12 Mart 2026 Perşembe

OSMANLI'DA KOMÜNİZM VE ŞEYH BEDREDDİN...

 

 Tarihte öyle olaylar vardır ki aradan yüz yıllar geçse bile güncelliğini korur ve zaman zaman tartışmalara neden olur. Bunlardan bir tanesi “Simavna Kadısı Şeyh Bedreddin Mahmud Olayı”dır. Osmanlı İmparatorluğu’nun “fetret” döneminde kendinden söz ettiren Şeyh Bedreddin, çeşitli suçlamalara maruz kalmasına rağmen çevresinde binlerce “mürit” toplamayı başaran bir şahsiyettir…

       “Yarin yanağından gayrı her şey ortaktır” diyen ve Osmanlı yönetimine karşı ayaklanan Şeyh Bedreddin’in Müslüman olmadığı, hatta Yahudi olduğu bile iddia edilir. Doğru da olabilir, çünkü etrafında topladığı insanların ırkına, dinine bakmadan onları kucaklamıştır. Büyük bir zekâya sahip olduğu; hem fıkıh hem tasavvuf, hem de siyaset alanında önemli bir kişilik olduğu bilinir. Ne olursa olsun, savunduğu fikirler yaşadığı dönemde epeyce taraftar bulur. 1400’lü yıllarda  “komünizm” nedir bilinmezken, günümüzde kendisine “Osmanlı’da komünizmi ilk uygulamaya çalışan kişi” yakıştırmaları yapılır.

  

          Tarihçi ve Türkçü yazar İsmail Hami Danişmend, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bâyezid’in yenilgisiyle sonuçlanan ve genellikle “Ankara Muhârabesi” diye anılan “Çubuk-Ova Bozgunu” üzerine 1402 yılından 1413 senesine kadar süren “Fetret” ya da “Fâsıla-i saltanat” devrinde Şehzâde Süleyman, İsa, Musa ve Mehmet Çelebi’lerin saltanat mücadelesine giriştikleri sırada “komünizm cereyânı”nın zuhur ettiğini belirtiyor; “Bu cereyan bir müddet sonra Çelebi-Sultan Mehmet devrinde hem Anadolu’da hem Rumeli’de bir komünist ihtilâli şeklini aldığı için tenkil edilmiştir” diyor..

Danişmend, Türk Yurdu dergisinin Nisan 1966 tarihli 322. sayısında “Osmanlıların İlk Devrindeki Komünizm Hareketleri” başlığında bir yazı kaleme alır. Danişmend, komünizmin yeni bir şey olmadığını vurgu yapıyor, şöyle devam ediyor:

“Hem muhtelif asırlarda, hem muhtelif memleketlerde görülmüş solak bir cereyandır.

Bu cereyânı ortaya atmış olmakla meşhur Osmanlı komünisti (Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedrüdin Mahmud) Osmanlı menbâlarında umumiytle (Şeyh Bedrüddin-i Simavi) ismiyle anılır.

Bu adam, Anadolu Selçuklularından veyahut daha kuvvetli bir rivayete göre Selçuki vezirlerinden birinin nesline mensup olduğu rivâyet edilen (Kadı İsrail) isminde bir âlimin oğludur. Takriben 1368 tarihine doğru Edirne civarındaki ‘Simavna’ veyahut daha zayıf bir rivâyete göre de Kütahya vilayetindeki ‘Simav’ kasabasında dünyaya gelmiştir. Tahsili Konya, Mekke ve Kahire gibi o devrin en mühim ilim merkezlerindendir. Mısır sultanı (Barkuk), ‘Timurleng) ve bazı Osmanlı hükümdarlarıyla münasebet ve temasta bulunduğundan bahsedilir.”

ŞEYH BEDREDDİN’İN BÜYÜK ZEKÂSI

İsmail Hami Danişmend, Şeyh Bedreddin’in bilgisini küçümsemez, hakkını teslim eder:

“İlmi seviyesi ve büyük zekâsıyle beraber bir nevi çılgınlığı da vardır. Bilhassa ilmi salahiyeti hem Tasavvuf, hem Fıkıh, hem siyaset sahalarında şâmildir.

Muhtelif eserleri vardır: En mühümi, Fetret devrinde şehzade (Musâ-Çelebi) Edirne’de saltanatını ilân edince Kazaskerlik makamına tâyin edildiği zaman bir nevi ‘Mecelle’ veyahut ‘Medeni kanun’ mahiyetinde yazdığı ve 1411 senesi 28 Haziran Pazar günü bitirdiği ‘Câmi-ül fusûleyn’ ismindeki Fıkha âit eseridir.

Tasavvuftaki telâkkilerini gösteren en meşhur eseri de ‘Vâridât’ ismindekidir.”

“Felsefesinin esası “Pentheisme=Vahdet-vücud’a dayanır!” diyen Danişmend, şunları söyler:

“Madde âleminin mahlûk olmayıp ezeli ve ebedi olduğunu müdafaa eder! İslâmiyetin ‘Mahşer’ ve ‘Âhiret’ esaslarını bile reddettikten başka, ‘Melek’ ve ‘Şeytan’ mefhumlarını da ‘İyilik ve Fenalık’ kuvvetleri şeklinde anlatır! Bu vaziyete göre Müslümen değil, şiddetli bir ‘Materialist=Maddeci’ demektir!..

Halk kütlesini alâkadar eden fikirler de bütün mevzuata mugayirdir: Çünkü (Şeyh Bedrüddin Mahmud) bu cephesi itibariyle çok şiddetli bir komünisttir. Bütün mallarla mülklerin ve arazinin taksimini yâni mülkiyetin ılgasını, Müslümanlıkla Hıristiyanlık ve Yahudilik arasındaki farkların kaldırılmasını ve bunlar arasında müsâvât olmasını ister ve üstelik İslâm dininde ‘Muharremât’ ismi verilen memnûniyyetlerin ‘İstihlal’ini, yani helâl sayılmasını tervic eder! Yalnız kadın meselesinde iştirâki tecviz edip etmediği pek belli değildir; hattâ müritlerine izâfi edilen ‘Mum söndürme’ âdetinin kendisiyle alâkadar olup olmadığı da şüpheli kalmış bir meseledir.”

BEDREDDİN’İN PROPAGANDAYA BAŞLAMASI

Şeyh Bedrettin’in yukarıda belirtilen esaslara dayanan umumi propaganda hareketinin Musa Çelebi’den sonra başlamış olmakla beraber, bu fikirlerin büyük bir siyasi hareket şeklini almadan evvel de halk arasında İntişâra başlamış olabileceğini vurgu yapan Danişmend, şunları kaydediyor:

“Hattâ (Musa-Çelebi)nin İstanbul ve Edirne civarlarındaki ilk mağlubiyetlerinden sonra (Süleyman-Çelebi)’nin vaziyetini sarsmak için yapılan siyasi propagandada Müslümanlarla beraber Hıristiyanları da kazanmak için bu cazip safsatalardan istifade edilmiş olmak ihtimali de tahmin edilmektedir!

