YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
14 Eylül 2018 Cuma
UNUTULAN MESLEKLER...
Usta çırak ilişkisiyle günümüze kadar ulaşan kaşıkçılık, keçecilik, hasırcılık, sedef işlemeciliği gibi el sanatları işiyle uğraşanların son temsilcileri İstanbul-Taksim'de... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
ÇİRKİNLEŞEN İSTANBUL FOTOĞRAFLARI...
Yöneticiler, İstanbul'u tanınmaz hale getirmek için ellerinden gelen tüm çabayı sarf ediyorlar. Eğer bu kentte doğup büyüdünüz ve bir süre bu kentten ayrılıp döndünüzse "Bu benim yaşadığım şehir mi!" deyip hayretler içinde kalırsınız... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
İKİ İSTANBUL KARESİ...
Arzuladığımız İstanbul (Eminönü-Mısırçarşısı önü), arzulamadığımız İstanbul (Zincirlikuyu alt geçidi) (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
11 Ağustos 2018 Cumartesi
YENİ AYAKKABILAR ÇÖPTE!..
Güngören Tozkoparan'da iki bölgede çöp konteynırlarının yanına koliler içerisinde bırakılan yeni erkek-bayan ve çocuk ayakkabıları, semt sakinlerince kapışıldı. Ancak herkesin birer tane beğenip alması da dikkat çekti. Ayakkabı seçenler ayakkabıların kimler tarafından bırakıldığını bilmediklerini, ancak yoksul insanların yaşadığı semtlerine bayram öncesi bilinçli olarak da bırakmış olabileceğini söylediler. (Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
8 Ağustos 2018 Çarşamba
TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?
Türkiye nereye gidiyor derken
yanlış söylüyorum; asıl bizler nereye gidiyoruz demek daha doğru olur. Çünkü yurdumuzun
doğasının ve şehirlerinin tahrip edilmesini, doların alıp başını gitmesini saymazsak,
Türkiye yerinde duruyor. Dolayısıyla soruyu; “Bizler nereye gidiyoruz?” diye
düzelteceğim.
Böyle kısa bir girişten sonra
şimdi asıl konuya geleceğim; bugün bir iş için Tahtakale’ye gitmem gerekiyordu.
İstanbul’u uzun zamandır kavuran sıcaktan daha az etkilenmek için metroyu
tercih ettim. Yenikapı’dan aktarma yaparak, Haliç istasyonuna geldim.
Köprüden
inerken, köprünün ayaklarının altında çocukların kollarına bağladıkları 5
litrelik boş pet şişeleriyle denize girdiklerini fotoğrafladım. Ha unutuyordum,
mayo bile giymemişlerdi. Bırakın mayoyu donsuz denize giriyorlardı; bizim
yörenin söylemi ile “dal taşak” ve de şakalaşarak…
Bu çocuklara “Yurdum çocukları” diyecektim ama değillerdi.
Suriye’den savaştan kaçıp ülkemize sığınan yoksul ailelerin çocuklarıydı. Haliç’in
pis suyuna aldırmadan denizin keyfini çıkarıyorlardı; hem de teknelerin
üzerinden atlayarak…
Çocukları kendi hallerine
bırakıp Tahtakale yolunu tuttum. Tutmaz olaydım! Eski İstanbul Ticaret Odası
binasına varmadan, kaldırım kenarında kafasında kanlar akan bir adam ve yardım etmeye
çalışan insan kalabalığı ile karşılaştım.
Yakından fotoğraf çekmeye
açıkçası çekindim; zira olayın ne olduğunu bilmiyordum. Bir baygınlık sonucu
düşmemi, otomobil çarpması mı gibi düşünceler içerisindeyken, kafasındaki kanı
durdurmaya çalışan iyi insanları gördüm. Hatta genç bir adam, yaralının başında
bekleyenlerden birine:
- Sen ne hakla böyle
vurursun? Sen kimsin? Bir suçu varsa polisi ararsın, diye çıkışıyordu ki yaralı
adam oturduğu yerden arka üstü asfalta düştü…
Bir darbede kafasının arkasından
asfalttan yiyen 50 yaşlarındaki adam bayıldı.
