Köy enstitülerinin dayandığı ilkelerin
içinde en önemlisinin “Yaparak Öğrenme” olduğunu vurgulayan Şerif Tekben, şunları kaydediyor: “Bu ilke olmadıkça köy enstitüleri hakkında
düşünülen ve saptanan bütün amaçlar birer serap olur. İş eğitimi deyince,
istihsali amaç edinen gerçek iş içinde iş vasıtasıyla eğitimi anlamalıdır.
Öğrenmenin tek yolu da budur. Bunun için enstitülerin kuruldukları yerden,
uygulanan iş eğitimi şekline kadar bütün çalışmalar çocuğu, içinde bulunduğu
tabiatı sömürebilecek duruma ulaştıracak tarzda ayarlanmıştır. Çocuk, enstitüde
aralıksız olarak tabiatla savaş halindedir. Kazandırılan bilgiler, yapılan işler hep
tabiata hakim kılıcı bir hedef taşır. Zihni yormaktan başka bir işe yaramayan,
uygulanamayan, kuvvet haline getirilemeyen bilgiye yer verilmez. Bu anlayış
içindeki çalışmalar, bir yandan çocuğu yetiştirirken, bir yandan da gerçek
ürünleriyle yurdumuza zenginleştirir.”
DİSİPLİN
KURULLARININ İŞSİZ KALMASI
Tekben,
her enstitüde ortalama bin öğrenci olduğunu da belirterek, şunları söylüyor: “Öğretmenler, usta öğrenciler, öğretmen
aileleriyle kadınlı erkekli orta büyüklükte bir köy topluluğu.. 3-5 bin dönüm
araziye yayılmış bu köyün birçok işleri vardı. Günlük temizlik işlerinden her
alandaki geçici ve sürekli çalışmalara kadar enstitünün bütün işleri.. Bu işler
topluca alınan kararlarla yürütülürdü. Hafta sonlarında ve aybaşlarında yapılan
toplantılarda çalışmalarla ilgili olarak kıyasıya tartışmalar yapılır, isim ve
yer söylemek şartıyla bütün iyilikler, kötülükler ortaya dökülürdü. Enstitü ödeneğinin sarf yeri de bu
toplantılarda kararlaştırılırdı. Aşağıdan yukarıya öylesine bir kontrol sistemi
ki, en ufak yolsuzluğun gözden kaçması imkânsızdı. Demokratik eğitim ve kendi
kendini yönetme sayesinde disiplin kurulları işsizdi. Ortalama 15 bin
öğrencinin barındığı köy enstitülerinin disiplin işleri incelenince
görülecektir ki, bu kurumlardaki vaka sayısı bir lisemizin bir yıllık disiplin
kurulu kararlarının yanında hiç kalmaktadır.”
Halk arasında yaşayan “imece”nin
enstitülerde bir eğitim tekniği durumuna getirildiğini vurgulayan Şerif Tekben, “Kesim içindeki köylere
yardım ekipleri göndermek, bir de kardeş kurumların savaşlarına katılmak suretiyle
iki şekilde uygulanırdı” diyor.
“10 YILDA 20 BİN ÖĞRETMEN YETİŞTİ”
Tekben,
enstitülerin kısa zamanda başardıkları işlerin “muazzam” işler olduğuna işaret
ederek, şöyle devam ediyor: “Her biri milyonlar değerinde, modern
eğitimin gereklerine sahip 21 eğitim sitesi… 9 bin eğitmen, 20 bin öğretmen 10
yılda yetişti. 108 yıl çalıştıktan sonra köylere gönderilebilen öğretmen sayısı
ise 6 bindir. Köy enstitüleriyle hızlı ve güvenilir kalkınmanın yoluna
girebilmiştik. Bu iş nasıl oldu? Her şeyden önce eğitimde kendimizi
bulmakla.. Bizi köstekleyen alışkanlıklar düzenini, elimizi kolumuzu bağlayan
kırtasiyeciliği, nemelazımcılığı, yan geldirmeciliği kökten kazımak, kendi öz
değerlerimize kavuşmakla. Bizim insan cevherimizin yaratıcılığını parlatmakla.. Masa başı uyuşukluğu, hesapları bir
kenara itilmiş, cesaretle işe göre adam seçilmiş ve bu adamlara tam yetki
verilmişti. İnsana güvenilmiştir. 3-5 memur ve 2-3 işçi kadrosu ile idare
edilen bu kurumlarda bugün öğrenci sayısına yakın işçi ve memur çalışmaktadır.