Müslüman ve Hıristiyan köylü kütlelerine dayanarak iş başına gelmiş olan (Musa-Çelebi)’nin eski Osmanlı aristokrasisini temsil eden beylere karşı gösterdiği şiddetle onları kendisinden soğutup bazılarının Bizans’la Sırbistan’a ve kimisinin (Mehmet-Çelebi)’ye ilticâsı, Bizans imparatoruyla Sırp Kralının ve Rumeli hudutlarındaki Türk beylerinin bir müddet sonra (Mehmet-Çelebi)’ye taraftar olması gibi vaziyetlerde de Garp müelliflerinden bazıları hep bu komünizm fikirlerinin tesirlerini sezmektedirler: Bazı Osmanlı menbâlarında (Musâ-Çelebi)’nin beylere fenâ muamele ettiği ve hattâ bir çoklarını öldürüp yerlerine kendi adamlarını tâyin ettikten başka mallarıyla mülklerini de zaptttiği için yüksek sınıfın kendisinden yüz çevirdiği hakkında bir takım rivâyetler vardır; meselâ (Cevri) tarihinin şu fıkrası bu bakımdan çok mühimdir:

“Taht-i hükmünde olan ümerâya bed-gümân olmağla ekserisini katle meşgul olup kendi havâs-u huddâmını yerlerine nasb ve anların emvâl-ü-emlâkini gasbedüp (Emir Süleyman)a ettikleri bivefâlığı bu hususa bahâne emekle her biri kendinden rûgerdân olmuşlar idi; (Sultan Mehmed)in Rumeli cânibine teşrifini dil-ü-cân ile khâhân olmuştur idi…”

ŞEYH BEDREDDİN’İN İZNİK’E SÜRÜLMESİ

Bu fıkrada görüldüğü gibi (Musa-Çelebi)nin beylere düşmanlığı Osmanlı menbâlarında kardeşine ihânet etmiş olan bu beylerin nihayet kendisine ihanet edeceklerinden şüphelenmiş olmasıyla izâh edilir: Fakat (Cevri) bunun bir bahâneden ibâret olduğuna kaani’dir. (Aşık Paşa-zade) ise tarihinde (Musa Çelebi)den bahsederken:

“Her sancağı kendinin bir kuluna verdi”

demek suretiyle eski beylerin mevkilerinden atılmış ve yerlerine kullarla köleler getirilmiş olduğunu anlatır! (Lütfi Paşa) da:

“Musâ-Çelebi gayet yavuz idi ve hem Rumelini sevmezdi”

dedikten başka, sancaklarına hep kendi kullarını tâyin eden (Musâ)nın fikirlerinde, gerekse bu gibi icraâtında komünist (Şeyh Bedrüddin Mahmud)un çok büyük bir tesiri bulunduğu muhakkaktır. (Musa Çelebi)nin cemiyet nizâmına uymayan icraâtı muhtelif devletlerin (Mehmet Çelebi)ye yardım etmesiyle neticelenmiş ve nihayet 1413 tarihindeki “Çamurlu-ova” zaferinde (Mehmet) Musâ’yı izâle ederek Anadolu ve Rumelinde bütün Osmanlı ülkesine hâkim olunca hem “Fetret” devri nihâyet bulmuş, hem (Şeyh Bedrüddin) oğlu, kızı ve sâir âile efrâdiyle beraber Edirne’den İznik şehrine sürülmüştür. Bu itibarla (Çelebi-Sultan Mehmed)in cülûsu, o zamanki Osmanlı komünizmine bir darbe teşkil etmiş demektir.”

ŞEYH BEDRETTİN’İN İZNİK’TEN KAÇMASI

 İsmail Hami Danişmend, Şeyh Bedreddin’in sürgüne gönderilmesinin “Komünizm cereyanını” durduramadığın, bilâkis büsbütün alevlendirip Anadolu ve Rumeli’nde birer ihtilâl şeklini almasına sebep olduğuna vurgu yaparak, şöyle devam ediyor:

“Komünist şeyhin fikirlerini neşreden bir çok müritleri vardır: Bunların en meşhuru, (Şeyh)in kazaskerliği zamanında kethüdasi ve sonradan halifesi olan (Börklüce-Mustafa)dır.Bu kuvvetli propagandacı İzmir civarındaki Kara-burun’da etrafına binlerce taraftar toplayarak isyân bayrağını açıp devletin başına büyük bir gaile çıkardığı sırada (Şeyh Bedrüddin Mahmud) da İznik’den kaçıp Kastamonu hükümdarı (İsfendiyar Bey)in delâletiyle Sinop limanından bir gemiye binerek Eflak sâhillerine çıkmış ve ondan sonra da Prens (Mirçe)nin yardımıyla Silistre üzerinden “Deliorman”a geçip Rumelideki taraftarlarının başında hükümeti zaptetmek üzere Edirne üzerine yürümeye başlamıştır.”

Bu komünist ihtilâlinin aynı zamanda hem Anadolu’da, hem Rumeli’nde olmasının çok esaslı bir surette tertip edildiğini gösterdiğine dikkat çeken Danişmend, “Bilhassa (İsfendiyar Bey)le prens (Mirçe)nin bu tertibâta dahil oldukları ve müşterek maksatlarının da “Fetret” devrinden henüz kurtulmuş olan Osmanlı devletinin başına eskisinden daha büyük bir buhran çıkarmaktan ibaret olduğu muhakkaktır” diyor.

BÖRKLÜCE MUSTAFA VE TORLAK KEMAL

Şeyh Bedreddin’in müritlerinden Börlüce Mustafa ile Torlak Kemal’in taraftarlarına da değinen İsmail Hami Danişmend, şöyle devam ediyor:

“Börklüce Mustafa’nın topladığı kuvvet hakkında üç binden on bine kadar muhtelif rivâyetler vardır. Manisa taraflarında da gene bu teşkilata mensup (Torlak-Kemal) isminde bir Yahudi binlerce taraftar bulmuş ve bunlar da bazı menbâlarda “Kemal’ler” ismini almıştır: Bu harekete bir yahudinin de iştirâk etmesi (Şeyh Bedrüddin)in din ve mezhep farklarına bakmamasındandır.

Anadolu’taki Komünist hareketinin merkezleri Kara-burun ve Manisa’dır: Birincisini (Börklüce Mustafa) ikincisini de (Torlak-Kemal) idare etmiştir. Bu Anadolu isyanlarının tenkiline Amasya vâlisi şehzade (Murat Bey)le vezir (Bâyezit Paşa)nın şehzade (Murat)la beraber olmayıp Rumeli tarafına (Şeyh Bedrüddin Mahmud) üzerine giden kuvvetlere kumanda ettiği hakkında da bir rivâyet vardır. Anadolu tarafında ilkönce Kara-burun hareketi bastırılıp (Börlüce-Mustafa) 1420 târihinde idam edilmiş, ondan sonra da Manisa taraflarındaki “Kemaller” tenkil edilip (Torlak-Kemal) gebertülmiştir.”

BEDREDDİN’İN İDAM FETVASINA İMZA ATMASI

 Danişmend, Rumeli tarafında da Çelebi Sultan Mehmed’in Deliorman üzerine bizzat yürüdüğüne dikkat çekerek, şunları söyler:

“Bir rivayete göre de kuvvet sevkettiği anlaşılmaktadır. (Şeyh Bedrüddin)in hile ile veyahut baskınla tutulduğu rivâyet edilir. Bir rivayete göre de Kara-burun ve Manisa hareketlerinin tenkili Şeyh’in etrafındaki taraftarlarının dağılmasına ve bu suretle (Bedrüddin)in kolayca tenkil edilebilmesine sebep olmuştur. Baskın hareketini Kapucu-başı (Elvan Bey)in yaptığı rivâyet edilir. (Şeyh Bedrüddin) yakalandıktan sonra şahsiyetinin ehemmiyetinden dolayı (Çelebi-Sultan Mehmed)in emriyle ulemâdan mürekkep bir hey’et tarafından sorguya çekilip muhâkeme edilmiş ve hattâ pek tuhaf bir rivâyete göre idam fetvâsını kendisi de imza etmiştir!

(Şeyh Bedrüddin)in çıplak olarak idam edildiği hakkında da bir rivâyet vardır: Bu mühlik adam takriben 1368-1369 tarihlerinde dünyaya gelmiş olduğuna göre, idamında elli iki yaşlarında olması lâzımgelir.

Eski Osmanlı komünizmi, işte böyle çılgınca bir kanlı harekettir ve zaten muhalif devirlerle muhtelif memleketlerdeki komünist hareketlerinin hepsi böyledir.”

Şeyh Bedreddin’in 1359 yılında doğduğu, isyan sonrası Serez çarşısında kimilerine göre 1417 kimilerine göre 1418 yılında idam edildiği belirtilir. Ancak, Çemberlitaş’taki mezarının mezar taşının üzerinde doğum tarihi 1359, ölüm tarihi de 1418 olarak yazılıdır.

