25 Kasım 2019 Pazartesi

"ASPARAGAS"IN KÖKENİ...

   
Ergin Konuksever: “Asparagas kelimesi Yener Tuğrul ile Yurdaer Acar’ın iki gencin fakirliklerini anlattıkları hayali bir röportajla basın diline girdi”
Rahmi Turan: "Yeşilçam senaryolarına konu olacak türden bir olaydı ve Asparagas haber Hürriyet'te iki muhabirin meslek hayatlarının sonu oldu"
Demir Feyizoğlu: "Haberin çıktığı gün Hürriyet'in telefonları susmadı"
Yurdaer Acar: "Şimdiki Asparagas'ların yanında bizimki hiç bir şey değil"
            
                                   Yurdaer Acar
          Sözcü gazetesi başyazarı Rahmi Turan, 20 Kasım Çarşamba günü “Müthiş Bir Haber!” başlığıyla kaleme aldığı yazısında Saray’a yakın bir haber kaynağından aldığı bilgiyi aktardı. “ASPARAGAS” haber de bu yazıyla yeniden gündeme geldi. Asparagas’ın nasıl ortaya çıktığı konusuna girmeden önce Rahmi Turan’ın, köşesinde özetle neler yazdığına bir göz atalım:
         “Haber kaynağım; 9 Kasım akşamı çok önemli bir siyasetçi sizin ‘Saray’ bizim ‘Külliye’ dediğimiz yerde Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın huzuruna çıktı. CHP’li olduğu belirtilen o önemli kişinin Tayyip Erdoğan ile memleket meselelerini konuştuğu, Erdoğan’ın ona:’Türkiye’nin güvenliği için senin CHP Genel Başkanı olman gerekir’ dediği belirtildi.
      Şimdi “Kim bu önemli CHP’li?” diye soracaksınız değil mi?
Külliye’ye, yani Saray’a yakın haber kaynağım bana önemli bir CHP’linin adını söyledi. Ben de bunu sormak için o kişiyi aradım fakat tüm çabalarıma rağmen ulaşamadım.
     Onayını almadığım için de hiçbir isim açıklamıyorum”.
       Bu yazıdan sonra Türkiye’de yaşanan yoksulluk, açlık ve işsizlik ile Amerika’nın başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’daki planlarını unutturdu. Deyim yerindeyse yer yerinden oynadı. Bu kişinin CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce olduğu adı ortaya atıldı. İnce, twitter hesabından; “İspatlanırsa kendimi Taksim Meydanı’nda yakarım” dedi.
       CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bir televizyon kanalında konuya ilişkin soruları yanıtladı. Kılıçdaroğlu, böyle bir olaydan haberi olduğunu belirtti, ardından şunları söyledi:
       “Bu haberle mademki siz diyorsunuz ki Türkiye çalkalandı. Her konuda konuşma yapan Erdoğan niye bu konuda konuşmuyor. Erdoğan desin ki ‘yok efendim böyle bir şey. Ben kimseyle görüşmedim, kimseyi davet etmedim'. Buradan Erdoğan’a açık net soruyorum; bu haber doğru mudur, yanlış mıdır? Herkes konuşuyor. Dikkat edin sadece susan Erdoğan…”
        Tabi Saray’da oturan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bu iddia karşısında sessiz kalmadı, o da 21 Kasım’da İzmir’de partisinin il başkanlığındaki törende çok ağır bir dille yanıt verdi:
        "Arkadaşlarım gerekli cevabı verdiler. 'Böyle bir görüşme olmadı' dediler. Ve bunu haber yapan gazeteci kayıp... Bay Kemal senin hayatın yalan. Bak İzmir'den milletvekili olduğun ilden sesleniyorum sana. Eğer yiğitsen ben cumhurbaşkanlığımı ortaya koyuyorum. Acaba sen genel başkanlığını ortaya koyabiliyor musun? İspat ettin, ettin. Etmediğin takdirde CHP'nin genel başkanlığından çek git. O gazetenin köşe yazarı da bu da... Bunların hayatı yalan."     
         Öte yandan, tartışma yaratan iddianın kaynağı olduğu açıklanan gazeteci Talat Atilla, 23 Kasım akşamı Twitter hesabından paylaştığı mesajda, haberi kendisinin yapması gerektiğini ve asla kaynağını açıklamayacağını belirtti.
                    İNCE’NİN BASIN TOPLANTISI

          Muharrem İnce, hızını alamadı, 24 Kasım Pazar günü Yalova’nın Elmalı köyündeki baba evinin bahçesinde bir basın toplantısı düzenleyerek, böyle bir ziyaretin olmadığını, olayın bir komplo ve CHP içindeki “kumpasçıların” işi olduğunu vurguladı.
         Açıklamalar ve suçlamalar peş peşe gelirken, İngiltere’de olduğunu bildiren Rahmi Turan, 25 Kasım Pazartesi günü konuyla ilgili bir yazı daha kaleme aldı:

