(Fotoğraflar: Caner Gören)
YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
2 Mayıs 2013 Perşembe
TGS'DEN UÇURTMA EYLEMİ...
Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü'nde "62 uçurtma" uçuracak. TGS'den yapılan açıklamada şöyle denildi:
"Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde, dünyanın en çok gazeteci hapseden ülkesi olan Türkiye’de, Avrupa’nın en büyük adliye binası önünde, hapisteki 62 gazetecinin fotoğraflarını taşıyan 62 UÇURTMA UÇURUYORUZ.
Bütün basın emekçilerini, yargılaması devam eden gazetecileri, hapisten çıkan gazetecileri, hapisteki gazetecilerin ailelerini, avukatları, öğrencileri, yazarları, sanatçıları, aydınları, sendikaları, tüm sivil toplum örgütlerini ve yurttaşları destek ve dayanışmaya çağırıyoruz.
Bir kişi eksik olursa, bir gazetecinin uçurtması yerde kalacak. Tüm gazetecilere özgürlük için 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde saat 12.00’de Çağlayan Adliyesi önünde buluşalım."
30 Nisan 2013 Salı
TGC'DE GÖREV DAĞILIMI YAPILDI...
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 44. Olağan Genel Kurulu’nda seçimi kazanan Turgay Olcayto’nun "Bağımsız, Bağlantısız, Özgür Gazetecilik Grubu" dün yapılan yönetim kurulunun ilk toplantısında görev dağılımını yaptı.
Yönetim Kurulu toplantısında Evrensel Gazetesi yazarı Turgay Olcayto Başkanlık görevine seçildi. Oylama sonucu Hürriyet Gazetesi yazarı Vahap Munyar Başkan Vekili, TRT İstanbul Müdürlüğü'nde araştırmacı olarak görev yapan Recep Yaşar Başkan Yardımcısı oldu. HTV İç Yapımlar Direktörü Sibel Güneş Genel Sekreter, gazeteci Gülseren Güver Genel Sayman, gazeteci Ahmet Özdemir ise Genel Sekreter Yardımcılığı görevlerine getirildi.
Yönetim Kurulunda Cem Medya Grup Başkanı Celal Toprak, A Haber editörü İhsan Yılmaz, CNN TÜRK muhabiri Göksel Göksu, Cumhuriyet Gazetesi çizeri Kamil Masaracı ve Bilgi Üniversitesi öğretim görevlisi Niyazi Dalyancı ise üye olarak görev yapacak.
28 Nisan 2013 Pazar
27 Nisan 2013 Cumartesi
21 Nisan 2013 Pazar
18 Nisan 2013 Perşembe
BİR ÖLÜM VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...
Yıllardır gitmediğim Refahiye’ye yine bir yakınımın cenazesi için gidiyordum. Cenaze
sahipleri ve yakınları olarak rahat bir yolculuktan sonra sabahın çok erken bir
saatinde ilçeye vardık. Ana cadde ve sokaklar bomboştu. İncin top oynuyordu.
Telefonlaşılan esnafın dükkânını açmasını beklerken, fırsat bu fırsat deyip
bolca fotoğraf çekiyordum ki Refahiye’nin sembol bir iki binasının birinin önünde
bir kişinin otomobilinden bir şeyler çıkararak, dükkâna taşıdığını gördüm,
selamlaştık:
- Refahiye’nin
en eski binası bu değil mi? dedim.
- Hayır, en
eski bina karşımdaki caminin sırasındaki şu binadır, dedi başıyla.
“Sağıroğlu Market”in
sahibi olan esnaf bir yandan işini yaparken bir yandan da sorularımı
yanıtlıyordu:
- Benim
bulunduğum bina ile tam karşımdaki cami 1938 yılında yapılmış, diyorken başımı
arkamdaki camiye çevirdim. Daha önceleri bakımsız bulduğum camiye dikkatlice
bakınca İstanbul’daki camiler gibi restore edildiğini ve pırıl pırıl olduğunu
gördüm. İçimden:
- Bakılınca her şey güzel oluyormuş, diye
söylendim.
Daha sonra kaymakamlık
ve nüfus müdürlüğü binasının yerinde yellerin estiğini, yerine bir saat kulesi
ile güzel bir parkın yapıldığını mutlulukla görüntüledim. Çünkü daha önceki
yıllarda köylerden gelen insanların, vakitlerini geçirebilecekleri bir yer yoktu.
