“İŞKENCECİ” SEDAT CANER ÖLDÜ
Yıl 1986, aylardan Şubat’tı. Tercüman-Bulvar gazetesi
istihbarat servisinde kadrosuz (telifli) muhabirdim. Gazetenin sahibi Nazlı
Ilıcak hanımdı.
O yıllar, şimdi yayın hayatını sürdürmeyen Nokta Dergisi günlerce aylarca ses getiren bir habere imza atmıştı: “Bir İşkenceci Polisin İtirafları”…
“Türk basınında ilk kez, 63823 sicil No’lu polis memuru Sedat Caner’in itirafları” diye kapak
yapmıştı Nokta Dergisi…
Şimdi beni derginin kapak fotoğrafı değil de itirafçı
polisin adı dikkatimi çekmişti, zira Sedat, Esenler Ortaokulu’ndan sınıf
arkadaşımdı. Çiftehavuzlar Mahallesi’ndeki ortaokula Tozkoparan semtinden gelen
on kişiden biriydi. Çok hareketli bir arkadaşımızdı; sevimli ve cana yakındı.
Bir grup arkadaşımızla son sınıfta Belgrad Ormanı’na gitmişliğimiz, beraber
fotoğraflar çektirmişliğimiz de vardı. Okul bittikten sonra Sedat’la görüşmemiz
bir daha olmadı, sadece yine Tozkoparan’dan okula gelen kendisi gibi tiyatroya
meraklı olan Turan Sınav’la ikisinin polis olduklarını duymuştum.
Derginin iç sayfalarını çevirmeye başladım. Üçüncü sayfanın sağ üst köşesindeki anonsta şöyle yazıyordu:
“Bugüne dek yüzlerce kişi dilekçeleriyle, ifadeleriyle,
öyküleriyle, çektikleri işkenceleri dile getirdi. İnsanlığın yüzkarası bu
eylemin sahipleri ise karanlıkta kaldılar; en fazla, duruşmalarda savunma
satırlarının arasında sıkıştılar. Ve bugün Türkiye’de ilk kez, bir
‘sorgulamacı’ karanlıktan çıkarak işkenceyi neden, nasıl, kimlere yaptığını Nokta’ya anlattı.”
Birçok şeyin yasak olduğu, birçok şeyin yazılamadığı 12
Eylül dönemi sona ermişti. Artık o rahatlıktan mı yoksa Sedat’ın gerçekten
çektiği vicdan azabından mı? Bilemem ama her zaman gözlerinin için gülen bu
arkadaşımızın bir “işkenceci” olmasına şaşırmıştım.
SEDAT CANER’İN ÖLÜM HABERİ
Yoğun bir günde olduğum 8 Temmuz Çarşamba günü yine ortaokuldan sınıf arkadaşımdan mesaj geldi; “Sedat Caner arkadaşımız bugün Hakk’ın rahmetine kavuştu. Yarın İzmit’te defnedilecek. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun inşallah..” diye.
Duygularım karmakarış oldu. Üç gün sonra böyle bir yazı kaleme alma gereği duydum. Önce Nokta Dergisi’nden Can San ve İpek Çalışlar’ın Sedat’la yaptıkları söyleşiyle devam edeceğim, sonra da ne zaman tekrar karşılaştığımı anlatacağım.
San ve Çalışlar soruyor, Sedat Yanıtlıyor. Sedat, işkence suçundan mahkûm olduğunda o zamanın Adalet Bakanı Necat Eldem’in yakın korumalığını yaptığını söylüyor.
Caner, mahkûm oldukları davanın, Kahramanmaraş Emniyet
Müdürlüğü’nde görevli polis memurları Hüseyin Gülersönmez ve Mustafa Yazıcı ile
birlikte 22 Mayıs 1982 yılında Gaziantep’deki evinden alıp, “Gaziantep
Sorgulama Merkezi”nde çırılçıplak soyulup, elleri arkasından bağlanıp,
“Filistin askısı”na asılan 27 yaşındaki Cennet Değirmenci davası olduğunu
belirtiyor. Ancak bu olayda ne kendisinin ne de Mustafa Yazıcı’nın suçunun
olmadığını vurguluyor Sedat, şunları ifade ediyor:
“Cennet Değirmenci, Devrimci Halkın Birliği kuryesi
olaraktan geçiyordu. Gaziantep Düztepe’ye örgütün evine gittiğimizde Cennet
Değirmenci’yi evde yakaladık. Örgüt evinde yapmış olduğumuz aramalardan sonra
aldık Antep sorgulama binasına getirdik.