Serez, Yunanistan sınırları içinde kaldığı için Şeyh Bedreddin’in cenazesi ancak 1924 yılında yapılan Lozan Mübadelesi sonrası Türkiye’ye getirilir. Bir çinko kutu içerisinde Türkiye’ye getirilen Şeyh Bedreddin’in kemikleri ve bir miktar toprak önce Sultanahmet Camii’nin mahfilinde, sonra Topkapı Müzesi’nde uzun yıllar muhafaza edilir. 29 Kasım 1961 yılında ise Bakanlar Kurulu kararıyla 2. Mahmut Türbesi’nin de bulunduğu mezarlıkta toprakla buluşturulur.

(Süleyman Boyoğlu)

 


27 Şubat 2026 Cuma

"ŞİİR GİBİ"...

 


         “Sade olsun benim hayatım,

Şekersiz çayım,

Doğduğum, masum ilk ayım gibi…” diyor

Kim mi diyor? Ortaokul arkadaşım Op. Dr. Salih Çelik diyor ve devam ediyor:

“Sade olsun benim hayatım,

Müziksiz film, desensiz kilim,

Makyajsız sevgilim gibi,

Sade olsun benim hayatım

Kıymasız, peynirsiz börek,

İhtirassız yürek gibi…”

Salih Çelik, “Şiir Gibi” kitabında dünya çapında tanınan şairimiz Nâzım Hikmet’e atfen de şöyle diyor:

“Okuyunca bir fırsatta Nâzım’ı,

Duramadım, yumdum gözlerimi, açtım ağzımı,

Haykırdım ‘Seni seviyorum’ diye

Gülsinem, arsızca, korkusuzca, biteviye…

Tanıyınca yazdıklarından Nâzım’ı,

Çözdüm formülünü, değiştirdim tarzımı:

Özgür bıraktım kelimeleri,

Okuyanların su gibi

Bağrına aksınlar.

Alev alev yaksınlar…”

Salih, şiir kitabında bütün dünyanın gözleri önünde katledilen, açlığa ve susuzluğa mahkûm edilen Gazzeli çocuklara da yer veriyor:

“Ölümün boşuna Gazzeli Çocuk;

Senin ölümünle temizlenmez,

İnsanlığın bu yüzkarası…” diye de isyan ediyor…

Korona hastalığında yitirdiğimiz İstanbul Tıp (Çapa) Fakültesi’nden hocası Prof. Dr. Cemil Topçuoğlu’nu da unutmamış Salih:

“Sen bizim meslek ve hayat idolümüzdün,

Doğruluk için hep akıntıya karşı yüzdün.

Zamansız ayrıldın aramızdan, hepimizi üzdün,

Kabul etsek de, katlanmak kolay değil Hocam…

Hastalarınla arandaki duvarı kırıp aştın,

Güleryüzünle, şefkatinle onlara arkadaştın.

Son nefesine kadar kahpe virüsle savaştın.

Senin için kazanacağız, rahat uyu Cemil HOCAM…”

Salih’in “Efsane Esenler Ortaokulu”, öğretmenleri ve arkadaşlarına atfen de şiirleri var…

 Ortaokulu Esenler’e getiren Ayvalıdere İlkokulu müdürü Galip Diril, ilk müdürlerimiz Lütfü Arefoğlu, Aydın Özbilek, öğretmenlerimiz; Saadet Berköz Canoğlu, Şükran Örnek Girgin, İsmet Paşaoğlu, Ramazan Bakkal, Onur Bey, Erdal Aliçavuşoğlu, İbrahim Öztürk, Eşref Bey, Yusuf Bey, Naci Tekin, Fahri Ünal, Turan Canoğlu, Mevlüt Bey, Şerafettin Örnek, efsane Türkçecimiz Kenan Girgin, Dr. Ali Çınar, Mithat Küçükömeroğlu’nu, arkadaşlarını da içtenlikle anıyor ve şöyle diyor Salih:

“Can feda olsun, bu eğitimi, bu fırsatı verenlere.

Selam olsun tüm gerçek dostlara, erenlere…

Eksiği, fazlası, yanlışı var, kulak verin ‘AF’ ricama,

Memnuniyet bana, şikâyetler Kenan Hocam’a…”


 (Süleyman Boyoğlu) 

24 Şubat 2026 Salı

TUTMADIĞIMIZ ORUÇLARIN SAHUR ZAMANLARI...

Tutmadığımız oruçların, sahur zamanları,
Eski bir masa, mutlaka köşede olmalı.
Ön ve yan tarafı beyaz bir çarşafa sarılı
ve masa içinde/altında ben olmalı…
Ve illa ki arkadaşlarım, komşu çocukları,
Ve ışık kaynağımız 7 no.lu gaz lambası
Karagöz-Hacivat ve diğerleri, tümü ben..
Ben de Hayali,
Ve kapı aralığından ödünç verilmiş kontrol bakışları ,
Etrafı süzmeler, parmak sallamalar şşşt falan…                              
Benim önümde iki gölge aramızda ışık 7 no.lu idare lambası
Bir mağara. Dar bir giriş, boğucu bir tünel gibi
Perdenin arka tarafında, insanlar oturmakta;
Sırtları eski bir duvara dayalı,
Duvarda kırmızı boya ile okuyamadıkları yazılar, 
Ayaklarından ve boyunlarından birbirlerine zincir ile bağlılar,
Zincirini ilk kaybeden çıkışı bulacak,
7 no.lu ışık kaynağını görecek ve geri gelecek ve anlatacak…
Yani kolektif yaşam biçimi şekillenmekte ,
Sessizce içimizde bir yerlerde,
Kaç zamandır oradalar, bilmiyorlar,
Ancak, bilmediklerini biliyorlar…
“Tek ışık kaynağı 7 no.lu gaz lambası arkasında olduklarından, bir mahpus olarak duvarda sadece gölgeler görüyorlar,
Kaç bin yıl geçti ben hâlâ orada tutsak,
Hayatımda yalnız gölgeler ve gölgeleri ben nasıl istersem seyredenler var.
Zincirini ilk kaybeden çıktı….
Ve henüz gözleri ışığa alışacak ve …
“Ben kimim ve burada ne yapıyorum?“
“Hiçbirimiz masum değiliz!”
“Ağlamayı bırak ve düşün dedi  Eflatun Amca ikibinbeşyüz yıl öncesinden!”
Sen,
Çengel bulmacanın içindeki hangi sorunun cevabı ve kaç harfli olduğunu/olacağını bilmen gerekecek.
Görünebilir dünyada, bilinebilir ve düşünülebilir olmak zorundasın, dedi Eflatun Amca
Çünkü sen ilk soru olacaksın yani diğer soruların cevapları  senin harflerin ile başlayacak ve büyüyecekler ve sorular çiftleşecekler ve  cevaplanarak çoğalacaklar…
Cevaplarını da bulmak zorundasın..
Bir arı kovanı içinde olduğu gibi seni, sorular ve cevaplar olarak yerleştirdik.
Ve her iki durumda yukarıdan aşağı ve soldan sağa cevaplanmak üzerine dizayn ettik.
Sırası gelen soru, cevaplanmak üzerine kurulu ortak hayata katılmalı ve gözlerini karanlığa alıştırmalıdır..
Hiçbir soru ve cevap bağımsız değildir her cevap yukarıdan aşağı ve soldan sağa gelen cevapların harflerinden kurulu olacaktır, kimi durumlarda eksik cevaplar seni doğru soruya götürecektir.
Önüne çıkan her kara kutudan öte geçmek zorunda olacaksın.
Ve en sonunda 7 no.lu ışık kaynağını görecek ve kendine bulmacanın  ilk sorusunu soracak ve yoluna devam edebilmek için  cevabını da bulmak zorunda kalacaksın…
 
Yazamıyorum... Bir araya getirdiğim harfler beni anlatmaktan çok uzak,
 
………………………………………..
İçinde bulunduğun “çerçevenin” seni sıktığı yazdığın her satırdan belli oluyor. Yanında olmak isterdim. Yüzlerce kilometre ve  binlerce yıl uzaktan davul çalarak sana nasıl ulaşırım onu da bilemiyorum ancak ben davul çalmaya devam edeceğim umarım duyarsın, sevgiler,  Eflatun Amcan
 
Kapı açıldı, herkes evine hadi bakalım …
Ben  çıkmadım, Eflatun Amcanın elinden tuttum beni ikibinbeşyüz yıl öncesine 7 no.lu gaz lambasının ışık hızıyla götürdü…
………………………………….
(Sakip Bayhan)

23 Şubat 2026 Pazartesi

KİTABA YAN BAKAN-İÇİNE GİREN...