Böyle bir yer olmadığı için de saatlerini cadde üzerinde volta atarak geçiriyorlardı;
hem de arkalarından uzun uzun klakson çalan araç sürücülerine aldırmadan…
Bir yarım
saat kadar ilçede oyalandıktan ve alış-veriş yaptıktan sonra tekrar otobüse
bindik. Refahiye çıkışında TOKİ’nin modern binaları dikkatimizi çekti. Solumuzda
jandarmanın bulunduğu alanın üst tarafında Ilıç’a bağlanacak olan yol çalışması
devam ediyordu. Otobüsteki bir kişi:
- Bu yol
Ilıç’ta çıkarılan altın madeni için yapılıyor, diye bir espri yaptı, ama ben bu
espriyi her nedense önemsedim…
Sonra
otobüsümüz Refahiye-Kemah yoluna saparak cenazenin toprağa verileceği köy
yoluna koyuldu.
Unutuyordum… İstanbul’dan başlayarak
“Dereyolu”ndan geçtiğimiz bütün il ve ilçelerde yağmur vardı. Ama bizim
ilçemize vardığımızda hava bir başkaydı; yağmur karla karışık yağıyordu. Hava
insanı cidden üşütüyordu. Memleketimizin bu havasını bildiğimiz için tedbirli
gelmiştik.
“Altın Çilek” yetiştiren Şahverdi köyünün
yakınından geçerken, içimden bu güzel insanlarımızı bir kez daha kutladım.
Diğer köylerimizin de onları örnek alarak başka girişimlerde bulunmalarını
diledim.
Otobüsümüz
Kersen köyü köprüsü başında durdu. Çünkü buradan bizi Sırma yengemizi bizim
köye değil de vasiyeti üzerine toprağa vereceğimiz eski adı Amadun, yeni adı
Babaaslan köyüne götürecek üç minibüs şoförlerine emanet etti. Otobüsün
gitmesinin imkânsız olduğu köye ilk gidecekleri daha Kersen köyünün başında
korkudan titreme tuttu. Şoförler ise çok rahattı, kaygan yolda bütün
hünerlerini gösteriyorlardı. Uçurumun kenarındayken ani bir refleksle
direksiyon kırıyor, yürekleri ağza getiriyorlardı.
Gelbas
(Bölüktepe) köyüne vardığımızda karla karışık fırtına hızını daha da
artırmıştı. Rakım yükseldikçe karla karışık yağmur yerini kar almaya başladı.
Köyün içindeki çamurlu rampayı şoförümüz Mehmet, üç kez denemesine rağmen
aşamadı. İnip ittik, ama olanlar oldu; üstümüz başımız çamur içinde kaldı.
Ardımızdan gelen minibüsleri de aynı şekilde itmek zorunda kaldık. Köylerden
cenazeye gelenlerden bazıları da pes ederek, çıkamadıkları yokuşlarda
araçlarını bırakarak, yollarına yürüyerek devam etmek zorunda kaldı.
Köye
vardığımızda saat daha yedi olmamıştı. Bizleri birkaç ay önce hayatını kaybeden
“Alamancı Nuri” amcanın eşi Hurma teyze karşıladı. Cenazeyi evin bahçesinde
üzeri branda ile kapatılan bölüme aldık. Sırayla saygı duruşunda bulunuldu.
Hoca beklenmeye başlandı. Bir yandan da soğuktan üşüyenlere çayla birlikte
kahvaltılık bir şeyler ikram edildi. Kahvaltı yapılırken bir gün önceki akşam
cenaze namazını kıldırmak için çağırmaya gittikleri Kersen köyü hocasının
yaptığı terbiyesizlik ve saygısızlık konuşulmaya başlandı.
Köyün eski
muhtarı Azimet:
- O köyden
arkadaşım Zekeriya ile hocanın evine gittik. Kapıya çıkmadı, mutfak camından
niçin geldiğimizi sordu. Yemek yapıyor olacak ki üzerinde önlük vardı. Ben de
‘İstanbul’dan cenazemiz yarın sabah köyümüzde olacak. Onu söylemeye geldim’
dedim. Bana ‘Müslüman mı?’ dedi. Şaşırdım… Benden önce arkadaşım Zekeriya
‘Aleviler bizden daha Müslüman’ dedi. Bunun üzerine ‘Müftüye danışmam lazım’
dedi. Böyle söyleyince kendimi toparladım: ‘Aleviler Müslüman değil mi? Senin
gibi hocaya bizim ihtiyacımız yok, hadi gidelim Zekeriya’ dedim ve büyük bir
üzüntüyle oradan ayrıldım.
