YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
20 Eylül 2012 Perşembe
19 Eylül 2012 Çarşamba
ALTINDAKİ ÇAMLA AYNI YAŞTA...
İsmail Kabakçı, altındaki çamla aynı yaşta...
Yazı ve Fotoğraflar:
Süleyman Boyoğlu
Geçtiğimiz
hafta Balıkesir-Burhaniye’de bir gece konakladıktan sonra 10 Eylül Pazartesi
günü Havran üzerinden Bursa’ya gelirken, Havran’daki meydanda bulunan bazı
yurttaşlarla sohbet ettim. Çanakkale Savaşları’nda gösterdiği kahramanlıklar
nedeniyle heykeli Havran’ın merkezine dikilen Manastır köylü (Çamlık) Seyit Ali
Onbaşı’nın heykelini de yakından gördüm.
Havran'daki Seyit Ali Onbaşı heykeli...
Havran
Belediyesi yakınındaki meydanda yaşlı ve geniş bir alanı kaplayan çam ağacı altında sohbet ettiğim Küçükdere
Köyü’nden İsmail Kabakçı, çam ağacı ile aynı yaşta
olduğunu söyledi. Kabakçı, “1937 doğumluyum. Bu çam da benim doğduğum sene
dikiliyor. Meydanda bu çamdan iki tane daha var. Onlar da aynı yıl dikiliyor”
dedi.
Havranlı bir yurttaş...
Havranlı bir yurttaş...
Sevecen ve misafirperver
İsmail Kabakçı, Libya, Yunanistan ve Suudi Arabistan’da bir inşaat şirketinde
uzun yıllar çalıştıktan sonra emekli olduğunu ve doğduğu köye yerleştiğini
belirtti. Kabakçı’ya Dersim’de yaşanan dramdan sonra Erzincan’dan da insanların
Balıkesir’e sürgün edildiğini, ancak hangi ilçe ya da hangi köy olduğunu
bilmediğimi, köylerine bu yurttaşlardan gelenlerin olup olmadığını sordum.
İsmail Kabakçı,”Dersim’den bizim köye yani Havran-Küçükdere Köyü’ne Fethiye
Nine ile üç oğlu geldi. Birisinin adını şimdi hatırlamıyorum diğerlerinin adı Ali
ve Bedri Sığlan’dı… Bedri Sığlan sonra Susurluk’a gitti. Fethiye Nine, Ali ve
adını hatırlayamadığım kardeşi ise köyde öldü” dedi.
18 Eylül 2012 Salı
EFJ'DEN HÜKÜMETE ÇAĞRI...
AVRUPA GAZETECİLER FEDERASYONU’NDAN (EFJ)
TÜRK HÜKÜMETİNE
HAPİSTEKİ GAZETECİLERİN SERBEST BIRAKILMASI ÇAĞRISI
Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ)Türk hükümetine cezaevlerindeki gazetecilerin serbest bırakılması çağrısında bulundu.
EFJ’nin açıklamasında, Türk yetkililere Terörle Mücadele Yasası gereğince terör suçlamasıyla karşı karşıya bulunan ve tutuklanan bütün gazeteciler ve medya çalışanlarının serbest bırakılması çağrısı yapıldı. Suçlanan gazetecilerin çoğunun sol eğilimli yayın kuruluşlarında ya da Kürt medyasında çalıştığına dikkat çekilen açıklamada, bu kişilerin 20 Aralık 2011 tarihinde yapılan KCK operasyonunda tutuklandığına işaret edildi.
EFJ Başkanı Arne König, “Bu davalar, sözde terörle mücadele paravanı altında, Türkiye’de eleştirel medyayı susturmaya yönelik zalimce bir teşebbüs anlamına gelmektedir. Gazeteci camiası ve ifade özgürlüğü örgütleri Türkiye’deki gelişmeleri yakından izliyor ve bu davalara odaklanıyor’’dedi.
König, “Türk hükümetinin, bu davaları yakından izlediğimizi ve Avrupa ile uluslararası kuruluşları bilgilendirdiğimizi bilmesi önemli. Ortadoğu'da, özellikle Suriye kriziyle ilgili olarak Türkiye’nin önemli rolü, ülke içinde eleştirel seslere yapılanları gölgelememeli” ifadesini kullandı.
Arne König, 13 Eylül’de, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın desteklediği bir proje olan Tutuklu Gazete’nin yayımlanmasına önayak olan gazeteci Bedri Adanır’ın Diyarbakır’da yapılan duruşmasına katıldı.
14 Eylül’de, Odatv davasında tutukluluk süreleri 20 ayını tamamlamış olan 4 gazeteci Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Yalçın Küçük’ün duruşmalarının öğleden önceki oturumunu izleyen Arne König, akşam saat 20.30 sularında iki Barış için verilen tahliye kararına da Çağlayan Adliyesi’ne dönerek tanıklık etti.
Arne König, 14 Eylül günü öğleden sonra ise Silivri’ye geçerek, Ergenekon davasından yargılanan Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek, Deniz Yıldırım ve Turhan Özlü’nün duruşmalarını izledi ve duruşma bitiminde mahkeme salonunda kendileriyle görüşme olanağı buldu.
EFJ Başkanı Arne König ve EFJ üyesi Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) Genel Başkanı Ercan İpekçi, Türkiye’de tutuklu bütün gazetecilerle dayanışmanın sürdüğünü göstermek için Diyarbakır, Çağlayan ve Silivri’deki duruşmaları birlikte izlediler.
EFJ’nin tutuklu gazetecileri “sahiplenme” (adoption) kampanyası kapsamında Dicle Haber Ajansı muhabiri Ömer Çelik’i sahiplenen Almanya Gazeteciler Sendikası’ndan (DJU, ver.di) gazeteciler de Çağlayan Adliyesi’nde 10 Eylül’de başlayan KCK gazeteciler davasının ilk duruşmasına katıldılar. Ömer Çelik, insan hakları ihlalleri ve Van depremine ilişkin haberleriyle “yasa dışı örgüt propagandası” yapmakla suçlanıyor. Bu duruşmayı, Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) ile birlikte Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı ve EFJ Yönetim Kurulu üyesi Ercan İpekçi de izledi.
Bu arada, EFJ üyesi İspanya Gazeteciler Federasyonu’na bağlı Santiago de Compostella Gazeteciler Derneği de tutuklu gazeteci Zeynep Kuray’ı “sahiplendiğini” açıkladı. BirGün gazetesi ve Fırat Haber Ajansı (ANF) muhabiri Zeynep Kuray KCK gazeteciler davasında “terör örgütü üyesi” olmak suçlamasıyla yargılanıyor. Bu davada, Zeynep Kuray’ın, bir gazeteci olarak yaptığı günlük çalışmaları sırasındaki telefon görüşmeleri ve notlarından başka hiçbir delil gösterilmiyor.
17 Eylül 2012 Pazartesi
"KANLI MEHMET"İN TORUNLARI...
"Kanlı Mehmet"in torunu Temel Aydın (solda) ve köylüleri...
Yazı ve Fotoğraflar:
Süleyman Boyoğlu
ENVER PAŞA’NIN
YAVERİ “KANLI MEHMET”İN TORUNLARI…
Geçtiğimiz
Cumartesi-Pazar (15-16 Eylül) günlerim çok hareketli geçti. Cumartesi günkü
Sarıyer gezisinden sonra Pazar günü de eski semtime, yani annemlerin oturduğu
Esenler-Namık Kemal Mahallesi’ne gittim. Mahallenin tek bahçeli kahvesine doğru
ilerlerken kardeşim Mustafa’nın hanımı telefonla Atatürk İlköğretim Okulu’nun
bahçesine; Topkapı-Maltepe istikametinden gelen bir aracın okulun önündeki
köprüden aşağı düştüğü haberini verdi.
Çantamda
yeni aldığım fotoğraf makinem vardı; koşturarak olay yerine gittim. Benim de
okuduğum eski adı Ayvalıdere İlkokulu olan Atatürk İlköğretim Okulu’nun bahçesi
ve köprünün üzeri meraklı insanlarla doluydu…
Polisler
aracın düştüğü okulun bahçesinde inceleme yaparken, itfaiye görevlileri de
aracın çarparak sallandırdığı korkulukları kesiyordu. Önce köprü üstünden,
sonra da okul bahçesine inerek fotoğraflar çektim. Tekrar köprünün üstüne çıktım,
aracın uçtuğu geliş tarafından fotoğraf çekerken, başımdaki şapkam köprüden
aşağı uçtu, tramvay yoluna değil de karayolunun kenarına düştü. Uçan yerden şapkamı
alma imkânım olmadı, yola geçiş tel örgülerle çevriliydi; işime devam ettim.
