5 Ocak 2022 Çarşamba

AĞIT VE DESTAN...

                                        

Türk Dil Kurumu’na (TDK) göre “ağıt”; ölen bir kimsenin gençliğini, güzelliğini, iyiliklerini, değerlerini, arkada bıraktıklarının acılarını veya büyük felaketlerin acılı etkilerini dile getiren söz veya okunan ezgi, yazılan yazı, sağu, mersiyedir.

“Ağlama” da gelin olan bir kızın arkasından meziyetlerini sayıp dökerek ağlama, ağıt yakmak veya tutturmak, ağıt söylemek, ağıt düzmektir. “Ağıtçı” ise ölüye ağıt söylemek için para ile getirilen kimse, sağucudur. “Ağıtlama”; ölmüşleri anmak için düzenlenen törende okunan övgüdür.

TDK’ya göre “destan” ise; tarih öncesi tanrı, tanrıça, yarı tanrı ve kahramanlarla ilgili olağanüstü olayları konu alan şiir, epopedir. Yine TDK’ya göre destan; bir kahramanlık hikâyesini veya bir olayı anlatan, koşma biçiminde, ölçüsü 11 hece olan halk şiiri. Türk edebiyatında biçim ve içerik yönünden, geleneksel destanlardan ayrılık gösteren uzun kahramanlık şiiridir..

“Destancı” da destan yazan veya anlatan kimse olarak tanımlanırken, “Destani” destan biçiminde yazılmış olan, destan kahramanlarına yaraşır nitelikte olan olarak tanımlanıyor. “Destanlaşmak” da olağanüstü kahramanlık ve başarı göstermek olarak tanımlanıyor.

        Anadolu’da ağıtlar, türküler ve destanlar çok zaman birbiriyle karıştırılır. Zira bu üçü de yakın ilişki içindedir; birbirinden etkilenmiştir. Bu arada türkü ve destanları kadın da erkek de söyleyebildiği halde, ağıtları genellikle kadınlar söylerler.

Bu tespitin doğru olduğunu usta romancı Yaşar Kemal de birçok söyleşi ve röportajında dile getiriyor; ağıtları Çukurova bölgesindeki kadınlardan derlediğini ifade ediyordu.      

                                        SARISÖZEN-OSMAN PAŞA

          Anadolu’yu adım adım dolaşarak türkü, destan derleyen ve Ankara, İstanbul, İzmir radyolarında ilk Türk Halk Müziği “Yurttan Sesler Topluluğu Korosu”nu kuran Muzaffer Sarısözen de yıllarca dilden düşmeyen Osmanlı paşası Osman Paşa için yakılan ağıtla ilgili 1961 yılında şöyle bir yazı kaleme alır:

         “Bilindiği gibi, ‘ağıt’ toplum vicdanında silinmez izler bırakan acı olaylar üzerine yakılan ezgilerin adıdır. O tarihte, Osman Paşa gibi büyük bir kahramanın büyük fedakârlıklarla savunmasına rağmen, Plevne’nin düşmesi Paşa’nın esir olması, halk üzerinde ölümden daha acı bir tesir bırakmış ve hemen, şöyle bir ağıt ağızdan ağza dolaşmaya başlamıştır:

                Tuna nehri akmam diyor

                Kenarımı yıkmam diyor

                Ünü büyük Osman Paşa

                Plevne’den çıkmam diyor

         Sarısözen, 27 Mayıs 1960 öncesi, Osman Paşa ağıtının yeniden canlandığını ve toplumun vicdanından yükselen kutsal bir ses halinde bütün gençliği sardığına vurgu yaparak, şöyle devam ediyor:

         “27 Mayıs’ı ardalayan (Geride bırakılan, 27 Mayıs'tan sonraki günlerde) günlerde, üstad Halil Bedi Yönetken’in Osman Paşa üzerine iki yazısı çıktı. Yazılarında, Plevne Müdafii Osman Paşa’nın kahramanlık havası ele alınmış ve parça hakkında geniş ve etraflı açıklamalarda bulunulmuştu. Bu yazı ile biz de Osman Paşa’yı henüz yayına girmemiş bulunan başka bir yönden ele alarak, Plevne’den zamanımıza kadar geçirdiği değişiklikleri açıklamaya çalışacağız.

                          ŞÜKRÜ PAŞA AĞIDI

          Kahramanlık havaları, ağıtlar ve çeşitli türkülerden bir kısmının vakit vakit ad değiştirmesi, halk musikimizin özel yönlerinden birisidir. Bu gibi parçalarda müzik, olduğu gibi kalır ve olayların gidişine göre, sözlerde değişiklik olur. Halk musikimizin bazı parçalarında görülen bu özelliğe en iyi bir örnek olarak Osman Paşa’yı gösterebiliriz. Halk arasında ‘Osman Paşa Türküsü’ veya ‘Osman Paşa Ağıtı’ değil de sadece Osman Paşa diye söylenilen ezgiyi ilk defa, Plevne savunmasını ardalayan günlerde tanıyoruz. Ondan önce böyle bir havanın (melodinin) bulunup bulunmadığı hakkında bilgimiz yoktur.”

          Plevne savunmasındaki kahramanlık yankılarının süresince, dilden dile dolaşan Gazi Osman Paşa ağıtının zamanla unutulduğunu, ancak 34 yıl sonra çıkan “Balkan Harbi”nde bir daha canlandığına dikkat çeken Muzaffer Sarısözen, şöyle diyor:

         “Balkan savaşına katılmış olan erlerden öğrendiğimiz bu yeni parça, müzik olarak Osman Paşa’nın aynı idi. Deyişe (güfteye) gelince, başlık Şükrü Paşa olmuş, Plevne’nin yerini de Edirne almıştı:

                 Tuna nehri akmam diyor

                 Kenarımı yıkmam diyor

                 Ünü büyük Şükrü Paşa

                 Edirne’den çıkmak diyor

         Bu ad değiştirme olayının en ilginç yönü ise, Osman Paşa’nın deyişlerinde bulunmayan yeni bir dörtlüğe bağlantı (nakarat) olarak eklenmiş bulunmasıdır:

                 Olur mu beyler olur mu?

                 Evlat babayı vurur mu?

                 Gidi millet hainleri

                 Bu dünya size kalır mı?