Sonra köyün
üstündeki yol kenarında aracında beni bekleyen köylüm Süleyman’ın yanına
gittim. Durumu ona anlattım.
Yaşananlara
çok sinirlenen Süleyman hemen müftüyü arar. Refahiye Müftüsü Faruk Çelik, “Göreve
yeni başladım. Böyle saçmalık mı olur? O dengesiz mi? Kafayı mı yemiş? Hocanın
ismini bilmiyorum, ama gereğini yapacağım” der.
Bizler de
bekleyip göreceğiz, böyle bir hocanın hâlâ o köyde görev yapıp yapmayacağını,
daha doğrusu böyle bir hocanın hâlâ görevde tutulup tutulmayacağını…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
15 Nisan 2013 Pazartesi
TİYATRO KILÇIK...
Tiyatro Kılçık'ın "Düğünde Panik" adlı oyununu gelecek sezon kaçırmayın.
MEKÂNDA SINIR TANIMAYANLAR
Gönül
ve heves işi tiyatroda mekân en büyük sorundur genelde. Genç tiyatroculardan
oluşan Tiyatro Kılçık, bu sorunu mekânda sınır tanımayarak çözmüş durumda. Bar
kabare türünü 2000 yılından beri sürdüren Tiyatro Kılçık, bu sezon da “İtalyan
sahne” olarak bilinen mekânlarda seyirciye içeceklerini yudumlarken sanat
tadı-zevki sunuyor.
Bugüne kadar “hiç kimsenin başına
gelmemiş, ama bir gün herkesin başına gelebilecek olaylar”ı sahneye taşıyan
Tiyatro Kılçık, “Düğünde Panik” adlı oyunu ile 60, “Tanıyor Olabileceğin
Kişiler” adlı oyunu ile de 20 kez seyircinin karşısına çıktı.
Tiyatro Kılçık, interaktif oyunlarıyla sanatsever seyircilerden katkı da
alıyor.
İnternet adresinden de ulaşılabilecek olan Tiyatro Kılçık’ın
gösterilerini İstanbul’un değişik yerlerinde yakalarsanız kaçırmayın deriz.
İnanın bu güne kadar hiç can almamış acemi bir Azrail’i, çilingir sofrasına
konuk olan Yatır’ı bugüne kadar hiç görmediğiniz bir düğünü görmek yaşamınıza
yeni renkler ve sesler katacaktır.
"Tanıyor Olabileceğiniz Kişiler" adlı oyun 22 ve 30 Nisan saat 20,30’da
Taksim Old City Comedy Club’te izlenebilir.
12 Nisan 2013 Cuma
11 Nisan 2013 Perşembe
10 Nisan 2013 Çarşamba
DOĞAL GAZLI TANDIR...
Bugün size Anadolu'nun bir çok kentinde toprak kazılarak açılan çukur içinde odun yakılarak ekmek, kete ve katmer pişirilen tandırı tanıtacağım. Ama bu tandırı fotoğraflamam Anadolu'da değil de İstanbul'un Yakacık semtinde oldu.
Kartal'a bağlı Yakacık-"Erzincan Mahallesi"nde Erzincan ilimize ait köy ürünleri (tulum peyniri, tereyağı, kavurma, kara kovan balı, dut ve üzüm pekmezi, kuşburnu reçeli, bakliyat ürünleri, kuru kayısı, tarhana, ceviz, Kemah tuzu ve tarhana) satan bir dükkânda tavsiye üzerine alış-veriş yaparken, Adının Yeter Yurt olduğunu öğrendiğim yaşlı bir teyzenin tandırda ekmek pişirdiğini fark ettim. Yeter teyzenin ekmek pişirdiği tandırın yer altında değil de beton zemin üzerine inşaa edildiğini gördüm. Hemen yanına yaklaştım:
-Kolay gelsin... Teyze zor olmuyor mu, bu kızgın ateş altında ekmek pişirmek?
- Yooo... Bu ne ki ben Erzincan'da daha zor şartlar altında pişiriyorum, dedi.
- Nasıl olur teyze! dedim
- Sen Erzincan sıcağını bilir misin?