BODUR RIZA’NIN MEŞHUR ÇALIMLARI…
Fotoğraf
çekme işini tamamladıktan sonra “Bahçeli Kahve”ye gittim. Kahvede otururken
bayram öncesi 95 yaşındaki annesi ile röportaj yapmak için sözleştiğimiz “Bodur
Rıza” geldi. Önce size biraz Bodur Rıza’dan bahsedeyim. Bodur Rıza yaman bir
futbolcuydu. Daha önce “Çiftehavuzlar’da Nostalji” haberimde isminden
bahsetmiştim. Bodur Rıza, Yıldırım Spor ve Çiftehavuzlar Spor Kulübü’nde
oynarken, şirin hareketleri ve çalımlarıyla seyirciyi kendisine hayran
bırakıyordu. Hayranları her Pazar sırf Bodur Rıza’nın şık, özellikle de rakip
oyuncularla dalga geçmek için attığı bacak araları top hareketlerini izlemek
için Bayrampaşa’dan, Esenler’den Çiftehavuzlar Sahası’na akın akın geliyorlardı.
Rıza’nın oynayacağı takımın maçının başlama saatini iple çekiyorlardı.
Üstelik
Bodur Rıza futbol oynarken, yani daha çocukken 16 yaşında amcasının kızıyla
evlendirildi. Bodur Rıza yıllar öncesine giderek, evlilik hikâyesini gülerek
şöyle anlattı:
“- Bir gün
Ayvalıdere İlkokulu’nun karşısındaki evimizde otururken, lakabı 'Topal Hasan' olan ak saçlı, ak sakallı Hasan dedem yanında güzel bir kızla kapıdan içeri
girdi. 'Bu kız senin beşik kertmen' dedi. Şaşırdım kaldım…
Sonra Hasan
dedem 'beşik kertmem' olan amcamın kızını neden İstanbul’a getirmek zorunda
kaldığını anlattı. Şimdi eşim olan Fatma’yı köyden çok isteyen oluyormuş, ama
benimle beşik kertmesi olduğu için de hiçbir taliplisine vermiyorlarmış.
İstemeye gelenleri 'O sözlü, o nişanlı' diyerek geri çeviriyorlarmış, ama Fatma
güzel bir kız olduğu için de kaçırırlar diye de korkmaya başlamışlar. Aile
karar veriyor ve dedeme 'En iyisi sen bu kızı al beşik kertmesi Rıza’nın babasına götür' demişler, o da alıp getirmiş… Sonra evlendik.”
Bodur Rıza heyecanlı
bir şeklide hanımıyla nasıl evlendiğini anlatırken, Rıza’dan 9 çocuk dünyaya
getirin eşi Fatma Hanım söze karışarak;
- “Rıza’yla
evlendiğimizde sanırım 1967 yılıydı. Ben yeni gelinken sizin hemşeriniz Cıbıl
Hüseyin’in karısı Nezaket yenge öldü. Cenazesine gitmek istedim, amcamla yengem yeni gelinim
diye bırakmadılar”, diye sitem etti.
Bodur Rıza
ile eşi Fatma Hanım’ın evlilik hikâyesini dinledikten sonra evlerine geliş
sebebim olan anneleri Emine Nine’yle sohbete başladım.
Emine Nine...
“RUSLAR
TRABZON’U TERKEDERKEN DOĞMUŞUM”
Emine Nine
benim de çocukluğumun geçtiği mahallenin en eskilerindendi. 95 yaşındaki Emine
Nine’ye mahalleye nereden ve nasıl geldiklerini sorarak başladım. Yıllar
öncesine dayanan ciğerindeki rahatsızlıktan dolayı konuşmakta biraz zorlansa da
başladı anlatmaya:
“- Ben
Trabzon’un Maçka ilçesinin eski adı Soldoy, şimdiki adı Sevinç Köyü’nde Ruslar
Trabzon’u terk ederken doğmuşum. Ruslar Maçka’dan çekilirken Maçka deresi
köprüsü üzerinde insanları kesip kesip dereye atıyorlarmış. Kaynatam Topal
Hasan’ı da keseceklerken ayağı tökezlemiş kesilen bir adamın üzerine düşmüş. Düştüğü
adamların üzerinden hiç kıpırdamamış. Kaynatamı kesildi diye bırakmışlar, öyle
kurtulmuş…”
“KANLI
MEHMET”İN TORUNLARI
Emine Nine’ye
Maçka’dan yakın köylüsü arkadaşım Enver Kaya’nın annesi Ayşe Kaya’nın daha önce
bana anlattıklarından yola çıkarak, Osmanlı-Rus Savaşı’nda-Kafkas Cephesi’nde köylerinde
savaşa gidip de dönmeyen insanların bulunup bulunmadığını sordum:
- Kaynatam
Topal Hasan’ın babası 'Kanlı Mehmet' savaşa gitmiş, bir daha dönmemiş. Kanlı
Mehmet, Enver Paşa’nın yaveriymiş. Kocam Temel, ‘Kanlı Mehmet’in torunu oluyor.
Köyden başka insanlar da savaşa gitmiş dönmemiş, ama ben isimlerini şimdi
hatırlamıyorum.
Emine Nine
köyde annesinin mısır, lahana ekim işleriyle, babasının da kerestelik ağaç kesme
işiyle uğraştığını anlattı.
Emine Nine, kocası Temel’in biri kız dört
kardeşi daha bulunduğunu; en büyüklerinin isminin Faik, diğerlerinin adının
Kahraman, Mehmet ve Aslı olduğunu söyledi. Emine Nine, soyadı kanunu çıkmadan önce
kocasının ailesinin lakabının “İlyasoğlu” olduğunu, soyadı kanunu çıktıktan
sonra da “Aydın” soyadını aldıklarını belirtti.
Emine Nine’ye okur-yazar olup olmadığını da
sordum:
- Okul
vardı, ama fakirdik gidemedim. Sonra Rıza’nın babasıyla evlendirdiler. Yedi
çocuğum oldu; üçü öldü, dördü kaldı. Yedi çocuktan sadece ikisini İstanbul’da,
diğerlerini Maçka’da doğurdum. Adları sırasıyla Aliye, Cevahir, Ömer, Rıza,
Asiye, İhsan ve İrfan…
Emine Nine, yanında kaldığı oğlu-gelini ve torunlarıyla...
Emine Nine,
İstanbul’a nasıl geldiklerini de şöyle anlattı:
“1950’lerde
İstanbul’a geldik. Fatih’te Gelenbevi Ortaokulu’nun alt kısmında Kadıçeşme’de
kirada oturuyorduk. Kocam vatmanlık yapıyordu. Fatih'te otururken 1958
yılında Esenler Namık Kemal Mahallesi’nde bir arsa satın aldık, buraya geldik. Arsayı da Haydar Kütük’ten
aldık. Tek katlı bir ev yaptık. Bahçesi vardı; lahana, kabak, domates, biber ekerdim.
Ayvalıdere
İlkokulu açılınca da bakkal dükkânı açtık. Okul dediğim de yan yana iki
barakaydı. Sonra bakkalı lokantaya çevirdik. Rahmetli, okulun aile birliğinde
görev yaptı. Sonra da Bankacı Yusuf, babanlar ve amcanlarla Çiftehavuzlar
Güzelleştirme ve Kalkındırma Derneği’ni kurdular. O derneğin yeri sonra
muhtarlık binası oldu.”
Emine Nine
ve oğlu Bodur Rıza, Atatürk İlköğretim
Okulu (Ayvalıdere İlkokulu) ile tam evlerinin önünde “garip bir köprü”nün inşa
edilmesinden sonra, uzun yıllar yaşadıkları evi ve arsayı “yok pahasına” satmak
zorunda kalmalarını, şimdi ise eski evlerinin 200 metre yukarısında bir
apartman dairesinde “hapis hayatı” yaşamaya mecbur bırakılmalarını hüzünlenerek
dillendirirken, “Allah daha kötüsünü göstermesin” deyip sözlerini tamamladılar..
CANSIZ DA OLSA TERK EDİLMİŞLİK KÖTÜ...
Bir zamanlar üzerinde fötr şapkalı yakışıklı bir beyin ya da
başında tüllü şapka pembe tayyörlü güzel bir bayanın caka sattığı bu cip, şimdi
Yeni Foça Öğretmenevi’nin bahçesinde kaderine terk edilmişliğin hüznünü
yansıtıyor…
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
16 Eylül 2012 Pazar
ESENLER ÇİFTEHAVUZLAR'DA TRAFİK KAZASI...
Esenler-Çiftehavuzlar Mahallesi'nde bir araç 16 Eylül Pazar günü köprü korkuluklarını aşarak, Atatürk İlköğretim Okulu'nun bahçesine düştü. Araçta bulunan üç kişiden birinin yaşamanı yitirdiği bildirildi. Yurttaşlar, "Pazar günü olması nedeniyle okul kapalıydı. Şayet okul açık ve öğrenciler teneffüste olsaydı büyük bir facia olurdu" dediler. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
15 Eylül 2012 Cumartesi
SARIYER'DE BİR ASRA YAKLAŞAN ÖMÜR...
“İstanbul’un en
güzel ayı hangi aydır” diye sorsalar, hiç düşünmeden Eylül ayı derim. İşte
bugün Eylül ayının tam ortasında Sarıyer’e gitmeye karar verdik. Karar verdik
diyorum, çünkü yanımda yine amcaoğlu Cemal vardı.
