2 Mayıs 2021 Pazar

ÇİNGENE YÜREĞİM...

Şarkılar dökülür

Şiirsi dudaklarımdan.

Gül açar, güller saçılır

Savrulan eteklerimden.

Kıvrak rakslarımdan

Akar geceye,

Öksüz işvelerim!..


Ola ki;

Bir Akdeniz sahilinde ben..

Gökyüzü çadırında

Gece mavisi düşler dokurum

Düşüm düşüm

Yıldız yağar gecelerime!..

Ben ağlarım;

Sessizce, sensizce

Üşür Akdeniz bende

Ben sende!..

 

Ola ki;

Karanlığa bağdaş kurup oturmuşum,

Katran karası saçlarından

Düşlerim dökülür

Gecenin zifirine…

 

Dudaklarımda çağlayanın işvesi,

Parmaklarımda zillerin kahkahası,

Eteklerimde, açan güller savrulur,

Gecenin sırrını çözer dudaklarım

Gözlerime çeribaşı kırk düğüm atar

Savrulur gider geceye,

Yüreğimden fışkıran sevdam

Çıplak ayaklarımda

Raksım ağlar!..

Uslanmaz yüreğim…

Uslanmaz da,

Yüzüme yansır

Yasak bir aşkın utancı..

Titrerde kıvranır

Güneş yanığı tenimde!..

 

Gözlerimde ateş susar,

Delirir içimde orman yangınları

Yüreğim isyanda!

Yüreğim üşümüş,

Yüreğim buz!

Yüreğimin gözleri çisem çisem

Yüreğimin gözlerinde yaş!

Alev dudaklarımda

Tan yeri atar yavaş yavaş

Parça parça sökülür düşlerim

Üşür içimde

Yasak sevdam!..


İki raks arası

Durur zaman

Fallar açılır ellerimde,

Okunur yüreğimin falı

“Kalmaz üç vakte” deyip de

Olmayan umutlarımı

Çağırırdım bile bile…

 

Güller saçılır,

Savrulur eteklerimde,

Kıvrak rakslardan

İşveler dökülür

Damla damla geceye,

Ve buğulu

Gözlerimde

Bir Çingene masalı

Ve yüreğim!

Deli yüreğim!

Çeri başına sevdalı!..

LEMAN GÜRCANOK/WWW.edebiyatdefteri.com/Lemanin Dünyası

1 Mayıs 2021 Cumartesi

1 MAYIS EMEKÇİ BAYRAMI...


12 Eylül'den sonra ancak 2008 yılında resmi olarak kutlanan "1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı" bu yıl pandemi (salgın) nedeniyle yeniden 1935'lerden 1976'ya kadar kutlanan "Bahar Bayramı"na dönüştü, ama işçiler kırlara bile gidemedi. İşçiler ve emekçiler haklarını, isteklerini bu yıl alanlarda haykıramadı; özellikle de Taksim Meydanı'nda... (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

15 Nisan 2021 Perşembe

NEDEN KÖY ENSTİTÜLERİ? (2)

                                 Kepirtepe Köy Enstitüsü 1942 (Fotoğraf: Yeni Kuşak Köy                                                                                Enstitüleri Derneği Yayınları)

                          KÖY ENSTİTÜLERİ NİÇİN                                                              ŞEHİRLER DIŞINDA KURULDU

 Süleyman Boyoğlu

            Şerif Tekben, köy enstitülerinin, hayatının sonuna kadar köyleri eğitim yoluyla canlandıracak ve köyde ilköğretimi yüzde yüz gerçekleştirecek öğretmen ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştiren kaynaklar olarak düşünüldüğünü belirtiyor, ancak bu amaca ulaşabilmek için de belirlenen ilkelerin tam olarak uygulanması gerektiğini ifade ediyor. 

           Tekben, köy enstitülerinin niçin şehirler dışında kurulduklarını ise şöyle açıklıyor:

           “Köy enstitülerine alınan öğretmen adaylarının ziraat ve atölye işlerinde yetiştirilmeleri gerekiyordu. Böyle bir çalışmayı sağlamak için her şeyden önce ziraata elverişli araziye ihtiyaç vardı. Ekim, dikim, bakım ve istihsal işlerinin gerektirdiği işler ve araçlar düşünülürse enstitülerin neden şehirlerde kurulmadığı anlaşılır. Köye gidecek öğretmenin, köylünün işine yarayan bilgi ve hünere sahip olması, köylü ile kader birliği yapması, okuma-yazma ve öteki bilgileri bu hususların gerçekleşmesi için bir araç olarak kullanması sayesinde, köy hayatı üzerinde etkin olabileceği düşünülmüştür. Öğretmen adayları görev alacakları köyün koşullarına göre toprağı işlemeyi, traktör kullanmayı, yol, köprü, kaldırım yapmayı, tuğla pişirmeyi, kireç yakmayı, taş yontmayı, ağaç yetiştirmeyi, peynir, sirke imal etmeyi, hayvan bakımını bilmek; kızlar ise biçki-dikiş, dokumacılık işlerini öğrenmek zorundadırlar.”

          “Köy enstitüleri Türk köyünü, köylü bir ulus olan Türk ulusunu eğitim yolu ile canlandırma amacı güdüyordu” diyen Tekben, şöyle devam ediyor: “Bu amacı gerçekleştirmek için çok çetin çalışmalara ihtiyaç vardı. Eller nasırlanmadan, tabanlar çatlamadan, güneşte kavrulmadan köylüye yararlı olunamazdı. Önce köyün çetin ve ağır koşulları içinde tutunmak, sonra da bu koşulları değiştirmeye çalışmak.. Bu kuru bir ülkücülükle yürüyecek iş değildi. İlk denemeler de gösterdi ki, şehirden alınan çocuklarla bu iş yürütülemeyecektir. ‘Asırlardan beri türlü felâkete maruz kalan, buna rağmen hayatın karşısında paslı bir çelik gibi durmasını bilen köylü’ denen hazineden faydalanmak en doğru yol olurdu. İşte bu gerçekçi görüşe uyularak öğretmen adaylarını köylerden almak, onları bilgi ve becerilerle donatıp tekrar köylere vermek yolu tutuldu."

            
 Fakir Baykurt, Mehmet Başaran, Vedat Günyol- Fotoğraf: Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları                                                          

                      TABİATLA ŞAVAŞ

          Köy enstitülerinin dayandığı ilkelerin içinde en önemlisinin “Yaparak Öğrenme” olduğunu vurgulayan Şerif Tekben, şunları kaydediyor: “Bu ilke olmadıkça köy enstitüleri hakkında düşünülen ve saptanan bütün amaçlar birer serap olur. İş eğitimi deyince, istihsali amaç edinen gerçek iş içinde iş vasıtasıyla eğitimi anlamalıdır. Öğrenmenin tek yolu da budur. Bunun için enstitülerin kuruldukları yerden, uygulanan iş eğitimi şekline kadar bütün çalışmalar çocuğu, içinde bulunduğu tabiatı sömürebilecek duruma ulaştıracak tarzda ayarlanmıştır. Çocuk, enstitüde aralıksız olarak tabiatla savaş halindedir. Kazandırılan bilgiler, yapılan işler hep tabiata hakim kılıcı bir hedef taşır. Zihni yormaktan başka bir işe yaramayan, uygulanamayan, kuvvet haline getirilemeyen bilgiye yer verilmez. Bu anlayış içindeki çalışmalar, bir yandan çocuğu yetiştirirken, bir yandan da gerçek ürünleriyle yurdumuza zenginleştirir.” 

