14 Nisan 2021 Çarşamba

NEDEN KÖY ENSTİTÜLERİ? (1)

 Süleyman Boyoğlu

         

                        Fotoğraf: Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları'ndan
  
         Son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı müfredatının yaz-boz tahtasına, öğrencilerin de şaşkına dönmesi üzerine akıllara ister istemez yeniden “Köy Enstitüleri”ni getiriyor. Acaba Türkiye, Köy Enstitüleri’ni kapatmasaydı, eğitim sistemimiz yine böyle olur muydu? Peşinen düşüncemi söyleyeyim; olmazdı. Ezbere dayalı olmayan daha çağdaş ve Batı’yla uyumlu bir eğitim sistemimiz olurdu hem de kökleşirdi.

           Her yıl 17 Nisan’da olduğu gibi bu yıl da Köy Enstitüleri’nin 81. kuruluş yıl dönümü kutlanacak. Kutlanacak diyorum, ama kim kutlayacak? Milli Eğitim Bakanlığı mı? Ne mümkün! Eğer hayatta olan varsa birkaç Köy Enstitüsü mezunu öğretmenimiz ile bu ülküye gönül veren eğitimciler kutlayacak, ama pandemi nedeniyle bu yıl böyle bir kutlama yapılması da çok zor…

          Zeki-çalışkan köy çocuklarından ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 1935 yılında hazırlıklarına başlanılan 1937’de denemesine girişilen, 17 Nisan 1940 yılında da dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel zamanında yasallaşan köy enstitüsü sistemi, hem kuramcısı hem de kurucusu İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç önderliğinde büyük başarılar elde etti.

         “Köy Enstitüleri” konusunda bugüne kadar değerli araştırmacılar ve yazarlar çok şey yazdılar. Bunlardan biri de Şerif Tekben’dir. *(Malatya-Akçadağ Köy Enstitüsü’nde müdürlük yapmış bir eğitimci)  Tekben, 1962 yılında Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT) Gençlik Yayınları’ndan çıkan “Neden Köy Enstitüleri” adlı kitapçıkta, Köy Enstitülerini doğuran nedenleri çok güzel bir dille anlatıyor:

         “Tanzimatla yüzünü Batıya döndüren Osmanlı İmparatorluğu, Batı uygarlığını yaratan koşulları kavrayamadığı, gereken köklü değişmeleri yapamadığı için batılılaşmada başarıya ulaşamadı. Cumhuriyet, Atatürk devrimi ile ‘muasır medeniyet seviyesine’ ulaşmayı amaç edindi. Ancak savaşlar köyleri yıkmış, ülkeyi ıssızlaştırmış, hayatı söndürmüştü. Tez zamanda yeni, diri değerler bulup ortaya çıkarmaya, insanımızı değerlendirmeğe bağlıydı kalkınmamız.

          Ekonomik, toplumsal, kültürel konular ele alınarak kurumlar meydana getirilmeğe başlandı. Bir yaşama zorunluluğu ile yeni Türk harflerinin kabulüne, millet mektepleri ile de bir okuma yazma seferberliğine gidildi.” 

                            NÜFUSUN YÜZDE 81’İ KÖYDE

          Şerif Tekben, 1935 yılında Türkiye nüfusun yüzde 81’nin köylü olduğunu, ulusun temeli sayılan bu kitlenin tamamen “ümmi” olduğunu vurgulayarak, şöyle devam ediyor:

         “İstihsalde, sağlıkta, inanışta düzcesi yaşayışta tam bir gerilik ve ihmal içindeydi. Kalkınmamızın bu büyük çoğunluğun kalkınmasına bağlı olduğuna inanan Atatürk işin sağlam bir çözüme kavuşturulmasını istedi. En büyük iş Milli Eğitim Bakanlığı’na düşüyordu. Bu alanda 1935’ten sonra başlayan çalışmalar çok ilginçtir. Sorumlular tam bir Batılı kafası ile konuya eğilmiş, memleket gerçeklerini çıkış noktası kabul etmişlerdir. Bu anlayış içinde gerekli inceleme ve araştırmalara girişilmiştir.”

         Bir komisyonun Orta Anadolu’da (Kayseri, Yozgat, Çorum köylerinde) inceleme yaptığını, daha önce köy eğitimi alanında yapılanlar, verilmiş raporlar, düşünülen tedbirlerin gözden geçirildiğini, mali gücümüz ile ekonomik, kültürel, toplumsal yaşayışımızın Batı kopyası bir eğitim düzeniyle güçlendirelemeyeceğinin anlaşılmasından, ileri eğitim ilkelerine yaslanarak bize göre kurumlar yaratma alanında denemelere girişildiğini anlatan Tekben, köylerde yaşayan nüfusun yüzde 81’ini oluşturan çiftçi halkın ancak yüzde 14.1’inin okur-yazar olduğuna işaret ediyor.