- Az çok bilirim...
- Nereden bileceksin? Sen hiç Erzincan'a gittin mi?
- Gittim... Çünkü ben de Erzincanlıyım, dedim. Ama bizim ilçede sizin bu pişirdiğiniz şekilde ekmek pişirilmez, kete de hiç yapılmaz, dedim.
Yeter teyze başladı anlatmaya:
- Köy tandırı yer altına kazılır. Çukurun içi özel bir çamurla sıvanır. Güçlü ateş yakıldıktan sonra kalan korun güçlü ısısıyla ekmek, kete ve katmer yaparız. Yaparken kan ter içinde kalırız. Burada senin gördüğün o tür tandırdan değil.
- Nasıl?
- Bak gördüğün gibi bu tandır yer altında değil de beton zeminin üzerinde ve etrafı da şehir tuğlalarıyla çevrili. Ayrıca tandırı odun, çalı-çırpıyla değil de doğal gazla kızdırıyoruz.
Teyzenin anlattıklarını şaşkınlıkla dinlerken bir taraftan da tandırı incelemeyi sürdürdüm. Ardından kısa süreliğine tandırı benim için yakıp söndürmesini rica ettim. Yeter teyze dediklerimi yaparken, ben de bu fotoğraf karelerini çektim...
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
6 Nisan 2013 Cumartesi
PARKTA CANLANAN ANILAR...
Çocukluğumun
ve gençliğimin geçtiği Çiftahavuzlar’a her gittiğimde bir anıyla dönüyorum; son
kez gittiğimde de öyle oldu. Şöyle ki Çiftehavuzlar Parkı’nda güneşi
karşılarına alarak sohbet eden Mustafa (Geniş) dayım ile yaklaşık 70 yıllık
arkadaşı ve hemşerisi Cemil Naçar’a rastladım. Dayı ile Cemil Amca’nın 1974
yılında yaşadıkları hoş anılarını başkalarından hep duyuyordum, ama
kendilerinden bizzat dinlemek bir türlü nasip olmuyordu. Hazır fotoğraf makinem
de yanımdayken bu anılarını kendi ağızlarından dinlemek istedim. Önce
Erzincan-Refahiye’de babası ilk kamyon sahiplerinden birisi olan ve kendisinin
de babası gibi iyi bir şoför olduğu söylenen Cemil Amca’ya:
- Cemil Amca ikinizi bir arada bulmuşken şu
‘Füze pavyonu’ hikâyesini bir anlatır mısın? dedim.
Anlatma
konusunda dayım daha istekli idi, ama sözü önce Cemil Amca aldı:
- Kamyonla
Taşlıtarla’dan Edirnekapı’ya geldik. Trafik polisleri çevirdi. Arabacı Sait
polisleri görünce ‘Hep ileri’ diye laf attı, diye devam ederken söze Mustafa
Dayı karıştı:
- Bu
karıştırıyor, dur ben doğrusunu anlatayım, deyip Cemil Amca’nın sözünü kesti. Sert
güneş ışıklarından dolayı bazen bir gözünü bazen de öteki gözünü kapatarak dayım
başladı anlatmaya:
- O zaman cebimizde para çok. Haftanın üç dört
günü şimdiki Küçükçekmece Belediyesi’ne varmadan rampadaki Füze Pavyonu’na
gidiyorduk. Hem de bu Cemil’in kamyonu ile…
Bir
gün de kalabalık gittik. Giderken şoförle beraber üç kişi önde, dört kişi de
kasaya bindik öyle gittik. Füze Pavyonu’nda adını şimdi çıkaramadığım
Erzincanlı bir hemşerimiz çok güzel türküler söylüyordu. Zaman zaman söylediği türkülere biz de eşlik ediyorduk. Hele söylediği uzun havalar bizi mest ediyordu. Büyük yeni rakı şişelerinden birisi boşalıyor, öteki geliyordu... Ne kadar içtiğimizi hiç
birimiz hatırlamıyoruz. Gece yarısı pavyondan çıkıp eve geleceğiz, ama kamyona
nasıl bindik, hiçbir şey hatırlamıyorum, dedi.
Burada
Cemil Amca söze karıştı:
- Bundan
sonrasını bana bırak. Ben araba kullanacağım için bunlar kadar içmemiştim.
Pavyondaki görevli çocuklar bunları karga tulumba getirdi hiç birisi kamyonun
kasasına binmek istemiyordu. Benimle beraber yedi kişiydik.
Burada
söze ben karıştım:
- Kimler
vardı, adlarını hatırlıyor musun?
- Dur
bakayım, çok yıl oldu, bazılarını unuttum. Hatırlayabildiklerim; Sivaslı Sait
bir, Mustafa Abi iki, Arabacı Sait üç, Didi Yaşar dört, Kara Cemal beş, Muhtar
Cemal altı bir kişi daha vardı ama onu şimdi çıkaramıyorum, dedi.
- Kel Binali
Ağabey olabilir mi? dedim.
Mustafa
Dayım tekrar söze girdi:
-
Yeğenim Binali ile hiç gitmedim, o değildi, Düdükçü Kamil olabilir, dedi.
- Neyse
Cemil Amca sen devam et, dedim.
Cemil
Amca, kaldığı yerden devam etti:
- Pavyon görevlileri beni şoför
mahalline oturttu:
-
Götürebilir misin bunları? dediler.
ŞOFÖR MAHALLİNDE YEDİ KİŞİ
-
Tabii götürürüm, dedim. Ben şoför mahalline geçtim kamyonu çalıştırdım.
Görevliler üç kişiyi yanıma oturttu. Birisi Mustafa Abi idi. Diğer dört kişiyi
de kamyonun kasasına çıkarmak istiyorlar, hiç birisi kasada gitmeyi kabul etmiyor.
- Peki
ne yaptınız?
-
Kendinden geçenleri kamyonun ön kısmında en alta, ayak kısımlarına ve yanımdaki koltuğa getirip
getirip yığdılar. Sanki balık istifliyorlardı. Üç kişinin ayaklarının camdan
çıkarıldığını hatırlıyorum. Hepsini yanıma alt alta üst üste koydular. Kapıyı
da kapadılar…
-
Demiyor musun bunlar altta kalırlarsa nefessiz kalır boğulur?
- O
an bunları düşünecek kafa nerede bende. Ben de onlar kadar olmasa da sarhoşum.
Onların altta ne yaptıklarını nereden bileyim. Her neyse ben yola çıktım.
Şirinevler’i, Ömür’ü, Merter’i geçtim. Tam Davutpaşa Fırını’nın yanındaki
nizamiye yakınından geçerken trafik polisleri çevirdi. Üç kişiydiler.
Çevirdiler ama gülmekten bana bir şey söyleyemiyorlar. Kasıklarından tutarak
katıla katıla gülüyorlar. Sonra beni kamyondan aşağı davet ettiler; indim.
Sonra da meyhane arkadaşlarımı yine karga tulumba indirdiler. Hepsini teker
teker yere yatırdılar. Ardından bana dönerek:
-
Yahu bugüne kadar böyle bir şey görmedik. Sen bu yedi kişiyi nasıl kamyonun
şoför kabinine soktun. Bu kadar insanı bu kabin nasıl aldı? dediler.
-
Vallahi ben de bilmiyorum. Biraz içtik, hiç biri kamyonun kasasına binmeyi
kabul etmedi. Böyle olunca da pavyondaki arkadaşlar böyle üst üste yanıma
istifledi.
-
Peki sen bu alkolle bu kadar insanı nasıl getirebildin?
-
Ben onlar kadar içmedim, bunlar çok içti. Ben ayığım, ayık olmasam buraya
kadar bunları sağ salim getiremezdim, dedim.
Bu
arada, polislerden elinde ceza makbuzu olanı çömeldiği yerden gülmekten
doğrulamıyordu. Birisi de:
-
Bak senin plakanı aldım, senin adın ne?
-
Cemil Naçar…
-
Cemil Naçar, madem sen pavyondan buraya kadar bunları sağ salim getirdin, sana
ceza yazmayacağız, ancak yarın gelip mahallede bu adamları soracağız. Bu
adamlardan birine bir şey olursa seni mahkemeye vereceğiz, deyince içimden
sevindim ve:
-
Tamam, hiç merak etmeyin. Ben onları tek tek evlerinin kapısına bırakacağım,
dedim.
Bu
sırada Mustafa Dayım yine dayanamadı, söze girdi:
- Asıl
komiği bundan sonra oldu. Benimle Arabacı Sait’i ön tarafa oturttular. Biz
ikimiz de 40’lı yaşlardayız, diğerlerine göre daha yaşlı gözüküyor olacağız ki
bizi şoför mahalline oturttular. Diğer dört kişiyi de polisler zar zor kamyonun
yan kapağını açtırarak, kasaya çıkardılar. Kasanın içinde dördünü sicimle birbirine bağladılar. Ondan sonra buna yol verdiler, dedi.
Cemil
Amca, Mustafa Dayı’nın anlattıklarını doğruladıktan sonra:
-
Zaten polisin çevirdiği yerden oturduğumuz mahalleye 500-600 metre ya kalmıştı ya
kalmamıştı. Velhasıl, hepsini tek tek evlerinin kapısına bıraktım. Sabahta bir
şeyleri var mı yok mu diye de kontrole gittim. Hiç birinde bir şey yoktu. Üç gün
sonra tekrar Füze’ye gittik. Gençlik işte…
Soldaki Cemil Naçar, sağdaki Mustafa Geniş
Soldaki Cemil Naçar, sağdaki Mustafa Geniş
(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
TÜRK MİZAHI VE KARİKATÜRÜ...
Mizah Haftası Etkinlikleri çerçevesinde Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi'nde düzenlenen "Türk Mizahı ve Karikatürü Üzerine Söyleşiler"in bugünkü konukları Karikatürcüler Derneği önceki başkanlarından Raşit Yakalı ile Kürşat Coşkun'du.
Raşit Yakalı, üç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra "hocam" dediği karikatürist Semih Balcıoğlu'nun yardımıyla çizerliğe adım attığını anlattı. Yakalı, "Bizim zamanımızda usta çırak ilişkisi vardı. Şimdi eğitimli meslektaşlarımız yetişiyor. Bu da beni mutlu ediyor" dedi.
Zonguldak'tan gelerek söyleşiye katılan Coşkun da mesleğin tarihçesini kronolojik sırayla anlattı.
Etkinliğin yarınki konukları ise karikatürist Metin Üstündağ ile Muhittin Köroğlu olacak.
(Fotoğraflar: Ali Kılıç-Süleyman Boyoğlu)
Raşit Yakalı, üç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra "hocam" dediği karikatürist Semih Balcıoğlu'nun yardımıyla çizerliğe adım attığını anlattı. Yakalı, "Bizim zamanımızda usta çırak ilişkisi vardı. Şimdi eğitimli meslektaşlarımız yetişiyor. Bu da beni mutlu ediyor" dedi.
Zonguldak'tan gelerek söyleşiye katılan Coşkun da mesleğin tarihçesini kronolojik sırayla anlattı.
Etkinliğin yarınki konukları ise karikatürist Metin Üstündağ ile Muhittin Köroğlu olacak.
(Fotoğraflar: Ali Kılıç-Süleyman Boyoğlu)
5 Nisan 2013 Cuma
TRT ANILARI...
Gürcan ARITÜRK
SESSİZ GÜZELLER YARIŞMASI
Pera Palas Oteli'nde dilsiz güzellik yarışması yapılıyordu. Yarışmayı izleyen TRT ekibinden muhabir Çağatay Kudun'a şaka olsun diye "Bu haberi röportajlı istiyorlar" dedik. Önce itiraz etti, "Bunlar dilsiz oğlum ne röpü" diye ama "Biz anlamayız istiyorlar" deyince, sonradan birinci olan dilsiz güzel ile annesini bir köşeye çekmiş ve röportaj yapmaya kalkmıştı.
Çağatay Kudun Harbiye'deki TRT'ye gelince savunması da şuydu:
"Biraz konuşuyordu, annesi de bize ne dediğini anlatacaktı, ışığı görünce
iyice tutuldu".
Bu arada, bu şakayı sadece muhabir değil, çeken kameraman
da yemiş diyebilirsiniz ama haksızlık edersiniz. Çünkü bu röportaj girişimini
çeken Salih Küçük, inatçı bir tiptir, muhabiri uyaracağına o muhabire uyar.
Öyle ki muhabir geri geri giderek anons yaparken uçuruma düşecek bile olsa, uyarmaktan ziyade, muhabirin uçuruma düşüşünü çeker!
4 Nisan 2013 Perşembe
3 Nisan 2013 Çarşamba
2 Nisan 2013 Salı
TARİHE VEDA...