          DİSİPLİN KURULLARININ İŞSİZ KALMASI

        Tekben, her enstitüde ortalama bin öğrenci olduğunu da belirterek, şunları söylüyor: “Öğretmenler, usta öğrenciler, öğretmen aileleriyle kadınlı erkekli orta büyüklükte bir köy topluluğu.. 3-5 bin dönüm araziye yayılmış bu köyün birçok işleri vardı. Günlük temizlik işlerinden her alandaki geçici ve sürekli çalışmalara kadar enstitünün bütün işleri.. Bu işler topluca alınan kararlarla yürütülürdü. Hafta sonlarında ve aybaşlarında yapılan toplantılarda çalışmalarla ilgili olarak kıyasıya tartışmalar yapılır, isim ve yer söylemek şartıyla bütün iyilikler, kötülükler ortaya dökülürdü. Enstitü ödeneğinin sarf yeri de bu toplantılarda kararlaştırılırdı. Aşağıdan yukarıya öylesine bir kontrol sistemi ki, en ufak yolsuzluğun gözden kaçması imkânsızdı. Demokratik eğitim ve kendi kendini yönetme sayesinde disiplin kurulları işsizdi. Ortalama 15 bin öğrencinin barındığı köy enstitülerinin disiplin işleri incelenince görülecektir ki, bu kurumlardaki vaka sayısı bir lisemizin bir yıllık disiplin kurulu kararlarının yanında hiç kalmaktadır.” 

         Halk arasında yaşayan “imece”nin enstitülerde bir eğitim tekniği durumuna getirildiğini vurgulayan Şerif Tekben, “Kesim içindeki köylere yardım ekipleri göndermek, bir de kardeş kurumların savaşlarına katılmak suretiyle iki şekilde uygulanırdı” diyor.

              “10 YILDA 20 BİN ÖĞRETMEN YETİŞTİ

         Tekben, enstitülerin kısa zamanda başardıkları işlerin “muazzam” işler olduğuna işaret ederek, şöyle devam ediyor: “Her biri milyonlar değerinde, modern eğitimin gereklerine sahip 21 eğitim sitesi… 9 bin eğitmen, 20 bin öğretmen 10 yılda yetişti. 108 yıl çalıştıktan sonra köylere gönderilebilen öğretmen sayısı ise 6 bindir. Köy enstitüleriyle hızlı ve güvenilir kalkınmanın yoluna girebilmiştik. Bu iş nasıl oldu? Her şeyden önce eğitimde kendimizi bulmakla.. Bizi köstekleyen alışkanlıklar düzenini, elimizi kolumuzu bağlayan kırtasiyeciliği, nemelazımcılığı, yan geldirmeciliği kökten kazımak, kendi öz değerlerimize kavuşmakla. Bizim insan cevherimizin yaratıcılığını parlatmakla.. Masa başı uyuşukluğu, hesapları bir kenara itilmiş, cesaretle işe göre adam seçilmiş ve bu adamlara tam yetki verilmişti. İnsana güvenilmiştir. 3-5 memur ve 2-3 işçi kadrosu ile idare edilen bu kurumlarda bugün öğrenci sayısına yakın işçi ve memur çalışmaktadır. Demek ki eğitim düzeni iş görme zihniyetini beraberinde getiriyor. Giderek köy enstitüleri ‘gönülden kanunlu’ insanlarla çalıştığı, yetiştiği yerler olmuştu.”

         KASNAKÇI EFE, ÂŞIK VEYSEL, ALİ İZZET        

         Tekben, her enstitünün kendi çevresini inceleme, halk kültürü verilerini ortaya çıkarıp değerlendirme yolunda ilerlediğini de anlatarak, şunları kaydediyor: “Halk türküleri, nakışlar, milli oyunlar taze bir güçle hayata katılıyordu. Yaşayan halk sanatları ustaları köy enstitülerinde ‘usta öğretici’ olarak çalıştırılıyordu. Kasnakçı Efe, Âşık Veysel, Ali İzzet ve daha bir çok halay, zeybek ve öteki halk oyunları, halk türküleri ustaları.. Tarım işlerinde çevredeki değerlerden faydalanılırdı. Ömrünü bağcılıkla geçirmiş ya da hayvancılıkta tanınmış ustalar köy enstitülerindeki çalışmalara katılırlardı."

         Köye sağlıkçı, ebe, küçük zanaatkârın gerekli olduğunu, bunların da köy enstitüleri kaynağından yetiştirilmesinin yolunun tutulduğunu belirten Şeref Tekben, “Bundaki zorunluluğu doğuran sebepler, köy öğretmenlerinin köy enstitülerinde yetiştirilmesiyle ilgili sebeplerin aynıdır. Köyü bilen, köylüyü anlayan, köyden kaçmayacak dayanıklı ebenin, sağlık memurunun, doktorun, zanaatkârın köy yaşayışına yabancı çevrelerde yetiştirilmesine imkân yoktu. Köylerle münasebeti olan diğer hizmetliler de; müfettişler, bucak müdürleri, kaymakamlar kısa süreli kurslardan geçirilecek, giderek köylü ile omuz omuza çalışabilecek insanlarla koordine bir çalışma düzeni kurulacaktı” diye söylüyor.

          “Klasik öğretmen yetiştirme düzeninin bir de o anlayışa uygun denetim örgütü vardı” diyen Tekben, şunları ifade ediyor: “Dört duvar arasında sorunlarımızdan, ihtiyaçlarımızdan habersiz kitap bilgisiyle yetişen öğretmen, kapı dışı edildi mi; bir daha ardı aranmıyordu, okul arada işinin bittiğini sanıyordu. Yılda bir okula uğrayan müfettiş, daha çok kurumsal eğitimin vâizliği yolunda bir rapor düzenleniyor, böylece öğretmen görevi başında yetiştirilmiş oluyordu.  Enstitü, yetiştirdiği öğretmenleri, hayat içinde de izleyecek bütün imkânlarıyla yanı başlarında olacaktı. Denetim işi suç, noksan arayıcı, daima tenkit edici, bir zaptiye memuru anlayışı ile kovalayıcı, bir kelime ile korkunç olmaktan çıkarak, öğretmenle el ele verip birlikte noksanları giderme yolunda bir zihniyete inkılâp ediyordu.”

        Şerif Tekben, ülkenin eğitim kesimlerine ayrılmasını ise şöyle anlatıyor: “Yurt gerçeğinin bir başka yüzü daha vardı. Toprağımız yaşama koşulları, olanakları yönünden birbirinden çok farklı bölgelere ayrılıyordu. Doğu Anadolu’muzu, Karadeniz kıyılarını, Akdeniz bölgesini gören bir yabancı yazar; ‘bir değil, birçok Türkiye var’ demek suretiyle bunu çok güzel anlatmıştır. İhtiyaçlarla gerçeklerle çakışan sağlam bir eğitim düzeni, çalışmalarını bölgenin karakterine uydurulabilirse etkin olurdu.”

                21 EĞİTİM BÖLGESİ

         21 eğitim kesimine ayrılan ülkemizde enstitüler bu kesimlerin ortalarında kesimlerin özelliklerini taşıyan köylerin yanı başında kuruldu. Böylece ileri eğitim ilkelerinin hayata geçirilmesi, enstitülerin türlü yönleriyle o bölgenin inceleme, araştırma merkezi halinde gelişmesi, bütün ile bir eğitim alanı durumuna getirilmesi imkânına kavuşuldu. Bunun içindir ki enstitüler, bölgelerdeki halkı daha iyi tanıyor, halk kültürünü değerlendiriyor, insanlara yeni değerler katıyor, eğitsel çalışmaları yüzeyde kalmıyor, derinliklere işliyordu. Türkülerimiz, oyunlarımız, nakışlarımız günlük yaşayışa katılmış, ülke çapında bir canlılık yaratılmıştı. Böylece el değmedik yanlarımız meydana çıkarılıyor, bütün millete mal ediliyordu.”

           Tekben, köy enstitülerindeki güzel sanatlar konusunda da şunları söylüyor: “Köyler ortaçağ ölgünlüğü içindeydi. Oralarda çalışacak öğretmenlerin neşe ve canlılık yaratacak bilgilerle, ustalıklarla donatılması gerekti. Ayrıca halk içinde halk için çalışacaklar onu kültür yönünden yükseltirken güzel sanatlardan faydalanmayı ihmal edemezlerdi. Bunun için her öğrencinin türküleri, şarkıları notadan çıkarabilecek derecede bir saz çalabilmesine, milli oyunlarımızı iyi öğrenip oynamasına, sahne bilgileri edinmesine, resimden, heykelden anlamasına önem veriliyordu. Genel amaç, sağlam bir duygu ve beğeni eğitimi vermek, yetkililere gelişme alanları hazırlamaktı.”