Üçümüz sorgulamayı yapacaktık. Emniyet Amiri Hüseyin
Gülersönmez, kendisinin orada kalıp Cennet Değirmenci’yi sorgulayacağını, bizim
de örgüt evine tekrar gidip hücre kurmamızı söyledi. Ve biz Mustafa Yazıcı ile
geri döndük. Grup amiri olan Hüseyin Gülersönmez’i orada bıraktık.
Biz oradan çıkarken Cennet Değirmenci’yi soymuş, Filistin
askısına alıyordu… Sabaha karşı üç buçukta tekrar sorgulama yerine geldik.
Sorgulama grubunda aşağıda görevli arkadaş, ‘Yukarıya çıkıp bir bakın, siz
gittiğinizden beri bu adam kızı vıyaklattırıp duruyor, gebertecek onu’ dedi.”
CENNET DEĞİRMENCİ’NİN İŞKENCEDE ÖLMESİ
Sedat, yukarıya çıktıklarında içerden kapının kilitli olduğunu kaydediyor, şöyle devam ediyor:
“Açtı, girdik. Bir de baktık içerde Cennet Değirmenci’ye
suni teneffüs yaptırıyor. ‘Ne oldu buna diye sorduğumuzda Mustafa Yazıcı ile
ikisi kollarına girdiler. Ben de arabanın yanına indim. Getirdiler kızı arka
koltuğa oturttular. Ben hastaneye doğru yöneldim. Hüseyin Gülersönmez hastaneye
gitmeyeceğimizi hemen Maraş’a döneceğimizi söyledi. Bunun üzerine Maraş’a
dönmek için yola koyulduk… Narlı’ya geldiğimiz sırada kızın arka koltukta hiç
kımıldamaması dikkatimi çekmişti. Cennet Değirmenci ölmüştü.”
Üst düzey yetkililere haber verdiklerinde; “Hastaneye
götürün yolda ölmüş gibi yapın” dendiğini söyleyen Caner, şunları söylüyor:
“Maraş Devlet Hastanesi’ne gittiklerinde nöbetçi doktor,
kadının ölmüş olduğunu ve kabul edemeyeceğini söyledi. Biz de aldık,
doğumevinin altındaki morga götürdük. Ertesi gün saat 10 sıralarında otopsiye
savcı girdi. Fakat savcıyı kimse tanımıyordu. Yeni göreve başlamıştı. Ve ilk
nöbetiydi. Doktor ise eskiydi… Savcıdan korkusuna ilk tutulan otopsi raporu,
‘cebir, şiddet nedeniyle ölüm’ olarak yazıldı. Çünkü savcı doktordan
çekiniyordu. Doktor da savcıdan çekiniyordu. İkisi de birbirini tanımıyordu.”
İşkencenin bir raporla “belgelenmesi” sorgucular üzerinde
bir şok etkisi yapar. Sedat Caner; “Diğer karşılaştığımız olayların tam tersine
bir olaydı. Kapatılabilecek bir durumu yoktu” diyor ve tepkisinin şöyle olduğunu
söylüyor:
“Kim yaptıysa cezasını çeksin… Hüseyin Gülersönmez yaptı,
cezasını çeksin dedim.”
Üç polis Cennet Değirmenci’nin ölümüyle ilgili ifadeler verir.
Üçü de aynı ifadeyi verir. Caner; “Bize söz verdiler. ‘Sizi bu işten
kurtaracağız’ dediler” diyor.
1983 yılı Mayıs ayında Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep,
Adıyaman, Hatay, İçel illeri Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri
Mahkemesi’nde Cennet Değirmenci’nin ölüm olayı ile ilgili kamu davası açılır.