                      TURAN: “SORUMLULUK BANA AİT”

         “İç sayfadaki TOKMAK-2 sütunumda yazdığım “Müthiş bir haber” başlıklı yazı birkaç gündür Türkiye'nin bir numaralı gündem maddesi oldu.
          Bu kulis bilgisini meslektaşımız Talat Atilla'dan almış, yüzde yüz doğru olduğuna dair teminat verince, ona güvendiğim için yazmıştım. Yanlış değerlendirdiğim anlaşılıyor.
          Haber Cumhurbaşkanı Erdoğan ve CHP'li Muharrem İnce tarafından kesin bir dille reddedildi.
          Böyle olunca, bazı çevreler SÖZCÜ'ye, insan yiyen Piranha balıkları gibi saldırdılar!
Yazdığım yazının tüm sorumluluğu bana aittir.
         
                                ASPARAGAS NASIL ORTAYA ÇIKTI?
        
         Şimdi gelelim asıl konumuza; “ASPARAGAS” kelimesinin Türk basınının diline nasıl yerleştiğine…
         Asparagas olayını ilk önce 2007 yılında yayımlanan “Hazandan Önce Bâbıali” kitabımda gazeteci Demir Feyizoğlu şöyle anlatmıştı:
       “Bu kelimenin nasıl dilimize girdiğini bilen ya yoktur ya da çok azdır. Asparagas kelimesi bugün ülkemizde yalan, palavra, uydurma gibi anlamlarda kullanılıyor. Sanıyorum 1970’li yıllardı. O zaman Hürriyet gazetesinde çalışıyordum. Bir sabah gazeteye geldiğimde, her zaman olduğu gibi ilk önce gazeteyi açtım. Birinci sayfadan çok büyük gösterilmiş bir haber vardı. Kocaman da bir resim… Bu resim kocaman bir çadırı gösteriyordu. Çadırın üzerinde yine büyükçe bir yazı vardı; ‘ASPARAGAS’… Çadırın önünde ise biri kadın, diğeri erkek hippi tipli iki genç duruyordu.
       Hikâyesi ilginçti; yurt dışından gelen bu iki hippi, o zamanlar tamamen boş olan 4. Levent’te çadır kurmuş ve burada yaşıyorlardı. Tabii bir süre için… İşin özeti buydu. Hürriyet’in iki elemanı da bu resmi çekmiş ve hikâyesini anlatmışlardı. Enteresan bir haberdi elbette…
        O gün saatler ilerledikçe Hürriyet’in telefonları susmadı. Arayan okuyucular şöyle diyorlardı: Bu gençler bir süreden beri burada çadırda yaşıyorlardı. Yabancı değil Türklerdi… Tüm hikâyeleri de yalandı. Yani bu düzmece bir haberdi…
        Bunun üzerine haberin fotoğrafını çeken Y.A. ve yazıyı yazan Y.T. sorguya alındı. Y.A. ve Y.T. olayın doğru olduğunu iddia ettiler. Ama gazete yönetimi inanmadı. Deneyimli bir gazeteci olan K.Ö.’yü olayı aydınlatmak için görevlendirdiler. K.Ö. hemen ekibi ile olay yerine gitti. İki genç çadırlarını topluyorlardı. Evet, bunlar gerçekten Türk’tü. Haber de organize edilmişti. Hürriyet elemanları ile iki genç bu işi organize etmişti. Her şey gün gibi açığa çıkmıştı. Deneyimli ağabeyimiz K.Ö. gazeteye dönüp raporunu verdiği anda ASPARAGAS, yani yalan, uydurma, palavra haberi yazan Y.A. ve Y.T.’nin işine son verilmişti. İşte o günden sonra bu ASPARAGAS kelimesi dilimize girdi.”