Sonuç olarak varsa bir suçu
devletin cezasını vermesi gerekirken, bir öfkeli vatandaş kendi kafasına göre cezasını
veriyordu.
Yaralının etrafında toplanan
insanlar; “Ambulans çağırdınız mı? Polisi aradınız mı?” diye bağrışırken, ben
de yolun karşısına geçip birkaç kare fotoğraf çektim.
Niye yakından fotoğraf
çekmedim; çekindim... Niye çekindiğimi de başımdan geçen bir olayı anlatarak bitirmek istiyorum.
Nisan ayında Gaziosmanpaşa’da
özel bir hastanede yoğun bakımda yatan annemi ziyarete gittiğimde, ziyaret
saatine daha vardı. Dışarı çıkıp bir hava alayım dedim. Hastanenin acil giriş
kapısının karşısında bir simitçi arabasının camında “Bana adres sorabilirsiniz”
yazıyordu. Dikkatimi çekti bu yazı cep telefonu ile bir kare fotoğraf çektim.
Vay sen misin fotoğraf çeken…
İçeriden gözlüklü iri yarı
birisi çıkmaz mı? Önce;
- Niye çekiyorsun! diye çıkıştı.
- Gazeteciyim, dikkatimi
çekti yazı o yüzden çektim, dedim.
Hakaret ve küfürlerine devam
ediyordu;
- Seninle uğraşacak halim
yok, deyip hastanenin ana kapısına doğru yürürken iki genç polis memuruyla
karşılaştım. Durumu anlattım;
- Gelin bizimle, dediler.
Birlikte taksi durağının
önünde durmaya devam eden kabadayının yanına vardık. Taksi durağının yanındaki
otoparktan da birileri çıka geldi. Polisler:
- Bu arkadaşa küfür ve
hakaret etmişsin, doğru mu?
-Evet… Doğru…
-Kimliğini verir misin?
-Ne yapacaksınız kimliğimi?
-Kimliğini ver diyoruz, bak
arkadaş gazeteci kimliğini verdi, sen de kimliğini ver.
-Ben emekli polisim.
Polisler;
-Ne olursan ol kimliğini ver,
deyince zoraki kimliğini çıkardı.
Polisler bana dönüp:
-Şikâyetçi misin? dediler.
- Özür dilesin, şikâyetçi
olmayacağım, dedim.
Polisler:
-Haydi birbirinizden özür
dileyin, dediler
Kabadayı adam hiç geri adım
atmadı:
-Ben özür dilemem!
Polisler bu kez bana dönüp:
-Biz başka bir görev için
buradan geçiyorduk. Siz gidin karakola şikâyetinizi yapın, dediler.
Şikâyetçi olan benden
polislerin özür dilememi istemeleri zaten baştan kaybettiğimin göstergesiydi:
-Yok, şikâyetçi falan
değilim. Bu adam sizin yanınızda yaptığı küfrü ve hakareti kabul ediyorsa yapacak
bir şey yok, deyip kös kös yoğun bakımda yatan annemin ziyaretine gittim.
İşte hal böyle böyle… Maalesef ülkemde
herkes kendisini hâkim-savcı-polis yerine koymuş. Bir gün bakıyorsunuz kadına
dayak, bir gün bakıyorsunuz çocuğa tecavüz, bir gün bakıyorsunuz hayvanlara
akla hayale gelmeyecek eziyetler…
O yüzden Türkiye bir yere
gitmiyor; bizler bir yerlere gidiyoruz. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
7 Ağustos 2018 Salı
BİR ŞİİR...
Bugün çay bahçesine gittim.
İki çay söyledim.
Garson şaşırdı;
Ama bir kişisiniz, dedi
Ters ters baktım.
Diğeri yüreğimdeki için, dedim
Sağ olsun,
Bir demet papatya
Getirdi koydu masaya.