                                  ENVER PAŞA’YI YEREN AĞIT

          “Balkan Savaşı”nda çıkan bu eklenti, o günlerdeki iç gidişimizin iç yüzünü belirtmesi bakımından çok önemlidir” diyen Muzaffer Sarısözen, Birinci Dünya Savaşı’nda da Kafkas cephesinde erlerin aç kalmaları ve soğuktan tabur donmaları gibi acı haberlerin gelmesi ve cepheden dönen askerlerin Enver Paşa'yı yeren yeni bir türkü dillendirdiğine vurgu yapıyor:

                Enver Paşa, Enver Paşa

                Vur dedikçe dilin düşe

                Ayaklar altında kaldık

                Dördüncü Ordu binler yaşa

                Enver Paşa hay eyledi

                Çok askerin zayeyledi

                Hep analar kan ağladı

                Baba kaddin yay eğledi

               (Babaların belini büktü)

         Sarısözen, “Enver Paşa” türküsünün Anadolu’da ağızdan ağıza dolaştığını, ancak yine müziğin yine Osman Paşa ağıtının aynısı olduğuna işaret ediyor ve şöyle devam ediyor:

         “Sivas’ın Çelebilir köyünden türkücü Çaluh Hasan’dan aldığım söz kısmına gelince, ilk bakışta Enver Paşa için ağır gibi gözüken deyişler, keskince bir eleştirmeden öte gitmiyor. Öyle anlaşılıyor ki, halk, bir zamanlar öve öve bitiremediği Enver Paşa’nın kahramanlığından artık yüz çevirmiştir. Fakat, içinde ‘Millet Hainleri’ sözü geçen bağlantıyı söylememek suretiyle de onun ‘Vatanperver’liğinden* şüphe etmediğini açıkça belirtmiştir.”

         *Bana göre, Çaluh Hasan korkusundan Enver Paşa’yı yeren ağıtta “Olur mu beyler olur mu/Evlat babayı vurur mu/Gidi millet hainleri/Bu dünya size kalır mı?” nakaratını söylememiştir. 

                                         ONBEŞLİ AĞIDI

          Sarısözen, “Enver Paşa”dan daha sonra dilden dile dolaşan ve özellikle 70’li 80’li yıllarda düğünlerde ve eğlence yerlerinde müzik eşliğinde oynanan “Onbeşli Ağıtı”nda ise, iyi, kötü demeden o devrin toptan itham edildiğine vurgu yaparak, şunları kaydediyor:

         “Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında, çeşit çeşit sıkıntılar, halkın nefesini tıkamağa başlamıştı. Toplumun bunalmağa başladığı böyle bir sırada, 15-16 yaşındaki çocuklar da silah altına çağrılınca, analar zapt edilmez oldu. Osman Paşa’nın sihirli havası şimdi anaların sesinden tazeleniyordu:

           Kızılırmak akmak diyor

   Kızıldağ’dan çıkmak diyor

           Onbeşliler’in anası

           Ben evimi yıkmak diyor.

           Olur mu beyler olur mu?

           Onbeşli asker olur mu?

           Gidi millet hainleri

           Bu dünya size kalır mı?

          Muzaffer Sarısözen, o yıllar kendisinin de bir “Onbeşli” olduğuna dikkat çekerek, şöyle devam ediyor:

         “Bu ağıtı analar bizim için yakmışlardı. O zaman biz onbeşlileri, hocalarımız, büyüklerimiz kafaca, yurt uğrunda fedakârlığa hazırlamışlardı. İzcilerimizin, Sivas’tan Hafik ilçesine kadar sırtlarında erler için erzak taşımak gibi, küçük çapta kahramanlıkları bile görülmeğe başlamıştı. Kafaca hazırdık. Fakat bünyece –söz gelişi- bir hamlede Kafkas cephesini boylayacak halde değildik. Elbise giydiğimiz gün durum çok gülünç olmuştu. Caketi giyiyoruz, ellerimiz ortada yok. Askere o kadar vakitsiz alınmıştık. Analarımızı ağlatan da buydu.”

          Sarısözen, 1960 yılının Nisan ayına gelindiğinde, Türkiye’nin korkunç bir uçurumun kenarında sendelediğine işaret ederek, şöyle devam ediyor:

         “Halbuki ortada harp yok, darp yok. Evet, harp yok, darp yok ama, istediğin yerde, istediğin dakikada, istediğin kadar cephe var. Köyler cephe, kentler cephe, sokaklar cephe, kaldırımlar cephe. Pekiyi, şu cephede kimler var? Vatandaşlar. Ya öteki cephede yine vatandaşlar. İşte memleketin kenarında sendelediği uçurum bu kadar korkunçtu. Nihayet, uyanık başların uyanık çocukları, kanı ve canı pahasına ileri atıldı, Osman Paşa’nın sihirli havası bu defa da Gençliğin vicdanında kopan kutsal bir ses halinde yurt ufuklarını çınlatmağa başladı:

            Olur mu böyle olur mu?

           Kardeş kardeşi vurur mu?

           Kahrolası diktatörler

           Bu dünya size kalır mı?

         Memleketin o günlerdeki acıklı haline, uyanık Gençlik böyle bir ağıt yakmıştı. Hem söylüyor, hem ağlıyordu.”    

(Süleyman Boyoğlu)

29 Aralık 2021 Çarşamba

MARMARİS'TE DOĞA KENDİNİ YENİLİYOR...


         Muğla-Marmaris'te 29 Temmuz'da çıkan ve günlerce süren orman yangını, sadece Marmarislileri değil, tüm Türkiye'yi üzüntüye boğmuştu. O güzelim ormanların bir kaç gün içinde yok olmasını içimiz yanarak izlemiştik. Biliyoruz, hoyratça ve acımasızca faydalandığımız ormanlarımızın eski görünümüne kavuşması yıllar alacak, ancak daha altı ay geçmeden yanan yerler yeşil örtüye büründü... Bu görüntü "doğa ana"nın ne kadar bağışlayıcı olduğunu akıllara getirdi. Fotoğrafta, yangından arta kalanların Marmaris-Datça kara yolu üzerinde üst üste ve yan yana sıralanması insanlar için adeta bir ibretlik olsa gerek... 
        Bu görüntü, yıllar önce gözleri görmeyen ozanımız Âşık Veysel Şatıroğlu'nun sözlerini yazdığı ve havalandırdığı "Benim Sadık Yarim Kara Topraktır"a ne kadar uyuyor:
     Dost dost diye nicesine sarıldım
        Benim sadık yarim kara topraktır
        Beyhude dolandım, boşa yoruldum
        Benim sadık yarim kara topraktır
        
        Nice güzellere bağlandım kaldım
        Ne bir vefa gördüm ne faydalandım
        Her türlü isteğim topraktan aldım
        Benim sadık yarim kara topraktır

        Karnın yardım kazmayınan belinen
        Yüzün yırttım tırnağınan elinen
        Yine beni karşıladı gülünen
        Benim sadık yarim kara topraktır
        .../..
(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

23 Aralık 2021 Perşembe

EKMEK KUYRUĞU VE EKMEK KARNESİ...

