..
           O yıllar bir de özellikle sarı matematik defterine yazmak için sabit kalemler vardı. Bunlar silinmez, hafif mora çalan kalemlerdi. Silgi ile silinmesi mümkün değildi. İşte bizim bildiğimiz kalemler; dolmakalem, kurşun kalem, bir de sabit kalemdi. Bir de ilk defa gördüğüm kalem annemin bana gösterdiği kalemdi; onun da tükenmez kalem olduğunu öğrendim. Yıllar sonra üniversite öğrencisi olarak İstanbul’a geldiğimde Sirkeci’de Büyük Postane’nin arkasındaki sokakta bu tükenmez kalemlerin çakmak doldurulur gibi doldurulduğunu da gördüm…

                                                     Üçüncüsü naylon gömlek:

            Yine 1950’ler. O günlerde gömlekler yıkandıktan sonra ütülenir ve yakalarının dik durması için kolalanırdı. Ev hanımları bir gömlekle uzun süre uğraşmak zorunda kalırdı. Kolalanmazsa yaka çabucak kıvrılır, dışa doğru kalkardı. Yaka çok çirkin bir görüntü alırdı. Bizden önce gömlek, kravat takmak zorunlu değildi. Bizim zamanımızda orta okul ve liseye  gömlek, kravatla gidilirdi.
            O günlerde yine rahmetli annem yaşadığımız Antakya’dan İstanbul’a gitti. Ne için gittiğini hatırlamıyorum. Dayımın oğlu ki ben dayımı hatırlamadığım için kendisine ‘Hakkı Dayı’ derdim. Dayım çocuk hastalıkları ihtisasını Paris’te tamamlayarak Türkiye’ye dönmüş ve ihtisas sınavına hazırlanmak için İstanbul’da bir hastanede çalışıyordu. Annemde kendisini ziyaret etmiş. (Annem İstanbul’u çok iyi biliyordu, çünkü İstanbul’da doğup büyümüştü) Annem Antakya’ya döndüğünde “Sana dayının gömleğinden alacağım” dedi ve hemen ardından müthiş açıklamayı yaptı: “Böyle bir gömleği hayatında görmedin. Dayın gömleği yanımda yıkadı astı, çabucak kurudu, hiç ütü-mütü istemeden sırtına geçirdi. Gömleğin ne yakası ne de başka bir yeri buruştu” dedi.
          Tabii en az annem kadar ben de şaşırdım. Ütüsüz kolasız, buruşmayan bir gömlekten bahsediyordu. Sonradan bu gömlekten Türkiye’ye de geldi. Herkes kullandı. Ben de kullanmaya başladım. Gömleğe bir de isim takıldı “Naylon gömlek”.. Uzun süre sağlıklı sağlıksız olup olmadığı tartışıldı. Neticede herkes bu çabucak yıkanan ve kuruyan gömleği giydi.   
(Süleyman Boyoğlu)

ANADOLU'DAN ESİNTİLER...


                                                   (Fotoğraflar: Ali Kılıç)

19 Aralık 2011 Pazartesi

DOĞAN HIZLAN'IN ÇOCUKLUĞU...


(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
                                               
                                                      HİKMET ANDAÇ, DOĞAN HIZLAN'IN
                                                          ÇOCUKLUĞUNU ANLATTI:

         Hayat Mecmuası’nın patronlarından Kemal Erhan’ın sahibi olduğu Bateş Yayınevi’nde ansiklopedi hazırlıyordum. O zaman Cumhuriyet gazetesinde çalışan Yener Süsoy bir gün odama geldi. “Hikmet Abi, Cumhuriyet ‘Yumruk’ adında günlük yayınlanacak bir romanın tefrikasına başlıyor. Günlük tefrikasına her gün bir tek resim yapar mısın’ dedi. Yani her tefrikaya bir resim… Ben de Cumhuriyet gazetesine giderek, günlük yayınlanacak tefrikanın fotokopilerini aldım. Ve evde 4-5 günlük resim yaptım.
         Yazı işlerine teslim ederken, arkadan bir ses “Ya bu resimler çok güzel. Bu resimleri kim yapıyor” dedi. Geri döndüm baktım Doğan Hızlan. Sonra konuşmaya başladık. “Doğan Bey ben sizin çocukluğunuzu biliyordum. Siz Samatya’daki Deniz Kulübü’nün önüne gelir yaz boyu kulübün önlerinde bulunan banklardan birisine oturuyordunuz. İki teyzeniz ya da halanızda yanınızda olurdu. Siz aralarında devamlı kuruyemiş yiyordunuz” dedim. Böyle söyleyince Doğan Hızlan “Vay! Benim çocukluğumu bilen biri çıktı” dedi. Biraz daha konuştuk. Bu arada resim çizmeye de Yumruk romanı bitinceye kadar devam ettim.
(Süleyman Boyoğlu)