         Tekben, öğrenim çağında bulunan bir milyon 920 bin köylü çocuğundan 347 bin 71’inin okula gittiğini, 40 bin köyden 35 bin 67’isinde ise okul olmadığına dikkat çekiyor. Şehirlerde 8 bin 90, köylerde 6 bin 859 öğretmenin görev yaptığını vurgulayan Tekben, şehrin öğrenim probleminin yüzde 75’i, köylerin ise yüzde 15’inin halledildiğini, köylerde ilk etapta 38 bin öğretmene ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor.

        O yıllar köylünün belli başlı işinin çiftçilik olduğunu, çok güç şartlar altında toprağı işleyerek hayatını sürdürmeye çalıştığını ve hemen hemen tüm ihtiyaçlarını topraktan karşıladığını, en yakın yardımcısının da hayvanları olduğunu söyleyen Tekben, “Onun kuvvetinden, kılından, etinden, sütünden, tırnağına varıncaya kadar her şeyinden faydalanır. Geçimini sağlama konusunda hayvanın, toprak kadar önemi vardır köylü için” diyor.

         Tekben, köylünün kullanmak zorunda olduğu tarım araçlarının ilkel olduğuna; saban, tırmık, düğen, yaba, orak, tırpan gibi araçların hemen hemen hepsini şehirde satın aldığına işaret ederek, bunların en basit onarımlarını köyde yapacak bir usta ve alet olmadığını anlatıyor. Örnek olarak da Malatya’yı veriyor. Bu ilin 30 köyünden 26’sında bir keser bile bulunmadığına vurgu yapıyor. Kağnının bile olmadığı ova köylerine rastlanıldığını, ev, ahır, ambar ve diğer yapılar için şehirden ustalar getirdiklerini, özellikle orta ve doğu Anadolu’da bazı köylülerin yapılarını kendilerinin yaptıklarını, ancak bunların da bir hayvan ininden farklı olmadığı yazıyor.

         Tekben’e göre, bütün ihtiyaçlarını kendi başına sağlamak zorunda olan köylüler, basit dokuma ve örgü işleri yapıyor, tam bir ilkel yaşayış içinde ve sağlık konusunda acınacak durumdadır. Ne doktor, ne ilaç bulunmaktadır. Bir doğumda bir de öldüğünde bedeni su gören köylüler olduğu, doğumu görgüden başka hiçbir bilgisi olmayan cahil ebelerin yaptırdığı, bir kızamık salgınında, bir iki hafta içinde köyde kocaman bir çocuk mezarlığı meydana geldiği, yüz yıllar boyunca deden-babadan kalma inanış ve bilgilerle yaşamak için direnen bu insanların tamamen yok olmamalarının nedeninin, ölenlerden çok çocuk yapmalarıdır..

                          KÖY ENSTİTÜLERİNİN DOĞUŞU

         Yukarıda sıralanan gerçeklerin eğitim davasının, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğunu ortaya koyduğunu ifade eden Şerif Tekben, birinin çözülmesinin diğerinin çözümünü kolaylaştıracağını ifade ederek, şunları söylüyor:

        “Köyün, ekonomik, sosyal, kültürel yaşayışını iyileştirecek elemanlar yetiştirmek zorundaydık. Şimdiye kadar köye, hep büyük şehirlerde kurulmuş öğretmen okullarında yetiştirdiğimiz şehirli gençler yolladık. Bu okullar daha ziyade şehir ve kasabaların ihtiyaçları göz önünde tutularak tesis edilmiş kurumlardır. Kuruluş ve gelişme tarihlerinin gösterdiği safhalar da bunu doğruluyor. Bu kurumlardan yetişen öğretmenlerin köy şartlarına gereği gibi uymadıkları görülmüştür. Bunun için yarının köy öğretmenlerini görecekleri, hizmetin gereğine daha uygun şekil ve şartlar altında yetiştirmek zaruri bulunmaktadır.

        Bundan başka devletin mali gücünün bu işin masraflarını karşılayacak yeterlikte olması gerçeği, on binlerce okul ve öğretmenin kısa zamanda ve az masrafla meydana getirilmesinde yeni ve pratik bir yol tutma zorunluluğunu daha açıkça belirtmiştir. Eğitimde kendimizi bulma sayılan Köy Enstitüleri devrimi böyle doğdu..” 