 


odakdergisi.com      
      Türkiye’de bugünlerde Ankara ve İstanbul’da belediyelerin 3,5 liralık ekmeği 1 lira 25 kuruşa satmaları üzerine, yurttaşların halk ekmek büfeleri önlerinde     uzun “ekmek kuyruğu” oluşturmaları üzerine çıkan tartışmalar, beni İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki kıtlık yıllarına götürdü.

        1940’lı yıllarda savaş kapımızdaydı; Almanya diktatörü Hitler, Türkiye’ye ha saldırdı ha saldıracak endişesi vardı. O nedenle hükümet,  yurdun her yerinde temel gıda maddelerinin tüketiminde bazı önlemler aldı. Bu temel tüketim maddelerinin başında da buğday ve un geliyordu. Bunların yanında şeker, kumaş gibi ürünler de karneyle veriliyordu.

        O yıllarda İstanbul-Tophane’deki askeri fırında çalışan dedemle sohbetlerimizde, “Dede, niye İstanbul’da arsalar, tarlalar, evler almadınız da gidip Erzincan’da şimdi bir işe yaramayan tarlalar aldınız” diye eleştirdiğimde, şu yanıtı verirdi:

        “Oğlum, şimdi böyle konuşman iyi de o yıllar biz can derdindeydik. Savaş kapımızdaydı. ‘Almanlar Türkiye’ye de ha saldırdı ha saldıracak, İstanbul elimizden gidecek, bizler de tekrar memleketimize geri döneceğiz’ endişesini ve korkusunu taşıyorduk.

       Ben Tophane’de askeri fırında çalışıyordum, açlık çekmedim, ama halk çekiyordu. Ekmek karneyle veriliyordu. Kadınlar yanlarında çocuklarıyla fırının kapısına gelirlerdi ve bir somun ekmek karşılığında bedenlerini teklif ederlerdi. Şimdi niye İstanbul’da ev, arsa almadığımızı anladın mı?”

       İstanbul, Ankara, İzmir ve Konya başta olmak üzere yurdun her tarafında, “Ekmek Kartı” (Ekmek Karnesi) ile ekmek satışı uygulaması 1942 yılının Ocak ayında başlatıldı. 1946 yılının 9 Eylül Pazartesi sabahından itibaren de sonlandırıldı.

       Cumhuriyet gazetesi, 9 Eylül 1946 tarihli “Ekmek Karnesi Kaldırıldı” başlıklı Ankara kaynaklı Anadolu Ajansı (AA) mahreçli haberinde; “Bugünden itibaren İstanbul, Ankara, İzmir’de de ekmek tamamen serbest olarak satılacağını” duyuruyordu.

       Ankara Ticaret Bakanlığı’na dayandırılan haberde şunlar yazıyordu:

       “1- Ankara, İstanbul ve İzmir şehirlerinde karne ile ekmek satışı usulü 9 Eylül pazartesi günü sabahından itibaren kaldırılmıştır. Bu üç şehirde de diğer yerlerde olduğu gibi, ekmek satışı miktar tahdidi olmaksızın, karnesiz ve serbestçe yapılacaktır.

        2- Bazı hububat ve unların devlet kara ve deniz nakil vasıtalarıyla taşınması ve Ankara, İstanbul ve İzmir şehirlerine sokulması yasağının kaldırılması maksadıyla yapılmakta olan hazırlıklar tamamlanmak üzeredir. Bu yasaklar en geç Eylül ayı sonunda ayrıca yapılacak tebliğle kaldırılacaktır.

        Şu kadar ki, hububat her şeyden önce esas gıda maddemizi teşkil ettiğinden, memleket ihtiyacına göre titizlikle ayarlanması gereken ihracatının, müstahsili koruyan fiyatlarla hububat almakta olan Toprak Mahsulleri Ofisi’ne yaptırılması yolundaki karar muhafaza edilmektedir.”

        Ankara, İstanbul, Konya ve İzmir şehirlerindeki mütekait (emekli), dul ve yetimlere mahsus tevziat kartında, şu şartlar önemle belirtiliyor:

        “1- Şeker ve diğer tevziat maddeleri alırken bu kartın bütün olarak gösterilmesi ve her tevziatın ait kuponunun satıcı tarafından kesilmesi lazımdır.

          2- Bu kartı kaybedenlere yenisi verilmez.

          3- Tahrif ve taklidi Milli Korunma Kanununun tayin ettiği cezayı müstelzimdir.

          4-Mühürsüz, numarasız olanlarla gününde kullanılmayan kuponlar geçmez.

           5- Ziyanından dolayı tekrar tevzi zamanına kadar yenisi verilmez.”

        Oysa şimdi savaş yok, ama halk yine ekmek ve diğer gıda ürünlerini almakta zorlandığı için yine kuyrukta... Çünkü yeteri kadar üretim olmadığı için başta buğday, saman olmak üzere pek çok şey ithal ediliyor.  

        Not: Büyüklere, çocuklara, dul ve yetimlere, emeklilere, devlet memurlarına, mebuslara mahsus ekmek ve kumaş karnelerinden örnekleri tarihçi-yazar Orhan Koloğlu'nun arşivinden..

        (Süleyman Boyoğlu)

21 Aralık 2021 Salı

"SAMANYOLU" VE BERKANT...