Zincirlikuyu’ya kadar metrobüsle geldik. Burada Beşiktaş-Sarıyer İETT
otobüsüne bindik. Otobüs boş sayılırdı, oturacak yer bulduk. Sarıyer’de
otobüsten indikten sonra daha önce TGC’den Raşit Yakalı, Seraceddin Zıddıoğlu
ve Ahmet Çitoğlu ile gittiğimiz küçük bir parka yürüdük. Parktaki banklarda ve
plastik koltuklarda onun üzerinde yaşlı insan oturuyordu. Biz de tam onların
karşısında gölgede kalan boş bir bank bulup oturduk. Bizden sonra gelenler de
oldu.
Amcaoğlu ile
otururken, elinde baston olan yaşlı bir amca daha geldi. Çoğunluk yerinden
kalktı, saygı ile elinden öpüp alnına götürdü:
- Hoş geldin
Yusuf Amca… Nerelerde kaldın, deyip yer gösterdiler.
Yusuf Amca da
Balıkesir’de kızının yanında olduğunu, o yüzden uzun zamandır parka
gelemediğini anlattı. Parka Yusuf Amca’nın gelmesiyle sıcak olan ortam daha da
sıcaklaştı…
Rumeli Kavağı'na gitmeyi düşünüyorduk, ama park çok hoşumuza gitti bir süre daha
oturmaya karar verdik. Bu arada karnımız açıktı. Denize yakın bir yerde mangal
yakan bir balıkçının (kendisi Marmaris’te kaptan olduğunu söyledi) pişen
balıklarının kokusu bizi imrendirdi. Bir anda iki üç masada balık yiyen
yurttaşların arasında bulduk kendimizi…
Menüde kuru
soğan, hamsi ve palamut vardı. Hiç düşünmeden bugünlerde denizlerde bolca
çıkarılan palamudu tercih ettik. Yanımızda pet şişe suyumuz vardı. Soğan ve
ekmek eşliğinde balığımızı büyük bir iştahla yuttuk.
Balık üstüne
çay içmemek olmazdı. Parkın karşısında bir çay ocağı vardı. Oradan iki bardak
da çay söyledik. Çaylar enfesti; çaycıya övgüler düzerek birer bardak daha
istedik.
Bu arada
oturduğumuz bankta gazeteler vardı. Gazetelere göz atarken, Yusuf Amca’yı
karşımızda bulduk. Konuşkan bir amcaydı. Birisi:
- Yusuf Amca
Sarıyer’in en eskilerindendir, dedi.
O kişi böyle
söyleyince ben Yusuf Amca’ya biraz daha sokuldum. Kaç yaşında olduğunu,
Sarıyer’e ne zaman geldiğini, ne işler yaptığını peş peşe soruyordum ki başladı
anlatmaya:
“Adım Yusuf,
soyadım Emanetçi… Ben nüfusta 87’yim, ama gerçek yaşım 90. Beni üç yaş küçük
yazdırmışlar. Altı aylıkken Trabzon’dan Rumeli Kavağı’na getirmişler. Sarıyer’e
gelenler önce Garipçe’ye gelmişler. Babam direkt Rumeli Kavağı’na gelmiş. Babam
Kuva-i Milliye’ciydi….
Sarıyer’de ilk
motoru babam aldı. Başka da kimsede yoktu. Babam buradan babaannemle Kapıdağı-Narlı
yakınlarına gidiyor, ama babaannem orayı beğenmiyor, geri geliyorlar.”
Yusuf Emanetçi'nin cebinde taşıdığı ilk öğrenim diploması...
Sohbet ederken
Yusuf Amca cebinden dörde katladığı ilkokul diplomasını çıkardı:
- Bak bu benim
ilkokul diplomam… 1938-39 ders yılı sonunda iyi derece ile mezun olduğuma dair
diplomam, dedi.
Diplomayı
Yusuf Amca’nın elinden aldım. Sararan diplomasını oturduğumuz bankın üzerine serdim, sonra da amcaoğlu tuttu; birkaç kare fotoğraf aldım. Ardından da Yusuf Amca’nın birkaç kare
fotoğrafını çektim.
Yusuf Amca,
oturduğumuz parkın önünde vapur iskelesi olduğunu, sonra parka çevrildiğini
anlattı. Sarıyer’de eskiden Rumların, Yahudilerin ve Ermenilerin yazlığı olduğunu, ancak 1955 yılında yaşanan “6-7 Eylül Olayları” sonrası sayılarının
giderek azaldığını da üzülerek ifade etti.
Yusuf Amca,
Atatürk’ü de iki kez gördüğünü gururla anlattı:
“Atatürk’ü ilk
1937 senesinde Moda koyunda gördüm. Yanında İngiltere kraliçesi ve oğlu vardı.
1 Temmuz Kabotaj Bayramı’ydı. Atatürk’ü bir kez de Altınkum Plajı’nda gördüm.”
İkinci Dünya
Savaşı sırasında büyük sıkıntı yaşandığını, tahtakurusu, bit yüzünden evlerde
yatamadıklarını, yemek yiyip teknelerde yatmaya gittiklerin de anlattı. Yusuf
Amca, kendisinin “Ağır İşçi Karnesi”
olduğunu da dile getirerek şöyle devam etti:
“Gemilerle Bulgaristan, Romanya’ya makarna,
un, bulgur götürülüyordu. İsmet Paşa savaş esnasında un, buğday gibi şeyleri depo
yaptı. Boş bulduğu yere bunları koydu. ‘Camileri ahır yaptırdığını’ görmedim de
duymadım da…
Ruslarla
savaşırken ölen ya da donan dört Alman askerini Rumeli Kavağı’nda biz denizden
çıkardık gömdük. Gömenlerin arasında ben de vardım. Şimdi bile gömdüğümüz yeri
gösterebilirim. O sıralar çok Alman askeri ölüsü Boğaz’a geldi…”
Yusuf Amca,
Türkiye’de Bandırma, Erdek, Ayvalık, Dikili, Çeşme ve Hopa’ya kadar gittiğini,
ülke dışında da Bulgaristan, Rusya, Romanya ve İsrail’e kadar birçok ülkede
balıkçılık yaptığını belirterek, “İsrail’e hükümetleri kanalıyla gittim. Beş ay
orada balıkçılık yaptım” dedi.
Bu kez soru
sorma sırası Yusuf Amca’ya gelmişti:
- Peki, sen
nerelisin?
-
Erzincanlıyım…
Erzincanlıyım
deyince Yusuf Amca, 1939 yılında yaşanan ve 30 binin üzerinde insanın yaşamını
yitirdiği memleketimdeki depremle ilgili bir ağıt söylemeye başladı:
Erzincan
duman oldu
Halımız yaman
oldu
Çok canlar
kurban oldu
Ayrıldık
Erzincan’da
Ottan ocaktan esiyor yine poyraz
Bıçaktan
keskin ayaz
Karların
arasında
Yatanın
kefeni olmaz…
Duygulandım… Yusuf Amca’ya dedemin İstanbul’a gelmek için
yürüyerek Giresun’a geldiğini, buradan da Gülcemal Vapuru’na binerek Karaköy’e yolculuk
yaptığını söyleyince de:
“Gülcemal
Gülcemal
Dört tane
direğin var
Aldın gittin yarimi
Aldın gittin yarimi
Ne hayın
yüreğin var" şeklinde bir dörtlük dile getirdi.
Yusuf Amca, Gülcemal Vapuru’nun Giresun’dan denizdeki
fırtınanın durumuna göre kimi zaman beş günde, kimi zaman da bir hafta da
İstanbul’a gelebildiğini sözlerine ekledi.
Yusuf Amca’nın
anlatımından sonra birer bardak çay, parktaki komşularımız tarafından ikram
edildi. Çaylarımızı içtikten sonra “amcaoğlu” ile Rumeli Kavağı'na doğru yola
çıktık…
Rumeli Kavağı yolu üzerinde meyve satıcısı...
Telli Baba'ya dilek dilemeye gelen yeni evli çift...
14 Eylül 2012 Cuma
GECİKMİŞ ELEŞTİRİLER...
(Fotoğraf: S. Boyoğlu)
Gürcan ARITÜRK
HOCAMIN MEKTUPLARINA ELEŞTİRİLER
Emre Kongar'ın 12 yıl önce yayımlanan "Kızlarıma Mektuplar" kitabını bugünlerde okudum. Bunda 4 yıl önce baba olmamın etkisi var mı bilmiyorum. Kesin olan bir şey varsa Emre Hoca'nın yıllar önce "Kültür Üzerine" kitabını okumuş ve yararlanmış biri olmama rağmen, Cumhuriyet'te yine yıllar önce bir gün Akmerkez civarında kapkaç üzerine yazdığı ve emniyet müdürüne 'yakalayın şunları' diyen ve bana göre bataklık yerine sivrisinekle uğraşan yazısından sonra Hoca'yla okur-yazar ilişkimi kesmiştim. Ara sıra köşe yazılarını okuyordum. Daha doğrusu sözünü ettiğim yazıya benim gösterdiğim tepkiye Hoca'nın "Ben ne söylesem boş, önyargılısın" demesinden sonra eleştiriye açık olmayan birini okumanın doğru olmayacağını düşünmüştüm.