       Kitabın ilk sayfasında efsane isim İsmail Hakkı Tonguç’un görüşlerine de yer verilmiş. Tonguç, sol kesimin her zaman dile getirdiği “Teori ile pratik bir birini tamamlamalıdır” düşüncesine adeta vurgu yaparcasına şunları söylüyor:

       “Uygulanmayan bilgi boş ve lüzumsuz bilgidir. Bilmek demek yapmak demektir.  Bir şeyi yapabiliyorsak aynı zamanda biliyoruz demektir. Doğru, iyi, düzgün yazamıyor veya resim yapamıyorsak, anlatmak istediğimiz konuyu bilmiyoruz demektir. Bir olayın deneylerini yapmaktan, müzik parçalarını bir alet ile çalmaktan veya notaya uygun olarak söylemekten aciz isek o olayı veya o parçayı bilmediğimiz anlaşılır. İlgili kitabı veya dergiyi okuyarak, tabiatı ve sosyal hayatı inceleyerek bilgi edinemiyorsak; kitapta yazılanı veya öğretmenin anlattığını ezberleme yolunu tutmuş, iskolastiğin (Ortaçağ boyunca Katolik kilisenin egemenliği altında olan, bilime kapalı dine dayalı düşünce) esiri haline gelmişiz demektir. Köy enstitülerinde yetiştirilen çocuklar, iskolastiğe köle olmaktan kurtarılmaya uğraşılmıştır. Onların kültürleri, cila şeklinde ve ezberlenerek benimsenmiş bilgi değil, iş içinde iş vasıtasıyla öğrenilen gerçek ve öz bilgidir.”

..../..

25 Mart 2021 Perşembe

KURTULUŞ SAVAŞI'NDA İŞÇİLER...

         Türkiye’de işçilerin durumu Kurtuluş Savaşı’ndan beri içler acısı… Niye mi? Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) hazırlattığı bir broşürden yararlanarak anlatalım…

        1958 yılında CHP Genel Sekreterliği Araştırma ve Dokümantasyon Bürosu’nca hazırlanan ve bastırılan “İşçiler İçin” kitapçıkta, Atatürk’ün yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine Türkiye devletini kurmak için teşebbüse geçtiği zaman ülkenin perişan durumu ele alınmış.

         Bir yandan dünya savaşından yenilerek çıkmış, yabancı devletler tarafından işgal edilmiş ve nüfuz bölgelerine ayrılmış bir vatanla karşı karşıya bulunulduğuna dikkat çekilen kitapçıkta, durum şöyle özetleniyor:

        “Ordular teslim olmuş, tersaneler işgal edilmiş, İzmir ve İstanbul’da Türkler işgal kuvvetlerinin zulmü altında inlemekte, hakarete maruz bulunmaktadır.

          Bütün memlekette demir yolları, limanlar, madenler, büyük şehirlerde tünel ve tramvaylar yabancıların elinde. Yabancı sermaye kapitülasyonların himayesinde Türkiye’yi sömürmekte… Türk işçisi en ağır, en adi işlerde kullanılmakta aldığı gündelik boğazını bile doyurmaya yetmemekte idi. İşçi haklarının lafı bile edilemezdi.”

          Özellikle Zonguldak kömür havzasında Türk işçisinin ölesiye çalıştırıldığına vurgu yapılan broşürde; “Hastalanır veya kazaya uğrarsa o zamanki talimatnamede yazılı olduğu gibi ‘bir katıra irkâp olunarak köyüne gönderilirdi. Maden kuyularında veya kömür galerilerinde kazma sallayan veya vagon süren bir amele ile vagon çeken bir beygir arasında fark yoktu. Hatta beygirin durumu ameleden daha iyi idi. Sırtı yaralanan bir beygirin yeri ve yemi düşünülür, tedavisi sağlanırdı. Amma hastalanan ve yaralanan bir amelenin işine son verilebilirdi. Onun ne yatacak yeri ve ne de tedavi görecek reviri vardı” deniliyor.

                SADAKAYLA CENAZE KALDIRMA

            Ölen maden işçisinin cenazesinin arkadaşları tarafından kaldırıldığına da dikkat çekilen broşürde; “Kahvelerde veya atölyelerde toplanan sadaka ile hemşerileri tarafından kaldırılan ve gömülen işçiler az değildi. Bu tarihlerde, yalnız çiftlik ağalarının çiftliklerinde değil, maden işleten madencilerin emrinde ve ocaklarda da cebir ve angarya yoluyla insan çalıştırmak yasak değildi. Türkiye, İstiklâl Savaşı'na giriştiği zaman, Türk vatanının ve Türk işçisinin hali böyle idi” diye özetleniyor.