                   TURAN’IN “ASPARAGAS” YAZISI
        
       Ne ilginçtir ki ASPARAGAS olayını Rahmi Turan da 27 Eylül 2009 tarihinde Hürriyet gazetesindeki köşesinde kaleme almış. Turan’ın konuyla ilgili yazısı ise şöyle:
      “Gazetecilik mesleğinde çok ilginç hikâyeler vardır. Basın tarihine geçen ‘Asparagas olayı’ bunlardan biridir. Yalan haber tanımlamakta kullanılan ve önce “Azparagas” olan, sonra “Asparagas” diye değişen kelimeyi her gazeteci bilir ama aslının ne olduğunu çok kişi bilmez.
         Hürriyet’in New York Bürosu Şefi Doğan Uluç, basınımızın son 50 yılını anlatan“Olaylar içinde olaylar-KUPA ASI” adlı ilginç anı kitabında, Babıâli tarihine geçen bu olayı ayrıntılarıyla anlatıyor. (Doğan Kitap)
          Tarih 14 Nisan 1963... Hürriyet’in birinci sayfasında yayınlanan haber günün konusu oluyor. Yeşilçam senaryolarına konu olacak türde bir olay bu...
         Doğan Uluç şöyle anlatıyor:
        O gün istihbarat salonuna foto muhabiri Yurdaer Acar telaşla giriyor. Elindeki büyük fotoğrafları masamın üstüne koyuyor:
        “Bomba gibi bir haber yakaladık. Bak şunlara...”
         Resimlerde, ağaçlar arasında bir kulübe var. Önünde kovboy şapkalı bir erkek, parmakları gitarın tellerinde, yanında genç bir kız... Diğer resimlerde kızla erkek ocakta yemek pişiriyorlar.
        Yurdaer “Amerikalı bir sanayicinin kızı bu. Tanıştığı Türk gencine sırılsıklam âşık olmuş. Bebek sırtlarında bir kulübede yaşıyorlar. Hikâyeleri çok ilginç” diyor.
Yurdaer’i dinlerken Uluç’un gözü, kapının üzerinde iri harflerle yazılı “Azparagas” sözcüğüne takılıyor:
        “Ne demek Azparagas?”
         Yurdaer “Bunlarda para az, gerisi gaz” diyor.
         Bu atlatma haberi yakalayan muhabir ise Yener Tuğrul... O anda haberi yazmakla meşgul...
         Ertesi günü resimli haber birinci sayfadan patlıyor gazetede... Başlık:
“Amerikalı kız, Türk sevgilisiyle bir gecekonduda yaşıyor”.
         Olay güya şöyle: “Yaşar Sönmez adlı 21 yaşındaki Türk genci New York’ta Betty Asbade ile tanışıyor. Amerikalı bir sanayicinin kızı olan 19 yaşındaki Betty, öğrenci Yaşar’a âşık oluyor. Yaşar’ın eğitimi bitiyor, gemiyle Türkiye’ye dönerken, Betty rıhtımda gözyaşları döküyor. Türk öğrenci ailesine Amerikalı kızla evlenmek istediğini söylüyor. Babası şiddetle karşı çıkıyor.
       Bu arada sevgilisini özleyen Betty uçağa atlayıp İstanbul’a geliyor. Bebek sırtlarında bir gecekonduya yerleşiyorlar. Yemeklerini kulübede pişirip, nikâh gününü beklerken de, Yaşar geceleri gitar çalarak sevgilisine aşk şarkıları söylüyor. Tam filmlik senaryo!
       Muhabir Yener Tuğrul ve foto muhabiri Yurdaer Acar bu haber için büyük para ödülü alıyor ama iki gün sonra olayı araştıran bir başka gazetede haberin uydurma olduğu şöyle ilan ediliyor:
       “Amerikalı kız ile Türk sevgilisi haberi tamamen yalan. Kız Amerikalı değil Türk. Gitarlı genç ise erkek kardeşi... İki kardeş, bir deniz subayının çocukları!”
Bu skandal üzerine büyük gürültü kopuyor. Hürriyet’in o zamanki Genel Yayın Yönetmeni Necati Zincirkıran çok kızıyor. Olay, iki muhabirin meslek hayatlarının sonu oluyor!
        SONUÇ: O günden sonra Yener Tuğrul bir daha ortalıkta görünmüyor. Kovulacağını anlayan Yurdaer Acar çalışmak üzere İngiltere’ye gidiyor.
Babıâli’ye ise “Asparagas” sözcüğü miras kalıyor.
         Basın dünyasında, uydurma haberler için 46 yıldır “Asparagas” tabiri kullanılıyor.”

                        ERGİN KONUKSEVER ANLATIYOR

                                         (Fotoğraf: Ali Kılıç)
           ASPARAGAS olayını 14 Temmuz 2010 tarihinde bir de usta gazeteci Ergin Konuksever’e anlattırmıştım:
         “Bu çocuklar Milli Birlik Komitesi üyesi hava albay Haydar Tunçkanat’ın çocukları. Olay Levent sırtlarında geçiyor. Tunçkanat, Amerika’da gemiyle bir araba getirmiş. O arabanın sandığını çocukları gecekonduya çeviriyorlar. Hürriyet’in foto muhabiri Yurdaer Acar ile muhabiri Yener Tuğrul, iki kardeşi konu mankeni olarak buraya sokuyorlar; “Milyoner kızı aşkı için Türkiye’ye geldi!”
         Kız şalvar giymiş, önünde pompalı gaz ocağı var. O pompalı gaz ocağında yemek yaparken (gaz ocağını pompalarken) Yurdaer fotoğraf çekiyor. Fakirliklerinin ifadesi “az para” bir de gazocağının “gaz”ını ekliyorlar. Gecekondu’nun giriş kapısının üzerine de “Azparagaz” yazıyorlar... Bu da aşklarının ifadesi oluyor...
         Bu haberi üç dört gün Hürriyet gazetesi manşetten verdi. Akşam’ın sahibi Malik Yolaç, Celalettin Çetin de gazetenin “Beyoğlu Muhabiri”. Malik Yolaç, “Bak millet neler yazıyor. Sen de bul şunları konuş” diyor.  Malik Yolaç, o sıralar rakip gazetenin yalanını ortaya çıkaran gazetecilere prim veriyordu. Celalettin Çetin de olay yerine gidiyor. Bakıyor o sırada bir kız balkondan halı silkeliyor. Celalettin Çetin, 'Kardeşim burada bir milyoner kızı ile bir çocuk yaşıyormuş' diyor.
         Kız da; 'Onu bana sorma içeride ağabeyime sor' diyor. Çetin, konu mankeni genç çocukla ve kızla konuşuyor. Dönüyor geliyor, yalan haber olduğunu Akşam’da yazıyor. 