Hoca'nın "Ben Müsteşarken" adlı kitabına da yine soğuk bakmıştım, bazıları yaşar, bazıları yazar diyerek. Belki de hem yaşayıp hem yazmayı aklım almadığından! "Kızlarıma Mektuplar" bir babadan çok bir aydının deneyimleri olarak yazılsa daha iyi olurmuş bana göre. Gerçekten çok güzel tespitler var. Ama kızlarının hiç bir kusurlarının olmaması -vücutları bile fit- yazılanlara gölge düşürüyor. Emre Kongar'ın kızları bir kişilik olarak değil, fotoğraflarına bakarak yazılan birer "bahaneye dönüşüyor". Biliyorsunuz kötü romanlarda kişiler mükemmel ya da tamamen kötüdür, gerçek kişiler ya da gerçek kişileri yansıtan iyi romanlarda kahramanlar iyi ve kötü yönleriyle vardırlar.
"Kültür Üzerine" adlı kitabında da vardı, mutluluğun yolunun bilgi, sevgi ve üretimden geçtiği. Hoca yaşamdan damıtılmış deneyim, öneri ve tespitleri ile güzel bir kitap yazmış ama bazı çelişki, Türkçe kullanım yanlışları ve önyargılarıyla da ortada.
İşte kitaptan takıldığım yerler:
Sy 48- "Yoksa herkes gibi ben de içinde büyüdüğüm aileyi olağan bir çevre sayıp, onun gökkuşağı etkisinde kalmayabilirdim" diyor Hoca, sanki kendisinden başka herkes ailesini olağan çevre saymış gibi, bu kadar kesinlik hiç de bilimsel değil. Kendi kendine yapılan bu kadar ayrımcılık şık da değil.
Sy 55- "Kentlere yığılan, fakat kentlileşemeyen yani uygarlaşamayan ailelerimiz, hâlâ kadınıyla erkeğiyle, kırsal kültürün, tarım kültürünün, köy kültürünün, yani kısacası erkek egemen feodal kültürün taşıyıcıları." "Yani kısacası erkek egemen feodal kültürün taşıyıcıları", diğer nitelemelerin hepsinden uzun!
Sy 57- "Yoksulluk, çirkinlik, hatta eğitimsizlik ve tembellik bile, bir ailenin sıcak ve sevgi dolu havası içinde aşılabilir" Buradaki çirkinlikten neyi kastettiğini anlayan var mı? Aklıma gelen var ama bir bilim insanına yakıştıramam.
Sy 68- "Ben tüm çevreme karşı uyguladığım, daha doğrusu uygulamaya çalıştığım empati ilkesini tabii ki öncelikle aile içinde, annenize, ağabeyinize ve size karşı uygulamaya çaba gösterdim." Asıl empati aile çevresi dışındakilere uygulanandır, herkes ailesini anlamaya çalışır, asıl olan tanımadığın insana da o sabrı ve özeni göstermek! Öncelik ailede ise empati sempatiyle karışıyor demektir. Sempati duyulmayana da empati, sempatiye dönüşebilir.
Sy 99- "Ne yazık ki hem çok yetenekli olan hem de okumak isteyen pek çok çocuk ve genç, bırakın sağlık hizmetlerinden eşit yararlanmayı yoksulluktan dolayı okula bile devam edememektedir" Buradaki bile kullanımı ve karşılaştırma yanlış veya ters, sağlık olmadan eğitim zaten olmaz. Önce sağlık gelir.
Sy 100- "Böylece toplumun hem ahlak kuralları, hem de hukuk kuralları yozlaşıyor, herkes en yüce değer olan paraya ulaşmak için hakka ve hukuk dışı davranışlara başvurmayı, normal ve meşru kabul ediyor." En yüce değer paraysa neden olmasın!
Sy 105- "Bu satırları okuyan sevgili kızlarım, sizlere renkli, verimli, sıra dışı bir kişilik ve sıradan olmayan mutlu bir yaşam diliyorum; böyle bir kişiliği ve böyle bir yaşamı gerçekleştirecek gücünüz olduğuna inanıyorum" diye yazdıktan sonra hemen ardından "Sadece bu satırları okuyor olmanız bile sıradışılığınızın bir göstergesi değil mi?" demesi için bir insanın en hafif deyimiyle kendini çok sevmesi, yazdıklarına haddinden fazla değer vermesi gerekir..
Sy 109- "Evet, Ebru vejetaryen. Yani et yemiyor. Ama ben bu tavrını hiç de aşırı bir tutum olarak algılamıyorum" derken bile bir aşırılıktan söz ediyor ama asıl bir sayfa sonra "Zaman zaman kendimi yapmaktan alıkoyamadığım aşırılıkları düşündüğüm zaman şöyle bir liste aklıma geliyor: Hiç yalan söylememek (Yalan söylememeyi aşırılık sayan bir hocaya ne denebilir?) ...... hiç et yememek... (Daha bir sayfa önce kızının et yememesini aşırılık saymıyordu oysa, kızına torpil geçiyor herhalde ya da kızcı bir hoca ile karşı karşıyayız)
Sy 111- "Bir felsefe öğretmeni olduğu için, insan psikolojisini çok iyi bilen.." annesinden bahsediyor, bütün anneler güzeldir ve pek çok şeyden anlarlar ama felsefe ile psikoloji arasında zorlama yapmamak lazım derim ben!
Sy 119- "Aşırılığın Azı Karar Çoğu Zarardır" Mektup ya da bölüm başlığı. Aşırılığın azı çoğu mu olur, aşırılık aşırılıktır!
Sy 127- "O zamanlar bir saat evin içinde koşardım." Koşu bandı ile herhalde!
Sy 130- "Zaman zaman sizi koyduğumuz kuralların sıkıcı havasıyla boğdum mu? Sonuca, yani sizin kişiliklerinize baktığımda bu sorunun yanıtını 'hayır' diye vermek olanaklı." Ne yani kızlar boğulmadı ise iyi mi? Kişiliği sadece anne-babanın koyduğu kurallar mı belirliyor?
Sy 136- "Şu anda anlayabildiğim kadarıyla, ikiniz de yepyeni yetenekler ve bilgilerle donatılmış birer genç olarak yurda dönmek ve yaşamınızın geri kalan kısmını Türkiye'ye, sizi yetiştiren ülkeye katkıda bulunarak geçirmek kararındasınız. Hemen, bu kararınıza büyük saygı duyduğumu ve size kavuşacağımız için çok sevinçli olduğumu da belirtmeliyim" diyor hoca. Ne dediğimiz kadar karşı tarafın da ne anladığı önemli. Bu anlamada da dil çok önemli. Türkiye'de "bu kararınıza saygı duyuyorum" diye girerse söze bir insan, aslında istemediği ama kabul ettiği anlamı çıkar. Ama Hocamız istiyor kızlarının ülkeye dönmesini. “Saygı duyuyorum”un yanlış kullanımı. Herhalde sizin bu kararınızdan sonra size saygım arttı demek istiyor.
Sy 158- "Şimdi açıkça itiraf etmeliyim ki, sizler de olağanüstü çocuklardınız." Alın bir yanlış anlatım daha. Bir babanın çocuklarının olağanüstü olduklarını 'itiraf etmesi' çok acıklı bir şey..
Sy 162- Kızlarına "...sevgi insanı yücelten, güzelleştiren, mutlu kılan bir duygudur" diyen baba, "insanları seveceksiniz: Ama karşılıksız seveceksiniz" diye yazdıktan sonra "Çünkü insanoğlu çiğ süt emmiştir. Çünkü insanoğlu vefasızdır. Çünkü siz insanları severken, onlar size her türlü kötülüğü ve kalleşliği yapacak. Çünkü sevginize aynıyla karşılık beklerseniz mutlaka düş kırıklığıyla karşılaşacaksınız: Hem de hemen bugün, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, ama bir gün mutlaka, hem de çok yakında"" diye yazabilecek kadar kötümser. Bu kadar kötümserliğin yanında sevgi nasıl kalır, şaşılacak şey!
Sy 175- "Fiziksel gücüme güvendiğim için, arkadaşlarla kavga etmiyor, tersine bütün anlaşmazlıklarda özenle kavgadan kaçınıyordum." Fiziksel gücüne güvenip de kavgadan kaçmak, hem hayvan sever olup hem kasap olmaya benziyor!
Sy 179- "Üniversite'den istifaya zorlandığımda da, en yakın arkadaşım, çıkarlarını zedelediğim için bana gazetesinde en ağır hakaretleri ettirdiğinde de, sabah yürüyüşleri ile bu sorunları aştım, bana kötülük yapanları bağışladım." Ama bağışlamamışsınız, hala yazdığınıza göre hocam. Daha ne yapacaktınız?