Bu ne dedim
Şaşırdım.
Yüreğinizdeki gönderdi, dedi
Güleyim mi kızayım mı bilemedim...
(Hüseyin Boyoğlu)
6 Temmuz 2018 Cuma
ZEYTİNLİ'DE BİR İDEALİST RESSAM...
Ülkü Acar, sahip
olduğu bin metre karelik bir alanın bir bölümünü ev, büyük bir bölümünü de
“Sanat Bahçesi-Galerisi” olarak kullanıyor.
Ülkü Bey, Zeytinli’ye ne zaman geldiniz?
- 1999 yılında
geldim. 15 yıldır da bu gördüğünüz yerdeyim. Burası kendi mülküm. Yöreyi
seviyorum, insanları seviyorum, her gün onlarla iç içeyim, artık Zeytinlili
olduk.
Sizi buraya
getiren sebep neydi?
- Kültürel ve
sanatsal faaliyetlerin belli merkezlerde toplanmasına hep karşıydım. Hani hep
diyoruz ya; kültürü, sanatı biz insanlara götürmüyoruz. “Sanat için sanatı” bir
tarafa koyuyorum, ama “Toplum için sanattan yana” isek toplum içinde olmalıyız.
Ben toplum için sanattan yanayım. Bu ana fikirden yola çıktım.
Üç yıldır bahçemi
bir takım sanatsal ve kültürel faaliyetlere açtım. Şu anda bir sergi var. Yağlı
boya sergisi; karma sergi. Daha sonra bu kişisel sergilere dönüşüyor. Yılda beş
sergi yapıyoruz. Haziran’ın ortalarında başlıyor. Her 15 günde bir açılış
oluyor. Bu böyle böyle devam ediyor.
İlgi nasıl?
- Doğal bir ortamda
sanatı insanlarla buluşturmak insanlara daha sıcak geliyor ve rahat
gezebiliyorlar. Bir galerideki rahatsızlık burada yok. Buraya gelen insanlar
ağaçların ve çiçeklerin arasında bir takım resimleri, objeleri görüyorlar.
Büyük keyif alıyorlar. Bayağı da ilgi görüyor.
Burayla ilgili başka ne gibi projeleriniz var?
- İleriye dönük
projelerim var. İç bölümde bir sanat galerisi, yani biraz daha sanatın ağır
bastığı, objelerin olduğu bir mekân yaratmak istiyorum. Şimdi kışlık ve yazlık bölümlerin
her ikisini de kullanıyoruz. Buradan ticari amaç birinci derecede yok. Buradan
çok para kazanayım diye bir hedefim de yok. Daha doğrusu böyle bir becerim de
yok. Tüm gayretim burası kendisini döndürsün. İnsanlar buraya geldiğinde
karşılığında her hangi bir ücret ödemiyorlar. O yüzden her açılış burada büyük
bir keyiftir. Burası gece 10’na kadar açıktır. Ben mutluyum, gelenler de mutlu…Ama tüm bunlar yeterli mi tabii ki hayır… Ben kendim
yetersiz buluyorum. Her gün her an güzel tesadüflerle bir şeyler kazanıyor ve
yakalıyorsunuz.
Yöre insanları ile
ilgili neler söyleyeceksiniz?
- Burada çok güzel
kültürler var. Yörük, Türkmen, Pomak kültürü var. Ama vitrinde onları
göremiyoruz. Onlara burada günler tahsis etmek istiyorum. Edremit Belediyesi
ile bu konuda fikir alışverişindeyiz.
Resim atölyeniz
bir tane mi?