                  NECATİ ZİNCİRKIRAN'DAN İHTAR...

       Yurdaer Acar ile Yener Tuğrul o sıralar Hürriyet’in Yazı İşleri Müdürü Necati Zincirkıran’dan ihtar alıyorlar. Onlar da 'Bizi kandırdılar' diyorlar, işi kurtarıyorlar. Ama daha sonra 'Papazın kızı Müslüman oldu!' diye bir yalan haber daha yapıyorlar. Kanun kitabını da Kuran-ı Kerim diye kızın başının üzerine koyduruyorlar. Yine Celalettin Çetin araştırıyor, kızın papazın kızı olmadığını, kitabın da Kuran-ı Kerim olmadığını ortaya çıkarıyor. Bunun üzerine Hürriyet ikisini de çıkardı.
      Yurdaer Acar o sıralarda ABD’den İstanbul’a gelen bir kızla tanıştı. O kızın arkasından Londra’ya gitti. Kız oradan Avusturalya’ya ağabeylerinin yanına gitti. Sonra Türkiye’ye döndüler. İki kızları oldu. Geldiğinde bu kez Akşam gazetesine girdi. Ben o sırada Günaydın’a geçtim. Yurdaer de Günaydın’a geldi. Sonra bu kadından ayrıldı. Yuardaer sonra İstanbul’da reklâm stüdyosu açtı. Bir kez daha evlendi. Karısı kanserden öldü. Levent’te evi vardı, o evini sattı. Bir ev Bostancı’da, bir ev de Bodrum’da aldı. Annesinden kalan evini de sattı.
      Yurdaer’in biri erkek, iki kardeşi vardı, ikisi de trafik kazasında öldü. Kız kardeşi Sarıyer dolmuşundayken bindiği araç denize uçtu. Kız araç içinde boğularak öldü. Yedek subay olan (asteğmen) erkek kardeşi de Kars’tan Erzurum’a ya da Erzurum’dan Kars’a giderken, binbaşı aracına alıyor. Onlar da trafik kazası geçiriyor, binbaşı da Yurdaer’in kardeşi de ölüyor.
     Bir müddet sonra bu kez Yurdaer Acar, İstanbul’da trafik kazası geçirdi. Köprücük kemiği kırıldı. Samatya SSK’da Emil Galip Sandalcı’nın ortopedist doktor olan kardeşi Metin Galip Sandalcı ameliyat etti. Şimdi Bodrum’da yaşıyor.
     Ben onu çok öğrenci olaylarının içine sokup fotoğraf çekmesini sağladım. İstanbul’a geldiğinde hâlâ görüşürüz.”

  “ŞİMDİKİ ASPARAGAS’LARIN YANINDA BİZİMKİ HİÇ BİR ŞEY DEĞİL”
     
      Bu arada, Bodrum’da yaşayan Yurdaer Acar’ın izini Ergin Konuksever’in yardımıyla bulmuştum. 20 Kasım 2011 tarihinde Ergin Konuksever, Görev yaptığım TGC Basın Senatosu Odası'nda Yurdaer Acar'ı cep telefonuyla aradı. Kısa bir görüşmeden sonra Konuksever; “Yanımda Süleyman Boyoğlu var. Asparagas'ı bir de senin ağzından dinlemek istiyor" dedi ve telefonu bana uzattı. Yurdaer Acar, İstanbul'a geldiğinde buluşma ve olayı anlatma sözü verdi. Acar, telefonu kapatırken, “Yalnız şu kadarını söyleyebilirim, şimdiki Asparagas'ların yanında bizimki hiç bir şey değil” dedi. İyi ki de bu son cümlesi ağzından çıktı, çünkü ne yazık ki bir daha görüşemedik; İstanbul’a geldiğinin değil de ölüm haberini aldım…
(Yazı: Süleyman Boyoğlu)     



3 Kasım 2019 Pazar

"MUSA'DAN BERİ"...