          MÜZİĞİN HAVA SU KADAR GEREKLİLİĞİ

           “Müzik ve milli oyunların, enstitülerin günlük yaşayışı içinde hava, su kadar lüzumlu sayılırdı” diye vurgulayan Şerif Tekben, şöyle devam ediyor: “Akordeon, mandolin ve davulların katılmasıyla kızlı erkekli 800-1000 kişinin söylediği türküler ve marşlarla iş günü başlardı. Anlayışla yönetilen serbest okuma, radyo ve plâktan batı müziği dinleme saatleri, hafta sonu eğlenceleri, resim, müzik, tiyatro, şiir, fotoğraf, heykel, iç süslemeciliği gibi dallarda sivrilenler için olumlu uygulama alanlarıyla enstitüler.. İşte bu anlayış içinde 21 enstitüde topraktan, halktan sesler getiren yazarlar, oyuncular, besteciler yetişti ve bunların arasında adları sınırlar dışına çıkanlar oldu.”

           Tekben’in anlatımına göre, 1936 yılından itibaren köyleri eğitim yolu ile canlandırma davası, pedagoji tarihinde eşine rastlanılmayan ve tasarlanılmayan bir şekilde gelişmeye gösterir.  Enstitü öğrencilerinden oluşan “yapıcılık ekipleri”, bir birlerinin yardımına gider. Nerede yeni bir enstitü temeli atılacaksa, enstitülerdeki çocuklar oraya arılar gibi toplanırlar. Böylece Edirne’den Kars’a, Diyarbakır’dan Aydın’a, Trabzon’dan Antalya’ya, Malatya’dan Kastamonu’ya kadar uzanan bölgelerin içindeki en ıssız köylerde her biri bin yatılı öğrenci alacak genişlikte 21 enstitü kurulur.

             KÖYLERDEKİ “EĞİTMEN”LER           

          Nüfusları 150’den az olan köylerde çalıştırılmak üzere 8 bin 756 eğitmen yetiştirilir. Bu sayede öğrenci sayıları 10-20 arasında olan 16 bin köyün 7 bin 90’ı okula kavuşur. 1946-47 yılı başında eğitmenli okullarda 221 bin 512 çocuk okur.

          Köy enstitüleri, ilk mezunlarını 1942-43 yılında vermeye başlar. Sekiz yıl içinde köy enstitülerinden çıkan 17 bin 321 öğretmen köylerde görev alır. Bu süre içinde 7 bin 953 köyde yeniden öğretmenli okul açılır. Köy okullarında öğrenci sayısı 380 bin 238’den bir milyon 148 bin 701’e yükselir. Dört köy enstitüsünde açılan sağlık bölümünden 521 sağlık memuru çıkar. Bunların bakmakta oldukları köy sayısı 7 bindir. Türkiye’de ilk defa geniş çapta köy sağlığı işi köy enstitüleri hareketiyle ele alınır. Bu arada köy enstitülerinde mezun ebeler de köylere gönderilir. Her köy enstitüsü bin-altı bin dekarlık alan üzerine kurulur. Enstitülerin yapı planları, açılan yarışmalarda kazanan mimarlar eliyle yapılır. Bu planlarda modern bir sitenin bütün tesisleri bulunur. Yatılı okul ve kışla havasını yaşatan tek bina ve koğuş sisteminden kaçınılır, ellişer kişilik kümelerin dersliğini, yatakhanesini, kitaplığını, banyosunu, öğretmen evini, yemekhane ve yemek ısıtma yerini içine alan ayrı ayrı yapılar düşünülür ve uygulanır. Bu türlü okul yapılarından başka her köy enstitüsünde öğretmen evleri, toplantı binası, işlikler, kooperatif, revir, dinlenme yeri, uygulama okulu, ahır, ağıl, kümes, rasathane, fırın, mutfak ve çamaşırlık gibi yapılar da inşa edilir. Ayrıca spor alanları, yüzme havuzu, su deposu, müzik salonu, dokumacılık, dikiş, ciltçilikle ilgili küçük işlikler, matbaa, kireç, kiremit, tuğla ocakları da yapılır. 

          EN BÜYÜK SORUN TOZ VE ÇAMUR

          Çıplak ve büyük arazi içinde kurulan köy enstitülerinde çalışan ve okuyanların en büyük dertlerinden biri yazın toz, kışın da çamurdur. Bütün enstitüler yol yapma işini, barınma konusu kadar önemserler ve 100 kilometreye kadar da yol yaparlar. Kanalizasyon sorununu ise iki yıl gibi kısa bir zamanda tamamlarlar. Köy enstitüleri çırılçıplak bir düzlükte kurulduğu için insanların içecekleri bir damla bile su yoktur. Su ya yer altından çıkarılır ya da kanalarla, borularla uzak yerlerden getirilerek, çeşmelerden akıtılır. Enstitülerde yaşayanların en büyük istekleri ise elektriğe kavuşmaktır. İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yokluk ve yoksulluk yıllarıdır. Ama 21 köy enstitüsünün hepsi kısa zamanda elektriğe kavuşur. Enstitülerde bir yandan yapı temelleri kazılırken, bir yandan da fidan çukurları açılır. Devlet işletmelerinden alınan fidanlarla korular, ormanlar ve meyve bahçeleri oluşturulur. Antalya’da, Düziçi’nde narenciye, Gönen’de bağcılık, Akçadağ’da kayısı (1946’da 3.5 ton kaysı toplanır), Arifiye’de çeşitli meyveler yetiştirilir. Beşikdüzü’nde balıkçılık yapılır. Hemen hemen her yerde de ekmeklik buğday yetiştirilir. Bütün köy enstitülerinde hayvancılığa da büyük önem verilir. 

          BAYRAK GÖRÜNÜMLÜ ENSTİTÜLER

         Şerif Tekben, eğitim seferberliğinin “tam bir seferberlik” olduğunu vurgulayarak, şöyle diyor: “Türk köylerini çekiç, mala sesleri sarmış, trenler, arabalar, hayvanlar ve insan sırtları yapı malzemesi taşımakta idi köylere. Enstitülerden ayrılan yapıcılık ekipleri köy köy dolaşıyorlardı. Doğu köylerinin hiç görmedikleri tuğla, kiremit, briket, cam gibi yapı malzemeleri köylere giriyordu. Kısa zamanda yeni yapılan okullar toprak damlı, boz renkli köylerin ortasında kırmızı damlarıyla birer bayrak gibi görünüyordu. Köy enstitüsü mezunlarına diplomadan daha kıymetli sayılan iş araçları veriliyordu. Bunlar; demircilik takımı, yapıcılık, marangozluk, dülgerlik takımları ile kız öğretmenlere özgü dikiş ve örgü ile ilgili makine ve tezgâhlardı. Bunların dışında karyola, dolap, sandalye, masa gibi ev eşyası da verilmiştir. Bunlar da enstitü işliklerinde öğrenciler tarafından yapılmıştır. İşte böylece, keserden bile yoksun birçok köylerimize çeşitli iş araçları girmiş oluyordu.”

        Tekban, o zaman köy enstitülerinin yapımına harcanan paranın 51 milyon lira olduğunu da kaydederek, sözlerini, “Bu gün yalnız Arifiye Köy Enstitüsü’nü bu paraya vermezler” diye noktalıyor.  21 köy enstitüsü ve adları şöyle: “Kırklareli-Kepirtepe, Sakarya-Arifiye, Balıkesir-Savaştepe, İzmir-Kızıl Çullu, Eskişehir-Çifteler, Aydın-Ortaklar, Burdur-Gönen, Kastamonu-Gölköy, Ankara-Hasanoğlan, Samsun-Akpınar, Kayseri-Pazarören, Konya-İvriz, Antalya-Aksu, Trabzon-Beşikdüzü, Sivas-Pamukpınar, Adana-Düziçi, Malatya-Akçadağ, Erzurum-Pulur, Kars-Cılavuz, Van-Erciş, Diyarbakır-Dicle.”

               

                KÖY ENSTİTÜLERİNİN BALTALANMASI

           Köy enstitülerinin özünden uzaklaştırılmasına 1946 yılında başlanır. “Islahat” adı altında yapılan budamalarla adları en sonunda 1954 yılında Demokrat Parti (DP) iktidarında tarihe gömülür. Ancak,  aradan 67 yıl geçmesine rağmen, köy enstitüleri ilgili tartışma bitmiyor. Şerif Tekben’e göre, enstitüleri baltalayan hareketlerin tek kaynağı vardır; o da köylünün kalkınması, uyanması, yani hakkını arayan, kendini sömürtmeyen bir vatandaş olması endişesidir. Bu korkunun özellikle çıkarı halkın, köylünün sırtından olan kimseleri harekete geçirdiğini söylüyor. Tekben, köy enstitülerinin karşısında olanları “politikacılar, şahsi kırgınlığı olanlar, kıskançlar, gericiler ile aldatılanlar” olduğunu vurgulayarak, bunları dört grupta toplayarak, şunları söylüyor: 

           “Politikacılar: 1946 yılında çok partili hayata geçince bir yandan iktidar partisi içindeki şahıslar birbirlerini yıkmak için, öte yandan yeni kurulan partiler oy toplamak için enstitülere, ilköğretim seferberliğine saldırmaya başladılar. Şahsi kırgınlıkları olanlar, kıskançlar: Geri duruk eğitim düzeni, yeni ve güçlü eğitim düzenine karşıydı. Bu devrime ayak uyduramayan, enstitülerde görev aldığı halde tutunamayan kimseler, köy enstitüleri hareketini yaratanları çekemeyenler 1946’dan sonra açıkça saldırılara giriştiler. Gericiler: Bunlar dincilik, milliyetçilik kisvesi altında çıkarlarını düşünenlerdir. Bunlar, sövme ve iftira metodunu kendilerine en yakışır şekilde bütün çirkinliği ile uygulamışlardır. Aldatılanlar: Görmeden, anlamadan gericilerin, çıkarcıların ürettikleri yalanlara, iftiralara inananlar, onlara katılanlar.”

          KÖY ENSTİTÜLERİ YAŞASAYDI KURTULACAKTIK

        Tekben, eğer köy enstitüleri yaşasaydı, bütün köylerin 10 yıl içinde okul ve öğretmene kavuşturulması için bir plan yapıldığını vurgulayarak, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Eğer bu planın devam etseydi 1956 yılında okulsuz tek köy kalmayacaktı. Plan uyarınca 8-10 köy bir sağlık memuruna ve bir ebeye bağlanacaktı ve bütün köyler 1956 yılında sağlık kontrolüne alınmış olacaktı. Bölge okulları sayesinde köy çocuğuna sekiz yıllık öğrenim hakkı sağlanacak, giderek ilköğretim 7-8 seneye çıkacaktı. Köyde halk eğitimi ve akşam okulları çalışmasıyla yetişkinler okuma-yazma öğrenecekler, bilgi seviyeleri yükselecekti. Köy halkları ezbere ve işe yaramayan bilgiler yerine, ekonomik seviyesini yükseltici hayati bilgi ve becerilerle donatılacak, canlanacak ve yükselecekti. Okuyan ve uyanan milyonlarca köy çocuğunun alttan itmesiyle eski kurumlar değişecek, çoğalacak… Ve Türkiye’mizi yüceltecek yeni sorunlar bu çalışmaların sonuçları olacaktı. Kurtulacaktık…”      


14 Nisan 2021 Çarşamba

NEDEN KÖY ENSTİTÜLERİ? (1)

 Süleyman Boyoğlu

         

                        Fotoğraf: Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları'ndan
  
         Son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı müfredatının yaz-boz tahtasına, öğrencilerin de şaşkına dönmesi üzerine akıllara ister istemez yeniden “Köy Enstitüleri”ni getiriyor. Acaba Türkiye, Köy Enstitüleri’ni kapatmasaydı, eğitim sistemimiz yine böyle olur muydu? Peşinen düşüncemi söyleyeyim; olmazdı. Ezbere dayalı olmayan daha çağdaş ve Batı’yla uyumlu bir eğitim sistemimiz olurdu hem de kökleşirdi.

           Her yıl 17 Nisan’da olduğu gibi bu yıl da Köy Enstitüleri’nin 81. kuruluş yıl dönümü kutlanacak. Kutlanacak diyorum, ama kim kutlayacak? Milli Eğitim Bakanlığı mı? Ne mümkün! Eğer hayatta olan varsa birkaç Köy Enstitüsü mezunu öğretmenimiz ile bu ülküye gönül veren eğitimciler kutlayacak, ama pandemi nedeniyle bu yıl böyle bir kutlama yapılması da çok zor…

          Zeki-çalışkan köy çocuklarından ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 1935 yılında hazırlıklarına başlanılan 1937’de denemesine girişilen, 17 Nisan 1940 yılında da dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel zamanında yasallaşan köy enstitüsü sistemi, hem kuramcısı hem de kurucusu İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç önderliğinde büyük başarılar elde etti.

         “Köy Enstitüleri” konusunda bugüne kadar değerli araştırmacılar ve yazarlar çok şey yazdılar. Bunlardan biri de Şerif Tekben’dir. *(Malatya-Akçadağ Köy Enstitüsü’nde müdürlük yapmış bir eğitimci)  Tekben, 1962 yılında Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT) Gençlik Yayınları’ndan çıkan “Neden Köy Enstitüleri” adlı kitapçıkta, Köy Enstitülerini doğuran nedenleri çok güzel bir dille anlatıyor:

         “Tanzimatla yüzünü Batıya döndüren Osmanlı İmparatorluğu, Batı uygarlığını yaratan koşulları kavrayamadığı, gereken köklü değişmeleri yapamadığı için batılılaşmada başarıya ulaşamadı. Cumhuriyet, Atatürk devrimi ile ‘muasır medeniyet seviyesine’ ulaşmayı amaç edindi. Ancak savaşlar köyleri yıkmış, ülkeyi ıssızlaştırmış, hayatı söndürmüştü. Tez zamanda yeni, diri değerler bulup ortaya çıkarmaya, insanımızı değerlendirmeğe bağlıydı kalkınmamız.

          Ekonomik, toplumsal, kültürel konular ele alınarak kurumlar meydana getirilmeğe başlandı. Bir yaşama zorunluluğu ile yeni Türk harflerinin kabulüne, millet mektepleri ile de bir okuma yazma seferberliğine gidildi.” 

                            NÜFUSUN YÜZDE 81’İ KÖYDE

          Şerif Tekben, 1935 yılında Türkiye nüfusun yüzde 81’nin köylü olduğunu, ulusun temeli sayılan bu kitlenin tamamen “ümmi” olduğunu vurgulayarak, şöyle devam ediyor:

         “İstihsalde, sağlıkta, inanışta düzcesi yaşayışta tam bir gerilik ve ihmal içindeydi. Kalkınmamızın bu büyük çoğunluğun kalkınmasına bağlı olduğuna inanan Atatürk işin sağlam bir çözüme kavuşturulmasını istedi. En büyük iş Milli Eğitim Bakanlığı’na düşüyordu. Bu alanda 1935’ten sonra başlayan çalışmalar çok ilginçtir. Sorumlular tam bir Batılı kafası ile konuya eğilmiş, memleket gerçeklerini çıkış noktası kabul etmişlerdir. Bu anlayış içinde gerekli inceleme ve araştırmalara girişilmiştir.”

         Bir komisyonun Orta Anadolu’da (Kayseri, Yozgat, Çorum köylerinde) inceleme yaptığını, daha önce köy eğitimi alanında yapılanlar, verilmiş raporlar, düşünülen tedbirlerin gözden geçirildiğini, mali gücümüz ile ekonomik, kültürel, toplumsal yaşayışımızın Batı kopyası bir eğitim düzeniyle güçlendirelemeyeceğinin anlaşılmasından, ileri eğitim ilkelerine yaslanarak bize göre kurumlar yaratma alanında denemelere girişildiğini anlatan Tekben, köylerde yaşayan nüfusun yüzde 81’ini oluşturan çiftçi halkın ancak yüzde 14.1’inin okur-yazar olduğuna işaret ediyor.

         Tekben, öğrenim çağında bulunan bir milyon 920 bin köylü çocuğundan 347 bin 71’inin okula gittiğini, 40 bin köyden 35 bin 67’isinde ise okul olmadığına dikkat çekiyor. Şehirlerde 8 bin 90, köylerde 6 bin 859 öğretmenin görev yaptığını vurgulayan Tekben, şehrin öğrenim probleminin yüzde 75’i, köylerin ise yüzde 15’inin halledildiğini, köylerde ilk etapta 38 bin öğretmene ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor.

        O yıllar köylünün belli başlı işinin çiftçilik olduğunu, çok güç şartlar altında toprağı işleyerek hayatını sürdürmeye çalıştığını ve hemen hemen tüm ihtiyaçlarını topraktan karşıladığını, en yakın yardımcısının da hayvanları olduğunu söyleyen Tekben, “Onun kuvvetinden, kılından, etinden, sütünden, tırnağına varıncaya kadar her şeyinden faydalanır. Geçimini sağlama konusunda hayvanın, toprak kadar önemi vardır köylü için” diyor.

         Tekben, köylünün kullanmak zorunda olduğu tarım araçlarının ilkel olduğuna; saban, tırmık, düğen, yaba, orak, tırpan gibi araçların hemen hemen hepsini şehirde satın aldığına işaret ederek, bunların en basit onarımlarını köyde yapacak bir usta ve alet olmadığını anlatıyor. Örnek olarak da Malatya’yı veriyor. Bu ilin 30 köyünden 26’sında bir keser bile bulunmadığına vurgu yapıyor. Kağnının bile olmadığı ova köylerine rastlanıldığını, ev, ahır, ambar ve diğer yapılar için şehirden ustalar getirdiklerini, özellikle orta ve doğu Anadolu’da bazı köylülerin yapılarını kendilerinin yaptıklarını, ancak bunların da bir hayvan ininden farklı olmadığı yazıyor.

         Tekben’e göre, bütün ihtiyaçlarını kendi başına sağlamak zorunda olan köylüler, basit dokuma ve örgü işleri yapıyor, tam bir ilkel yaşayış içinde ve sağlık konusunda acınacak durumdadır. Ne doktor, ne ilaç bulunmaktadır. Bir doğumda bir de öldüğünde bedeni su gören köylüler olduğu, doğumu görgüden başka hiçbir bilgisi olmayan cahil ebelerin yaptırdığı, bir kızamık salgınında, bir iki hafta içinde köyde kocaman bir çocuk mezarlığı meydana geldiği, yüz yıllar boyunca deden-babadan kalma inanış ve bilgilerle yaşamak için direnen bu insanların tamamen yok olmamalarının nedeninin, ölenlerden çok çocuk yapmalarıdır..

                          KÖY ENSTİTÜLERİNİN DOĞUŞU

         Yukarıda sıralanan gerçeklerin eğitim davasının, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğunu ortaya koyduğunu ifade eden Şerif Tekben, birinin çözülmesinin diğerinin çözümünü kolaylaştıracağını ifade ederek, şunları söylüyor:

        “Köyün, ekonomik, sosyal, kültürel yaşayışını iyileştirecek elemanlar yetiştirmek zorundaydık. Şimdiye kadar köye, hep büyük şehirlerde kurulmuş öğretmen okullarında yetiştirdiğimiz şehirli gençler yolladık. Bu okullar daha ziyade şehir ve kasabaların ihtiyaçları göz önünde tutularak tesis edilmiş kurumlardır. Kuruluş ve gelişme tarihlerinin gösterdiği safhalar da bunu doğruluyor. Bu kurumlardan yetişen öğretmenlerin köy şartlarına gereği gibi uymadıkları görülmüştür. Bunun için yarının köy öğretmenlerini görecekleri, hizmetin gereğine daha uygun şekil ve şartlar altında yetiştirmek zaruri bulunmaktadır.

        Bundan başka devletin mali gücünün bu işin masraflarını karşılayacak yeterlikte olması gerçeği, on binlerce okul ve öğretmenin kısa zamanda ve az masrafla meydana getirilmesinde yeni ve pratik bir yol tutma zorunluluğunu daha açıkça belirtmiştir. Eğitimde kendimizi bulma sayılan Köy Enstitüleri devrimi böyle doğdu..” 

       Kitabın ilk sayfasında efsane isim İsmail Hakkı Tonguç’un görüşlerine de yer verilmiş. Tonguç, sol kesimin her zaman dile getirdiği “Teori ile pratik bir birini tamamlamalıdır” düşüncesine adeta vurgu yaparcasına şunları söylüyor:

       “Uygulanmayan bilgi boş ve lüzumsuz bilgidir. Bilmek demek yapmak demektir.  Bir şeyi yapabiliyorsak aynı zamanda biliyoruz demektir. Doğru, iyi, düzgün yazamıyor veya resim yapamıyorsak, anlatmak istediğimiz konuyu bilmiyoruz demektir. Bir olayın deneylerini yapmaktan, müzik parçalarını bir alet ile çalmaktan veya notaya uygun olarak söylemekten aciz isek o olayı veya o parçayı bilmediğimiz anlaşılır. İlgili kitabı veya dergiyi okuyarak, tabiatı ve sosyal hayatı inceleyerek bilgi edinemiyorsak; kitapta yazılanı veya öğretmenin anlattığını ezberleme yolunu tutmuş, iskolastiğin (Ortaçağ boyunca Katolik kilisenin egemenliği altında olan, bilime kapalı dine dayalı düşünce) esiri haline gelmişiz demektir. Köy enstitülerinde yetiştirilen çocuklar, iskolastiğe köle olmaktan kurtarılmaya uğraşılmıştır. Onların kültürleri, cila şeklinde ve ezberlenerek benimsenmiş bilgi değil, iş içinde iş vasıtasıyla öğrenilen gerçek ve öz bilgidir.”

..../..

25 Mart 2021 Perşembe

KURTULUŞ SAVAŞI'NDA İŞÇİLER...

         Türkiye’de işçilerin durumu Kurtuluş Savaşı’ndan beri içler acısı… Niye mi? Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) hazırlattığı bir broşürden yararlanarak anlatalım…

        1958 yılında CHP Genel Sekreterliği Araştırma ve Dokümantasyon Bürosu’nca hazırlanan ve bastırılan “İşçiler İçin” kitapçıkta, Atatürk’ün yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine Türkiye devletini kurmak için teşebbüse geçtiği zaman ülkenin perişan durumu ele alınmış.

         Bir yandan dünya savaşından yenilerek çıkmış, yabancı devletler tarafından işgal edilmiş ve nüfuz bölgelerine ayrılmış bir vatanla karşı karşıya bulunulduğuna dikkat çekilen kitapçıkta, durum şöyle özetleniyor:

        “Ordular teslim olmuş, tersaneler işgal edilmiş, İzmir ve İstanbul’da Türkler işgal kuvvetlerinin zulmü altında inlemekte, hakarete maruz bulunmaktadır.

          Bütün memlekette demir yolları, limanlar, madenler, büyük şehirlerde tünel ve tramvaylar yabancıların elinde. Yabancı sermaye kapitülasyonların himayesinde Türkiye’yi sömürmekte… Türk işçisi en ağır, en adi işlerde kullanılmakta aldığı gündelik boğazını bile doyurmaya yetmemekte idi. İşçi haklarının lafı bile edilemezdi.”