Demek ki eğitim düzeni iş görme zihniyetini beraberinde getiriyor. Giderek köy
enstitüleri ‘gönülden kanunlu’ insanlarla çalıştığı, yetiştiği yerler olmuştu.”
KASNAKÇI EFE, ÂŞIK VEYSEL, ALİ İZZET
Tekben,
her enstitünün kendi çevresini inceleme, halk kültürü verilerini ortaya çıkarıp
değerlendirme yolunda ilerlediğini de anlatarak, şunları kaydediyor: “Halk türküleri, nakışlar, milli
oyunlar taze bir güçle hayata katılıyordu. Yaşayan halk sanatları ustaları köy
enstitülerinde ‘usta öğretici’ olarak çalıştırılıyordu. Kasnakçı Efe, Âşık
Veysel, Ali İzzet ve daha bir çok halay, zeybek ve öteki halk oyunları, halk
türküleri ustaları.. Tarım işlerinde çevredeki değerlerden faydalanılırdı.
Ömrünü bağcılıkla geçirmiş ya da hayvancılıkta tanınmış ustalar köy
enstitülerindeki çalışmalara katılırlardı."
Köye sağlıkçı, ebe, küçük zanaatkârın
gerekli olduğunu, bunların da köy enstitüleri kaynağından yetiştirilmesinin
yolunun tutulduğunu belirten Şeref
Tekben, “Bundaki zorunluluğu doğuran sebepler, köy öğretmenlerinin köy
enstitülerinde yetiştirilmesiyle ilgili sebeplerin aynıdır. Köyü bilen, köylüyü
anlayan, köyden kaçmayacak dayanıklı ebenin, sağlık memurunun, doktorun,
zanaatkârın köy yaşayışına yabancı çevrelerde yetiştirilmesine imkân yoktu.
Köylerle münasebeti olan diğer hizmetliler de; müfettişler, bucak müdürleri, kaymakamlar
kısa süreli kurslardan geçirilecek, giderek köylü ile omuz omuza çalışabilecek
insanlarla koordine bir çalışma düzeni kurulacaktı” diye söylüyor.
“Klasik öğretmen yetiştirme düzeninin
bir de o anlayışa uygun denetim örgütü vardı” diyen Tekben, şunları ifade ediyor: “Dört duvar arasında sorunlarımızdan,
ihtiyaçlarımızdan habersiz kitap bilgisiyle yetişen öğretmen, kapı dışı edildi
mi; bir daha ardı aranmıyordu, okul arada işinin bittiğini sanıyordu. Yılda bir
okula uğrayan müfettiş, daha çok kurumsal eğitimin vâizliği yolunda bir rapor
düzenleniyor, böylece öğretmen görevi başında yetiştirilmiş oluyordu. Enstitü, yetiştirdiği öğretmenleri,
hayat içinde de izleyecek bütün imkânlarıyla yanı başlarında olacaktı. Denetim
işi suç, noksan arayıcı, daima tenkit edici, bir zaptiye memuru anlayışı ile
kovalayıcı, bir kelime ile korkunç olmaktan çıkarak, öğretmenle el ele verip
birlikte noksanları giderme yolunda bir zihniyete inkılâp ediyordu.”
Şerif
Tekben, ülkenin eğitim kesimlerine ayrılmasını ise şöyle anlatıyor: “Yurt gerçeğinin bir başka yüzü daha
vardı. Toprağımız yaşama koşulları, olanakları yönünden birbirinden çok farklı
bölgelere ayrılıyordu. Doğu Anadolu’muzu, Karadeniz kıyılarını, Akdeniz
bölgesini gören bir yabancı yazar; ‘bir değil, birçok Türkiye var’ demek
suretiyle bunu çok güzel anlatmıştır. İhtiyaçlarla gerçeklerle çakışan sağlam
bir eğitim düzeni, çalışmalarını bölgenin karakterine uydurulabilirse etkin
olurdu.”
21 EĞİTİM BÖLGESİ
21 eğitim kesimine ayrılan ülkemizde
enstitüler bu kesimlerin ortalarında kesimlerin özelliklerini taşıyan köylerin
yanı başında kuruldu. Böylece ileri eğitim ilkelerinin hayata geçirilmesi,
enstitülerin türlü yönleriyle o bölgenin inceleme, araştırma merkezi halinde
gelişmesi, bütün ile bir eğitim alanı durumuna getirilmesi imkânına kavuşuldu.