          Vatanı böyle zor şartlar altında teslim alan ve kuran CHP’nin,  Türkiye’de muazzam bir sosyal devrim yaparak, Türk işçisini hakir gören eski zihniyeti yıkarak onun yerine çalışmayı aziz kılan ve çalışanı aziz gören bir dünya görüşü getirdiğine de broşürde vurgu yapılıyor…

           Peki, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken işçilerin çektikleri ve yaşadıkları bu sıkıntılar, içinde bulunduğumuz yüzyılda azaldı mı? Hayır! 1960 Anayasası’nın getirdiği kısmi örgütlenme ve sendikalaşma özgürlüğü hariç, 12 Eylül 1980 ve sonrasında çıkarılan yasalarla ve uygulamalarla daha da kısıtlandı. Toplu sözleşme anlaşmazlıkları Yüksek Hakem Kurulu’na (YHK) havale edildi. Grev hakkı “Kamu güvenliği” gerekçesiyle çok zaman uygulanmadı, uygulattırılmadı.    

           Bir yıl öncesine kadar sendikal haklar ve çalışma koşullarının düzeltilmesi için mücadele eden işçiler, ucuz konutu, tatili unuttu. Şimdi dünyayı ve ülkemizi kasıp kavuran pandemiden dolayı, işten nasıl kovulmam mücadelesi vermeye başladı… 

(Süleyman Boyoğlu) 

24 Mart 2021 Çarşamba

DATÇA-HIZIRŞAH'TA İPEK ATÖLYESİ...

 

                                                   (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

21 Mart 2021 Pazar

ŞİİR GÜNÜ...

 

                                                    Kışın sonunu bahar edeceğimiz

                                                    Günler gelecek bir gün

                                                    Tohumlar yeşillenecek

                                                   Güzel Çiçekler açacak

                                                    Güneşin sofrasına

                                                    Kurulup oturacağımız

                                                   Güneşli mutlu günlerimiz

                                                   Gelecek bir gün..

                                                   Hüseyin Boyoğlu

17 Mart 2021 Çarşamba

DATÇA'DA BAHAR...

                             

                     



                                                (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

11 Mart 2021 Perşembe

BENİM ÖĞRETMENİM BİR MÜBADİL...

           Benim bir ilkokul öğretmenim vardı; adı Saadet’ti ve bir mübadil ailenin kadınıydı…

        Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) hükümeti ile Yunanistan hükümeti arasında 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması’nın bir eki olarak kabul edilen “Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi” imzalanıyor.

        Söz konusu anlaşma gereğince Türkiye topraklarında yaşayan Ortadoks Rumlar ile Yunanistan topraklarında yerleşmiş Müslüman Türklerin 1 Mayıs 1923 tarihinden itibaren karşılıklı zorunlu mübadelesi kabul ediliyor.

        Mübadele anlaşması hükümlerine göre öğretmenimin dedesi Hasan, babaannesi Hazbiye, babası Ömer, babasının kardeşleri; Cevdet, Ali Osman, Bekir, Rayhan, Zeynep, Cemile ve Mazlume uzun yıllar yaşadıkları Manastır vilayeti Kozana livası (sancağı), Grebene kazası, Krifç köyünden ayrılmak zorunda kalıyorlar.

  

                                       Krifç'li Hasan ve ailesi

        25 Mart 1924 tarihinde Yunanistan’ın Grebene şehri Krifç köyünde imzalanan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi’nin yedinci maddesinin “Mal Tasfiyesi Bildirgesi”ne göre göçmenler, bırakıp gidecekleri ülkenin uyrukluğunu yitiriyor ve varış ülkesinin topraklarına ayak bastıkları andan itibaren bu ülkenin uyrukluğunu edinmiş sayılıyorlar.

        Yine göçmenlerin her çeşit taşınır mallarını yanlarında götürmekte ya da bunları taşıttırmakta serbest oldukları ve bunun için giriş ya da çıkış vergisi alınmayacağı belirtiliyor. Göçmenlerin bulundukları ülkedeki taşınmaz mallarının (bağ, bahçe, ev) değerlemesini ve tasfiyesini yapmak ve tasfiye edilecek mallara, haklara ve çıkarlara ilişkin bütün itirazları kesin karara bağlamak üzere “Karma Komisyon” ve bu komisyona bağlı olarak çalışacak alt komisyonların kurulacağı vurgulanıyor.

  
                                Saadet öğretmenin babası ve kardeşleri 
        Sözleşmede tasfiye olunacak mallara değer biçilmesinde bu malların altın para ile olan değerinin esas alınacağı, komisyonun ilgili mal sahibine elinden alınan ve bulunduğu ülkenin hükümeti emrinde kalacak olan mallardan dolayı borçlu kalınan para tutarını belirten bir bildiri belgesi vereceği, göçmenin göç ettiği ülkede kendisinin borçlu bulunulan paraların karşılığında ayrıldığı ülkede bırakmış olacağı mallarla aynı değerde ve aynı nitelikte mal alması gerekeceği ifade ediliyor..