Sy 181- "Mutluluk harekette, eylemde, devinimde gizlidir" Mutluluğun durağanlıkta olduğu da iddia edilebilir. Keşke bence yazsaymış.. "Ayrıca zihinsel ve bedensel hareketliliğe sahip olan insan, hem evrenin gizini çözmüş, hem de kendisinin mutluluğunu yakalamış insandır" demesi tamamen doğru olsaydı, yürürken düşünen her insan mutlu olurdu!
Sy 185- "Bugün size doruğa çıkmanın keyfi, orada durmaktan daha büyüktür diyeceğim dünya güzeli kızlarım benim" diyor Emre hoca. Doruğa çıkmanın keyfi değil, doruğa çıkarken alınan keyif diyecekti herhalde, aksi halde kurmak değil işletmek önemlidir sözüne ters bir durum çıkıyor ortaya.
Sy 192- Aslında size, yaşamın tadını çıkarmayı, bu çirkin dünyadaki güzellikleri biraz daha bilinçli yaşamayı öneriyorum yukarıdaki satırlarla" Çirkin dünyanın güzellikleri bana çelişki gibi geldi yine. Çirkinliğin güzelliği mazoşistlere tat verir.
Sy 197- "Annenizin ne düşündüğünü bilemem ama ben, sizin artık evden uçup gitmiş olduğunuz dönemde yazdığım bu mektupta, keşke onları daha fazla dinleyebilseydim, diyorum." Neden eşinizin böyle hayati bir konuda ne düşündüğünü bilmiyorsunuz hocam, bilmelisiniz. Amerika'daki biriyle chatleşen ama yan komşudan haberi olmayan gençler gibisiniz vallahi! Sadece maço erkekler karılarının ne düşündüğünü bilemez! Karısıyla etkili iletişim kuramayan kızlarıyla asla kuramaz.
Sy 197- "Benimle paylaştığınız olayları ve sorunları da bir baba gibi eleştirel gözle değil, bir arkadaş gib onaylayan ve duygusal destek veren bir tutum ve davranış içinde dinlemeye kararlıyım" Ne babalar gördüm arkadaş gibiydi, ne arkadaşlar gördüm eleştireldi! Böyle bir ayrım yapılabilir mi? Bilim adamı demek biraz da kalıpların dışına çıkan değil mi?
Sy 230- "Kelebek gibi bir insanı tanımanın ve onu yaşamanın, ya da kelebek gibi bir ilişkiye sahip olmanın sırrı, ancak güçlü olabilmekten geçiyor". Doğru bile olsa gücü bu kadar güçlendirmek ve güce tapmak yanlış!
Sy 234- "Kelebekleri canlı sevdiği için, kelebek koleksiyoncusu olamayan, ama ikiz kelebekleriyle yaşadığı için, koleksiyonculardan çok daha zengin olan babanız" O zaman daha önce yaprak biriktirerek çevreciliğe ilk adımını attığını söyleyen Emre hocamız, o zaman caniliğe mi başlamış oluyor. Kelebek can da yaprak patlıcan mı!
Sonsöz:
Emre Kongar'ın bu kitabını bazılarının "mektup yazmak entellektüel moda" diye karşılamalarına karşıyım. Gerçekten yukarıda bence yanlış ya da eksik veya çelişkili cümlelerden kat kat fazla yaşam öğütleri içeren "Kızlarıma Mektuplar"da yaşamdan satırbaşlarını verirken hocamız keşke daha çok bence, bana göre demiş olsa, genellemelerden kaçınsaydı. Acaba diye geliyor aklına insanın, Emre Kongar, Fakir Baykurt'un Tırpan romanında Uluğuş Nine'yi idealize etmesi gibi kızlarını mükemmel göstererek romanda gösterilen devrimci tavrı mı sürdürmüş? Okuyun ve kararı siz verin.
Emre Kongar'ın 12 yıl önce yayımlanan "Kızlarıma Mektuplar" kitabını bugünlerde okudum. Bunda 4 yıl önce baba olmamın etkisi var mı bilmiyorum. Kesin olan bir şey varsa Emre Hoca'nın yıllar önce "Kültür Üzerine" kitabını okumuş ve yararlanmış biri olmama rağmen, Cumhuriyet'te yine yıllar önce bir gün Akmerkez civarında kapkaç üzerine yazdığı ve emniyet müdürüne 'yakalayın şunları' diyen ve bana göre bataklık yerine sivrisinekle uğraşan yazısından sonra Hoca'yla okur-yazar ilişkimi kesmiştim. Ara sıra köşe yazılarını okuyordum. Daha doğrusu sözünü ettiğim yazıya benim gösterdiğim tepkiye Hoca'nın "Ben ne söylesem boş, önyargılısın" demesinden sonra eleştiriye açık olmayan birini okumanın doğru olmayacağını düşünmüştüm.
Hoca'nın "Ben Müsteşarken" adlı kitabına da yine soğuk bakmıştım, bazıları yaşar, bazıları yazar diyerek. Belki de hem yaşayıp hem yazmayı aklım almadığından! "Kızlarıma Mektuplar" bir babadan çok bir aydının deneyimleri olarak yazılsa daha iyi olurmuş bana göre. Gerçekten çok güzel tespitler var. Ama kızlarının hiç bir kusurlarının olmaması -vücutları bile fit- yazılanlara gölge düşürüyor. Emre Kongar'ın kızları bir kişilik olarak değil, fotoğraflarına bakarak yazılan birer "bahaneye dönüşüyor". Biliyorsunuz kötü romanlarda kişiler mükemmel ya da tamamen kötüdür, gerçek kişiler ya da gerçek kişileri yansıtan iyi romanlarda kahramanlar iyi ve kötü yönleriyle vardırlar.
"Kültür Üzerine" adlı kitabında da vardı, mutluluğun yolunun bilgi, sevgi ve üretimden geçtiği. Hoca yaşamdan damıtılmış deneyim, öneri ve tespitleri ile güzel bir kitap yazmış ama bazı çelişki, Türkçe kullanım yanlışları ve önyargılarıyla da ortada.
İşte kitaptan takıldığım yerler:
Sy 48- "Yoksa herkes gibi ben de içinde büyüdüğüm aileyi olağan bir çevre sayıp, onun gökkuşağı etkisinde kalmayabilirdim" diyor Hoca, sanki kendisinden başka herkes ailesini olağan çevre saymış gibi, bu kadar kesinlik hiç de bilimsel değil. Kendi kendine yapılan bu kadar ayrımcılık şık da değil.
Sy 55- "Kentlere yığılan, fakat kentlileşemeyen yani uygarlaşamayan ailelerimiz, hâlâ kadınıyla erkeğiyle, kırsal kültürün, tarım kültürünün, köy kültürünün, yani kısacası erkek egemen feodal kültürün taşıyıcıları." "Yani kısacası erkek egemen feodal kültürün taşıyıcıları", diğer nitelemelerin hepsinden uzun!
Sy 57- "Yoksulluk, çirkinlik, hatta eğitimsizlik ve tembellik bile, bir ailenin sıcak ve sevgi dolu havası içinde aşılabilir" Buradaki çirkinlikten neyi kastettiğini anlayan var mı? Aklıma gelen var ama bir bilim insanına yakıştıramam.
Sy 68- "Ben tüm çevreme karşı uyguladığım, daha doğrusu uygulamaya çalıştığım empati ilkesini tabii ki öncelikle aile içinde, annenize, ağabeyinize ve size karşı uygulamaya çaba gösterdim." Asıl empati aile çevresi dışındakilere uygulanandır, herkes ailesini anlamaya çalışır, asıl olan tanımadığın insana da o sabrı ve özeni göstermek! Öncelik ailede ise empati sempatiyle karışıyor demektir. Sempati duyulmayana da empati, sempatiye dönüşebilir.
Sy 99- "Ne yazık ki hem çok yetenekli olan hem de okumak isteyen pek çok çocuk ve genç, bırakın sağlık hizmetlerinden eşit yararlanmayı yoksulluktan dolayı okula bile devam edememektedir" Buradaki bile kullanımı ve karşılaştırma yanlış veya ters, sağlık olmadan eğitim zaten olmaz. Önce sağlık gelir.
Sy 100- "Böylece toplumun hem ahlak kuralları, hem de hukuk kuralları yozlaşıyor, herkes en yüce değer olan paraya ulaşmak için hakka ve hukuk dışı davranışlara başvurmayı, normal ve meşru kabul ediyor." En yüce değer paraysa neden olmasın!
Sy 105- "Bu satırları okuyan sevgili kızlarım, sizlere renkli, verimli, sıra dışı bir kişilik ve sıradan olmayan mutlu bir yaşam diliyorum; böyle bir kişiliği ve böyle bir yaşamı gerçekleştirecek gücünüz olduğuna inanıyorum" diye yazdıktan sonra hemen ardından "Sadece bu satırları okuyor olmanız bile sıradışılığınızın bir göstergesi değil mi?" demesi için bir insanın en hafif deyimiyle kendini çok sevmesi, yazdıklarına haddinden fazla değer vermesi gerekir..
