YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
28 Eylül 2012 Cuma
EZGİLERLE MÜZİK...
Mehmet ÜNLÜ
Türk Popüler Müziği’nin Tarihi (1)
Batı müziğinin Türkiye'deki tarihi, 1826'ya dek uzanır. II. Mahmut, Yeniçeri ocağını "Osmanlı'yı temsil etmekten uzak" olduğu gerekçesiyle kaldırır, daha 'batılı' bir ordunun kurulmasını sağlar. Mehter müziğinin, giysilerinden yürüyüş düzenine kadar her şeyi değişen yeni orduya uymaması üzerine arayışlara girilir, Mehtehane kapatılarak yerine Muzika-yı Hümayun kurulur, bu yeni oluşuma uygun marşlar yazdırılmasına karar verilir.
Bunun için Avrupa'dan getirilen bir müzisyen, Manguel, başarılı olamayınca 1828'de ünlü opera bestecisi Gaetano Donizetti'nin ağabeyi Guiseppe Donizetti İstanbul'a davet edilir. Sanatçı, gelir gelmez 'paşa' ünvanıyla onurlandırılır ve geniş yetkilerle göreve başlar: Bando için marşlar besteler ve yeni besteciler yetiştirir.
Kantolar, ilk popüler batı müziği ürünleri kabul edilir. Sarayda icra edilen geleneksel 'ağır' musikiye halkça bir tepki sonucu ortaya çıkan bu tür, 1870 sonrasında, tuluat tiyatrolarında perde ve oyun aralarırıda söylenen şarkılar olarak ortaya çıkar ve işgal yıllarına dek hızla yayılır.
Yerli operetlerin bestelenmeye başlaması batı müziğinin evrimi ve yayılması açısından önemli dönüm noktalarından birisidir. İlk yerli operet Dikran Çuhaevyan tarafından bestelenen "Leblebici Horhor Ağa"dır. Ocak 1876'da temsil edilen operet büyük ilgi toplayınca arkası gelir. Kantolar, operet şarkılarına çevrilir. Batı müziği, popüler anlamda yeni bir tür kazanır. Daha batılı ve giderek daha çoksesli.
1900'lerin ilk yıllarında batı müziğinin seyri değişmeye başlar. Bu yıllar Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarıdır. Savaş ve işgal, sosyal yaşamda etkisini göstermiş, bir durağanlığa yol açmıştır. Halk, eğlenceyi daha az düşünür olmuştur... Bu yıllarda salon eğlenceleri devreye girer. 1905-1914 yılları arasında en popüler salon dansları mazurka, kadril ve polka'dır. 1908 yılından itibaren yeni bir tür olan tango hızlı bir gelişme gösterir. Arjantin'de doğan, Avrupa yoluyla İstanbul'a ulaşan, gelirken Endülüs ve İtalyan folklöründen yararlanarak yeni bir şekil alan tango, bulunduğu ülkenin yerel müziğinden alabildiğine yararlanmayı bilmiş bir türdür. Türkiye'de de kolayca ulusallaştırılmış, birbiri ardına tango yorumlayan ve besteleyen sanatçılar ortaya çıkmıştır.
1935-37 yılları arasında yurt dışında eğitim gören Orhan Avşar ve 1938'de Türkiye'ye gelen Macar asıllı Darvaş, bu türün ilk 'yerli' öncüleridir. Aynı dönemde Fehmi Ege tarafından kurulan orkestra Arjantin çıkışlı tangoyu Türkiye'ye uyarlar.
Fehmi Ege, Necip Celal Andel ve Necdet Koyutürk ile birlikte Türkiye'deki iIk tango bestecilerindendir. Tango gitgide özgünleşerek özellikle '60'larda devlet radyolarının da desteğiyle altın yıllarını yaşar.
1920'li yıllarda caz girer Türkiye'ye: Ermeni asıllı Leon Avigdor, Avrupa'da duyduğu bu müziğe hayran olur ve Türkiye'de de icra etmeye başlar; 1933 yılına dek kurduğu değişik topluluklarla İstanbul'da duyurur cazı. Birçok müzisyeni yetiştirir ve önünü açar. Aynı yıllarda kurulan Arto Haçadurian Orkestrası, bu dönemde kurulmuş ilk önemli topluluklardandır. İsmet Sıral Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli caz müzisyenidir.
Sevinç Tevs ve Ayten Alpman yorumlarıyla sivrilirken Cüneyt Sermet, İlhan Mimaroğlu, Süheyl Denizci, Selçuk Sun, Erol Pekcan gibi sanatçılar başarılı çalışmalara imza atar.
İlerleyen dönemde Neşet Ruacan'dan Önder Focan'a, Kerem Görsev'den İmer Demirer'e uzanan başarılı müzisyenler yetişir.
BATI MÜZİĞİ’NİN TANINMASI
1950'ler. Türkiye'de cazın dışındaki batı müziği türlerinin iyice tanındığı ve yerleştiği yıllardır. Bu gelişim yıllarında, ilk popüler yıldız ortaya çıkar: Beyaz smokin ceketi, papyonu ve hiç değişmeyen arkaya doğru taranmrş saçları ile sahneye çıktığında yeri göğü inleten bu yıldız Celal İnce'dir. Adana'da doğan, önce Muallim Musiki Mektebi'ne, ardından konservatuara giden ve bir süre müzik öğretmenliği yapan bu genç, tango yorumlarıyla atıldığı müzik hayatını kendi besteleri ve uyarlamalarıyla sürdürmüş, sadece sahnelerin değil, plakların da aranan yıldızı olmuştur.
Onun sesinden tüm Türkiye'ye yayılan "Kovboy Şarkısı", bir dönemin en sevilen şarkılarından birisi haline gelmiş, böylelikle tango dışında bir türün de Türkiye'de tutulabileceğini göstermiştir.
Celal ince'nin popüler olduğu yıllarda birbiri ardına kurulan orkestralar, mambo'dan ça-ça'ya birçok türde ürünler verir. Bu ortkestraların çalışma alanları, art arda açılan gece kulüpleridir. Niyazi Erden, İlham Gencer, İbrahim Solmaz, Kanat Gür, Üstün Poyrazoğlu, Çetin İnöntepe, Şevket Yücesaz, Süheyl Denizci, İlhan Feyman, Müfit Kiper o dönemde kendi adıyla orkestra kuran müzisyenlerden bazılarıdır.
İLK ORKESTRA D.H.O. ÖĞRENCİLERİNDEN
1955'te İstanbul'da Deniz Harp Okulu öğrencilerince bir rock'n'roll orkestrası kurulur. Bu, yeni bir dönemin başlangıcıdır. Türkiye'de belki de ilk defa yeni bir batı müziği türü batıyla aynı zamanda icra edilir.
Dünya Bill Haley and The Comets'in 'Rock Around the Clock'uyla sallanıp yuvarlanırken Türkiye, Deniz Harp Okulu Orkestrasıyla birlikte bu müzikle tanışır.
Durul Gence ve Erkan Gürsal tarafından kurulan Deniz Harp Okulu Orkestrası, önce okul içinde, sonraları da Soner Soyata ve Arkadaşları uydurma adıyla İstanbul okullarında konserler verir ve tanınırlar. Erkut Taçkın, Yalçın Ateş gibi isimleri de içinde barındıran orkestra, elemanlarının okulu bitirmesiyle dağılır. 1958 yılında İstanbul'da önemli bir grup kurulur: İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesinde müzik yapan Şanar Yurdatapan'lı Kuyrukluyıldızlar. Sweaters, Sekstet SSS, Jüpiterler gibi topluluklar bu dönemde Ankara'da kurulan gruplardır. Bu arada genç bir sanatçı Tanju Okan da 1961'de Ankara'da profesyonel müzik yaşamına atılır.