           “Musa’dan beri” derken İsrailoğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtaran Hz. Musa’dan bahsetmeyeceğim; Türkiye’yi baskıdan kurtarmak için uğraş veren “Bizim Musa”dan bahsedeceğim ve yazacağım. Musa Ağacık, gazetecilik yaparken tanıdığım en dürüst, sözünü sakınmayan, yeri geldiğinde “taşı gediğine” koyan bir arkadaşımızdı. Ben Anadolu Ajansı’nda (AA), o da Türk Haberler Ajansı’nda (THA) muhabirlik yapıyorduk. 1980’li yıllarda İstanbul Valisi olan Nevzat Ayaz’ın ilçelere ve köylerine yaptığı ziyaretlere katılır, köylülerle sohbetlerini, yapacakları işleri haber yapıp gazetelere servis ederdik. Valiliğin tahsis ettiği minibüsün içinde ilçe ve köylere yaptığımız yolculukta Musa’nın söylediği çok güzel arya ve Ruhi Su türkülerini de keyifle dinlerdik.
       Ancak bu yaptığımız haberler aslında ikimizi de tatmin etmiyordu; zira Türkiye o yıllar olağanüstü bir durumdan çıkmıştı. Yani 12 Eylül 1980 askeri darbesi toplumun üzerinden bir silindir gibi geçmiş, insanları yerlere yapıştırmıştı.  Yeni bir anayasa yapılmıştı, ama insan haklarını dillendirmek, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapmak hâlâ yasaktı. Cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalar, özellikle siyasi mahkûmlara yapılan baskılar hiç ülkenin gündeminden düşmüyordu.
       Polis ve karakolla 68 öğrenci liderlerinden Deniz Gezmiş’i savunduğu için tanışan ve tokat yiyen Musa, o günden sonra “ne zalimlerle ne de polis düzeniyle” bir türlü barışık olmaz. Musa, lisede okurken de siyasete devam eder, okuldan atılır; liseyi dışarıdan bitirir.
       Musa, THA’da muhabirliğe başladı. 1986 yılında Güneş gazetesine, oradan da İstanbul’da yayın hayatına devam eden Yeni Asır gazetesine geçti. Artık Musa gerek uzun boyu, gerekse sorduğu sorularla dikkat çekiyor; hem siyasi parti liderlerini, hem başbakan hem de cumhurbaşkanlarını zor durumlarda bırakıyordu. Milliyet gazetesinde Melih Aşık’ın yanında iyice pişti. 1995 yılında Ufuk Güldemir gazetede genel yayın yönetmeni olunca önü iyice açıldı; röportajları “Musa’nın Teybi” başlığıyla birinci sayfaya taşındı. Artık Musa’yı tutana aşk olsun… Musa her yerdeydi; nerede bir insan hakları ihlali, nerede bir işkence olayı varsa üzerine gidiyordu… Bu yüzden de başına gelmeyenler kalmıyordu.
       Bir gün Anadolu Ajansı’ndan mesai bitiminde dış kapıdan çıkarken Musa içeri girdi. Yüzü kıpkırmızı, boğazı sıkılmış bir halde Musa’yı görünce “Ne oldu Musa? Bu ne hal?” deyince; “Hiç sorma uzun zamandır pasaport alamıyordum. Bugün pasaportum verildi. Çok keyifliydim… Pasaport sol elimde, sağ elimle de parmaklarımı şıklatıyordum ki birisi önümü kesti; ‘Ne yapıyorsun öyle sen deli misin?’ dedi. ‘Sana ne’ dedim. Vay sen misin böyle diyen bana girişti. Müdür yardımcısıymış, boynumu sıktı, yumrukladı, durum bundan ibaret” dedi.
       Esprili, zekice sorularıyla sadece Türk siyasileri güç durumda bırakmadı Musa, yabancı devlet adamlarını da bu yanıtlanması zor sorularıyla bunaltırdı. Bu zor sorularından Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasına neden Mihail Gorbaçov da nasibini aldı.
      Musa, daha kimleri sorularıyla güç durumda bırakmadı ki… Eğer “Bizim Musa”nın bugün hiçbir gazetecinin sormaya cesaret edemediği soruları ve yanıtlarını merak ediyorsanız, lütfen bir “Tevrat’tan Sonra Vahiy Olunan Gazetecilerin Kutsal Kitabı”nın yazarı olan “MUSA’DAN BERİ”yi Beylikdüzü’nde açılan TÜYAP Fuarı’nda imzalayan bu sevgili arkadaşımı yakından tanımalarını öneriyorum…
(Yazı: Süleyman Boyoğlu)


31 Ekim 2019 Perşembe

GÜVERCİN VE SU...

                                           (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

30 Ekim 2019 Çarşamba

HAYIR LOKMASI...

                                         Taraklı'da "Hayır lokması" döken kadınlar...
                                                (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

BİZİM İNSANLARIMIZ...