                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
                                             

9 Şubat 2026 Pazartesi

VARLIK YAYINEVİ VE YAŞAR NABİ NAYIR

Ressam, şair, yazar Bedri Rahmi Eyüboğlu, Varlık Yayınları’nda 1953 yılında çıkan “Canım Anadolu” kitabına Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ünlü “Hancı Şiiri”nden iki mısra alıntı yaparak başlar:

“Güçbelâ bir bilet aldık gişeden”

“Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan”

Eyüboğlu, kitapta istikametlerinin Sivas’ın Şarkışla kazası, oradan Nevşehir’in Ürgüp ilçesi olduğuna vurgu yaparak şöyle diyor:

“Niyet: Hayatını filme alacağımız Âşık Veysel’i köyünde ziyaret. Gaye: Filmin ilk hazırlıklarını sağlamak, köyü köyle, köylüyü köylünün kendisiyle anlatabilmek.. Maksat: İnceleme. Netice: Bir miktar ticaret..

Yol boyunca düşünüyorum. Yirmi beş senedir İstanbul’dayım. Kendi isteğim, kendi arzum, kendi harçlığımla bir defacık olsun memleket yollarına düşmek nasip olmadı. Eğer devletin ressamlar için tertiplediği yurt gezileri de olmasaydı Pendik’ten öteye geçemeyecektik.

Bu suçun vebalini başkalarının sırtına yüklemek için beyhude yere uğraştım durdum. Olmadı. Bu konuda milletçe kabahatliyiz. Hadi benim memleket dolaşmaya gücüm yetmez, fakat niçin gücü yetenler Pendik’ten ileri gidemez, soluğu derhal Avrupa’da alır.”

EYÜBOĞLU’NUN SAİT FAİK’TEN ÖĞRENDİĞİ

Bedri Rahmi Eyüboğlu, meslek hayatının kendisini zorladığını belirterek; “Serde batıda edindiğim bir zanaat: Ressamlık vardı. Anadolu Kavağı senin, Edirnekapı benim. On beş sene bu şehri dolaştık durduk. İstanbul’un kaç karış olduğunu şoförlere, kaptanlara, vatmanlara değil, ressamlara sormalı, bir de ressam gözüyle etrafına bakabilen yazarlara. Ben Galata kulesinin kaç kantar olduğunu, gölgesinin Yüksekkaldırıma nasıl düştüğünü önünden geçerken değil, Sait Faik’i okurken öğrendim. Peki iyi; Anadolu’yu kimden öğreneceğiz?” diye hayıflanıyor..

Ben de lise ve gazetecilik hayatımın geçtiği Cağaloğlu’nu yeterince tanıyamadığım için hayıflanıyorum. Yıllarca yokuşundan bir aşağı bir yukarı inip çıktığım “Babıâli Yokuşu”nda nice bilmediğim yerler olduğunu yeni yeni öğreniyorum.

Bunlardan bir tanesi tüm edebiyatçılarımızın, yazarlarımızın, şairlerimizin bir şekilde uğradığı, sohbet ettiği, eserlerini yayınlattıkları 1946 yılında Yaşar Nabi Nayır tarafından kurulan “Varlık Yayınları”nın yeridir.

BEN DE MÜMTAZ’DAN ÖĞRENDİM

Gazetecilik okulundan arkadaşım Mümtaz Dağtekin’le Cağaloğlu’ndaki hâlâ 1950’lerin, 60’ların havasını soluduğumuz bürosunda sohbet ederken, bulunduğumuz yerin Yaşar Nabi Nayır’ın yayınevini yönettiği bürosu olduğunu öğreniyor, küçük dilimi yutacak gibi oluyorum.

Babıali Yokuşu’ndan Cağaloğlu’na çıkarken sol kolda ikinci bina numara 40 Edes Han’da şimdi Mümtaz ekmek parasını çıkarmaya çalışıyor. İşte Mümtaz’ın ekmek parası çıkarmaya çalıştığı bu binanın birinci kat ile ikinci katının Yaşar Nabi Nayır’ın ünlü edebiyatçılarımızı, şairlerimizi ağırladığı bir yer olduğunu hayretle dinliyor, Babıali’yi yeterince tanımama kızıyorum.

Mümtaz, Nayır’ın birinci kattaki odasından bitişiğindeki odada bulunan muhasebecisiyle küçük bir pencere açarak, nasıl konuşma ve evrak alışverişi yaptığını da göstererek anlattı..

Mümtaz, Nayır’ın 1946 yılında kurduğu ve eserlerini yayınladığı Varlık Yayınevi’nin,  aralarında başta Sait Faik Abasıyanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Talip Apaydın, Enver Naci Gökşen, Eflatun Cem Güney, Muhtar Körükçü, Orhan Veli Kanık, Nurullah Ataç, Ziya Osman Saba, Oktay Akbal, Mahmut Makal, Necati Cumalı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Orhan Kemal, Haldun Taner, Tahsin Yücel gibi birçok Türk yazar ve şairin de uğrak yeri olduğuna söylüyor..

ERİCH VON DANİKEN VARLIK YAYINEVİ’NDE

Mümtaz, Varlık Yayınları’nın İsviçreli yazar Erich von Daniken’in (1935-2026) yazdığı ve çok satan ilk dünya dışı varlıkları konu alan “Tanrıların Arabaları” adlı eserini Türkiye’de yayınlayan bir yayın evi olduğunu vurguladı. Mümtaz; “Daniken de şimdi içinde sohbet ettiğimiz büroya gelmiş” diyince ortaokul öğrencisiyken okuduğum bu kitap ve içindeki şekiller ile 1992 yılında Türkmenistan’ın başkenti Aşkaabat’ta çektiğim UFO benzeri bu yapı aklıma geldi.

Mümtaz, Edes Han’a yani Nayır’ın bulunduğu birinci kata arma, reklamcılık ve ilancılık işleri yapmak için 1987 yılında geldiğini ifade etti. Geldiği yıl Yaşar Nabi Nayır’ın kızı Filiz Nayır Deniztekin ile damadı Osman Çetin Deniztekin’in ikinci katta çalışmalarını sürdürdüğünü söyleyen Mümtaz; “Yanılmıyorsam 2008 yılında da Piyerloti Caddesi’ne taşındılar. Yakın zamana kadar kızı Filiz Hanım ziyaretime gelirdi.  İyi bir komşuluk ilişkimiz vardı” dedi.  

Varlık Yayınları, Türk yazar ve şairlerin kitaplarının yanı sıra, Dostoveski, Turgenyev, Gogol, Kafka, Tolstoy, Steinbeck, Hemingway, Balzac, Malraux, Emile Zola, Camus, Sartre gibi ünlü yabancı yazarların da yüzlerce çevirisini yayınlar..

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” şiir kitabı ise yayınevinin ilk şiir kitabıdır.

         Nayır, 25 Aralık 1908 yılında Üsküp’de doğmuş, 15 Mart 1981 yılında İstanbul’da yaşamını yitirmiş, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda da toprağa verilmiştir.  

(Süleyman Boyoğlu) 


18 Ocak 2026 Pazar

GENÇLER KİŞİLİKSİZ BİR NESİL Mİ?