EROL BÜYÜKBURÇ’UN BÜYÜK KATKISI
Erol Büyükburç ise bu tarihlerde ortaya çıkar. Önceleri rock'n'roll şarkıları söyleyen ve bu tarzda besteler yapan Büyükburç, sonraları yerel müziklere merak salar. '50'lerin sonunda klasik şarkıları, batı anlayışına göre düzenler ve bunları sahnede söylemeye başlar. Erol Büyükburç'un repertuarı oldukça geniştir: üzerine Türkçe söz yazılmış yabancı bestelerden caz standartlarına, türkü düzenlemelerine uzanan bir repertuara kendi bestelerini de ekler zamanla. 1981'de bestelediği ve bir taş plakta dinleyiciye ulaştırdığı "Little Lucy" büyük başarı kazanır. Bunu "Ağlarım", "Altın Tasta Üzüm Var", "Kırık Kalp" gibi Türkçe sözlü besteler izler. '70'lerin ilk yarısında Erol Büyükburç bir efsanedir. Birbiri ardına çevirdiği filmler ve bu filmlerin şarkıları dillerdedir. °Bir Başka Sevgiliyi Sevemem.. Sevemem.." gibi. Büyükburç, Konserlerde de fırtına gibi eser. İlk büyük Anadolu turnesini gerçekleştiren pop yıldızının ve sahnelere kıyafetlerden kareografiye değin bir dizi yenilik getirmiştir."Little Lucy" ile başlayan plak piyasasındaki canlanma, 45'liklerin ortaya çıkışıyla daha da artar. Taş plaklar giderek yerlerini daha kullanışlı olan ve kolay üretilen 45'liklere bırakır.
BARIŞ MANÇO’DAN İLK 45’LİK PLAK
Türkiye'de ilk batı müziği 45'liğini, 1962'de, o dönemde Galatasaray Lisesi'nde öğrenci olan Barış Manço ve topluluğu Harmoniler yapar. Süheyl Denizci Orkestrası, İlham Gencer ve Kuarteti, Faruk Akel Show Orkestrası, Kadri Ünalan Orkestrası, Şevket Uğurluer ve Arkadaşları o dönemin plak doldurmuş ve 'iş yapmış' orkestralardır.
Haziran 1962'de Doruk Onatkut Orkestrası'na katılan Şanar Yurdatapan, Onatkut ile birlikte önemli bir çalışmaya imza atar: ça ça ritminde düzenlediği "Kara Tren" türküsü büyük sükse yapar. Bu, Türkiye'de batı tarzında yapılmış ilk türkü düzenlemesidir. Yurdatapan'ın, Ankara'da, halasının oğlu Alpay ile kurduğu 'Arkadaşlar' da dönemin en üretken gruplarındandır. Alpay, daha sonra 'Arkadaşlar'dan ayrılır, kendi adına plaklar yapar. Bu, Alpay adının Ankara dışında da duyulmasını sağlar.
KALİPSO KRALI: METİN ERSOY
Askerliğini Kore'de yapan Metin Ersoy, aynı yıllarda, orada duyduğu yeni bir türü Türkiye'ye taşır: Kalipso. 1961'de Türkiye'ye döndükten sonra İlham Gencer Orkestrası'na giren ve ilk taş plağını da aynı yıl yapan Ersoy, daha sonra bu türde 'eser'ler üretir ve kendisini 'Kalipso Kralı' ilan eder. Bir ara İsmet Sıral Orkestrası'nda da görünür ve yurtdışında 'repertuarı geliştirmek amacıyla' uzun süre çalışır.
TÜRK POP MÜZİĞİ’NDE FECRİ EBCİOĞLU DAMGASI
60'ların başında bir yandan yerli beste ve düzenlemeler üretilirken bir yandan da meşhur yabancı şarkılara Türkçe sözler yazılır ve bu şarkılar 'aslı gibi' çalınarak söylenir. O dönemde üretilmiş şarkılardan en önemlisi, İstanbul Radyosu diskjokeylerinden Fecri Ebciğlu'nun "C'est Ecru Dans Le Ciel" adlı şarkıya Türkçe sözler yazarak oluşturduğu "Bak Bir Varmış Bir Yokmuş"tur. İlham Gencer Orkestrası tarafından seslendirilen bu şarkı, daha sonra 'aranjman' adını alacak bu türün ilk 'hit'idir. Yabancı şarkılara Türkçe söz yazarak şarkı 'üretenlerin' başını Fecri Ebcioğlu çeker. Bu şarkılar, o dönemde Türkiye'ye gelmiş yabancı şarkıcılar tarafından da seslendirilir. Ebcioğlu'nun sözlerini yazdığı "Her Yerde Kar Var", bir diğer 'ilk' şarkıdır. Adamo'nun, kendi bestesi "Tombe la Nuege" üzerine yazılmış sözleri seslendirdiği plak çok satar. Bunun üzerine, aynı yıllarda ortaya çrkan Sezen Cumhur Önal, yabancı şarkıcı ve topluluklara yazdığı Türkçe sözlerle sivrilir: Peppino Di Capri, Juanito, Sacha Distel, Marc Aryan, Patricia Carti bu dönemde Türkçe şarkılar söyleyen yabancılardan birkaçıdır. Ajda Pekkan, bu yılların en büyük yıldızıdır. Ay-feri, Gönül Turgut, Zaliha, Zümrüt, Kamuran Akkor '60'ların ikinci yarısndan itibaren yorumladıkları şarkılarla adlarından söz ettirirler.
Plaklarının peynir ekmek gibi satıldığı dönemde Tülay German, Türkiye'de yeni bir tarzın yıldızı olarak parlar. 1964'te Yugoslavya'da düzenlenen Balkan Melodileri Festivali'nde Erol Büyükburç ve Tanju Okan ile birlikte 'milli' orkestranın solistliğini üstlenen German, bu festivalde seslendirdiği "Burçak Tarlası" ile büyük sükse yapar. Festival sonrasında piyasaya çıkan ilk Tülay German 45'liği "Burçak Tarlası / Mecnunum Leylamı Gördüm" çok satar. Bu 45'lik, yıllar sonra Anadolu-pop adını alacak türün ilk 'hit'idir.
"Burçak Tarlası"nın ilgi görmesinin ardından aynı tarzda yapılmış çok sayıda plak yayınlanır. "Yerli melodileri batı sazlarıyla yeniden yorumlama" olarak da tanımlanabilecek olan Anadolu-pop bu tarihlerde hız kazanır. Tülay German'ın Türkiye macerası ise kısa sürer, 30 Mart 1966'da Erdem Buri ile Paris'e giden sanatçı, müzik çalışmalarını Philips adına Fransa'da yaptığı plaklar ve konserlerle sürdürür. Orada da tanınır. 1980 yılında çıkan Zülfü Livaneli'nin "Günlerimiz" adlı plağına konuk sanatçı olarak katılan German, o tarihe kadar Türkiye'de plak yayınlamaz.
BARIŞ MANÇO’DAN YENİ ATAKLAR
Galatasaray Lisesi yıllarında müziğe başlayan Barış Manço bu yıllarda Kaygısızlar'la birleşir. Kaygısızlar, 1966'da Fuat Güner ve Mazhar Alanson tarafından kurulur. Barış Manço ile yaptığı çalışmalar haricinde kendi adlarına da plaklar dolduran Kaygısızlar, dönemin önemli gruplarından birisidir.
62-'65 arası, Anadolu-pop'un önemli isimlerinin müziğe başladığı ya da tanındığı dönemdir. Ama aynı yıllarda tanınan başka bazı orkestralar, bu alan dışında yaptıkları çalışmalarla ilgi görürler.
Bu arada Ersan Erdura 1963'te, Erol Evgin de 1964'te düzenlenen amatör ses yarışmalannda birinci olur ve müziğe başlarlar.
1964, '70'lerde pop müziğe damgasını vuracak Beyaz Kelebekler'in de kurulduğu yıldır. '70'lerin pop aranjörlerinden Baha Boduroğlu'nun ve Ömür Göksel'in müziğe başladığı yıl da 1965'tir.
1965 yılının asıl önemi, Hürriyet Gazetesi tarafından düzenlenen Altın Mikrofon yarışmasının başlangıç yılı olmasından gelir. 1965-'68 arasında kesintisiz olarak süren, 1972 ve 1979'da birer kere daha yapılan ve birçok ismi müzik dünyasına kazandıran Altın Mikrofon Armağanı Yarışması, "Batı müziğinin zengin teknik ve şekillerinden faydalanarak yine Batı müziği aletleriyle çalınmak suretiyle Türk musikisine yeni bir yön vermek için hazırlanmıştır".
MUHTEŞEM ORKESTRALAR
Fikret Kızılok'lu Oben Dörtlüsü, Ferdi Özbeğen Orkestrası, İlham Gencer ve Arkadaşları, Kanat Gür Orkestrası, Mavi Işıklar. Metin Alkanlı, Selçuk Alagöz Orkestrası, Silüetler, Grup Sonya Dores ve Yıldırım Gürses ilk Altın Mikrofon'un yarışmacılarıdır.