MEDYA ŞEHİTLERİNİN VERDİĞİ MESAJ...


                                           TGC GAZETECİLER SOSYAL DAYANIŞMA
                                           VAKFI BAŞKANI SELAMİ TURGUT GENÇ:

        Medyadan pırıl pırıl iki meslektaşımızın genç yaşta Van’daki depremde yaşamlarını yitirmeleri bütün Türkiye’yi derinden üzmesine rağmen bizlere de bir mesaj verdi.
        Bu mesajı TGC Gazeteciler Sosyal Dayanışma Vakfı olarak biz aldık. Gazeteciliğin, yani muhabirlik mesleğinin bir “ömür törpüsü”, olarak yıpratıcı ve son derece çileli yanı, bir defa daha karşımıza çıktı.
        Her gün gazete okuyucuları, haberlerle dolu o sayfaların ne zorluklarla oluştuğunu pek fark edemezler. İşte, o haberlerin hazırlanması bazen en değerli olan insan hayatına bile Van depreminde olduğu gibi mal olur.
        Biz, bu mesleğin, bu kadar trajik tarafını, dramını bildiğimiz için görevlerinde hayatlarını hiçe sayan Basın Şehitlerimize Vakıf olarak neler yapabiliriz, nasıl acılarını hafifletebiliriz diye derin düşünceler içindeyiz. Ama, derin bir gerçekle de yüz yüzeyiz.
        Meslektaşlarımızın kendi Vakıflarına bakış açıları istediğimiz ve umduğumuz seviyede olmadığı için, maddi olanaklarımızı artıramıyoruz. Kendi aramızda dayanışma duygusunu geliştirerek güçlenebilirsek ilk alacağımız karar Basın Şehitlerimizin ailelerini ve çocuklarının üzüntülerini nispeten hafifletecek bir gelire bağlamak olacaktır. Onların ailesini ve çocuklarını hiçbir teşekkülün şefkatine ve merhametine bırakmak istemiyoruz.
         Bizim kendi insanımıza kendimizin sahip çıkması en önemli kuralımızdır. Vakfımızı meslektaşlarımızdan başka kim güçlendirebilir, kim koruyabilir?
         Toplumumuzda, medyanın görünmeyen yüzündeki bu “haberci kahraman”ların mesleklerine hayranlık duyan insanlar pek çoktur.
          Bunların da bu olaylardan bizim aldığımız mesajı almalarını bekliyoruz.


ATEŞ NESİN

                                                            
                                                                Haftada Bir 
                                                                    NaNİK   
                                                            ------------------
                                                            Demeyin be...
                                                            Yoksulluk öldürüyormuş
                                                            Varsıllık  yoksa kazık mı diktiriyor ?
                                                                          ***
                                                            Yatıp kalkıp şükretsin
                                                            Bir üniversite öğrencisi yazdığı duvar
                                                            yazısı için 4 ay yatmış
                                                            Ya bir de diğerleri gibi; yazdığı gazete
                                                            yazısı için,  yıllarca hücrede çürüseydi
                                                            daha mı iyiydi?

18 Aralık 2011 Pazar

BEŞİKTAŞ'TAN ÜSKÜDAR'A GİDER İKEN...
















                                              (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

16 Aralık 2011 Cuma

KÖY DÜĞÜNÜ BÖYLE OLUR...



   Köy Düğünü... Yer Erzincan, yıl 1983...
                                                     (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

14 Aralık 2011 Çarşamba

BÂB-I ÂLİ'NİN ÇINARLARI ANLATIYOR...