Mahkeme, 27 yaşındaki kumral, güzel, kültürlü Cennet Değirmenci’nin “Kollarından tutup evden çıkardıkları sırada direndiği ve arka üstü düştüğü, beyin kanamasının bu esnada meydana geldiği” iddiasını ikna edici bulmaz. Mahkeme üç sanığın “görevleri esnasında asli faili belli olmayacak surette ölüme sebep olmaktan” onar yıl hapsine karar verir. Ancak bu ceza, “geçmişteki sabıkasız halleri, varit olan ahlaki temayülleri ve savunma tarzları” gibi hafifletici nedenlerle indirilir. 1984 Şubatında, dörder yıl beşer ay onar gün hapis cezasına çarptırılırlar. Duruşmada üçü de hazır olmaz. Gıyaplarında okunan bu kararın Yargıtay tarafından da onaylanması üzerine kayıplara karışırlar.
Sedat Caner, tam iki yıl sonra yeniden ortaya çıkar ve
Nokta’ya “Her şeyi anlatmak istiyorum” diyerek, anlatır. O zamanki işkencenin
türleri olan “Filistin askısından”, “Tazyikli sudan”, “Kasap askısından”,
“Kaplumbağa hücresinden”, “Şap katılmış tuzlu peynir yedirmeden”, “Cop-şişe
sokmadan”, “Fosseptik çukurundan”, “Ameliyat masasından”, “Toplu işkenceden”,
“Çarmıhtan” ve “Falakadan” bahseder.
Nokta’ya özel hayatıyla ilgili açıklamalar da yapar Sedat
Caner. Caner, eşiyle İstanbul-Heybeliada Senatoryumu’nda yatarken tanıştığını,
iki çocuğu olduğunu, anne-babasının 8 yaşındayken ayrıldıklarını, annesinin
sanatçı Safiye Ayla’nın eşi Şerif Muhittin Targan’ın ağabeyi tarafından
evlatlık alındığını, Beyoğlu Ticaret Lisesi’nde okurken boykot yaptıkları için
gözaltına alındığını, okul müdürüne küfür etmesi yüzünden karakola
götürüldüğünü ve coplandığını da anlatır.
İETT’de çalışırken, maaşı yetmediği için 1978 yılı Ağustos ayında Etiler Polis Okulu’na girdiğini, babasının da polislikten ayrılma olduğunu söyleyen Caner, anlatımlarına özetle şöyle devam ediyor:
“Benim polislikte ilk görevim Kadıköy Mimarlık
Mühendislik’teydi. Ama Maraş olayları çıkınca 35 kişilik bir grupla
Kahramanmaraş’a gönderildik. Eşim doğum iznindeydi. Eşim benden iki ay sonra
Kahramanmaraş’a geldi. Benim şey… İşte, ilk işkencem Maraş’ta oldu. Bertis
Köyü’nde 45 yaşında bir erkekti. Şahıs bir şey itiraf etmedi. Ne mi hissettim?
Valla insan o durumda bir şey düşünemiyor. Zaten adam öldürmüş adamlar gözüyle
bakıyorduk onlara.”
İstanbul’daki bir göreve götürmek istediklerinde ikinci
çocuğu kızı dünyaya geldiği için gitmek istemediğini, ikna edilerek
götürüldüğünü, Maraş’a döndüğünde çocuğun 13 aylık olduğunu söyleyen Sedat
Caner, Edirne, Çanakkale, İzmir, Ankara, İstanbul, Balıkesir gibi illerde
dolaştıklarını, toplam 25 kişiye işkence yaptıklarını belirtiyor. Caner, şöyle
diyor:
“Doğum sırasında göreve gideceğimi eşime söylememiştim.
Tanıdık bir ebe vardı. Ona haber bıraktım. Pazar gezmemiz, akşam dostumuz,
ziyaretimiz filan olmuyordu. İzinli olduğum zaman da pek yoktu. Yaz tatiline
bir sefer gittik. 1982’de tayinim çıktığında senelik iznimi aldım. O zaman
eşimle birlikte İstanbul’a geldik.
Karımla aram Maraş’tan ayrılıncaya kadar iyiydi. Ama benim
ağabeyine yaptıklarımı öğreninceye kadar… Benim bir takım olaylara karıştığım
kayınbiraderim tarafından anlatıldı kendisine. Ben kayınbiraderime de işkence
yaptım… Ailem işkence yaptığımı kayınbiraderimin olayından sonra öğrendi.