- Benim iki tane
resim atölyem var. Bir tanesi burada, bir tanesi de Burhaniye’de. Burada
gördüğünüz yağlı boya resimler benim atölyeme gelen öğrencilerimin resimleri. Sadece
resim dersi veriyorum, bir de rölyef çalışması yapıyorum. Benim öğrencilerimin
çoğu kadın. Ahşap sert bir malzemedir. Kadının ellerine pek gelmiyor, güç
istiyor. Gömeç’ten, Güre’den, Edremit’ten öğrencilerim var. Çoğunluk emekli
olmuş kadınlar. Burhaniye’deki atölyem 18 yıllık. Buraya da 15 yıldır gelen
öğrencilerim var. Yöreye ilk geldiğimde böyle bir şey söz konusu değildi.
Zeytinli’ye ilk
geldiğinizde belediye miydi?
- Evet. 1999 yılının
Mayıs ayında geldiğimde burası belediye idi. O zaman belediye Başkanı Şadan
Aytaç’tı. Buraya idealist olarak geldim. Buraya gelmemin ana nedeni oydu. O zaman belediye başkanlarının çoğu beni
tanıyordu, “bize gel” dediler. Ben burayı tercih ettim. O sıralar Zeytinli Kültür Şenliği’nin
ikincisinin hazırlıkları yapılıyordu; festival komitesine katıldım. O zamanlar
Zeytinli sosyal değildi, şimdi daha sosyal oldu. O kadar yaygın kahvaltı
yerleri, ören yerleri turları yoktu. Sonra gelişti. Hatta son beş yıldır çok
hızlı gidiyor. Sonra “Zeytinli Rock
Festivali” düzenlendi o festival komitesinde de yer aldım. Her yıl Rock
Festivali’ne binlerce insan geliyor. Çok profesyonel bir festival oldu. O zaman
sponsor bulamıyorduk, şimdi bir sürü sponsor var. Güzel bir şey tabi… Bir
öğretmen emeklisi olan Şadan Bey’in buranın tanıtımına çok büyük katkısı oldu.
Ülkü Acar'ın bahçesindeki birbirinden harika sanat eserlerinin yanı sıra, aynı zamanda ev olarak kullandığı mekanında da güzel eserlerini ve topladığı antikalarını hem hayranlıkla inceledim, hem de fotoğrafladım.
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
12 Mayıs 2018 Cumartesi
BUGÜN ANNELER GÜNÜ...
Bugün “Anneler Günü”
Hatırladınız mı?
Benim annem öldü
Duydunuz mu?
İki kolum birden kırıldı
Fark ettiniz mi?
Bir dağ
köyünde 1955 yılında dünyaya gözlerimi açtım. Benim dünyaya merhaba dediğim yıl
ülkemizde de “Anneler Günü” kutlanmaya başlamış. 1965 yılına kadar böyle anlamlı
bir günden haberim yoktu. Saadet Berköz
ilkokul dördüncü sınıfta sınıf öğretmenim olunca böyle bir günden haberdar
oldum.
Şimdi 2006
yılında İrfan Bülbül’ün derlediği ve Anahtar Yayıncılık’tan çıkan “Ya Sen Olmasaydın? Annem’e…” adlı kitap
için kaleme aldığım yazımı sizlerle paylaşmak istiyorum:
ANNELER GÜNÜ İLE AYNI YAŞTAYIM
“Anneler Günü
ülkemizde 1955 yılı Mayıs ayında kutlandığında ben annemin karnındaydım.
Okuma-yazma bilmeyen annemin anlattığına ve nüfus kaydındaki doğum tarihine
göre 20 Mayıs 1955’te Anadolu’nun bir köyünde dünyaya gözlerini açmışım. Ben
doğduktan sonra babam askere gitmiş. Annem hep ‘Baban askere gittiğinde sen 40
günlüktün. Güldane ablamın oğlu Cemal senden 3-4 ay küçük. Sen otlar biçilirken
doğdun, Cemal ekin biçiminde’ der. Teyzem bu 3-4 aylık süreyi 8-9 aya çıkarır,
bu yüzden teyzemle annemin yaş yüzünden tatlı ağız kavgasına çocukluğumdan bu
yana hep şahit olurum. Keyifle izlediğimiz bu ağız kavgasını bazen de bizler
körüklerdik.