                                          (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

26 Ekim 2019 Cumartesi

ESKİŞEHİR FOTOĞRAFLARI...

























Eskişehir denilince ilk akla Porsuk Çayı, Çibörek, Lületaşı, müzeleri ve Odunpazarı'ndaki tarihi evler gelir... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

22 Ekim 2019 Salı

KÖYCEĞİZ'DE KUMDA KAHVE...

                                           (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

17 Ekim 2019 Perşembe

KIZ KULESİ-BOĞAZ TURU...



                                           (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

16 Ekim 2019 Çarşamba

"BAŞKA ŞEHİRLER"...

        Remzi Gökdağ, bir zamanlar sağ iktidarların en çekindiği gazetelerden biri olan Cumhuriyet gazetesinde 1989 yılında muhabirliğe başladı. Gazetede önemli haberlere imza attı. Meslekte yaşanan erezyondan ve değişen medya düzeninden sonra kendisini yurt dışına attı. Remzi önce Moskova’daki gazeteci arkadaşı Suat Taşpınar’ın yanına gitti.
        Gazetecilik artık Remzi’nin ruhuna işlemişti. Bir süre buradan Türkiye’ye haberler geçti. Sonra ver elini Amerika… Kristof Kolomb’un keşfettiği Amerika’da 9 yıl kaldı. İlk kitabı “Park Oteli Olayı”ndan sonra Amerikan medya kuruluşlarının habere yaklaşımını inceleyen “Amerikan Medyasında 11 Eylül” adlı ikinci kitabını yayımladı. “Yol Arkadaşım” dediği Yelda ile burada tanışıp evlendi. Seyahati seven iki kafadar, o ülke senin bu ülke benim birlikte dolaşmaya başladılar. Artık Remzi de bir kâşif olmuştu… Amerika'dan sonra İsviçre'ye geçtiler. Burada da bir 5 yıl kaldılar; bütün Avrupa ülkelerini, şehirlerini gezdiler.
        Remzi gittiği ülkenin önemli şehirlerini “bakarak” değil de “görerek” gezdi, inceledi. Şehirlerin tarihte önemli misafirlerini araştırdı; kaldıkları, gezdikleri yerleri kendisi de deyim yerindeyse “karış karış” dolaştı. Notlar aldı, sonra bu notları okuduğu kitaplarla bütünleştirdi. İstanbul’un gelişimine ve bugünkü beton yığınına ve gökdelenlere teslim olan haline tanıklık eden 20 önemli isimle yaptığı röportajları “Sevgili İstanbul” adlı üçüncü kitabıyla okurla buluşturduktan sonra eşinin işi gereği kendisini Dubai'de buldu.  
        Remzi burada da boş durmadı, gezip gördüğü yerleri bir kitapta toplamak için çalışmalara başladı. “Efsane İsimlerin İzinde Gizemli Yolculuklar BAŞKA ŞEHİRLER” adını verdiği kitabını bitirdi. Kitap yaklaşık bir ay önce E Yayınları’ndan çıktı; okurlarıyla buluştu. Karınca gibi çalışkan sessiz, sakin arkadaşım Remzi Gökdağ’a daha nice kitaplar yazması dileklerimle…   
        Unutuyordum, Remzi aynı zamanda iyi de bir tavla oyuncusu…  Yalnız kızdırarak, adam yenmeye bayılıyor… Özellikle de beni…
(Yazı: Süleyman Boyoğlu)
       



15 Ekim 2019 Salı

SADE OLSUN...

                                                     
                                                                           (Fotoğraf: S. Boyoğlu)
                               
                               Sade olsun benim hayatım,
                               Şekersiz çayım,
                               Doğduğum, masum ilk ayım gibi…
                               Sade olsun benim hayatım,
                               Müziksiz film, desensiz kilim,
                               Makyajsız sevgilim gibi…
                               Sade olsun benim hayatım,
                               Oymasız dolap, resimsiz kitap,
                               Acısız kebap gibi…
                               Birkaç minik günah, birkaç sevap gibi…
                               Sade olsun benim hayatım,
                               Kıymasız, peynirsiz börek,
                               İhtirassız, hasetsiz yürek gibi…
                               Sade olsun benim hayatım,
                               Haramsız param pulum,
                               Yolsuz susuz okulum gibi…
                               Sade olsun benim hayatım,
                               Yalansız dilim, dikensiz gülüm,
                               Sessiz sedasız gelen ölüm gibi…
                              (Dr. Salih ÇELİK 19 Mayıs 2019)

13 Ekim 2019 Pazar

BİZİM KADINLARIMIZ...

Hayat öyle kısa ki, hani bir nehir gibi gözlerinizin önünde akıp gider hiç farkına varamazsınız. Ta ki bir değneğe, bir koltuğa muhtaç olana kadar...  
                               (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

YORGUN SATICI...

                                            (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

KEÇİ BOYNUZU...