           

                                              (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu arşivi)

Ankara Gazi Üniversitesi tarafından 1986 yılında yapılan bir gençlik araştırmasında, Türkiye’de var olan sosyal ve ekonomik dengesizlikler sonucu, “Kaderci, teslimiyetçi, kişiliksiz” bir nesil yetiştiğine vurgu yapılmıştı.

ANKA’nın 12 Ağustos 1986 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yer alan haberine göre, Gazi Üniversitesi’nin 12-14 yaş arası gençler arasında yaptığı araştırmanın sonuçlarında, gençlerin kişilik yapılarının oluşmasında ve gelişmesinde aile ile eğitimin önemine dikkat çekiliyor. Araştırmada gençler, toplumda kişinin saygınlığının iyi bir eğitim görmeye ve iyi bir mesleğe sahip olmaya bağlı olduğuna inanıyorlar. Türk eğitim sisteminin ise genci “hayata ve gelecekteki sorumluluklara” hazırlama ve uygun bir mesleğe yöneltmede “yetersiz” kaldığına vurgu yapılıyor. Eğitim sisteminin yanı sıra üniversiteye girememenin açığa çıkardığı “başarısızlık” duygusu da gençlerde, “kişilik sorunu” yaratıyor.

Bunun yanında, ailesinden beklediği anlayışı bulamayan genç de arkadaşlarıyla “aşırı” biçimde özdeşleşerek kimliğini yitiriyor ve bunlara bağlı olarak “sorumsuz” davranışlar geliştiriyor.

Araştırmada, eğitim sistemindeki dengesizliklerin, sistem içindeki ve dışındaki gençlerin “kişilik” yapısını bozduğu vurgulanarak, “Gençliğin kişilik gelişmesinde esas sorumluluk aileye, yardımcılık ve uyarı görevi de devlete düşer” deniliyor.

Bu arada, eğitim sisteminin aynı zamanda gençlerin sosyal dengesini bozduğu sonucuna varılan araştırmaya göre, okuyan gençlerin hem derslerini, hem de sosyal ilişkilerini başarabilmeleri ve ikisi arasında dengeyi sağlayabilmeleri için, ders programlarının bu amaca yönelik olarak yeniden düzenlenmesi gerekiyor.

Öte yandan, araştırmacılar tarafından “düşündürücü davranış” olarak nitelenen bir diğer sonuç da gençlerin “tüketim kalıplarına” karşı olan isteklerinde “hoşgörülü” davranması şeklinde ortaya çıkıyor.

Araştırmaya göre, düşük gelir grubundaki gençler, “isteklerinin karşılanmasında” hoşgörülü bir tavır takınıyor ve ailelerinin maddi olanaklarıyla “her şeye” ulaşamayacaklarını düşünüyorlar. Gençler, “teslimiyetçi” bir tutumla bu tür tüketim kalıplarını yalnızca üst gelir gruplarına özgü istekler olarak değerlendiriyorlar.

Kitle iletişim araçlarının “özdeşleşme objeleri” ortaya çıkardığı ve “kimlik” saptamada önemli bir rol oynadığına dikkat çekilen araştırmaya göre, özellikle televizyondan kendine ve topluma “uygun bir kimlik” seçen gençler sorun yaratmıyor. Ancak gençler topluma ve kişiliklerine aykırı bir kimlik seçtiğinde çatışma başlıyor ve söz konusu özdeşleşme, kişinin sosyalleşmesi açısından sorun yaratıyor. Araştırmada, “Bunun engellenmesi için kitle iletişim araçlarında yapılan yayınların, vereceği mesajlar açısından incelenmesi iyi olur” deniliyor.

SOSYAL MEDYA VE ÇOCUK ÇETELER

Gazi Üniversitesi bu araştırmayı 1986 yılında yapmış… Muhakkak bu tarihten sonra da pek çok araştırmalar yapılmıştır, ancak ben yukarıdaki tespitlerden farklı bir sonucun çıkacağını sanmıyorum. Belki daha da vahim tespitler elde edilmiştir. Zira o tarihten bu yana sayısız televizyon kanalları açıldı, denetlenemeyen “sosyal medya” ile haşir-neşir olundu. “Çocuk Çeteler” oluştu, iş yerleri kurşunlatıldı, insanlar öldürtüldü…

Daha dün Güngören’de 15 yaşında bir çocuğun, 17 yaşında bir çocuğu “yan baktı”, “kötü baktı?” gibi basit bir sataşmayla bıçakla öldürmesi ise kan dondurucuydu.

1966 ya da 67 yılında o zaman köy olan ve benim de yaşadığım Esenler’in bir mahallesinde çekilen yukarıdaki fotoğrafa geleyim. Bu fotoğrafı neden paylaştım onu anlatayım. Çocukluğum ve öğrenim hayatımın iki yılını saymazsam İstanbul’da geçti. Çocukluğumda ve gençliğimde bir çocuğun bir çocuğu öldürdüğünü ne duydum ne de rast geldim. Memleketimde bir çocuğun arkadaşını bıçakla yaralaması dışında… Mahalle ve sokak kavgaları tabi ki oluyordu, ancak ölümlü bir kavgayı işitmedim. Kavgalarımız sonrası küsülü kalmamız ise bir hafta sürmez, barışırdık.

Varlıklı mıydık; değildik tabii. Bir kazak, bir gömlek ve bir lastik ayakkabı ile neredeyse bir yılımızı geçirirdik. İşte yukarıdaki fotoğrafı o yıllarda çocukluk arkadaşlığının ne kadar saf ve temiz olduğunu anlatması bakımından paylaştım.

Şimdi sonuç olarak kitle iletişim araçlarımı çocukları “canavarlaştırıyor” yoksa verilen eğitim-öğretim mi? Oysa ülkemizde okur-yazar oranı yüzde 90’ları aşmış, aileler 1980’lere göre daha eğitimli. Bu çocuklar ve gençler nasıl bu hale geldi. Bir kez değil binlerce kez düşünülüp tartışılması gerekmiyor mu?

(Süleyman Boyoğlu) 

12 Ocak 2026 Pazartesi

ERZİNCAN-REFAHİYE GÜLENDAĞI...

 

                                                 (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)


27 Temmuz 2025 Pazar

3. KÖPRÜ'NÜN BİTMEMİŞ HALİ..

 

                                                       (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)


22 Temmuz 2025 Salı

BİR KÖY DÜĞÜNÜ VE HAYIFLANMA...

 

Anadolu’da artık fotoğrafta görüldüğü gibi bu tür otantik folklor gösterilerine rastlamak çok zor…

Niye zor; insanlarımız doğallığını kaybetti de ondan zor… Evet, gençlerimiz aldıkları eğitimle belki çok daha güzel figürler sergileyebiliyor ve döktürebiliyor olabilirler, ancak ne giyim kuşamları ne de hareketleri Anadolu insanının doğallığını veremiyor.

Niye veremiyor; çünkü Anadolu’daki bir kadın, bir erkek halayın başına geçtiği zaman davul zurnanın ritmine o kadar içten bir duyguyla kapılır ki, o duyguyu ancak gözlerinizle canlı canlı izlediğinizde fark edersiniz..

Ben halk oyunlarından anlamam, ancak bir düğünde ya da eğlencede iyi bir izleyiciyimdir. Kimin davul-zurnanın ritmine daha iyi ayak uydurduğunu, kimin el kol, kaş-göz hareketleriyle oyuna renk kattığını anlar; iyi mi kötü mü bir oyuncu olduğuna karar veririm.

Fotoğrafta görüldüğü gibi iki kişinin üzerlerinde folklor giysisi, yemenisi yok, ama kendilerine güvenlerinden ve atalarından kendilerine intikal eden bir kültürün varlığı gözlerden kaçmıyor…

Nerede böyle bir köy düğününe katılsam hayran hayran izlemekten başka elimden bir şey gelmiyor. Hep ortaokulda okurken folklor ekibini çalıştıran kız arkadaşımızın ısrarla kolumdan tutup zorla folklor ekibine dahil etmesini hatırlar, ekibe katılmadığım için kendime kızar, hayıflanıp dururum…

(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)


8 Mayıs 2025 Perşembe

"UZUN ENVER"İN ARDINDAN...