                        Saadet öğretmenim annesi Fatma hanım babası Ömer beyle...
        Dört nüsha olarak düzenlenen “Mal Tasfiye Bildirgesi”nin biri Yunan hükümetine, biri Türk hükümetine, biri Türk, Yunan, Fransız ve İngiliz üyelerden oluşan “Karma Komisyon”a veriliyor. Dördüncüsü de ilgili göçmene veriliyor.   
   

                                   Saadet öğretmen ile anne babası

        Krifç’li Bayram oğlu Hasan’a verilen tasfiye belgesinde; kaç kişiden oluşan bir aile olduğu, bunlardan kaçının erkek, kaçının kadın ve çocuk olduğu yer alıyor. Ailenin nüfus bilgileri ile sahip olduğu malları bırakmaya muvafakat ettiğine dair beyanı bulunuyor.

        Ayrıca ailenin sahip olduğu malların değerini gösteren liste, ailenin sahip olduğu ev, ahırların kaç kat ve kaç odadan ibaret olduğu, müsadere edilen emvalden 1909 ile 1914 yılları arasında elde edilen gelirin dökümü, müsadere edilen emlakın ailenin kendisi tarafından takdir edilip beyan edilen değerini gösteren dökümü, ailenin beyan edip tasfiyesini istediği mallarının işlemleri için komisyonlar nezdinde kendisini temsil etmek üzere verdiği vekâletnâme ile ailenin sahip olduğu ev, ahır, samanlık, arsa, tarla, bağ, bahçe gibi gayrı menkullerin cinsini, bağ, bahçe ve tarlada ne gibi ürünlerin yetiştirildiği, bu gayrı menkullerin Krifç köyünün hangi mevki ve mıntıkasında yer aldığını gösterir bir cetvel yer alıyor..   

          Mal Tasfiye Bildirgesi’ni alan Hasan ve ailesi, yani “Krifç göçmenleri” Türkiye’nin yolunu tutuyor.

          Türkiye’ye göç eden sadece Hasan ve ailesi değil, Krifç’li 71 aile de T.C. Dahiliye Vekaleti’nin (İçişleri Bakanlığı) 10 Ocak 1926 tarihli kararı ile Niğde’nin eski adı Teney, yeni adı Yeşilburç köyüne iskan ediliyorlar. Mübadiller ellerindeki “Mal Tasfiye Bildirgeleri”ni Türk hükümeti yetkililerine ibraz ederek, bu bildirgelerin üzerinde yazılı değer kadar bağ, bahçe ve ev alıyorlar…

          Krifç’li Hasan ve çocukları, Türkiye’ye göç edişlerinden sekiz yıl sonra 1934 yılında çıkarılan soyadı kanunu ile “Berköz” soyadını alıyorlar.

           Sonra ne mi oluyor? Hasan’ın torunu Ömer’in kızı Saadet, Niğde Öğretmen Okulu’nda okuyor, öğretmen oluyor ve 1965-66 eğitim öğretim yılında İstanbul’a tayin ediliyor. Bu güzel ve genç kadın, Esenler-Ayvalıdere İlkokulu dördüncü sınıfa geçtiğim yıl benim öğretmenim oluyor…

(Yazı: Süleyman Boyoğlu-Fotoğraflar: Saadet Berköz arşivinden)

PALAMUTBÜKÜ...

 




                                            (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

10 Mart 2021 Çarşamba

BİR ŞİİR...

 

                                           Acıların kavgaların

                            İçimde sakladığım hüzünlerin

                            Bittiği zamandır şimdi

                            Rüzgarda savrulanlardan değil

                            Rüzgarı önüne katanlardan

                            Hayatı seyredenlerden değil

                            Hayatı yaşayanlardan olacağım

                               (Hüseyin Boyoğlu)



25 Şubat 2021 Perşembe

BİZİM KADINLARIMIZ...




Ümmü nine söylediğine göre tam 90 yaşında... 90 yaşında ama her işini kendisi görüyor. Bakkal-pazar işini kimselere bırakmıyor. Bir motosikletlinin eşine çarparak yatalak kalmasına neden olmasından sonra eşini kaldırıp-indirmekten belinden ve bacağından sorunlar yaşamış... Ancak eşi yaşama fazla tutunamamış. Ümmü nine, eşine yaptığı hizmetlerinden dolayı hakkını helal ediyor ve "Keşke yaşatabilse idim ama olmadı, Allah yanına aldı" diyor. Ümmü nine nereli mi? Nereli olduğunun ne önemi var. İşte o da Anadolu'nun çilekeş "Bizim Kadınlarımız"dan...
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu) 

 

13 Şubat 2021 Cumartesi

"AJANS'TAN HATIRALAR"...