                       Kaş denince akla ilk gelen keçiboynuzu reçel yapımı için eziliyor...
                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

ELMA KAKI...

                      Bale teyze 92 yaşında... Emeğiyle kuruttuğu doğal 
                      elma kaklarıyla... (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

10 Ekim 2019 Perşembe

KEÇİLER...


Keçiler... Birisi doğal, birisi de insanın doğaya bıraktıklarıyla besleniyor... 
                                 (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

8 Ekim 2019 Salı

BİZİM KADINLARIMIZ...

                                              (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

6 Ekim 2019 Pazar

İMRANLI'DA BİR İDEALİST...

     
           Kimi insan vardır aşkı, kimi insan da vardır ideali uğruna bütün mevki ve makamları bir kenara bırakır, ideali peşinden koşar… Şimdi yazacağım hikaye de ikincisinin peşinden koşan Yılmaz Aslan’ı tanıtmaya çalışacağım. Daha doğrusu ben soracağım asıl mesleği mühendislik olan Yılmaz anlatacak…
      Memleketim Erzincan-Refahiye’den İstanbul’a doğru iki aile yol alırken, “Dere yolu”nu değil de son anda “Kızıldağ yolunu” tercih ettik. İyi de ettik…  İmranlı yakınlarındaki barajın yanından geçerken yol arkadaşlarımın dikkatini dış görünüşü hoş olan taş bir yapı çekti. 500 metre kadar geçmiştik, dönüş yaptık. 
      Etrafı duvarlarla çevrili çiftliğin kapısından içeri girer girmez bahçesindeki otantik alet edevatlar bizi büyüledi. Bu aletleri ve bahçenin güzelliğini fotoğraflamaya başladım. Eşim, yol arkadaşımın eşi de keçi sütünden yapılan ürünlerin satıldığı taş duvarlı şirin satış ofisinden içeri girdiler.  
      Ben fotoğraf çekerken bir otomobil daha peşimizden çiftliğe girdi. Müşteri olduklarını düşünerek, ben işimi yapmaya devam ettim. Yol arkadaşım daha sonra gelen iki kişiyle koyu bir muhabbete daldı..  
     Herkes işini yaparken çaylar ve keçi sütünden yapılan peynirler de muhabbet masasına getirildi. Masaya çağrıldım… Refahiye Kablo Fabrikası’nı kuran arkadaşım İbrahim Çankaya'nın sohbet ettiği kişi Çit Keçi Çiftliği’nin sahipleri Yılmaz ve Mehmet Ali Aslan’dı, yanlarına iliştim. Muhabbetlerini dinlemeye başladım. Arkadaşım gazeteci olduğumu söyleyince muhabbet koyulaştı.
      Oyak’ta yöneticilik yaparken ve dünyayı dolaşırken, “kravatlı insanlar”ın egosundan yorulan Aslan, kendi işinin patronu olmaya karar vermiş… Aynı zamanda da yetersiz de olsa buğday, arpa, arıcılık ve hayvancılık dışında hiçbir ürünün yetişmesine, yapılmasına ikliminden dolayı pek elverişli olmayan doğduğu toprak olan İmranlı’nın kaderini değiştirmeyi hedeflemiş Yılmaz Aslan…
      İmranlı’nın Çukuryurt köyünden olan Aslan, İsviçre ve Belçika’da keçi ve keçi sütünün mucizelerini keşfetmiş.. Aynısını memleketinde gerçekleştirmek için sekiz yıl önce kollarını sıvamış, avukat eşi Gürsel hanım da kendisini destekleyince keçi çiftliği kurmaya karar vermişler.
    Ben sordum, Yılmaz Aslan yanıtladı.
     Böyle bir çiftlik kurmak nereden aklınıza geldi?
 - “İmranlı’nın Çukuryurt köyündenim. Bu çiftliği kurmamdaki amacım şuydu. Ben Oyak grubunda daha önce yöneticilik yapmıştım. Artık kravatlı insanların egosundan yoruldum. Doğayla iç içe bir yaşam istedim. Neresi olabilir diye çok düşündüm. Ayvalık’ta, Yalova Armutlu’da yerler aldım. Daha sonra vazgeçtim.  Dedim ki ya biraz bu hayallerimizin içerisine ideallerimizi koyalım, kendi doğduğumuz topraklarda bir şeyler yapalım dedim. Eşimle ne yapabiliriz diye 8-9 sene araştırma yaptık, sonra buraya karar verdik.
     Bahçe ve satış ofisini otantik malzemelerle süslemişsiniz? Bu nereden aklınıza geldi?
  - “ Baraj olmadan önce dedemin değirmeni vardı. Onun değirmeninin taşlarıyla satış ofisini yaptık. Değirmenin taşlarını da çıkarıp buraya getirdik. Burası dedemin kendi arazisiydi. 38 mirasçıdan burayı iki yıl uğraşı sonrası satın aldım.
    Burayı ne zaman faaliyete geçirdiniz?
 - “Bir buçuk yıl oldu. Yani yaklaşık 18 aydır üretim ve satış yapıyoruz.
    Keçiler yerli mi? Ürünlerin hepsi sizin keçilerin sütünden mi yoksa köylülerden de topladığınız sütler var mı?
 - “Hayır. Köylülerden süt almıyoruz, kendi keçilerimizin sütleri… Keçilerin hepsini yurt dışından İsviçre’den getirdik. Burada çoğaltıyoruz. Şu an 350 keçimiz var.
    Bu yaptığınız işten umutlu musunuz?
- “Tabii… Beş sene sonra İmranlı’da beş bin tane keçi olsun. Benim gibi 10 tane daha çiftlik olsun. Şu İmranlı denen yer başka bir sınıfa girer. Hesabını yaptım 30 milyon lira net yıllık geliri var bu işin…
   Size ilginç bir şey söyleyeyim Belçika’yla İsviçre’nin çikolatasının meşhur olmasının tek nedeni var; bu keçilerin sütü… Çikolata için ne gerekli; süt ve fındık…
    Maraş dondurmasının meşhur olmasının nedeni keçi sütü ?
 - “Maraş dondurmasının böyle olmasının sebeplerinden bir tanesi tabi ki keçi sütü, onlar keşfettiler. Sagra bugün dünya markası olamaz. Niye olamaz? İnek sütüyle çikolata yaptığı süre içerisinde olamaz. Keçi sütüyle yapmak zorunda...