          Özellikle Zonguldak kömür havzasında Türk işçisinin ölesiye çalıştırıldığına vurgu yapılan broşürde; “Hastalanır veya kazaya uğrarsa o zamanki talimatnamede yazılı olduğu gibi ‘bir katıra irkâp olunarak köyüne gönderilirdi. Maden kuyularında veya kömür galerilerinde kazma sallayan veya vagon süren bir amele ile vagon çeken bir beygir arasında fark yoktu. Hatta beygirin durumu ameleden daha iyi idi. Sırtı yaralanan bir beygirin yeri ve yemi düşünülür, tedavisi sağlanırdı. Amma hastalanan ve yaralanan bir amelenin işine son verilebilirdi. Onun ne yatacak yeri ve ne de tedavi görecek reviri vardı” deniliyor.

                SADAKAYLA CENAZE KALDIRMA

            Ölen maden işçisinin cenazesinin arkadaşları tarafından kaldırıldığına da dikkat çekilen broşürde; “Kahvelerde veya atölyelerde toplanan sadaka ile hemşerileri tarafından kaldırılan ve gömülen işçiler az değildi. Bu tarihlerde, yalnız çiftlik ağalarının çiftliklerinde değil, maden işleten madencilerin emrinde ve ocaklarda da cebir ve angarya yoluyla insan çalıştırmak yasak değildi. Türkiye, İstiklâl Savaşı'na giriştiği zaman, Türk vatanının ve Türk işçisinin hali böyle idi” diye özetleniyor.

          Vatanı böyle zor şartlar altında teslim alan ve kuran CHP’nin,  Türkiye’de muazzam bir sosyal devrim yaparak, Türk işçisini hakir gören eski zihniyeti yıkarak onun yerine çalışmayı aziz kılan ve çalışanı aziz gören bir dünya görüşü getirdiğine de broşürde vurgu yapılıyor…

           Peki, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken işçilerin çektikleri ve yaşadıkları bu sıkıntılar, içinde bulunduğumuz yüzyılda azaldı mı? Hayır! 1960 Anayasası’nın getirdiği kısmi örgütlenme ve sendikalaşma özgürlüğü hariç, 12 Eylül 1980 ve sonrasında çıkarılan yasalarla ve uygulamalarla daha da kısıtlandı. Toplu sözleşme anlaşmazlıkları Yüksek Hakem Kurulu’na (YHK) havale edildi. Grev hakkı “Kamu güvenliği” gerekçesiyle çok zaman uygulanmadı, uygulattırılmadı.    

           Bir yıl öncesine kadar sendikal haklar ve çalışma koşullarının düzeltilmesi için mücadele eden işçiler, ucuz konutu, tatili unuttu. Şimdi dünyayı ve ülkemizi kasıp kavuran pandemiden dolayı, işten nasıl kovulmam mücadelesi vermeye başladı… 

(Süleyman Boyoğlu) 

24 Mart 2021 Çarşamba

DATÇA-HIZIRŞAH'TA İPEK ATÖLYESİ...

 

                                                   (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

21 Mart 2021 Pazar

ŞİİR GÜNÜ...

 

                                                    Kışın sonunu bahar edeceğimiz

                                                    Günler gelecek bir gün

                                                    Tohumlar yeşillenecek

                                                   Güzel Çiçekler açacak

                                                    Güneşin sofrasına

                                                    Kurulup oturacağımız

                                                   Güneşli mutlu günlerimiz

                                                   Gelecek bir gün..

                                                   Hüseyin Boyoğlu

17 Mart 2021 Çarşamba

DATÇA'DA BAHAR...

                             

                     



                                                (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

11 Mart 2021 Perşembe

BENİM ÖĞRETMENİM BİR MÜBADİL...

           Benim bir ilkokul öğretmenim vardı; adı Saadet’ti ve bir mübadil ailenin kadınıydı…

        Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) hükümeti ile Yunanistan hükümeti arasında 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması’nın bir eki olarak kabul edilen “Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi” imzalanıyor.

        Söz konusu anlaşma gereğince Türkiye topraklarında yaşayan Ortadoks Rumlar ile Yunanistan topraklarında yerleşmiş Müslüman Türklerin 1 Mayıs 1923 tarihinden itibaren karşılıklı zorunlu mübadelesi kabul ediliyor.

        Mübadele anlaşması hükümlerine göre öğretmenimin dedesi Hasan, babaannesi Hazbiye, babası Ömer, babasının kardeşleri; Cevdet, Ali Osman, Bekir, Rayhan, Zeynep, Cemile ve Mazlume uzun yıllar yaşadıkları Manastır vilayeti Kozana livası (sancağı), Grebene kazası, Krifç köyünden ayrılmak zorunda kalıyorlar.

  

                                       Krifç'li Hasan ve ailesi

        25 Mart 1924 tarihinde Yunanistan’ın Grebene şehri Krifç köyünde imzalanan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi’nin yedinci maddesinin “Mal Tasfiyesi Bildirgesi”ne göre göçmenler, bırakıp gidecekleri ülkenin uyrukluğunu yitiriyor ve varış ülkesinin topraklarına ayak bastıkları andan itibaren bu ülkenin uyrukluğunu edinmiş sayılıyorlar.

        Yine göçmenlerin her çeşit taşınır mallarını yanlarında götürmekte ya da bunları taşıttırmakta serbest oldukları ve bunun için giriş ya da çıkış vergisi alınmayacağı belirtiliyor. Göçmenlerin bulundukları ülkedeki taşınmaz mallarının (bağ, bahçe, ev) değerlemesini ve tasfiyesini yapmak ve tasfiye edilecek mallara, haklara ve çıkarlara ilişkin bütün itirazları kesin karara bağlamak üzere “Karma Komisyon” ve bu komisyona bağlı olarak çalışacak alt komisyonların kurulacağı vurgulanıyor.

  
                                Saadet öğretmenin babası ve kardeşleri 
        Sözleşmede tasfiye olunacak mallara değer biçilmesinde bu malların altın para ile olan değerinin esas alınacağı, komisyonun ilgili mal sahibine elinden alınan ve bulunduğu ülkenin hükümeti emrinde kalacak olan mallardan dolayı borçlu kalınan para tutarını belirten bir bildiri belgesi vereceği, göçmenin göç ettiği ülkede kendisinin borçlu bulunulan paraların karşılığında ayrıldığı ülkede bırakmış olacağı mallarla aynı değerde ve aynı nitelikte mal alması gerekeceği ifade ediliyor..

                        Saadet öğretmenim annesi Fatma hanım babası Ömer beyle...
        Dört nüsha olarak düzenlenen “Mal Tasfiye Bildirgesi”nin biri Yunan hükümetine, biri Türk hükümetine, biri Türk, Yunan, Fransız ve İngiliz üyelerden oluşan “Karma Komisyon”a veriliyor. Dördüncüsü de ilgili göçmene veriliyor.   
   

                                   Saadet öğretmen ile anne babası

        Krifç’li Bayram oğlu Hasan’a verilen tasfiye belgesinde; kaç kişiden oluşan bir aile olduğu, bunlardan kaçının erkek, kaçının kadın ve çocuk olduğu yer alıyor. Ailenin nüfus bilgileri ile sahip olduğu malları bırakmaya muvafakat ettiğine dair beyanı bulunuyor.

        Ayrıca ailenin sahip olduğu malların değerini gösteren liste, ailenin sahip olduğu ev, ahırların kaç kat ve kaç odadan ibaret olduğu, müsadere edilen emvalden 1909 ile 1914 yılları arasında elde edilen gelirin dökümü, müsadere edilen emlakın ailenin kendisi tarafından takdir edilip beyan edilen değerini gösteren dökümü, ailenin beyan edip tasfiyesini istediği mallarının işlemleri için komisyonlar nezdinde kendisini temsil etmek üzere verdiği vekâletnâme ile ailenin sahip olduğu ev, ahır, samanlık, arsa, tarla, bağ, bahçe gibi gayrı menkullerin cinsini, bağ, bahçe ve tarlada ne gibi ürünlerin yetiştirildiği, bu gayrı menkullerin Krifç köyünün hangi mevki ve mıntıkasında yer aldığını gösterir bir cetvel yer alıyor..   