                                                    (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu) 
                        
                                                       TANCAN BALTALI:                                        
       1973-74 yıllarında Tercüman gazetesinde çalışırken Kenan Akın’la Uganda’ya gittik. Suudi Arabistan’dan vize aldık. Çünkü Uganda’nın o zaman da şimdi de Türkiye’de konsoloslukları yoktu. Uganda’ya uçakla Kahire üzerinden gittik. Darbeyle iktidara gelen Uganda Devlet Başkanı İdi Amin’le röportaj yapmak istedik. Fakat İdi Amin’e ulaşamıyorduk, ulaşmak çok zordu.
       Orada Suudi Arabistan’ın Uganda’daki büyükelçisiyle tanıştık. Tanıştıran da Uganda’daki müftü oldu. Adam bize çok yardımcı oldu. Sonra müftü Uganda’nın Basın Yayın Genel Müdürlüğü ile kontak kurdu, gittik. Batı basınında İdi Amin hakkında abuk sabuk şeyler çıkıyordu. 15 gün kaldık. Müftü bizi Basın Yayın Genel Müdürü’yle buluşturdu. Basın Yayın Genel Müdürü bizden çekiniyordu. Çünkü bizim niyetimizi bilmiyor. İki tane Türk gazetecisi gelmiş haber yapmak istiyor. Adamcağız “Bakın dedi eğer ters bir yazı çıkarsa beni timsahlara atar” dedi. Adamı ikna edemedik, sonra müftü bize kefil oldu. Ardından Suudi Arabistan büyükelçisi kefil oldu. Sonra bizi Uganda’nın milli parkına gönderdiler, üç gün orada misafir ettiler. 
         Üç gün sonra Entebbe’ye gittik, İdi Amin bizi kabul etti. Görüştük. Dev gibi bir adamdı. Oturduğu masayı kaplıyordu. Korkmadık, ama heyecanlandık. Uganda’da o zaman Türkiye’yi kimse bilmiyordu. Biz “Müslüman’ız ” diye bizi kabul etti, yoksa kabul etmezdi. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen basın yayın genel müdürünün “Beni timsahlara atar” sözünü hiç unutamıyorum. (Süleyman Boyoğlu)

    Hikmet Andaç'ın Tancan Baltalı ve Kenan Akın'ın Uganda'ya gittikleri yıllarda SES
   dergisi için çizdiği İdi Amin karikatürü...

"VATANSIZ GAZETECİ"NİN İKİNCİ CİLDİ ÇIKTI...


         Gazeteci-yazar Doğan Özgüden'in kaleme aldığı "Vatansız Gazeteci"nin ikinci cildi Belge Yayınları'ndan çıktı. Doğan Özgüden, şöyle diyor:
        "Bu ikinci cildi yazarken Avrupa'daki en yaşlı siyasal sürgünümüz sevgili Fahrettin Petek 2011 yılı başında Paris'te, komünarların yattığı Père Lachaise Mezarlığı'nda son yolculuğuna uğurlandı. 12 Eylül sonrası sürgünleri Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya gibi…
       Onları ve onlar gibi siyasal sürgündeyken de savaşan ve arkalarında eserler bırakanları düşünüyorum.
       Dahası, Osmanlı'nın ve Türk Devleti'nin yerinden yurdundan ettiği çesitli kökenlerden ve inançlardan yüzbinleri…
       Sürgün yaşamımızda hep beraber olduğumuz, acıları ve sevinçleri birlikte paylaştığımız Kürt, Ermeni, Asuri-Keldani, Grek dostlarımızı...
      Ve en üretken yaşlarında Avrupa sermayesine satılarak yurdundan kopartılan Türk isçileri, Türk köylüleri.
       Onların acı vatan Avrupa'da doğmuş, büyümüş çocukları, torunları.
Afganistanlı, Arnavut, Angolalı, Azeri, Berber, Bolivyalı, Bosnalı, Brezilyalı, Bulgar, Burundili, Cezayirli, Faslı, Ganalı, Gineli, Hırvat, İranlı, Kamboçyalı, Kolombiyalı, Kongolu, Meksikalı, Nepalli, Pakistanlı, Perulu, Ruandalı, Rus, Sırp, Somalili, Sudanlı, Suriyeli, Tibetli, Tunuslu, Uruguaylı kardeşlerim.
       Sizler, Nazım'ın büyük insanlığının çocukları…
40 yıllık sürgün tek başına zor, acılı.
      Ama sürgün sizlerle güzel, sizlerle umut dolu…"