 

 


     Sen kalbimin mehtabısın güneşisin

        Sen ruhumun vazgeçilmez bir eşisin

        Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek

        Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek

         Ülkemizde müzik yapan değerlerin sonu ne yazık ki pek mutlu sonlanmıyor… Çoğunluğun hayatı ya huzurevi köşelerinde ya da hastanelerin yoğun bakımlarında tükeniyor. Bunlardan biri de 70’li yıllarda fırtına gibi esen ve seslendirdiği “Samanyolu” şarkısı dillere pelesenk olan pop müziği sanatçısı Berkant’tı…

        Berkant Akgürgen’in ilk eşi Serpil Örümcer’i bir televizyon kanalında bir muhabire demeç verirken izlemiştim. Örümcer, yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu gibi hayat pahalılığından, geçim sıkıntısından yakınıyordu. Dalıp gittim… Gözlerimin önüne 1970’li yıllardaki Berkant ve “Bayan Bacak” lakaplı, alımlı-çalımlı eşi Serpil Örümcer’le bir yıl kadar süren şaşalı evlilikleri ve bu evlilikten doğan ve yoksullukla mücadele eden kızları Fulya geldi..

    SÖNMEZ: BERKANT SAMANYOLU’NA ÇIKTI

      Berkant 26 Eylül 2012 tarihinde İstanbul’da özel bir hastanede yaşama veda etti. Akciğer kanserine yakalandığında tedavisiyle ilgilenen Prof. Dr. Bingür Sönmez, ardından çok güzel ve anlamlı bir açıklama yaptı. Sönmez; “O, 68 kuşağına sevmeyi, aşık olmayı öğretti. ‘Onun Samanyolu’nu yeryüzüne indirdiğini’ söylüyorlar. Bence o Samanyolu’na çıktı. Artık her gece Samanyolu’nda bir yıldız daha fazla” demişti.

    ÖRÜMCER: SAMANYOLU’NU BENİMLEYKEN YAPTI

     Serpil Örümcer, eski eşinin ölüm haberini aldığında duygularını şöyle dile getirdi:

     “Berkant’ın ölüm haberini duyunca çok üzüldüm, sonuçta bir geçmişimiz var. Berkant ‘Samanyolu’nu benimleyken yapmıştı. Flört ediyorduk o zamanlar.. 1971’de evlendik, bir yıl sonra da boşandık. Keşke o şekilde ayrılmasaydık. Ben küs değilim, o bize küstü. Kızım Fulya da babasını görmedi. Ama cenazesine gideceğim. Kimse buna bana mani olamaz” diyordu.

  ENGİN HANIM: SAMANYOLU ONUN İÇİN BİR KAFTANDI

       Serpil Örümcer’den sonra 1975 yılında evlendiği Engin Akgürgen, oğulları Öykü ve Övgü ile taziyeleri kabul ederken; “Berkant’a hep ‘Samanyolu bir elbise’ derdim. Onun için biçilmiş bir kaftandı” diye açıklama yaptı.  

        YAZAR MURAT BARDAKÇI

       Haberturk yazarı Murat Bardakçı, Berkant’ın ölümünden bir gün sonra “Samanyolu’nun gerçek bestecisi” başlıklı bir yazı yazdı. Bardakçı, “Geçen hafta Neşet Ertaş’ın ardından sıra Berkant’ta imiş, şimdi de onu uğurluyoruz” dedikten sonra şunları söylüyor:

      “Berkant’ın ne zaman bahsi geçse, hatırlara hemen onun okuduğu ve seneler boyu dilinden düşmemiş olan ‘Samanyolu’ şarkısı gelir ve şarkının ‘Metin Bükey’in bestesi’ olduğu söylenir…

      Acaba öyle mi, yani memleketin en meşhur nağmelerinden olan bu eser hakikaten Metin Bükey’e mi ait?

      Murat Bardakçı, Berkant’ın ardından, Samanyolu konusunda, yedi sene önce yayınladığı bir açıklamaya tekrar yer vererek, şunları kaydediyor:

     “Eserin aslında kime ait olduğu, 2005 Şubat’ında da tartışılmıştı. Türk Müziği’ne ‘Buruk Acı’, ‘Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar’, ‘At kadehi elinden’, ‘Sarmaşık gülleri’, ‘Sürülmez sefa çekilmez cefa’, ‘Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım’, ‘Mavi gözlü sarışın kız’, ‘Bu gece son gecemiz’ ve ‘Saçın yüzüme değse telini kıskanırım’ gibi çok sayıda eserler vermiş olan Teoman Alpay, 13 Şubat 2005’te vefat etmişti.. Ardından çıkan yazılarda şarkılarından bahsediliyor ve besteleri hatırladıktan sonra Samanyolu’nun ‘sözlerinin’ ona ait olduğu söyleniyordu.

      MÜJDE AR: ŞARKININ BESTELENMESİNE ŞAHİDİM

       Bardakçı, o günlerde uzun zamandır görüşemediği sinema sanatçısı Müjde Ar’ın kendisini aradığını ve kendisine bir açıklama yapacağını söylediğini, anlattıklarını yayınladığını belirtiyor. Müjde Ar’ın Samanyolu’nun sözlerinin bir kısmının annesi Aysel Gürel’e, bestesinin de annesinin erkek arkadaşı Teoman Alpay’a ait olduğunu ve “Şarkının 1960’larda bestelenmesine bizzat şahidim” dediğini aktardığını hatırlatıyor.

      Murat Bardakçı, “Müjde Ar’ın anlattıklarını, Berkant’ın ardından yeniden ve aynen naklediyorum” diyor, şöyle devam ediyor:

      “Teoman Ağabey bir gün bir İzlanda şarkısı getirdi ve Türkçe söz yazması için anneme okudu. Annem, şarkıya hatırımda kaldığı kadarıyla ‘Sarı Güneş’ gibisinden bir söz yazdı ama Teoman Ağabey beğenmedi. Sonra oturdu, kendisi bir söz yazdı ama bu sözleri İzlanda şarkısına koymaktan vazgeçti ve başka bir eser olarak besteledi, adına da ‘Samanyolu’ dedi. Annem, o sırada güftedeki bazı kelimeleri değiştirdi ve ilk mısradaki ‘güneş’ sözünü de zorla koydurttu. Teoman Ağabey’in şarkıyı Atikali’deki evimizdeki Vezüv marka gaz sobasının önüne taburesini çekerek elindeki udla ve çıplak ayakla bestelemesi hâlâ gözümün önündedir. Samanyolu işte böyle doğdu ve şarkıyı ilk dinleyen müzisyen, o zamanın meşhur bestecisi Şekip Ayhan Özışık oldu.