Bu ilk yarışmada birinciliği kendi bestesi "Gençliğe Veda" ile Yıldırım Gürses alır. Gürses, Kurduğu 26 kişilik orkestrasında keman, çello, saksofon, flüt, korno, kontrbas, timpani, bongo, trombon ve piyano gibi batı aletlerini barındırır.
Altın Mikrofon'un müzik dünyasına kazandırdığı pek çok isim vardır: Rana Alagöz, daha sonra Haramiler adını alacak olan Ali Atasagun, daha çok Batman Petrolleri Orkestrası adıyla tanınan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Orkestrası, Moğollar, Asım Ekren, Uğur Dikmen...
ALTIN MİKROFON’DAN TARİHE DAMGA VURANLAR
Altın Mikrofon'un 'kazandırdığı' müzisyenlerden ikisi Cem Karaca ve Erkin Koray, '60'ların sonunda yaptıkları çalışmalarla popüler batı müziğinde yeni bir hat açarlar. Erkin Koray, ilk yıllarında "Kızları da Alın Askere", "Silinmeyen Hatıralar", "Yağmur", "Aşkımız Bitecek", "Hop Hop Gelsin" sonraki yıllarda "Şaşkın", "Fesuphanallah", "Estarabim" gibi şarkılarla dillerde dolanır.
Aynı tarihlerde Cem Karaca birbiri ardına yaptığı 45'Iiklerle 'Ulusal Türk Müziği' akımının öncüsü olarak tanımlanır. Anadolu-pop isminin daha telaffuz edilmediği yıllarda Diskotek dergisi tarafından önerilen ve sadece Dönüşüm gurubu tarafından sahiplenilen bu isim tutmaz. Dönüşüm, o dönemde, diğer gruplar arasında değişik çizgisiyle dikkat çeker.
Cem Karaca, özellikle "Hudey Hudey" ve "Emrah"'a getirdiği yorumla dikkat çeker. Apaşlar, Cem Karaca sound'unu oluşturan gruptur. Beraber yaptıkları şarkılar, özellikle bir Mehmet Soyarslan bestesi olan "Resimdeki Gözyaşları", ilk yayınlandığı andan itibaren ilgi görmüş ve klasikler arasına girmştir. Aynı dönemlerde üretilmiş "Bu Son Olsun", "Zeyno", "Ayrılık Günümüz" gibi şarkılar çok önemli çalışmalardır. Apaşlar'la birlikteliği 1969'da sona eren Karaca, Seyhan Karabay ve Ünol Büyükgönenç'in kurduğu Kardaşlar'a katılır ve daha deneysel çalışmalara yönelir. "Dadaloğlu", "Acı Doktor" ve "Tatlı Dillim" bu dönem ürünleridir. Karaca sonrasında Dervişan ve Edirdahan'la farklı çizgide çalışmalar üretir.
1968 Altın Mikrofon Yarışması'na katılan ekiplerden Moğollar, fırtına gibi esti. İlk dönemlerinde bir arayış içinde olan topluluk, 1970 yılında amaçlarını "ileri teknikle zengin folk öğelerini birleştirmek" olarak özetler ve Anadolu-pop adını ilk kez telaffuz eder. Bu açıklamadan hemen sonra ilk hit plak "Dağ ve Çocuk" yayınlanır. 1971'de Fransa'da yayınlanan ilk albümleriyle Academie Charles Grass ödülünü alır. Moğollar, '70'lerin ikinci yarısında grubu oluşturan müzisyenlerin farklı çalışmalar yapmak istemesi üzerine dağılır. Ancak bu döneme dek Selda, Barış Manço, Cem Karaca ve Ersen'le başarılı çalışmalara imza atar ve Anadolu-pop türünün en önemli temsilcileri olurlar.
Moğollar'ın Anadolu-pop ismini koydukları yıllarda Ajlan ve Üç Ozan, Türeyiş, Siluetler, Mavi Çocuklar, Mavi Işıklar gibi topluluklar önemli başarılara imza atar. Bu dönemde, Devlet Tiyatroları'nda oyunculuk yaparak hayatını kazanan Esin Afşar tiyatrodan ayrılır ve müzikle ilgilenmeye başlar.
Yazının 2.bölümü yakında sizlerle
27 Eylül 2012 Perşembe
26 Eylül 2012 Çarşamba
TGC'DEN KINAMA...
TÜRKİYE GAZETECİLER CEMİYETİ
BASIN İLAN KURUMU GÖREVLİLERİNİN SİLAHLI
SALDIRIYA UĞRAMASINI ŞİDDETLE KINADI.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Sakarya’da denetleme görevini yapan Basın İlan Kurumu
Kontrol Hizmetleri Müdürü Devrim Ersin Özergin’in şehit edilmesi ve Sakarya Şube Müdürünün yaralanması karşısında üzüntülerini dile getirdi. TGC Yönetim Kurulu aşağıdaki mesajı yayınladı:
“Sakarya’daki denetleme görevleri sırasında Basın İlan Kurumu görevlilerinin silahlı saldırıya uğramasını büyük bir meslek ihaneti olarak değerlendiriyor ve şiddetle kınıyoruz.
Resmi ilan dağıtımındaki adaleti sağlamakla görevli arkadaşlarımıza yönelik saldırının 'gazete sahibi' kimliğini taşıyan bir kişiden gelmiş olması acımızı ve tepkimizi daha da büyütüyor.
Genç yaşta kaybettiğimiz Devrim Ersin Özergin’e Allah’tan rahmet, çalışma arkadaşlarımıza başsağlığı, yaralılara da geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.”
SADDAM'IN AKBULUT'UN ÖNÜNDE EĞİLMESİ...
(Fotoğraf: S.Boyoğlu)
CANER GÖREN, SADDAM’IN AKBULUT’UN ÖNÜNDE
EĞİLMESİ FOTOĞRAFI’NIN HİKÂYESİNİ ANLATTI…
Süleyman Boyoğlu
Anadolu Ajansı
eski duayen foto muhabirlerinden Caner Gören, 1990 yılında Türkiye Cumhuriyeti
Başbakanlarından Yıldırım Akbulut’un Bağdat’ı ziyaretini izlemekle
görevlendirilir.
Caner’in burada
çektiği Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin fotoğrafı, hem seyahat sonunda hem
de daha sonraki yıllarda iki ülke arasında bir “fotoğraf krizi”nin yaşanmasına
neden olur. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ni ziyarete gelen Caner Gören, 1990
yılında krize sebep olan bu fotoğrafı çekme öyküsünü şöyle anlattı:
“1990 yılında
dönemin başbakanı Yıldırım Akbulut’un Bağdat’a yapacağı ziyareti izlemekle
görevlendirildim. Seyahat rutin geçiyordu. O dönem korkulu bir diktatör olan
Saddam Hüseyin ile bir görüşme programda görünmüyordu. Ancak, iki ülke arasında
o dönem en büyük sorun olan su meselesi ve diğer konular nedeniyle görüşmenin
olabileceğini tahmin ediyorduk.
Güvenlik nedeniyle Saddam Hüseyin’in 18
adet sarayından hangisinde kaldığı ve ne zaman nerede olacağı asla
bilinmiyordu. Fakat devlet başkanı Saddam Hüseyin ile bir görüşme olmazsa
seyahatin başarısız olacağı çokça dillendiriliyordu.
Ziyaretimizin
üçüncü gününde TRT kameramanı Uğur Yıldırım ile AA foto muhabiri olan bana
ayrıntı verilmeden konvoydaki araçlardan çıkarıldık. Ve önde başbakan ve
bakanların da bulunduğu araçlara alındık. Heyetteki diğer gazetecilere bu
ayrıcalık tanınmadı…
Ben bir araca, Uğur Yıldırım başka bir
araca alındık. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra bir sarayın kapıları açıldı,
hiç durmadan içeri alındık. Sonradan Erman Toroğlu’nun programında ‘oynatalım
Uğurcuğum’ dediği Uğur Yıldırım ile ben ayrılarak ayrı salonlara alındık. Çok
detaylı bir aramadan geçirildikten sonra kamera, fotoğraf makinesi ve
flaşlarımız ikinci kez kontrol edildi, hatta bomba uzmanı köpeklere bile alet
edevatımız koklatıldı.
Ben o an
‘Uğur Saddam’ı göreceğiz’ dedim. Uğur da ‘Abi haklısın galiba’ dedi. Çok
geçmeden askeri kıyafetli ve elinde sıradan bir kamera olan bir görevli ortaya
çıktı. Saddam’ı göreceğim inancı daha da güçlendi. Rütbesini anlayamadığım bir
subay, üçümüzü alarak sarayın koridorlarından yürüterek oldukça şık döşenmiş
salona soktu.