Sy 109- "Evet, Ebru vejetaryen. Yani et yemiyor. Ama ben bu tavrını hiç de aşırı bir tutum olarak algılamıyorum" derken bile bir aşırılıktan söz ediyor ama asıl bir sayfa sonra "Zaman zaman kendimi yapmaktan alıkoyamadığım aşırılıkları düşündüğüm zaman şöyle bir liste aklıma geliyor: Hiç yalan söylememek (Yalan söylememeyi aşırılık sayan bir hocaya ne denebilir?) ...... hiç et yememek... (Daha bir sayfa önce kızının et yememesini aşırılık saymıyordu oysa, kızına torpil geçiyor herhalde ya da kızcı bir hoca ile karşı karşıyayız)
Sy 111- "Bir felsefe öğretmeni olduğu için, insan psikolojisini çok iyi bilen.." annesinden bahsediyor, bütün anneler güzeldir ve pek çok şeyden anlarlar ama felsefe ile psikoloji arasında zorlama yapmamak lazım derim ben!
Sy 119- "Aşırılığın Azı Karar Çoğu Zarardır" Mektup ya da bölüm başlığı. Aşırılığın azı çoğu mu olur, aşırılık aşırılıktır!
Sy 127- "O zamanlar bir saat evin içinde koşardım." Koşu bandı ile herhalde!
Sy 130- "Zaman zaman sizi koyduğumuz kuralların sıkıcı havasıyla boğdum mu? Sonuca, yani sizin kişiliklerinize baktığımda bu sorunun yanıtını 'hayır' diye vermek olanaklı." Ne yani kızlar boğulmadı ise iyi mi? Kişiliği sadece anne-babanın koyduğu kurallar mı belirliyor?
Sy 136- "Şu anda anlayabildiğim kadarıyla, ikiniz de yepyeni yetenekler ve bilgilerle donatılmış birer genç olarak yurda dönmek ve yaşamınızın geri kalan kısmını Türkiye'ye, sizi yetiştiren ülkeye katkıda bulunarak geçirmek kararındasınız. Hemen, bu kararınıza büyük saygı duyduğumu ve size kavuşacağımız için çok sevinçli olduğumu da belirtmeliyim" diyor hoca. Ne dediğimiz kadar karşı tarafın da ne anladığı önemli. Bu anlamada da dil çok önemli. Türkiye'de "bu kararınıza saygı duyuyorum" diye girerse söze bir insan, aslında istemediği ama kabul ettiği anlamı çıkar. Ama Hocamız istiyor kızlarının ülkeye dönmesini. “Saygı duyuyorum”un yanlış kullanımı. Herhalde sizin bu kararınızdan sonra size saygım arttı demek istiyor.
Sy 158- "Şimdi açıkça itiraf etmeliyim ki, sizler de olağanüstü çocuklardınız." Alın bir yanlış anlatım daha. Bir babanın çocuklarının olağanüstü olduklarını 'itiraf etmesi' çok acıklı bir şey..
Sy 162- Kızlarına "...sevgi insanı yücelten, güzelleştiren, mutlu kılan bir duygudur" diyen baba, "insanları seveceksiniz: Ama karşılıksız seveceksiniz" diye yazdıktan sonra "Çünkü insanoğlu çiğ süt emmiştir. Çünkü insanoğlu vefasızdır. Çünkü siz insanları severken, onlar size her türlü kötülüğü ve kalleşliği yapacak. Çünkü sevginize aynıyla karşılık beklerseniz mutlaka düş kırıklığıyla karşılaşacaksınız: Hem de hemen bugün, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, ama bir gün mutlaka, hem de çok yakında"" diye yazabilecek kadar kötümser. Bu kadar kötümserliğin yanında sevgi nasıl kalır, şaşılacak şey!
Sy 175- "Fiziksel gücüme güvendiğim için, arkadaşlarla kavga etmiyor, tersine bütün anlaşmazlıklarda özenle kavgadan kaçınıyordum." Fiziksel gücüne güvenip de kavgadan kaçmak, hem hayvan sever olup hem kasap olmaya benziyor!
Sy 179- "Üniversite'den istifaya zorlandığımda da, en yakın arkadaşım, çıkarlarını zedelediğim için bana gazetesinde en ağır hakaretleri ettirdiğinde de, sabah yürüyüşleri ile bu sorunları aştım, bana kötülük yapanları bağışladım." Ama bağışlamamışsınız, hala yazdığınıza göre hocam. Daha ne yapacaktınız?
Sy 181- "Mutluluk harekette, eylemde, devinimde gizlidir" Mutluluğun durağanlıkta olduğu da iddia edilebilir. Keşke bence yazsaymış.. "Ayrıca zihinsel ve bedensel hareketliliğe sahip olan insan, hem evrenin gizini çözmüş, hem de kendisinin mutluluğunu yakalamış insandır" demesi tamamen doğru olsaydı, yürürken düşünen her insan mutlu olurdu!
Sy 185- "Bugün size doruğa çıkmanın keyfi, orada durmaktan daha büyüktür diyeceğim dünya güzeli kızlarım benim" diyor Emre hoca. Doruğa çıkmanın keyfi değil, doruğa çıkarken alınan keyif diyecekti herhalde, aksi halde kurmak değil işletmek önemlidir sözüne ters bir durum çıkıyor ortaya.
Sy 192- Aslında size, yaşamın tadını çıkarmayı, bu çirkin dünyadaki güzellikleri biraz daha bilinçli yaşamayı öneriyorum yukarıdaki satırlarla" Çirkin dünyanın güzellikleri bana çelişki gibi geldi yine. Çirkinliğin güzelliği mazoşistlere tat verir.
Sy 197- "Annenizin ne düşündüğünü bilemem ama ben, sizin artık evden uçup gitmiş olduğunuz dönemde yazdığım bu mektupta, keşke onları daha fazla dinleyebilseydim, diyorum." Neden eşinizin böyle hayati bir konuda ne düşündüğünü bilmiyorsunuz hocam, bilmelisiniz. Amerika'daki biriyle chatleşen ama yan komşudan haberi olmayan gençler gibisiniz vallahi! Sadece maço erkekler karılarının ne düşündüğünü bilemez! Karısıyla etkili iletişim kuramayan kızlarıyla asla kuramaz.
Sy 197- "Benimle paylaştığınız olayları ve sorunları da bir baba gibi eleştirel gözle değil, bir arkadaş gib onaylayan ve duygusal destek veren bir tutum ve davranış içinde dinlemeye kararlıyım" Ne babalar gördüm arkadaş gibiydi, ne arkadaşlar gördüm eleştireldi! Böyle bir ayrım yapılabilir mi? Bilim adamı demek biraz da kalıpların dışına çıkan değil mi?
Sy 230- "Kelebek gibi bir insanı tanımanın ve onu yaşamanın, ya da kelebek gibi bir ilişkiye sahip olmanın sırrı, ancak güçlü olabilmekten geçiyor". Doğru bile olsa gücü bu kadar güçlendirmek ve güce tapmak yanlış!
Sy 234- "Kelebekleri canlı sevdiği için, kelebek koleksiyoncusu olamayan, ama ikiz kelebekleriyle yaşadığı için, koleksiyonculardan çok daha zengin olan babanız" O zaman daha önce yaprak biriktirerek çevreciliğe ilk adımını attığını söyleyen Emre hocamız, o zaman caniliğe mi başlamış oluyor. Kelebek can da yaprak patlıcan mı!
Sonsöz:
Emre Kongar'ın bu kitabını bazılarının "mektup yazmak entellektüel moda" diye karşılamalarına karşıyım. Gerçekten yukarıda bence yanlış ya da eksik veya çelişkili cümlelerden kat kat fazla yaşam öğütleri içeren "Kızlarıma Mektuplar"da yaşamdan satırbaşlarını verirken hocamız keşke daha çok bence, bana göre demiş olsa, genellemelerden kaçınsaydı. Acaba diye geliyor aklına insanın, Emre Kongar, Fakir Baykurt'un Tırpan romanında Uluğuş Nine'yi idealize etmesi gibi kızlarını mükemmel göstererek romanda gösterilen devrimci tavrı mı sürdürmüş? Okuyun ve kararı siz verin.
TGC'NİN SİTESİNE SALDIRI...
TGC’nin internet sitesi saldırıya uğradı
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin internet sitesine yapılan saldırıda
“Anadolu Ajansı’ndan özür dileyeceksiniz” başlıklı bir mesaj bırakıldı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti internet sitesi bilgisayar korsanları tarafından hacklendi. Kendilerini Turkish Ajan Hacker olarak tanımlayan bilgisayar korsanları TGC’nin internet sitesine “Anadolu Ajansı’ndan özür dileyeceksiniz” başlıklı bir mesaj bıraktı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı:
“Basın özgürlüğü, gazetecilere yönelik baskılar ve etik sorunlarla ilgili 1946 yılından bu yana çalışan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, meslekteki her görüşten tüm gazetecileri kapsayan ve kucaklayan çalışmalarını sürdürmeye kararlıdır. Her türlü tehdit ve hedef gösterme, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ni doğru bildiği yoldan döndürmeye yetmeyecektir.”