             PEÇETEYE YAZIP VERMİŞ

      O senelerde çok büyük maddi sıkıntı çekiyorduk. Teoman Ağabey durmadan içiyordu. 23 kuruşluk Marmara şarabını bile zorla aldığımız, Teoman Ağabey’in bestelerini bir şişe içki parasına verdiği günler olurdu. Hattâ, bazı bestelerinin notasını elinden döverek almışlardı. Bestelerini böyle dağıtması yüzünden annemle sürekli münakaşa ederler, annem akşamları ‘Notalar nerede?’ diye sorar, başkalarına verdiğini, öğrenince tartışırlardı. Teoman Ağabey, eserlerinin başkasının adıyla çıkmasına aldırmaz, sadece içkisiyle mutlu olurdu. Annemle ayrılmalarının sebebi de bu içkisi oldu.

        Samanyolu’nun notasını da bir gün peçeteye yazıp Metin Bükey’e vermiş. Bükey, şarkının yıllar sonra Avrupa’da da tanınması üzerine vicdan azabı çektiğinden olacak, Teoman Ağabey’e arada bir üç kuruş para gönderirdi.

         Bu açıklamayı, bana seneler boyunca babam kadar yakın olan Teoman Ağabey’e hissettiğim vicdani borcumu ödemek için yapıyorum…”

          ŞARAPÇI KEMAL”

         Teoman Alpay’ın içkiye olan düşkünlüğü anlatılırken,  araya bir anekdotla gireceğim… Çocukluğumda (1960’lı 70’li yıllar) en ucuz içki şaraptı. Mahallemizin fakir insanlarının ve gençlerinin bütçeleri bu şaraplara ancak yeterdi. Mahallemiz olan Esenler-Çiftehavuzlar Mahallesi Çiğdem sokakta babamın amcasının bir bakkal dükkânı vardı; rafların en yükseğinde de sıra sıra dizili Marmara şarapları bulunurdu; şişesi 25 kuruştu.

         Bu şarapların daimi müşterisi ise hiç ayık gezmeyen, ama işini de çok iyi yapan Giresunlu sıvacı ustası “Şarapçı Kemal”di. Şarapçı Kemal, her akşam iş bitimi bu bakkala gelir, şarabını alır bir gazete kâğıdına sardırır özenle koynuna sokardı. Bu koyuna “gizleme!” işinden sonra ya evine ya da o yıllar Davutpaşa Kışlası askerlerinin eğitim yaptığı çayırlık alana giderdi. Unutuyordum! Bafra sigarasını da almayı unutmazdı… Kafayı bulduktan sonra da sallana sallana, kendi kendine küfürler ederek evinin yolunu tutardı.

        Hatırladığım kadar ağzında hiç diş yoktu. Ayıkken çok konuşmazdı ve kimseye küfür ettiği ise duyulmuş değildi. Nedendir bilinmez ama kafayı bulunca en çok küfrü Almanya’da işçi olarak çalışıp sonra yurda dönen, evinde oturduğu ağabeyi Yakup’a ederdi. Bir bakardık yalınayak Şarapçı Kemal önde, ağabeyi peşinde çayıra doğru bir kovalamaca başlardı. Çok zaman yakalayamazdı (belki de yakalamak istemiyordu), ama yakaladığında da canına okurdu…

          YILMAZ ÖZDİL VE SAMANYOLU

         Berkant öldüğünde Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Yılmaz Özdil de “Samanyolu” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

        “Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek, dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek” filan ama… Hiç merak ettiniz mi, şehirde değil, kerpiç haneli köyde dünyaya gelen Berkant, ortaokuldayken, piyano çalmayı nerden biliyordu?” diyerek yazısına başlayan Özdil, şunları söylüyor:

       “74 yaşında rahmetli oldu… Teee 65 sene evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde 90’ında radyo bile yokken, mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti? Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti? Dedim ya, 1938’de köyde dünyaya gelen çocuk… 18 yaşındayken orkestra kurmayı, hangi vizyonla akıl etmişti? Saksafon çalmayı?”

      Özdil, “Çünkü…” diyor ve şöyle devam ediyor:

     “Babası Hasan Akgürgen’in Köy Enstitüleri’ndeki görevi nedeniyle Ankara’nın Hasanoğlan Köyü’nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde başlamış, babasının tayini gereği, Bilecek’e Denizli’ye gitmiş, ama, ailesi tarafından hep ‘köy enstitüsü ruhu’yla büyütülmüştü.

      Berkant’ın temel eğitimini aldığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde, Ankara Konservatuvarı’nın saygın ustalarının klasik müzik öğrettiklerini anlatan Özdil, 1945 senesinde Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün enstrüman demirbaşının; 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8 akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom ve 1 pikap olduğunu sıralıyor..

      Yılmaz Özdil, “Harika Çocuk”lar Suna Kan ve İdil Biret’in enstitüye misafir olarak getirildiğini, çocuklara piyano ve keman dinlettirildiğini de yazıyor.

      Özdil, çocukların enstitülerde resim yaptıklarını, voleybol oynadıklarını, sinema salonuna ve tiyatro salonuna sahip olduklarını ifade ederek, şunları kaydediyor:

      “Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını şöyle anlatmıştı: ‘Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün oynadıkları piyeste gördük.’

     Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar; Gorki, Tolstoy, Zola okuyarlardı. Moliere’in Kibarlık Budalası’nı, Sofokles’in Kral Oedipus’unu, Gogol’un Müfettiş’ini sahneliyorlardı. Mesela, bir mezuniyet töreni programı sırasıyla şöyleydi: İstiklâl Marşı, bağlama konseri, türküler, mandolin konseri, koro, Anton Çehov’un Bir Evlenme Teklifi, diploma takdimi, topluca zeybek…”

        “ŞARKININ İÇİNDE SAMANYOLU GEÇMİYOR”

      “Tüm zamanların, gelmiş geçmiş en şöhretli şarkısı Samanyolu’nu ölümsüzleştiren, dede’den torun’a nesiller boyu adeta marş gibi ezberleten Berkant, işte bu ruh’un Türkiye’ye armağanıydı” diyen Yılmaz Özdil, yazısını şöyle tamamlıyor:

     “İşin ekstra enteresan tarafı… Romantizm tarihimizin en önemli şarkısının adı Samanyolu ama, şarkının içinde tek kelime Samanyolu geçmiyor. Tıpkı, eğitim-öğretim tarihimizin en önemli parçası Köy Enstitüleri’nin, dörtdörtlük olduğu söylenen imamlı-tarikatlı eğitim sistemimizin içinde geçmemesi gibi.

       Özetle. Samanyolu dediğin… Görmek isteyene. Görmek istemeyene… Teleskop versen, hikâye..”

     SEZEN CUMHUR: TÜRK POP MÜZİĞİ ONUNLA BAŞLADI

        Berkant’ın birçok şarkısının söz yazarı Sezen Cumhur Önal, bugünkü Türk pop müziğinin Berkant’la başladığını belirtiyor, şöyle diyor:

       “Onunla birlikte benim sözünü yazdığımı, Berkant’ın seslendirdiği pek çok şarkıya imza attık. Radyolarda yabancılar gibi şarkılar söylemek marifet değil. Bizim dönemimizde tüm sanatçılar Fransızca söylemeyi marifet sayardı. Türkiye popüler müziğinde Berkant’ın pek çok şarkısı vardı. ‘Samanyolu’ son şarkısı idi. Bugün yapılan pop müziğini ben müzik olarak görmüyorum. Normalde güzel Türçemiz Batı müziğine aykırıdır. Ama biz Türkçeyi güzel kullanan şarkılar yaptık. Son dönemlerde çok yorgun olduğunu gözlemliyordum. Çok sigara içiyordu.”

         ATİLLA DORSAY: O ŞARKI ULUSAL HAZİNEMİZ

        Sinema yazarı Atilla Dorsay, yıllar boyu hiçbir şarkının “Samanyolu” kadar sevilip benimsenmediğine ve kitlelere bu kadar mal olmadığına vurgu yaparak, “O şarkı ulusal hazinemiz oldu” diyor.

        Müzik yazarı Naim Dilmener, Berkant’ın popun erken döneminde ünlendiğini ve bu ününü popun yerleşmesi ve yükselmesi için kullandığını belirterek, “Parada pulda gözü olmadı. Kısa vadede tuhaf gibi görünüyor böyle bir tavır ama uzun vadede doğru ve haklıdır. Mekânı Samanyolu’nun en manzaralı köşesi olsun” diye konuşuyor. 

    MURAT MERİÇ: SAMANYOLU BERKANT’IN ÇÖKÜŞÜDÜR

       “Berkant’ın esas önemi ilk olmasıdır” diyen müzik yazarı Murat Meriç ise şunları kaydediyor:

      “Bu ülkenin ilk meşhur solistlerindendir. Türkiye’de ‘aranjman devri’ denilen dönemi başlatan kişidir. Yabancı şarkılara Türkçe söz yazma modasının ilk erkek solistiydi. Berkant’ı Samanyolu şarkısıyla tanırız, ancak bence Samanyolu onun çöküşüdür. Ben Samanyolu şarkısını sevmem çünkü şarkı ona o kadar yapıştı ki bu şarkı onun çöküşünü getirdi. Sahnenin hakkını veren bir isimdi. 70 sonrasında yaptığı bütün işlerde Samanyolu’na dönüş yapmak durumunda kaldı. Onun ötesine geçemedi. Samanyolu sonrasında yaptığı çok güzel 45’lik plakları var. Ancak ondan beklenti hep Samanyolu olduğu için sonraki dönemlerde hep Samanyolu şarkısına dönmek zorunda kaldı.”                     “Samanyolu’nun şanslı yorumcusuydu” diyen müzik yazarı Cumhur Canbazoğlu da şunları söylüyor:

       “Berkant marş haline gelmiş bu şarkı sayesinde Türk pop tarihinde silinmeyecek bir yer edinmeyi başarmıştı. Adı ‘Bay Samanyolu’na çıkmıştı, ama ‘tek şarkılık adam’ olmanın çok ötesinde değerler kattı müzik dünyamıza… Müzik camiası onu kolay unutsa da ‘ömür boyu sürecek şarkı’yla gönüllerden, kulaklardan hiç eksik olmadı.”

 HINCAL ULUÇ: NEREDEYSE MİLLİ MARŞA DÖNEN ŞARKI

       Yazar Hıncal Uluç, Berkant’ın Ankara Kurtuluş Lisesi’nden arkadaşı olduğunu vurgulayarak, Murat Meriç’in “Samanyolu onun çöküşüdür” sözlerine katıldığını belirtiyor. Uluç, şöyle devam ediyor:

      “Bay Samanyolu diye anılan adam için bunu söylemek kolay mı? Ama gerçek… Çok ama çok iyi bir şarkıcı olan Berkant, Samanyolu’nun altında ezildi resmen…

       Neredeyse milli marşa dönüşen ve hemen herkes tarafından, yerli yersiz her fırsatta söylenen şarkı öyle büyüdü, öyle büyüdü ki, Berkant’ı altına aldı. Yaptığı her şeyde yeni bir Samanyolu beklendi. Olmadı tabii.. Şarkı şarap gibi eskidikçe kıymetlenir, her gün daha popüler olurken, Berkant popülaritesini aynı hızla yitirdi.”

    İşte o unutulmaz şarkının sözleri:

     Sen kalbimin mehtabısın güneşisin

        Sen ruhumun vazgeçilmez bir eşisin

        Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek

        Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek

        Ruhum sensin kalbim senenin ömrüm senin

        Yıllar geçse ölmeyecek bende sevgin

        Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek

        Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek

        Uzaklara kaçıversek seninle biz

         Birgün elbet göze gelir bu sevgimiz

         Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek

         Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek

(Not: Alıntılar gazetelerden)

(Süleyman Boyoğlu)

        

       

25 Kasım 2021 Perşembe

YOKLUĞUNDA...

 

                                            Yokluğunda,

                                            Kitaplara, müziğe, şiire sığınıyorum

                                            İkimizin şarkısını dinliyor,

                                            Şarkıya eşlik ediyorum

                                            Şimdi uzaklarda da olsan

                                            Belki bir şekilde sesimi duyar

                                            Şarkımıza eşlik edersin.

                                            Hüseyin Boyoğlu


13 Kasım 2021 Cumartesi

ŞEHİRLERE AKIN VE VAROŞLAR...