Biz
Uğur’la birkaç dakika ne olacağını, neler yaşanacağını kestiremeden ayakta
bekledik. Bu arada, salonun bir köşesinde paravanın arkasından çok şiddetli
boğaz ve burun temizleme sesleri duymaya başladık. Uğur tepki gösterdi; ‘kim bu
görgüsüz’ ya da buna benzer bir söz etti. Bir dakika geçmeden Saddam Hüseyin
paravanın arkasından gözüktü.
"SADDAM'LA SELAMLAŞTIK..."
"SADDAM'LA SELAMLAŞTIK..."
Gri ve
sivil bir takım elbise üzerinde olan Saddam Hüseyin konuğunu karşılama
pozisyonu almak üzere kırmızı halının kenarında durdu. Bir ara Saddam’la göz
göre geldiğimizde ben başımı hafif öne eğerek ‘baş selamı’ verdim. Saddam
anında başını benim gibi eğerek karşılık verdi. Sonra Saddam’ın tam
karşısındaki kapı açıldı, omuzu bol kordonlu emir subayı tipli bir kişi belirdi
ve gür bir sesle Arapça olarak; ‘Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’ diye seslendi.
Saddam kabul anlamında başını ‘buyursun’ anlamında tekrar eğdi. Ve en önde
başbakan Akbulut olmak üzere Türk heyeti teker teker salona girdi. Biz Uğur’la
her anı görüntülüyorduk. Zaten erken içeri alınmamızın sebebi tokalaşmaları
çekmemizdi.
O dönem
36 karelik film dönemiydi. Ben o nedenle makinemdeki 15 karelik filmi çıkarıp
36’lık yeni film takmıştım. Flaşım da doluydu. Protokol gereği iki lider
birlikte birbirlerine yer göstererek oturmaları gerekirken, heyetin tamamı
tokalaşmadan başbakan Akbulut, boş bulunup oturdu. Başbakan oturunca Saddam
Hüseyin ayakta kaldı.
Oturan
başbakan, ayakta kalan ise devlet başkanıydı. Irak protokol görevlileri
karşılama gereği halının ucunda olan ve oturma koltuğuna uzak olan Saddam
Hüseyin’e oturması için koltuğu uzattılar. Saddam Hüseyin oturmaya çalışırken,
ben de anında açımı değiştirerek, fotoğraf çekmeye devam ettim. Ve Akbulut
oturuyor, Saddam Hüseyin eğiliyor şeklinde bir kareyi aldığımdan emin olarak
‘işte aradığım kare bu’ diyerek gizli bir sevinç yaşadım.
Bir iki
dakika sonra Uğur’la beni dışarı çıkardılar. İçerde resmi görüşmeye geçtiler. Biz
yine resmi heyetle çıkacağımız için iki saat kadar daha içerde bekletildik. O
esnada ben çektiğim fotoğraf karelerinin başına bir iş gelebileceği endişesini
taşımaya başladım. ‘Filmi biz yıkayalım size verelim’ diyebilirlerdi. O zaman
bu kareyi fark edip, el koyabilirlerdi.
Neyse ki
korktuğum başıma gelmedi. Hatta bize çay kahve, kuru pasta gibi şeyler ettiler.
Böyle olunca biraz rahatladım. Biz Uğurcuğum ile iki saate yakın ‘geyik’
yaptık….
Sonra heyet çıktı, biz de heyete dahil olarak otelimize geri döndük.
Sonra heyet çıktı, biz de heyete dahil olarak otelimize geri döndük.
O zamanki
sisteme göre yanımda getirdiğim film banyoları ile filmi yıkadım. İstediğim
kareyi telefoto makinesine koydum, Anadolu Ajansı’nın genel müdürlüğünün
bulunduğu Ankara’yı aradım ve fotoğrafı renkli olduğu için üç kalıp da ve 21
dakikada geçtim. Fotoğrafı geçtikten sonra üzerimde büyük bir yükün kalktığını
hissettim. Resmen yerde yürümüyor gibiydim; kendimi havada hissetmeye başladım.
O rahatlıkla diğer sıradan fotoğrafları da ‘tokalaşma, oturma, resmi görüşme
vb’ laf olsun diye geçtim.
Gazetelere girecek olan karenin ‘eğilme’ karesi olacağına emindim.
Düşündüğüm ertesi gün gerçekleşti. Hemen hemen bütün gazetelerde, logolarının
üzerinde ‘eğilme’ fotoğrafını gördüm.
Henüz Bağdat’taydık, iki duyguyu birden yaşamaya başladım; ‘Acaba Saddam
Hüseyin ve adamları ne yaparlar!’
"IRAKLI BAKAN KÖPÜRDÜ..."
"IRAKLI BAKAN KÖPÜRDÜ..."
Enformasyon bakanları Casim’i elinde Türkiye’den fakslanan gazetelerin
birinci sayfaları ile otele geldiğini gördüm. Casim çok hiddetliydi. Lobide
Enerji Bakanı Işın Çelebi’ye ‘Bu nasıl olur, bunu nasıl basarsınız?’ şeklinde
bir şeyler söylüyordu. Sayın Çelebi de ‘Türkiye’de basın hürdür, Türkiye’de ne
basacaklarına, ne yazacaklarına karışamayız’ mealinde yanıtlar veriyordu. Ancak
Irak Enformasyon Bakanı Casim, o dönem adeta kendisin ‘yarı tanrı’ gibi gören
Saddam Hüseyin’in Akbulut karşısında eğiliyor gibi gösteren bu fotoğrafa çok
kızmıştı.
İki saat
sonra Türkiye’ye dönüş için hazırlık yapılıyordu. Bazı görevliler yanıma
gelerek, ‘heyette ayrılmamamı, otelde çıkmamamı ve yalnız dolaşmamamı’
söylediler. Başbakan ve bakanların yanında beni alamazlardı, buna emindim, ama
yine de söylediklerini dikkate aldım. Cebimde kalan 30-40 Irak dinarını
harcamayı düşünüyordum, bu gelişmeden dolayı vazgeçtim. Daha sonra Türk
görevliler erkenden uçağa aldılar. Uçağa girince rahatladım; çünkü uçak
Türkiye’nin toprağı sayılır. Bir saate yakın uçağın içinde yalnız başıma
bekledim. Heyet geldi, uçak yerden tekerlerini kesince içimden derin bir oh
çektim…
Daha sonra
Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Başbakan Yıldırım Akbulut, Irak’la ilgili bir konu
geçtiğinde defalarca ‘fotoğraf krizine’ değinerek; ‘O fotoğrafı sorun yaptılar’
dediklerini sıkça duydum… Hatta bir keresinde Özal, yine aynı konuda ‘Bence o
fotoğrafı çeken adam Türkiye’de bile kendine dikkat etsin’ dediğinde gazeteci
Hulki Cevizoğlu beni göstererek; ‘İşte Cumhurbaşkanım o fotoğrafı çeken arkadaş
bu’ dedi...”
24 Eylül 2012 Pazartesi
BABIALİ GÜNLERİ...
TGC 5. Babıali Günleri başlıyor
Türkiye’nin en büyük gazetecilik meslek
örgütü olan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti; gazeteciler arasındaki dayanışmayı
güçlendirmek, gündemdeki sorunları paylaşmak amacıyla düzenlediği Babıali
Günleri’nin 5.'sini 28-30 Eylül 2012 tarihleri arasında
gerçekleştirecek. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin her yıl olduğu gibi bu yıl
da 27 Eylül 2012 saat 14.00’de TGC Burhan Felek Konferans Salonu’nda Uzman
Habercilik paneliyle başlayacak etkinlik aynı akşam boğaz gezisi ile devam
edecek. Organizasyonda, konser, sergi, imza günü, paneller yer alacak.
Etkinliğe İBB, İstanbul Ticaret Odası, Aydın Doğan, Türkiye Odalar ve
Borsalar Birliği Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Renault, Medicana, İstanbul
Sanayi Odası, İBB Şehir Tiyatroları ve İBB Kent Orkestrası destek veriyor.
GAZETECİLİK NEREYE GİDİYOR?