          İstanbul’a ikinci kez artık geri dönmemek üzere gelişim 1964 yılının sıcak bir yaz gününde oldu. Haziran ya da Temmuz ayıydı. Tası tarağı toplayıp trenle bu gelişimi ilk gelişime göre daha net hatırlıyorum. Bu kez taşındığımız yer Esenler Köyü idi. Bu köyün Ayvalıdere adındaki mahallesiydi. Üç odalı, bir sofalı, bir mutfak, bir banyo ve tuvaletli ev babamın amcalarının yaptığı bahçe içinde tek katlı bir bina idi. Önünde de bir su kuyusu vardı…

          Bu evde otururken ki bu ev ilk ve orta okulda birlikte okuduğum "amcaoğlu" Cemal'lerin eviydi. Tam arkalarındaki sokakta büyüklerin “Macir” dedikleri aileler, üst tarafımızda da “Lazlar” ve “Karslılar” oturuyordu. İlk aylar çoğunluk bizim sokağa öbeklenmiş olan hemşehrilerimizin çocuklarıyla beraberdik. 

     Fotoğrafta Enver sol başta, yanında Sakip, onun yanında ortaokuldan arkadaşımız Recep, onun yanında da Bülent, Çiftehavuzlar Spor Kulübü'nde oynarlarken giydikleri formalarıyla...

         Amcaların evinin arkasında da yine iki odalı tek katlı bir ev vardı. Bu "Macirler"den bir ailenin eviydi. Evlerinin önünde sarışın ince yapılı, uzun boylu, rahat tavırlı bir çocuk dikkatimi çekiyordu. Çekmesinin nedeni de tahtadan yaptığı bilyeli bir pateni vardı. Onun üzerinde akrobasi hareketleri yapıyor, bir yandan da ilk defa duyduğum bir şarkı mı desem bir türkü mü desem çözemiyordum, ama tekrarla şöyle diyordu: “Abidik gubidik tivist!”

         Bu çocuk neşeli mi neşeli… Unutuyordum, okullar yaz tatilinde olduğu için saçı da biraz uzundu. Alnının üzerinde sağ taraftaki saçlarının bir bölümü inek yalamış gibi arkaya doğru dikiliydi. Bu saç şekli ve “Abidik gubidik” sözleri eşliğindeki dansı yıllar geçmiş olmasına karşın hâlâ gözlerimin önündedir.

         Günler bir birini kovaladı yaklaşık iki ay sonra bulunduğumuz sokağın hemen alt tarafında 100 metre ya var ya yok, iki barakadan ibaret Ayvalıdere İlkokulu’na başladım. Okula başlayınca ben içime kapandım. Okul ve sınıf öğrencileri her yöreden çocuklarla doluydu. Çoğu Boşnak-Arnavut-Laz-Kürt, Erzurumlu, Malatyalı, Sivaslı, Giresunlu ve Karslı idi. Enver'de bizim sınıftaydı. Sınıfa ve okula uyum konusunda sıkıntı yaşıyordum. Hırçın ve asabi çocuk gitmiş süt dökmüş kedi gibi sakin, olan biteni izleyen birisi olmuştum.

         Sınıf başkanı benden 5-6 yaş büyük memleketlimiz Pakize olmasına karşın, ürkekliğim kaybolmuyordu. Sınıf öğretmenim Trabzonlu Mithat Küçükömeroğlu idi. Yüzü geçirdiği hastalıktan olsa gerek biraz “poturlu” gibiydi. Ama çok iyi öğretmendi, öğrenciye bir fiske vurduğunu hatırlamıyorum..


         Belki asıl anlatmak isteğim konuya gelmemi biraz uzatıyorum, daha önceki yazılarımda benzer konulara değinmiştim, ama bağışlayın...

         Şimdi beni iki gün önce çok üzen, ancak uzakta olduğum için son görevimi yapamadığım, ilkokul, ortaokulu birlikte okuduğum “Abidik gubidik” diye dans ederken hafızama kazıdığım arkadaşıma geleceğim.

         İlkokulda da ortaokulda da tüm arkadaşların, mahallelinin “Uzun Enver” dedikleri Enver Bektaş’ı kaybettik. Hem de lanet mide kanseri hastalığından… Uzun zamandır İstanbul’dan uzak olduğum için hastalığını bilmiyordum. Oysa hemen karşı binasında ailece görüştükleri bir akrabam oturuyordu, o da beni haberdar etmedi. Haberi veren ilkokuldan ve ortaokuldan arkadaşım Sakip Bayhan oldu. Çok üzgünüm…

         Uzun Enver’le ilkokuldan sonra birlikte ortaokula gittik, birlikte üzüldük, birlikte sevindik. Lisede yollarımız ayrıldı. Yıllar sonra Doğu Spor Kulubü’nde “Cosmos”lu olarak top koşturduk. İyi yönetici oldum, ama iyi bir futbolcu hiçbir zaman olamadım. Sahada yetenekli değildim..

         Enver, 1980’lerde dedemin, dayımın çalıştığı Davutpaşa Askeri Fırını’nda çalışmaya başladı. Ben ise “Gazetecilik Okulu”nda eğitimime devam ettim. Uzun Enver’le bu kez siyasi görüş olarak yakınlaştık. Mahallemizde “faşistlerin” örgütlenmemesi ve hakim olmaması için verilen mücadeleye aktif olmasak da kendimizce destek vermeye çalıştık.

         Zira çalıştığı iş yeri bir askeri fırındı, aktif bir mücadele vermesi mümkün değildi. Sohbet ortamlarında bulunurduk. Spor kulübünde yöneticiliği bıraktığımın ertesi ayında 12 Eylül 1980 askeri darbesi oldu.

                                           Doğu Spor B takımı sporcuları ve yöneticileri         

        Çok iddialı bir kulüp haline getirdiğimiz Doğu Spor'la Güngören Belediyesi sınırları içinde kalan spor kulüplerinin katıldığı “kupa maçları”na katılırdık. Maçlar çok çekişmeli geçerdi. Bütün kupa maçlarında liderliği korurduk, ancak Güngören’e uzak Esenler’e daha yakın olan mahallemizi ve takımın başarısını kabullenemeyen takımlar, kavga çıkartarak bizi kupadan eletirlerdi. 

         Güngören Mezarlığı ve Güngören Ortaokulu önündeki toprak sahada yaptığımız bir kupa maçında büyük bir faciaya ramak kalmıştı. 12 Eylül öncesi ve sıkıyönetimin olduğu bir aydı. Askeri birlik saha kenarında karargâh kurmuştu. Maçı da birliğin başındaki yüzbaşı hakem olarak yönetiyordu. Her maçta olduğu gibi yine 3-0 maçı galip olarak götürürken, saha içinde rakip oyuncuların, oyuncularımıza yaptıkları hakaret ve küfür nedeniyle maç tamamlanamadı. Saha karıştı, kimin kime vurduğu belli değildi. Yabancı bir sahada mücadele ediyorduk.

         Biz mahalle ve takım olarak bir kamyon, iki otomobille maça gitmiştik. 50-60 kişi ya var ya yoktuk. Ama rakip takım taraftarı bizim sayımızın çok çok üstündeydi. Yüzbaşı ve askerler olmasaydı, belki de bir kaçımızı linç ederlerdi. Sahaya ha bire takviye kuvvet rakip takım taraftarı geliyordu. Yüzbaşı, Doğu Spor taraftarlarını askerler eşliğinde kamyonun üstüne çıkarttı. Çok acele bir şekilde yola çıkmamızı, daha doğrusu oradan hızla uzaklaşmamızı sağladı. Ben de biri dizinde yaralı, biri de dudağında yaralı iki arkadaşımla Haseki Hastanesi’nin yolunu tuttum…

         Sonra ne mi oldu? Sonra bu maçta oyuncularımıza küfür edip kavga çıkaranlar kime ve neye güvenerek anlamış değilim, bizim komşu takım olan Çiftehavuzlar Spor Kulübü’nün sahasına geldiler. İyi futbolcu transferleriyle çok güçlü bir spor kulübü haline getirdiğimiz Doğu Spor sahasının “tribünleri” tıklım tıklım doluydu.