Bunun içindir ki enstitüler, bölgelerdeki halkı daha iyi tanıyor, halk
kültürünü değerlendiriyor, insanlara yeni değerler katıyor, eğitsel çalışmaları
yüzeyde kalmıyor, derinliklere işliyordu. Türkülerimiz, oyunlarımız,
nakışlarımız günlük yaşayışa katılmış, ülke çapında bir canlılık yaratılmıştı.
Böylece el değmedik yanlarımız meydana çıkarılıyor, bütün millete mal
ediliyordu.”
Tekben,
köy enstitülerindeki güzel sanatlar konusunda da şunları söylüyor: “Köyler ortaçağ ölgünlüğü içindeydi.
Oralarda çalışacak öğretmenlerin neşe ve canlılık yaratacak bilgilerle,
ustalıklarla donatılması gerekti. Ayrıca halk içinde halk için çalışacaklar onu
kültür yönünden yükseltirken güzel sanatlardan faydalanmayı ihmal edemezlerdi.
Bunun için her öğrencinin türküleri, şarkıları notadan çıkarabilecek derecede
bir saz çalabilmesine, milli oyunlarımızı iyi öğrenip oynamasına, sahne
bilgileri edinmesine, resimden, heykelden anlamasına önem veriliyordu. Genel
amaç, sağlam bir duygu ve beğeni eğitimi vermek, yetkililere gelişme alanları
hazırlamaktı.”
MÜZİĞİN
HAVA SU KADAR GEREKLİLİĞİ
“Müzik ve milli oyunların,
enstitülerin günlük yaşayışı içinde hava, su kadar lüzumlu sayılırdı” diye
vurgulayan Şerif Tekben, şöyle devam
ediyor: “Akordeon, mandolin ve davulların
katılmasıyla kızlı erkekli 800-1000 kişinin söylediği türküler ve marşlarla iş
günü başlardı. Anlayışla yönetilen serbest okuma, radyo ve plâktan batı müziği
dinleme saatleri, hafta sonu eğlenceleri, resim, müzik, tiyatro, şiir,
fotoğraf, heykel, iç süslemeciliği gibi dallarda sivrilenler için olumlu
uygulama alanlarıyla enstitüler.. İşte bu anlayış içinde 21 enstitüde topraktan,
halktan sesler getiren yazarlar, oyuncular, besteciler yetişti ve bunların
arasında adları sınırlar dışına çıkanlar oldu.”
Tekben’in
anlatımına göre, 1936 yılından itibaren köyleri eğitim yolu ile canlandırma
davası, pedagoji tarihinde eşine rastlanılmayan ve tasarlanılmayan bir şekilde
gelişmeye gösterir. Enstitü
öğrencilerinden oluşan “yapıcılık ekipleri”, bir birlerinin yardımına gider.
Nerede yeni bir enstitü temeli atılacaksa, enstitülerdeki çocuklar oraya arılar gibi toplanırlar. Böylece
Edirne’den Kars’a, Diyarbakır’dan Aydın’a, Trabzon’dan Antalya’ya, Malatya’dan
Kastamonu’ya kadar uzanan bölgelerin içindeki en ıssız köylerde her biri bin
yatılı öğrenci alacak genişlikte 21 enstitü kurulur.
KÖYLERDEKİ “EĞİTMEN”LER
Nüfusları 150’den az olan köylerde
çalıştırılmak üzere 8 bin 756 eğitmen yetiştirilir. Bu sayede öğrenci sayıları
10-20 arasında olan 16 bin köyün 7 bin 90’ı okula kavuşur. 1946-47 yılı başında
eğitmenli okullarda 221 bin 512 çocuk okur.