Gülhane Parkı, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek
Konferans Salonu ve Basın Müzesi’nde gerçekleştirilecek etkinlikler, her yıl
olduğu gibi bu yıl da radyo ve tv’lerin canlı yayınlarıyla medya ve halkı
birleştirecek. Etkinliklerde ayrıca yer alan panellerde birbirinden önemli
konular, deneyimli gazetecilerin katılımıyla gerçekleşecek. Panellerde “Uzman Habercilik”, “Gazete Çalışanları Ne Kadar
Özgür?”, “Evrensel Kültür
Perspektifinde Muhafazakar Sanat”,“Gençlerin Gözünden Medya”, “Türkiye Olimpiyatlara Hazır mı?”
gibi birbirinden önemli konu başlıkları yer alacak.
4 SERGİ SANATSEVERLERLE BULUŞACAK
Ayrıca etkinlik boyunca Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve
Rum Vakıfları Destekleme Derneği İstanbul Basın Tarihinde (1830-1914) Rum
Yayıncı ve Gazeteciler Sergisi, Aydın
Doğan Vakfı “Dünya Çizerlerinden
Medyaya Bakış” Karikatür Sergisi, İETT “Omnibüsten Metrobüse” Fotoğraf Sergisi,
Jülide Burgucu’nun “İklimler” Resim Sergisi de TGC’nin Basın Müzesi’nde
izleyicilerle buluşacak.
MÜZİK ARASI VERMEYE NE DERSİNİZ?
Yoğun koşuşturmanın arasında biraz müzik arası vermeye ne
dersiniz? İstanbul’un en güzel mekânlarından Babıali’de İBB Kent Orkestrası Oda Müziği Grubu,
etkinlikte yer alan isimler arasında. Bu arada Mustafa Tatlıtürk, Leyla Ünver Türk,Ahmet
Turan, Özgür Doğan, Murat Akaya konserleri de etkinlikte sizleri
bekliyor.
İMZA GÜNLERİNDE KİMLER VAR?
Gülhane Parkı’nda düzenlenecek imza günlerinde ise Nail Güreli, Nedim Şener, Barış Pehlivan, Barış
Terkoğlu, Müyesser Yıldız, Deniz
Banoğlu, Önder Balıkçı, Emin
Karaca, Hikmet Altınkaynak, Orhan
Koloğlu, Nazım Alpman, Nazır Şentürk,Nurullah Can, Osman Şenkul gibi değerli
isimler yer alacak.
23 Eylül 2012 Pazar
İSMAİL SİVRİ ÖDÜLLERİ...
Ödül alanlar ve ödül verenler toplu halde...
Türkiye Gazeteciler Federasyonu tarafından bu yıl ilk kez düzenlenen "TGF İsmail Sivri Gazetecilik Yarışması"nda dereceye girenler, Ankara’da
düzenlenen törenle ödüllerini aldı.
Türkiye’nin dört bir yanından 135
gazetecinin 187 eserle katıldığı TGF İsmail Sivri Gazetecilik Yarışması’nda 9
dalda 14 gazeteci ödül aldı. Türkiye Gazeteciler Federasyonu 7. Olağan Genel
Kurulu öncesi düzenlenen ödül törenine, TGF Genel
Başkanı Atilla Sertel, TGF yönetim kurulu üyeleri, Basın İlan Kurumu Genel
Müdürü Mehmet Atalay, Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Abakay, İsmail
Sivri’nin oğlu Talat Sivri, kızı Hikmet Gökmen, TGF’ye üye basın meslek örgütü
başkanları ve çok sayıda gazeteci katıldı.
Sertel, törende yaptığı konuşmada, “İsmail Sivri iyi bir gazeteci olduğu kadar tam bir gönül adamıydı. Hem
İzmir hem de Anadolu’daki gazeteciler için örnek çalışmalar yaptı. Uzun dönem
İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı görevinde bulunan Onursal Başkanımız,
Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun da kurucu başkanlığını yaptı. Federasyonun
kuruluşuyla Anadolu medyasının sorunlarını en üst düzeyde konuştu çözümlere
kavuşturdu. TGF Yönetim Kurulu olarak, kurucu başkanımız adına bu yıl ilkini
düzenlediğimiz yarışma bundan böyle geleneksel hale gelecek ve onun medya ile
gazeteciler için yaptığı mücadeleler her zaman saygı ve sevgiyle anılacaktır”
dedi.
Yarışmanın "Büyük Jürisi" oy birliğiyle, Milliyet Gazetesi Yazarı Hasan Pulur’a
“İsmail Sivri Meslek Onur Ödülü” verdi. Hasan Pulur’un ödülünü Çağdaş
Gazeteciler Derneği Genel Başkanı Ahmet Abakay, Atilla
Sertel’in elinden aldı.
2011 Türkiye Gazeteciler
Federasyonu İsmail Sivri Gazetecilik ödülünü kazananlar şöyle:
İSMAİL SİVRİ MESLEK ONUR ÖDÜLÜ:
HASAN PULUR : Gazeteci-Yazar
TGF İSMAİL SİVRİ GAZETECİLİK
YARIŞMASI'NDA ÖDÜL KAZANANLAR:
HABER ÖDÜLÜ
Ahmet Yukuş Haber Türk
Gazetesi Diyarbakır
(Töre, DNA Dinlemedi)
Jüri Özel Ödülü :
Mahmut Acaröz
Balıkesir Yeni Haber Gazetesi
(8 yılda 45 bin kilometre yol yaptı, SBS'de birinci oldu)
GÜNCEL YAZILAR ÖDÜLÜ
İbrahim Bursalı Bursa Anadolu
Bayram Gazetesi
(Yargı Kararıyla Demokrasi)
ARAŞTIRMA-İNCELEME ÖDÜLÜ
Yıldız Çelik
Cumhuriyet Gazetesi
(Bereketli Hilalin Suriyesi’nde Hıristiyanlar)
RÖPORTAJ ÖDÜLÜ
Banu Şen
Milliyet Gazetesi
(Karşınızda Köyün İhsan Halası)
Mansiyon :
Selma Kara
Kayseri Anadolu Haber Gazetesi
(Bir Dersim Tanıklığı Hökümat Teslim)
FOTOĞRAF ÖDÜLÜ
Kenan Gürbüz Anadolu
Ajansı Muğla
(Ateş Savaşçıları)
Mansiyon :
Arif Aslan Batman
Çağdaş Gazetesi
(Çevik Kuvvet ile Sivil Polisin “Cop” Kapışması
SAYFA DÜZENİ ÖDÜLÜ
Emine Çiftçi
Eskişehir Son Haber Gazetesi
SPOR HABERİ ÖDÜLÜ
Ergin Karataş Hürriyet Ege
(Kardeşlik Kurtardı)
RADYO - TV HABER ÖDÜLÜ
Fatih Turan
DHA Trabzon
(Hopa’daki AK Parti Mitingi’nde Olaylar)
Mansiyon :
Emin Bal DHA Şırnak
(Savaş Uçakları Sivilleri Vurdu)
RADYO - TV PROGRAM ÖDÜLÜ
Meryem Özen Firik-Celal Çevirgen
TRT
(Haber Kameramanı)
Mansiyon :
Fatih Mehmet İlyasoğlu SKY Türk
(Çağatay Yolda)
21 Eylül 2012 Cuma
TGC'DEN BALBAY VE ÖZKAN AÇIKLAMASI
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’a verilen 16 duruşmaya katılmama cezasının, uygulanan tecridi daha da katmerleştirdiği için kabul edilemez olduğunu açıkladı. Açıklamada şöyle denildi:
“Meslektaşlarımız Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan herhangi bir disiplin suçu işlemedikleri halde cezaevinde idare kararıyla mahkum konumunda tecritte tutulmaktadırlar.
16 duruşmaya katılmama cezası, duruşmaya gelerek bir ölçüde tecritten kurtulma olanağı bulan meslektaşlarımızın, bundan da mahrum edilmesi anlamına gelmektedir.
Özel yetkili mahkemelerdeki usul uygulamalarının sıkça tartışıldığı bir ortamda, sanıkların haklarında söylenenleri duymadan savunma yapmalarının mümkün olmadığı da dikkate alındığında kararın bu yönden de değerlendirilmesi gerektiği kanısındayız.”
20 Eylül 2012 Perşembe
PEHLİVAN VE TERKOĞLU TGC'DE...
BİZİM GAZETE - Silivri cezaevinde 20 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen Odatv Sorumlu Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ve Haber Müdürü Barış Terkoğlu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nu ziyaret etti.