          Mal Tasfiye Bildirgesi’ni alan Hasan ve ailesi, yani “Krifç göçmenleri” Türkiye’nin yolunu tutuyor.

          Türkiye’ye göç eden sadece Hasan ve ailesi değil, Krifç’li 71 aile de T.C. Dahiliye Vekaleti’nin (İçişleri Bakanlığı) 10 Ocak 1926 tarihli kararı ile Niğde’nin eski adı Teney, yeni adı Yeşilburç köyüne iskan ediliyorlar. Mübadiller ellerindeki “Mal Tasfiye Bildirgeleri”ni Türk hükümeti yetkililerine ibraz ederek, bu bildirgelerin üzerinde yazılı değer kadar bağ, bahçe ve ev alıyorlar…

          Krifç’li Hasan ve çocukları, Türkiye’ye göç edişlerinden sekiz yıl sonra 1934 yılında çıkarılan soyadı kanunu ile “Berköz” soyadını alıyorlar.

           Sonra ne mi oluyor? Hasan’ın torunu Ömer’in kızı Saadet, Niğde Öğretmen Okulu’nda okuyor, öğretmen oluyor ve 1965-66 eğitim öğretim yılında İstanbul’a tayin ediliyor. Bu güzel ve genç kadın, Esenler-Ayvalıdere İlkokulu dördüncü sınıfa geçtiğim yıl benim öğretmenim oluyor…

(Yazı: Süleyman Boyoğlu-Fotoğraflar: Saadet Berköz arşivinden)

PALAMUTBÜKÜ...

 




                                            (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

10 Mart 2021 Çarşamba

BİR ŞİİR...

 

                                           Acıların kavgaların

                            İçimde sakladığım hüzünlerin

                            Bittiği zamandır şimdi

                            Rüzgarda savrulanlardan değil

                            Rüzgarı önüne katanlardan

                            Hayatı seyredenlerden değil

                            Hayatı yaşayanlardan olacağım

                               (Hüseyin Boyoğlu)



25 Şubat 2021 Perşembe

BİZİM KADINLARIMIZ...




Ümmü nine söylediğine göre tam 90 yaşında... 90 yaşında ama her işini kendisi görüyor. Bakkal-pazar işini kimselere bırakmıyor. Bir motosikletlinin eşine çarparak yatalak kalmasına neden olmasından sonra eşini kaldırıp-indirmekten belinden ve bacağından sorunlar yaşamış... Ancak eşi yaşama fazla tutunamamış. Ümmü nine, eşine yaptığı hizmetlerinden dolayı hakkını helal ediyor ve "Keşke yaşatabilse idim ama olmadı, Allah yanına aldı" diyor. Ümmü nine nereli mi? Nereli olduğunun ne önemi var. İşte o da Anadolu'nun çilekeş "Bizim Kadınlarımız"dan...
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu) 

 

13 Şubat 2021 Cumartesi

"AJANS'TAN HATIRALAR"...

                          

                                 ALİ İHSAN BARLAS

             Ali İhsan Barlas, 57 yıl basına hizmet etmiş bir gazeteci. 1910 yılında “gazeteciliğin mektebi” olan Tanin gazetesinde işe başlamış. Dış politika üzerine çalışmış; yine bu konularda İzmir gazetelerine de yazılar göndermiş bir gazeteci; “Başmuharrir”…

            Daha sonra 24 Haziran 1923 yılında Anadolu Ajansı’na (AA) girerek, kesintisiz Kasım 1951 yılına kadar AA’da çalışmış; “siyasi yazarlık” yapmış. Emekli olduktan sonra da Dünya gazetesinde her gün siyasi icmal yazıları yazmış. Politik davalar, tartışmalar onun yazılarında öğrenilmiş. Ali İhsan Barlas 1967 yılında vefat ediyor.

           Benim de 12 yıl muhabirlik yaptığım Anadolu Ajansı’yla ilgili anılarını “Ajans’tan Hatıralar” başlığıyla kaleme alan Ali İhsan Barlas’ın hatıralarını, tarihçi-yazar Orhan Koloğlu ağabeyimizin bir kısmını bana emanet ettiği arşivinin arasında buldum. Koloğlu’nun bu yazı sayfalarını “Tarih ve Toplum” dergisinden koparıp saklamış. Zira Koloğlu, ilk sayfasının üstüne kurşun kalemle “TT Mart 1987 No: 39” notunu düşmüş.  

         Barlas, hatıralarının girişinde; “Bu satırlar Anadolu Ajansı’nın bir tarihçesi değildir. O müesseseye 24 Haziran 1923 yılında girerek, inkıtasız ve fasılasız Kasım 1951 yılına kadar çalışmış bir emektarın ‘Hatırında kalan bilgi ve görgü’lerinin bir kısmıdır. Ben bunları derledim, topladım ve ajansa verdim. Üst tarafı müessesenin bileceği iş” diyor.

        Barlas, Anadolu Ajansı’nın Atatürk tarafından kurulduğunu hatırlatıyor, şöyle devam ediyor:

       “Bütün bir Cihan ile savaşan bir devlet kurulunca ona bir de ‘ağız’ lâzımdı. Atatürk, Ajansı devletin dili ve ağzı olarak kurdu.

        Bu satırlar daha ziyade İstanbul’a ait olacaktır. Merkez işlerinden bahsetmeyecek değilim, fakat onların tafsilini hayatta olan diğer arkadaşlara bırakıyorum.

       Anadolu Ajansı’nın İstanbul’da varlığını üç devre ayırmak gerekir: 1- İstanbul Vahidettin ve mütefikler elinde iken, 2- Milli Kuvvetler İstanbul’a girdikten sonra, 3- Ajans ‘anonim şirketi’ olduktan itibaren…”

        Barlas, ilk devrede ajans İstanbul’da iki “davaya inanmış” adamın hizmetiyle yaşadığını vurgulayarak, şöyle diyor:

        “Bunlardan biri eski ‘Çiftçi’ kütüphanesi sahibi merhum Akif Bey, ikincisi de evvelki yıl ajansın İstanbul Şubesi muhasebe müdürlüğünden emekliye ayrılan Hayri Budak Bey’dir. Çiftçi Kütüphanesi şimdiki İstanbul Vilayeti camiinin tam karşısında bir yerdi. Sahibi Akif Bey, Türk milli davasına inanmış bir genç idi. Müessesesini o davaya vakfetmişti.

        Bâb-ı Âli polisinin, İtilaf devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya) zabıtlarının onun kütüphanesini ziyaret etmedikleri zaman olmazdı diyebiliriz. O, baskılara güler, yılmaz, usanmaz, faaliyetine devam ederdi. Faaliyet şu idi: Anadolu hesabına bazı ‘istihbarat’ ve Marmara’nın Anadolu kıyılarından gönderilen Anadolu Ajansı haber ve bültenlerini muhafaza ve tevzi..

        Bu işi Hayri Budak yapardı. Karda, kışta o zamanki Sirkeci rıhtımı üzerinde Anadolu’dan gelecek taka, sandal, balıkçı kayığı veya vapur bekler, geldiğini anlayınca o vasıtaya gider, bültenleri alır ve doğruca Çiftçi Kütüphanesi’ne götürürdü. Bu basit görünen iş, hakikatte büyük bir ‘vatan hizmeti’ idi. Böyle küçük bir vapurdan çıkarken bir gün kendini gözetleyen Senegalli bir Fransız neferi merdivenin korkuluğunu tutan koluna korkunç baltasını indirmiş, balta boşa gitmiş, Hayri de denize yuvarlanmış, bir zorluk ile kurtarılmıştı.”