Kayınbiraderim beni sesimden dolayı tanımış.”
ARKADAŞIMI DA YAKALAYAN SEDAT
Sedat Caner’le ilgili asıl ilginç olayı en sona bıraktım. 1978 yılında Gazetecilik Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nda okurken tanıştığım arkadaşım Kahramanmaraşlı Ali Arabul’u da İstanbul’a gelip gözaltına alandı Sedat…
Şöyle ki, arkadaşım Ali, 1978 Kahramanmaraş katliamı
sırasında mahalleri Yörük Selim’i nasıl yiğitçe savunduklarını, halkı
katliamdan en az kayıpla nasıl koruduklarını, bu nedenle halkın bu olaylardan
sonra kendilerine sempatiyle baktığını anlatırdı.
Ali Arabul,
İstanbul-Taksim’deki Aspen meyhanesinde barmenlik yapıyordu. Bazı günler
okula geliyordu. Ben de Ali’ye yakın bir yerdeki muhasebe bürosunda
çalışıyordum. Öğlen arasında veya akşam çıkışında bazen yanına uğrardım.
İşte bu Ali arkadaşımın akrabası (kardeşi ya da yengesi)
ile Sedat’ın eşi Kahramanmaraş’ta aynı hastanede görev yapıyorlarmış. Bu
nedenle de Sedat ile Ali zaman zaman buluşup, tavla oynarlarmış.
Ali aranır olunca, Ali’yi bulma görevi “tavla arkadaşı” Sedat
Caner’e verilmiş. Hastanede Sedat’ın eşiyle birlikte çalışan yengesi-kardeşi
gözaltına alınır. Ali’nin yerini söylemesi için baskı yapılır; işkence edilir.
Bir bacağı işkencede kırılır.
Yıllar sonra bir gün Şehzadebaşı’nda, Beyazıt-Kapalıçarşı
üzerinden Anadolu Ajansı’na işime giderken arkamdan birisi; “Süleyman Boyoğlu” diye seslenmez mi!.. Dönüp
baktım, ortaokuldan sonra hiç görmediğim, Nokta dergisinde ve birkaç gazetede
“İşkenceci Polis” diye lanse edilen Sedat… Yanıma yaklaştı, tokalaştık.
Cağaloğlu’na kadar yürüdük, konuştuk.
Arkadaşım Ali Arabul’u neden ve niçin gözaltına aldığını,
kardeşine-yengesine neden işkence yaptıklarını sordum. Böyle bir şey yapmadığını,
bizzat kadının işkencede kırılan ayağını Tozkoparan’daki annesinin evine
getirip iyileştirilmesine yardımcı olduğunu, ondan sonra Ali Arabul’u alıp
Maraş’a döndüklerini anlattı.
Ali Arabul’la Yörük Selim Mahallesi’ndeki kahvede neler
konuştuklarını nasıl tavla oynadıklarını 20-25 dakikalık yol boyunca konuştuk.
Sedat; “Ali Arabul’u bulmam için çok baskı altındaydım. Ali’yi bulmak
zorundaydım” demişti.
Anadolu Ajansı önüne geldiğimizde bana yakın bir yerde bir
büroda çalıştığını söyledi. O yoluna devam etti, ben ajanstaki işime döndüm.
Sedat Caner’le bazı toplantılarda ve etkinliklerde de
karşılaştık. Bu karşılaşma ve görüşmelerimizde Sedat’ı çok olgunlaşmış, hayattan
iyi dersler çıkarmış biri olarak görmüştüm.
Ne diyeyim! Sedat Caner artık yok. Benim onu affedecek bir
durumum yok. Onu işkence yaptıkları affetsin… Sedat’ı hep ortaokuldaki gibi
afacan, gözlerinin içi gülen, muzip, esprili bir arkadaş olarak hatırlamak
istiyorum, o kadar...
(Süleyman Boyoğlu)
Not: Ben de Sedat’la
bir görüşme girişiminde bulundum. Tozkoparan’da onu tanıyan bir arkadaşım
vasıtasıyla, ama çalıştığım gazetede kadrom bile yoktu, “emanet” gibi
duruyordum, görüşmemizi ve söylediklerini çarpıtabilirler diye vazgeçtim.







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder