17 Ağustos 2012 Cuma

EZGİLERLE MÜZİK...



Mehmet ÜNLÜ

       Merhaba değerli okurlar,

       Bendeniz 1978 yılından 1995 yılına kadar yazılı basında birçok gazetede foto muhabirliği, muhabirlik, büro şefliği, redaktörlük yapmış, 1995 yılından itibaren de görsel basına geçerek muhtelif TV kanallarında muhabirlik, editörlük, istihbarat şefliği ve haber müdürlüğünün yanı sıra, program metin yazarlığı yaptım. Emekli olmama rağmen bitmez tükenmez sevda nedeniyle hâlâ fırsat buldukça editörlüğü ve yazı yazmayı sürdürüyorum.
       Ancak, küçük denecek yaşta mandolin öğrenmeye başladım, kurslara devam ettim. Armoni, solfej ve şan dersleri aldım.. Bir iki yıl sonra akustik gitar sahibi olup, onunla hastalık derecesinde ilgilendim.. Birçok hocadan ders aldım, kendimi geliştirmeye çalıştım.. Lise yıllarında okul orkestrası kurup, konserler vermeye başladık.. Yaz aylarında da  düğün salonlarında çalışıyorduk. Bu uzun yıllar böyle devam etti.. Askerliğimi orduevinde müzisyen olarak yaptım.. Askerlik sonrası daha kaliteli ve bu kez klasik gitar edinip, sevdiğim bir tür olan Latin ve Nostalji Müziği ile ilgilenmeye başladım.. Ve iyi repertuar oluşturduğuma inanıyorum. Hâlâ bir yandan müzikten de uzak kalmamaya çalışıyorum.
       Çok sevdiğim değerli kardeşim, meslektaşım Süleyman Boyoğlu ile bir ara sohbet ederken bana “Babıali News” adlı sitesinden bahsetti.. Çok beğendim, bir gazeteci gözüyle oluşturduğu sitenin şirinliği ve sıcaklığı beni yazmaya itti. Süleyman, müzik konusunda yazı yazmamı isteyince tereddütsüz kabul ettim. Kendisine teşekkürlerimi sunuyorum.
       Bundan böyle, zaman zaman  sizlerle buluşacağız.. İlk yazımı sunuyorum:

                   MÜZİĞİN TOPLUMDAKİ YERİ VE ETKİSİ

       Müziğin tek bir dili  olduğunu bilmeyenimiz yoktur.. Müziğin, özellikle ruhumuzun yenilenmesi ile birlikte yüreklerimizin ferahlamasına büyük destek olduğunu çok iyi  biliriz. “Müzik ruhun gıdasıdır” özdeyişi ise küçük yaşlardan beri hepimizin belleğindedir. Sizlere, Latin Müziği’nin, Flamenco’nun, Rockn’Roll’un, Cazz ve Blues’un, Pop Müziği’nin ve müzik dünyasının o muhteşem  güzelliklerini, adını tarihe altın harflerle yazdırmış sanatçılarını, çok değerli müzisyenlerle ilgili çeşitli bilgiler aktarmaya çalışacağım.
       Bu ilk yazımda, müziğin genel olarak çıkış noktaları, değeri ve yeri konusundaki  bilgileri paylaşmaya çalışacağım.
       Müziğin kendine özel anlatımı, duyguları ve bunları insanlara kuvvetle hissettirmek gibi ayrıcalıklı bir yeteneği var. Tabi bu yeteneğin aktardığı mesajlar, söz ve  müziğin harmanlanarak, enstrümanlarla bütünleşip, ezgiler halinde yayılmaktadır.

                              Kaliteli Müzik 

        İşte bu noktadan itibaren müziğin kalitesi sorgulanır.. Ben de  müziğin her yönüyle kaliteli yapılmasından ve yaygınlaştırılmasından yanayım…
        Nedir bu kaliteli müzik? Bu sorunun cevabının apar topar verilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
        Günümüz müzik piyasasına şöyle bir dönüp baktığımız  zaman, müzikalitenin ne durumda olduğu ortadadır.. Hani, eskilerden gelen bir cümle vardır ya ara sıra hatırlanan, “eskiye rağbet olsa idi, bit pazarına nur yağardı”..  Evet..  Ne yazık ki, eskiyi arayışın, eskiye özlemin burunlarda tüttüğünü bal gibi görüyoruz.
        Peki, bu özlem niye, neden geriye dönüş harekâtı ile arşivler karıştırılarak, eski melodiler yeni versiyonlarla sunulmaktadır?
        İşte, bunun tek nedeni, sadece ve sadece  kaliteli beste yapılmaması. Üretim  artık yok. Nerede o besteciler?.. Nerede o aranjörler?  Ve nerede o söz yazarları?..
        Buradan soruyorum.. Var mı, eskilerin pabuçlarını dama atabilecek kişiler?..
        Sizce var mı?
        Bence yok!..
        Bakınız, bu sözlerim  asla birilerinin damarına basılması amacını taşımamaktadır.. Ama bir hafta, on beş gün gibi kısa sürede yazılan şarkıları duymak zorunda kalıyoruz ne yazık ki..
        Duygu yoksunu, “Synthesizer”dan programlanmış efektlerin eşliğinde, ne anlattığı anlaşılamayan sözlerle, “ucube” müzik türlerinin genç beyinlere aşılanmasıyla, toplumumuzun içinde bulunduğu durumu, psikiyatristler de açıklayamaz halde..
        Buradan, bir Çiğdem Talu, bir Melih Kibar, bir Fecri Ebcioğlu, bir Sezen Cumhur Önal gibi yazdıkları şarkı sözleriyle, Atilla Özdemiroğlu gibi besteci ve aranjörlüğüyle Türk Pop Müziği’nde adını altın harflerle yazdırmış birçok üstadın yerini doldurabilecek kim var diye sormak, sorgulamak gerekmiyor mu? .. Bu değerler, popüler müziğimizin temel taşları olarak bir çırpıda hemen aklımıza gelenler…

                             Unutulmaz Sesler

       Unutulamaz sesleriyle; Barış Manço, Tanju Okan, Cem Karaca, İlham Gencer, Şevket Uğurluer, Alpay, Dario Moreno, Bülent Ortaçgil, Edip Akbayram, Sezen Aksu, Leman Sam, Fatih Erkoç, Metin Ersoy, Ömür Göksel, Timur Selçuk, Özdemir Erdoğan, Ajda Pekkan, Ersan Erdura, Erol Evgin, Erol Büyükburç, Salim Dündar, Ferdi Özbeğen, Yıldırım Gürses, Selçuk Ural, Rana-Selçuk Alagöz, Zülfü Livaneli, Erkin Koray, Fikret Kızılok, Timur Selçuk, Nüket Duru, Nilüfer, Hümeyra, Ayla Algan, Esmeray, Füsun Önal,  Ayten Alpman, Esin Avşar,  Berkant, Kayahan, Selda Bağcan gibi değerli yorumcular ve Süheyl Denizci, Doruk Onatkut, Şerif Yüzbaşıoğlu, Beyaz Kelebekler, Haramiler, Modern Folk Üçlüsü, İstanbul Gelişim, Üç Hürel, Moğollar, MFÖ gibi değerli orkestra ve gruplar yeri dolduramayacak müzisyenlerin şarkıları uzun yıllar top-on olarak yer alır, 45’lik plakları 33’lük albümleri yok satardı..
        Onno Tunç, Norayr Demirci gibi aranjörler de Popüler Müziğimiz’e çok büyük katkılar sağladılar.
        1960’dan 1985’lere kadar  bırakın Türkiye’de, adları dünya çapında bir bir dolaşıyordu. Hatta, Dario Moreno, Marc Aryan, Adamo, Anne Marie David gibi Avrupa’nın tanınmış bir çok sanatçısı ülkemizde Türkçe albüm bile hazırladılar, çok sevildi, çok beğenildi, aylarca listelerin başlarında yer aldı..
        İşte, kaliteli müzik diye boşuna değinmiyoruz..
        Hani derdik, slow müzik, hızlı müzik diye.. Yani, slow deyince iz bırakan, kısacası beyinlerde yer eden aşk, ayrılık, hüzün kokan besteler; hızlı denince mutluluk, sevinç, çoşku anlatılırdı..
        Artık, hepsi birbirine karıştı.. Şarkıda, “sevgilimden ayrıldım, çok mutsuzum”, o beni terk etti şimdi ne yapsam” veya “bir daha  yüzüne bakmam, beni aldattı” diye yazılmış hüzün dolu sözlerin ardında, müthiş yüksek volümlü ve aşırı hızlı bir ritm, hani disko ritmi denilen müzik türü…
         Fakat, bir bakıyorsunuz, söyleyen ile izleyenler hepsi birden havalara zıplıyorlar.. Kimse yerinde duramıyor, kim ne kadar hızlı zıplarsa gibi bir de rekabet göze çarpıyor bu arada..
         Güya aşk veya hüzün anlatan şarkılar!..
         Peki, dinlerken üzüleceğiz mi, sevineceğiz mi?
         Karar vermek çok zor. Ama besteciler mutlaka aşk şarkısı yazmıştır(!), öyle değil mi?
         Artık, hızlı olanı da buyurun siz düşünün…
         Eleştriden kimse çekinmemelidir.. Biz burada, daha iyi, daha kaliteli müziğin yapılması adına görüşlerimizi ortaya koyuyoruz.. Kimseyi eleştirmek gibi bir niyetimiz yoktur, olmayacaktır da..
         Ama ne yazık ki günümüzde müziğin, sadece para kazanmak için bir araç olduğunu üzülerek görüyoruz..
         Üzülüyoruz..
         Çünkü  iyi müzik yapan sanatçılar azaldı, nerede ise bir elin parmakları kadar var ya da yoklar..
            
                     Popüler müzik başı boşluktan kurtarılmalı
       
         Sonuç olarak,
         Popüler müzik dünyamız, artık başı boşluktan kurtulmalı, kaliteli hale gelmeli, birkaç şarkı ezberleyip kendisine repertuar yaptım zannederek,  müziğe hasbel kader, iki şarkı ezberleyip (sanatçı!..)olmaya karar vermiş kişilere pirim verilmemeli diye düşünüyorum. Buradan, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bir vecizesini aktarmadan geçemeyeceğim, Efendiler... Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat sanatçı olamazsınız. Yaşamlarını büyük bir sanata adayan bu çocukları sevelim. (1930)
       Hoşçakalın…

16 Ağustos 2012 Perşembe

TGC'DEN KINAMA...


            
        Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu, Yeni Akit gazetesinde "Sakık'tan Bombalar" başlığıyla yayımlanan yazıda gazeteci Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar'ın hedef gösterilmesini kınadı.
        Bugün 90 dolayında gazetecinin ceza evinde bulunduğunu, gazeteciler hakkında açılmış 10 bine yakın dava olduğunu hatırlatan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun açıklaması şöyle:
       "Dışardaki gazeteciler de sözlü ve fiziksel şiddetle hedef alınmakta itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Birçok gazeteci korku ve tehdit dolu günler geçirmektedir. Gazetecilerin gazeteciler tarafından hedef gösterilmesi ayrıca üzüntü vericidir. Gazetecilik, hiçbir zaman, görüşlerini paylaşmadığımız insanların afişe edilmesi veya hedef gösterilmesi mesleği olamaz. Olmamalıdır. Meslektaşlarımızdan Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'nin, 'Gazeteci; bilgi ve haber alma, yorum yapma ve eleştirme özgürlüklerini ne pahasına olursa olsun savunur' ve 'Gazeteci; başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur' ilkelerine titizlikle uymalarını bekliyoruz. Hedef gösterilen gazetecilerin can güvenliklerinin korunması için yetkilileri göreve çağırıyoruz."

ŞEYH BEDRETTİN'İN MEZARI...

                                     
      Bu sabah Sultan 2. Mahmut ve 2. Abdülhamit’in mezarının da bulunduğu Çemberlitaş’taki türbenin önünden geçerken yaşlı bir amcanın mermerlerin arasında fışkıran yeşil otları yolarken gördüm; bir kare fotoğrafını çektim. Sonra kendimi türbenin içinde buldum.
      Lise ve gazetecilik hayatım Sultanahmet ve Cağaloğlu bölgesinde geçti. Hâlâ da o bölgedeyim. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne (TGC) gidip gelirken hep önünden geçtiğim 2. Mahmut türbesine ilk girişim yıllar önce “İlk Basın Şehidi Hasan Tahsin”i anma nedeniyle olmuştu. Sonraki yıllarda da birkaç kez yine tören için gitmişliğim vardı. Bir kerede “Bâb-ı Âli Şenlikleri” kapsamında gitmiştim. Şenliğe katılan konukları gezdiren rehbere:
- Burada Şeyh Bedrettin’in de mezarı var, ondan neden bahsetmiyorsunuz?” dediğimde adam çılgına dönmüştü.
     - Biz Kültür Bakanlığı’nın verdiği bilgiler doğrultusunda hareket ederiz. Bize burada öyle birinin yattığından hiç bahsedilmedi vs. vs..
      Sesimi daha fazla çıkarmadım, çünkü şenlikleri benim de üyesi olduğum ve Basın Senatosu Sekreterliği yaptığım Cemiyetimiz düzenliyordu.
      Bundan birkaç yıl önce usta romancımız Yaşar Kemal’i ziyaretimde Şeyh Bedrettin’den söz açılmıştı. Yaşar Kemal’e:
-Yaşar Ağabey, Şeyh Bedrettin’in Sultan 2. Mahmut türbesinin içindeki mezarını biliyorsunuz.
-Evet, biliyorum, dedi.
-Şeyh Bedrettin’in mezarı diğer mezarların ihtişamı karşısında çok mütevazı kalıyor.
      Yaşar Kemal, heyecanlandı:
-Nasıl olur! Ne yapılması gerekiyorsa ben yardıma hazırım. Yalnız Kültür ve Turizm Bakanlığı ile konuşmak gerekir, demişti.
        Bugün türbeden içeri girdim, ardımdan biri kadın genç iki turist daha geldi. Ziya Gökalp’in, Hasan Tahsi’nin mezarlarının fotoğrafını çektikten sonra Şeyh Bedrettin’in yattığı gömütün başına gittim. Hemen hemen yerle bir seviyede olan Şeyh Bedrettin’in mezarının orta yerinde kırmızı bir gül ağacı vardı. Bir de mezarın mermeri üzerinde yavru kedi…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

15 Ağustos 2012 Çarşamba

ABORJİNLERİN ÇALGISI...

Eminönü'nde bir genç, Aborjinlerin çalgısı olarak bilinen "Didgeridoo"yu özel bir teknikle üflerken, çalgıya ve sesine alışık olmayan vatandaşlar, meraklı gözlerle müzisyeni izlerken görülüyor. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

HARUN KARADENİZ ANILDI...

68 kuşağı gençlik liderlerinden Harun Karadeniz, ölümünün 37. yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Burhan Felek Konferans Salonu'nda, 68'Liler Birliği Vakfı'nca düzenlenen forumla anıldı. Forumda arkadaşları kanser hastalığına yakalanarak genç yaşta yaşamını yitiren Harun Karadeniz'i anlattı. Harun Karadeniz sabah da Karacaahmet Mezarlığı'ndaki gömütü başında anıldı.
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

13 Ağustos 2012 Pazartesi

ATEŞ NESİN...



                                                                  (Fotoğraf: S. Boyoğlu)

                                                        NANİK ATAK
                                                       ---------------

Deneme

Yaralı askerimizi otobüse bindirip evine yollamışlar
Terör belasından ölmeden kurtulan Mehmetçiği  acaba trafik teröründen de kurtulabilecek mi diye otobüse bindirmişlerdir! 

***
Arındırılmalı

Futbol adamı Simon Kuper, " Futbol sadece futbol değildir" demiş
Ona ne şüphe...
İçinde zaman zaman  şike,rüşvet, kara para, şiddet, küfür gibi yoğun katkı maddeleri de bulunur!

***

Anlamak

Bir sabah uyandığınızda bir gün daha yaşamış olduğunuzu anlayacaksınız
Bir sabah uyanamadığınızda ise geride kalanlar ölmüş olduğunuzu anlayacaklar!

12 Ağustos 2012 Pazar

BUGÜN ÇAMLICA'DAYDIM...

         Cumartesi günü (11 Ağustos) evden dışarı çıkmadım. Daha doğrusu evde biraz tembellik yaptım. Bugün sabah da uyuşukluğumu üzerimden atamadım. Tembelliğimi içime sindiremiyordum, ama dışarı çıkmaya da pek gönüllü değildim. Öğleden sonra bir hamleyle yerimden kalktım, üzerimi çarçabuk giyindim ve kendimi sokakta buldum.
          Dışarı çıktığımda hava kapalıydı, ama yağacak gibi de bir havası yoktu… Merter’in içinden yürüyerek Zeytinburnu metrobüs durağına geldim. Kalabalık olmasına aldırmadan ilk metrobüse kendimi attım. Zincirlikuyu’ya kadar gittim. Burada metrobüs değiştirerek, Altunizade’ye vardım. Altunuzade’de bir sürü üst geçit geçtikten sonra bir İETT otobüs durağının önüne gelip durdum. Durduğum durakta Büyük ve Küçük Çamlıca yakınında geçen bir sürü otobüs hattı vardı. Burada da durakta yolcularını almakta olan her hangi bir otobüse kendimi attım. Sarıgazi’ye giden bir halk otobüsüydü. Şoför biraz asabiydi. Asabiliği de birileri ha bire iniş düğmesine basıyor, ama varılan durakta inen olmuyordu. O yüzden kızıyordu. Üçüncü durakta inmem gerekiyordu. Orta kapıya yakın bir yerde duruyordum bindikten sonraki ikinci durakta bir daha “duracak” ışığı yandı. Şoför yine söylenmeye başladı. Bu kez kendimden şüphelendim ve şoföre seslendim:
       - Ben basmadım, senin düğmende bir sorun olmasın mı? dedim, çünkü otobüs fazla kalabalık değildi, benden başka da orta kapıya yakın kimse yoktu.
       - Kim basıyorsa oturduğu yerden basıyor, bir yakalarsam!..
        Üçüncü durağa yani Çamlıca’ya yaklaştığımızda düğmeye basıp basmamakta tereddüt ettim. Zira şoför burnundan soluyordu, bana çatabilirdi. Neyse ki benden önce bir bey hamle yaptı ve düğmeye bastı. İçimden; “Şoför bu kez ikimizi de haşlayacak!” diye düşünürken, korktuğum olmadı.
        Durakta indim ve Büyük Çamlıca’ya yukarı tırmanmaya başladım. Allah’tan hava kapalı ve serindi; terlemeden eşsiz manzara yerine vardım. Her zaman cıvıl cıvıl olan Çamlıca tenha sayılırdı. Daha önceki gelişlerimde insan kaynardı, bu kez o canlılık ve hareketlilik yoktu. Çantamdan fotoğraf makinemi çıkardım, çalışmaya başladım…
        Fotoğraf çekerken İstanbul’un Avrupa yakasından Asya yakasına doğru kara bulutların yaklaşmakta olduğunu fark ettim, ama görüntü almaya devam ettim. Lokantanın bulunduğu, çay-kahve ve pasta satışlarının yapıldığı tepeden biraz manzara izledikten sonra turlamaya devam ediyordum ki kara bulutları bu kez tepemizde yoğunlaşmaya başladı. Çok sürmedi kara bulutlar gök gürültüsüyle saat 15.25’te üzerimize boşaltmaya başladı.

        Daha önce çay-kahve satılan, şimdi ise Ramazan ayı nedeniyle olsa gerek boş olan korunaklardan bir tanesinin içine kaçtım. Benden önce bir çift daha sığınmıştı. Peşimden ona yakın insan daha bulunduğumuz yere doluştu. Ne yazık ki korunmak için girdiğimiz yer bizi yağmurdan koruyamadı. Çünkü yağmur serpmeli yağıyordu. Kimimiz yan durarak, kimimiz de sırtını dönerek yağmurdan korunmaya çalıştık, ama sıçan gibi ıslanmaktan bir türlü kurtulamadık…
                                    (Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu) 

ZAMANIN YAKLAŞTIRAMADIĞI ELEŞTİRMENE MEKTUP...

                                                              (Fotoğraf: S. Boyoğlu)
 
                 Sayın Semih Gümüş, 
 
                 Radikal Kitap'ta 20 Temmuz 2012 günü yayınlanan "Zamanın uzaklaştırdığı romanlar" başlıklı yazınızı büyük bir şaşkınlık ve üzüntü ile okudum. Üzüldüğüm böyle bir yazı yazan siz değildiniz elbette, edebiyatçı olan bir kişinin Türk edebiyatının önemli kişilerine, başka önemli kişileri övmek için bile olsa-üstelik öyle de değil- böylesine saldırmasıydı. Yazık çok yazık! Edebiyat edebden geliyorsa ki öyledir, yaptığınız bir edebiyat infazı değil sadece, değerbilmezlik, "ben oldum" diyen birisinin "büyüklerine" saldırmaya başlamasıdır vb vb'dir. İnkârdır. Eğer sizin bir gazetenin kitap ekinde size cevap veremeyecek ünlü edebiyat insanlarına "sizin modanız geçti, zaten okul kitaplarında olmasaydınız bu kadar okunmazdınız, yazınsal değerini yitirmeye başlayan romanların yazarısınız" diye yazma hakkınız varsa, onların yerine okuyucunun da size karşılık verme hakkı vardır, bunu unutmayın! Ve nasıl size üzülmediysem, bu yazıyı da size karşı değil, böbürlenmeye, Selim İleri'nin şimdilerde pişman olduğunu yana yakıla yazdığı geçmişteki gençlik -genç olmasanız da- ve kendini ispat girişimlerine benzeyen o "delikanlılığa" karşı yazıyorum:
 
                 Bir kere Halide Edip ve Yakup Kadri, yayınlandığı dönemi etkilemiş olsalar da "..ama neden sonra okunurluluğunu ve yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış" yazarlar değildirler, bunu yayınevlerine de sorabilirsiniz, onların arasında sayılırsınız. Satış rakamları okunurluluk ölçüsü sayılmasa da bir ipucu verir, okunurluluk mecburen böyle ölçülse de etki ölçülemez. Sizin hakkınızda bundan 50 yıl sonra birisi sizin bu "artık küçümsediğiniz" yazarlara yazdığınız yazı gibi bir yazı yazsa kaç tane tepki gelir acaba? İşte "artık beğenmediğiniz" yazarlar adına bir tepki! "Yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış" diye yazmak yazınsal değeri kabul etmek anlamına da geliyor. Bu edebiyatçıların yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış olduğuna dair iddianızı herhalde artık "Yazar olabilir miyim?" türü kitap yazmaya borçlusunuz! Günümüzde yazarlık dersi veren hızını alamazsa geçmişe de gider! Değilse bu sizin tek başınıza varacağınız bir yargı olamaz. Aklınız sıra bir "Don Kişot"luğa soyunuyor ve bir zamanlar önemli sayılmışken zamanla "okunurluluğunu yitirmiş" romanları değerlendirmenin zorluğuna girişiyorsunuz ama dediğiniz gibi "zor" ve altından kalkamamışsınız, hatta altında kalmışsınız. Nasıl mı? Bakın siz yerdiğiniz yazarlarla ilgili yapmamışsınız ama ben yazınızın "izinden" gideceğim.

                Kendiniz yazıyorsunuz, "nitelikli edebiyattan mahcup biçimde söz edilmeye başlanmışsa, orada piyasanın, popüler romanların, çok satmanın yazınsal beğenileri, okuma kültürünü, niteliği yere düşürdüğü kararlı değerlendirmelerle yapılamıyorsa bunun vereceği zararın ömrü de uzadıkça uzayacaktır" diye. Elinizi vicdanınıza koyun, Halide Edip ve Yakup Kadri piyasa romanı yazdı da, sizin gibi "kararlı" eleştirmenlerce yeterince eleştirilmedi de, onun için mi etkisini yitirdi? Yoksa onlar etkisini yitirmedi de siz popüler olmak isteyen çoğu gibi "büyüklere" saldırarak "konu" olmak peşinde misiniz? Popüler edebiyatın tüketim biçimi "geçmişi tüketme noktasına mı" geldi?

               "Acaba okul eğitimindeki yeri olmasaydı, Halide Edip Adıvar'ın romanları bugün gene çok satılır mıydı?" (kendinizi bir kaç paragraf sonra kendiniz yalanlıyorsunuz, hani çok okunmuyor-dolayısıyla satmıyorlardı- yoksa elinizde yeni icat ettiğiniz bir başka okunurluluk ölçütü mü var?) diyorsunuz, Allah aşkına her okul eğitimine giren çok mu satılıyor-okunuyor? Tam tersine eğitim sistemimizin bıktırıcı bir etkisinden bile söz edilebilir.

                Bir romanın edebiyat dünyasının konuları arasında yer almaması ne demek, nasıl bir terazi bu tuttuğunuz: "Halide Edip Adıvar'ın romanları, 'Sinekli Bakkal' başta olmak üzere aynı zamanda edebiyat dünyamızın konuları arasında yer alıyor mu?" diye soruyorsunuz. Hangi edebiyat çevresi, hangi edebiyatçılar diye sormazlar mı adama? "Nitelikli edebiyat okumaları" diye kendinize göre bir liste yapabilirsiniz. ama o liste başkalarına dayatacak, başkalarının karşı sözlerine karşı dayanacak kadar nesnel olabilir mi?..

               Sanat sanat için mi, toplum için mi tartışması öteden beri vardır, sizin görüşünüzün sanatın sanat için olduğuna kanıyım ama sanatı toplum için yapanlar, sizin yazdığınız gibi "Yeni bir toplum biçiminin kuruculuk döneminin de aydınları, yazdıklarıyla kuruculuk dönemine görevci anlayışla katılıp" sanat yapamazlar mı? Dünün yazınsal ölçütleri ile bugünün yazınsal ölçütleri arasındaki ayrım o kadar kesin mi? O zaman kalıcı eserler, klasikler nasıl kalıyor bu savrulan yazınsal ölçütler arasında. "Toplumsal sorumluluk bilinci bir edebiyat okurunun aklına hemen gelmezse de" hiç mi gelmez? Dönemi anlamak için değerli olan o değeri nasıl kazanmış acaba, sonuçta "kötülediğiniz" yazarlar,  fotoğraf albümü hazırlamamış, romanlar yazmış.

               "Dili yazınsal dil niteliğinde sayılamayacak, kişilerin gerçekliği güçlü olmayan 'Sinekli Bakkal', yazınsal bakımdan güçsüz Yakup Kadri romanı" laflarının mahalle atışmasının ötesine geçmesi için örnek gerek. O referans gösterdiğiniz Fethi Naci'nin Halide Edip hakkındaki övgülerine ne diyeceksiniz? Naci'nin Yakup Kadri romanları hakkında düşünceleri hep olumsuz mu? Aslında büyük yazarları büyüklerle, Halide Edip ve Yakup Kadri'yi Sait Faik ve Sabahattin Ali ile çarpıştırarak ne edebiyat, ne değilin  "çıplak yanıtı" bulunmaz, ama örneğin Memet Fuat'ın yazdıkları ile onu tanıyan-bilen sizin şu yazdıklarınızı karşılaştırarak iyi ve yapıcı eleştiri ile eleştirenin ön plana çıktığı -öznel olmakla karışmasın- eleştiri arasında ayrım kavranabilir..  İyi edebiyatçı "kötü edebiyatı" yazmaz,  çünkü o ağıt yakmayı sevmez, kötü zaten kalmayacaktır, kötü edebiyatçı ise kalıcıya saldırarak kalıcı olmaya çalışır..

                Be kardeşim, "Sait Faik bugün dünküyle karşılaştırılmayacak kadar çok ve yaşadığı günlerden elbette daha nitelikli biçimde okunmayı sürdürüyorsa, edebiyat her yerde ve herkes  için aynı değil elbette" diye yazabilen biri nasıl olur da edebiyat üzerine keskin ifadeler kullanıp bazı yazarları "kurban" edebilir. Nitelikli biçimde okunma, nitelikli okurun okuma biçimi mi? Okunabilirlik için bir yerde "yaşam kültürünün değişimini anlamak için de okunacak romanlar arasında akla gelme" diye bir ölçüt koymuşsunuz, bu ölçüt çok fazla Halide Edip ve Yakup Kadri'ye uyuyor, ne dersiniz?

                Kemal Tahir için yaptığınız tarihsel bakımdan okunur, yazınsal bakımdan okunmaz ayrımını da, körlerin bir filin başka başka tarafına deyip ayrı ayrı yorum yapmasına benzettim, kusura bakmayın!
 
                Yazınızda Sabahattin Ali, Sait Faik-dili bazen savruk olsa da-, Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında övgülerinize, Reşat Nuri ile ilgili olumsuz düşüncelerinizi bir tarafa bırakarak olumlu yaklaşımlarınıza katılıyorum, ama bunun bedeli Halide Edip ile Yakup Kadri'yi, Kemal Tahir'i yermek mi olmalı? Eğer edebiyata biraz değer veriyorsanız, okurun yerine konuşmayı-yazmayı bırakıp okuru da önemsemeli, sözgelimi, en azından Yakup Kadri'nin son okuduğum kitabından biri olan  "Hep o Şarkı"sının hep olacağı sözlerimi dikkate almalısınız. Teessüflerimle.
(Gürcan ARITÜRK)

11 Ağustos 2012 Cumartesi

"DÖNERCİ CEVO"...

                                             Kozyatağı'nın "Dönerci Cevo"su...
           Kozyatağı’nda şanslı bir kedi… Geçirdiği bir kaza sonucu sağ arka ayağı kırılan kediye emlâkçı Erdoğan Sarak sahip çıkarak; adeta “babalık” yapıyor. Erdoğan Sarak, “Cevahir” adını verdiği kedinin kaza sonrası yürüyemez hale geldiğini belirterek, “Yakınımızda bir veteriner vardı ona götürdüm, sağ arka ayağına platin taktırdım. Şimdi eskisinden daha sağlıklı… Adını kısaltarak 'Cevo' diye çağırdığımız Cevahir’i artık Şaşmaz sitelerinde sevmeyen ve tanımayan yok” dedi.
                                      Cevo'ya "babalık" yapan Erdoğan Sarak
         Sarak, yürüyemez olduğu sıralarda hazır yemekler sunduğu altı yaşındaki Cevo'nun ağzının tadını bildiğini, döner ve sosisten başka bir yiyecek tanımadığını da anlatarak, “Cevo her öğlen 100 gram döner yer; saatini de kaçırmaz. Akşama doğru da sosis ziyafeti çekiyorum. Ben ona o da bana alıştı. Sevmediğim kötü bir yanı var; güvercinlere pusu kurması… Bir keresinde masanın altında yakaladığı bir güvercini tam boğacakken elinden zor kurtardım” diye yakındı. 
         Cevo, sokaklarda itilip kakılan, kovalanan, çöp konteynırlarında yiyecek bir şeyler bulabilmek için her türlü tehlikeyi göze alan talihsiz kedilerin halini bir düşünebilse, ya da görebilse o kötü huyundan belki vaz geçer, ama sonuçta “Cevahir”de olsa o bir kedi…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

9 Ağustos 2012 Perşembe

TGC'DEN KINAMA...



       Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu, Bolu Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Süha Alparslan’a ve Yazı İşleri Müdürü Ayşegül Topçu’ya yönelik saldırıyı kınadı.
       TGC Yönetim Kurulu’nun açıklaması şöyle:
       “Mehmet Süha Alparslan ve Ayşegül Topçu, Bolu Gündem Gazetesi'nde yaptıkları baz istasyonu haberi nedeniyle, 3 Ağustos’ta üç kişinin saldırısına uğradı. Muşta, sopa ve bıçak kullanan saldırganların serbest bırakıldıklarını ve meslektaşlarımıza yönelik tehditlerin ise hala sürdüğünü öğrendik. 
       Gazetecinin görevi halkın haber alma hakkına hizmet etmektir. Kamuoyunu bilgilendirmek, kamuoyu aleyhine olan haksızlıkları, yolsuzlukları haber yapmak gazetecilerin en önemli işlevidir.Bu olayı halkın bilgi edinme hakkına yapılmış çirkin bir saldırı olarak niteliyor, olayın sorumlularının cezalandırılmasını istiyoruz, yetkilileri göreve davet ediyoruz.
       Gazetecilere yönelik sözlü ve fiziksel saldırıların olağan hale gelmesinin basın özgürlüğü açısından bir utanç konusu olduğunu hatırlatıyor, meslektaşlarımıza geçmiş olsun diyoruz."

8 Ağustos 2012 Çarşamba

ERGİN KONUKSEVER HASTANEDE...

                                                              (Fotoğraf: S. Boyoğlu)
         
             Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Onur Kurulu üyesi Ergin Konuksever, dün (7 Ağustos Salı) Başkent Üniversitesi İstanbul Sağlık, Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde başarılı bir operasyon geçirdi.
             Hastanenin Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. R. Yavuz Akman’ın gerçekleştirdiği ameliyatla, Konuksever’in mesanesinde oluşan kahve çekirdeği büyüklüğündeki tümör alındı.
             Ergin Konuksever, “Daha önce bir şikâyetim yoktu. Ameliyat öncesi iki gün sıkıntım oldu. Hemen hastaneye geldim. Ultrason çektiler, tümör olduğu anlaşıldı ve ameliyata aldılar. Doç. Dr. R. Yavuz Akman ve ekibi başaralı bir operasyon yaptılar. Kahve çekirdeği büyüklüğünde bir parça aldılar. Şu an iyiyim, sanırım birkaç gün daha hastanede kalacağım” dedi.

7 Ağustos 2012 Salı

DEMİR'İN GÜCÜ...

                                                    (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

ESENTEPE'DEKİ GAZETECİLER MAHALLESİ...





             Tuğçe ÇELİK

             BİZİM GAZETE -Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ve  Şişli Belediyesi tarafından yürütülen Esentepe Gazeteciler Mahallesi Projesi kapsamında ünlü gazeteci ve yazarların yaşadığı evler belirlenerek, bu yapılara birer plaket konulacak. Proje kapsamında Gazeteciler Mahallesi'nde yaşayan gazetecilerin yaşamlarını konu alan bir de kitap hazırlanacak.
             Esentepe Gazeteciler Mahallesi Projesi’yle ilgili gazeteci yazar Hıfzı Topuz’u ziyaret eden TGC Başkanı Orhan Erinç, Başkan Vekili Turgay Olcayto, Genel Sekreter Sibel Güneş, Genel Sekreter Yardımcısı Zafer Atay, Yönetim Kurulu Üyesi Celal Toprak, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ile danışmanları hazırlanacak levha örneklerini ve projenin detaylarını görüştü.

                     “TARİHİ ÖRNEK BİR MAHALLE”

             Gazeteci yazar Hıfzı Topuz projeyle ilgili şöyle konuştu:

“Bu projeyle ilgili burada bulunan herkese teşekkür ediyorum. Ne mutlu bana. Ben böyle bir şey tasavvur etmiyordum. Bu fikri ortaya attığım zaman ilk kez TGC Başkan Vekili Turgay Olcayto ile görüştüm. “Bu mahalleyle ilgili bir levha ve kitap çalışması yapılsa buradaki tarihi yaşatırız” dedim. Daha sonra TGC Başkanı Orhan Erinç’le görüşmüşler. Orhan Erinç konuyu benimsemiş. Bu mahalleye biz 1958 yılında taşındık. Buraya taşındığımızda 230 gazeteciydik. Şimdi 3 kişi kaldık: Ben, Hasan Yılmaer ve Necati Zincirkıran. İlk başlarda mahalleyi yapanlar arasında, Refik Halit, Cevat Fehmi, Fikret Adil, Burhan Arpad, Recep Bilginer, Ali İhsan Göğüş, Kadri Kayabal, Nimet Üyken, İhsan Ada, Cemil Cahit, Ömer Sami Coşar, Emin Karaca, Rahmi Karaca, Sadun Tanju, Samih Tiryakioğlu, Halit Kıvanç, Yaşar Nabi vardı. 230 isim saymakla bitmez. Burası o yıllarda bomboştu. O zaman taşıt da yoktu. Daha sonra belediye buraya Basın Taksi Durağı diye bir durak yaptırdı. Oradan gidip geliyorduk. O zaman bakkal falan da yoktu. Bu proje kapsamında bir de kitap çıkarmayı düşündük Kitapta bu mahallede yaşayanların anıları yer alabilir. Herhalde burası tarihi örnek bir mahalle olabilir. Dünyanın önemli şehirlerinden birine gittiğiniz zaman tarih tabelalarda okunur. Londra’da Paris’te bir yazarın ya da gazetecinin oturduğu masayı ya da yaşadığı evi konulan levhalarda görebilirsiniz. Biz de bu yok. Bu mahallede 1958’den beri oturduğum için bu tarihe önem verilsin istiyorum. ”

                       “BURADAKİ DEĞERLER BİLİNSİN”

Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül projenin hayata geçirilecek olmasından memnuniyet duyduğunu ifade ederek, “Sizler önemli birer değersiniz. Biz de arzu ettik ki, bu değerler, burada kim oturuyor bilinsin. Arkadaşlarımız bir örnek tabela hazırladılar. Başka örneklerde hazırlayacağız. Kitap çalışmasıyla ilgili de Remzi Kitabevi’yle ortak çalışmamızı yürüteceğiz. Biz elimizden gelen bütün desteği sunacağız” dedi. Sarıgül, daha sonra belediye yetkilileri tarafından hazırlanan örneği sundu. 
             TGC Başkanı Orhan Erinç, Esentepe Gazeteciler Mahallesi’nin İstanbul’un gazetecilik tarihi açısından önemli bir bölge olduğunu vurguladı. Başkan Erinç, sözlerini şöyle sürdürdü:
           “Esentepe Gazeteciler Mahallesi yerleşim yeri olarak 1800’lerin son çeyreği ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında gazetecilerin yaptırdığı bir mahalle ve gazetecilerin kurduğu ilk kooperatif. Burada çok ünlü gazeteciler yaşadı. Hıfzı Topuz burada yaşayan gazetecilerin evlerine plaket konulmasını istemişti. TGC olarak bu konuyu Şişli Belediyesi’yle görüştük ve bir proje çalışması başlattık. Burada yaşayan gazetecilerin anılarından ve mesleki başarılarından oluşan bir de kitap hazırlanacak. O kitap da tabii basın tarihi açısından çok önemli bir kaynak olacak. Burada oturan ustalarımızdan hayatta olanlar var. Onların verecekleri bilgiler ve TGC albümleri gibi kaynaklardan alınan bilgilerle bu kitap çalışması yapılacak. En yoğun plaketçalışması bu bölgede olacak.
Bu mahallenin bir de 24 Temmuz Meydanı var. Küçük de olsa bu meydan düzenlenecek.”

6 Ağustos 2012 Pazartesi

ATEŞ NESİN...


                                                               NANİK ATAK
                                                               -------------------
Oku bakiim...

Yargıç bildiğini okuyormuş
Bugüne kadar imam da zaten hep bildiğini okudu
Geride kalanlar  da artık bildiğini okumaya başlarsa bu ülkede, kimsenin yeni bir şeyler öğrenmeye niyeti yok demektir!

***

İhtiyaç molası

Köprü çıkışlarına seyyar tuvalet geliyormuş
İsabet...
Bu kentin trafiğinde aklımızı zaten yeterince kaçırdık, bari çişimizi altımıza kaçırmayalım!
***

LAF OLA...

Beni herkes," Üzüldüğün şeye bak" diye teselli ediyor
Kendisini  bir görebilsem üzülmeme de gerek kalmayacak aslında!

4 Ağustos 2012 Cumartesi

YAĞMURLU BİR GÜNDE MODA'DA...

                                               Moda'da  "Bir kap su" ve mama koyan gönüllüler...
       
          Bugün (4 Temmuz Cumartesi) saat 11.00 sıralarında Merter’den eskiden oturduğum semte, daha doğrusu annemlere gitmek için ayrıldım.
          Hava kapalıydı, apartmandan tam çıkarken yağmur damlacıklarının önce kapı önündeki ağacın yapraklarına oradan da yere düştüğünü fark ettim, ama umursamadan yoluma devam ettim. Her zaman yürümekten büyük keyif aldığım ağaçlarla kaplı Tozkoparan’ın içinden (parkın yanından) geçerken şiddetli bir yağmur bastırdı. Allah’tan bahçeli kahveye çok yakın bir yerde yakaladı. 100 metrelik bir mesafeyi şu sıralar İngiltere’de devam eden olimpiyatlara katılan atletler gibi kısa sürede kat ettim, kendimi üstü kapalı bahçeli kahvede buldum.
           Dışarıdan görünüşü beni çeken kahveyi hep merak ediyordum, yağmur sayesinde bu merakımı giderdim. Daha öğlen olmadığı için kahve fazla kalabalık değildi, birkaç masada çok az insan vardı; onlar da emekli insanlardı. Emekli insanlar olduklarını nereden anladım, onu da belirteyim; elektrik-su-doğalgaz faturası tartışması yapmalarından…
           Çay içeceğimden değil de kahveyi boş yere işgal etmemiş olmak adına bir çay söyledim. Hani iki fırtta bitecek gibi gözüken ancak sıcak olduğu için on fırtta anca bitirebildiğim taze çayı içtikten sonra başka masalardan birinde aldığım gazetelerden birine hızlı bir şekilde göz attım. Yaklaşık 25 dakika sonra yağmur kesildi, ben de yoluma kaldığım yerden devam ettim.
          On beş dakika sonra annemlerde oldum. Bırakmam gereken bir paket ile gazete kupürleri vardı onları bıraktım. Biraz annemde dinlendikten sonra evden çıktım, geldiğim yöne doğru yürüdüm. Davutpaşa'da tramvaya bindim, Zeytinburnu durağında indim. Zeytinburnu’ndan Kabataş tramvayına geçtim. Tramvay Topkapı’ya yaklaştığında yağmur yeniden şiddetlenmeye başladı. Tophane durağına kadar hiç dinmedi. Tophane durağında vatmanın, “Sayın yolcular! Bundan sonrası tramvay rayları sular altında kaldığı için son durak Kabataş’a gidemeyeceğim, bu duraktan geri döneceğim. Tramvayı boşaltmanız rica olunur” anonsuyla insanların büyük kısmı tramvayı boşalttı.
                                                         Mamaları önce kediler yedi...
         Sarıyer’e gitmeyi düşünüyordum, yağmur gözümü korkuttu. Tramvaydan hiç inmedim, aynı tramvayla Cevizlibağ’a kadar geldim. Cevizlibağ’da kararımı değiştirdim, metrobüse geçtim. Zincirlikuyu aktarmalı metrobüsle Söğütlüçeşme son durağa kadar geldim. Karnım acıktı, yürüyerek daha önce birkaç kez menemen yediğim Kadıköy’ün “meşhur menemenci”sine vardım. Menemenci ustası Cemal’i kapı önüne attığı üç masadan birinin arkasında oturur buldum. Menemenimi yedikten sonra uzun uzun sohbet ettik. Menemenci ustayla neredeyse akraba çıkacaktık…  
          Menemenciden ayrıldığımda saat 17.00’ye yaklaşıyordu. Yürüyerek Moda’ya, oradan da sahile indim. Daha önce gezdiğim ve gördüğüm yerlerdi, ama hayat zaten tekrardan ibaret değil miydi? Tarih de biraz  öyleydi…

                     KİTAP OKUYORMUŞ GİBİ YAPAN GENÇ!

          Deniz kenarına yakın gölge bir bank gözüme kestirdim, başkasına kaptırmamak için pergellerimi biraz açtım. Hem yorgunluk hem de sıcaktan bankta gözlerimi koyu gözlüklerimin arkasında uykuya yatırmışım… Uykum, zaman zaman arkamda elinde kitap çimlerin üzerine uzanmış genç bir kişi tarafından bölünüyordu. Genç arkadaşın elinde kitap vardı, ama okumuyordu. Ha bire cep telefonuyla birilerini arıyor; yüksek sesle:
          - Şu an neredeyim biliyor musun? Moda'dayım. Çimlerin üzerine uzandım kitap okuyorum! diye karşısındakilere havasını basıyordu.
          Genç adam bir müddet sonra kayalıkların üzerine gitti de rahatladım.
          Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, yabancı birinin, “Selamünaleyküm” deyip yanıma ilişmesiyle kendime geldim. Koyu gözlüklerimin arkasındaki gözlerimi tekrar uykuya yatırmak için uğraşırken, yanıma oturan adam tam tersini yapıyordu. Ha bire; “Ne bunaltıcı bir havaydı değil mi? Yağmur yağmasaydı mahvolurduk” benzeri sözlerle bana laf atıyordu. Yapacak bir şey yoktu, tatlı uykuya bir son vermek gerekiyordu. Öyle yaptım. Ben bir kelime söylüyorsam, karşımdaki on kelime ediyordu. “Ak Parti’ye kayıtlı” olduğunu, ama bir kez olsun oy vermediğini söyledi. Dayanamadım sordum?
- O nasıl oluyor? Hem Ak Parti üyesiyim, hem de oy vermiyorum diyorsun! dedim.
- Vallahi de billahi de doğru söylüyorum. Bir arkadaşım partiye götürdü. Sekreter bayan sizi üye yapalım dedi, kabul ettim. Arkadaşım da ben de öyle üye olduk. Başka da bir işim olmadı. Ben eski Ecevit’çiyim. Onun gibisi daha da gelmedi. 1977 yılındaki Taksim mitingine bile gitmiştim. Hani büyük bir otel var ya o otelin önündeydim. Ecevit’in yanında Rahşah Hanım da vardı.
       Şimdi CHP’li değilim ama ben de karım da Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsına oy verdik.
Adam beni abandone etti. “Benimle kafa mı buluyor” diye içimden söylendim, ama öyle anlatıyordu ki  inanmaktan başka da çarem yoktu…
       Ben konuyu siyasetin dışına getirmek istiyorum, ama adam ha bire siyaset yapmak istiyordu. En sonunda nereli olduğunu, memleketinden ne zaman geldiğini sordum da siyaset konusunu öyle kapattık. Başladı anlatmaya:
       - Sivas’lıyım. Babam baskıcı bir adamdı. Otoritesine fazla dayanamadım, 13 yaşındayken kaçtım. Dayımlar ve dayımın çocukları İstanbul’da inşaat işleriyle uğraşıyorlardı. Onların yanına geldim. Geldiğimde yıl 1965’ti. İstiklâl Caddesi’nde Mısır Apartmanı var. Biliyor musun? Dayımın çocukları işte onun en üst katında fayans işi yapıyorlardı. O işi bitirmeleri tam yedi ay sürdü; büyük bir işti…

                   "ÜFLE SÖNSÜN"

        Bir gün yanlarına gittim. Elektriğin ne olduğunu bilmiyordum. Seyyar bir lamba çekmişlerdi, onun ışığında çalışıyorlardı. Bana ‘üfle lamba sönsün’ dediler. Safım ya üflüyorum üflüyorum bir türlü ampul sönmüyor!.. Ben üfledikçe onlar katıla katıla gülüyor, yerlere yatıyorlar. Sonradan anladım, çok utandım. Ama onlardan intikamımı yıllar sonra da olsa aldım…”
         “Nasıl bir intikam aldın?” dedim:
         - Bir gün onları Kadıköy’de lüks bir lokantaya yemeğe davet ettim. Sadece onları değil, dayımı da… Yediler içtiler. Sıra para ödemeye gelince ‘benim param yok; parayı siz ödeyeceksiniz’ dedim. Dayım ödedi… Böylece intikamımı almış oldum.
          Anlatımına hiç ara vermeyen, 60 yaşında olduğunu söyleyen adamın saçları ve bıyıklarında beyazlık olmaması dikkatimi çekmişti:
          - Saçların boya mı kendi rengi mi, diye sordum.
          - Boya… Boya… Ben saçlarımı İstanbul’a geldiğim seneden beri boyuyorum.
          - Yani 13 yaşından beri! Neden?
          - Ben ilkokulu köyde okudum. Köyde beyaz yaka, siyah önlük giyerdik. Saçlarımda kepek çoktu. Siyah önlüğün üstü un gibi olurdu. Kızlar benimle dalga geçerdi. Kadıköy’de tıraş olduğum berber; ‘Saçlarını boyayayım artık kepek olmaz’ dedi. ‘Tamam’ dedim. İlk seferinde kafam çok kaşındı, kızardı, ama sonra alıştı. Bir süre sonra saçımda kepek diye bir şey kalmadı. O gündür bu gündür saçlarımı ve bıyıklarımı hep boyatırım. Son iki senedir de hanıma boyatıyorum. Çünkü berberde bir boya yaptırmak 30-40 lira…
                                               Kediler doyunca kalan mamaları kargalar yedi
          Konuştuğum adam, benim kim olduğumu, ne iş yaptığımı sormadan hayat hikâyesini anlatmayı sürdürürken, bir kişi yanında getirdiği iki adet 10 litrelik pet sişe suyu ile önümüzdeki kayaların önünde durdu. Kayaların arasında yarıdan kesik bir pet şişesini çıkardı, içinde az miktarda kalan kirli suyu yere döktü. Sonra şişeye yanında getirdiği sudan doldurdu. Hemen ardından gelen bayan da kayalar üzerine bir miktar kedi maması koydu. Diğer canlılar için “Bir kap su” ve yiyecek işini hayata geçiriyorlardı. Yaptıkları işten dolayı ben de yanımdaki adam da kendilerine teşekkür ettik. Su ve mamalardan önce kediler, sonra da kargalar nasiplendi... Erkek ve kadın Moda sahilinde birkaç yerde daha benzer işlemi yaparak yollarına devam ederken, yanımdaki adam da kaldığı yerden anlatmasını sürdürdü.
          Gençken Kurbağalı Dere-Kalamış arasında tekneyle yolcu taşımasını, çeşitli işlerden sonra 12 yıl aşçılıktan sonra nasıl emekli olduğunu, yazları memleketi Sivas'a gittiğini, bu yıl geç kaldığını, ama önümüzdeki hafta yine gideceğini anlatıyordu ki saat 20.10'u gösteriyordu. Kendisine veda etmek zorunda kaldım. Kurbağalı Dere’ye doğru ilerlerken arkamdan seslendi:  
          - Yolun Sivas’a düşerse mutlaka beklerim. Beşiktaşlı’nın kahvesini sor, beni orada bulursun…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)                  

2 Ağustos 2012 Perşembe

BİR AVUÇ SU İÇİN...

Şişli'de bir marketin önünde iki köpek bir avuç suyu paylaşırken, üçüncüsü sahibinden yediği tekmeyle öğrendiği saygıda kusur etmiyor... (Fotoğraf: Rüya Özkalkan)

ŞİMDİ GÖÇ ZAMANI...

İstanbul'da Kemerburgaz semalarında bir yangın dumanını andıran bulutlarla adeta yarışırcasına yükselen leylekler, sıcak ülkelere göç ediyorlar... (Fotoğraf: Rüya Özkalkan)

1 Ağustos 2012 Çarşamba

"44 YILLIK BASIN DİSPANSERİ KAPANMASIN"...