Artık
ikisi de yaşlandı. Bu tartışmalar bazen öyle alevlenir ki ikisi de tansiyon
hastası; bir bakıyorsun bu tartışmaların sonunda ikisi birden ya hastanede ya
da eczanede gözlerini açıyor. Bu tartışma hastanede bitse iyi, bazen günlerce
birbirlerine küstükleri olur ve barışmaları da kolay olmazdı!
Annem,
Kurtuluş Savaşı’na katılmış Yemen’de 10 yıl askerlik yapmış ve esir düşmüş Adil
Geniş’in kızı. O da doğum tarihini bilmiyor. Yalnız Anadolu’da erkek çocuklar
askere geç gitsin diye nüfusa kayıtları hemen yapılmazmış (Sanırım bu durum
bazı illerde hâlâ devam ediyor). Annemler üçü kız, beş kardeştiler. Akkız
teyzemi geçen şubat ayında kaybettik. Akkız teyzem de yaşını bilmiyordu, ama
90’nın üzerindeydi. Bu beş kardeşten en küçükleri olan annem nüfus kâğıdına
göre ikinci büyük kardeşti. Yani büyük dayım ‘askere geç gitsin ev işlerine
yardımcı olsun’ diye nüfusa hiç kaydedilmez, ta ki annem dünyaya gelene kadar.
Annem 1930’larda dünyaya gelince dayımın yerine annemi, annemin yerine de
dayımı nüfusa kaydettirirler. Bunun üzerine annem teyzemden sonra ikinci büyük
kardeş olur ve bugün annemin yaşı 75 olması gerekirken 80’dir.
Şimdi
bunları niye anlattım, ben iki yıl köy okulunda okudum. İlk yıl, yeni inşa
edilen okulda Şükrü Kement adlı öğretmenimiz okuttu. İkinci sınıfta Şükrü
Kement’in tayini başka bir ile çıktı, yerine Turan İhtiyar adlı öğretmenimiz
geldi. Bir yıl da Turan İhtiyar’da okudum. 1930’lardan beri bir ayağı Erzincan’da,
bir ayağı İstanbul’da olan ailemiz 1964 yılında İstanbul’da buluştu. İlkokul
üçüncü sınıfa Esenler Ayvalıdere İlkokulu’nda bir barakada başladım.
Öğretmenimiz rahmetli Mithat Küçükömeroğlu idi. Birinci ve ikinci sınıfta
öğretmenlerim Kement ve İhtiyar’dan ‘Anneler Günü’ ile ilgili hiçbir konuşma
duymadım. Üçüncü sınıftayken de ‘Anneler Günü’ ile ilgili hiçbir şey hatırlamıyor
ve böyle bir günün olduğunun farkında bile değildim. Zaten o yılım çevreye ve
okula intibakla geçti. Ta ki dördüncü sınıfta yeni öğretmenimiz Saadet Berköz
ile tanışıncaya kadar. Saadet Berköz, Niğde Kız İlköğretmen Okulu’nu yeni
bitirmişti. 17 yaşındaydı, öğretmen olarak atanabilmesi için yaşını bir yaş
büyütmek zorunda kalmıştı. Yaşlı babasıyla Esenler’e gelmişti. Sıcak, sevecen
ve hareketli bir öğretmendi Saadet Berköz, bütün sınıfla hemen kaynaştı.
Bildiklerini, öğrendiklerini bizimle paylaşmaktan büyük bir keyif alıyordu.
Piyesleri, oyunları ve ilk ‘Anneler Günü’ olayını Saadet öğretmenden duydum.
Çok heyecanlandım, anneme de ilk hediyemi o yıl aldım. Ne olduğunu şu an
hatırlamıyorum, zaten önemli de değil. Bu hediyeler klasikti ya bir çorap ya da
bir mendil ya bir ayna olurdu. Biz o zaman beş kardeştik, sonra yedi kardeşe
çıktık. Sanırım annem ilk ‘Anneler Günü’nü hediyesini benden aldı, çok mutlu
oldu. Aslında o da ‘Anneler günü’nün ne olduğunu bilmiyordu, ama kendisine bir
hediyenin verilmesi onu duygulandırmıştı.
Bilseydim bir hediyenin insanı bu kadar mutlu ettiğini, bize bakmakta
zorlanan anneme sadece ‘Anneler Günü’ değil, her gün, adı sonradan değiştirilen
Bahasor’un* (Sarıkoç köyü) el değmemiş kır çiçeklerin olan sümbülden, çiğdemden,
nevruzdan taçlar yapardım.
Sonra
bu ‘Anneler Günü’ hediyesi alma olayı uzun yıllar sürdü. Bazı yıllar atladığım
da oldu. Evlendikten sonra (1985) bunu eşim Hüsniye sürdürdü. Zaman zaman
anneleri bir günle hatırlamanın yanlış olduğunu düşünsem de onları mutlu ettiği
için daha yoğun bir şekilde kutlanması gerçeğine inanıyorum. 13 Nisan 2006
Perşembe)”
*Erzincan-Refahiye’ye bağlı bir köy
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
10 Mart 2018 Cumartesi
HER ÖLÜM ERKEN ÖLÜMDÜR...
Hani usta şairimiz Cemal Süreya; “Her ölüm erken ölümdür” der ya, işte bugün böyle bir erken ölümle bir araya geldik.
Kimlerle mi; ortaokul arkadaşlarımla.. Hem de ölmeyecekmiş gibi
davrandığımız, konuştuğumuz, şakalaştığımız arkadaşlarımla…
Nerede mi?
Namık Kemal Mahallesi’ndeki caminin önünde… Namık Kemal,
Esenler’in en eski mahallelerinden biridir ve yakın ilçelerden Güngören ve
Bayrampaşa’dan sonra ortaokula sahip olan İstanbul’un sur dışı semtlerindendir.Ortaokulu faaliyete geçiren, şimdi hayatta olmayan
Ayvalıdere İlkokulu (şimdiki adı Atatürk İlkokulu) Müdürü Galip Diril’di. Esenler
Ortaokulu önceleri Ayvalıdere İlkokulu ile birlikte eğitim ve öğretim verdi.
Sonra Esenler Dörtyol’a taşındı.
Cenazesine katıldığımız Vahdettin Şenyuva arkadaşımız da
1968-69 eğitim ve öğretim yılında bizlerle beraberdi. Benimle de aynı
sınıftaydı. Şenyuva’nın dedeleri Balkan göçmeniydi ve mahallemize gelip
yerleşen ilk ailelerdendi.
Cenaze törenine ortaokuldan kız arkadaşlarımız da gelmişti. Bir
grup arkadaş, cenaze töreninin ardından yine ortaokul arkadaşlarımızın
çalıştırdığı spor tesisine yürüdük.Burada çaylar eşliğinde sürdürdüğümüz
sohbetimizde, konu kaybettiğimiz arkadaşlarımızdan açıldı. Hepsini teker teker
yad ettik. Kimleri kaybetmemişiz ki; Tito’yu (İbrahim Çiğdem), Colombo Dursun’u
(Dursun Yorulmaz), Numan Karapınar’ı, Adnan Bölükbaşı’nı, Adnan Dönmez’i,
Mehmet Ali Serindereli’yi, İsmet Pektaş’ı, Tavukçu Zafer’i (Zafer Adalı), Salih Dağdeviren'i, Bayram Soydaş'ı, Hidayet Karan'ı, Mustafa Açar'ı, Ergün Türkmen'i, Ahmet Dora'yı, Hüseyin Kaymaz'ı, Çetin Çilesiz'i…
Bir arkadaşım ortaokul birinci sınıfta birlikte çektirdiğimiz bir fotoğrafımızdan bahsetti ve onu kaybettiğini, varsa kendisine iletmemi istedi. Eve geldim, ortaokulda “İş Bilgisi” öğretmenlerimizin bizlere yaptırdığı ve o zamanki fotoğraflarımı yapıştırdığım albümü elime aldım. Daha ilk sayfasında vesikalık fotoğraflardan birine gözüm takıldı kaldı. O fotoğraf ortaokul birinci sınıfta (1-D şubesi) birlikte okuduğumuz Mahmut’un fotoğrafı idi… Arkasına heyecanla baktım bir şey yazmış mı diye, ama yazmamıştı. Hani “Mahmut Coşkun'dan arkadaşım Süleyman’a bir hatıra” diye… Sonra sınıf öğretmenimiz Kenan Girgin’le çektirdiğimiz toplu fotoğrafa baktım, bir arkadaşın eli omzunda sanki bana bakıyordu; “Niye beni aramadım, sormadın” dercesine… Kendimi tutamadım; gözlerim doldu, ağlamaya başladım. İşte şimdi bu satırları hem ağlıyor, hem de yazıyorum…
Bir arkadaşım ortaokul birinci sınıfta birlikte çektirdiğimiz bir fotoğrafımızdan bahsetti ve onu kaybettiğini, varsa kendisine iletmemi istedi. Eve geldim, ortaokulda “İş Bilgisi” öğretmenlerimizin bizlere yaptırdığı ve o zamanki fotoğraflarımı yapıştırdığım albümü elime aldım. Daha ilk sayfasında vesikalık fotoğraflardan birine gözüm takıldı kaldı. O fotoğraf ortaokul birinci sınıfta (1-D şubesi) birlikte okuduğumuz Mahmut’un fotoğrafı idi… Arkasına heyecanla baktım bir şey yazmış mı diye, ama yazmamıştı. Hani “Mahmut Coşkun'dan arkadaşım Süleyman’a bir hatıra” diye… Sonra sınıf öğretmenimiz Kenan Girgin’le çektirdiğimiz toplu fotoğrafa baktım, bir arkadaşın eli omzunda sanki bana bakıyordu; “Niye beni aramadım, sormadın” dercesine… Kendimi tutamadım; gözlerim doldu, ağlamaya başladım. İşte şimdi bu satırları hem ağlıyor, hem de yazıyorum…
Mahmut çok sessiz sakin, efendi bir arkadaşımızdı.
Sivaslı’ydı. Hem de Kangallı’ydı. Her şeyini benimle paylaşırdı. Okul tatile
girdikten sonra zaman zaman ziyaretime gelirdi. Daha doğrusu evi bizim mahallenin
yukarısındaki bir mahalledeydi. İş çıkışı yürüyerek bizim yokuştan evine
giderdi.
Bir gün anne-babası kapımı çaldı; “Mahmut kayıp. Seninle
samimiydi, sen nereye gittiğini biliyor musun?”
Bir an donup kaldım, ne söyleyeceğimi bilemedim. Sonra kendimi
toparladım; “Hayır… Mahmut’a ne oldu ki?” diyebildim.“Okul tatil olduktan sonra Topkapı-Maltepe’de bir işte çalışıyordu.
Birkaç gündür kendisinden haber alamıyoruz. Seni seviyordu, belki bir sıkıntısı
vardıysa sana söylemiştir” dediklerinde daha da kahroldum. Oysa ben anne babasını ilk defa görüyordum.
Demek ki bir umutla bana gelmişlerdi, ama ben onlara bekledikleri sevinci
yaşatamadım. O yıllar, mahalleden uzaklaşmamak için; “Çocukları kaçırıp iğneli
fıçılarda çalkalıyor, sonra da kanlarını içiyorlarmış!” diye korkuturlardı. Aklıma
bu söylence takıldı, sonra da “organ mafyası” kaçırmış olabilir diye çok kafa
yordum…
Anadolu Ajansı’nda muhabirken, “Kayıplar Otobüsü”, hani
üzerinde kaybolan insanların fotoğraflarının bulunduğu otobüs İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’nin önüne gelmişti. Basın mensupları da davet edilmişti. Belediye
binasının alt katında da kayıp insanların fotoğraflarının yer aldığı bir sergi
açılmıştı. Mahmut’un fotoğrafına o sergide de rastladım, ama onunla ilgili bir
haber yapmadım. Bu içimde hep ukde kaldı. Cumhuriyet gazetesindeyken bir şeyler
yazmak istedim, orada da olmadı.
Bugüne kısmetmiş; bu saatten sonra hiçbir faydasının
olamayacağını biliyorum. Ama yine de bir umut… Hani umut “Kaf Dağı’nın ardında
da olsa aramak gerek” diye bir deyim vardır.
Ben de bir gün Mahmut Coşkun’un Kaf Dağı değil de “Ortaokul
Grubu”ndan bir arkadaşı ya da beni arayarak; “Ben geldim, şu an Esenler’deki
baba evindeyim. Atla gel” demesini hâlâ umut ediyorum…
ÜSTÜ KALSIN
Ölüyorum Tanrım
Bu da oldu işte
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum Tanrım
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…
Üstü kalsın…
(Cemal Süreya)
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
9 Mart 2018 Cuma
4 Mart 2018 Pazar
19 Ocak 2018 Cuma
HRANT DİNK ANILDI...
Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink, öldürülüşünün 11. yıl dönümünde vurulduğu Şişli-Osmanbey'deki gazetenin de bulunduğu Sebat apartmanının önünde bugün anıldı.
Saat 15.00'te başlayan anma etkinliğinden önce bir konuşma yapan Hrant Dink'in arkadaşı Bülent Aydın, Hrant'ın unutulmadığını, hala aralarında olduğunu belirtti. Aydın, "Bugün burada bizimle olması gereken ama ceza evine konmuş arkadaşlarımız var. Adalet mücadelesi veren aydınları, hak savunucularını, gazeteci arkadaşlarımızı, milletvekillerini ve seçilmiş siyasetçilerimizi aramızda sayıyoruz. Ahmet Şık da burada, Selahattin Demirtaş da burada... Hrant Dink'in arkadaşlarından Osman Kavala 80 gündür tutuklu hakkında hiçbir ciddi iddia yok. Bir komplo ile hapse tıkıldı Osman Kavala burada..." dedi.
"Hrant'ın Arkadaşları" adına konuşmayı da Dink Davası avukatlarından Fethiye Çetin yaptı. Çetin şunları söyledi:
"Tahir Elçi olup şiddete karşı çıkmanın, barışı savunmanın,
Barış için akademisyenlerin yanında, yüksek sesle 'Bu suça ortak olmayacağız'diye haykırmanın,
Cumartesi Anneleri ile birlikte, ısrarla ve sebatla bıkmadan usanmadan çocuklarımızın mezarlarını ve katillerini aramanın,
Osman Kavala gibi halklar arası diyaloğa, birlikte yaşama iradesine, Anadolu'nun kültürüne, sanatına, şarkısına, türküsüne yeniden can vermenin,
Yargıçların, savcıların, kafalarını kuma gömdükleri, baroların utanç demeçler vermek dışında bir şey yapmadıkları bu ortamda 42 haftadır, hak, hukuk adelet diyerek Adalet Nöbeti tutan avukatların yanında nöbet tutmanın zamanıdır.
Ahmet Şık'ın şahsında, zulme boyun eğmeyen, dik duran gazetecilerin sesine ses katmanın,
Nuriye ve Semih'in şahsında KHK zulmüne direnenlerin haklı mücadelesine omuz vermenin,
Ayşe Öğretmen gibi 'çocuklar ölmesin' diye haykırmanın vaktidir."
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
DAVUTPAŞA'DA RESTORASYON VE YENİ KONUTLAR...
Restore edilen Davutpaşa Askeri Fırını ile Topkapı Şişecam'ın arazisi üzerinde yapımı devam eden konutların son hali! (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















