        Türkiye nüfusu 1950 genel nüfus sayımından bu yana sürekli artış gösteriyor. Bu sayımda 20 milyon 947 bin 188 olan insan sayımız 1955 sayımında 24 milyon 111 bin 778’e çıkıyor. Beş yıl içinde Türkiye nüfusu yüzde 3 oranında bir artışla dünyada en ileri bir nüfus artış hızını elde ediyor. Bugün ise nüfusumuz 84 milyona dayanmış vaziyette…

      Türkiye’de genel nüfus artışı yanında bir de şehirlerin kalabalıklaşması ve köylerden şehirlere doğru bir insan akını olayı da dikkat çekiyor. Sadece köylerden mi? Yanı başımızdaki Suriye’de ve Afganistan’da yaşanan iç savaştan kaçan beş-altı milyona yakın insanın göçü de şehirleri ve ilçeleri dolduruyor.

      Bu tehlikeli gelişmeye ta 1959 yılında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Araştırma Bürosu’nun Rebii Barkın, Osman Okyar ve Doğan Avcıoğlu’na hazırlattığı “Şehirlere Akın ve Mesken Dâvası” kitapçıkta, nüfus artışının doğurduğu bazı sosyal ve ekonomik sorunlara dikkat çekiliyor:

       “Artan nüfusun evvela gıda ve sonra da diğer yaşam ihtiyaçlarının temini için milli istihsalin artan nüfusla beraber ve onun ihtiyaç talebini karşılayacak ölçüde artması zaruridir.. Bu olmadıkça umumi maişet seviyesi gitgide düşer ve içtimai bir sefalet manzarası peyda olmağa başlar. İstihsalin artması için istihsal vasıtalarının çoğaltılması ve yeni istihsal vasıtaları yaratılması, yani kısa tabirle yatırım yapılması şarttır.

        Yatırım hacmini artırmak ve yatırımları en verimli şekilde yürütmek bugün Türkiye’nin halletmek zorunda bulunduğu büyük meselelerden biridir. Eğer bu gayret yapılmazsa büyüyor gibi görünen Türkiye bünyece zayıflar ve nüfus artışı faydalı değil, zararlı olur.  Bu duruma göre bugün dünya için belli başlı bir endişe mevzuu olan nüfus artışı probleminin Türkiye’yi en çok düşündüren hayati bir mevzu olması icap eder.”

         Şehirleşmenin doğurduğu türlü sorunlar arasında en üzücü ve en tehlikelisinin “gecekondulaşma” olduğuna işaret edilen kitapçıkta, gecekondu davasının sosyal bünyemizin ciddi bir hastalığı olarak ele alınması ve gerçek nedenlerinin araştırılarak teşhisinin konulmasına zaruret olduğuna vurgu yapılarak; “Bütün bu meseleler halledilmedikçe gerçek bir milli kalkınmadan bahsolunamaz. Halbuki iktidar (Demokrat Parti), bunların hiçbiri üzerinde ciddiyetle durmamış, hal çareleri aramamıştır. 45 bin traktörün ithali ile halledileceği sanılan zirai kalkınma denemesi plansız teşebbüslerin en başta gelenlerinden biridir. Ziraatta makineleşme politikası, ekilen arazinin genişlemesi ve havaların iyi gitmesi sayesinde ilk yıllarda istihsalin artmasına müncer olmuştur. Fakat çabucak ekime müsait toprakların hududuna varılmış, hatta bu hudut aşılmıştır. Hektar başına alınan mahsulü yani toprağın verimini artırmak için hiçbir gayret sarf edilmediğinden, zira istihsali, bilhassa hububat istihsalini 1953’ten sonra artırmak mümkün olmamıştır” deniliyor.

          Her yıl 800 bin nüfus artışı ile milli üretimle geçinmesinin olanaksızlığını kaçınılmaz olacağına vurgu yapılan kitapçıkta, Amerikan yardımı ile buhranın savuşturulmaya çalışıldığına işaret ediliyor.

          Kitapçıkta, Birleşmiş Milletler Gıda ve Ziraat Teşkilatı (F.A.O.) uzmanlarının yaptıkları incelemede, traktörlerle sahası günden güne genişletilen kuru ziraatta verimliliğin artmadığı, ekime elverişli toprakların yağmurlarla sürüklenip götürülmesi olan erozyon olayı nedeniyle Türkiye’nin bir müddet sonra ekim sahalarından mahrum kalmak gibi çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu belirtiliyor:

         “F.A.O’nun tarafsız ilmi bir görüş ve vazife icabı en iyi niyetle yaptırdığı bu tetkiklerin neticesini gösteren raporlar nazara alınmamıştır. Daha bugünden Amerika’dan buğday, pirinç, et, tavuk, süt tozu ve saire gibi zirai ayni yardım olmazsa Türkiye’nin iaşe meselesinde ciddi güçlüklere maruz kalacağı muhakkaktır.

          Görülüyor ki Türkiye’de çok önemli pek çok davalar hızla gelişmekte ve bunların başında zirai istihsal ve verimlilik ve bununla sıkı sıkıya münasebeti olan köylerdeki boşalma ve şehirlerdeki kalabalıklaşma meseleleri gelmektedir.

         Toplumun selameti için ciddi tedbirler almak zamanı çoktan gelmiştir. 1950-55 yılları arasında köylerden şehirlere doğru vuku bulmakta olan göçlerin adeta bir akın şeklini alması ve bundan doğan türlü sosyal davaların yarattığı buhran alınacak tedbirlerde çok acele etmemiz lazım geldiğini göstermektedir.”

          Şehirleşmenin hayat seviyesindeki bir yükselmeyi gösterdiğini, zira insan emeğinin endüstri alanında, tarımdakinin birkaç misli daha verimli olduğu vurgulanıyor:

         “Endüstrinin sağladığı fazla gelirle insanlar medeni ihtiyaçlarını kolaylıkla karşıladıklarından toplumun hayat standardı yükselir. Mesela, 1937 senesinde İngiltere’nin 46 milyon nüfusunun yüzde 80’ni resmen şehir mıntıkası olarak kabul edilen yerlerde oturmakta idi ve İngiliz milleti dünyanın gıpta ettiği bir refah seviyesine erişmiş bulunuyordu.    