                          

                                 ALİ İHSAN BARLAS

             Ali İhsan Barlas, 57 yıl basına hizmet etmiş bir gazeteci. 1910 yılında “gazeteciliğin mektebi” olan Tanin gazetesinde işe başlamış. Dış politika üzerine çalışmış; yine bu konularda İzmir gazetelerine de yazılar göndermiş bir gazeteci; “Başmuharrir”…

            Daha sonra 24 Haziran 1923 yılında Anadolu Ajansı’na (AA) girerek, kesintisiz Kasım 1951 yılına kadar AA’da çalışmış; “siyasi yazarlık” yapmış. Emekli olduktan sonra da Dünya gazetesinde her gün siyasi icmal yazıları yazmış. Politik davalar, tartışmalar onun yazılarında öğrenilmiş. Ali İhsan Barlas 1967 yılında vefat ediyor.

           Benim de 12 yıl muhabirlik yaptığım Anadolu Ajansı’yla ilgili anılarını “Ajans’tan Hatıralar” başlığıyla kaleme alan Ali İhsan Barlas’ın hatıralarını, tarihçi-yazar Orhan Koloğlu ağabeyimizin bir kısmını bana emanet ettiği arşivinin arasında buldum. Koloğlu’nun bu yazı sayfalarını “Tarih ve Toplum” dergisinden koparıp saklamış. Zira Koloğlu, ilk sayfasının üstüne kurşun kalemle “TT Mart 1987 No: 39” notunu düşmüş.  

         Barlas, hatıralarının girişinde; “Bu satırlar Anadolu Ajansı’nın bir tarihçesi değildir. O müesseseye 24 Haziran 1923 yılında girerek, inkıtasız ve fasılasız Kasım 1951 yılına kadar çalışmış bir emektarın ‘Hatırında kalan bilgi ve görgü’lerinin bir kısmıdır. Ben bunları derledim, topladım ve ajansa verdim. Üst tarafı müessesenin bileceği iş” diyor.

        Barlas, Anadolu Ajansı’nın Atatürk tarafından kurulduğunu hatırlatıyor, şöyle devam ediyor:

       “Bütün bir Cihan ile savaşan bir devlet kurulunca ona bir de ‘ağız’ lâzımdı. Atatürk, Ajansı devletin dili ve ağzı olarak kurdu.

        Bu satırlar daha ziyade İstanbul’a ait olacaktır. Merkez işlerinden bahsetmeyecek değilim, fakat onların tafsilini hayatta olan diğer arkadaşlara bırakıyorum.

       Anadolu Ajansı’nın İstanbul’da varlığını üç devre ayırmak gerekir: 1- İstanbul Vahidettin ve mütefikler elinde iken, 2- Milli Kuvvetler İstanbul’a girdikten sonra, 3- Ajans ‘anonim şirketi’ olduktan itibaren…”

        Barlas, ilk devrede ajans İstanbul’da iki “davaya inanmış” adamın hizmetiyle yaşadığını vurgulayarak, şöyle diyor:

        “Bunlardan biri eski ‘Çiftçi’ kütüphanesi sahibi merhum Akif Bey, ikincisi de evvelki yıl ajansın İstanbul Şubesi muhasebe müdürlüğünden emekliye ayrılan Hayri Budak Bey’dir. Çiftçi Kütüphanesi şimdiki İstanbul Vilayeti camiinin tam karşısında bir yerdi. Sahibi Akif Bey, Türk milli davasına inanmış bir genç idi. Müessesesini o davaya vakfetmişti.

        Bâb-ı Âli polisinin, İtilaf devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya) zabıtlarının onun kütüphanesini ziyaret etmedikleri zaman olmazdı diyebiliriz. O, baskılara güler, yılmaz, usanmaz, faaliyetine devam ederdi. Faaliyet şu idi: Anadolu hesabına bazı ‘istihbarat’ ve Marmara’nın Anadolu kıyılarından gönderilen Anadolu Ajansı haber ve bültenlerini muhafaza ve tevzi..

        Bu işi Hayri Budak yapardı. Karda, kışta o zamanki Sirkeci rıhtımı üzerinde Anadolu’dan gelecek taka, sandal, balıkçı kayığı veya vapur bekler, geldiğini anlayınca o vasıtaya gider, bültenleri alır ve doğruca Çiftçi Kütüphanesi’ne götürürdü. Bu basit görünen iş, hakikatte büyük bir ‘vatan hizmeti’ idi. Böyle küçük bir vapurdan çıkarken bir gün kendini gözetleyen Senegalli bir Fransız neferi merdivenin korkuluğunu tutan koluna korkunç baltasını indirmiş, balta boşa gitmiş, Hayri de denize yuvarlanmış, bir zorluk ile kurtarılmıştı.”