Ziyarette Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başkanı Orhan Erinç, Başkan Vekili Turgay Olcayto, Genel Sekreter Sibel Güneş, Genel Sayman Gülseren Ergezer Güver, Genel Sekreter Yardımcısı Zafer Atay, Yönetim Kurulu Üyesi Recep Yaşar ve Yönetim Kurulu Üyesi Celal Toprak bulundu. Ziyaret sırasında TGC’ye desteği için teşekkür eden Odatv Sorumlu Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ve Haber Müdürü Barış Terkoğlu, 20 ay tutuklu kaldıkları süreci ve bundan sonraki yaşamlarında neler yapacaklarını anlattılar.
14 Şubat 2011 günü gözaltına alınıp tutuklandıkların anlatan Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan şöyle konuştu:
“Bugün bizim için 15 Şubat. Aynen bıraktığımız yerden yazmaya, haber yapmaya, gazetecilik yapmaya devam edeceğiz. Bundan sonra yapmamız gereken bir şey daha var. O zaman dışarıdaki gazeteciydik şimdi içeriden dışarıya çıkmış gazeteciyiz… İçerideki diğer gazetecilerin de dışarı çıkması için hukuk, ahlak kuralları çerçevesinde elimizden geleni yapmaya çalışacağız.”
GAZETECİLİK FALİYETLERİ NEDENİYLE YARGILANDILAR
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başkanı Orhan Erinç ziyaret sırasında “Gazetecilerin ilk gözaltına alınmasından bu yana yapılanların gazetecilik mesleğiyle ilgili olduğunu düşündüğümüzü her fırsatta dile getiriyoruz” diyerek şöyle devam etti:
“Bizim gibi kıdemli gazeteciler, ustalarımızın yanında daha sonra yönetici olduğumuzda; bir gazetecinin alınması sırasında bir takım kıstaslar, kriterler olduğunu biliyoruz. Bunlardan birincisi görev alacağınız gazetecinin arşivinin zengin olup olmadığıdır. İkincisi telefon rehberinin kalabalık olup olmadığıdır. Üçüncüsü de yazdıklarıdır. Şimdi öyle bir yere geldi ki gazetecinin başarılı sayılması için aranan koşullar suç unsuru haline dönüştü. Böyle bir sakatlık söz konusu…
“HANİ DELİLDEN SANIĞA GİDİLECEKTİ?”
Ceza öngören yasalar açısından baktığımızda ilk değişiklik 2004’ün Eylül ayında, Türk Ceza Yasası’nda başladı ve 3. yargı paketine kadar geldi. Terörle Mücadele Yasası da dâhil. Orada ya Adalet Bakanları ya da Bakanlık sözcüleri yasayı gündeme getirdikleri zaman bu yasa ile neyin değişeceğini anlattılar bize hep. Ama geldiğimiz noktada görüyoruz anlatılanlarla uygulanan arasında bir bağlantı yok. En azından şu örneği vermek mümkün: Dediler ki eskiden sanıktan delile gidiliyordu, bundan sonra delilden sanığa gidilecek. Deliller toplandıktan sonra iddianame hazırlanacak, mahkeme verilecek, mahkeme inceleyecek tamamsa devanın açılmasını kabul edip gün verecek. Şimdi pek çok kararda delillerin karartma şüphesinden söz ediliyor. Şimdi son 3. yargı paketi konusundaki tartışmalardan da, söylenenlerden de anlıyoruz ki; getirilen yasa maddeleriyle, uygulama arasında farklar var.”
Başkan Orhan Erinç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Biz meslektaşlarımızın gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yargılandıklarını, yasalardaki yanlış tanımlardan yola çıkarak terörist sayılmalarının anlamsız olduğunu söylüyoruz. Ve diyoruz ki, Türkiye evrensel hukuk kurallarına uygun yasaların yapıldığı ve uygulandığı ülke haline gelsin. Bu konuda TGC ve 93 meslek örgütünün bir araya gelerek oluşturduğu GÖP olarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Cezaevinde gazeteci olmayacak açıklamalarına karşın Türkiye’de en çok gazetecinin hapiste olduğu bir süreç geçiriliyorsa bunda Türkiye’deki demokrasianlayışıenönemlinedendir.Dileğimiz,meslektaşlarımızın mesleklerinden alıkonmadan gazetecilik sıfatını kullanmaya devam etmeleridir. Cezaevlerinde gazeteci kalmamasını istiyoruz. Bundan da umudumuz devam ediyor…”
TERKOĞLU:“TAHLİYEMİZLE DAVA ÇÖKTÜ”
Tutuklanmalarının hukuka uygun olmadığı gibi tahliye olmalarının da hukuka uygun olmadığını anlatan Barış Terkoğlu ise şunları söyledi:
“Çünkü esasında bize bugüne kadar ne bir soru soruldu ne hukuk konusunda bir ilerleme kaydedebildik. Çünkü yargılama yapılmadı işin esasına bakılırsa. Ama bizim tahliyemizle bu davanın dayandığı esaslar tamamen çökmüş durumdadır… Çünkü iddianamenin deliler bölümündeki bütün deliller dijital delillerdi. TUBİTAK raporu açık ve net bir şekilde ‘klasörler sanıklar tarafından oluşturulmamış,değiştirilmemiş,açılmamışüzerindebirişlem gerçekleştirilmemiş’ diyerek bizim hiç haberimizin olmadığını gösteriyor.”
TERKOĞLU “MANŞETTEN LİNÇ EDİLDİK”
Bu davalarda gazeteciliğin yargılandığını anlatmak için mücadele ettiklerini dile getiren Terkoğlu ise gazetecilerin terörist, anarşist gibi tanımlamalardan çıkarılması gerektiğini aktardı.
Terkoğlu, bu noktada herkese büyük görev düştüğünü söyledi. Özellikle gazetecilerin birbirini anlaması gerektiğini anlatan Terkoğlu, “Hücrede sizin mensup olduğunuz bir gazeteyi elinize alıyorsunuz ve manşetten linç edildiğinizi görüyorsunuz. Hâlbuki bizim gazetecilik yaptığımız biliniyor. Gazetecilik yaparken haber kaynaklarıyla nasıl görüşüldüğünü, işin özünü herkes biliyor. Bu anlamda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne çok büyük görev düşüyor. Ttutuklu gazetecilerin gazetecilik faaliyeti nedeniyle içeride olduklarının altı çizilerek, vurgulanarak, bıkmadan usanmadan anlatılması gerektiğini düşünüyoruz. İçeride bir tane dahi tutuklu gazeteci kalmayana kadar hangi davadan olursa olsun, tutuklu gazeteci kalmayana kadar bu mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz” dedi.
PEHLİVAN: “YARIM KALAN ADALET SORUNU VAR”
“Biz çıktık bu iş bitti diye düşünmüyoruz” diyen Barış Pehlivan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Biz dışarı çıktık ama kendi halimize sevinemedik. Çünkü esasında içerinin acılarını hala unutmuş değiliz. Hâlâ içeride onlarca gazeteci arkadaşımız var. Bizim davamızda tutuklu olan gazeteci arkadaşlarımız var. Onlarca, Türkiye’nin dört bir yanında gazeteci arkadaşımız var. Ustamız, 26 yıllık gazeteci Soner Yalçın içeride. Bu yüzden kendimizi özgür hissetmiyoruz. İçerideki tutuklu gazeteciler gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklular. Bunu yorulmadan sürekli haykırmamız gerekiyor. Sürekli anlatmamız gerekiyor. Bizler gazeteci olarak girdik, gazeteci olarak çıktık, gazeteciliğe devam edeceğiz. O insanlar da gazeteci olarak girdi, gazeteci olarak çıkacaklar. Bunu için bundan sonra mücadele edeceğiz. Biz işin iş bitmedi yarım kalan adalet sorunu var.
“BU DÖNEM GAZETECİLİK İÇİN FIRSAT”
Bu dönemler gazeteciliğe fırsat da sunar bence. Yani büyük haksızlıkların olduğu dönemlerde gazetecilik bir aydın faaliyeti olarak kendi bulunduğu yeri birkezdahaateş çemberinden geçerek tanımlar. Haksızlıklarla hukuksuzluklarla, mücadele etmenin bir aracı mı olacak yoksa sadece susup oturup köşeye sinip insanlara karşı kötülük yapmanın mı aracı olacak? O yüzden ben bu dönemi bir fırsat olarak görüyorum. Her şey kötü ama bir de fırsat olarak görüyorum. Lütfen o fırsatı kötüye kullanmayın.”
19 Eylül 2012 Çarşamba
ALTINDAKİ ÇAMLA AYNI YAŞTA...