       Barlas, Hayri Budak’ın bu korkunç hadise sonrasında “bülten”leri koltuğunun altında muhafaza ederek, “mukaddes emaneti” Çiftçi Kütüphanesi’ne getirip teslim ettiğini de vurgulayarak, şöyle devam eder:

      “Merhum Akif Bey ve ömrü uzun olsun, Hayri Budak, Yıldız’da hain padişah Vahidettin, Bâb-ı Âli’de Damat Ferit veya halefleri olduğu, Kürt Mustafa divanı harbi asmak için Türk vatanseveri aradığı devirde ‘Anadolu Ajansı’nı İstanbul’da canlı olarak devam ettirdiler, milleti aydınlattılar, ona Anadolu’nun sesini duyurdular.”

        Milli ordunun General Refet Bele (Paşa) kumandasında İstanbul’a girdikten sonra durumun değiştiğine işaret eden İhsan Barlas, “İstanbul’a bir ajans müdürlüğü kuruldu ve müdürlüğe İzmit’te ajans müdürü olan Cevdet Bey getirildi. Cevdet Bey bilâhare Dışışleri Bakanlığı umum müdürlüklerinde ve birçok Büyükelçiliklerde bulunmuş olan Bay Cevdet Dülge’dir. Bu müdürlük eski Bâb-ı Âli’nin Hariciye nezareti dairesinin ‘müsteşarlık’a ait olan oda ve salonlarında yerleşmişti. Cevdet Bey müsteşar odasında oturuyordu” diye anlatıyor.

           İSTANBUL’DA 2 MÜDÜR!

         Barlas, o zamanlar İzmit havalisinde ajansın müdürü olan Sırrı Bey adındaki bir zatın daha olduğunu vurgulayarak, şunları söylüyor:

        “O da İstanbul müdürlüğünde hak iddia etti. Bunun üzerine İstanbul’da iki müdürlük kuruldu: Ajans müdürlüğü (Cevdet Bey), İdari kısım müdürlüğü (Sırrı Bey). Hangi müdür hangi işten mesuldü? Bu pek belli değildi. Zaten Sırrı Bey bir infial eseri olarak pek makamına da gelmezdi. İşleri Cevdet Bey döndürüyordu.

        Ajansın bu devirdeki faaliyeti Anadolu’dan gelen haberleri yaymak ve Türkiye-Havas-Reuters (T.H.R) ajansından aldığı Avrupa haberlerini Anadolu’ya vermeğe inhisar ediyordu.

        Ben bu devirde 24 Haziran 1923 tarihinde ‘İdari Müdürlük Kâtibi’ yani Sırrı Bey’in kâtibi olarak ajansa girdim. Osmanlı Âyan Meclisi’nde Zabıt ve Mülkiye Encümeni kâtibi idim. Mülkiye encümeni Hariciye nezareti işlerine de bakardı. O encümende 8 yıl çalıştım. Refet Paşa İstanbul’a girince Âyan Meclisi lağvoldu. Ben de açıkta kaldım.”

       Gazetelerde “Ankara’da Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi’ne bağlı bir ajans müdürlüğü” bulunduğunu, müdürün de Ethem Hidayet Bey adında bir zatın olduğunu okur İhsan Barlas:

      “Ethem Hidayet Bey benim Âyan Meclisi’nde arkadaşımdı. Kendisine bir mektup yazarak iş istedim. Bir hafta içinde aldığım cevapta ‘İstanbul Şubesi İdare Müdürü Sırrı Bey’i görmem” bildiriliyordu. Gittim, gördüm ve yukarıda yazdığım gibi 24 Haziran 1923’te Anadolu Ajansı’nda işe başladım. 

       Ertesi gün öğrendim ki, mülga Âyan Meclisi Encümen Kalemi müdürü Necip Bey (Eddâi Hafiz Necip Efendi müstear adıyla muhtelif gazetelerde yayınladığı mizahi yazılarıyla meşhur olan zattır) başkâtip olarak, Hayri Budak Bey de idari müdürlük sevk ve posta memuru olarak ajansa alınmışlar. Bu benim için ajansa hemen ve hatta derhal ‘ısınmak’ sebebi oldu. Ajansı o kadar benimsemiştim ki orada geçirdiğim uzun otuza yakın yıl ömrümün en tatlı ve unutulmaz devri olarak kalacaktır. Bakın bugün bile oradayım.”

       “İstanbul’da iki müdür” hikâyesi uzun sürmez. Çünkü iki müdür de durumdan memnun değildir. Barlas, olayı anlatmayı şöyle sürdürür:

       “İkisi de merkeze durumlarından mütemadiyen şikâyet ediyorlar, bir işi iki kişinin yapmasındaki garabetle ısrar edip duruyorlardı. Uzun bir zaman bu şikâyetlere cevap vermeyen merkez birden bire cezri bir hareket yaptı. Cevdet Bey vazifesinden alındı. Ajans şubesi müdürü Ethem Hidayet Bey İstanbul müdürlüğüne tam yetki ile tayin olundu. Ethem Hidayet Bey İstanbul’a gelince, alelacele kurulmuş ve bu çok aksak tarafları bulunan İstanbul bürosuna ‘çeki düzen’ verdi. İlk işi ‘İdari müdürlük’ işini tasfiye oldu. Sırrı Bey’e münasip bir iş bulundu ve idari müdürlük lağvedilerek idare ve muhasebe işleri Başkâtip Necip Bey’e devrolundu, idari müdürlüğe bağlı memurlar da İstanbul müdürlüğü kadrosuna naklolundu.

        Yukarıda kaydettiğim gibi ben ‘İdari müdürlük kâtibi’ idim. İstanbul müdürlüğü kadrosuna da aynı unvanla naklolunmuştum. Ethem Hidayet Bey’e ne iş göreceğimi sordum. ‘Bekle az sonra görürsün’ dedi.

         İstanbul müdürlüğünde bir ‘Ajans muharrirliği’ vardı. Bu işi Muzaffer Uras adında Selanikli bir genç idare ediyordu. Bu genç, Ajans’ın Tercüme kalemi müdürü Abdi Tevfik Bey’in oğlu idi. Zeki ve çalışkan bir gençti, ama yaptığı iş onu tatmin etmiyordu. Gözü serbest hayatta, serbest kazançta idi..

         Bir gün bana bu temayülünü açtı. Ethem Hidayet Bey’den imalı bir tarzda şikâyet ettikten sonra ‘Ben ayrılınca burasını siz isteyiniz, Müdür sizi seviyor, reddedeceğini sanmam’ dedi.”

            AJANS MUHARRİRLİĞİ

         İhsan Barlas, Muzaffer Uras’ın bu sözlerinden bir nevi sitem hisseder:

         “Böyle bir arzum yok düşünmedim hiç. Hem siz muvaffak olmuş bir memursunuz. Sizi kimse bırakmaz’ dedim. Güldü ve ‘Ben ayrılmak üzereyim, dediğimi yapınız’ tavsiyesini tekrarladı.

          Bir iki gün sonra idi, ajansa geldiğim zaman odacılar erken gelen müdürün beni aradığını, hemen kendisini görmemi söylediler. Odasına gittiğim zaman Ethem Hidayet Bey, ‘Muzaffer Bey istifa etti. Hemen o odaya gidip işe başlayınız. Şimdi gelecek işi size devredecek’ dedi.

          Filhakika biraz sonra Muzaffer Ural geldi, işini sevgi ve nezaketle bana devretti. Ben de beni Ajans Başmuharrirliği’ne götüren ajans muhabirliği işine o gün başladım.

         İlk odam Tahrirat-ı Hariciye Kâtibi Nuri Bey merhumun odasıydı. Bu zat, üstadımız Reşat Nuri Darago’nun babasıdır. Odasında bulduğum ve ajansta kaldığım müddetçe kullandığım bir etejer ve bir yazıhane hâlâ ajansın İstanbul müdürlüğü eşyası arasında bulunmaktadır.”

(Yazı: Süleyman Boyoğlu)