                                                        (Fotoğraf: Tuğçe Çelik)

BİZİM GAZETE - Sultanahmet’te bulunan Haseki Basın Semt Polikliniği’nin kapatılmak istenmesi Sultanahmet Turizm ve Yatırımcıları Derneği (SUYAD), Sultanahmet esnafı ve semt sakinleri tarafından düzenlenen basın açıklamasıyla protesto edildi. 
    Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne ait olan 44 yıllık Haseki Hastanesi Basın Semt Polikliniği’nin depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle kapatılmak istenmesini protesto eden Sultanahmet Turizm ve Yatırımcıları Derneği (SUYAD), Sultanahmet esnafı ve semt sakinleri 12.30’da polikliniğin önünde bir araya geldi. “Sultanahmet’in sağlığını bozmayın”, “Kamu binası rant kapısı olmasın” ve “1 kutu ilaç yazmak için 10 saat telefonda beklenir mi?” yazılı pankartlar taşıyan protestocular Yerebatan Caddesi’nde basın açıklaması yaptı. 
     Basın açıklamasını okuyan SUYAD Başkanı Kaan Koç, Sultanahmet’te sağlık kuruluşlarının tek tek kapatıldığını ifade etti. Koç şöyle konuştu:
      “Vilayetler Polikliniği’nden sonra, Basın Semt Polikliniği de kapatılmak isteniyor. Sultanahmet’te sağlık kuruluşları tek tek kapatılıyor. Halk ve bu bölgede çalışanlar sağlık hizmeti alamaz duruma geliyor. Daha önce Vilayetler Polikliniği deprem riski gerekçe gösterilerek kapatılmıştı. Renkli Dopleri, Röntgeni, ameliyathanesi, laboratuarı, üç adet diş ve göz üniteleri ve aletleriyle tam teşekkül olan Vilayetler Polikliniği adeta yağmalanmış, araç ve gereçleri parça parça dağıtılmıştı. 
        İstanbul Sismik Riskin Azaltılması ve Acil Durum Projesi(İSMEP) binaya ‘çürük raporu’ vermişti. Ancak bina boşaltıldıktan 7-8 ay sonra bile tadilat yapılmamış, dahası ticari işletme olarak ihaleye çıkarılmayı beklemektedir. Şimdi İSMEP’in yeni hedefi ise Basın Semt Polikliniği. Binanın yıkılması gerektiğini rapor etmişler. Oysa İl Sağlık Müdürlüğü, 24.05.2012 tarihinde Sultanahmet Turizm ve Yatırımcıları Derneği’nin yazılı başvurusuna verdiği cevapta (Ek 1) polikliniğin kapatılmasının söz konusu olmadığını söylemişti. Sağlık Müdürlüğü’nün ilgili yazısına rağmen Haseki Hastanesi Başhekimliği, Basın Polikliniğine yazdığı 19. 07. 2012 tarihli yazısında (Ek 2) binanın boşaltılmasını istemektedir. Bu duruma göre Haseki Hastanesi Başhekimliği, protokol kurallarına da aykırı davranıp, üst kurumu olan İl Sağlık Müdürlüğü’nün ilgili yazısına rağmen polikliniği kapatmak istiyor. 24 saat ambulans hizmeti de veren polikliniğin yıllık hasta protokolü 60 bin civarındadır. Kira gideri de olmayan polikliniğin bu şartlarda Sağlık Bakanlığı bütçesine zararı olmadığı gibi kar da etmiştir.-Sultanahmet, Cankurtaran, Küçükayasofya, Kadırga, Kumkapı, Beyazıt, Gedikpaşa, Çemberlitaş, Kapalıçarşı, Cağaloğlu, Yeşildirek ve Sirkeci ile bu bölgede bulunan tüm kamu kuruluşları sağlık hizmetini Basın Polikliniği’nden alıyor. Yine Sultanahmet’te ikamet eden yerleşik nüfusun sağlık hizmeti alacağı başka bir kurum da mevcut değildir. Kapatılması durumunda ciddi sıkıntıların yaşanacağı malumdur.Turizm bölgesine çevrilmek istenen Sultanahmet’te sağlık kurumlarının kapatılması, turizm sektörüne olumsuz etki edecektir.
      Polikliniğin kapatılması durumunda bütün bir bölge (ki gündüz nüfusu 1 milyon kişi tahmin ediliyor) sağlık hizmetlerinden mahrum kalacaktır.Yetkililere önerilerimiz: Basın Semt Polikliniği’ni kapatmak yerine tadilat yapılması, tadilat süresince de şu an boş olan Vilayetler Polikliniği ve Ziraat Bankası binalarından birine taşınmasını ve bilahare 50 yataklı 7/24 açık kalacak, dünya şartlarında görev yapabilecek formasyona sahip doktor ve personelin hizmet vereceği bir hastanenin açılması, halkımız ve ülkemizi ziyaret eden misafirlerimiz açısından yararlı olacaktır.” 


                                  GÜNEŞ: BİNA GÜÇLENDİRİLSİN

     Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Sibel Güneş, Sağlık Bakanı Recep Akdağ'a, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu'ya konuyu ilettiklerini, dispanserin tahliyesini değil güçlendirilmesini talep ettiklerini söyledi. 
        Güneş, şöyle konuştu:
       "Basın Semt Polikliniği, binası Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne ait olup 44 yıllık bir kuruluştur. TGC ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında yapılan protokolle bölgede yaşayan halka sağlık hizmeti sunmak ve Cemiyet üyelerine de hizmetlerde kolaylık sağlama koşuluyla 2018 yılına kadar bedelsiz kullanım hakkı verilmiştir. Cemiyet son 15 yıldır Basın Dispanseri binasından kira almamaktadır. Yakın zamana kadar çatısından, binaya ultrason cihazı alımına kadar birçok konuda da ayrıca destek olmuştur. Basın Polikliniği’nde halen dahiliye, çocuk, psikiyatri, KBB, diş, göz, ortopedi, kadın doğum, genel cerrahi, nöroloji ve aile hekimleri çalışmakta olup, laboratuar, röntgen ve ultrason hizmetleri verilmektedir. 24 saat ambulans hizmeti de veren polikliniğin yıllık hasta protokolü 60 bin civarındadır. Dispanser kapatılırsa yalnız gazeteciler değil, bölge halkı, esnafı, turistler bundan zarar görecek. 
       Gündüz 1 milyona yakın insanın ziyaret ettiği Sultanahmet'te sağlık kuruluşu kalmayacak. Bir süre önce kapatılan Sultanahmet Sağlık Ocağı ve Vilayetler Polikliniği’nden sonra, şimdi de açık kalan tek sağlık kuruluşu olan Haseki Hastanesi'ne bağlı Basın Semt Polikliniği kapatılmak isteniyor. Depreme dayanıklı olmadığı ileri sürülerek yıkılacağından söz ediliyor. Sultanahmet'teki tüm binalar için böyle bir rapor çıkarılabilir. Amaç dispanseri kapatıp binayı yıkıp yerine otel mi yapmak, yoksa bu hizmetin devamlılığını mı sağlamak? Sultanahmet'te otel çok ama sağlık kuruluşu kalmayacak. Sağlık Bakanlığı'ndan ve İstanbul Valiliği'nden konuyu yeniden değerlendirmelerini ve binanın güçlendirilmesini, hizmetin devam etmesini talep ettik." 
       Haseki Hastanesi Basın Semt Polikliniği’nde görevli Psikiyatr Ayhan Akçam, tarihi yarımadada sağlık kuruluşu kalmadığını ifade ederek, “Biz halka hizmet veriyoruz. Benim bu bölgede pek çok hastam var. 11 yıldır takip ettiğim şizofren hastalarım var. Biz gidersek o hastaların işi çok zor. Bölge halkı perişan olur. Buraya esnaf, turist, bölge halkı, devlet memurları herkes geliyor. Burası Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin binası ve 44 yıllık bir binayı verecek olmak kolay değil” dedi. 
      

KEMERBURGAZ'DA BİR İETT DURAĞI VE DURAKTA BEKLEYENLER...

                                                     (Fotoğraf: Rüya Özkalkan)