Köy enstitüleri, ilk mezunlarını
1942-43 yılında vermeye başlar. Sekiz yıl içinde köy enstitülerinden çıkan 17
bin 321 öğretmen köylerde görev alır. Bu süre içinde 7 bin 953 köyde yeniden
öğretmenli okul açılır. Köy okullarında öğrenci sayısı 380 bin 238’den bir
milyon 148 bin 701’e yükselir. Dört köy enstitüsünde açılan sağlık
bölümünden 521 sağlık memuru çıkar. Bunların bakmakta oldukları köy sayısı 7
bindir. Türkiye’de ilk defa geniş çapta köy sağlığı işi köy enstitüleri hareketiyle
ele alınır. Bu arada köy enstitülerinde mezun ebeler de köylere gönderilir. Her köy enstitüsü bin-altı bin
dekarlık alan üzerine kurulur. Enstitülerin yapı planları, açılan yarışmalarda
kazanan mimarlar eliyle yapılır. Bu planlarda modern bir sitenin bütün
tesisleri bulunur. Yatılı okul ve kışla havasını yaşatan tek bina ve koğuş
sisteminden kaçınılır, ellişer kişilik kümelerin dersliğini, yatakhanesini,
kitaplığını, banyosunu, öğretmen evini, yemekhane ve yemek ısıtma yerini içine
alan ayrı ayrı yapılar düşünülür ve uygulanır. Bu türlü okul yapılarından başka
her köy enstitüsünde öğretmen evleri, toplantı binası, işlikler, kooperatif,
revir, dinlenme yeri, uygulama okulu, ahır, ağıl, kümes, rasathane, fırın,
mutfak ve çamaşırlık gibi yapılar da inşa edilir. Ayrıca spor alanları, yüzme
havuzu, su deposu, müzik salonu, dokumacılık, dikiş, ciltçilikle ilgili küçük
işlikler, matbaa, kireç, kiremit, tuğla ocakları da yapılır.
EN
BÜYÜK SORUN TOZ VE ÇAMUR
Çıplak ve büyük arazi içinde kurulan
köy enstitülerinde çalışan ve okuyanların en büyük dertlerinden biri yazın toz,
kışın da çamurdur. Bütün enstitüler yol yapma işini, barınma konusu kadar önemserler
ve 100 kilometreye kadar da yol yaparlar. Kanalizasyon sorununu ise iki yıl
gibi kısa bir zamanda tamamlarlar. Köy enstitüleri çırılçıplak bir
düzlükte kurulduğu için insanların içecekleri bir damla bile su yoktur. Su ya
yer altından çıkarılır ya da kanalarla, borularla uzak yerlerden getirilerek,
çeşmelerden akıtılır. Enstitülerde yaşayanların en büyük
istekleri ise elektriğe kavuşmaktır. İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yokluk
ve yoksulluk yıllarıdır. Ama 21 köy enstitüsünün hepsi kısa zamanda elektriğe
kavuşur. Enstitülerde bir yandan yapı temelleri kazılırken, bir yandan da fidan
çukurları açılır. Devlet işletmelerinden alınan fidanlarla korular, ormanlar ve
meyve bahçeleri oluşturulur. Antalya’da, Düziçi’nde narenciye,
Gönen’de bağcılık, Akçadağ’da kayısı (1946’da 3.5 ton kaysı toplanır), Arifiye’de
çeşitli meyveler yetiştirilir. Beşikdüzü’nde balıkçılık yapılır. Hemen hemen
her yerde de ekmeklik buğday yetiştirilir. Bütün köy enstitülerinde
hayvancılığa da büyük önem verilir.
BAYRAK
GÖRÜNÜMLÜ ENSTİTÜLER
Şerif
Tekben, eğitim seferberliğinin “tam bir seferberlik” olduğunu vurgulayarak,
şöyle diyor: “Türk köylerini çekiç, mala sesleri
sarmış, trenler, arabalar, hayvanlar ve insan sırtları yapı malzemesi taşımakta
idi köylere. Enstitülerden ayrılan yapıcılık ekipleri köy köy dolaşıyorlardı.
Doğu köylerinin hiç görmedikleri tuğla, kiremit, briket, cam gibi yapı
malzemeleri köylere giriyordu. Kısa zamanda yeni yapılan okullar toprak damlı,
boz renkli köylerin ortasında kırmızı damlarıyla birer bayrak gibi görünüyordu. Köy enstitüsü mezunlarına diplomadan daha
kıymetli sayılan iş araçları veriliyordu. Bunlar; demircilik takımı, yapıcılık,
marangozluk, dülgerlik takımları ile kız öğretmenlere özgü dikiş ve örgü ile
ilgili makine ve tezgâhlardı. Bunların dışında karyola, dolap, sandalye, masa
gibi ev eşyası da verilmiştir. Bunlar da enstitü işliklerinde öğrenciler
tarafından yapılmıştır. İşte böylece, keserden bile yoksun birçok köylerimize
çeşitli iş araçları girmiş oluyordu.”