Beyoğlu-Sıraselviler
Caddesi’nde bulunan yaklaşık 100 yıllık Majik
Sineması (1914 yılında sinema salonu olarak yapılan) ile bitişiğindeki
Maksim Gazinosu yıkıldı. Bu iki yerin yerine çok katlı otel ve ticaret merkezi
yapılacak.
Yukarıda
gördüğünüz fotoğrafı Mart ayının son günü çektim. Fotoğrafı çekerken 1979
yılına gittim. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nda (şimdiki
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi) okurken aynı zamanda da çalışıyordum.
Çalıştığım firma o yılların büyük boya fabrikalarından biriydi. Fabrikanın
muhasebe çalışanlarından bir kısmı (ben ve iki arkadaşım) Taksim-Kazancı Yokuşu’ndaki
(Osmanlı Sokak) Umum Sigorta Binası’nın üçüncü katında kiralanan bürolara
gönderildik.
Alt katımızdaki
bürolarda da çalıştığım şirketin yan kuruluşu bir boya fabrikası ile pazarlama
şirketi faaliyet gösteriyordu. Bu şirketlerde çalışanların bir kısmını Topkapı’ya
gelip gitmelerinden dolayı tanıyordum, tanımadıklarımla da kısa sürede
kaynaştık. Hatta Umum Sigorta binasının önündeki büyükçe balkonda öğlenleri küçük
plastik toplarla futbol maçı bile yapıyorduk. Bu toplarımız kimi zaman Maksim
Gazinosu’nun çatısına kaçardı ve maçı üzülerek sonlandırırdık.
Öğlen yemeğine
şirketin anlaştığı Emek Sineması’nın sokağındaki “Bap Cafeterya”ya; fırsat
buldukça da üçüncü sınıf öğrencisi olduğum Dolapdere’deki okuluma gidiyordum.
31 Mart Pazar
günü bu fotoğrafı çekerken yaklaşık üç yıl kadar çalıştığım eski büromu bir
süre hüzünle seyrettim…
(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman
Boyoğlu)
1 Nisan 2013 Pazartesi
30 Mart 2013 Cumartesi
TRT ANILARI...
Gürcan ARITÜRK
Kaseti eldeyken kızmıştı...
İstanbul'un ilçelerinde okul açılışlarını izlemişti TRT ekibi. Muhabir Çağatay Kudun'du. Üç okulun açılışını çekmişlerdi akşama kadar. O zamanlar TRT televizyonunda gündüz haberleri yeni başlamıştı, gündüz saatlerinde yeterince hazır görüntülü haber olmadığından da örneğin böyle okul açılışları grafikle yayınlanıyordu. Bu açılışlar da öyle olmuştu.
Çağatay Kudun, elinde okul açılışlarının kasetleri,
büroya döndüğünde, daha önce telefonla yazdırdığı okul açılış haberlerinin
grafikle yayınlandığını görünce çıldırdı, ”Madem görüntüsüz yayınlayacaklar da
bizi niye gönderdiler’, diye. Haber Müdürü Ali Kaptan "Çağatay kasetler elinde nasıl
yayınlasınlar" deyinceye kadar da siniri geçmedi.
29 Mart 2013 Cuma
ÖZGÜRLÜĞE MERHABA...
Evrim Yurteri'nin kişisel "Özgürlüğe Merhaba" adlı resim sergisi 13 Nisan tarihinde Caddebostan Kültür Merkezi'nde açılacak. Serginin açılışını Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk yapacak. Sergi 18 Nisan tarihine kadara açık kalacak.
27 Mart 2013 Çarşamba
24 Mart 2013 Pazar
ORTAKÖY'E KIYMAYIN EFENDİLER...
İstanbul
Büyükşehir Belediyesi zabıta ekiplerinin 21 Mart Perşembe günü sabaha karşı Beşiktaş
Belediyesi’nden habersiz Ortaköy meydanında bulanan “El Sanatları Pazarı”nı
yıkması tepkilere neden oldu.
Yaklaşık 30
yıldır bu meydanda hafta sonları tezgahlarında “el emeği göz nuru” hediyelik
eşya sattıklarını belirten tezgah sahipleri, Büyükşehir Belediyesi zabıta
ekiplerinin sabaha karşı 04.30 sıralarında yıkım yapmasına bir anlam
veremediklerini söylediler.
(Fotoğraflar: Ali Kılıç-Süleyman Boyoğlu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.jpg)


.jpg)