İsmail Kabakçı, altındaki çamla aynı yaşta...
Yazı ve Fotoğraflar:
Süleyman Boyoğlu
Geçtiğimiz
hafta Balıkesir-Burhaniye’de bir gece konakladıktan sonra 10 Eylül Pazartesi
günü Havran üzerinden Bursa’ya gelirken, Havran’daki meydanda bulunan bazı
yurttaşlarla sohbet ettim. Çanakkale Savaşları’nda gösterdiği kahramanlıklar
nedeniyle heykeli Havran’ın merkezine dikilen Manastır köylü (Çamlık) Seyit Ali
Onbaşı’nın heykelini de yakından gördüm.
Havran'daki Seyit Ali Onbaşı heykeli...
Havran
Belediyesi yakınındaki meydanda yaşlı ve geniş bir alanı kaplayan çam ağacı altında sohbet ettiğim Küçükdere
Köyü’nden İsmail Kabakçı, çam ağacı ile aynı yaşta
olduğunu söyledi. Kabakçı, “1937 doğumluyum. Bu çam da benim doğduğum sene
dikiliyor. Meydanda bu çamdan iki tane daha var. Onlar da aynı yıl dikiliyor”
dedi.
Havranlı bir yurttaş...
Havranlı bir yurttaş...
Sevecen ve misafirperver
İsmail Kabakçı, Libya, Yunanistan ve Suudi Arabistan’da bir inşaat şirketinde
uzun yıllar çalıştıktan sonra emekli olduğunu ve doğduğu köye yerleştiğini
belirtti. Kabakçı’ya Dersim’de yaşanan dramdan sonra Erzincan’dan da insanların
Balıkesir’e sürgün edildiğini, ancak hangi ilçe ya da hangi köy olduğunu
bilmediğimi, köylerine bu yurttaşlardan gelenlerin olup olmadığını sordum.
İsmail Kabakçı,”Dersim’den bizim köye yani Havran-Küçükdere Köyü’ne Fethiye
Nine ile üç oğlu geldi. Birisinin adını şimdi hatırlamıyorum diğerlerinin adı Ali
ve Bedri Sığlan’dı… Bedri Sığlan sonra Susurluk’a gitti. Fethiye Nine, Ali ve
adını hatırlayamadığım kardeşi ise köyde öldü” dedi.
18 Eylül 2012 Salı
EFJ'DEN HÜKÜMETE ÇAĞRI...
AVRUPA GAZETECİLER FEDERASYONU’NDAN (EFJ)
TÜRK HÜKÜMETİNE
HAPİSTEKİ GAZETECİLERİN SERBEST BIRAKILMASI ÇAĞRISI
Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ)Türk hükümetine cezaevlerindeki gazetecilerin serbest bırakılması çağrısında bulundu.
EFJ’nin açıklamasında, Türk yetkililere Terörle Mücadele Yasası gereğince terör suçlamasıyla karşı karşıya bulunan ve tutuklanan bütün gazeteciler ve medya çalışanlarının serbest bırakılması çağrısı yapıldı. Suçlanan gazetecilerin çoğunun sol eğilimli yayın kuruluşlarında ya da Kürt medyasında çalıştığına dikkat çekilen açıklamada, bu kişilerin 20 Aralık 2011 tarihinde yapılan KCK operasyonunda tutuklandığına işaret edildi.
EFJ Başkanı Arne König, “Bu davalar, sözde terörle mücadele paravanı altında, Türkiye’de eleştirel medyayı susturmaya yönelik zalimce bir teşebbüs anlamına gelmektedir. Gazeteci camiası ve ifade özgürlüğü örgütleri Türkiye’deki gelişmeleri yakından izliyor ve bu davalara odaklanıyor’’dedi.
König, “Türk hükümetinin, bu davaları yakından izlediğimizi ve Avrupa ile uluslararası kuruluşları bilgilendirdiğimizi bilmesi önemli. Ortadoğu'da, özellikle Suriye kriziyle ilgili olarak Türkiye’nin önemli rolü, ülke içinde eleştirel seslere yapılanları gölgelememeli” ifadesini kullandı.
Arne König, 13 Eylül’de, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın desteklediği bir proje olan Tutuklu Gazete’nin yayımlanmasına önayak olan gazeteci Bedri Adanır’ın Diyarbakır’da yapılan duruşmasına katıldı.
14 Eylül’de, Odatv davasında tutukluluk süreleri 20 ayını tamamlamış olan 4 gazeteci Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Yalçın Küçük’ün duruşmalarının öğleden önceki oturumunu izleyen Arne König, akşam saat 20.30 sularında iki Barış için verilen tahliye kararına da Çağlayan Adliyesi’ne dönerek tanıklık etti.
Arne König, 14 Eylül günü öğleden sonra ise Silivri’ye geçerek, Ergenekon davasından yargılanan Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek, Deniz Yıldırım ve Turhan Özlü’nün duruşmalarını izledi ve duruşma bitiminde mahkeme salonunda kendileriyle görüşme olanağı buldu.
EFJ Başkanı Arne König ve EFJ üyesi Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) Genel Başkanı Ercan İpekçi, Türkiye’de tutuklu bütün gazetecilerle dayanışmanın sürdüğünü göstermek için Diyarbakır, Çağlayan ve Silivri’deki duruşmaları birlikte izlediler.
EFJ’nin tutuklu gazetecileri “sahiplenme” (adoption) kampanyası kapsamında Dicle Haber Ajansı muhabiri Ömer Çelik’i sahiplenen Almanya Gazeteciler Sendikası’ndan (DJU, ver.di) gazeteciler de Çağlayan Adliyesi’nde 10 Eylül’de başlayan KCK gazeteciler davasının ilk duruşmasına katıldılar. Ömer Çelik, insan hakları ihlalleri ve Van depremine ilişkin haberleriyle “yasa dışı örgüt propagandası” yapmakla suçlanıyor. Bu duruşmayı, Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) ile birlikte Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı ve EFJ Yönetim Kurulu üyesi Ercan İpekçi de izledi.
Bu arada, EFJ üyesi İspanya Gazeteciler Federasyonu’na bağlı Santiago de Compostella Gazeteciler Derneği de tutuklu gazeteci Zeynep Kuray’ı “sahiplendiğini” açıkladı. BirGün gazetesi ve Fırat Haber Ajansı (ANF) muhabiri Zeynep Kuray KCK gazeteciler davasında “terör örgütü üyesi” olmak suçlamasıyla yargılanıyor. Bu davada, Zeynep Kuray’ın, bir gazeteci olarak yaptığı günlük çalışmaları sırasındaki telefon görüşmeleri ve notlarından başka hiçbir delil gösterilmiyor.
17 Eylül 2012 Pazartesi
"KANLI MEHMET"İN TORUNLARI...
"Kanlı Mehmet"in torunu Temel Aydın (solda) ve köylüleri...
Yazı ve Fotoğraflar:
Süleyman Boyoğlu
ENVER PAŞA’NIN
YAVERİ “KANLI MEHMET”İN TORUNLARI…
Geçtiğimiz
Cumartesi-Pazar (15-16 Eylül) günlerim çok hareketli geçti. Cumartesi günkü
Sarıyer gezisinden sonra Pazar günü de eski semtime, yani annemlerin oturduğu
Esenler-Namık Kemal Mahallesi’ne gittim. Mahallenin tek bahçeli kahvesine doğru
ilerlerken kardeşim Mustafa’nın hanımı telefonla Atatürk İlköğretim Okulu’nun
bahçesine; Topkapı-Maltepe istikametinden gelen bir aracın okulun önündeki
köprüden aşağı düştüğü haberini verdi.
Çantamda
yeni aldığım fotoğraf makinem vardı; koşturarak olay yerine gittim. Benim de
okuduğum eski adı Ayvalıdere İlkokulu olan Atatürk İlköğretim Okulu’nun bahçesi
ve köprünün üzeri meraklı insanlarla doluydu…
Polisler
aracın düştüğü okulun bahçesinde inceleme yaparken, itfaiye görevlileri de
aracın çarparak sallandırdığı korkulukları kesiyordu. Önce köprü üstünden,
sonra da okul bahçesine inerek fotoğraflar çektim. Tekrar köprünün üstüne çıktım,
aracın uçtuğu geliş tarafından fotoğraf çekerken, başımdaki şapkam köprüden
aşağı uçtu, tramvay yoluna değil de karayolunun kenarına düştü. Uçan yerden şapkamı
alma imkânım olmadı, yola geçiş tel örgülerle çevriliydi; işime devam ettim.