          Şehirleşme muayyen bir iktisadi gelişmenin neticesinde vaki oluyorsa makbuldür; yani şehirlerde köylerden göçen halkın iş gücünü tam yerinde kullanacak tesisler kurulur, istihsal vasıtaları ve imkanları çoğalır ve bunlar sayesinde insan gücünden daha fazla istihsal ve daha üstün bir verim sağlanırsa, o zaman bir ilerleme söz konusu olabilir. Yoksa köylerde yaşayan insanlar topraktan elde ettikleri mahsullerle fiilen geçinmek imkânı bulamazlarsa ve şehirlerde içine düşecekleri en düşkün hayat şartları bunlara köylerde çektikleri mahrumiyetten daha ehven gelir. Bu sebepten köyle boşalarak şehirler yoksul bir toplulukla dolarsa o zaman şehirleşme ilerlemenin değil, ancak sosyal bir gerilemenin ifadesi olarak kabul edilmek lazımdır.”

         1959’da Türkiye’de yaşayan nüfusun yaklaşık dörtte üçünün köylerde, dörtte birinin şehirlerde oturduğuna vurgu yapılan kitapçıkta, “Türkiye şehirleri gitgide büyümektedir. Şehirlerimizdeki kalabalıklaşmanın sebebi şehirlerin köylülere nazaran daha çok üremesi değildir, tersine üreme endeksi başka memleketlerde yapılan istatistik araştırmalarının gösterdiği gibi köylerde şehirlerden daha fazladır. Şehir nüfusunun artması köylülerin şehirlere taşınmasından ileri gelir. Böylece Türkiye belirli bir şehirleşme hareketi içindedir” deniliyor.

       Kitapçıkta, parlak şehir hayatı, makineli ziraat, sanayileşme gibi nedenlerin yanında, bir işçinin kalifiye olmadan bile şehirdeki kazancının kuru ziraat ile üretim yapan bir rençberin yıllık kazancının çok üstünde olmasının da şehirlere olan ilgiyi artırdığı vurgulanıyor.

        Köylerdeki küçük çiftçi ailelerinin genellikle birden göç etmediği, evvela aile fertlerinden birinin sonra diğerlerinin şehre geldiğine işaret edilen kitapçıkta, bir köylünün şehre yerleşebilmesi için önce basit malzemelerle yapacağı bir gecekonduya ihtiyaç duyduğu vurgulanan kitapçıkta, bunu yapabilmesi için de akrabalarının ve köylülerinden yardım aldığına dikkat çekiliyor.

       Aşağıda verdiğim linkte, yukarıda anlatılanlar benim ve ailemin köyden kente göçünün hemen hemen bir pratiğidir.      


http://suleymanboyoglu.blogspot.com/2018/12/bir-koy-okulu-hikayesi-daha.html

 

           GELDİĞİMİZ NOKTA

    

        Bugün vardığımız noktada, şehirler artık “lebalep” doldu. Gecekondu semtleri pek kalmadı, gecekonduların yerine çok katlı binalar, gökdelenler yapıldı. Çamurlu, tozlu yollar azaldı; hemen hemen bütün yollar köylere kadar asfaltlandı. Her eve su, elektrik ve doğalgaz bağlandı. Sabit telefonun yerini cep telefonu, internet aldı. Siyah-beyaz televizyonlar atıldı, dev ekranlı televizyonlar yerini aldı, ama bir şey alınamadı; o da huzur ve mutluluk…

        Huzurun ve mutluluğun olabilmesi için güvenceli bir iş, iyi bir eğitim ve sağlık olması lazımdı. Maalesef geldiğimiz aşamada ne şehirlerde ne de köylerde bunlardan eser kalmadı. Şehirlerde varoşlar çoğaldı, köyler kahvelerle doldu.

         Fabrika açılışları, temel atmalar durdu. Üretim olmayınca çılgın tüketim de kalmadı. Köylü kara sabanı bıraktı traktör aldı, traktörü çalıştıracak mazot alamadı. Ya da ürettiği ürünü pazarlayamadı. Besicilik bitti… Et, peynir ithalatı derken, ot-saman ithal eder olduk.

         Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de iki yıla yakın Covid-19 belasıyla cebelleşir olduk. Gelişmiş Avrupa ülkeleri aşı sorunlarını hallederken, biz işimizi geri kalmış-bıraktırılmış ülkeler gibi Allah’a havale ettik. Ne diyeyim! Allah “çalışkan, zeki” halkımıza akıl fikir versin…

         (Süleyman Boyoğlu) 

DATÇA'LI "ATLI CENGİZ"...

 

Datça’nın toprak zenginlerinden Cengiz Acar, benzin, mazot ve gaz zamlarından etkilendiği için değil, ata olan tutkusundan her gün Kızlan Köyü’nden Datça merkeze atıyla gidip geliyor. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

 


24 Ağustos 2021 Salı

DATÇA'DA GÖNÜLLÜ ÇEVRECİ...

 

Datça'da genç bir kadın yaşadığı ilçenin temiz olması için mücadele veriyor. Bir pastanede pasta ustalığı yapan Ayşe Yılmaz adlı kadın, yedi ay önce Datça'ya geldiğini ve ilçeyi çok sevdiğini belirterek, denizin ve kumsalların kirletilmesine üzüldüğü için gönüllü olarak hemen hemen her gün iş çıkışı sahilleri dolaşarak insanların bıraktığı çöpleri, özellikle de kumların, çakılların arasına sıkıştırılan sigara izmaritlerini topladığını söylüyor. Ankaralı kadın, Asya ülkelerinde bir süre çalıştıktan sonra Datça'ya geliyor ve ilçenin güzelliğine hayran kalarak, burada yaşamaya karar veriyor.


(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)


    

10 Ağustos 2021 Salı

BİR ŞİİR...

                
                                  Yorgunum artık

                            Feryada, figana, bağırışa

                            Al götür beni buradan

                            Uyandır

                            Güneşi doğmuş bir sabaha...

                          (Hüseyin Boyoğlu)

MARMARİS VE DATÇA'DA ORMAN YANGINI..

                        
              

Bu yıl Türkiye'nin bir çok kentinde çıkan orman yangınları Marmaris (29 Temmuz) ve Datça'da da (8 Ağustos 2021) yaşandı. Datça erken helikopter, uçak ve yurttaş müdahalesiyle yangını ucuz atlatırken, Marmaris maalesef ağır bir yangın geçirdi. Armutalan'dan başlayın yangın Hisarönü'ne kadar büyük bir alanı kapladı ve içindeki tüm canlılarla birlikte insanlarımızı da yaktı. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)