       Barlas, Hayri Budak’ın bu korkunç hadise sonrasında “bülten”leri koltuğunun altında muhafaza ederek, “mukaddes emaneti” Çiftçi Kütüphanesi’ne getirip teslim ettiğini de vurgulayarak, şöyle devam eder:

      “Merhum Akif Bey ve ömrü uzun olsun, Hayri Budak, Yıldız’da hain padişah Vahidettin, Bâb-ı Âli’de Damat Ferit veya halefleri olduğu, Kürt Mustafa divanı harbi asmak için Türk vatanseveri aradığı devirde ‘Anadolu Ajansı’nı İstanbul’da canlı olarak devam ettirdiler, milleti aydınlattılar, ona Anadolu’nun sesini duyurdular.”

        Milli ordunun General Refet Bele (Paşa) kumandasında İstanbul’a girdikten sonra durumun değiştiğine işaret eden İhsan Barlas, “İstanbul’a bir ajans müdürlüğü kuruldu ve müdürlüğe İzmit’te ajans müdürü olan Cevdet Bey getirildi. Cevdet Bey bilâhare Dışışleri Bakanlığı umum müdürlüklerinde ve birçok Büyükelçiliklerde bulunmuş olan Bay Cevdet Dülge’dir. Bu müdürlük eski Bâb-ı Âli’nin Hariciye nezareti dairesinin ‘müsteşarlık’a ait olan oda ve salonlarında yerleşmişti. Cevdet Bey müsteşar odasında oturuyordu” diye anlatıyor.

           İSTANBUL’DA 2 MÜDÜR!

         Barlas, o zamanlar İzmit havalisinde ajansın müdürü olan Sırrı Bey adındaki bir zatın daha olduğunu vurgulayarak, şunları söylüyor:

        “O da İstanbul müdürlüğünde hak iddia etti. Bunun üzerine İstanbul’da iki müdürlük kuruldu: Ajans müdürlüğü (Cevdet Bey), İdari kısım müdürlüğü (Sırrı Bey). Hangi müdür hangi işten mesuldü? Bu pek belli değildi. Zaten Sırrı Bey bir infial eseri olarak pek makamına da gelmezdi. İşleri Cevdet Bey döndürüyordu.

        Ajansın bu devirdeki faaliyeti Anadolu’dan gelen haberleri yaymak ve Türkiye-Havas-Reuters (T.H.R) ajansından aldığı Avrupa haberlerini Anadolu’ya vermeğe inhisar ediyordu.

        Ben bu devirde 24 Haziran 1923 tarihinde ‘İdari Müdürlük Kâtibi’ yani Sırrı Bey’in kâtibi olarak ajansa girdim. Osmanlı Âyan Meclisi’nde Zabıt ve Mülkiye Encümeni kâtibi idim. Mülkiye encümeni Hariciye nezareti işlerine de bakardı. O encümende 8 yıl çalıştım. Refet Paşa İstanbul’a girince Âyan Meclisi lağvoldu. Ben de açıkta kaldım.”

       Gazetelerde “Ankara’da Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi’ne bağlı bir ajans müdürlüğü” bulunduğunu, müdürün de Ethem Hidayet Bey adında bir zatın olduğunu okur İhsan Barlas:

      “Ethem Hidayet Bey benim Âyan Meclisi’nde arkadaşımdı. Kendisine bir mektup yazarak iş istedim. Bir hafta içinde aldığım cevapta ‘İstanbul Şubesi İdare Müdürü Sırrı Bey’i görmem” bildiriliyordu. Gittim, gördüm ve yukarıda yazdığım gibi 24 Haziran 1923’te Anadolu Ajansı’nda işe başladım. 

       Ertesi gün öğrendim ki, mülga Âyan Meclisi Encümen Kalemi müdürü Necip Bey (Eddâi Hafiz Necip Efendi müstear adıyla muhtelif gazetelerde yayınladığı mizahi yazılarıyla meşhur olan zattır) başkâtip olarak, Hayri Budak Bey de idari müdürlük sevk ve posta memuru olarak ajansa alınmışlar. Bu benim için ajansa hemen ve hatta derhal ‘ısınmak’ sebebi oldu. Ajansı o kadar benimsemiştim ki orada geçirdiğim uzun otuza yakın yıl ömrümün en tatlı ve unutulmaz devri olarak kalacaktır. Bakın bugün bile oradayım.”