Saldırı; TGC’nin Anadolu Ajansı’nın şirket haberlerini ücret karşılığı haberleştirip abonelere servis yapmasının gazetecilik meslek ilkeleriyle bağdaşmadığını açıklamasının ardından yapıldı. Bilgisayar korsanlarının bu saldırıda TGC internet sitesine bıraktıkları mesajın içeriği şöyle:
“Turkish Ajan Hacker Group
Anadolu Ajansı’ndan özür dileyeceksiniz. Sosyalist, komünist, ülkeyi hükümeti sevmeyenler var ya, onları sıvazlayanlar var ya, iste onlar bu ülkeden defolup gitsinler, kimseyi bu ülkede zorla tutmuyorlar. Beğenmeyen çeker gider. “Unutmayın bir avuç insansınız” Bizler kim miyiz; İmamın yeşil ordularından bir tanesi. Bizim gibi gecelerini gündüzüne katan o yeşil ordulara selam olsun. Dip Not: Bir kaç iti kral yapmışlar, onlar da kendilerini kral zannediyorlar. Bu alemde kral da biziz yasa da. İmamın Yeşil Orduları”
YARIM ASIR ÖNCESİNİN ÇEYİZ LİSTESİ...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
GÜRCAN ARITÜRK
-------------------------------
56 YIL ÖNCESİNİN "EVLİLİK SÖZLEŞMESİ"
Bundan 56 yıl önce bir genç kızın evlenirken baba evinden götürdükleri tek tek yazılarak kayıt altına alınmış.
Ayşe Nezihe Çamurdan, bundan tam 56 yıl önce, yani 1956 yılında Adana'da evlenirken babası Mustafa Çanga ona verdiği çeyizi tek tek yazarak fiyatlandırmış. Ortaya da bugünlerde evlilik sözleşmesi olarak adlandırılan ve güvensizlik belirtisi sayılan belgenin "atası çıkmış". Ama bu belgenin evlilik sözleşmesinden önemli bir farkı var: Bu belge güvensizlik değil, güven belgesi. Bir babanın evlenen kızına verdiklerini vesikalaması, kalan çocuklara da bir nevi güvence. Hem bu vesika 1950'li yıllarda evlenen birinin çeyiz listesi olması nedeniyle toplumsal yaşam hakkında da ipuçları veriyor. Bugün evlenen bir kız acaba aşağıdaki çeyiz cinslerinden kaç tanesini baba evinden götürür?
10.11.956 tarihinde aşağıda isimleri yazılı şahıslar (3 kişinin imzası var) huzurunda ayrı ayrı toplam tutarı bin 550 lira olan bu eşyaların adetleri ve kıymetleri tahmini olarak şöyle takdir edilmiş:
Cinsi: Halı, seccade halı, büyük döşek, kerevit döşeği, köşe minderi, sırıklı yorgan, yün yorgan, yastık, karyola kırlenti, sedir takımı, sedir yastıkları, sandalye minderi, sırıklı seccade, pencere perdesi, ipek masa örtüsü, ipek yatak örtüsü, 7 takım keten masa takımı, yatak çarşafı, havlu, ipek yatak takımı, bohça, elbise örtüsü, hamam takımı, mevlüt örtüsü, yağlık, 3 takım muhtelif bardak takımı, oyalı tülbent, oyalı ipek mendil, iç çamaşır takımı, ipek gecelik, muhtelif gecelik, naylon masa muşambası, mutfak takım örtüsü, cibinlik, savan, yolluk, şemsiye, bakır kap 1 takım, ipek pijama, erkek çamaşır takımı, giyim eşyası (kadın), porselen takım, çay kahve takımı, iğne oyası oda takımı, tül takım, demor mekik takım, Antep işi oda takımı, organtin takımı, radyo örtüsü, iğne oyası tepsi takımı, iğne oyası çay takımı, tepsi örtüsü iğne işi, iğne işi büfe örtüsü, bardak altı tığ işi, sehpa takımı, ceviz sandık, koltuk masa takımı, halı, perde.
GÜRCAN ARITÜRK
-------------------------------
56 YIL ÖNCESİNİN "EVLİLİK SÖZLEŞMESİ"
Bundan 56 yıl önce bir genç kızın evlenirken baba evinden götürdükleri tek tek yazılarak kayıt altına alınmış.
Ayşe Nezihe Çamurdan, bundan tam 56 yıl önce, yani 1956 yılında Adana'da evlenirken babası Mustafa Çanga ona verdiği çeyizi tek tek yazarak fiyatlandırmış. Ortaya da bugünlerde evlilik sözleşmesi olarak adlandırılan ve güvensizlik belirtisi sayılan belgenin "atası çıkmış". Ama bu belgenin evlilik sözleşmesinden önemli bir farkı var: Bu belge güvensizlik değil, güven belgesi. Bir babanın evlenen kızına verdiklerini vesikalaması, kalan çocuklara da bir nevi güvence. Hem bu vesika 1950'li yıllarda evlenen birinin çeyiz listesi olması nedeniyle toplumsal yaşam hakkında da ipuçları veriyor. Bugün evlenen bir kız acaba aşağıdaki çeyiz cinslerinden kaç tanesini baba evinden götürür?
10.11.956 tarihinde aşağıda isimleri yazılı şahıslar (3 kişinin imzası var) huzurunda ayrı ayrı toplam tutarı bin 550 lira olan bu eşyaların adetleri ve kıymetleri tahmini olarak şöyle takdir edilmiş:
Cinsi: Halı, seccade halı, büyük döşek, kerevit döşeği, köşe minderi, sırıklı yorgan, yün yorgan, yastık, karyola kırlenti, sedir takımı, sedir yastıkları, sandalye minderi, sırıklı seccade, pencere perdesi, ipek masa örtüsü, ipek yatak örtüsü, 7 takım keten masa takımı, yatak çarşafı, havlu, ipek yatak takımı, bohça, elbise örtüsü, hamam takımı, mevlüt örtüsü, yağlık, 3 takım muhtelif bardak takımı, oyalı tülbent, oyalı ipek mendil, iç çamaşır takımı, ipek gecelik, muhtelif gecelik, naylon masa muşambası, mutfak takım örtüsü, cibinlik, savan, yolluk, şemsiye, bakır kap 1 takım, ipek pijama, erkek çamaşır takımı, giyim eşyası (kadın), porselen takım, çay kahve takımı, iğne oyası oda takımı, tül takım, demor mekik takım, Antep işi oda takımı, organtin takımı, radyo örtüsü, iğne oyası tepsi takımı, iğne oyası çay takımı, tepsi örtüsü iğne işi, iğne işi büfe örtüsü, bardak altı tığ işi, sehpa takımı, ceviz sandık, koltuk masa takımı, halı, perde.
13 Eylül 2012 Perşembe
CAN YÜCEL'İN PARÇALANAN MEZARI...
Can Yücel'in kapalı evinin bahçe kapısı...
Can Yücel'in bahçe içindeki evi...

Can Yücel'in kırılan mezarının parçaları...
Datça'da 18 Ağustos'ta kimliği belirlenemeyen kişilerce parçalanan Türk edebiyatının usta şairlerinden Can Yücel'in evi hâlâ kapalı. Kars'ta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "ucube" diye nitelendirmesi sonrası yıkılan "insanlık anıtı" heykelini yapan heykeltıraş Mehmet Aksoy tarafından 2000 yılında yapılan Can Yücel'in anıt mezarı, ana rahmindeki bir cenin ve hayata bağlandığı kordonu konu ediyordu. Saldırıda anıt mezarın üzerinde duran ana rahmindeki temsili cenin ve kordon parçalanmıştı. Bu saldırı üzerine şairin eşi Güler Yücel, evi kapattığını açıklamıştı.
Üç gün önce eşimle birlikte Can Yücel'in evinin bulunduğu eski Datça'ya gittik. "Can Evi"nin açılmış olabileceğini umut ederek, evin sokağına girdik. Kapının üzerinde Güler Yücel'in eşine ithafen yazdığı yazısıyla karşılaştık. Sonra bahçe duvarı ve çeperleri arasında bulduğum boşluklardan evi görüntülemeye çalıştım. Evin iç kapısı da kapalıydı. Kapının önünde Can Yücel'in ve eşinin oturduğu iki adet sandalyeyi, bahçeye getirilip konan kırılan mezar parçalarının fotoğrafını çekip ayrıldık...
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
Can Yücel'in bahçe içindeki evi...
Can Yücel'in kırılan mezarının parçaları...
Üç gün önce eşimle birlikte Can Yücel'in evinin bulunduğu eski Datça'ya gittik. "Can Evi"nin açılmış olabileceğini umut ederek, evin sokağına girdik. Kapının üzerinde Güler Yücel'in eşine ithafen yazdığı yazısıyla karşılaştık. Sonra bahçe duvarı ve çeperleri arasında bulduğum boşluklardan evi görüntülemeye çalıştım. Evin iç kapısı da kapalıydı. Kapının önünde Can Yücel'in ve eşinin oturduğu iki adet sandalyeyi, bahçeye getirilip konan kırılan mezar parçalarının fotoğrafını çekip ayrıldık...