Tekban,
o zaman köy enstitülerinin yapımına harcanan paranın 51 milyon lira olduğunu da
kaydederek, sözlerini, “Bu gün yalnız Arifiye Köy Enstitüsü’nü bu paraya
vermezler” diye noktalıyor. 21 köy enstitüsü ve adları şöyle: “Kırklareli-Kepirtepe,
Sakarya-Arifiye, Balıkesir-Savaştepe, İzmir-Kızıl Çullu, Eskişehir-Çifteler,
Aydın-Ortaklar, Burdur-Gönen, Kastamonu-Gölköy, Ankara-Hasanoğlan,
Samsun-Akpınar, Kayseri-Pazarören, Konya-İvriz, Antalya-Aksu,
Trabzon-Beşikdüzü, Sivas-Pamukpınar, Adana-Düziçi, Malatya-Akçadağ, Erzurum-Pulur,
Kars-Cılavuz, Van-Erciş, Diyarbakır-Dicle.”

KÖY
ENSTİTÜLERİNİN BALTALANMASI
Köy enstitülerinin özünden
uzaklaştırılmasına 1946 yılında
başlanır. “Islahat” adı altında yapılan budamalarla adları en sonunda 1954 yılında
Demokrat Parti (DP) iktidarında tarihe gömülür. Ancak, aradan 67 yıl geçmesine rağmen, köy
enstitüleri ilgili tartışma bitmiyor. Şerif
Tekben’e göre, enstitüleri baltalayan hareketlerin tek kaynağı vardır; o da
köylünün kalkınması, uyanması, yani hakkını arayan, kendini sömürtmeyen bir
vatandaş olması endişesidir. Bu korkunun özellikle çıkarı halkın, köylünün
sırtından olan kimseleri harekete geçirdiğini söylüyor. Tekben, köy enstitülerinin karşısında
olanları “politikacılar, şahsi kırgınlığı olanlar, kıskançlar, gericiler ile
aldatılanlar” olduğunu vurgulayarak, bunları dört grupta toplayarak, şunları
söylüyor:
“Politikacılar: 1946 yılında çok
partili hayata geçince bir yandan iktidar partisi içindeki şahıslar birbirlerini
yıkmak için, öte yandan yeni kurulan partiler oy toplamak için enstitülere,
ilköğretim seferberliğine saldırmaya başladılar. Şahsi kırgınlıkları olanlar,
kıskançlar: Geri duruk eğitim düzeni, yeni ve güçlü eğitim düzenine karşıydı.
Bu devrime ayak uyduramayan, enstitülerde görev aldığı halde tutunamayan
kimseler, köy enstitüleri hareketini yaratanları çekemeyenler 1946’dan sonra
açıkça saldırılara giriştiler. Gericiler: Bunlar dincilik,
milliyetçilik kisvesi altında çıkarlarını düşünenlerdir. Bunlar, sövme ve
iftira metodunu kendilerine en yakışır şekilde bütün çirkinliği ile uygulamışlardır. Aldatılanlar: Görmeden, anlamadan
gericilerin, çıkarcıların ürettikleri yalanlara, iftiralara inananlar, onlara
katılanlar.”
KÖY
ENSTİTÜLERİ YAŞASAYDI KURTULACAKTIK
Tekben,
eğer köy enstitüleri yaşasaydı, bütün köylerin 10 yıl içinde okul ve öğretmene
kavuşturulması için bir plan yapıldığını vurgulayarak, sözlerini şöyle
tamamlıyor: “Eğer bu planın devam etseydi 1956
yılında okulsuz tek köy kalmayacaktı. Plan uyarınca 8-10 köy bir sağlık memuruna ve
bir ebeye bağlanacaktı ve bütün köyler 1956 yılında sağlık kontrolüne alınmış
olacaktı. Bölge okulları sayesinde köy çocuğuna sekiz yıllık öğrenim hakkı
sağlanacak, giderek ilköğretim 7-8 seneye çıkacaktı. Köyde halk eğitimi ve
akşam okulları çalışmasıyla yetişkinler okuma-yazma öğrenecekler, bilgi
seviyeleri yükselecekti. Köy halkları ezbere ve işe yaramayan bilgiler yerine,
ekonomik seviyesini yükseltici hayati bilgi ve becerilerle donatılacak,
canlanacak ve yükselecekti. Okuyan ve uyanan milyonlarca köy çocuğunun alttan
itmesiyle eski kurumlar değişecek, çoğalacak… Ve Türkiye’mizi yüceltecek yeni
sorunlar bu çalışmaların sonuçları olacaktı. Kurtulacaktık…”