       “İstanbul’da iki müdür” hikâyesi uzun sürmez. Çünkü iki müdür de durumdan memnun değildir. Barlas, olayı anlatmayı şöyle sürdürür:

       “İkisi de merkeze durumlarından mütemadiyen şikâyet ediyorlar, bir işi iki kişinin yapmasındaki garabetle ısrar edip duruyorlardı. Uzun bir zaman bu şikâyetlere cevap vermeyen merkez birden bire cezri bir hareket yaptı. Cevdet Bey vazifesinden alındı. Ajans şubesi müdürü Ethem Hidayet Bey İstanbul müdürlüğüne tam yetki ile tayin olundu. Ethem Hidayet Bey İstanbul’a gelince, alelacele kurulmuş ve bu çok aksak tarafları bulunan İstanbul bürosuna ‘çeki düzen’ verdi. İlk işi ‘İdari müdürlük’ işini tasfiye oldu. Sırrı Bey’e münasip bir iş bulundu ve idari müdürlük lağvedilerek idare ve muhasebe işleri Başkâtip Necip Bey’e devrolundu, idari müdürlüğe bağlı memurlar da İstanbul müdürlüğü kadrosuna naklolundu.

        Yukarıda kaydettiğim gibi ben ‘İdari müdürlük kâtibi’ idim. İstanbul müdürlüğü kadrosuna da aynı unvanla naklolunmuştum. Ethem Hidayet Bey’e ne iş göreceğimi sordum. ‘Bekle az sonra görürsün’ dedi.

         İstanbul müdürlüğünde bir ‘Ajans muharrirliği’ vardı. Bu işi Muzaffer Uras adında Selanikli bir genç idare ediyordu. Bu genç, Ajans’ın Tercüme kalemi müdürü Abdi Tevfik Bey’in oğlu idi. Zeki ve çalışkan bir gençti, ama yaptığı iş onu tatmin etmiyordu. Gözü serbest hayatta, serbest kazançta idi..

         Bir gün bana bu temayülünü açtı. Ethem Hidayet Bey’den imalı bir tarzda şikâyet ettikten sonra ‘Ben ayrılınca burasını siz isteyiniz, Müdür sizi seviyor, reddedeceğini sanmam’ dedi.”

            AJANS MUHARRİRLİĞİ

         İhsan Barlas, Muzaffer Uras’ın bu sözlerinden bir nevi sitem hisseder:

         “Böyle bir arzum yok düşünmedim hiç. Hem siz muvaffak olmuş bir memursunuz. Sizi kimse bırakmaz’ dedim. Güldü ve ‘Ben ayrılmak üzereyim, dediğimi yapınız’ tavsiyesini tekrarladı.

          Bir iki gün sonra idi, ajansa geldiğim zaman odacılar erken gelen müdürün beni aradığını, hemen kendisini görmemi söylediler. Odasına gittiğim zaman Ethem Hidayet Bey, ‘Muzaffer Bey istifa etti. Hemen o odaya gidip işe başlayınız. Şimdi gelecek işi size devredecek’ dedi.

          Filhakika biraz sonra Muzaffer Ural geldi, işini sevgi ve nezaketle bana devretti. Ben de beni Ajans Başmuharrirliği’ne götüren ajans muhabirliği işine o gün başladım.

         İlk odam Tahrirat-ı Hariciye Kâtibi Nuri Bey merhumun odasıydı. Bu zat, üstadımız Reşat Nuri Darago’nun babasıdır. Odasında bulduğum ve ajansta kaldığım müddetçe kullandığım bir etejer ve bir yazıhane hâlâ ajansın İstanbul müdürlüğü eşyası arasında bulunmaktadır.”

(Yazı: Süleyman Boyoğlu)

          


26 Ocak 2021 Salı

YARIM ASIR GEÇSE DE...



                           
                                              Orhan Koloğlu arşivinden...

İŞ GÜÇ ZAMANI...

 

                                             (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

11 Ocak 2021 Pazartesi

MARMARİS'TE SÖRF...

 














                                               (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

6 Ocak 2021 Çarşamba

DATÇA-KIZLAN'DA BADEMLER ÇİÇEK AÇTI

 



                                                  (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

4 Ocak 2021 Pazartesi

ANNE-OĞUL...

 

                                                 (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

BİZİM İNSANLARIMIZ...

 

                                                 (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

8 Aralık 2020 Salı

DATÇA'DA KASIM SONU ARALIK BAŞI...

Muğla-Datça'da yılın son ayları olan Kasım ve Aralık'ta hem yaz yaşandı hem de kış... Geçtiğimiz ayın son günlerinde Datça günlük güneşlikti... Öyle ki Kasım ayı sonlarına doğru önce ilk hasat zeytinler, ardından da son hasat domatesler toplandı. Aralık ayının ilk haftasında ise beklenen yağışlar bölgeyi yağmura doyurdu; doyurmaya da devam ediyor. 
(Fotoğraflar: Gülümser Çelikay -Süleyman Boyoğlu)