         Bir haber ulaştırıldı; “Güngören sahasında kavga çıkaranlar, Çiftehavuzlar sahasına gelmiş!”. Bu haber duyulur duyulmaz oyuncular da seyirciler de maçı bırakıp, Çiftehavuzlar sahasına koştuk.

         Maçın bitimine de çok az süre vardı, gençler maçın bitimini bekledi mi? Beklemedi mi? Tam hatırlamıyorum, abluka altındaki saha karıştı. Bir taraftan biz yöneticiler, bir taraftan da Çiftehavuzlar Sporu Kulübü yönetici ve seyircileri olayın büyümemesi için mücadele ediyorduk, ama gençleri tutmak ne mümkün!

         Saha karıştı… Güngören sahasında kavga çıkaran üç kişiden bir tanesi Beşiktaşlı ünlü bir sporcunun kardeşiydi. Bu üç oyuncu saha içinde kovalanmaya başlandı. Yakaladıkları anda hırpalıyorlar, kurtuldukları anda da kovalıyorlar. Beşiktaşlı ünlü futbolcunun “Faşist kardeşi” yediği dayaktan kurtulamayacağını anlayınca kendisine yere attı, baygın-ölü numarasına yattı. Yönetici olduğum için kavganın bir an önce bitmesine uğraşıyordum. Birisinin ölümü hepimizi üzerdi ve yeterince bir ders verilmişti. Yerde yatana vurmaya çalışanları engellemeye çalışırken, baygın numarası yapan birden kalkıp koşmaz mı! İyi numara yapmıştı, bu numarası canını kurtardı. Diğerleri de koruma altına alınarak, büyük bir facianın yaşanması engellendi.

         Buraya kadar hikaye yazdığımı düşünebilirsiniz! Ama asıl sorun bundan sonra yaşandı. Ben bu arada Gazetecilik Okulu’ndan mezun olmak üzereydim, bir dersim kalmıştı. Ekim ayında yapılacak sınavımı bekliyordum.

         Hem okuduğum hem de Merbolin Boya Fabrikası’nda muhasebe elemanı olarak çalıştığım için, buradaki “Yardımlaşma Sandığı” başkanlığını da yürütüyordum. Doğu Spor Kulübü’nde iki yıl yöneticilik yaptıktan sonra bir daha aday olmadım. Ağustos ayında görevimi bıraktım.

         Derken, 12 Eyül 1980 faşist darbesi gerçekleşti. Darbenin ilk haftası biterken ev baskınlarından bizler de nasibimizi aldık. Nasip alanlar kimler mi? İşte Çiftehavuzlar Spor Kulübü sahasında kavga çıkaranlar! Uzun Enver, Süleyman, Cemil başta olmak üzere bir sürü isimle polis ve askerler kapımıza dayandı. Oysa ben ve Enver kavgayı ayıran insanlardık. Cemil'in ise bırakın saha kenarında maç izlemesi, futbolla pek arası yoktu..

         Kavgaya karışan başka bir Süleyman’dı, ama onlar korkudan böyle bir çocukları ve kardeşleri olmadığını inkar edince bizim kapıya geldiler. Çok ilginç olan bir durumu da söyleyeyim. Asker ve polisler, beni bulunduğum evimizin üçüncü katında almaya gelmeden önce alt katımda oturan babamı uyandırarak, operasyona başladıklarında ben kapımızın önüne yakın bir yerde park eden ve çalışır vaziyette duran minibüsü fark etmiştim, önce kalkıp giyineyim muhtemelen beni alacaklar diye bekliyordum. Zira o sıralar mahallede üniversitede okuyan sayılı öğrencilerden biriydim, belki de tektim.

         Okulum sol görüşlü öğrenci arkadaşların hakim olduğu bir okuldu. İçimden “bunlardan bir tanesi yakalandı, benim adımı verdi” diye düşünerek yatağa tekrar uzandım.

         Benim bulunduğum kata çıktılar, odamın kapısı açık mıydı? Açtılar mı? Bilmiyorum.. Yüzbaşı önde babam yanında, sivil polisler ve askerler odama daldılar. Yüzbaşı kibar davranıyordu; “Süleyman Boyoğlu sen misin?” diye sorunca “evet” dedim.  “Giyin gidiyoruz” diye söyleyince babamın ne kadar perişan bir hale geldiğini anlatamam…

         Ardından sivil polislerden biri; “Senden başka Süleyman Boyoğlu var mı” diye sordu. Ben de; “Var, hem de üç tane daha var. Birisi İzmit’te birisi tam bizim evin karşısında, birisi de iki ev altımızda oturuyor” der demez, benim odaya doluşan sivillerden bir kaçı alelacele merdivenleri inip gözden kayboldular.

         Annemin-babamın üzgün bakışları altında merdivenleri inip sokak kapısına çıkarıldım, sokak kapısı önünde bekleyen minibüse bindirildim. Minibüsün içine hamle yaparken ne göreyim? Minibüsün en arka koltuğunda benim can dostum, arkadaşım “Uzun Enver”, diğeri de Pancar Motor Fabrikası’nda iş yeri temsilciliği yapan, Enver’lerin evinin karşındaki tek katlı evde yaşayan ortaokuldan arkadaşım Saniye’nin ağabeyi Cemil Akova…

                METRİS YOLCULARIYIZ

          Enver ve Cemil’le hiç konuşmadan minibüsün içinde kurbanlık koyun gibi beklerken, bizim evden yıldırım hızıyla çıkan polislerin dört kişiyle birlikte minibüse doğru alttan yukarı geldiklerini gördük. Hem de birini hırpalayarak getiriyorlardı. Bu kişi aynı soyadı taşıdığımız Kahveci Vahit amcaydı. Adamcağıza nasıl muamele ettilerse adam şaşırmış ha bire tekrarlayıp duruyor; “Biz evde ona sarı diyoruz. Onun siyasetle işi yoktur!” diye dövünmesi işe yaramıyordu. Kendisiyle birlikte üç kardeşini daha getirip minibüse tıktılar.

         Ha bu arada unutuyordum, bizim evi basanlar bana bir sürü isim sıraladılar… “Ali’yi tanıyor musun?” dediler. “Babamın amcası var ama Rıza’sı da var” dedim. “Mahmut’u tanıyor musun?” dediler, “Babamın adı” dedim. Daha birkaç isim saydılar "bilmiyorum, tanımıyorum" deyip geçiştirdim.

         Minibüs daha dolmamıştı, aşağı sokağa indik. Aşağı sokak dediğim de ilk ve ortaokulda okuduğum okulun karşısındaki sokak… Buradan ortaokul arkadaşım Dursun’un kardeşi Ali ile yine ortaokuldan arkadaşım İhsan’ı da aldılar, Esenler Karakolu’nun yoluna koyulduk…

         Geceyi karakolda geçirdik. Ama nezarette nefes alacak ne bir hava ne de yer vardı. Sabaha kadar ayakta bekletildik. Sabah olunca yine polis minibüsüne iteklediler. Nereye götüreceklerini ne yapacaklarını kestiremiyorduk, artık tam kurbanlık koyunlar gibiydik. Mecidiyeköy’ü geçtikten sonra Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne Birinci Şube’ye götürüleceğimizi anladık.