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
DATÇA'DA ŞİMDİ BADEM KIRMA ZAMANI...
Palamutbükü, Ovabükü, Mesudiye gibi koyları, Uluslararası Knidos Kültür ve Sanat Akademisi'nin yanı sıra bademiyle de ünlü olan Datça'da şimdi badem kırma zamanı... Datça'nın Yakaköy'ünde yaşlı bir kadın ve diğer aile üyeleri, evlerinin bahçesinde yeni mahsül badem çekirdeklerini kırarken görülüyor. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
5 Eylül 2012 Çarşamba
2 Eylül 2012 Pazar
FANATİK FENERLİ HAKAN TRAFİK KAZASI GEÇİRDİ..
Bu Pazar
Kartal’da engelli arabasıyla (1 Eylül Cumartesi günü) kuzeninin nikâhına
giderken, kapısı açık bir minibüsün çarpmasıyla yere düşen ve ayak bileğinde iki
kırıkla kazayı ucuz atlatan akrabam Hakan Boyoğlu’nu Rahmanlar’daki evinde ziyarete
gittim.
Trafik kazası geçiren Hakan Boyoğlu
Kartal’a gitmek
için evden yine öğleden sonra ayrıldım. Metrobüsle Uzunçayır durağına kadar
gittim. Burada Rahmanlar’dan geçen ve Kartal’a giden 21/A İETT otobüsüne
bindim. Hakan’ların benim daha önce gittiğim adresteki daireden başka bir yere
taşındıklarını öğrenmiştim, ama yeni evlerine hiç gitmemiştim.
Otobüsten
indikten sonra cep telefonuyla bir süre önce kalp krizi geçirerek Koşuyolu Kalp
Hastanesi’ne kaldırılan ve birkaç gün önce taburcu edilen Hakan’ın babasını (Mahmut) aradım. Oturdukları sokağı ve binayı tarif etti. Rahmanlar’da geçtiğim sokaklar
çok ferahtı. Binalar insanların üstüne üstüne gelmiyordu.
El emeği göz nuru işi satıcı tezgahları...
Apartmana
yaklaştığımda babası pencereden bana el salladı. Apartmanın kapısından içeri
girip asansöre yöneldiğimde, yıllar öncesine gittim. Sanırım bir bayramdı, ailece
Hakan’ları ziyarete gitmiştik. Asansöre bindik, daha bir kat çıkmadan dört
kişilik aile arızalanan asansörün içinde kaldık. O zaman çok küçük olan
kızlarım çok korkmuşlardı, bugün o kötü anımızı anımsadım. Aradan çok yıllar
geçtiği için korku hissetmeden asansöre bindim; dördüncü katın düğmesine
bastım…
Kartal sahili ve çocuklar...
Daireye
girdiğimde benden başka ziyaretçileri yoktu; Hakan’la bolca sohbet ettik. Hakan
kaza sonrası olayın şokundan olsa gerek minibüs şoförüne bir şeyinin olmadığını
söylüyor, minibüs şoförü de gaza basıp gidiyor. Bir müddet sonra şiddetli ağrı
hissedince çevredeki vatandaşlar tarafından Hakan yakın olan devlet hastanesine
kaldırılıyor. Polis ifadesinde de minibüs şoförüne bir zarar gelmemesi için:
- Ben ters
yoldan ilerliyordum, minibüsün açık kapısı bana çarptı!, diye ifade veriyor.
Hakan koyu bir
Fenerbahçeli… Fenerbahçe’de top koşturmuş bütün ünlü futbolcuların hemen
hepsiyle fotoğrafları var. Takımının İstanbul’daki hiçbir maçını kaçırmaz.
Unutuyordum, sadece Hakan fanatik değil annesi (Meliha)-babası da öyle; ailece
Fenerliler… Annesi de Fener’in hiçbir maçını Hakan’a eşlik ettiği için
kaçırmaz…
Kayalıklar ve açıkta demir atan gemiler...
Kendimin de
eski bir Fenerbahçeli olduğumu söyleyince üzüldüler… İknaya çalıştılar, ama
başaramadılar. Çaylarımızı içerken, Hakan’ın ünlü Fenerbahçeli futbolcularla çektirdiği
fotoğrafları birlikte gözden geçirdik. Sonra annesine (Meliha) pozlar verdik. Ben de onların fotoğrafını çekiyordum ki, kapı zili çaldı. İlk
konukları Hakan’ın iki teyzesi ve kızları idi. İkinci zilin ardından gelenler
ise halası, kocası ve çocuklarıydı. Onların ardından büyük teyzesinin kızı ve
kocası kapıdan içeri girdi. Kalkıp gitmeye yeltendim, “Olmaz… Daha yeni
geldin…” deyip oturttular. Oysa yeni değildi, bir saatten fazla olmuştu. Derken
kapı zili bir daha çaldı, bu kez kapıdan içeri girenlerin hiç birini
tanımıyordum; “Hadi bana eyvallah” deyip, Hakan’la ve ailesiyle vedalaşıp apartmandan
çıktım.
Ara sokaklardan
yürüyerek Toprak Yol’a vardım. Toprak Yol’dan Kartal Meydanı’na doğru yürüdüm.
Tren alt geçidinin altından meydana çıktım. Hemşerilerin ve akrabaların bol
olduğu Kartal’da hiç kimseye rastlamadım. Birkaç tur attım. Ortaköy, Kadıköy,
Bakırköy’de olduğu gibi meydanda çoğunluk kadınlardan oluşan insanlar, el işi
göz nuru bir şeyler satıyorlardı. Meydanı biraz bakımsız buldum. Sonra sahile
yöneldim.
Sahilde bir
ara denize değil de 1980’li yıllara dalıp gittim. İki yıl kadar hem acı, hem
hüzün, hem de mutluluk yaşadığım Rahmanlar’daki bir diğer akrabamın evinde
geçirdiğim günler bir film şeridi gibi gözümün önünde akıp gitti… Sanki o
yaşadıklarım bir rüyaydı ve de hiç yaşanmamıştı. Filmlerde öğle değil miydi? Bazılarının
senaryosu iyi yazılıyor, bazılarının kötü… Filmlerin çoğunda iyiler
kazanıyordu, ama gerçek hayatta bizim ülkemizde iyilerin kazandığına hiç şahit
olmadım, olan varsa bana da anlatsın…
Neyzen Tevfik heykelindeki yazıyı okuyan bir adam...
Rüyadan erken
çıktım; çay bahçelerinin arasından geçtim. İkinci alt geçitten geçtim. Neyzen Tevfik’in heykeli ile bir kez daha (birkaç
ay önce bir akşam heykelin fotoğrafını çekmiştim) karşılaştım. Bir adam
heykelin altında yazan yazıyı okuyordu, dikkatimi çekti; deklanşöre bir kez daha
dokundum. Durağa geçtim, yine homurtulu bir şekilde Kartal-Kadıköy hattında
çalışan eski bir otobüse bindim. Camdan sağa sola bakındım; hemen hemen bütün
ilçelerde yükselen gökdelenlere rastlamadım. Belki de göremedim, ancak bu durum
beni sevindirdi.
(Yazı ve
Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
1 Eylül 2012 Cumartesi
TUTUKLU GAZETE'NİN 3. SAYISI...
Tutuklu Gazete’nin üçüncü sayısı ülke ve dünya barışına katkı
için bugün çıktı. “Barış için bedel ödüyoruz” manşetiyle yayımlananan gazete, Aydınlık, BirGün, Cumhuriyet,
Evrensel ve Yurt gazetelerinin "ücretsiz eki" olarak yurt
çapında tüm bayilerde dağıtıldı.
Tutuklu Gazete’nin üçüncü sayısında toplam 87 gazetecinin 85 yazısı yer aldı. Ceza evindeki 29 gazeteci ile hapisten çıkan 5 gazetecinin yanı sıra dışarıdaki 43 gazeteci ve 10 meslek örgütü temsilcisi de Tutuklu Gazete için yazı yazdı. Ayrıca dışarıdaki 6 karikatürist ile cezaevindeki iki tutuklunun da karikatürleri yayımlandı. Böylece Tutuklu Gazete, ilk kez 95 eser sahibinin yazı ve karikatürleriyle hazırlandı.
Tutuklu Gazete’nin üçüncü sayısında toplam 87 gazetecinin 85 yazısı yer aldı. Ceza evindeki 29 gazeteci ile hapisten çıkan 5 gazetecinin yanı sıra dışarıdaki 43 gazeteci ve 10 meslek örgütü temsilcisi de Tutuklu Gazete için yazı yazdı. Ayrıca dışarıdaki 6 karikatürist ile cezaevindeki iki tutuklunun da karikatürleri yayımlandı. Böylece Tutuklu Gazete, ilk kez 95 eser sahibinin yazı ve karikatürleriyle hazırlandı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