   350 keçinin sütü yetiyor mu?
- “Şimdilik yetiyor. 350 keçimizin 150’ye yakını şu an içerde. 200’e yakını da açık alanda yayılıma, otlamaya gitti. Yani sağılı ve kısır olanlar yaylıma gitti.
   Ne zaman süt sağımını kesiyorsunuz?
- “Bizim keçilerin şöyle bir özelliği var. Günlük süt verimi 3 litre, yıllık ise yaklaşık 800 litredir. Kasım’da süt sağımını keseriz. Çünkü hamile oluyorlar. Üç ay vücutlarını dinlendirmeleri gerekiyor. Önemli bir güne denk geldiniz. Bugün ‘teke katılım’ törenimiz var.  
    Koç katılım töreni gibi mi?
 - “Evet. O kadar önemli bir tören ki, bildiğiniz gibi değil… Onlara harem oluşturuyoruz. Bugün hasta olmayanlar dışındakileri evlendireceğiz. Biraz sonra şahit olacaksınız erkek ve dişileri ayrı kafeslerde yan yana tutuyoruz. Birbirlerine nasıl kur yaptıklarına şahit olacaksınız. İnanmayacaksınız ama bunların daha doğar doğmaz birbirlerine kur yaptıklarına tanıklık yapıyoruz.
     Ne tür peynir yapıyorsunuz?
  - “Dört tür peynir yapıyoruz.  Birincisi tulum. İkincisi salamura dediğimiz,  işte normal tuzlu suyun içerisinde yapıyoruz. Eşim bir otlu peynir yaptı. Bu yöreden çıkan “anuk” otundan bir peynir.  Bu ot inanılmaz bir aroma verdi. Bunun için patent alacağız. Bir de eşim Mihaliç peyniri yaptı. Şimdilik türlerimiz bunlar ama bu işte daha çok yeniyiz.
      Benim kızım İsviçre’de okuyor. Birlikte dağlara çıktık; Alplere… Oralarda bu tür çiftlikler gördük. Peynir müzesi yapmışlar. Köy müzesi yapmışlar. Nasıl güzel. Bizim en büyük sakatlığımız Türkler olarak bilgi birikimi diye bir konumuz yoktur, ortak aklımız diye bir şeyimiz yoktur. Oysa bir köy müzesi demek ortak aklın orada toplanıp onun devamını sağlamak demektir. Burada onu da yapacağım. İç Anadolu’nun kağnı arabası falan değil de tüm köylerde kullanılan alet edevat olacak. Ve onu belli bir disiplin içerisinde yapmayınca bir anlamı olmuyor. Bunu da yapacağız…
     Keçi çiftliğiniz ne kadara mal oldu?
  - “Maliyeti net bir milyon dolar. Bugün de yapmaya kalksanız yine bir milyon dolara yaparsınız.
     Çiftlik ne kadar alan üzerine kurulu?
  - “25 dönüm alan var. Bunun 4 bin 500 metresi kapalı alan. Yaklaşık olarak 140 ton çelik, 6 bin metre kare sandviç panel, 5 bin metreküp de beton kullandık.
      Kışın erken bastırdığı, karın uzun süre kalkmadığı İmranlı’da içimizi ısıtan bu çiftliğin uzun ömürlü olmasını ve örnek alınmasını diliyoruz…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)