         Burada parmak izleri ve fotoğraflarımız çekilip fişlendikten sonra tekrar Esenler’e oradan da Metris Askeri Kışlası’na, hani sonradan; “Şu Metris’in önü bir uzun alan” türküsünün yakılmasına sebep olan birçok solcunun işkenceye tabi tutulduğu, açlık grevlerine gittiği yere götürüldük. Sadece evlerinde yapılan aramada bir sol bildiri çıkan Ali’yi bizden ayırdılar. İçimizden; "Ali yandı, mahvoldu" dedik. 

         Burası bir “Topçu Kışlası” idi. Bizim gittiğimizin ikinci günü bazı sendikacılar ile başka şüpheliler de getirildi. Getirilmeye de devam etti.

         Karakolda ve Metris’teki tutsaklığımız sırasında Enver, Cemil ve ortaokuldan arkadaşım İhsan’la vereceğimiz ifadelerde; “Birbirimizi tanımadığımızı” söylemeye karar verdik, ama bana çok saçma gelmişti, böyle bir ifadeye başvurma düşüncemiz. Neyse bu kararı ifadeye götürülmelerimizde korkmakla birlikte uyguladık. Böyle düşünmemize neden de üç kişi birbirimizi tanıdığımızı ifade edersek bizi “örgüt mensupları” diye damgalayıp, uzun süre sorgusuz sualsiz hapis yatırmalarındandı…

         Mahalleden genç bir kardeşimizi daha almışlardı, kendisini tanımıyordum. Karakolda ve Metris’te tanıdım. Bu yiğit liseli kardeşimizin adı Musli idi. Bu Musli kardeşimize her ifadeye götürdüklerinde işkence yapıyor, cinsel organından ve çeşitli yerlerinden elektrik verip getirip koğuşa atıyorlardı.

         Unutamadığım bir devrimci öğretmen daha vardı. Adı Ekrem Özdamar’dı. TKP'li Ekrem hoca Karadenizli yiğit bir devrimci öğretmendi. Ufak tefek, atletik vücutlu bu öğretmen kardeşimiz, ifadeye götürüldüğünde sorgucularla “devrimcilik ve sosyalizm” konusunu tartışıyorlar, sonra da işkence yapıp karga tulumba ranzadaki yatağına getirip atıyorlardı.

         Ama bizim Karadenizli öğretmenimize ne kadar “Ekrem hoca sen niye bunlarla sosyalizmi tartışıyorsun? Bak sana işkence yapıp, elektrik verip gönderiyorlar” dediğimizde inadından vazgeçmiyor yine tartışıyordu... 

          ÇOCUĞUNUN FOTOĞRAFA BAKIP AĞLIYORDU 

Gözaltında tutuluyorduk, mahkemeye çıkarılacak mıydık? Metris’ten salıverecekler miydi? Bilemiyorduk. Hepimiz çok gergindik, bir gün hamama götürüldük. Genellikle musluktan akan soğuk suyla kafamızı yıkıyorduk.

Gündüzleri çok gergin geçiriyorduk, kimin işkenceye alınacağı endişesiyle gün boyu bekleşip duruyorduk.

         Enver ve Cemil’le bizim isimlerimizi kimin polise ya da sıkıyönetime bildirdiği konusunda yorumlar yapıp durduk. En sonunda Cemil’in sendikacı olmasından dolayı gözaltına alındığına, benim isim benzerliğinden, Enver’in de “solcu” diye mahallenin faşistlerinden biri tarafından ihbar edilmesinden gözaltına alındığına kanaat getirdik. Ki bu faşist, Güngören sahasında kavga çıkaran üç futbolcuya güvence vererek, Çiftehavuzlar sahasında oyun oynamaya ikna ederek getirdiğini de öğrendik.

         Evet, benim gözaltına alınmam için bir süre neden sıralanabilirdi. Çiftehavuzlar sahasındaki kavgada ortamı yatışmak için bulunmam olabilirdi. Başka da üniversitede okuyordum, solcu arkadaşlarım vardı. Ancak işlediğim bir suç yoktu. Tek suçum Vahit amca ve kardeşlerinin kendi Süleyman’larını inkar etmeleri olsa gerekti. Çünkü maç kavgasına karışan oydu. Bir de polis tarafından isimleri bana sorulan Ali ve Mahmut vardı. Ama Mahmut gözaltına alınmadı.

         Üç hafta Metris’te tutulduk, sıkıntılı günlerdi. Bu sıkıntı ve üzüntüyü en çok yaşayanlardan birisi Uzun Enver’di. Enver yeni baba olmuştu; her oğlunun fotoğrafını cebinden çıkarıp baktığında gözleri dolar, sicim gibi yaşlar dökerdi…

         Daha uzun süre tutacaklarını zannettiğimiz Metris’te 20 gün sonra bizi tekrar Esenler Karakolu’na sevk ettiler. Oradan nereye gideceğimizi ne olacağımızı düşünürken, Enver’in eniştesinin tanıdığı bir binbaşı karakoldaydı ya da geldi. Bizi tekrar minibüse doldurdular, adını bilmediğim bu cesur binbaşı; “Size Gayrettepe’de işkence yapabilirler” deyip o da Gayrettepe Birinci Şube’ye geldi. Şubedeki bazı işlemler tamamlanıp çıkana kadar Birinci Şube’nin karşısındaki küçük bir kulübenin önünde bekler bulduk. Bu kahraman Binbaşı’ya selam olsun…

         Tekrar karakola geldik, karakolda komiser yardımcılarından biri bana; “Bir ihbar daha geldi. Sizin eve ikinci gün bir daha gittik. Arama yaptık. Bazı teksirlere el koyduk. İnceledim baktım bir şey yok yırtıp attım” dedi.

         Merak ettim birkaç kitabın bulunduğu kitaplıkta hakikaten teksir olarak basılan bazı derslerin notlarının alındığını fark ettim. 

         ÜZÜLDÜĞÜMÜZ ALİ BİZİ KARŞILADI

          Bu arada, bize Metris’te her ifadede; “Ali Yorulmaz’ı tanıyor musun?” dediklerinde korkudan tanımıyoruz dediğimiz Ali, Namık Kemal Mahallesi’nin girişinde bizi karşılayanlar arasında görmeyelim mi? Küçük dilimizi yutacak gibi olduk. Uzun Enver, Cemil, İhsan’la, “Ali ceza evine tıkılmıştır. Ali’yi kolay kolay bırakmazlar. O sol bildiri onun başını yakar” dediğimiz Ali bizi “geçmiş olsun” dilekleriyle karşılıyordu… Oysa Ali, götürüldüğü Selimiye Sıkıyönetim Komutanlığı’nda savcı tarafından ifadesi alındıktan sonra aynı gün salıverilmiş..

                                     Enver ile Esenler Ortaokulu'ndaki arkadaşları

        İşte böyle… Sizleri 45 yıl öncesine götürdüm. Bazılarınız sıkılarak, bazılarınız üzülerek bu satırları okuyacaksınız. Ama benim üzüntüm ve acım çok büyük. Yıllar sonra Esenler Ortaokulu ilk mezun (1970-71) öğrencileriyle 10 Haziran 1995 tarihinde bir araya geldiğimiz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi’ndeki toplantıya hepimizin “Uzun Enver”i de gelmişti. Bu toplantıya hayatta olan öğretmenlerimiz de katılmıştı. Ortaokul anılarını paylaşmış, birlikte fotoğraflar çekmiştik. Ne yazık ki 6 Mayıs Salı akşamı İstanbul’dan çocukluğumuzun geçtiği mahalleden ve ortaokuldan arkadaşım Sakip Bayhan’dan Enver’in kara haberini aldım.

Sakip, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın asıldığı günün gecesi Enver Bektaş (Uzun Enver) kardeşimin, arkadaşımın ölüm haberini verdi. Ne diyeyim, söyleyecek bir söz bulamıyorum. Enver'in çocukken söylediği; "Abidik gubidik" bir dünyada yaşıyoruz.. Eşine, oğluna ve kızına sabırlar diliyorum…

(Süleyman Boyoğlu)