BODUR RIZA’NIN MEŞHUR ÇALIMLARI…
Fotoğraf
çekme işini tamamladıktan sonra “Bahçeli Kahve”ye gittim. Kahvede otururken
bayram öncesi 95 yaşındaki annesi ile röportaj yapmak için sözleştiğimiz “Bodur
Rıza” geldi. Önce size biraz Bodur Rıza’dan bahsedeyim. Bodur Rıza yaman bir
futbolcuydu. Daha önce “Çiftehavuzlar’da Nostalji” haberimde isminden
bahsetmiştim. Bodur Rıza, Yıldırım Spor ve Çiftehavuzlar Spor Kulübü’nde
oynarken, şirin hareketleri ve çalımlarıyla seyirciyi kendisine hayran
bırakıyordu. Hayranları her Pazar sırf Bodur Rıza’nın şık, özellikle de rakip
oyuncularla dalga geçmek için attığı bacak araları top hareketlerini izlemek
için Bayrampaşa’dan, Esenler’den Çiftehavuzlar Sahası’na akın akın geliyorlardı.
Rıza’nın oynayacağı takımın maçının başlama saatini iple çekiyorlardı.
Üstelik
Bodur Rıza futbol oynarken, yani daha çocukken 16 yaşında amcasının kızıyla
evlendirildi. Bodur Rıza yıllar öncesine giderek, evlilik hikâyesini gülerek
şöyle anlattı:
“- Bir gün
Ayvalıdere İlkokulu’nun karşısındaki evimizde otururken, lakabı 'Topal Hasan' olan ak saçlı, ak sakallı Hasan dedem yanında güzel bir kızla kapıdan içeri
girdi. 'Bu kız senin beşik kertmen' dedi. Şaşırdım kaldım…
Sonra Hasan
dedem 'beşik kertmem' olan amcamın kızını neden İstanbul’a getirmek zorunda
kaldığını anlattı. Şimdi eşim olan Fatma’yı köyden çok isteyen oluyormuş, ama
benimle beşik kertmesi olduğu için de hiçbir taliplisine vermiyorlarmış.
İstemeye gelenleri 'O sözlü, o nişanlı' diyerek geri çeviriyorlarmış, ama Fatma
güzel bir kız olduğu için de kaçırırlar diye de korkmaya başlamışlar. Aile
karar veriyor ve dedeme 'En iyisi sen bu kızı al beşik kertmesi Rıza’nın babasına götür' demişler, o da alıp getirmiş… Sonra evlendik.”
Bodur Rıza heyecanlı
bir şeklide hanımıyla nasıl evlendiğini anlatırken, Rıza’dan 9 çocuk dünyaya
getirin eşi Fatma Hanım söze karışarak;
- “Rıza’yla
evlendiğimizde sanırım 1967 yılıydı. Ben yeni gelinken sizin hemşeriniz Cıbıl
Hüseyin’in karısı Nezaket yenge öldü. Cenazesine gitmek istedim, amcamla yengem yeni gelinim
diye bırakmadılar”, diye sitem etti.
Bodur Rıza
ile eşi Fatma Hanım’ın evlilik hikâyesini dinledikten sonra evlerine geliş
sebebim olan anneleri Emine Nine’yle sohbete başladım.
Emine Nine...
“RUSLAR
TRABZON’U TERKEDERKEN DOĞMUŞUM”
Emine Nine
benim de çocukluğumun geçtiği mahallenin en eskilerindendi. 95 yaşındaki Emine
Nine’ye mahalleye nereden ve nasıl geldiklerini sorarak başladım. Yıllar
öncesine dayanan ciğerindeki rahatsızlıktan dolayı konuşmakta biraz zorlansa da
başladı anlatmaya:
“- Ben
Trabzon’un Maçka ilçesinin eski adı Soldoy, şimdiki adı Sevinç Köyü’nde Ruslar
Trabzon’u terk ederken doğmuşum. Ruslar Maçka’dan çekilirken Maçka deresi
köprüsü üzerinde insanları kesip kesip dereye atıyorlarmış. Kaynatam Topal
Hasan’ı da keseceklerken ayağı tökezlemiş kesilen bir adamın üzerine düşmüş. Düştüğü
adamların üzerinden hiç kıpırdamamış. Kaynatamı kesildi diye bırakmışlar, öyle
kurtulmuş…”
“KANLI
MEHMET”İN TORUNLARI
Emine Nine’ye
Maçka’dan yakın köylüsü arkadaşım Enver Kaya’nın annesi Ayşe Kaya’nın daha önce
bana anlattıklarından yola çıkarak, Osmanlı-Rus Savaşı’nda-Kafkas Cephesi’nde köylerinde
savaşa gidip de dönmeyen insanların bulunup bulunmadığını sordum:
- Kaynatam
Topal Hasan’ın babası 'Kanlı Mehmet' savaşa gitmiş, bir daha dönmemiş. Kanlı
Mehmet, Enver Paşa’nın yaveriymiş. Kocam Temel, ‘Kanlı Mehmet’in torunu oluyor.
Köyden başka insanlar da savaşa gitmiş dönmemiş, ama ben isimlerini şimdi
hatırlamıyorum.
Emine Nine
köyde annesinin mısır, lahana ekim işleriyle, babasının da kerestelik ağaç kesme
işiyle uğraştığını anlattı.
Emine Nine, kocası Temel’in biri kız dört
kardeşi daha bulunduğunu; en büyüklerinin isminin Faik, diğerlerinin adının
Kahraman, Mehmet ve Aslı olduğunu söyledi. Emine Nine, soyadı kanunu çıkmadan önce
kocasının ailesinin lakabının “İlyasoğlu” olduğunu, soyadı kanunu çıktıktan
sonra da “Aydın” soyadını aldıklarını belirtti.
Emine Nine’ye okur-yazar olup olmadığını da
sordum:
- Okul
vardı, ama fakirdik gidemedim. Sonra Rıza’nın babasıyla evlendirdiler. Yedi
çocuğum oldu; üçü öldü, dördü kaldı. Yedi çocuktan sadece ikisini İstanbul’da,
diğerlerini Maçka’da doğurdum. Adları sırasıyla Aliye, Cevahir, Ömer, Rıza,
Asiye, İhsan ve İrfan…
Emine Nine, yanında kaldığı oğlu-gelini ve torunlarıyla...
Emine Nine,
İstanbul’a nasıl geldiklerini de şöyle anlattı:
“1950’lerde
İstanbul’a geldik. Fatih’te Gelenbevi Ortaokulu’nun alt kısmında Kadıçeşme’de
kirada oturuyorduk. Kocam vatmanlık yapıyordu. Fatih'te otururken 1958
yılında Esenler Namık Kemal Mahallesi’nde bir arsa satın aldık, buraya geldik. Arsayı da Haydar Kütük’ten
aldık. Tek katlı bir ev yaptık. Bahçesi vardı; lahana, kabak, domates, biber ekerdim.
Ayvalıdere
İlkokulu açılınca da bakkal dükkânı açtık. Okul dediğim de yan yana iki
barakaydı. Sonra bakkalı lokantaya çevirdik. Rahmetli, okulun aile birliğinde
görev yaptı. Sonra da Bankacı Yusuf, babanlar ve amcanlarla Çiftehavuzlar
Güzelleştirme ve Kalkındırma Derneği’ni kurdular. O derneğin yeri sonra
muhtarlık binası oldu.”
Emine Nine
ve oğlu Bodur Rıza, Atatürk İlköğretim
Okulu (Ayvalıdere İlkokulu) ile tam evlerinin önünde “garip bir köprü”nün inşa
edilmesinden sonra, uzun yıllar yaşadıkları evi ve arsayı “yok pahasına” satmak
zorunda kalmalarını, şimdi ise eski evlerinin 200 metre yukarısında bir
apartman dairesinde “hapis hayatı” yaşamaya mecbur bırakılmalarını hüzünlenerek
dillendirirken, “Allah daha kötüsünü göstermesin” deyip sözlerini tamamladılar..
CANSIZ DA OLSA TERK EDİLMİŞLİK KÖTÜ...
Bir zamanlar üzerinde fötr şapkalı yakışıklı bir beyin ya da
başında tüllü şapka pembe tayyörlü güzel bir bayanın caka sattığı bu cip, şimdi
Yeni Foça Öğretmenevi’nin bahçesinde kaderine terk edilmişliğin hüznünü
yansıtıyor…
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




